Bizi Takip Edin

DÜNYA BASINI

Güney Amerika’nın “ortak para birimi” ve de-dolarizasyon

Yayınlanma

Çevirmenin notu: Brezilya Devlet Başkanı Luiz Inacio Lula da Silva, geçen ay ilk resmi yurt dışı ziyaretini Arjantin’e yaparak Devlet Başkanı Alberto Fernandez ile bir araya geldi. Lula, başkent Buenos Aires’e ziyareti kapsamında Latin Amerika ve Karayip Devletleri Topluluğunun (CELAC) yedinci liderler zirvesine de katıldı. Zirvede, Brezilya’nın teklif ettiği ve Arjantin’in de yeşil ışık yaktığı “sur” adındaki yeni ortak para birimi planı gündeme getirildi. Washington DC merkezli think tank kuruluşu Stratejik ve Uluslararası Çalışmalar Merkezindeki Rusya ve Avrasya Programında konuk araştırmacı ve Kraliyet Elcano Enstitüsünde kıdemli analist olan Federico Steinberg ve yine Kraliyet Elcano Enstitüsünün kıdemli analistlerinden Miguel Otero-Iglesias yorumlamış.


Güney Amerika’nın “ortak para birimi” aslında de-dolarizasyonla ilgili

Federico Steinberg/Miguel Otero-Iglesias — CSIS

14 Şubat 2023

Brezilya ve Arjantin “sur” [güney] adı verilen bir para birimi ortaklığı kurmayı planladıklarını duyurdular. Ekonomistler, iki ülkenin optimal bir para birimi bölgesi olmaktan çok uzak olduğunu belirtmekte gecikmedi. Arjantinli ve Brezilyalı yetkililer, projenin asıl amacının Amerikan dolarına alternatif olarak ikili ticaret ve finansal akışları ifade edecek yeni bir hesap birimi [Uluslararası Para Fonu’nun özel çekme hakları gibi yapay bir para birimi] yaratmak olduğunu açıkladılar. Önerinin neredeyse tüm dünyada reddedilmesine, en azından en azından orta vadede gerçekleşme olasılığının çok düşük olmasına rağmen altında yatan maksadın —Amerikan dolarına olan bağımlılığın azaltılması— dikkate alınması ilginç. Güney Amerika’da daha derin bir ekonomik entegrasyona gidilmesi, her halükârda ihtiyaç duyulan daha hızlı ekonomik büyümeye önayak olabileceği için memnuniyetle karşılanacak bir gelişme.

Teşebbüsün söz konusu iki ülke açısından siyasi cazibesi olduğuna kuşku yok ve teoride, bazı temel makroekonomik, hukuki ve siyasi koşulların yerine getirilmesi halinde parasal birlik potansiyel olarak ekonomik bir anlam ifade edebilir. Güney Amerika’nın kalkınmasını hızlandırmak için daha derin bir ekonomik entegrasyona ihtiyacı var. Dahası küreselleşen dünyada —ve Güney Amerika’nın giderek daha içe dönük olan ABD ve daha iddialı Çin’den özerklik elde etmek istemesiyle— Brezilya ve Arjantin, ABD karşısında bir miktar parasal özerklik elde etmek için parasal egemenliklerini bir araya getirmeyi cazip bulabilir [ABD’nin Kapsamlı Ortak Eylem Planından (KOEP) çekilme kararı ve Trump yönetimi döneminde İran ile iş yapan şirketlere ikincil yaptırımlar uygulama muamelesinin ardından Avrupa’da da bu yönde girişimler olmuştu]. Aslında Amerikan Üniversitesi profesörlerinden C. Randall Henning’in de belirttiği üzere euro, Avrupa’yı kısmen ABD’nin para politikasının olumsuz dışsallıklarından korumak için oluşturulmuştu. Ve küresel rezerv para birimi olarak dolarla anlamlı bir şekilde rekabet etme potansiyelini henüz gerçekleştirememiş olsa da bu açıdan faydalı olduğu yaygın kanı.

İktisadi açıdan bakıldığında Brezilya ve Arjantin’in güçlü ticari bağları, benzer üretim yapıları [Brezilya’nınki daha güçlü olsa da] ve önemli emtia ihracatçıları olduğu görülüyor.

