Bizi Takip Edin

DÜNYA BASINI

Pezeşkiyan’ın cumhurbaşkanlığı: Hasar kontrolü politikası

Yayınlanma

Aşağıda çevirisini okuyacağınız makale, İran’ın reformist yeni cumhurbaşkanının İran’da neleri değiştirebileceği, nelere gücünün yetip neye yetmeyeceği, önündeki zorluklar ve İran’ı neler beklediğine odaklanıyor. İran müesses nizamının Pezeşkiyan’a nasıl baktığı ve nihayetinde İran’ın yapısal sorunlarını karşısında Pezeşkiyan’ın çözüm olup olamayacağını değerlendiriyor:

***

Hasar Kontrolü

Eskandar Sadeghı-Boroujerdı

İran’ın neredeyse yirmi yıldır ilk kez ‘reformist’ olduğunu açıklayan yeni bir cumhurbaşkanı var. Kalp cerrahı ve 2000’li yılların başında Hatemi yönetiminde görev yapan eski sağlık bakanı Mesud Pezeşkiyan oyların %53.6’sını alarak seçimi kazandı. Mahabad şehrinde Azeri bir baba ve Kürt bir annenin çocuğu olarak dünyaya gelen ve Batı Azerbaycan’daki Urumiye’de büyüyen Pezeşkiyan’ı, rakiplerinden ayıran en önemli özelliği, halktan biri olması, mütevazı tavırları ve Azeri atasözlerine olan düşkünlüğü. Sadece iki ay önce cumhurbaşkanlığına yükselişi öngörülemezdi. Ancak İbrahim Reisi’nin mayıs ortasında bir helikopter kazasındaki ani ölümü, ülke içinde ve dışındaki yorumcuların hâlâ anlamakta zorlandığı bir siyasi değişime yol açtı.

Pezeşkiyan gibi birinin, seçim adaylarının ‘uygunluğunu’ incelemekten sorumlu din adamlarının hakimiyetindeki Muhafız Konseyi’nin süzgecinden geçmeyi nasıl başardığını anlamak için 2021 yılına dönmemiz gerekiyor. O yılki seçimler belki de İslam Cumhuriyeti’nin yakın tarihindeki en dikkatli şekilde sahnelenen seçimlerdi. Reisi’nin seçimle göreve gelmemiş birçok güç merkezleri aracılığıyla -güçlü Kuds Razavi Vakfı’nın başkanlığı, Başsavcı ve ardından Başyargıç olarak görev yapması- meteorik yükselişi, birçok kişinin onun, dördüncü on yılına giren dini lider Ayetullah Ali Hamaney’in halefi olarak konumlandırıldığını düşünmesine yol açtı. Görünüşe göre Hamaney ve müttefikleri, İran’daki cumhurbaşkanlığı seçimlerinin zaten sınırlı olan rekabet gücünü, hükümetin üç organının da muhafazakâr kontrolünü garanti altına almak ve sonunda sahneyi terk ettiğinde yumuşak bir geçiş sağlamak için feda etmeye karar vermişlerdi. Trump’ın KOEP’den çekilmesi ve Ruhani yönetiminin yerine getirmediği vaatler nedeniyle öfkelenen milyonlarca İranlı bu seçim maskaralığına boyun eğmeyi reddetti. Seçime katılım oranı %48,8 ile tarihi düşük bir seviyeye ulaştı ve toplu halde geçersiz oy kullanıldı. Reisi her şeye rağmen iktidara geldi.

Ancak Doğu Azerbaycan ormanlarında hayatını kaybetmesi bu planı suya düşürdü. 2021’de cumhurbaşkanlığı yarışı, liderlik halefiyeti sorunundan ayrılamazdı. Şimdi bu iki elit seçim süreci birbirinden ayrılmış durumda. Bunun ışığında, Hamaney’in yakın çevresi, sistemi istikrara kavuşturmanın bir yolu olarak reformistlerin siyasi açıdan daha uyumlu kesimini (eleştirmenleri tarafından genellikle ‘devlet reformistleri’ olarak adlandırılıyor) yeniden entegre etme fikrini değerlendirmeye istekli görünüyor. Müesses nizamın, siyasi sınıfın ‘sol kanadı’ olarak adlandırılan kesimin başarısı karşısında şaşkınlığa uğradığı 1997’deki cumhurbaşkanlığı yarışının aksine, bu kez ilk tercihleri olmasa bile ılımlı bir adaya hazırdılar. Hamaney ve en yakın müttefikleri, İranlı muhafazakârlar (Osulgarayan) devletin her kolunu kontrol ettiğinde, yüce liderin kendisinin sisteme karşı bastırılmış öfkenin hedefi haline geleceğini ve yolsuzluk ve kötü yönetimle ilgili suçlamaları saptırmanın zorlaşacağını fark etmiş olabilirler.

Ancak bu yeniden bütünleşmenin nedenleri elitler arası manevraların ötesine geçiyor. 2022’de ülke çapında kadınların öncülüğünde patlak veren protestolar ve aynı dönemde Kürdistan ve Sistan-Belucistan eyaletlerindeki etnik-ulusal ayaklanmalar, İslam Cumhuriyeti’ni ve onun siyasi sınıfını reddeden güçlü sistem karşıtı güçlerin ortaya çıkışına tanıklık etti. Sağın en uzlaşmazları dışında hiçbir siyasetçi bu gelişmelerin sosyal ve kültürel yansımalarını görmezden gelemezdi. Pezeşkiyan, Mahsa Amini’nin akıbetinin ulusal bir haber haline gelmesinden kısa bir süre sonra bunu açıkça kınayan bir avuç parlamenter arasında yer aldı. Seçim kampanyası sırasında onu birkaç kez anarak, hareketin kalıcı mirasını ve onun acımasızca bastırılmasına yönelik yaygın öfkeyi dile getirdi.

Bu huzursuzluk dönemi, çift haneli enflasyonla sarsılan ve düzenli protesto ve baskı döngüleriyle radikalleşen İran’ın gittikçe yoksullaşan orta sınıfının değişim için harekete geçmeye başlamasıyla, eşi benzeri görülmemiş bir öğretmen grevi ve işçi eylemleri dalgasıyla aynı zamana denk geldi. Son yıllarda, maaşlılardan çalışan yoksullara kadar şehirlerde ve eyaletlerde yaşayan milyonlarca İranlıyı etkileyen, yaşam standartlarında belirgin bir bozulma görüldü. Ülkenin ekonomik sıkıntıları, reformistlerin marjinalleştirilmesi, sivil özgürlüklerin kısıtlanması, toplumsal yeniden üretim ve nüfus kontrolü politikaları gibi gerici bir gündemin takip edilmesiyle daha da arttı. ABD liderliğindeki yaptırımlar para birimindeki devalüasyonu hızlandırdı ve birçok İranlının tasarruflarını borsaya veya kripto para birimine yönlendirmesine neden oldu.

