Diplomasi
IEA Başkanı Birol: Dünya resmen elektrik çağına giriyor

Sabancı Üniversitesi İstanbul Uluslararası Enerji ve İklim Merkezi (IICEC) tarafından düzenlenen konferansta konuşan IEA Başkanı Dr. Fatih Birol, küresel enerji piyasalarının benzeri görülmemiş bir jeopolitik baskı altında olduğunu belirterek dünyanın resmen “elektrik çağına” girdiğini söyledi.
Sabancı Üniversitesi İstanbul Uluslararası Enerji ve İklim Merkezi (IICEC) tarafından düzenlenen 19. IICEC Konferansı, “Dünyada ve Türkiye’de Enerji Güvenliğinin Bugünü ve Yarını: Kritik Minerallerde Riskler ve Çözümler” başlığıyla Sabancı Center’da gerçekleştirildi.
Harici Medya’nın da katılım gösterdiği ve küresel ve bölgesel enerji dinamiklerinin masaya yatırıldığı konferansın açılış konuşmalarını T.C. Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Dr. Alparslan Bayraktar, Sabancı Üniversitesi Kurucu Mütevelli Heyeti Başkanı Güler Sabancı ve Uluslararası Enerji Ajansı (IEA) Başkanı Dr. Fatih Birol yaptı.
IICEC Direktörü Bora Şekip Güray ise etkinlikte “Türkiye Kritik Enerji Mineralleri Görünümü 2025” raporunun öne çıkan bulgularını paylaşarak, enerji dönüşümünde kritik minerallerin taşıdığı stratejik önemi verilerle ortaya koydu.
“Jeopolitika bir kara bulut gibi sektörün üzerine çöktü”
Kürsüye gelen IEA Başkanı Dr. Fatih Birol, konuşmasına dünya enerji piyasalarını etkileyen yedi ana başlığı detaylandırmadan önce, mevcut konjonktürün enerji sektörü üzerindeki baskısına dikkat çekerek başladı.
Enerji ile jeopolitikanın tarih boyunca iç içe olduğunu ancak bugünkü tablonun geçmiş krizlerden farklılaştığını belirten Birol, durumu şu ifadelerle tanımladı:
“Enerjiyle direkt alakası olmasa bile enerjiyi bugünlerde çok fazla etkileyen bir konudan bahsetmek istiyorum. O da jeopolitikanın bir kara bulut gibi dünya enerji sektörünün üstüne gelmesi. Petrol krizi yaşadık, doğalgaz krizleri yaşadık ama hepsinin bir araya geldiği ve jeopolitikanın enerji sektörünü bu kadar etkilediği bir dönem olmadı. Aynı anda petrolde, doğalgazda ve kritik minerallerde bunu görüyoruz.”
Dünya politik sisteminde köklü bir değişim yaşandığını, yıllardır süren ittifakların gevşediğini veya dağıldığını, buna karşılık ülkeler arasında sürpriz yeni ittifakların doğduğunu vurgulayan Birol, “Jeopolitikanın enerji üzerindeki koyu ve uzun gölgesi, her gün enerji karar vericilerine kendini hissettiriyor. Enerji güvenliği, önümüzdeki yıllarda daha da önemli olacak” dedi.
Petrolde “Amerikan Beşlisi” etkisi
Petrol piyasalarına ilişkin geçen yıl yaptıkları öngörülerin doğrulandığını hatırlatan Birol, arzın bollaşacağı ve fiyatların düşeceği yönündeki tahminlerinin gerçekleştiğini belirtti. Birol, petrol piyasalarındaki bu rahatlamanın iki temel nedeni olduğunu söyledi:
“Birincisi, talep büyümesi özellikle Çin kaynaklı nedenlerle yavaşlıyor. İkincisi ve son derece basit olanı; benim ‘Amerika Beşlisi’ dediğim Amerika Birleşik Devletleri, Kanada, Brezilya, Arjantin ve Guyana’dan muazzam miktarda petrol üretimi piyasaya giriyor. OPEC dışındaki bu ülkelerden gelen büyük üretim ve zayıf talep, fiyatların aşağı düşmesi demektir.”
Jeopolitik gerilimlerin zirve yaptığı, Ortadoğu, Rusya-Ukrayna ve Latin Amerika’daki çatışmaların sürdüğü bir dönemde petrol fiyatlarının 80 dolarlardan 60 dolarlar seviyesine gerilediğine işaret eden Birol, “Eğer çok büyük sürprizler olmaz ise 2026 yılında da bu seviyelerdeki petrol piyasalarını görebiliriz. Çünkü piyasada çok fazla petrol var” değerlendirmesinde bulundu.
Birol, uzun vadede petrol talebinin seyrini belirleyecek en kritik faktörün ulaştırma sektöründeki elektrifikasyon hızı olacağını, zira ulaştırmanın tek başına küresel petrol tüketiminin yüzde 45’ini temsil ettiğini kaydetti.
“Doğalgaz piyasası alıcıların piyasasına dönüşecek”
Doğalgaz piyasalarında tüketiciler açısından çok daha rahat bir döneme girildiğini müjdeleyen Birol, önümüzdeki beş yıl içinde piyasaya girecek LNG (sıvılaştırılmış doğalgaz) miktarının, son 40 yılda piyasaya giren gazın yarısına denk olduğunu açıkladı. Özellikle ABD, Katar ve Kanada kaynaklı 300 milyar metreküplük devasa bir gaz arzının yolda olduğunu belirten Birol, piyasa dinamiklerinin değiştiğini şu sözlerle anlattı:
“Bu gelecek olan gazın yüzde 75’i ‘flexible’ dediğimiz, varış yeri kısıtlaması olmayan gazdır. Yani A ülkesinden B ülkesine gitme zorunluluğu yok; parayı bastıran alacak. Doğalgaz piyasaları uzun yıllar satıcıların piyasasıydı, şimdi alıcıların piyasasına dönüşecek ve alıcıların elleri güçlenecek.”
