Ortadoğu
Husileri kim durdurabilir?

Yemen’deki Husiler, Kızıldeniz’de Galaxy Leader adlı İsrail yük gemisini ele geçirdiklerini duyurdu. Ardından İsrailli şirketlere ait gemileri hedef almaya devam edeceğini ilan ettiler.
İsrail ordusu, gemiye el konulmasını “küresel ölçekte vahim bir olay” olarak nitelendirerek, gemide İsrail vatandaşı bulunmadığını ve bunun bir İsrail gemisi olmadığını ileri sürdü. İsrail merkezli Jerusalem Post ise ilgili haberinde, el koyulan kargo gemisinin, ortakları arasında İsrail’in en zengin iş insanlarından Rami Unger’in olduğu bir İngiliz şirketinden bir Japon şirketine kiralandığı aktardı.
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun ofisinden yapılan açıklamada ise Husilerin Kızıldeniz’de bir kargo gemisine el koyması kınandı ve olayın arkasında İran’ın olduğuna inanıldığı ifade edildi. İran, suçlamaları reddetti.
Aşağıda çevirisini okuyacağınız makale, Husilerin gemileri alıkoymasını engelleyebilecek senaryoları tartışıyor ve en gerçekçi seçeneğin İran’ın ikna edilmesi olduğunu savunuyor:
***
ABD ve İsrail Yemen’deki Husilerin daha fazla gemiyi alıkoymasını engelleyebilir mi?
Zoran Kusovac
ABD’nin gerilimi tırmandırma riskini göze almadan bunu başarabilmesinin tek bir makul yolu var: Sessizce İran’ın yardımını almak.
Pazar günü Husi savaşçıları Kızıldeniz’de Yemen açıklarında bir kargo gemisini kaçırdı.
Türkiye’den Hindistan’a gitmekte olan 189 metre (620 ft) uzunluğundaki Galaxy Leader adlı kargo gemisinin önü küçük sürat tekneleri tarafından kesildi ve üniformalı, silahlı personel gemiye çıktı. Diğer kişiler bir helikopterden güverteye inerek mürettebata rotayı Yemen’in Hodeidah limanına çevirmelerini emretti.
Ateş açılmadı ve el konulan gemi tarafsız ülkeler arasında seyreden sivil bir gemi, ancak olay yine de son İsrail-Filistin çatışmasında ciddi bir tırmanışı tetikleme potansiyeline sahip.
En kötü senaryoya göre bu olay, ABD ve İran’ı savaşa doğrudan müdahil olmaya iten ilk hamle olabilir.
Husi sözcüsü Yahya Sare’e, grubun daha önce yaptığı “Kızıldeniz’de ya da ulaşabileceğimiz herhangi bir yerde herhangi İsrail’e ait gemileri hedef almaktan çekinmeyeceğiz” açıklamasına uygun olarak, gemiye “İsrail’e ait olduğu” için el konulduğunu doğruladı. İsrail gemiyle herhangi bir bağlantısı olduğunu inkâr etse de kamuya açık denizcilik veri tabanlarındaki bilgiler geminin İsrail’in en zenginlerinden birine ait olduğunu gösteriyor.
Kızıldeniz’in çoğu 200 km’den (124 mil) daha geniştir, ancak güney ucu olan Babülmendep Boğazı Yemen’in Mayyun Adasından Cibuti ve Eritre kıyılarına kadar 20 km’den (12 mil) daha az genişlikte bir geniş noktası. Her yıl 17 binden fazla gemi buradan geçiyor. Bu da günde yaklaşık 50 gemi demek.
Bunların birçoğu, Bahamalar bayrağı taşıyan, bir Japon şirketi tarafından işletilen, Bulgar bir kaptanı olan ve hiçbiri İsrail vatandaşı olmayan en az beş mürettebatlı Galaxy Leader gibi yasal statüye sahip. Denizciliğin karmaşık dünyasında, bir geminin mülkiyeti, geminin kayıtlı olduğu ülkeyi gösteren bayrağından ve işletmeci şirketinden daha önemli değil.