Dolayısıyla İran devleti çok sayıda yapısal çelişkiyle karşı karşıya. Dini liderin ofisi ve Devrim Muhafızları’nın en üst kademeleri başlangıçta ‘ulusal güvenliği’ iki katına çıkararak ve dış saldırılara caydırarak karşılık verdi. Bu strateji kendi açısından bir miktar başarı sağlasa da bırakın refahı, istikrar için bile bir reçete değildi ve içeride artan hoşnutsuzluğun nedenlerini ele almada başarısız oldu. Reisi’nin ölümünden sonra, iktidar seçkinlerinin ve daha geniş siyasi sınıfın önemli bir kısmının, en aşırı kadroları Mukavemet Cephesi (Cebhe-ye paidari) tarafından temsil edilen radikal muhafazakarların krizi yönetebileceklerine, hatta krizin risklerini anlayabileceklerine inanmadıkları açıkça ortaya çıktı. Etkili bir adaptasyon, son derece kontrollü bir şekilde de olsa siyasi karar alma alanını genişletmek anlamına geliyordu.

Pezeşkiyan devreye girdi. Seçim kampanyası yavaş başladı ve televizyonda yayınlanan ilk tartışmalarda iyi bir performans gösteremedi. Sağlık Bakanlığındaki görevine rağmen ulusal profili yetersizdi ve gerekli deneyime sahip olmadığı düşünülüyordu. Hatemi ve diğer önde gelen reformistlerin yanı sıra eski siyasi mahkumlar ve önde gelen entelektüellerin destekleri de kadranı hareketlendiremedi. Seçimin ilk turunda, İslam Cumhuriyeti tarihinde bir cumhurbaşkanlığı seçimine katılım oranının en düşük seviyede olduğu görüldü: %39,9. Oy kullanmayı reddeden %60’lık kesimin bir kısmı sisteme meşruiyet kazandırmak istemezken, bir kısmı da sadece kayıtsızdı ve ulu önder ile diğer siyasi, hukuki, dini ve ekonomik güç merkezlerinin kapsayıcı otoritesi karşısında cumhurbaşkanlığının günlük hayatlarını etkileyebileceğine artık inanmıyordu. Yine de Pezeşkiyan, sistemin favori adayı olan eski Tahran Belediye Başkanı ve şimdiki Meclis Başkanı Muhammed Bakır Kalibaf’ın, yolsuzluk suçlamaları arasında oyların %14’ünü alabilen kötü performansından faydalandı.

Bugüne kadar neredeyse tüm İran cumhurbaşkanları kendi gündemlerini takip etmeye çalıştıklarında dini liderle ters düştüler. 1981’deki Ebulhasan Benisadr’dan 2000’lerdeki Muhammed Hatemi’ye, Mahmud Ahmedinejad’ın ve hatta Hasan Ruhani’nin daha yakın dönem yönetimlerine kadar ilişkiler kaçınılmaz olarak kötüleşti, çoğu zaman yabancılaşmaya ve nihayetinde cumhurbaşkanının gerçek iktidar alanlarından ihracına yol açtı. Pezeşkiyan kampanyasında cumhurbaşkanlığı makamının sınırlarını açıkça tartışarak bu konuyu ele almaya karar verdi. Seçmenlere kendisinin mucize yaratan biri olmadığını, yetkilerinin kısıtlı olduğunu ve sadece kendi kontrolü altındaki alanlarda değişim yaratabileceğini söyledi. Yetkisi dışındaki alanlarda ise halk adına müzakerelere girme sözü verdi. Sistemin kalbindeki yerleşik çıkarlarla yüzleşmek yerine onlarla yapıcı bir şekilde çalışacaktı. Bu merkezcilik, parlamenter demokrasi ve neoliberal küreselleşmenin Tarihin Sonunu temsil ettiğinin düşünüldüğü Hatemi yıllarından ve demokratikleşme ve anayasal reform için yaygın bir örtmece olan daha radikal ‘siyasi kalkınma’ (towse’eh-ye siyasi) vaatlerinden çok uzak. Ancak yine de son üç yılla önemli bir kopuşu temsil ediyor.

İkinci turda Pezeşkiyan, bir zamanların nükleer müzakerecisi ve Yüksek Ulusal Güvenlik Konseyi sekreteri olan aşırı sağcı Said Celili ile yarıştı. Celili’nin kilit destekçileri arasında Covid inkarcıları, antisemitik komplo teorisyenleri, radikal otarşitler ve mutlakiyetçi teokratlar vardı. Programı, aşırı muhafazakâr bir kültürel politikayı, alttan alta gelen kızgınlık akımlarından yararlanan sözde popülist bir ekonomik teklifle birleştirdi. İran’ın en savunmasız vatandaşlarını korumayı vaat ederken, ahbap-çavuş kapitalist sınıfının yolsuzluk ve rantiyeciliğiyle mücadele etme sözü verdi. Buna karşılık reformistler merkez sağla birleşerek Celili ve ‘gölge hükümetinin’ iktidara gelmesi halinde İran’ın ‘Talibanlaşacağı’ ve İslamcı bir Kuzey Kore’ye dönüşeceği uyarısında bulundu. Bu ihtimalden duyulan korku, seçime katılımı %50’nin biraz altına çekmeye yetti. Nihai sonuçlara göre Celili 13.5 milyon, Pezeşkiyan ise 16.4 milyon oy aldı; bu da siyasette artan kutuplaşmayı yansıtıyor. Muhafazakarların oy oranındaki önemli düşüş -Reisi bir önceki seçimde 18 milyon oy almıştı- birçok ılımlının Pezeşkiyan için Celili’yi terk ettiğini gösteriyor. Yine de 2017’de %73 olan katılım oranındaki düşüş, daha az kötülük ve hasar kontrolü politikalarının sağladığı getirilerin artık azaldığını gösteriyor.