Fakat Arjantin’de enflasyon çok yüksek —2022’de neredeyse yüzde 100’dü— Brezilya’da ise yüzde 5,8 ile kontrol altında. Bu türden bir eşitsizlik ortak para politikasıyla bağdaşmaz zira her iki ülkenin ekonomilerinin aynı faiz oranı seviyesiyle istikrarlı olması mümkün değil. Ek olarak bu farklılık oldukça farklı maliye politikası ayarlarını yansıtıyor, bu da parasal birlik ve bunu destekleyen politikalar [yani mali ortaklıklar ve bankacılık ortaklıkları] için siyasi satın alma ihtiyacına işaret ediyor. Son olarak otuz yıl evvel Arjantin, Brezilya, Paraguay ve Uruguay arasında serbest ticaret için tasarlanan Mercosur anlaşması, proje için kurumsal bir temel sağlıyor. Ancak bu anlaşma kâğıt üzerinde pratikte olduğundan daha fazla işliyor.

Her halükârda proje nihayet başlatılırsa önlerinde zorlu bir yol olacak. Ortak para birimini paylaşmak, ulusal düzeyde makroekonomik istikrar araçları olarak para ve döviz kuru politikasını kaybetmek anlamına gelir. Euro Bölgesi ülkelerinin son on yılda öğrendiği gibi bu acı verici olabilir ve bu nedenle arkasında çoğu yurttaşın çatlak olmaksızın desteklediği bir siyasi proje olduğu açık olmalı. Siyasi ve iktisadi entegrasyon girişimlerinin Avrupa’daki kadar ileri gitmediği ve milliyetçiliğin yerleşik olduğu Brezilya ve Arjantin örneğinde bu durum net olmaktan uzak. İki ülke ilk aşamada real ve pesoyu birbirine bağlamış olsa bile Arjantin devalüasyon yaparsa ne olacak? Bu durum projenin güvenilirliğini nasıl etkileyecek? Avrupalılar da 1980’lerde ECU’yu (Avrupa Para Birimi) uygulamaya koydular ama Avrupa para sisteminin çıpası her zaman Alman markı oldu. Ve Avrupa ülkelerinin hala üzerinde çalıştıkları euroyu hayata geçirmeleri otuz yıldan fazla zaman aldı.

Euronun yaratılması, şimdilik başka bir yerde tekrarlanması neredeyse imkansız olan, nevi şahsına münhasır bir eylemdi. Avrupa’nın tarihsel yörüngesi İkinci Dünya Savaşından sonra siyasi entegrasyonu kolaylaştırdı. Ayrıca Batı Avrupa’daki güç dengesi de şahsına münhasır. Avrupa para birliği, nispeten eşit ve birbirini tamamlayan iki güçten oluşan Fransız-Alman lokomotifine yaslanıyor. Fransız ekonomisi, Almanya’nın GSYİH’sinin yüzde 70’ini temsil ediyor ancak Fransa, BM Güvenlik Konseyinde daimi bir koltuğa sahip askeri güçlerden biri.

Bu denge öbür bölgelerde mevcut değil, bu da küçük ekonomilerin politikalarını çok daha büyük komşularının himayesine teslim etmek zorunda kalacakları anlamına geliyor. Örneğin Çin, Doğu Asya’da oldukça baskın, Suudi Arabistan da Arap Körfezi’nde [ve Körfez İşbirliği Konseyi’ndeki parasal birlik projesi durdu] ve aynı şey Güney Amerika’da Brezilya için de söylenebilir. Arjantin ekonomisi, Brezilya ekonomisinin sadece yüzde 30’una karşılık geliyor ve köklü ekonomik sorunları bir yana, askeri açıdan Fransa’nın Almanya’ya karşı sahip olduğu dengeleyici güce de sahip değil. Dahası Brezilya’nın ekonomik ve parasal gücü Almanya’nınkiyle kıyaslanamaz. Euro ve Avrupa Merkez Bankası (ECB), kendisini destekleyecek mali ve siyasi bir birliğin yokluğunda Alman markının ve Deutsche Bundesbank’ın güvenilirliği temelinde oluşturuldu. Brezilya Merkez Bankası ve real bu güvenilirlikten yoksun. Sonuç olarak istikrarlı bir ortam para birimi yaratmak için nispeten bağımsız, uluslarüstü bir para otoritesi kurmak şart ve üyeler arasındaki güç dengesi bu kadar asimetrikken bunu başarmak kolay olmaz.