“Elverişli bayrak” sunan Bahamalar, düşük vergiler ve daha esnek iş gücü politikalarına sahip bu ülke, operatörleri gemilerini buraya kaydettirmeye çekiyor. İşletmeci şirket, NYK Line olarak bilinen ve 818 gemi işleten Japon Nippon Yusen Kabushiki Kaisha’dır.
Her ay boğazlardan geçiş yapan yaklaşık bin 500 gemi arasında İsrail’le bağlantılı olabilecek ve dolayısıyla Husilerin yeni gemi alıkoyma eylemlerine açık çok sayıda gemi olabilir.
Ne olursa olsun deniz taşımacılığı devam etmeli, peki tüm “İsrail bağlantılı” gemiler Husilerin insafına mı terk edilecek?
Muhtemelen hayır, ancak daha fazla geminin alıkonmasını önlemek için seçenekler sınırlı: Ticari trafiğe eşlik edecek silahlı gemiler göndermek, Husilerin denizdeki saldırı kapasitesini yok etmek ya da ciddi şekilde sınırlandırmak ve onları saldırmaktan kaçınmaya ikna etmek.
İlk seçenek için sorulması gereken soru Kızıldeniz’de silahlı deniz devriyelerini kimin sağlayabileceğidir?
Kızıldeniz’e kıyısı olan Suudi Arabistan ve Mısır güçlü ve sofistike donanmalara sahip. Ancak Suudi Arabistan Husilerle sıkıntılı bir ateşkes içinde ve bunu bozmak istemiyor. Mısır da tarafsız kalmaya çalışıyor ve Husilerle gerginliğe sürüklenmekten çekiniyor. İsrail bu görev için herhangi bir gemi ayıramaz.
Husi tehdidiyle başa çıkabilecek tek güç ABD donanması olabilir.
ABD, 7 Ekim’den bu yana Ortadoğu’ya iki uçak gemisi saldırı grubu (CSG) merkezli çok sayıda güç konuşlandırdı. CSG 12 olarak adlandırılan Akdeniz’deki gruba en yeni ve en modern nükleer enerjili uçak gemisi USS Gerald R Ford liderlik ediyor. Şu anda Umman Körfezi’nde bulunan CSG 2’ye ise USS Dwight D Eisenhower öncülük ediyor. Her uçak gemisine bir güdümlü füze kruvazörü, iki ya da üç destroyer ve tankerler, depo gemileri ve mobil onarım üsleri gibi yardımcılardan oluşan bir filo eşlik ediyor.
İki CSG’nin açıkça tanımlanmış görevleri var: CSG 12 İsrail, Filistin, Lübnan, Suriye ve Irak’ı kapsayan daha geniş bir alanı izlemek ve çatışmayı tırmandırabilecek her türlü tehdide karşı harekete geçmekle yükümlü. CSG 2 ise İran’ı izlemek ve gerilimin tırmanması halinde İran’a karşı harekete geçmekle görevli.
Eisenhower CSG, ABD’nin düşmanca bir niyeti olmadığına dair İran’a doğrudan bir mesaj olarak Hürmüz Boğazı’nın dışında tutuluyor. İran’ın dini lideri Ayetullah Ali Hamaney ülkesinin Hamas’ı ve Filistin halkını desteklemeye devam edeceğini ancak ülkesinin savaşa girmek istemediğini açıkça ifade etti.
Dolayısıyla CSG 2, Umman Körfezi’nde kalarak savaştan biraz farklı bir niyet sergiliyor; uçakları ihtiyaç duyulması halinde İran’daki hedeflere ulaşabilir ya da olasılığı düşük de olsa ABD’nin tehdidini tırmandırmak istemesi durumunda buradan Körfez’e hareket edebilir.
CSG’lerin dışında ABD donanmasının Husilerin füze atışlarını izleyen münferit gemileri de var. USS Carney 19 Ekim’de İsrail’i hedef alan birkaç Husi füzesini ve insansız hava aracını düşürdü.
