Dünya Basını
Pezeşkiyan’ın cumhurbaşkanlığı: Hasar kontrolü politikası

Aşağıda çevirisini okuyacağınız makale, İran’ın reformist yeni cumhurbaşkanının İran’da neleri değiştirebileceği, nelere gücünün yetip neye yetmeyeceği, önündeki zorluklar ve İran’ı neler beklediğine odaklanıyor. İran müesses nizamının Pezeşkiyan’a nasıl baktığı ve nihayetinde İran’ın yapısal sorunlarını karşısında Pezeşkiyan’ın çözüm olup olamayacağını değerlendiriyor:
***
Eskandar Sadeghı-Boroujerdı
İran’ın neredeyse yirmi yıldır ilk kez ‘reformist’ olduğunu açıklayan yeni bir cumhurbaşkanı var. Kalp cerrahı ve 2000’li yılların başında Hatemi yönetiminde görev yapan eski sağlık bakanı Mesud Pezeşkiyan oyların %53.6’sını alarak seçimi kazandı. Mahabad şehrinde Azeri bir baba ve Kürt bir annenin çocuğu olarak dünyaya gelen ve Batı Azerbaycan’daki Urumiye’de büyüyen Pezeşkiyan’ı, rakiplerinden ayıran en önemli özelliği, halktan biri olması, mütevazı tavırları ve Azeri atasözlerine olan düşkünlüğü. Sadece iki ay önce cumhurbaşkanlığına yükselişi öngörülemezdi. Ancak İbrahim Reisi’nin mayıs ortasında bir helikopter kazasındaki ani ölümü, ülke içinde ve dışındaki yorumcuların hâlâ anlamakta zorlandığı bir siyasi değişime yol açtı.
Pezeşkiyan gibi birinin, seçim adaylarının ‘uygunluğunu’ incelemekten sorumlu din adamlarının hakimiyetindeki Muhafız Konseyi’nin süzgecinden geçmeyi nasıl başardığını anlamak için 2021 yılına dönmemiz gerekiyor. O yılki seçimler belki de İslam Cumhuriyeti’nin yakın tarihindeki en dikkatli şekilde sahnelenen seçimlerdi. Reisi’nin seçimle göreve gelmemiş birçok güç merkezleri aracılığıyla -güçlü Kuds Razavi Vakfı’nın başkanlığı, Başsavcı ve ardından Başyargıç olarak görev yapması- meteorik yükselişi, birçok kişinin onun, dördüncü on yılına giren dini lider Ayetullah Ali Hamaney’in halefi olarak konumlandırıldığını düşünmesine yol açtı. Görünüşe göre Hamaney ve müttefikleri, İran’daki cumhurbaşkanlığı seçimlerinin zaten sınırlı olan rekabet gücünü, hükümetin üç organının da muhafazakâr kontrolünü garanti altına almak ve sonunda sahneyi terk ettiğinde yumuşak bir geçiş sağlamak için feda etmeye karar vermişlerdi. Trump’ın KOEP’den çekilmesi ve Ruhani yönetiminin yerine getirmediği vaatler nedeniyle öfkelenen milyonlarca İranlı bu seçim maskaralığına boyun eğmeyi reddetti. Seçime katılım oranı %48,8 ile tarihi düşük bir seviyeye ulaştı ve toplu halde geçersiz oy kullanıldı. Reisi her şeye rağmen iktidara geldi.
Ancak Doğu Azerbaycan ormanlarında hayatını kaybetmesi bu planı suya düşürdü. 2021’de cumhurbaşkanlığı yarışı, liderlik halefiyeti sorunundan ayrılamazdı. Şimdi bu iki elit seçim süreci birbirinden ayrılmış durumda. Bunun ışığında, Hamaney’in yakın çevresi, sistemi istikrara kavuşturmanın bir yolu olarak reformistlerin siyasi açıdan daha uyumlu kesimini (eleştirmenleri tarafından genellikle ‘devlet reformistleri’ olarak adlandırılıyor) yeniden entegre etme fikrini değerlendirmeye istekli görünüyor. Müesses nizamın, siyasi sınıfın ‘sol kanadı’ olarak adlandırılan kesimin başarısı karşısında şaşkınlığa uğradığı 1997’deki cumhurbaşkanlığı yarışının aksine, bu kez ilk tercihleri olmasa bile ılımlı bir adaya hazırdılar. Hamaney ve en yakın müttefikleri, İranlı muhafazakârlar (Osulgarayan) devletin her kolunu kontrol ettiğinde, yüce liderin kendisinin sisteme karşı bastırılmış öfkenin hedefi haline geleceğini ve yolsuzluk ve kötü yönetimle ilgili suçlamaları saptırmanın zorlaşacağını fark etmiş olabilirler.
Ancak bu yeniden bütünleşmenin nedenleri elitler arası manevraların ötesine geçiyor. 2022’de ülke çapında kadınların öncülüğünde patlak veren protestolar ve aynı dönemde Kürdistan ve Sistan-Belucistan eyaletlerindeki etnik-ulusal ayaklanmalar, İslam Cumhuriyeti’ni ve onun siyasi sınıfını reddeden güçlü sistem karşıtı güçlerin ortaya çıkışına tanıklık etti. Sağın en uzlaşmazları dışında hiçbir siyasetçi bu gelişmelerin sosyal ve kültürel yansımalarını görmezden gelemezdi. Pezeşkiyan, Mahsa Amini’nin akıbetinin ulusal bir haber haline gelmesinden kısa bir süre sonra bunu açıkça kınayan bir avuç parlamenter arasında yer aldı. Seçim kampanyası sırasında onu birkaç kez anarak, hareketin kalıcı mirasını ve onun acımasızca bastırılmasına yönelik yaygın öfkeyi dile getirdi.
Bu huzursuzluk dönemi, çift haneli enflasyonla sarsılan ve düzenli protesto ve baskı döngüleriyle radikalleşen İran’ın gittikçe yoksullaşan orta sınıfının değişim için harekete geçmeye başlamasıyla, eşi benzeri görülmemiş bir öğretmen grevi ve işçi eylemleri dalgasıyla aynı zamana denk geldi. Son yıllarda, maaşlılardan çalışan yoksullara kadar şehirlerde ve eyaletlerde yaşayan milyonlarca İranlıyı etkileyen, yaşam standartlarında belirgin bir bozulma görüldü. Ülkenin ekonomik sıkıntıları, reformistlerin marjinalleştirilmesi, sivil özgürlüklerin kısıtlanması, toplumsal yeniden üretim ve nüfus kontrolü politikaları gibi gerici bir gündemin takip edilmesiyle daha da arttı. ABD liderliğindeki yaptırımlar para birimindeki devalüasyonu hızlandırdı ve birçok İranlının tasarruflarını borsaya veya kripto para birimine yönlendirmesine neden oldu.