Nihayetinde işin bir de jeopolitik boyut var. Büyük güçler arasındaki rekabetin giderek arttığı bir dünyada Washington, özellikle de Çin’in bölgeye artan ilgisi göz önüne alındığında Güney Amerika’da Amerikan doları kullanımının azalmasını hoş karşılamayabilir. Bunun ciddi sonuçları olabilir. Son krizler, hem 2008 mali krizi hem de 2020’deki Kovid-19 krizi, ABD Merkez Bankasının hala dünyanın merkez bankası olduğunu bir kez daha gösterdi. İkinci küresel rezerv para birimini çıkaran ECB bile finansal sistemini istikrara kavuşturmak için gereken doları elde etmek amacıyla Fed ile takas hatlarını devreye sokmak zorunda kaldı. Fed’in tek başına beş merkez bankasıyla kalıcı likidite hattı bulunuyor: Kanada, Britanya, Japonya, İsviçre ve ECB ile krizler sırasında Brezilya Merkez Bankası da dahil olmak üzere dokuz bankaya daha geçici hatlar açtı [Arjantin ise Çin Merkez Bankasından benzer bir likidite hattı edindi]. “Sur” tedavüle konulursa Fed’in finansal stres durumlarında bu takas hatlarını genişletmeye istekli olup olmayacağı, özellikle de bu girişimin hakiki amacı Amerikan dolarının bölgedeki kullanımını azaltmaksa ve Brezilya Merkez Bankası, Arjantin’dekine bağlandığında prestij ve güvenilirliğini kaybederse görülecek.

Planın gizli [ve genellikle yetkili] aktörlerin dolar cinsinden işlem yapmayı tercih etmelerindeki gerekçeyi kabul etmediğinden bahsetmiyorum bile: Hukuki ve düzenleyici kesinliğe dayanan Amerikan finans piyasalarının derinliği, döviz kuru riskinden gerektiği şekilde korunma anlamına geliyor. Sözleşmelerin sadece üçüncü bir para birimiyle ifade edilmesi döviz kuru riskinin yönetilmesine veya ticaretin teşvik edilmesine yardımcı olmayacak. Bilhassa burası doğru zira Arjantin ve Brezilya sadece kapalı, iki ülkeli bir sistemde değil, ekonomik aktörlerin dünyanın geri kalanıyla işlem yaptığı küresel bir ekonomide varlık gösterecek.

Kısacası Arjantin ile Brezilya arasındaki parasal entegrasyon önerisi, operasyonel maliyetleri azaltmayı ve ekonomilerini ABD’nin para politikasından kaynaklanan şoklardan korumayı amaçlayan, mali ve ticari açıdan yapay bir hesap birimi oluşturulması gibi görünüyor. Başarılı olması halinde bu proje, özellikle Arjantin için akut hale gelen, bölgedeki yoğun dolarizasyonu azaltabilecek ortak bir para birimine doğru atılmış bir adım olabilir. Dahası Luiz Inácio Lula da Silva’nın Brezilya devlet başkanlığına gelmesinin Güney Amerika’da daha derin bir ekonomik entegrasyonu tetikleme potansiyeline sahip olduğunu gösteriyor. Fakat bu projenin başarısız olması muhtemel. Avrupa’daki uzun ve karmaşık tecrübenin gösterdiği üzere ortaklığın farklı bileşenlerini etkileyebilecek asimetrik şokları hafifletebilecek asgari düzeyde bir mali birlik olmadan parasal birlik sürdürülemez. Eğer nihai hedef buysa bu, ilerlemesi on yıllar boyunca ve şu anda görevde olan politikacıların dönemlerinin çok ötesinde olacak bir proje.

DÜNYA BASINI

‘ABD hegemonyasına direnen bölgesel oyuncular Asya’ya yöneliyor’

Yayınlanma

Yazar

Aşağıda çevirisini okuyacağınız makale, yeni küresel güçlerin yükselişi sonrası Orta Doğulu güçlerin ABD hegemonyasına nasıl meydan okumaya başladıklarına ve 7 Ekim’den sonra bu eğilimin neden daha da ivmelendiğine mercek tutuyor:

***

Gazze savaşı bölgeyi nasıl Doğu’ya itiyor?

Hassan Ahmadian ve Hesham Alghannam

ABD’nin İsrail’in Gazze’ye yönelik savaşına verdiği tereddütsüz destek bölgede acı bir tat bıraktı. İsrail’in devam eden saldırıları karşısında Batı’nın çifte standart uyguladığı düşüncesiyle sadece Arap dünyasında değil, Küresel Güney’de de öfke giderek artıyor. Ateşkes için birleşik bir talep ve kontrolsüz İsrail saldırganlığına yönelik sert eleştiriler var.