Tüm bu görev gücünün belirli görevleri olduğu için ABD’nin seçenekleri sınırlı. Ticari gemilere eşlik etmek için kullanılabilecek tek gemi, şu anda Süveyş’in hemen güneyinde bulunan amfibi uçak gemisi USS Bataan’ın etrafında gruplanmış olanlar. Bu gemiyi güneye taşımak ABD’nin Gazze çevresindeki herhangi bir gerilime karşılık verme potansiyelini zayıflatacaktır.
Bu da bizi ikinci seçeneğe getiriyor. Husiler kendilerinden daha güçlü düşmanlara karşı koymaya hazır olmalarıyla biliniyor. ABD’nin onları doğrudan hedef alması büyük bir tırmanma riski doğurabilir. Washington İsrail’den uzun menzilli füzelerle Husi limanlarını hedef almasını isteyebilir ama bu bile riskli.
Dolayısıyla üçüncü seçeneğe, gerilimi düşürmeye geliyoruz.
Görünüşe göre anahtar yine İran. Eğer Galaxy Leader’ın ele geçirilmesi Tahran tarafından kışkırtılmamış bağımsız bir Husi eylemiyse ABD İran’ı, vekilini dizginlemeye ve denizde yeni gemi kaçırma olaylarını önlemeye itmek için sessiz bir diplomasi yürütebilir.
Eğer ilgili tüm taraflar itidal gösterirse en gerçekçi çıkış yolu bu olabilir.
Riskler yüksek. Yeni bir gemi alıkoyma eylemi kartopu etkisi yaratarak zaten yıkıcı olan bir çatışmaya diğer ülkeleri de daha aktif bir şekilde çekebilir ve çatışmayı geri dönüşü olmayan bir noktaya itebilir.
Ortadoğu
Huckabee, “Barış Kurulu” planlarını uygulanabilir bulmuyor

ABD’nin İsrail Büyükelçisi Mike Huckabee, daha fazla Amerikan desteği olmadan “Barış Kurulu”nun Gazze planını hayata geçirip getiremeyeceğini sorguladı.
POLITICO’nun eline geçen ve büyükelçiliğin perşembe günü Dışişleri Bakanlığı yönetimine gönderdiği bir telgraf, Huckabee tarafından imzalanmış.
Telgraf, söz konusu kuruluşun yanı sıra Kudüs’teki ABD Büyükelçiliği’nin de Gazze’yi silahsızlandırma ve yeniden inşa etme planlarını ilerletmek için yeterli personele sahip olmadığına dair endişeleri dile getiriyor.
Telgrafta belirtildiği üzere, Huckabee’nin soruları, ABD, İsrail ve uluslararası ortaklar arasında koordinasyonu sağlamak üzere kurulan ana merkez olan Uluslararası Gazze Destek Merkezi’nin (IGSC), Pentagon’un önümüzdeki yıl boyunca planlandığı gibi personelini azaltmasının ardından faaliyetlerini sürdürüp sürdüremeyeceğine odaklanıyor.
Telgrafta, mevcut planın bu görevlerin siviller tarafından üstlenilmesi olduğu belirtiliyor ve şöyle devam ediliyor:
“Kudüs Büyükelçiliği şu anda bu görevleri üstlenecek kadroya sahip değil fakat ihtiyaç duyulacak insan, mali ve lojistik kaynaklar konusunda bir fikir sahibi olursa bu mümkün olabilir. Barış Kurulu (BoP) personel sayısını artırmak için çalışıyor, ancak IGSC’deki tüm işlevleri yerine getirme kabiliyeti hâlâ belirsiz.”
Ateşkes anlaşmasının üzerinden bir yıldan fazla zaman geçmesine rağmen İsrail’in saldırıları devam ediyor ve Filistinlilerin çoğunluğu hâlâ yerinden edilmiş durumda.