Pezeşkiyan’ın kampanya vaatleri detaylardan yoksundu ancak üç ana alana değinmeyi hedefliyordu. Bunlardan ilki sivil özgürlüklerdi. Aday, aşırı sağın kamusal alan üzerindeki baskılarına -kadınların kıyafetleri ve toplumsal cinsiyet ilişkilerinin giderek sıkılaşan düzenlemeleri, giderek daha sıkı hale gelen sansür yasaları, kısıtlı bir ‘ulusal internet’ tehdidi- karşı çıktı ve bu eğilimleri tersine çevirmek için elinden geleni yapacağına söz verdi.

İkincisi, İran’ın durgun iç ekonomisinden ayrılamaz olarak görülen dış politikaydı. Pezeşkiyan nükleer anlaşmayı kurtarmaya çalışacağına, İran’ı zayıflatıcı ‘yaptırım kıskacından’ kurtaracağına ve ABD ve Avrupa ile gerilimi azaltacağına söz verdi. Bunun da müzakereleri sabote etmek isteyen radikallere karşı sağlam durmak, ‘ideoloji’ yerine ‘uzmanlığı’ tercih etmek, İran’ın bölgesel komşularıyla ilişkileri geliştirmek ve Doğu ile Batı arasında daha dengeli ilişkiler kurmak anlamına geleceğini savundu.

Son olarak, Pezeşkiyan, 2023 boyunca ve 2024’ün başlarında %40’ın üzerinde olan yüksek enflasyonla başa çıkma gereğini vurguladı. Güçlü siyasi ve ekonomik çıkarlar koalisyonu, krizi çözmek için bir dizi önlem önerdi: piyasa liberalleşmesi, ‘şişkin’ devlet sektörünün küçültülmesi, orta sınıfın sermaye kaçışının önlenmesi, (kayırmacı kapitalist yarı devlet sektörüne karşı) özel sektörün güçlendirilmesi ve yabancı yatırımın teşvik edilmesi. Bu önlemlerin, verimsiz işgücü piyasasını düzeltip güçlü dini vakıflar (bonyads) ve çeşitli Devrim Muhafızı bağlantılı firmalar ve taşeronların aşırı etkisini dengeleyeceğine inanıyorlar.

Bu alanların her birinde Pezeşkiyan’ın politikaları teorik olarak milyonlarca İranlı için önemli sonuçlar doğurabilir. İnternet erişimi, ülkenin demokrasi hareketi ve bireysel ifade özgürlüğü için hayati önem taşıyor. Ayrıca, iflasın eşiğindeki sayısız küçük tüccar ve işletme için de belirleyici olabilir. Rehberlik Devriyesi’nin kıyafet kurallarına yönelik sert müdahaleleri, milyonlarca kadının temel haklarını ihlal etti ve sık sık kameraya yakalanan ve sosyal medyada yayılan korkunç eylemleri, sistemi büyük ölçüde itibarsızlaştırdı ve birçok dini gelenekçi arasında bile tiksinti uyandırdı. Onları dizginlemek hem İran halkı hem de rejim için bir ilerleme kaydedecektir.

Dış politika alanında ise İslam Cumhuriyeti’nin güvenlik doktrininin temel ilkelerinin pazarlığa açık olduğuna dair hiçbir kanıt yok. Ayetullah Hamaney ve Devrim Muhafızları’nın önde gelen isimleri, bugün ‘Direniş Ekseni’ olarak bilinen yapıyı inşa etmek için onlarca yıl harcadı. Bunu, İslam Cumhuriyeti’nin ülkeyi dış tehditlerden ve emperyalist müdahalelerden koruma kabiliyetinin vazgeçilmez bir parçası olarak görüyorlar. Proaktif diplomasiye yönelmek, potansiyel olarak faydalı sonuçlar doğurabilecek bir dereceye kadar gerilimi azaltma etkisi yaratabilecek olsa da İslam Cumhuriyeti’nin savunma doktrininin bu temel parçasını değiştirmeyecektir. Ayrıca Demokrat ya da Cumhuriyetçi herhangi bir ABD başkanının İran devletiyle yapılacak bir anlaşmaya yeni bir soluk getirmek için bir miktar siyasi sermaye harcamaya istekli olup olmayacağı da büyük bir soru işareti.

Ekonomiye gelince, ‘uzmanlığın’ günü kurtaracağı inancı, Pezeşkiyan’ın zayıf bir yetkiyle ve kanını isteyen bir parlamentoyla tedbirlerini geçirebileceği fikri gibi boş görünüyor. Etkili bir teknokrasi geliştirmek önemsiz değil, ancak enflasyon ve düşen yaşam standartlarının yapısal nedenlerini de ortadan kaldırmayacaktır. Yeni cumhurbaşkanı, herhangi bir reform programı için en azından bir nebze de olsa halkın rızasını alması gerektiğinin farkında gibi görünüyor. Ruhani 2019’un sonlarında yakıt sübvansiyonlarını kaldırarak işçi sınıfından İranlıları harap ederek ve yüzlerce kişinin öldürüldüğü kitlesel protestoları ateşleyerek feci bir şok terapisi uyguladı. Bu hatayı tekrarlamak istemeyen Pezeşkiyan, akaryakıt fiyatlarını ancak halkın hamrahisiyle yani ‘katılımı’ ya da onayı ile artıracağında ısrar ediyor. Bu onay gelecek mi?

Pezeşkiyan, hükümetinin tecrübeli siyasetçiler, teknokratlar ve idarecilerden oluşan tanıdık bir kadroya dayanacağını şimdiden belli etti. Ruhani yönetimindeki iki yüksek profilli bakan, Muhammed Cevad Zarif ve Muhammed Cevad Azeri Cahromi, kampanyasının ön saflarında yer aldılar. Ruhani’nin iktidar bloğunda İran’ın İnşası Partisi’nin neoliberal yöneticileri, ılımlı üst düzey din adamları, Devrim Muhafızları’nın eski ve mevcut unsurları ve hatta tasfiye edilen bazı üniversite profesörleri yer alıyor. Yönetici sınıfın bu kesimi dengeleri bozmak istemiyor. Pezeşkiyan’a akın etmelerinin ana nedenlerinden biri, Gazze soykırımının gölgesinde ekonomiyi kontrol altına alabileceği, iç arenayı istikrara kavuşturabileceği ve uluslararası gerilimleri yatıştırabileceği umuduydu.