ABD, Gazze çatışmalarının başladığı Ekim 2023’ten bu yana İsrail’e verdiği desteği iki katına çıkarırken, Çin ve Rusya gibi ülkeler aynı şeyi yapmamayı tercih etti. Statükodan duyulan hayal kırıklığı, Batılı olmayan güçlere Washington’a daha az önem veren bir bölgesel düzen oluşturmak için yeni teşvikler sağlıyor. En azından bu hoşnutsuzluk, ABD’ye daha az önem verilen yeni bir bölgesel düzen kurmak amacıyla Batı’dan stratejik özerklik taleplerini hızlandıracaktır.

Doğu’ya yöneliş

Son yıllarda bölgesel dinamiklerin ana eğilimlerinden biri de Doğu’ya yöneliş oldu. İran ve Suudi Arabistan Mart 2023’te Çin’in arabuluculuğunda tarihi bir anlaşmaya imza atarak diplomatik ilişkilerini yeniden başlatma kararı aldı. Özellikle Pekin’in bu atılımdaki rolü, Washington’a bölgedeki tek diplomatik ağır sıklet olmadığına dair açık bir mesaj gönderdi.

Hem İran hem de Suudi Arabistan’ın komşularıyla daha iyi ilişkilere öncelik vermek için kendilerine özgü nedenleri var. Tahran için Riyad’la yakınlaşmak, ekonomik ve siyasi ortaklıkları çeşitlendirerek yıllarca süren ABD yaptırımlarının ardından ekonomik izolasyonundan kurtulmak için eşsiz bir fırsat sunuyor.

Donald Trump yönetimi (2017-21) 2018’de, 2015 İran nükleer anlaşmasından çekilip tüm yaptırımları yeniden uygulamaya başladığında İran’ın vahim ekonomik durumu daha da kötüleşti. ABD’nin “azami baskı” kampanyası da Tahran’daki reform yanlısı güçler pahasına İranlı muhafazakarları güçlendirdi ve yeni şartlarda yeni bir anlaşmaya varmak için gerekli olan güveni yok etti.

Trump yönetiminin 2020’de dönemin Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani’yi Bağdat’ta öldürmesi ve ABD Başkanı Joe Biden’ın nükleer anlaşmaya yeniden girmeme kararı, iki hasım arasındaki gerilimi tırmandırdı ve Tahran’daki Amerikan karşıtı duyguları körükledi.

İran’da muhafazakâr Cumhurbaşkanı İbrahim Reisi’nin 2021’de seçilmesi de ülkenin “Doğu’ya bakma” stratejisinin altını çizdi. Reisi, Doğu ülkeleriyle ilişkilere öncelik verirken Batı’ya karşı sert bir tutum benimseyerek Tahran’ın dış politikasını yeniden şekillendirdi. Bu politikanın temelinde Çin ve Rusya gibi ülkelerin daha güvenilir ortaklar olduğu inancı yatıyor.

Suudi Arabistan için Doğu’ya yönelmek, ekonomisini çeşitlendirmeyi amaçlayan kapsamlı bir reform planı olan iddialı Vizyon 2030’un ayrılmaz bir parçası. Çin, Hindistan ve Rusya; Riyad ile geniş ticari ilişkileri göz önüne alındığında bu vizyonun gerçekleştirilmesinde kilit ortaklar. Moskova ayrıca küresel petrol fiyatlarının istikrara kavuşmasında da önemli bir rol oynuyor. Krallığı tatmin edecek şekilde, bu ülkeler Batılı meslektaşlarının aksine siyasi koşullar dayatmadan ortak teknolojik projelere katılmaya hazırlar. Örneğin Pekin’in bu konudaki desteği Riyad’ın ekonomisini hidrokarbonlardan uzaklaştırarak çeşitlendirmesine yardımcı olacaktır.

Genel olarak Riyad, Vizyon 2030’un başarısının, özellikle de turistik boyutunun, kısmen daha güvenli bir komşuluk ilişkisine bağlı olduğunun farkında. 2019’da Suudi petrol tesislerine düzenlenen ve Tahran’ın suçlandığı ancak Husiler olarak bilinen Yemenli Ensarullah hareketinin üstlendiği saldırılar bir dönüm noktası oldu.

Krallık, ABD’nin harekete geçmemesi karşısında şok oldu ve daha önce düşündüğünden daha fazla kendi başına olduğunu fark etti. O zamandan beri Suudi Arabistan bölgesel rakipleriyle ilişkilerini yeniden ayarladı ve Tahran ile Washington arasındaki herhangi bir çatışmadan kendisini izole etmek için İran ile daha dostane ilişkilere öncelik verdi. Buna karşılık ABD, İran’ın etkisine karşı koymak için Arap devletleri arasında bir güvenlik ittifakı kurma çabaları da dahil Tahran’a karşı agresif tutumunu sürdürdü.