Dolayısıyla İran devleti çok sayıda yapısal çelişkiyle karşı karşıya. Dini liderin ofisi ve Devrim Muhafızları’nın en üst kademeleri başlangıçta ‘ulusal güvenliği’ iki katına çıkararak ve dış saldırılara caydırarak karşılık verdi. Bu strateji kendi açısından bir miktar başarı sağlasa da bırakın refahı, istikrar için bile bir reçete değildi ve içeride artan hoşnutsuzluğun nedenlerini ele almada başarısız oldu. Reisi’nin ölümünden sonra, iktidar seçkinlerinin ve daha geniş siyasi sınıfın önemli bir kısmının, en aşırı kadroları Mukavemet Cephesi (Cebhe-ye paidari) tarafından temsil edilen radikal muhafazakarların krizi yönetebileceklerine, hatta krizin risklerini anlayabileceklerine inanmadıkları açıkça ortaya çıktı. Etkili bir adaptasyon, son derece kontrollü bir şekilde de olsa siyasi karar alma alanını genişletmek anlamına geliyordu.
Pezeşkiyan devreye girdi. Seçim kampanyası yavaş başladı ve televizyonda yayınlanan ilk tartışmalarda iyi bir performans gösteremedi. Sağlık Bakanlığındaki görevine rağmen ulusal profili yetersizdi ve gerekli deneyime sahip olmadığı düşünülüyordu. Hatemi ve diğer önde gelen reformistlerin yanı sıra eski siyasi mahkumlar ve önde gelen entelektüellerin destekleri de kadranı hareketlendiremedi. Seçimin ilk turunda, İslam Cumhuriyeti tarihinde bir cumhurbaşkanlığı seçimine katılım oranının en düşük seviyede olduğu görüldü: %39,9. Oy kullanmayı reddeden %60’lık kesimin bir kısmı sisteme meşruiyet kazandırmak istemezken, bir kısmı da sadece kayıtsızdı ve ulu önder ile diğer siyasi, hukuki, dini ve ekonomik güç merkezlerinin kapsayıcı otoritesi karşısında cumhurbaşkanlığının günlük hayatlarını etkileyebileceğine artık inanmıyordu. Yine de Pezeşkiyan, sistemin favori adayı olan eski Tahran Belediye Başkanı ve şimdiki Meclis Başkanı Muhammed Bakır Kalibaf’ın, yolsuzluk suçlamaları arasında oyların %14’ünü alabilen kötü performansından faydalandı.
Bugüne kadar neredeyse tüm İran cumhurbaşkanları kendi gündemlerini takip etmeye çalıştıklarında dini liderle ters düştüler. 1981’deki Ebulhasan Benisadr’dan 2000’lerdeki Muhammed Hatemi’ye, Mahmud Ahmedinejad’ın ve hatta Hasan Ruhani’nin daha yakın dönem yönetimlerine kadar ilişkiler kaçınılmaz olarak kötüleşti, çoğu zaman yabancılaşmaya ve nihayetinde cumhurbaşkanının gerçek iktidar alanlarından ihracına yol açtı. Pezeşkiyan kampanyasında cumhurbaşkanlığı makamının sınırlarını açıkça tartışarak bu konuyu ele almaya karar verdi. Seçmenlere kendisinin mucize yaratan biri olmadığını, yetkilerinin kısıtlı olduğunu ve sadece kendi kontrolü altındaki alanlarda değişim yaratabileceğini söyledi. Yetkisi dışındaki alanlarda ise halk adına müzakerelere girme sözü verdi. Sistemin kalbindeki yerleşik çıkarlarla yüzleşmek yerine onlarla yapıcı bir şekilde çalışacaktı. Bu merkezcilik, parlamenter demokrasi ve neoliberal küreselleşmenin Tarihin Sonunu temsil ettiğinin düşünüldüğü Hatemi yıllarından ve demokratikleşme ve anayasal reform için yaygın bir örtmece olan daha radikal ‘siyasi kalkınma’ (towse’eh-ye siyasi) vaatlerinden çok uzak. Ancak yine de son üç yılla önemli bir kopuşu temsil ediyor.
İkinci turda Pezeşkiyan, bir zamanların nükleer müzakerecisi ve Yüksek Ulusal Güvenlik Konseyi sekreteri olan aşırı sağcı Said Celili ile yarıştı. Celili’nin kilit destekçileri arasında Covid inkarcıları, antisemitik komplo teorisyenleri, radikal otarşitler ve mutlakiyetçi teokratlar vardı. Programı, aşırı muhafazakâr bir kültürel politikayı, alttan alta gelen kızgınlık akımlarından yararlanan sözde popülist bir ekonomik teklifle birleştirdi. İran’ın en savunmasız vatandaşlarını korumayı vaat ederken, ahbap-çavuş kapitalist sınıfının yolsuzluk ve rantiyeciliğiyle mücadele etme sözü verdi. Buna karşılık reformistler merkez sağla birleşerek Celili ve ‘gölge hükümetinin’ iktidara gelmesi halinde İran’ın ‘Talibanlaşacağı’ ve İslamcı bir Kuzey Kore’ye dönüşeceği uyarısında bulundu. Bu ihtimalden duyulan korku, seçime katılımı %50’nin biraz altına çekmeye yetti. Nihai sonuçlara göre Celili 13.5 milyon, Pezeşkiyan ise 16.4 milyon oy aldı; bu da siyasette artan kutuplaşmayı yansıtıyor. Muhafazakarların oy oranındaki önemli düşüş -Reisi bir önceki seçimde 18 milyon oy almıştı- birçok ılımlının Pezeşkiyan için Celili’yi terk ettiğini gösteriyor. Yine de 2017’de %73 olan katılım oranındaki düşüş, daha az kötülük ve hasar kontrolü politikalarının sağladığı getirilerin artık azaldığını gösteriyor.
Pezeşkiyan’ın kampanya vaatleri detaylardan yoksundu ancak üç ana alana değinmeyi hedefliyordu. Bunlardan ilki sivil özgürlüklerdi. Aday, aşırı sağın kamusal alan üzerindeki baskılarına -kadınların kıyafetleri ve toplumsal cinsiyet ilişkilerinin giderek sıkılaşan düzenlemeleri, giderek daha sıkı hale gelen sansür yasaları, kısıtlı bir ‘ulusal internet’ tehdidi- karşı çıktı ve bu eğilimleri tersine çevirmek için elinden geleni yapacağına söz verdi.