Ancak bir şeylerin değişmesi gerektiğini de biliyorlar. Statüko savunulamaz hale geliyor ve nüfusun büyük bir kısmı kırılma noktasında. Buldukları çözüm, kentli orta sınıfları yatıştırmak ve daha fazla beyin göçü ve sermaye kaçışını önlemek için kültürel ve sosyal alanlarda bazı tavizler vermek. Özel sektörün genişlemesinden ve yabancı sermayenin ülkeye çekilmesinden sadece kişisel olarak kazançlı çıkmakla kalmayacaklar; bu hamle aynı zamanda kamu sektörünü ve onun aşırı siyasi etkisini de kontrol etmelerini sağlayacaktır. Daha yüksek düzeyde yabancı yatırım sağlamak için Batı ile ilişkileri iyileştirmeleri ve ABD’nin ikincil yaptırımlarının kaldırılmasını sağlamaları gerekebilir. Ancak bu gündemin, dini liderin ofisi ve güvenlik-askeri kurum tarafından oldukça sınırlandırılacağının farkındalar.

Bu da açıkça tanımlanmış sınırlar dahilinde ton, üslup, yetkinlik, politika öncelikleri ve ‘yönetişim’ stratejilerinde olası bir değişim anlamına geliyor. Bu durum İranlıların gündelik hayatlarına yansıyabilir ancak teokratik cumhuriyetin içinde bulunduğu derin sosyo-ekonomik sorunlar üzerinde çok az etkisi olacaktır. Bunlar önümüzdeki yıllarda da bozulmaya neden olmaya devam edecek ve bu da ‘kamu düzeni’ adına devlet baskısını ortaya çıkaracaktır. Bir sonraki büyük kriz patlak verdiğinde, orta ve çalışan sınıfların Pezeşkiyan hükümetinin nihayet kendileri için bir şeyler yapacağı umuduyla pasif kalmaları pek olası değil. Bu tür bir beklentiye giremeyecek kadar çok kez hayal kırıklığına uğradılar.

DÜNYA BASINI

Amerikan zihniyetinin parçalanışı

Yayınlanma

Yazar

Thomas Fazi

14 Temmuz 2024

Gerçekle kurguyu artık ayırt edemez duruma geldiğinizde kitlesel şizofreni kaçınılmaz sonuç olur.

Trump’a yönelik suikast girişiminden sonra, pek çok destekçisi sosyal medyada bunun bir “yalnız çılgının” eylemi değil, Amerikan “derin devleti” tarafından düzenlenen bir operasyon olduğunu öne sürmeye başladı. Çatıda silahlı bir kişinin varlığını bildiren kişilerin polis tarafından görmezden gelindiğine dair hikayelere veya polis keskin nişancısının saldırganı vurmak için onun ateş etmesini neden beklediğine dair sorulara işaret ediyorlardı. Bu tür teorilerin ortaya çıkması bekleniyordu ve önümüzdeki günlerde ve haftalarda bu teorilerin hızla yayılmasını bekleyebiliriz.

Daha şaşırtıcı olan ise, saldırının hemen ardından ABD’de “staged” [kurgulanmış] kelimesinin trend olmaya başlamasıydı. Görünüşe göre, Demokrat/Trump karşıtı çevrelerde yaygın olan bu inanç, Trump’ın popülaritesini artırmak için bu olayın bizzat kendi tarafından planlanmış olabileceği yönündeydi.

Bu kulağa deli saçması gibi gelebilir, ancak bizi şaşırtmamalı. Bu, Batı ülkelerinin, özellikle de ABD’nin bütünüyle oligarşikleşmesinin zehirli meyvesidir. Çoğu insan, seçimlerin bir aldatmaca olduğunu ve perde arkasında ipleri çeken, cinayet de dahil olmak üzere amaçlarına ulaşmak için hiçbir şeyden kaçınmayacak görünmez güçlerin varlığını rasyonel veya bilinçaltı düzeyde anlıyor; yalnızca bu güçlerin kim ya da ne olduğu konusunda hemfikir değiller.

En kötüsü de bu insanların tamamen haklı olmaları; perde arkasında ipleri tutan kötü niyetli güçler —ister ulusal güvenlik devleti, istihbarat teşkilatları, askeri-endüstriyel kompleks, Wall Street, vb. olsun— bariz biçimde var. Tıpkı kitle medyasının sunduğu sahnedeki gerçekliğin de bariz bir şekilde sahte olması gibi.

Bunun kaçınılmaz sonucu, şu anda Amerika’da tanık olduğumuz kolektif zihnin parçalanmasıdır. Gerçekle kurguyu ayırt edemediğinizde —Trump’ın ikonik yumruk kaldırma fotoğrafının Hollywood filminden çıkmış gibi göründüğünü düşünen insanları gerçekten suçlayabilir miyiz? — ve yaşadığınız söylenen gerçeklikle [demokrasi/oligarşi] rasyonel veya içgüdüsel gerçeklik algınız arasındaki uyumsuzluk çok sarsıcı hale geldiğinde, kitlesel şizofreni kaçınılmaz sonuç olur.

Kasım ayında kim kazanırsa kazansın, Amerika’nın bundan nasıl kurtulabileceğini görmek zor.

Trump’a suikast girişimi: İlk bulgular, ilk tepkiler

Okumaya Devam Et

DÜNYA BASINI

Sevim Dağdelen: Almanya’nın ABD’nin hegemonya arayışına boyun eğmeyen farklı bir dış politikaya ihtiyacı var

Yayınlanma

Yazar

Çevirmenin notu: Almanya’da yeni kurulan Sahra Wagenknecht İttifakı’nın (BSW) dış ilişkiler sözcüsü Sevim Dağdelen, yeni kitabı NATO: A Reckoning with the Atlantic Alliance [NATO: Atlantik İttifakı ile Hesaplaşma] ile birlikte NATO’nun kendi etrafında yarattığı “demokrasi ve insan hakları için çalışan savunma ittifakı” mitini yıkmayı hedefliyor. Çin Komünist Partisi (ÇKP) çizgisinde yayın yapan Global Times’a verdiği bu mülakatta, Ukrayna savaşını NATO’nun doğuya doğru genişlemesinin başlattığına işaret eden Dağdelen, Almanya’nın bir “vasal devlet” gibi hareket ettiğini ve Asya-Pasifik’te de aynı vasallığın Japonya ve Filipinler gibi ülkeler için geçerli olduğunu savunuyor.


NATO’nun temel görevi ABD’nin hegemonik hırslarını desteklemektir

Global Times
9 Temmuz 2024

Editörün Notu:

2024 NATO Zirvesi salıdan perşembeye kadar Washington’da gerçekleştirilecek. NATO, sürekli genişlemesiyle birlikte, bölgesel bir güvenlik ittifakından küresel bir örgüte dönüşüyor. NATO’nun genişlemesinin dünya üzerinde nasıl bir etkisi var? NATO’nun özü nedir? Alman Federal Meclisi’ndeki Sahra Wagenknecht İttifakı grubunun dış ilişkiler sözcüsü ve NATO’nun önde gelen eleştirmenlerinden Sevim Dağdelen bu konulardaki görüşlerini Global Times (GT) ile paylaştı.