Daha iki hafta önce Huckabee, Fox News’e verdiği demeçte Barış Kurulu’nun “kademeli olarak ilerleyebileceğini ama herhangi bir yavaşlamanın tek nedeninin Hamas olduğunu” ileri sürmüştü.
Elçi, Hamas’ın silahsızlanma taahhüdünü yerine getirmediğini belirtmişti.
ABD’nin liderliğinde ve İsrail’de bulunan Uluslararası Gazze Destek Merkezi’nin, Barış Kurulu’nun Gazze Şeridi’ne konuşlandırmayı planladığı Uluslararası İstikrar Gücü’nde kilit bir rol oynaması bekleniyor.
“Hassas ama gizli olmayan” olarak işaretlenen telgrafta Huckabee, koordinasyon merkezindeki çalışmaları yöneten sivillerin, İsrail ordusuyla “özellikle istihbarat paylaşımı konusunda” koordinasyon dinamiklerini “karmaşık hale getirebileceğini” savundu.
“DoW’nin [Pentagon] varlığını azaltmasıyla birlikte roller ve sorumluluklar Dışişleri Bakanlığı ve Barış Kurulu’na nasıl devredilecek?” diye soran ve Dışişleri Bakanlığı’ndan bu soruya yanıt vermesini isteyen elçi şöyle devam etti: “IGSC’nin kritik iş akışlarını nasıl devam ettireceğiz ve bu geçiş başlamadan önce hangi koşulların karşılanması gerekiyor?”
Huckabee ayrıca, Barış Kurulu’nun 11 Ekim’de IGSC’nin finansmanını devralmasının ardından merkezin yeniden yapılandırıldığını da belirtti Barış Kurulu ise bu yeniden yapılandırmayı doğrulamadı.
Merkez, geçen yıl ABD Merkez Komutanlığı tarafından Sivil-Askeri Koordinasyon Merkezi olarak faaliyete geçirilmiş ve daha sonra yeniden adlandırılmıştı.
Barış Kurulu yaptığı açıklamada, söz konusu telgraf hakkında bilgisi olmadığını ve “Gazze’de insani yardım, güvenlik, yönetişim, hukukun üstünlüğü, altyapı geliştirme ve yeniden yapılanmanın iyileştirilmesi için geliştirilen son derece ayrıntılı planlara güven duyduğunu” belirtti ve “Mevcut kapasitelerimiz ve sistemlerimiz güçlü ve uygulamaya hazır,” dedi.
Telgrafta ayrıca, Gazze Şeridi’ni yönetmek üzere kurulan ve “Gazze İdaresi Ulusal Komitesi” (NCAG) olarak adlandırılan Filistinli teknokratik yapının, Gazze Şeridi’ndeki yeniden inşa çalışmalarındaki gecikmeler nedeniyle zayıflayabileceği belirtiliyor.
Huckabee, “İnsani yardım, NCAG ve idarenin öncelikleri doğrultusunda artırılmalıdır. Ayrıca, gerilemeyi önlemek ve NCAG’nin güvenilirliğini göstermek için uzun vadeli yeniden inşa çabalarını tamamlayıcı nitelikte olmalıdır,” diye yazdı ve ABD’nin yabancı bağışçılara “insani ihtiyaçları karşılamak için üzerlerine düşen payı yerine getirmeleri” konusunda baskı yapacağını ekledi.
Ortadoğu
Almanya, Lübnan’da Hizbullah karşıtı misyona hazırlanıyor

Alman Silahlı Kuvvetleri (Bundeswehr), AB kararı doğrultusunda Lübnan’da Hizbullah karşıtı bir yurtdışı görevi üstlenmeye hazırlanıyor.
German Foreign Policy’nin aktardığı diplomatlara göre Almanya, AB dışişleri bakanlarının geçen hafta karar verdiği, ülkede planlanan AB müdahalesine büyük olasılıkla katılacak.
Bu müdahalenin, yıl sonunda görevini tamamlayacak olan BM gücü UNIFIL’in yerini alması amaçlanıyor.
Bundeswehr, 2006 yılından bu yana UNIFIL’in bir parçası ve bu görevde deniz birimleriyle yer alıyor.