İkincisi, İran’ın durgun iç ekonomisinden ayrılamaz olarak görülen dış politikaydı. Pezeşkiyan nükleer anlaşmayı kurtarmaya çalışacağına, İran’ı zayıflatıcı ‘yaptırım kıskacından’ kurtaracağına ve ABD ve Avrupa ile gerilimi azaltacağına söz verdi. Bunun da müzakereleri sabote etmek isteyen radikallere karşı sağlam durmak, ‘ideoloji’ yerine ‘uzmanlığı’ tercih etmek, İran’ın bölgesel komşularıyla ilişkileri geliştirmek ve Doğu ile Batı arasında daha dengeli ilişkiler kurmak anlamına geleceğini savundu.
Son olarak, Pezeşkiyan, 2023 boyunca ve 2024’ün başlarında %40’ın üzerinde olan yüksek enflasyonla başa çıkma gereğini vurguladı. Güçlü siyasi ve ekonomik çıkarlar koalisyonu, krizi çözmek için bir dizi önlem önerdi: piyasa liberalleşmesi, ‘şişkin’ devlet sektörünün küçültülmesi, orta sınıfın sermaye kaçışının önlenmesi, (kayırmacı kapitalist yarı devlet sektörüne karşı) özel sektörün güçlendirilmesi ve yabancı yatırımın teşvik edilmesi. Bu önlemlerin, verimsiz işgücü piyasasını düzeltip güçlü dini vakıflar (bonyads) ve çeşitli Devrim Muhafızı bağlantılı firmalar ve taşeronların aşırı etkisini dengeleyeceğine inanıyorlar.
Bu alanların her birinde Pezeşkiyan’ın politikaları teorik olarak milyonlarca İranlı için önemli sonuçlar doğurabilir. İnternet erişimi, ülkenin demokrasi hareketi ve bireysel ifade özgürlüğü için hayati önem taşıyor. Ayrıca, iflasın eşiğindeki sayısız küçük tüccar ve işletme için de belirleyici olabilir. Rehberlik Devriyesi’nin kıyafet kurallarına yönelik sert müdahaleleri, milyonlarca kadının temel haklarını ihlal etti ve sık sık kameraya yakalanan ve sosyal medyada yayılan korkunç eylemleri, sistemi büyük ölçüde itibarsızlaştırdı ve birçok dini gelenekçi arasında bile tiksinti uyandırdı. Onları dizginlemek hem İran halkı hem de rejim için bir ilerleme kaydedecektir.
Dış politika alanında ise İslam Cumhuriyeti’nin güvenlik doktrininin temel ilkelerinin pazarlığa açık olduğuna dair hiçbir kanıt yok. Ayetullah Hamaney ve Devrim Muhafızları’nın önde gelen isimleri, bugün ‘Direniş Ekseni’ olarak bilinen yapıyı inşa etmek için onlarca yıl harcadı. Bunu, İslam Cumhuriyeti’nin ülkeyi dış tehditlerden ve emperyalist müdahalelerden koruma kabiliyetinin vazgeçilmez bir parçası olarak görüyorlar. Proaktif diplomasiye yönelmek, potansiyel olarak faydalı sonuçlar doğurabilecek bir dereceye kadar gerilimi azaltma etkisi yaratabilecek olsa da İslam Cumhuriyeti’nin savunma doktrininin bu temel parçasını değiştirmeyecektir. Ayrıca Demokrat ya da Cumhuriyetçi herhangi bir ABD başkanının İran devletiyle yapılacak bir anlaşmaya yeni bir soluk getirmek için bir miktar siyasi sermaye harcamaya istekli olup olmayacağı da büyük bir soru işareti.
Ekonomiye gelince, ‘uzmanlığın’ günü kurtaracağı inancı, Pezeşkiyan’ın zayıf bir yetkiyle ve kanını isteyen bir parlamentoyla tedbirlerini geçirebileceği fikri gibi boş görünüyor. Etkili bir teknokrasi geliştirmek önemsiz değil, ancak enflasyon ve düşen yaşam standartlarının yapısal nedenlerini de ortadan kaldırmayacaktır. Yeni cumhurbaşkanı, herhangi bir reform programı için en azından bir nebze de olsa halkın rızasını alması gerektiğinin farkında gibi görünüyor. Ruhani 2019’un sonlarında yakıt sübvansiyonlarını kaldırarak işçi sınıfından İranlıları harap ederek ve yüzlerce kişinin öldürüldüğü kitlesel protestoları ateşleyerek feci bir şok terapisi uyguladı. Bu hatayı tekrarlamak istemeyen Pezeşkiyan, akaryakıt fiyatlarını ancak halkın hamrahisiyle yani ‘katılımı’ ya da onayı ile artıracağında ısrar ediyor. Bu onay gelecek mi?
Pezeşkiyan, hükümetinin tecrübeli siyasetçiler, teknokratlar ve idarecilerden oluşan tanıdık bir kadroya dayanacağını şimdiden belli etti. Ruhani yönetimindeki iki yüksek profilli bakan, Muhammed Cevad Zarif ve Muhammed Cevad Azeri Cahromi, kampanyasının ön saflarında yer aldılar. Ruhani’nin iktidar bloğunda İran’ın İnşası Partisi’nin neoliberal yöneticileri, ılımlı üst düzey din adamları, Devrim Muhafızları’nın eski ve mevcut unsurları ve hatta tasfiye edilen bazı üniversite profesörleri yer alıyor. Yönetici sınıfın bu kesimi dengeleri bozmak istemiyor. Pezeşkiyan’a akın etmelerinin ana nedenlerinden biri, Gazze soykırımının gölgesinde ekonomiyi kontrol altına alabileceği, iç arenayı istikrara kavuşturabileceği ve uluslararası gerilimleri yatıştırabileceği umuduydu.
Ancak bir şeylerin değişmesi gerektiğini de biliyorlar. Statüko savunulamaz hale geliyor ve nüfusun büyük bir kısmı kırılma noktasında. Buldukları çözüm, kentli orta sınıfları yatıştırmak ve daha fazla beyin göçü ve sermaye kaçışını önlemek için kültürel ve sosyal alanlarda bazı tavizler vermek. Özel sektörün genişlemesinden ve yabancı sermayenin ülkeye çekilmesinden sadece kişisel olarak kazançlı çıkmakla kalmayacaklar; bu hamle aynı zamanda kamu sektörünü ve onun aşırı siyasi etkisini de kontrol etmelerini sağlayacaktır. Daha yüksek düzeyde yabancı yatırım sağlamak için Batı ile ilişkileri iyileştirmeleri ve ABD’nin ikincil yaptırımlarının kaldırılmasını sağlamaları gerekebilir. Ancak bu gündemin, dini liderin ofisi ve güvenlik-askeri kurum tarafından oldukça sınırlandırılacağının farkındalar.