GT: NATO: Atlantik İttifakı ile Hesaplaşma adlı kitabınızda, bu yılın NATO’nun kuruluşunun 75. yıldönümü olduğunu ve NATO’nun gücünün zirvesinde göründüğünü belirttiniz. Fakat aynı zamanda kuruluşundan bu yana en ciddi krize de sürükleniyor. Sizce NATO neden krizde?

Dağdelen: Washington’daki zirvede NATO, ABD’nin peşine takılarak tırmanma ve genişleme politikasını pekiştirme niyetinde. Bu insanlar Rusya, Çin ve Ortadoğu’yu aynı anda ele geçirebileceklerini hayal ediyorlar ve “üç cephede” bir çatışmaya hazırlanıyorlar. Ukrayna’da Rusya’ya karşı her zamankinden daha yoğun bir vekalet savaşı yürütülüyor; ticaret savaşının ilk atışı elektrikli otomobillere yönelik cezalandırıcı gümrük vergileri şeklinde Çin’e karşı yapıldı; aynı zamanda, NATO’nun doğuya doğru genişlemesinin Rusya’ya yaptığı gibi Çin’i kuşatmak ve ona meydan okumak için ortaklık anlaşmaları yoluyla bir Asya NATO’su inşa edilmeye çalışılıyor. Bu angajmanlar muazzam mali kaynaklar tüketiyor ve NATO kendi küresel hegemonya iddiasının bir sonucu olarak aşırıya kaçma ve kendi kendini tecrit etme ile karşı karşıya. Çok kutuplu bir dünyanın ortaya çıkışını kabul etmektense kendi çöküşünü riske atmaya hazır.

GT: NATO zirvesinin gündeminde Ukrayna’nın NATO’ya katılımı ile ilgili tartışmaların yer alabileceği bildirildi. Sizce Batı Ukrayna’ya ne kadar destek vermeye devam edebilir?

Dağdelen: ABD, Rusya’ya karşı vekalet savaşını sürdürebilmek için diğer NATO üyelerinin, özellikle de Almanya’nın kaynaklarını şimdiye kadar olduğundan çok daha fazla kullanmaya bel bağlıyor. Alman hükümeti, ABD’nin Ukrayna’ya destek şartlarını yerine getirebilmek için kendi halkına karşı toplumsal bir savaşa girmek zorunda. Başka bir deyişle, ABD kendi savaşları için diğer NATO üyelerini otobüsün altına atıyor. Bu durum yıllarca sürebilir ve Avrupa’nın toplumsal ve iktisadi olarak çöküşe geçmesi ve istikrarsızlaşması riskini beraberinde getirir. Bu arada Avrupa halkları, nükleer silahlarla öncelikle Avrupa’da yapılacak ve kıtayı harabeye çevirecek bir Üçüncü Dünya Savaşı’na yollanma riskiyle karşı karşıyadır. Bu bağlamda, kendi birliklerimizi konuşlandırmayı düşünmek ya da Ukrayna’nın Alman silahlarıyla Rusya’ya saldırmasına rıza göstermek ateşi körüklemek demektir.

GT: ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken ve NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg geçtiğimiz günlerde Çin’in Avrupa’nın “Soğuk Savaş’ın sona ermesinden bu yana en büyük güvenlik tehdidini” beslediğini belirtti. Bu bakış açısını nasıl değerlendiriyorsunuz? Avrupa’daki tehlikenin temel nedeni nedir?

Dağdelen: ABD, NATO’daki müttefikleriyle birlikte Çin’i tehdit etme üzerine bahis oynuyor ve diğer ülkelerin Çin’e ne yapıp ne yapmaması gerektiğini söyleyebileceği bir sömürge ilişkisine geri dönmeyi hayal ediyor. Bu yeni-sömürgeci yanılsamanın bir sonucu olarak uluslararası politikada çok tehlikeli bir dönemden geçiyoruz. Amaç, daha da sert ekonomik savaş kapasitesine sahip olmak ve nükleer bir gücün dize getirilebileceği inancıyla Rusya’yı uluslararası alanda izole etmek. Buradaki fikir, Rusya’yı mahvederek Çin’i ele geçirmek ve böylece eski ve artık kaybolmakta olan hegemonyayı yeniden kazanmak. Bu dünya görüşü son yıllardaki gelişmeleri göz ardı ediyor. Bununla birlikte, sadece Çin’e karşı değil, aynı zamanda Hindistan ve Vietnam gibi ülkeleri daha yumuşak başlı hale getirmeyi ve NATO’nun onları kendi çıkarları doğrultusunda kullanmasını sağlamayı amaçlıyor.

GT: Bazı gözlemciler NATO’nun bölgesel bir güvenlik ittifakından küresel bir örgüte dönüşmekte olduğuna inanıyor. Sizce NATO’nun genişlemesinin dünya üzerinde nasıl bir etkisi oldu? NATO’nun genişlemesi Avrupa’yı daha güvenli hale getirdi mi?

Dağdelen: NATO’nun doğuya doğru genişlemesi bugün Avrupa’da yaşanan çatışmaların temel nedenidir. ABD, Rusya’ya kendi sınırlarında meydan okumaya karar verdi ki bu Amerika kıtasında ABD sınırı söz konusu olduğunda hiçbir zaman hoş görülmemiş bir şeydi; 1962’de Küba füze krizindeki tepkiye bakın. Barış isteyen herkes NATO’nun bu genişlemesini durdurmalıdır. Aynı meydan okuma konsepti, bu aşamada hâlâ Avustralya, Yeni Zelanda, Japonya ve Güney Kore ile güvenlik ortaklıkları yoluyla ve Filipinler ve Tayvan adasının da katılımıyla Çin’e karşı kullanılmak isteniyor. Aynı zamanda ABD, Çin karşıtı bir cephe oluşturmak amacıyla Japonya ve Filipinler arasında askeri işbirliğini teşvik etmektedir. ABD’ye bağlı NATO, Japonya ile birlikte çalışıyor ve bu da Japonya’yı Asya’da Çin’e karşı ana devlet haline getirecek, tıpkı Almanya’nın Avrupa’da Rusya ile karşı karşıya gelmesi gibi.