Yine de Suudi Arabistan, ABD ile güçlü güvenlik ilişkisini sürdürme konusunda hâlâ istekli. Ancak bu incelikli strateji, Krallık’ın ABD’nin hedefleriyle tam olarak uyumlu olmayan ve sadece Suudi çıkarlarını önceleyen daha dengeli bir dış politikaya olan bağlılığını yansıtıyor.

Müttefikleri kaybetmek

Gazze savaşının patlak vermesi, ABD’nin bölgenin çeşitli aktörleri nezdindeki güvenilmezliğini gözler önüne serdi. İlk olarak, Biden yönetiminin İsrail’e yönelik taraflı tutumu -çatışmanın tırmanması gerçek bir tehdit oluştursa bile- ABD’nin bir arabulucu olarak güvenilirliğine önemli ölçüde zarar verdi.

Geçmişte, Washington’un Tel Aviv’le yakın ilişkilerinin siyasi bir çözüme ulaşmak için avantaj sağlamak açısından gerekli olduğu argümanına rastlamak alışılmadık bir durum değildi. Batılı olmayan ülkeler artık büyük ölçüde ABD’yi İsrail’in askeri eylemlerini dizginlemek konusunda hem isteksiz hem de muhtemelen yetersiz olarak gördüklerinden bu mantık geçerliliğini yitirdi. Sonuç olarak Washington’un tarafsız ve güvenilir bir arabulucu olarak konumu her zamankinden daha da zayıfladı.

İkincisi, ABD bölgede kalan siyasi nüfuzunun büyük ölçüde kaybediyor. Her ne kadar Arap ülkeleri ile İsrail arasındaki normalleşme anlaşmalarını savunsa da Tel Aviv’e 2002 Arap Barış Girişimi doğrultusunda iki devletli bir çözümü ciddi şekilde düşünmesi yönünde eşit derecede baskı yapma çabalarında da bir uyumsuzluk var. Suudi destekli plan, Washington’un vizyonu olarak açıkça ilan ettiği çizgide olduğu için bu durum özellikle üzüntü verici. Ancak ABD, İsrail’e verdiği ekonomik, askeri ya da siyasi desteği hiçbir zaman Arap girişimini desteklemek için kullanmadı.

Paradoksal olarak Tel Aviv için Arap dünyasındaki diplomatik izolasyonunu kırma hedefi, Arap liderleri Filistin meselesinden uzaklaştıran yeni bir norm oluşturmaktı. ABD’nin de bu yaklaşımı zımnen desteklediği görülüyor. Ancak Gazze savaşı, Ekim 2023’ten hemen önce hız kazanan bir süreç olan İsrail ile normalleşmeyi düşünen Riyad için Filistin meselesini müzakere edilemez hale getirdi. Krallık, Filistin devletinin tanınmasına yönelik uygulanabilir bir süreç başlatılmadan Tel Aviv ile bir anlaşmaya yanaşmayacağını belirtti ve Batı baskısının bu pozisyonu değiştirmesi pek olası değil.

Üçüncüsü, ABD bölge ülkeleri arasında bir güvenlik ortağı olarak itibarını kaybediyor. Birçokları için Batı’nın İsrail’e verdiği tam destek anlaşılmaz ve kendi güvenliklerini de tehlikeye atıyor. Bunun başlıca nedeni Gazze savaşının bölgesel dinamikleri kontrolden çıkarma tehdididir. Arap liderler, özellikle Irak, Lübnan, Suriye ve Yemen’deki silahlı gruplar güçlerini harekete geçirirken ve İsrail kendisini İran’la savaşın eşiğine getiren hedefli suikastlara girişirken, ABD’yi İsrail’in eylemlerini yumuşatmaya çağırdı. Ancak Washington, Tel Aviv’in eylemlerini kontrol altına almak için elindeki kozu anlamlı bir şekilde kullanmaktan kaçınmaya devam ediyor gibi görünüyor.

Sonuç olarak, Asya’ya yönelmek ABD hegemonyasına karşı koymak isteyen bölgesel oyuncular için cazip bir alternatif haline geldi. Batılı olmayan ülkeler Washington’un oyun kurallarına uymaya daha az açıklar ve bu eğilim bölge içi ilişkileri daha da pekiştirecek- özellikle de kilit aktörler farklılıklardan çok benzerlikler buldukça. ABD’nin çifte standart uyguladığı algısı yeni olmasa da değişen küresel düzende Batılı olmayan ülkelerin buna meydan okuma istekliliği arttı.