Bu da açıkça tanımlanmış sınırlar dahilinde ton, üslup, yetkinlik, politika öncelikleri ve ‘yönetişim’ stratejilerinde olası bir değişim anlamına geliyor. Bu durum İranlıların gündelik hayatlarına yansıyabilir ancak teokratik cumhuriyetin içinde bulunduğu derin sosyo-ekonomik sorunlar üzerinde çok az etkisi olacaktır. Bunlar önümüzdeki yıllarda da bozulmaya neden olmaya devam edecek ve bu da ‘kamu düzeni’ adına devlet baskısını ortaya çıkaracaktır. Bir sonraki büyük kriz patlak verdiğinde, orta ve çalışan sınıfların Pezeşkiyan hükümetinin nihayet kendileri için bir şeyler yapacağı umuduyla pasif kalmaları pek olası değil. Bu tür bir beklentiye giremeyecek kadar çok kez hayal kırıklığına uğradılar.
Dünya Basını
Pekin ve Brüksel, küresel enerji geçişinin kurallarını baştan yazıyor

Project Syndicate için bir makale kaleme alan Emmanuel Guerin, Avrupa Birliği ve Çin’in küresel enerji geçişinde egemenlik kurmak amacıyla birbirlerinin geleneksel güç alanlarına yöneldiğini belirtti. Emmanuel Guerin, Çin’in küresel standartları belirlemeye odaklanırken Avrupa’nın sanayi tabanını yeniden inşa etmeye çalıştığını vurguladı.
Project Syndicate platformunda Emmanuel Guerin imzasıyla yayımlanan “Pekin Modeli Brüksel Etkisiyle Buluşuyor” başlıklı makalede, küresel enerji geçişinde güç dengelerinin yeniden şekillendiği kaydedildi.
Sciences Po bünyesindeki Paris İklim Okulu Dekan Yardımcısı ve Avrupa İklim Vakfı Üst Yöneticisi Özel Danışmanı olan Emmanuel Guerin, yazısında Avrupa ve Çin’in uzun yıllar boyunca birbirine rakip kalkınma ve enerji dönüşümü modellerini temsil ettiğini aktardı.
Guerin, Avrupa’nın öncelikle pazarlara, ortak kurallara ve çok taraflı kurumlara bağlı kaldığını, Çin’in ise sanayi politikasına, altyapı yatırımlarına ve üretime ağırlık verdiğini belirtti. Makalede, “Avrupa sıklıkla küresel ölçekte referans noktası haline gelen düzenlemeler üretti (‘Brüksel Etkisi’). Çin ise fabrikalar üretti” ifadelerine yer verildi.
Ancak makaleye göre bu ayrım günümüzde ortadan kalkıyor. Avrupa sanayi tabanını hızla yeniden inşa etmeye çalışırken Çin, uluslararası standartları ve yönetişim çerçevelerini etkilemeye daha fazla odaklanıyor. Guerin, Avrupalı karar vericiler Pekin’in sanayi stratejisini incelerken, Çinli liderlerin de Avrupa’nın uzun süre önce öğrendiği bir gerçeği fark ettiklerini kaydetti: “Kalıcı güç sadece teknolojileri üretmekten değil, aynı zamanda onları yöneten kuralları yazmaktan gelir.”
Guerin, bu eğilimlerin jeoekonomik gücün yapısındaki bir değişimi yansıttığını savundu. Makalede belirleyici sorunun artık kaynakları kimin kontrol ettiği, ürünleri kimin ürettiği veya her teknolojide kimin liderlik ettiği olmadığı ifade edildi. Asıl sorunun, bir sonraki enerji ve teknoloji dönüşümünün gerçekleşeceği değer zincirlerini kimin yönettiği olduğu vurgulandı.
Avrupa’nın temiz enerji teknolojilerindeki Çin imalat hakimiyeti ve derinleşen bağımlılıkları karşısında sanayi politikasını yeniden keşfettiğini aktaran Guerin; Sanayi Hızlandırıcı Yasası, Kritik Hammaddeler Yasası ve ilgili tedbirlerin, sanayi kapasitesi olmadan ortaya konan iklim hedefinin dayanıklılık değil, bağımlılık yarattığı bilincinden doğduğunu yazdı.
Çin’in ise güneş panelleri, bataryalar, elektrikli araçlar ve elektrik şebekeleri için dünyanın en büyük ekosistemini kurduktan sonra yalnızca sanayi liderliğinin yeterli olmadığı sonucuna vardığı kaydedildi. Çin’in Küresel Enerji Şebekeleri Geliştirme ve İşbirliği Örgütü üzerinden fotovoltaik, hidrojen, enerji depolama, yüksek voltajlı iletim, akıllı şebeke ve karbon muhasebesi alanlarında standartlar belirlemek üzere teknik komiteleri topladığı aktarıldı.
Guerin, bu adımları değerlendirirken makalesinde şu ifadelere yer verdi: “Bunlar mühendislik çalışmalarına benzeyebilir ancak bundan çok daha fazlasıdır. Bunlar, Çin’in temiz enerji ekonomisinin işletim sistemine sahip olma çabasını temsil ediyor. Endüstri standartlarını belirleyen ülke, bir teknolojiyi düzenlemekten fazlasını yapar. Kendisini yatırımları yönlendirebilecek, neyin neyle uyumlu çalışabileceğine karar verebilecek ve herkesin üzerine inşa etmek zorunda olduğu mimariyi sabitleyecek bir konuma getirir.”
“Sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye ve ucuz enerji gerektirir”
Makalede, Avrupa liderlerinin üretim kapasitesi olmadan koyulan kuralların stratejik özerklik sağlamadığını öğrendiği, Çin’in ise standartlar olmadan çalışan fabrikaların uluslararası etkiyi sınırlandırdığını gördüğü ifade edildi. Her iki tarafın da diğerinin onlarca yıldır mükemmelleştirdiği stratejik avantajların peşinden koştuğu vurgulandı.
Buna karşın bu yakınlaşmanın simetri anlamına gelmediğini belirten Guerin, iki tarafın da kendi geleneksel güç alanlarının ötesine uzanırken yeni ve yabancı zorluklarla karşılaştığını dile getirdi. Guerin makalesinde, “Bir sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye, ucuz enerji, yoğun tedarikçi ağları ve örtük bilgi gerektirir; bunların hiçbiri yalnızca düzenlemeler yoluyla ortaya çıkarılamaz” değerlendirmesinde bulundu.
Küresel standartları belirlemenin de kolay olmadığını ekleyen yazar, bir devletin her teknik komiteye personel atasa bile ürettiği standartları dünyanın geri kalanına kabul ettirmekte başarısız olabileceğini kaydetti.