Gelecekteki AB misyonunun amacı, Lübnan’daki Hizbullah’ın etkisini sistematik olarak azaltmak ve “son derece tehlikeli bir güvenlik boşluğunun” oluşmasını önlemek için Lübnan silahlı kuvvetlerini ve iç güvenlik aygıtını güçlendirmek.
Bu amaçla, misyonun hem askeri hem de sivil bir bileşeni olacak. Özellikle Fransa, uzmanların değerlendirmesine göre, eski himaye bölgesinde daha fazla nüfuz kaybını önlemek ve Orta Doğu’daki konumunu güçlendirmek amacıyla, bir süredir bu misyonu şiddetle savunuyor.
Planlanan AB misyonu, aynı zamanda gelecekte İsrail birliklerinin Lübnan’da “şahitler olmadan” istedikleri gibi hareket etmelerini engellemeyi de amaçlıyor.
Bundeswehr’in katılımı halinde, İsrail silahlı kuvvetleriyle karşı karşıya gelmesi kaçınılmaz olacak.
UNIFIL sona yaklaşıyor
Lübnan’daki BM barış gücü misyonu (Birleşmiş Milletler Lübnan Geçici Gücü, UNIFIL), Mart 1978’de İsrail’in o dönemde ülkeye yaptığı işgale yanıt olarak kuruldu.
Misyon, İsrail’in geri çekilmesini izlemek ve Lübnan’ın bölge üzerindeki kontrolünü sağlamaya yardımcı olmak amacıyla güney Lübnan’a barış gücü birliklerinin konuşlandırılmasını öngörüyordu.
UNIFIL’in görev tanımı, 2006 Lübnan Savaşı’nın ardından genişletildi. BM Güvenlik Konseyi’nin 1701 sayılı Kararı uyarınca, görev tanımı artık Hizbullah’a silah sevkiyatını önleme hedefini de içeriyordu.
Ayrıca BM barış gücü askerleri, Lübnan hükümetiyle işbirliği içinde, Hizbullah’ın ülkenin güneyinde silah depolayamamasını ve İsrail topraklarına saldırı düzenleyememesini sağlamakla görevlendirildi. Bu çaba başarısızlıkla sonuçlandı.
Fakat uzmanlar, UNIFIL’in defalarca küçük çaplı çatışmaları kontrol altına almayı ve kontrolsüz tırmanışları önlemeyi başardığını belirtiyor.
Gazze işgalinin başlamasından bu yana İsrail, BM misyonunu sona erdirmek için elinden gelen her şeyi yaptı. İsrail birlikleri UNIFIL mevzilerini defalarca saldırdı.
Sonunda, 28 Ağustos 2025 tarihinde, ABD’nin baskısı altında BM Güvenlik Konseyi, UNIFIL birliklerinin 1 Ocak 2027 tarihinden itibaren ülkeden çekilmesi gerektiğine karar verdi. Bu tarih hâlâ geçerli.
Alman donanmasının UNIFIL’deki faaliyetleri
2006 yılından bu yana Bundeswehr, öncelikle Hizbullah’a silah sevkiyatını önlemek amacıyla Lübnan’ın deniz sınırını kapatmakla görevli UNIFIL Deniz Görev Gücü’ne katılıyor.
Ayrıca, İsrail silahlı kuvvetlerinin o zamandan beri büyük ölçüde tahrip ettiği, Lübnan’ın güney kıyısındaki bir kasaba olan Nakura’daki UNIFIL karargahına personel sağladı.
Buna ek olarak, Bundeswehr’e göre Alman donanması, “genel denizcilik ve seyir” konularına odaklanarak Lübnan donanması personeline ikili bir çerçeve içinde eğitim verdi.
Son olarak, Lübnan deniz kuvvetlerine maddi destek sağladı ve bu kuvvetlerin donanımını modernize etti. Örneğin, toplam dokuz adet kıyı radar istasyonunun inşasına destek verdi.