Önceleri, ABD tek süper güç olarak görüldüğü için bölgesel aktörler statükoyu tahammül ediyordu. Ancak Doğu’da yeni küresel güçlerin yükselişiyle birlikte bu aktörler, Ukrayna üzerinde Rusya’nın savaşı konusundaki ABD’nin ahlaki argümanlarını pasif bir şekilde kabul ederken Gazze’deki acıya sessiz kalmak için hiçbir neden görmüyorlar. Mevcut eğilim devam ederse, Batı’nın uzun süredir baskın olduğu bir bölgedeki etkisi azalacaktır.

Okumaya Devam Et

DÜNYA BASINI

Eski CFR Başkanı Richard Haass yazdı: İsrail’in İran konusunda iyi bir seçeneği yok

Yayınlanma

Aşağıda çevirisini okuyacağınız makale, İran’a yanıt vermeye hazırlanan İsrail’in önündeki seçeneklere ve bu seçeneklerin olası sonuçlarına odaklanıyor. Makalenin temel argümanı, İsrail’in atacağı her adımın belli bir bedeli olacağı. Soru, hangi seçeneğin bedeli daha katlanılabilir?

***

İsrail’in İran konusunda iyi bir seçeneği yok

En az kötü seçenekler statükoya geri dönmek ya da askeri hedeflere yönelik sınırlı bir saldırı gerçekleştirmektir.

Richard Haass

İran cumartesi günü İran, Irak, Suriye ve Yemen’deki mevzilerinden İsrail’e insansız hava araçları, seyir füzeleri ve balistik füzelerden oluşan bir yaylım ateşi başlattı. Bu, Suriye’deki bir İran diplomatik yerleşkesinde üst düzey Kudüs Gücü subaylarını öldüren İsrail saldırısına misillemeydi.

Saldırı başarısız olsa da yine de bir sınırı aştı. Bu, İsrail’e yönelik İran’dan gelen ve İran ordusu tarafından gerçekleştirilen ilk saldırıydı. Daha önce İran’ın İsrail’e karşı savaşı gölgede, çoğunlukla İran’ın desteğiyle de olsa ülke dışında faaliyet gösteren Hizbullah ya da Hamas gibi vekil güçler aracılığıyla gerçekleşmişti.

Muhtemelen bu saldırının amacı İsrail’in gelecekteki saldırılarını caydırmak ve İsrail’in artık üst düzey İranlı askeri liderleri cezasızlıkla hedef alamayacağı mesajını vermekti. Bu hedefe ulaşma olasılığı düşük olsa da diğer etkileri belirginleşiyor. İlk olarak, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’ya siyasi bir can simidi atarak ülkeyi İran’a karşı toparlama fırsatı verdi. Daha önce İsrail ile Batılı ortakları arasında derin görüş ayrılıkları ortaya çıkmış olsa da bu hafta sonu İsrail’i savunmaya geldiler. Bazı Körfez ülkelerinin İsrail’e, İran’ın saldırısıyla ilgili kritik istihbarat sağladığına dair doğrulanmamış haberler var.

Asıl soru İsrail’in ve aslında tüm Orta Doğu’nun bundan sonra nereye gideceği. İran’ın işlerin eski haline dönmesini, yani gizli ya da vekiller aracılığıyla yürütülen dolaylı bir savaş istediği açık. ABD de olayların sakinleşmesini istiyor. Beyaz Saray’ın ihtiyacı olan son şey Orta Doğu’da daha geniş çaplı bir savaş – özellikle de İran’ın Hürmüz Boğazını deniz taşımacılığına kapatma kabiliyetine sahip olduğu düşünüldüğünde – ki bu petrol fiyatlarında artışı tetikleyecek ve Başkan Joe Biden’ın ülkesinde karşı karşıya olduğu enflasyonist baskıları artıracaktır.

Biden yönetiminin, başarılı hava savunmasının ardından İsraillilere “zaferi kabul etmelerini” tavsiye ettiği bildirildi. Şimdi asıl soru İsrail’in Amerikan tavsiyesine kulak verip vermeyeceği (Hamas’a karşı savaşında yapmadığı bir şey) ve işleri olduğu gibi bırakıp bırakmayacağı.

Genel olarak İsrail’in seçenekleri şöyle: hiçbir şey yapmamak; İran’a karşı dolaylı savaş yürüterek statükoya geri dönmek; İran içinde saldırıyla bağlantılı askeri hedeflere sınırlı bir saldırı düzenlemek; ya da İran’ın bilinen nükleer tesisleri de dahil büyük bir misilleme yapmak.