“ABD sahayı Avrupa ve Çin’e bırakıyor”
Sürecin sonucunun üçüncü büyük bir faktörden etkileneceğini belirten Guerin, Hindistan, Endonezya, Brezilya ve çeşitli Körfez ülkeleri gibi hırslı devletlerin kendi sanayi kapasitelerini inşa ettiklerini aktardı. Ancak çoğu ülkenin bu tür stratejileri izleyemeyeceğini, standartları yazamayacakları ve fabrikaları kuramayacakları için Brüksel veya Pekin’de tasarlanan işletim sistemlerini devralarak seçmedikleri bağımlılıkları kabul etmek zorunda kalacaklarını vurguladı.
Makalede Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) konumuna ilişkin olarak ise şu ifadelere yer verildi: “Bir de enerji dönüşümünü tamamen terk ederek bu yarışın dışında kalmayı seçen Birleşik Devletler var. Fabrikalar kurmak veya elektrikleşmenin kurallarını yazmak yerine gümrük duvarları örüyor ve sahayı Avrupa ile Çin’e bırakıyor.”
“Üçüncü aşama zincirleri yönetmekle ilgili olacak”
Değer zincirlerinin yönetişiminin teknik olduğu kadar siyasi bir mesele de olduğunu vurgulayan Guerin, geleneksel sanayi politikası yaklaşımının değişmesi gerektiğini savundu. Temiz enerji yarışının ilk aşamasının teknolojileri icat etmek, ikinci aşamasının bunları ölçekli bir şekilde üretmek olduğunu belirten Guerin, makalesinde “Üçüncü aşama ise bunların dolaştığı, bağlandığı ve değer yarattığı zincirleri yönetmekle ilgili olacak” ifadelerini kullandı.
Guerin, Avrupa için çıkarılacak dersin sadece daha fazla fabrika kurmak olmadığını, Avrupa’nın gerçek stratejik avantajının kendi kurallarını herkesin kuralına dönüştürme konusunda kanıtlanmış yeteneği olduğunu kaydetti. Makale, “Enerji dönüşümü aynı nadir kombinasyonu ödüllendirir: Üretim kapasitesi, kural koyma yetkisi ve karmaşık sistemleri bir arada tutacak kurumlar. Hiçbir taraf sadece geleneksel güçlerine dayanarak kazanamaz” değerlendirmesiyle son buldu.
Dünya Basını
ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan

ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek; ortak planlama, ortak üretim ve ortak caydırıcılık gerektiriyor.
David Santoro, Nikkei Asia
David Santoro, merkezi Hawaii’de bulunan Pacific Forum’un başkanı ve CEO’sudur. Kuruluş, Hint-Pasifik bölgesinde ABD ile müttefiklerinin caydırıcılığını güçlendirmek amacıyla kamu ve özel sektör temsilcileri arasında diyaloğu kolaylaştıran yıllık Honolulu Defense Forum’u düzenlemektedir.
***
ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan
Guam açıklarında kısa süre önce gerçekleştirilen Valiant Shield tatbikatları sırasında hedef alınan bir gemi Filipin Denizi’nin sularına gömülürken Pasifik genelinde sessiz bir zaferin yankısı duyuldu. ABD kuvvetleri ile bir Japon denizaltısı arasındaki kusursuz ve gerçek zamanlı hedef takibi sayesinde gerçekleştirilen saldırı, yalnızca bir ateş gücü gösterisi değildi. Aynı zamanda, dünyanın en vazgeçilmez ittifaklarından biri hâline gelen savunma ortaklığının ulaştığı düzeyi ortaya koyuyordu.
ABD-Japonya ittifakı onlarca yıl boyunca “kalkan ve mızrak” şeklindeki bir iş bölümüne dayanıyordu. Japonya Öz Savunma Kuvvetleri ana adaların savunma kalkanı görevini üstlenirken, ABD kuvvetleri taarruz mızrağını kullanıyordu. Ancak çok sayıda kriz noktasının aynı anda ortaya çıkmasıyla bu çerçeve değişmeye başladı. Özellikle Başbakan Sanae Takaichi döneminde Tokyo tarihî bir yön değişikliğine giderek savunma bütçesini gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 2’sine doğru hızla artırdı, savunma ihracatına ilişkin düzenlemeleri gevşetti ve uzun menzilli karşı saldırı kabiliyetleri edinmeye başladı.
Bu değişim temel bir gerçeği ortaya koyuyor: ABD ile Japonya’nın güvenliği artık birbirine sıkı biçimde bağlı. Japonya, giderek daha düşmanca hâle gelen bir bölgede ayakta kalabilmek için ABD’nin savunma şemsiyesine güveniyor. ABD ise Tokyo’daki dayanak noktası olmadan güç yansıtamaz, müttefiklerini savunamaz ve özgür ve açık bir Hint-Pasifik düzenini sürdüremez.
İki ülkenin tam anlamıyla sağlam bir caydırıcılık oluşturabilmesi için artık altı adım atması gerekiyor.
İlk olarak, Japonya’da konuşlandırılacak kalıcı ve birleşik bir müşterek görev kuvveti kurulmalıdır. Modern çatışmalar bunu zorunlu kılıyor. Hipersonik silahlar, siber savaş veya elektronik karıştırmadan kaynaklanan tehditler, perde arkasında yürütülecek koordinasyona zaman bırakmıyor. Bu nedenle ittifak, Japonya’nın yeni Müşterek Harekât Komutanlığı ile ABD’nin Japonya’daki Kuvvetlerini birleştirerek müşterek kuvvet harekât karargâhına dönüştürmelidir. Bu komutanlık ayrıca pasif savunmadan taarruzi bir duruşa geçmeli; ABD Siber Komutanlığı’nın “ileri savunma” operasyonlarını, Japonya’nın gelişmekte olan Aktif Siber Savunma yetkisiyle uyumlu hâle getirerek bir çatışma başlamadan önce yabancı ağlar içindeki düşman yazılımlarını etkisizleştirmelidir.
İkinci olarak ittifak, Japonya’nın yerli savunma sanayisinin kapasitesi ve dayanıklılığı üzerine inşa edilmelidir. ABD’nin sanayi altyapısı tedarik kısıtlarıyla karşı karşıyayken ittifak, Japonya topraklarında ortak üretimi artırmak için Savunma Sanayii İşbirliği, Tedarik ve İdame Forumu’ndan yararlanmalıdır. İlk aşamada üretim, Patriot ve SM-3 füzelerinin ötesine taşınarak taarruz amaçlı Gelişmiş Orta Menzilli Havadan Havaya Füzeleri ve “işbirlikçi muharip hava araçları” olarak adlandırılan insansız hava araçlarını da kapsamalıdır. İttifak ayrıca ABD’nin hedefleme kapasitesini Japonya’nın karşı saldırı yetenekleriyle birleştiren ve fırlatma platformlarını ateş açmadan önce vurmayı amaçlayan “okçuyu vur” stratejileri aracılığıyla entegre bir hava ve füze savunma sistemine yönelmelidir. Dahası, ilk saldırıdan sağ çıkabilmek için eski üsler güçlendirilmeli ve güneybatıdaki Ryukyu Adaları boyunca dağınık, çift kullanımlı limanlara ortak yakıt ve mühimmat önceden konuşlandırılmalıdır.