Bildirildiğine göre bu istasyonlar şu anda “Lübnan sularının gerçek zamanlı görüntüsünü sunuyor” ve böylece izinsiz silah sevkiyatlarının tespit edilmesine yardımcı oluyor.
Buna ek olarak devriye botları da Almanya tarafından temin edildi.
Almanya Federal Meclisi (Bundestag), UNIFIL görev süresini en son 6 Mayıs 2026 tarihinde uzattı.
Bu görev, hâlâ en fazla 300 askerin konuşlandırılmasını içeriyor ve 31 Aralık’ta sona eriyor.
Görev, 1 Ocak 2027’den itibaren kademeli olarak sonlandırılmak durumunda ve bu amaçla en fazla 80 Alman askeri personeli Lübnan’da kalmaya devam edebilir.
Fransa, Lübnan’ı kaybetmek istemiyor
Bir süredir, özellikle Fransa tarafından bir takip misyonu üzerinde çalışılıyor.
Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ve İtalya Başbakanı Giorgia Meloni, 25 Haziran’da Fransa’nın güneyindeki Antibes’te düzenlenen bir toplantıda, UNIFIL’in çekilmesinin ardından Lübnan’da faaliyete geçecek ve ülkenin “egemenliğini ve silahlı kuvvetlerini güçlendirecek” bir koalisyon planladıklarını açıkladılar.
Bunun amacı, Lübnan topraklarının “bölgesel gerginliğin alevlenme noktası” haline gelmesini veya “son derece tehlikeli bir güvenlik boşluğu” oluşmasını önlemek.
Fakat liderler, koalisyonun tam olarak nasıl bir yapı alacağının o sırada henüz belirsiz olduğunu da belirttiler.
Uzmanlar daha önce, 1920’den 1943’e kadar Lübnan’da manda gücü olan ve sonrasında da başlangıçta ülkede hâlâ oldukça güçlü bir konuma sahip olan Fransa’nın, uzun süredir üzerinde önemli bir etki kurduğu UNIFIL’in sona ermesini, Beyrut’taki konumuna büyük zarar verecek bir gelişme olarak değerlendirdiğini belirtmişti.
Lübnanlı gazeteci Suheyb Cevher, Haziran ayında Al Jazeera’ya verdiği demeçte, Fransa’nın şu anda, özellikle de ABD’nin Lübnan’ın iç işlerine giderek daha sert bir şekilde müdahale etmesi ışığında, ülkedeki konumunu yeniden tesis etmenin yollarını aradığını belirtmişti.
AB misyonu UNIFIL’in yerini alabilir
Fransa’nın oluşumunda önemli bir rol oynadığı planlanan AB misyonu, önümüzdeki yılın başlarında başlaması planlanıyor ve ilk etapta üç yıllık bir görev süresine sahip.
Avrupa Komisyonu’na göre, misyonun temel amacı, Hizbullah’a karşı Lübnan’ın “istikrarını, egemenliğini [ve] devlet kurumlarını” desteklemek.
Misyon, özellikle Lübnan silahlı kuvvetlerini ve iç güvenlik kurumlarını güçlendirmeyi hedefliyor. Bu amaçla, “birbirini tamamlayıcı görevler üstlenecek” askeri ve sivil iki ayak planlanıyor.
Avrupa Komisyonu’na göre askeri ayak, örneğin “sınır gözetimi ve kontrolü, istihbarat, gözetleme ve keşif, insan kaçakçılığıyla mücadele ve operasyonel koordinasyon” alanlarında danışmanlık desteği ve eğitimi içeriyor.
Yurtiçi kolluk kuvvetleri, siber suçlar ve insan kaçakçılığıyla mücadele gibi alanlarda ve ayrıca liman güvenliği yönetimi konusunda –özellikle Beyrut Limanı’nda– eğitilecek.
Şu an için AB misyonunun planlanan personel sayısının yaklaşık 160 olduğu belirtiliyor. Fransa ve İtalya’nın önemli bir rol oynayacağı söyleniyor. Ayrıca, Almanya’nın katılımı da kesin olarak planlanıyor.