GT: NATO demokratik değerleri ve insan haklarına bağlılığı olan bir savunma ittifakı olduğunu iddia etti, fakat sürekli olarak dünya çapında savaşları kışkırttı. Bu çelişkiyi nasıl görüyorsunuz ve NATO’nun özü nedir?

Dağdelen: NATO’nun temel görevi ABD’nin hegemonik hırslarını desteklemektir. Bu görevi gizlemek için kullanılan üç efsane, NATO’nun uluslararası hukuk, demokrasi ve insan haklarını temsil ettiğini iddia eder. Bu mitler gerçekler karşısında yıkılmaktadır: ABD tek başına son 20 yılda yürüttüğü yasadışı savaşlarda 4,5 milyon insanı öldürmüştür. İnsan haklarına gelince, dikkatler sadece NATO ülkelerinin milyonlarca kendi vatandaşının temel sosyal haklarının ihlali üzerinde değil, aynı zamanda örneğin ABD’nin Guantánamo Körfezi’ndeki işkence kampını işletmesi üzerinde de yoğunlaşıyor.

GT: Ukrayna krizinin patlak vermesinden bu yana NATO’nun askeri harcamaları önemli ölçüde arttı. Artan askeri harcamalar Almanya’ya ve diğer Avrupa ülkelerine ne kazandırdı? Askeri harcamalardaki sürekli artış NATO’yu gerçekten her zamankinden daha “büyük, daha güçlü ve daha birlik içinde” yapabilir mi?

Dağdelen: Silahlanma hamlesi 2014 yılında, NATO üyeleri yüzde 2’lik hedef üzerinde anlaştıklarında başladı. Örnek olarak Almanya için bu, silahlanma harcamalarında büyük bir artış anlamına geliyordu; şu anda eğitim, sağlık ve altyapıdan eksik olan para. Belirlenen düşmanlar olan Rusya ve Çin’in, Sovyetler Birliği’nin yaptığı gibi silahlanma yarışı ile yerle bir edilebileceği, silahlanmaya daha fazla kaynak harcamaya zorlanabileceği ve nihayetinde içeriden istikrarsızlaştırılabileceği gibi bir yanılsama var. Tek sorun, tarihin bu kez tersine işliyor gibi görünmesi ve nihayetinde istikrarsızlaştırılanın sadece kendi toplumlarımız olacak olması.

GT: Almanya, Fransa ve İspanya ortak bir askeri tatbikata katılmak üzere Japonya’yı ziyaret edecek. NATO ülkelerinin Asya-Pasifik bölgesinde askeri tatbikatlar yapmasını nasıl değerlendiriyorsunuz? NATO Asya-Pasifik bölgesine doğru genişlerse bu Avrupa’nın çıkarlarına hizmet eder mi?

Dağdelen: NATO şimdi ABD’nin Hint-Pasifik’teki hegemonik hırslarına büyük destek verecek. Bunun ABD’nin kaynak tasarrufu yapmasına yardımcı olması gerekiyor. Japonya, Güney Kore ve hatta Filipinler gibi ülkeleri kasıtlı olarak Çin ile çatışmaya itmeyi içeriyor. Bu ülkeleri silahlandırmak ya da manevra kılıfına sokulmuş tehditkar askeri jestlerle desteklemek için askeri işbirliğini yoğunlaştırmaya odaklanılıyor. Almanya’ya biçilen rol, Filipinler’in Çin’e karşı bir cephe devleti olarak kapasitesini artırmaktır. Bu felaket bir strateji; temelde, bir vasal devletin diğerini desteklemesi. Avrupa ve Asya’da barış ve güvenliğin bedeli son derece yüksek. Almanya ve Avrupa’nın, Rusya ve Çin ile iyi ilişkiler kurmayı da içeren ve artık ABD’nin hegemonya arayışına boyun eğmeyen farklı bir dış politikaya ihtiyacı var.

Okumaya Devam Et

DÜNYA BASINI

Yeni Birleşik Krallık hükümetinin dış ve savunma politikası

Yayınlanma

Çevirmenin notu: Aşağıda çevirisini verdiğimiz makale, Birleşik Krallık’ın ve dünyanın en eski düşünce kuruluşlarından, Kraliyet’e yakın Royal United Services Institute’ta (RUSI) yayınlandı. Yeni İşçi Partisi hükümetinin dış politika alanında atacağı adımlar merak edilirken, ilk işaret NATO Zirvesi’nde geldi: Başbakan Keir Starmer, İngiliz yapımı Storm Shadow seyir füzelerinin Ukrayna tarafından Rusya içindeki saldırılardan kullanılmasına izin verdiğini açıkladı. Buna ek olarak, Muhafazakâr yönetimlerden farklı olarak, Starmer hükümetinin AB ile ilişkileri düzeltmesi ve Brexit ile ilgili yeni ticari müzakerelere girişmesi bekleniyor. Savunma harcamaları söz konusu olduğunda ise iki parti arasında özel bir fark görülmüyor.


Birleşik Krallık’ın yeni hükümetinin dış ve savunma politikası nasıl olacak?

Malcolm Chalmers
RUSI
5 Temmuz 2024
Çev. Leman Meral Ünal

Birleşik Krallık’ın yeni İşçi Partisi hükümeti, dış politika ve savunma alanında zorlukların arttığı bir dönemde iktidara geliyor. Peki bu dalgalı sularda kendine bir rota çizebilecek mi?

Dış politika ve savunma politikasına ilişkin konular Birleşik Krallık’taki seçim kampanyası sürecinde neredeyse hiç yer almadı. İşçi Partisi’nin NATO, nükleer silahlar, savunma harcamaları, Ukrayna savaşı gibi temel meselelerdeki tutumunu Muhafazakârlardan ayırt etmek son derece güçtü. 2019 seçimlerinin aksine, “vatansever” bir parti olmasına ilişkin verdiği güvenilirlik ciddi bir sorgulamaya tabi tutulmadı. Tam da bu nedenle İşçi Partisi, 14 yıllık Muhafazakâr Parti iktidarının ardından değişim zamanının geldiği yönündeki yaygın kamuoyu havasından rahatlıkla faydalanabildi.

Ancak yeni hükümet ilk gününden itibaren öyle ya da böyle dış politika ve savunma konularında birçok yeni zorlukla karşı karşıya kalacak. Önümüzdeki hafta yeni başbakan Sir Keir Starmer NATO zirvesi için Washington’a gidecek. Bu zirvede ve önümüzdeki aylarda, Orta Doğu ve Ukrayna’da devam eden savaşlar onun devamlı dikkatini ve liderliğini gerektirecek.