Üçüncü olarak Pentagon, Japonya’nın dünya standartlarındaki tersanelerini ABD Donanması’nın lojistik sistemine entegre etmelidir. Yıpranmış veya savaşta hasar görmüş ABD savaş gemilerinin bakım için binlerce kilometre uzaktaki ABD ana karasına geri gönderilmesi ciddi bir zafiyet yaratıyor. Japonya’daki özel tersanelerin ABD savaş gemilerinin bölgede bakım ve onarımını yapmasına izin verilmesi, müttefik kuvvetleri harekâta hazır tutacak ve ön cephedeki varlıklarını artıracaktır. Bu adım aynı zamanda kapasitesini aşmış ve iş yükü birikmiş ABD tersaneleri üzerindeki baskıyı da azaltacaktır. Bunun işleyebilmesi için Washington, ABD’de ana limana bağlı gemilerin yurt dışında onarılmasını sınırlayan eski yasal kısıtlamaları kalıcı olarak ortadan kaldırmalıdır.
Dördüncü olarak, rakipler nükleer cephaneliklerini genişletirken ABD’nin güvenlik garantisi yeniden sağlam bir zemine oturtulmalıdır. Genişletilmiş Caydırıcılık Diyaloğu kapsamında, hızlı gelişen ve çok alanlı tırmanma senaryolarını canlandıran giderek daha karmaşık masa başı tatbikatları yapılmalı; böylece Washington ve Tokyo’daki karar alıcıların tam bir uyum içinde hareket etmesi sağlanmalıdır. Bu ikili çekirdek daha geniş bir ağa da bağlanmalı; Güney Kore ile ortak bir cephenin temelini oluşturmalı, Japonya’nın AUKUS’un ikinci ayağındaki teknoloji paylaşımına katılımını genişletmeli ve ABD-Japonya-Filipinler deniz cephesini sağlamlaştırmalıdır.
Beşinci olarak askerî hazırlık, güçlü bir ekonomik güvenlik çerçevesiyle desteklenmelidir. İttifak, kritik mineraller, yarı iletkenler ve yapay zekâ ile kuantum bilişim gibi ileri düzey çift kullanımlı teknolojiler için güvenli ve entegre tedarik zincirlerini birlikte geliştirmelidir. Bu sektörlerde risklerin azaltılması, ortakları yıkıcı ticaret uygulamalarından ve uzun süreli bir savunma sürecinde kararlılığı aşındırmayı amaçlayan silahlaştırılmış karşılıklı bağımlılıktan koruyacaktır.
Son olarak ittifak, uzun vadeli düşünme kültürünü kurumsallaştırmalıdır. Washington ile Tokyo arasındaki bugünkü uyum, yeni ve öngörülemeyen sınamalar ortaya çıktığında iki başkentin aynı çizgide kalacağının garantisi değildir. Caydırıcılık birden fazla kuşağı kapsayan bir proje olduğundan ittifak, yeni nesil stratejistleri ve saha uygulayıcılarını yetiştirmelidir. Bugünden stratejik diyalog mekanizmalarının kurulması, ikili burs programlarının ve ortak simülasyon merkezlerinin genişletilmesi, geleceğin insan kaynağının yarının askerî donanım kapasitesine denk olmasını sağlayacaktır.
ABD-Japonya ittifakı, eşitler arasında daha dengeli bir ortaklığa dönüşüyor. Tokyo artık küçük ortak değil, bölgesel güvenliğin mimarlarından biridir. Washington ve Tokyo bu ilave adımları kalıcı hâle getirerek Hint-Pasifik’te saldırganlığın maliyetini göze alınamayacak kadar yükseltecektir.
Dünya Basını
Glazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 2

Putin’in eski ekonomi danışmanı, meşhur Rus iktisatçı Sergey Glazyev’in Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenlerini ele aldığı yazı dizini Hazal Yalın iki bölüm halinde çevirdi. İkinci bölüm:
Glazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 1
Şunu da belirtmek gerek: dost-olmayan ülkelerdeki toplum bilincinde, Dostoyevski’den Danilevski’ye ve Prohanov’a ve Naroçnitskaya’ya[1] kadar, insan ruhunu ve Rusya ile Avrupa arasındaki karşılıklı ilişkilerin tarihini en iyi bilenlerimizin teşhis koymaya çalıştığı tuhaf bir patolojiyle de karşılaşıyoruz. Belki de, açıklaması ancak Bilimler Akademisi’nden Fomenko’nun tarihi rekonstrüksiyonlarında veya Klyosov’un[2] DNA-soykütüğünde bulunabilecek türden, batı Avrupa’nın son derece derin arketipleriyle karşı karşıyayızdır. Ancak, nedenlerin açıklanmasından bağımsız olarak, Anglosaksonların ve Katoliklerin örtük rusofobisi, Rusya’yı ezme fırsatı gördükleri her defasında kendisini ortaya koyar. Bu nedenle, siyasi ilişkilerin en yüksek seviyesinde bizi aldatmaya çalışmalarına şaşırmamak gerekir. Bu makale dizisinin daha önceki bölümlerinde gösterilmiş olduğu gibi, yalan, Anglosaksonların en sevgili silahıdır ve onun yardımıyla düşmanlarının davranışlarını, hatta reflekslerini yönlendirecek derecede manipüle ederler. Ayrıca bizi bile isteyen yanılgıya sevk ettiklerini de kabul etmek gerekir; çünkü bize baktıklarında bilinçaltında, yok etmeyi arzuladıkları bir tehdit görürler. Batı ülkelerinde toplum bilincinin bu hususiyeti ve iktidardaki elitin niyetlerini dikkate almak gerekir; bu elitin her temsilcisi koynunda hep bir taş saklar ve cezasız kalacağını hissettiği anda bu taşı indirmeye hazırdır. Dört yıldır kendi menfaatleri ve zevkleri için bunu yapıyorlar, Ukrayna’da kendi yetiştirdikleri Rus-düşmanı nazi rejimine para yağdırıyor, silahlandırıyor, navigasyon sağlıyor, Rus nüfusuna karşı soykırım için teşvik ediyorlar.