AB, İsrail’le askeri olarak karşı karşıya mı gelecek?
Falat misyon, yalnızca Hizbullah’a yönelik değil.
Lübnan hükümeti, örgütün silahsızlandırılması için uğraşıyor. Örneğin geçen hafta, Lübnan yetkilileri 250 kilogram TNT ve 250 kilogram C4 patlayıcı taşıyan bir aracı ele geçirdi. Aracın Hizbullah’a ait olduğunu öne sürülüyor.
Hizbullah’ın silahsızlandırılması, gelecekte AB tarafından desteklenecek. Bununla birlikte, AB misyonunun bir diğer amacı da, UNIFIL’in çekilmesinden sonra İsrail silahlı kuvvetlerinin Lübnan’da tamamen serbest hareket etmesini ve gözlemcilerin uyardığı gibi “şahit olmadan istediklerini yapabilmelerini” engellemek.
Buna karşı, AB üye devletlerinden askerlerin görevlendirilmesi planlanıyor.
Almanya’nın misyona katılması halinde, bu durum Alman askeri personeli için de geçerli olacak.
Bu da Bundeswehr’i İsrail silahlı kuvvetleriyle karşı karşıya getirecek. Bu durum, şimdiye kadar hiç görülmedi.
Ortadoğu
Mélenchon ve “yeni Fransa”, Le Pen ve “düzen”e karşı

Bu ay Fransa’da yaşanan ayaklanmaların ardından Fransa, Jean-Luc Mélenchon ve “yeni Fransa” projesi ile Marine Le Pen ve “kanun ve düzen” arasında ikiye bölünmüş durumda.
Öğrencilerin isyanı ile birlikte tetiklenen ulusal kimlik meselesi, cumhurbaşkanlığı seçimlerinin merkezine yerleşti.
“İşte Mélenchon’un ‘yeni Fransa’sı,” diyen Ulusal Birlik (RN) lideri Jordan Bardella ve Kimlik ve Özgürlük (ID) partisinin lideri Marion Maréchal Le Pen, şiddet görüntülerini bu ifadeyle birleştirdi.
Boyun Eğmeyen Fransa (LFI) liderinin son dönemdeki birçok konuşmasına göre, “yeni Fransa”, göç, kadın hakları, değişen aile yapısı, sosyal hareketlilik ve genç nesillerin siyasi talepleri sayesinde olumlu yönde dönüşmüş bir ülke anlamına geliyor.
Mélenchon, seçmenlerin gelecek yıl kendisini cumhurbaşkanı olarak seçmesi halinde bu iyimser vizyonun gerçeğe dönüşebileceğini savunuyor.
İki Fransa hafta sonu karşı karşıya gelecek
Fakat Nisan 2027 seçimleri yaklaşırken, Mélenchon’un “yeni Fransa” vizyonu, Fransız kimliği konusundaki temel bir ayrılığı özetlediği için Marine Le Pen’in partisi RN için tekrar eden bir hedef haline geldi.
Le Pen’in partisi, yeniden canlandırılmış milliyetçi bir geçmişe duyulan nostaljiden beslenirken, Mélenchon’un “yeni Fransa” vizyonu eski düzenle kopmayı öngörüyor.
Bu iki vizyon, bu hafta sonu tam anlamıyla çatışacak gibi görünüyor. Le Pen, Orléans’ta 10.000 destekçinin katılımıyla bir toplantı düzenleyecek ve RN yetkililerinin belirttiğine göre bu toplantı otorite, Fransız kimliği ve kamu düzeni konularına odaklanacak.
Mélenchon’un partisi LFI’nın ise, Le Pen’in milliyetçi bir sembol olarak gördüğü eski Fransız kasabası Jeanne d’Arc’ta, diğer sol güçler ve sendikalarla birlikte RN’ye karşı düzenlenecek gösterilere katılması bekleniyor.