Bu yazının yazıldığı sırada, İsrail’in hâlâ ne yapacağı ve ne zaman yapacağı konusunda hatırı sayılır bir seçim alanı var; bu, saldırının önemli sayıda İsrailliyi öldürmesi veya değerli askeri hedefleri yok etmesi durumunda sahip olamayacağı bir şeydi.

Hiçbir şey yapmamanın ya da hatta önceki dolaylı savaşa geri dönmenin iyi yanları var. İsrail’in Gazze’ye ve rehinelerin iadesine odaklanmasını sağlar, ekonomik, askeri ve insani maliyetleriyle birlikte daha geniş bir savaşı önler, Amerikalıları yatıştırır ve ülke topraklarına yönelik saldırıları daha da normalleştirecek bir eylemden kaçınır. Ancak İran’a yaptıkları için bir bedel ödetmeyi başaramaz.

Bu nedenle geri adım atmak, önceliği caydırıcılığı yeniden tesis etmek olan hükümet içindeki ve dışındaki İsraillileri tatmin etmeyecektir. Bu da İran’daki askeri hedeflere yönelik sınırlı saldırılar yapılması yönündeki argümanı güçlendiriyor. İsrail’in böyle bir karşılık vermesi İran’ın insansız hava aracı ve füze üretme kabiliyetini (geçici de olsa) azaltabilir ve İsrail’e doğrudan saldırmanın tehlikeli ve maliyetli bir adım olduğu sinyalini verebilir.

Ancak bu tür saldırılar, İran’ın İsrail’e yönelik yeni saldırılarına davetiye çıkarma ve nükleer silahlara sahip olmanın İsraillileri İran topraklarına yönelik gelecekteki saldırılardan caydıracağı inancıyla Tahran’ı nükleer programını hızlandırmaya teşvik etme riski taşıyor.

Bu arada İran’ın bilinen nükleer tesislerine saldırmak büyük bir tırmanma olarak görülecek ve İsrail’i yeniden savunmaya itecektir. Bu da İran’ın nükleer programını İsrail’in tehdit edemeyeceği bir şekilde geliştirme çabalarını iki katına çıkarmasına yol açabilir ki bu da bölgedeki diğer bazı ülkelerin de nükleer silah peşinde koşmasına neden olabilir.

İsrail için en az kötü ve en olası seçenekler ya İran’a karşı dolaylı savaşı sürdürmek ya da ülke içindeki askeri hedeflere sınırlı bir saldırı düzenlemektir. İronik bir şekilde, ikinci seçenek caydırıcılığı yeniden tesis etmek için daha fazla işe yarar, ancak aynı zamanda İran’ın yeni saldırıları ve tırmanma döngüsü riskini artırır.

İsrail’in bir sonraki hamlesi ne olursa olsun, Tahran’da rejim değişikliği olmadığı sürece ki bu İsrail’in ya da Batı’nın gerçekleştiremeyeceği bir şey, İran’ın yarattığı stratejik sorunu çözmenin bir yolu yok. Bu tehdit en iyi ihtimalle yönetilmesi gereken bir sorun. İsrail hükümeti için soru, bunun en iyi nasıl yapılacağıdır.

Okumaya Devam Et

DÜNYA BASINI

Haaretz yazarı: İsrail ‘çılgın adam’ imajının güvenliğini sağlayacağına inanıyor

Yayınlanma

İsrail’in en köklü gazetelerinden Haaretz’in yazarı, deneyimli gazeteci Zvi Bar’el, İsrail’in İran’ın saldırısına neden yanıt vermek istediğine mercek tutuyor:

***

Hamas ve Tahran Karşısında İsrail’in Elinde Sadece İntikamcı Çılgınlık Kaldı

Zvi Bar’el

İsrail hükümetinin İran’dan almaya bu kadar kararlı olduğu körü körüne intikam kadar gereksiz ve tehlikeli bir eylem yok. Ancak bu olaylar zincirini başlatanın, İran Devrim Muhafızları’nın Suriye ve Lübnan’daki Kudüs Gücü’nün başındaki Muhammed Rıza Zahedi’ye suikast düzenleyen İsrail olduğu gerçeğini göz ardı edemeyiz.

Bu suikastıni ne kadar önemli olursa olsun, Tahran’ın karşılık vermeyeceği önyargısı olmasaydı gerçekleşmeyebileceğini hatırlamak daha da önemli.