Ne yazık ki bu analizden çıkan sonuçlar iç açıcı değildir. Hibrit dünya savaşı, objektif nedenlerinin aşınmasına rağmen, esas itibariyle, dost-olmayan ülkelerin iktidardaki elitlerinin zayıflık olarak algıladığı bizim itidalimiz yüzünden devam ediyor. Kendi halklarının objektif menfaatlerine aykırı olarak Ukrayna çatışmasına yaptıkları harcamaları artırıyorlar ve militarizasyon siyaseti yoluna da girmiş bulunuyorlar. Bunlarla aklıselimle ve uluslararası hukuka dayanarak anlaşmaya çalışma girişimleri yararsız olmakla kalmıyor, bunlara bizi manipüle etme ve bir sonraki darbeyi indirmek için durumumuzu zayıflatmak amacıyla yanılgıya sürükleme fırsatı da veriyor. Demek ki savaşın devam etmesinin temel nedeni, bizim barışı ve uluslararası hukukun yeniden tesisini hedeflememiz, düşman tarafından bizi aldatma ve kapitülasyona zorlama fırsatı olarak algılanan uzlaşma arayışlarına hazır oluşumuzdur. NATO stratejistleri ve onların Ukraynalı kuklaları ceza görmeyeceklerinden eminler ve artık kırmızı çizgileri aşmaktan korkmuyorlar. Bunları, Rusya halkına karşı işlenen suçlara hak ettikleri cevabı vermeden durdurmak mümkün değil. Bizim yumuşaklığımız ve anlaşma çabalarına hazır oluşumuz, batı ülkelerinin liderlerini, bize karşı son Ukraynalıya varıncaya kadar, ölenlerin yerini de dünyanın dört bir yanından toplanan paralı askerlerle doldurarak savaşmak için kışkırtıyor. Bu savaşın mantığı giderek daha sert bir hale geliyor: ya onlar Rusya’yı yok edecekler, ya da biz onları ezeceğiz. Bunu ne kadar geç yaparsak kayıplarımız o kadar büyük olacak. Bu yüzden, düşman, Rusya’ya karşı işlediği her bir suç için asla geri adım atılmadan cezalandırılmalıdır.
Bu cezalar neler olabilir? Örnek olarak İran’ın Amerikan-İsrail saldırganlığına “göze göz dişe diş” prensibine göre verdiği cevap gösterilebilir. Bu seçenekte, dost-olmayan ülkelerde üretilen ve bize karşı kullanılan her dron ve füze saldırısına karşılık onların askeri ve altyapı tesisleri vurulmalıdır. Rusya’ya ait her batırılan yahut el konulan tankere karşılık da simetrik cevap verilerek AB’ye enerji kaynakları ithalatı bloke edilmelidir. Elbette, korsanlık ve terörizm bizim yolumuz değildir, bunlar bizim geleneksel değerlerimizle bağdaşmaz. Ama Anglosaksonların neandertal bilinçaltı, öyle görünüyor ki, sadece bu tür arkaik etkileşim yöntemlerinden anlıyor.
Diğer bir örneği de İsrail ve ABD gösteriyorlar: karar alma merkezlerinin ve düşman elebaşılarının yok edilmesi. Bu seçenekte, Rusya’ya düşman bütün güçlerin liderleri, uyruklarına bakılmaksızın, vurma menzilimize girer girmez hedef alınmalıdır. Bu meyanda kendimizi aldatmamalıyız; esas karar alma merkezleri Ukrayna sınırlarının dışındadır. Almanya’daki meşum Amerikan askeri varlığı, esas olarak, Ukrayna silahlı kuvvetlerinin hedeflerini tayin eden ve operasyonel eylemlerini yöneten bilişimcilerden oluşmaktadır. Batıda eğitilmiş Ukraynalı gazeteciler, yabancı küratörlerin rehberliği altında, Ukrayna’nın toplumsal bilincinde Ruslara karşı nefreti körüklüyorlar; terörize edilmiş öğretmenler ise NATO ülkelerinde yazılmış ders kitapları ve müfredat kılavuzları doğrultusunda Rus düşmanlığını büyütüyorlar. Bize karşı savaşı planlayan ve yönlendiren inanmış rusofoblar ile zorla seferber edilmiş, ahmaklaştırılmış, korkutulmuş ve boğazlanmaya gönderilmiş Rus insanlarının oluşturduğu dağınık sürüye karşı farklı tutumlar takınmak gerek. İnsan kendisine vuran değneği değil onu idare eden kafayı ısırmalı.
Üçüncü seçenek, düşmanın enformasyon teknolojileri ve iletişim sistemlerindeki üstünlüğünü nötralize etmek için elimizdeki etkili silahların kullanılmasıdır. Bu, karadaki ve deniz dibindeki iletişim hatlarının kesilmesini, veri merkezlerinin çalışmasının tahrip edilmesini, düşmanın uçan istihbarat ve keşif cihazlarının ülke menşeine bakılmaksızın vurma menzilimizde imha edilmesini, düşmanın telekomünikasyonunun temelini teşkil eden meşum Starlink grubu da dahil olmak üzere uydu bağlantılarının devre dışı bırakılmasını içerebilir. Amerikalı ve Britanyalı hedef belirleyicilerden, planlamacılardan ve analistlerden yoksun kalacak Ukrayna silahlı kuvvetleri kör olacak ve sistematik muharebe harekatı düzenleme kabiliyetini kaybedecektir. Bunun için gerekli silahlar tam olarak konvansiyonel olmayabilir. Ama ABD, füzeleri ve dronları Rusya’yı vurmak için yönlendirmek üzere kendi kozmik sistemlerini zaten sunuyor ve böylelikle, uluslararası yükümlülüklerini ihlal ederek, bize karşı askeri eylemler için uzayı da fiilen kullanıyor.
Burada, kimi pervasız kafaların ve keza uzmanlarımız ve medya grupları arasındaki herkes tarafından bilinen batı nüfuzu ajanlarının boyuna çağrısını yapıp durdukları, Ukrayna topraklarındaki hedeflerin vurulması için nükleer silahların kullanılması seçeneğini mülahaza ediyor değiliz. Belki de bu provokasyonlar, düşmanın Ukrayna’ya benzer imha vasıtaları yahut bunların üretilmesi için teknolojiler sağlamasını haklı çıkarmak için yapılıyordur. Ukrayna topraklarında nükleer enerji tesisleri bulunduğunu ve bunun için de yeterince kalifiye mühendisler ve bilim insanlarının çalışmakta olduğunu unutmayalım. Belli ki Rus Dünyasının düşmanları, bu dünyanın nükleer bir iç savaşta yok olması için can atıyorlar.