“Yeni Fransa”da Sartre esintileri: Özcülüğe karşı değişim
LFI “yeni Fransa” kavramını eleştirilere karşı savunurken, bunun filozof Jean Paul Sartre’ı biraz okumadan ve solun uzun ideolojik savaşlarının biriktirdiği mirası anlamadan kavranamayacağını ileri sürüyor.
Sartre perspektifinden “yeni Fransa” sabit, özcü bir kimlik değil, değişken ve akışkan bir durum.
“Biz buyuz” demek yerine, bu bakış açısı “yaşadığımız şey budur” temeline dayanır ve güvencesiz işçiler, kadınlar, Fransız kökenli olmayanlar ve genç seçmenlerin karşı karşıya kaldığı farklı gerçeklikleri betimler.
Buna göre onların deneyimleri, ne sağın ne de solun geleneksel ulusal temsillerine uyar.
Mélenchon, kadınları “yeni Fransa”nın yüzü olarak tanımlıyor. Buna karma aileler, gençler, LGBT hakları, uzun mesafe işe gidip gelenler ve ataları yabancı ülkelerde doğmuş Fransızlar da dahil.
Sağdan salvolar, soldan eleştiriler
Bu ifadeyi yıllardır kullansa da bazı anketçilerin belirttiği gibi, kimlik siyaseti kampanyalarında daha büyük bir yer edinmeye başladıkça bu ifade giderek daha öne çıktı.
Siyasi yelpazenin her kesiminden eleştirmenler için “yeni Fransa”, “eski Fransa”nın bir kenara atıldığını ima ediyor.
Örneğin Muhafazakâr Bruno Retailleau bunu “Fransa’nın sonu” olarak nitelendiriyor.
Eski LFI müttefiki François Ruffin ise Mélenchon’u soldan eleştiriyor. Ruffin’e göre LFI lideri, işçi sınıfı kasabaları ve sanayisizleşmiş bölgeleri feda ederek, sınıfsal temelli bir siyasi cazibeyi, çeşitli kentsel seçmenlere yönelik bir cazibeyle değiştiriyor.
Diğerleri ise bunu, her türlü kültürel ayrım çizgisi boyunca kutuplaşmaya yol açmak için uydurulmuş bir slogan olarak görmezden geliyor.
Mélenchon Mayıs ayında, Fransa belediye seçimleri öncesinde bu kavramı yaygınlaştırırken, “Yeni Fransa, Fransa’nın bir kısmının diğerine karşı olması değildir; bu, tüm Fransa’dır,” dedi.
Bir ay sonra, mitinglerinde “On est chez nous!” ya da “Burası bizim evimiz!” sloganını attıklarını söyledi.
Rapporteur’e göre genellikle aşırı sağcı toplantılarla ve “Fransa bizimdir” varyantıyla ilişkilendirilen bu slogan, iki kampın gerçekte ne için mücadele ettiğini ifade etmenin daha basit bir yolu: Fransız kimliğini kim tanımlayacak ve Fransa’da kim evinde hissedecek?
Amerika4 gün önceSenatör Sanders: Silikon Vadisi zenginleri “korkunç bir plan” üzerinde çalışıyor
Dünya Basını1 hafta önceİngiliz diplomat Crooke: Suudi Arabistan’da asıl çöküş içeriden gelecek
Dünya Basını2 hafta önceBrezilya’da Bolsonaro rüzgarı ve Lulismonun sınırları
Dünya Basını2 hafta önceRay Dalio: ABD için 3 yıl içinde borç krizi görüyorum
Rusya2 hafta önceRusya, Trump ile varılan mutabakatla dizel ihracatını kısmen serbest bıraktı
Avrupa2 hafta önceBerlin’de Sol Parti, SPD-Yeşiller koalisyonu için “İsrail’in var olma hakkı”nın altını çizdi
Avrupa2 hafta önceBurnham: Brexit oylamasında Rus müdahalesi var
Rusya2 hafta önceYandex veri merkezine saldırı Rusya’da dijital hizmetleri vurdu