Bunlar içinde en acil olanı ise, Gazze savaşının pek yakında geniş bir bölgesel çatışmaya dönüşmesinin muhtemel olması. Sınır ötesi ateşin hacmi daha şimdiden kuzey İsrail’in önemli bir kısmını yaşanmaz hale getirdi. Buna karşılık İsrail ise Lübnan’daki Hizbullah güçlerine karşı hem havadan hem de karadan büyük bir saldırı başlatmaya hazırlanıyor. Bunu gerçekleştirdiği takdirde Lübnan’da yaşanacak can kayıpları, Gazze ile kıyaslanacak kadar büyük olabilir.

Böylesi olaylar zinciri, hükümetin hızla ilerleyen bir krizi yönetme kabiliyetinin en erken imtihanlarından biri olabilir. BM Güvenlik Konseyi’nin daimî üyesi, bölgede konuşlanmış askeri güçleri ve güçlü bölgesel ortaklıkları olan bir ülke olarak Birleşik Krallık’ın bir barış anlaşmasına aracılık etme çabalarında kayda değer bir rol oynaması ve daha geniş çaplı bir bölgesel savaşa dönüşecek bir tırmanışı önlemeye yardımcı olması beklenir.

Orta Doğu’daki durum kötüleşsin ya da kötüleşmesin, yeni hükümetin en başat dış politika önceliği Ukrayna’nın hayatta kalmasına ve başarılı olmasına yardımcı olmak olmalıdır. Önümüzdeki dört ay boyunca hem ABD hem de Fransa başkanları kendi siyasi bekalarına odaklanacak ve dünyadaki meseleleri şekillendirme kabiliyetleri buna bağlı olarak azalacaktır. Buna karşın Birleşik Krallık, tüm büyük Batı demokrasileri arasında en istikrarlı hükümet olma özelliğini taşıyor. Dolayısıyla, olağanüstü bir siyasi akışkanlığın yaşandığı bu dönemde Batı’nın birlik gemisinin dengede kalmasını sağlama fırsatına ve sorumluluğuna sahip.

Ukrayna’nın Rus saldırılarını iki yıldan uzun bir süre boyunca durdurmayı başarması ve bunu yaparken de Rus güçlerine büyük zararlar vermesi, savaşın kendi çıkarlarına uygun koşullarda sonuçlanabileceği umudunu korumasını sağladı. Bundan dört yıl sonra Ukrayna bu çatışmadan Batı ile yakın müttefik olan hür bir ülke olarak çıkmayı başarırsa hem Birleşik Krallık hem de Avrupa daha da güvende olacaktır. Ancak NATO ittifakının güvenilirliği açısından tayin edici sonuçlar doğuracak bir başarısızlık da imkân dahilinde.

İşçi Partisi, AB ile yeni bir güvenlik paktı, Almanya ile iki taraflı bir güvenlik anlaşması ve büyük savunma programları için bir “NATO testi” yoluyla Avrupa ile daha güçlü güvenlik ortaklıkları kurmayı taahhüt etti. Nitekim Ukrayna’ya arka çıkmak için birlikte çalışmak her üç taahhüt için de hayati bir önem taşıyacak. Ne var ki bu taahhütler aynı zamanda, Rus saldırganlığını caydırmada merkezi bir rol oynayabilecek güvenilir Avrupa güçleri oluşturmaya yönelik daha geniş bir taahhüdü de içermeli. Önümüzdeki yıl Beyaz Saray’da kim oturursa otursun, Çin’den gelen meydan okumayla baş edebilmek için Asya’ya daha fazla askeri kaynak aktarılması yönünde amansız bir baskıyla karşı karşıya kalacaktır. Avrupa’nın ve Birleşik Krallık’ın buna hazır olması gerekiyor.

Savunma Bakanı John Healey’in kısa zaman içerisinde başlatması beklenen Stratejik Savunma İncelemesi’nin (SDR) arka planında işte bu durum yatıyor. Şimdi yapılması gereken çok fazla şey var. Seçim öncesinde pek çok zorlu karar ertelenmişti. Planlar ve kaynaklar arasındaki finansman açığı geçen zamanda daha da kötüleşti. Birleşik Krallık silahlı kuvvetlerinin büyük bir bölümü, NATO’nun Rusya karşısında kurulan cephe hattının ihtiyaç duyduğu kritik destekleyicilerden, mühimmattan ve bakım kabiliyetlerinden yoksun.

Diğer Avrupa ülkeleri son yıllarda savunma bütçelerinde çok büyük artışlar yaptı. Örneğin Almanya’nın 2024 savunma bütçesi 98 milyar dolar olarak belirlendi – Bu, NATO’nun kuruluşundan bu yana ilk kez Birleşik Krallık’tan (bu yıl 82 milyar dolar harcaması öngörülüyor) daha fazla harcama yaptığı anlamına geliyor. Buna karşılık Birleşik Krallık’ın kendi konvansiyonel kuvvetlerine yaptığı harcama 2022’den bu yana reel olarak artış göstermedi.

Savunma bütçesine dönük siyasi tartışmalar, GSYH’nin ne kadarının harcandığına odaklanmış durumda. İşçi Partisi, belirli bir zaman çizelgesi ya da finansman planı olmasa da GSYH’nin  yüzde 2,5’ini savunma alanında harcamayı taahhüt ediyor. Ancak Savunma Bakanlığı’nın asıl ihtiyacı olan şey, on yıl veya daha uzun bir süre boyunca her yıl istikrarlı ve kayda değer bir reel büyüme sağlayabilmek. Bu tek adım -SDR’nin bir parçası olarak kabul edilirse şayet- Birleşik Krallık savunma planlaması ve tedarikinde maliyet etkinliğini artırmak için herhangi bir başka önlemden daha fazla şey yapacaktır. İşçi Partisi’nin seçim kampanyasında vaat ettiği gibi ekonomi öngörülenden daha iyi gitse dahi Savunma Bakanlığı’nın ekstra para almayacağı anlamına gelecektir. Fakat aynı zamanda 2008 finansal krizinden sonraki on yılın aksine, GSYİH düşse bile hükümetin savunma bütçesini korumayı taahhüt edeceği anlamına gelecek.