NATO’nun içeriden çökertilmesi ve AB ülkelerinde aklıselim sahibi, sorumlu ve kendi devletlerinin milli menfaatlerini savunan insanların iktidara getirilmesi seçeneğini mülahaza ediyor da değiliz. Başka ülkelerin iç işlerine müdahale, uluslararası hukuk tarafından engellenir. Ancak müdahalesizlik de, birçok sosyalizm-sonrası ülkede ve bir dizi post-Sovyet cumhuriyetinde yeterince açıklıkla görüldüğü gibi, taraftarlarımıza karşı baskı ve Rus nüfununa karşı soykırıma yol açıyor. Bu yolu seçerken, AB ve NATO’da milli egemenliğe sahip hiçbir devlet olmadığını akılda tutmak gerekir. Bunların Avrupalı üyelerini, Amerikan istihbaratının ve ABD’den kontrol edilen medyanın manipüle ettiği sorumsuz bir Avrupa bürokrasisi yönetiyor. “Derin devletin” iktidar organlarını ezme stratejisine devam ettiği ABD dahil batı ülkelerinin iktidardaki elitlerinin çekirdeğini teşkil eden büyük sermaye ve mali oligarşiden ise bahsetmeye bile gerek yok.
Bu makalenin başına dönersek, küresel ekonomik ve teknolojik yapıların barışçıl yer değiştirmesi umutlarının gerçekleşmediğini kabul etmeliyiz. Bugün artık son bulmakta olan yüzyıllık sistemik sermaye birikim döngüsü boyunca dominant olmuş bir ülkenin iktidardaki eliti, tıpkı daha önce olduğu gibi, bir dünya savaşı başlattı. Bu savaş, tıpkı geçtiğimiz yüzyıl 1930’lardaki büyük depresyon veya 1970 ve 1980’lerdeki resesyon dönemlerinde olduğu gibi, yeni teknolojik yapının üretiminin ve bu temelde ekonominin modernizasyonunun hızlandırılmış gelişmesi karşısında ekonomik aktivitedeki düşüşün üstesinden gelinmesinin vasıtası olarak hizmet ediyor.
Öyle görünüyor ki batı ülkelerindeki liberal-demokratik yönetim modeli, yeni bir uzun ekonomik dalgaya binmek üzere yeni bir teknolojik yapıya geçiş için kaynakların mobilizasyonunu savaş-dışı yollarla sağlamayı başaramıyor. Bizse her halükarda bu noktadan yola çıkmalıyız ve bir yanda dünya ekonomisindeki yapısal değişikliklerin objektif yasalarının, diğer yanda ise bize karşı NATO’da birleşmiş olan batı ülkelerinin yeni bir savaşına yol açmış bulunan sübjektif sosyal ve psikoloji faktörlerin karşılıklı çatışan etkileşimini tespit etmeliyiz.
Yürütülen para-kredi siyasetinin neden olduğu teknolojik geri kalmışlığımızı da hesaba katarsak, bu savaşta zamanın bizden yana olduğunu düşünmek saflık olur. Yeni teknolojik yapıya geçmek için en uygun dönemi kaçırmış bulunuyoruz; enerji kaynakları ve diğer hammadde emtiasından elde edilen ve bir trilyon doların üzerindeki kısmı dost-olmayan ülkelerde kalan süper kârı da bunun için kullanamadık. Onlar şimdiden bu yapının yükseliş fazına girdiler ve bize karşı savaşı da yeni teknolojileri geliştirmek, bunlara olan talebi teşvik etmek için kullanıyorlar. Bize karşı savaşın her bir günü, bu savaşın başlıca kundaklayıcılarının (ABD ve NATO yönetimin gerçek siyasetini yönlendiren bilişimci teknokratlar) kudretini artırıyor. Batı ülkelerinin gücünün bize karşı savaşta tükeneceğini sanmak yanlıştır. AB’de geleneksel sektörlerin ve eski üretimlerin durumu kötüleşiyor, ancak Amerikan bilişim devleri bu savaştan kazanç sağlıyor.
Yürütülmekte olan para-kredi siyaseti çerçevesinde ülkede bulunan kaynakların zafere erişmek için seferber edilmesi mümkün değildir; bunun sonucu, dış ticari ilişkilerimizde eşitsizlik de büyüyor. Parça ve teçhizat ithalatı için gitgide daha çok ödeme yapmak gerekiyor. Reel sektörden mali sektöre sermaye çıkışı artıyor, yurtdışına sermaye ihracı da devam ediyor. Bunun sonucu olarak yatırım aktivitesi düşüyor ve teknolojik geri kalmışlık büyüyor, bilimsel-teknik potansiyelimiz değersizleşiyor. Hiçbir şekilde mazur görülemeyecek sert ve ilkel para-kredi siyaseti yüzünden iş faaliyetlerinin bloke edilmesi, savunma kabiliyetimizi de olumsuz etkiliyor.
Dost olmayan ülkelerin iktidardaki elitinde, Ukrayna’da yürütülen savaşın onları güçlendirdiği bizi ise yıprattığı görüşü hasıl oluyor. Bu da onların saldırganlığını körüklüyor. Bu saldırganlığı söndürmek için, öncelikle, yukarıda söylendiği gibi, Rusya’ya karşı savaş suçlarında ve Ukrayna’daki Rus nüfusunun soykırımında suçluları cezalandırmak şarttır. Ve ikincisi, yeni küresel ekonomik düzen kurumlarını esas alarak çağdaş bir yönetim sistemini kurmak yoluyla yeni teknolojik yapı temelinde ileri bir ekonomik kalkınma siyasetine geçmek gereklidir. Bu konuda, serinin diğer makalelerinde birçok şey söylenmişti.
Ama diğer taraftan, İran körfezindeki savaşın yol açtığı enerji krizinin halihazırdaki devasa türev balonunu ve dolara dayalı mali sistemin çöküşünü tetikleyeceği umuduyla hiçbir şeyi değiştirmeyebiliriz de. Bunun nasıl olacağını dizinin diğer bölümlerinde ele alacağız. Ama bu “devekuşu pozisyonu”, Rus Dünyasını kurtarmak için zaruri olan ve önerdiğimiz ileri ekonomik kalkınma stratejisine geçmeden mümkün olamayacak zaferi kazanmamıza izin vermeyecek.
[1] Dostoyevski, malum. İgor Danilevski, tarihçi (1953 doğumlu); Aleksandr Prohanov tarihçi ve yazar (1938 doğumlu); Nataliya Naroçnitskaya tarihçi (1948 doğumlu).
[2] Anatoliy Fomenko, 1945 doğumlu; Anatoliy Klyosov (1946 doğumlu).
Dünya Basını6 gün önceGlazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 1
Diplomasi3 gün öncePaşinyan’dan Moskova’ya demiryolu resti
Avrupa2 hafta önceBurnham resmen Birleşik Krallık Başbakanı oluyor
Dünya Basını6 gün önceGlazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 2
Avrupa2 hafta önceAlmanya, silahlanmak için borçlanıyor
Dünya Basını6 gün önceEski NATO yetkilisi Kujat’tan nükleer kış uyarısı
Asya2 hafta önceDeepSeek kullanıcılarının özel sohbetleri Google’a sızdı
Dünya Basını1 hafta önceProf. Pape: İran savaş öncesinden daha güçlü