Ne de olsa, nükleer programın başındaki Muhsin Fahrizade de dahil nükleer uzmanlarının geçen aralık ayında Suriye’deki İslam Devrim Muhafızları Ordusu’nun istihbarat başkanının; bir ay sonra İran ile Hizbullah arasındaki ilişkilerin koordinatörünün ve yıllar içinde onlarca başka İranlı bilim adamı ve yetkilinin öldürülmesinin ardından kendini dizginledi.

Elbette bunun suçlusu İran’dır. İsrail’i “caydırıcı” olduğu ya da en azından ölçülü olunması gerektiği varsayımına alıştırmıştı. Tıpkı Hamas’ın İsrail’in varlığına uyum sağladığı ve asla topyekûn bir çatışma başlatmayacağı, Hizbullah’ın da İsrail’le mütekabiliyet ilkesine bağlı kaldığı ve oyunu belli kurallara göre oynadığı gibi.

Sonra aniden, ABD Başkan Yardımcısı Spiro Agnew’in ünlü sözünde olduğu gibi, “Piçler kuralları değiştirdi ve bana söylemediler.” Her üst düzey İranlı yetkilinin nerede uyuduğunu, İsmail Haniyye’nin çocuklarının ve torunlarının hangi arabaya bindiğini bilen İsrail, iş düşmanlarının niyetlerini analiz etmeye ve anlamaya geldiğinde ipucu bulamaz hale geliyor.

İsrail Hamas’ın bir saldırı planladığını biliyordu ama bunu gerçekleştireceğine inanmıyordu. Aynı şekilde İsrail, İranlı liderlerin bu kez güçlü bir şekilde karşılık vereceklerini yüksek sesle ve net bir şekilde söylediklerini duydu, ancak Tahran’ın büyük ve benzeri görülmemiş nitelikte doğrudan bir saldırıdan bahsettiğini neredeyse son dakikaya kadar anlamadı.

Görünen o ki, İran’ın yaylım ateşinden bu yana İsrail’de yükselen öfke, başarıyla engellenen saldırının kendisinden değil, İran’ın küstahlığından ve hepsinden önemlisi Zahedi’nin öldürülmesinin sonuçlarını öngöremeyen istihbarat ihmalinden kaynaklanıyor.

İsrailli liderler bu hakaretin bir karşılık gerektirdiğinde ısrarlı. Bir strateji olmadan intikam cazip bir alternatiftir. İntikam olmadan İsrail caydırıcılığını kaybedecek, kendi ülkesinde ve uluslar topluluğunda onurundan bahsetmeye bile gerek kalmayacak. Bu, İran’ı asla unutamayacağı kadar sert vurmak için nadir bir fırsat. Ama bu hükümet hangi caydırıcılıktan ve hangi onurdan bahsediyor?

7 Ekim’deki korkunç felaket ve ortaya çıkardığı başarısızlıklara rağmen, İsrail hala çılgın adam imajının – ağzından köpükler saçan, kontrolsüz bir şekilde her yöne saldıran ve keyfi olarak yıkıp öldüren bir ülke imajının – kendi güvenliğini sağlayacağına inanıyor. Ancak onu bir cüzzamlı haline getiren de tam olarak aynı intikamcı çılgınlıktır. Başbakan tarafından yaratılan ve beslenen iç zayıflığı, caydırıcılık kabiliyetini zayıflatan şeydir.

İsrail’in caydırıcılık ve prestije değil, ABD’ye ve İran saldırısını engellemek için işbirliği yapan ılımlı Arap ülkelerinin beklenmedik desteğine çok büyük borcu var. Şimdi, İsrail’in planladığı kısasa kısas kısır döngüsünün içine düştüklerinin farkındalar.

Ancak hükümetin ve ordu komuta kademesinin çoğunun gözünde, başarılı bir savunma ve İran saldırısının engellenmesi, ardından intikam gelmediği sürece bir başarı olarak kabul edilemez. Doğru olan tam tersi: Etkili savunma caydırıcılık ve güvenliğin vazgeçilmez bir parçasıdır, vahşi bir intikamdan çok daha önemlidir.

Sonuçta, geçen hafta sonu sergilenen savunma kalkanı ve karşı tedbirlere 7 Ekim’de sahip olsaydık, İsrail tarihi çok farklı olurdu. İşte absürtlük burada: Gazze’de intikam almanın savaşın amaçlarını gerçekleştiremediği gerçeğine rağmen, rehineleri serbest bırakmak için hakareti yutmaya ve Gazze’deki savaşı durdurmayı göze almaya hazır halk, ülkenin güvenliğini sağlamanın tek yolunun İran’a karşı intikam almak olduğu yalanını yutmaktan çekinmiyor.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English