Rusya’dan gelen askeri tehdidin akut niteliği, SDR’nin 2030 yılından önce sahaya sürülebilecek kabiliyet iyileştirmelerine yüksek öncelik vermesi gerektiği anlamını taşıyor. Tarihsel olarak ve bilhassa da 2010’dan sonraki on yılda, Birleşik Krallık’ın büyük bir çatışma için birkaç yıllık bir bildirim alabileceği varsayımı vardı. Nihayetinde silahlı kuvvetler, uzun vadeli büyük programların korunması karşılığında kilit kabiliyetlerin “içinin boşaltılmasını” kabul etmişti. Bugün ise öncelik çok farklı. Avrupa’da büyük bir savaştan kaçınmanın en iyi yolu Rusya’ya böylesi bir çatışmadan kazançlı çıkamayacağını göstermektir. Bu da Birleşik Krallık ve NATO müttefiklerinin Rusya’nın düşünebileceği her türlü saldırganlığa karşı mücadeleye hazır olduklarını göstermeleri demek.

İleriye dönük programda, meyvelerini ancak 2030’dan sonra verecek yatırımlar için hala bir yer olmalı. Ancak bunlar içinde en öncelikli olan, mevcut ve kullanılabilir mühimmat stoklarının olması ve sürekli üretim için gereken tedarik zincirlerinin kurulması. Yeni bakanlar, ayrıca, silahlı kuvvetler genelinde insansız ve otonom yeteneklerdeki etkileyici ilerlemelerden yararlanan programların hızlandırılmasını teşvik etmeliler. Bu, kilit alanlarda kritik ve uygun maliyetli kitlesel gücü yeniden inşa etmek için önemli olacaktır. Bu tür ilerleme fırsatları Ukrayna ve diğer çatışmalarda hemen her gün yeniden ortaya çıkıyor. Böylesi bir dönüşümü mümkün kılmak için Savunma Bakanlığı’nın farklı bir dönem için tasarlanmış düzenleyici engelleri ortadan kaldırmaya ve artık işletilmesi ekonomik olmayan eski ekipmanların emekliliğini öne çekmeye hazır olması gerekecek.

Bu noktada SDR, son savunma incelemelerinde genellikle ihmal edilen bir konu olsa da savunma personeline sunulan teklifin dönüştürülmesi için bir fırsattır. Bu bağlamda ilk sınav, yıllık maaş turu ile gelecek ve hükümetin bütçenin başka yerlerinde kesintiye gitmeden Silahlı Kuvvetler Maaş İnceleme kurumunun tavsiyelerini finanse etmeye hazır olup olmadığı ortaya çıkacaktır.

Akla gelebilecek bütçe anlaşmalarından hiçbiri SDR’nin bu bahsi geçen zor seçimlerden kaçınmasına izin vermeyecektir. Birleşik Krallık silahlı kuvvetlerinin büyük bölümünün şu anda olduğundan daha güvenilir olmasını sağlayabilse bile, diğer müttefiklerin öncülük etmesinin mantıklı olacağı alanlar çıkacaktır. Bu nedenle NATO ve kilit müttefiklerle yapılacak detaylı görüşmeler önümüzdeki aylarda SDR’nin kilit unsurlarından biri olacaktır. İşçi Partisi Almanya ile savunma işbirliğine yüksek öncelik vereceğini zaten açıkça belirtmişti. Ancak ağı çok daha geniş atmalı, Kuzey Avrupa’daki Müşterek Sefer Kuvveti müttefiklerini de dahil etmelidir. Avustralya, Japonya ve diğer küresel ortaklarla güçlü savunma ortaklıkları da bu bağlamda önemli bir potansiyele sahip olacaktır.

NATO-Avrupa’daki yalnızca iki nükleer silahlı güçten biri olan Birleşik Krallık’ın uzmanlaşacağı ana alanlardan biri denizaltı, diğeri ise nükleer kuvvetler olacaktır. 2010’daki savunma incelemesinde yapılan hatalardan biri de caydırıcı modernizasyon programının ertelenmesiydi. Bunun neticesinde, Kraliyet Donanması, bir nükleer silahlı gemiyi devriye gezdirme hedefinde -oldukça tehlikeli bir şekilde- başarısız olma noktasına gelmiştir. Nükleer bütçede yapılan büyük artışlara rağmen bu konuda rehavete kapılmak yersiz olacaktır, zira önümüzdeki yıllarda bu konu bakanların sürekli artan ilgisini gerektirmektedir.

Daha da genişletilmiş bir dış politika

Seçim sonuçlarından aldığı güçlü yetkiyle yeni hükümet, iklim güvenliği ve uluslararası kalkınma gibi uzun vadeli bir ufuk gerektiren küresel meselelerde net hedefler belirleme fırsatına sahip. Geçmiş İşçi Partisi hükümetleri bu küresel hedeflere bariz şekilde öncelik vermişti. İklim güvenliğinin İşçi Partisi’nin beş “misyonundan” biri haline getirilmesi, Starmer yönetiminin bu konuda seleflerini takip edeceğini gösteriyor.

Yeni hükümetin, çağımızın en büyük jeopolitik meydan okuması olan Batı’nın Çin ile ilişkilerini nasıl yöneteceği konusunda da daha net bir rota belirlemesi gerekecek. Son dönemdeki eğilimlerin devam etmesi halinde, şu anda ABD ve Çin arasında yeni bir Soğuk Savaş’ın eşiğindeyiz demektir. Ancak bu rekabetin kuralları ve sınırları her an değişmeye devam ediyor. Özellikle “Küresel Güney” olarak adlandırılan bölgedeki pek çok ülke her iki kampa çekilmeye güçlü bir direnç gösteriyor.

Önümüzdeki beş yıl içinde Tayvan üzerinden bir ABD-Çin savaşı olasılığını göz ardı etmek aptallık olurdu. Yine de Çin ve ABD arasındaki rekabetin derinleşmesinden kaynaklanan en yakın vadeli risk, küresel ticaret sistemi için oluşturduğu tehdittir. ABD, Birleşik Krallık ve AB, Çin ile ilişkilerin “riskten arındırılmasının” getireceği faydaları, daha geniş çaplı bir “ayrışmanın” getireceği kayda değer maliyetlerden ayırmaya çalışıyor. Ancak bu ayrımı uzun vadede sürdürmek zor, zira elektrikli otomobiller konusunda Çin’den uzaklaşmaya yönelik mevcut çabalar da bunu kanıtlıyor. Covid-19 küresel salgını ve Ukrayna savaşının ciddi finansal maliyetleri, Boris Johnson’ın 2019 genel seçimlerinden sonra ortaya koyduğu iddialı planları büyük ölçüde bozmuştu. Bu bağlamda yeni bir ticaret savaşı, Birleşik Krallık’ın yeni İşçi Partisi hükümetinin ekonomik umutları için de benzer bir risk oluşturabilir.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English