“Çin, kömür konusunda hala ısrarcı”
Kömür piyasalarını da değerlendiren Birol, bazı ülkelerde tüketim hızla düşerken bazılarında üretimin sürdüğünü ifade etti.
Dünya kömür tüketiminin yüzde 65’inin tek başına Çin’den kaynaklandığını, geri kalan yüzde 35’in ise diğer tüm ülkelerin toplamı olduğunu hatırlatan Birol, “Kömür demek aslında Çin demek. Çin bu konuda hala ısrarcı. ABD’de iç piyasa doğalgaz fiyatlarının yükselmesiyle kömürde hafif bir artış var ancak dünyanın geri kalanında düşüş sürüyor. Bu yatay seyrin birkaç yıl daha devam edeceğini öngörüyoruz” dedi.
“Dünya resmen elektrik çağına giriyor”
Konuşmasının en kapsamlı bölümünü elektrik talebindeki patlamaya ayıran Birol, dünyanın “elektrik çağına” girdiğini ilan etti.
Geçmiş 10 yılda toplam enerji talebinden iki kat hızlı büyüyen elektrik talebinin, önümüzdeki 10 yılda enerji talebinden altı kat daha hızlı büyüyeceğini açıklayan Birol, bu devasa artışın arkasındaki üç yeni tetikleyiciyi detaylandırdı:
1. Yapay zeka ve veri merkezleri:
“Yapay zeka, insanların şimdiye kadar bulduğu en sonuç getirici teknolojik buluş olabilir. Yapay zeka demek, veri merkezleri demektir. Orta ölçekli bir veri merkezi, 100 bin kişilik bir şehir kadar elektrik tüketiyor. Veri merkezleri dünyanın her tarafında mantar gibi bitiyor. Ülkeler arasındaki rekabeti iki şey belirleyecek: Teknolojide kim önde ve kimin elektriği var?”
Çin’in elektrik altyapısı konusunda Avrupa ve ABD’den önde olduğunu belirten Birol, tedarik zincirindeki farkı şu örnekle anlattı: “Bugün Avrupa veya Amerika’da bir transformatör veya gaz türbini siparişi verseniz ‘2030’dan önce gelme’ derler. Çin’de ise iki hafta sonra alabilirsiniz.”
2. Klima kullanımı:
İkinci büyük tetikleyicinin klima kullanımı olduğunu belirten Birol, gelir seviyesi artan ülkelerde ve iklim değişikliği etkisiyle klima talebinin patladığını söyledi.
Birol, “Amerika ve Japonya’da evlerin yüzde 90’ında klima varken; Nijerya’da yüzde 5, Hindistan ve Endonezya’da yüzde 20 seviyesinde. Bu ülkelerde refah arttıkça klima sayısı da artacak ve bu durum elektrik talebini yukarı çekecek” ifadelerini kullandı.
3. Elektrikli araçlar ve otomotivdeki dönüşüm:
Otomotiv sektörünün tarihsel bir dönüşüm yaşadığını ifade eden Birol, Çin’in artık dünyanın bir numaralı otomobil üreticisi konumuna yükseldiğini vurguladı. Dünyada üretilen her 10 araçtan 5’inin Çin’de imal edildiğini belirten Birol, elektrikli araçların pazar payındaki artışa dikkat çekti:
“Beş yıl önce dünyada satılan her 100 arabadan 5’i elektrikliydi. Bu yıl oran yüzde 25’e çıktı. Yeni pazar artık zengin ülkeler değil; Asya ve Latin Amerika gibi gelişmekte olan ülkeler. Bu dönüşümle birlikte, sektöre yıllardır hükmeden bazı lider şirketlerin ciddi ekonomik sarsıntılar yaşadığını görebiliriz.”
Birol, bu artan elektrik talebinin karşılanmasında yenilenebilir enerjinin başrolü oynayacağını, 2025 yılında dünyada yeni kurulan santrallerin yüzde 85’inden fazlasının güneş, rüzgar ve diğer yenilenebilir kaynaklardan oluşacağını belirtti.
“Nükleer, Türkiye’nin olmazsa olmaz teknolojilerinden biri”
IEA’nın üç yıl önce nükleerin geri döneceğini öngördüğünü, o dönemde “rüzgarın tersten esmesine” rağmen bu tahmini yaptıklarını hatırlatan Birol, 2025 yılının nükleer elektrik üretiminde tüm zamanların rekorunun kırılacağı yıl olacağını açıkladı.
Nükleere olan ilginin somutlaştığını anlatmak için ocak ayındaki programından üç örnek veren Birol, şunları kaydetti:
“Ocağın ilk haftasında Japonya’ya giderek, Fukuşima sonrası kapatılan santrallerin açılması konusunu görüşeceğim. Özellikle dünyanın en büyük nükleer santrali olan 8 GW’lık tesisin yeniden devreye alınması için Japon hükümeti görüşlerimizi almak istedi. Bir sonraki hafta Stockholm’e giderek İsveç Başbakanı ve Kralı ile görüşeceğim; İsveç, yüzde 40 olan nükleer payını daha da artırmak ve yeni reaktörler kurmak istiyor. Üçüncü olarak, Davos Dünya Ekonomi Forumu’nda 11 yıldır Enerji Kurulu Başkanıyım ve ilk kez Davos’ta özel bir nükleer oturumu düzenleyeceğiz. En fazla rağbet gören oturum bu oldu.”
Türkiye’nin nükleer enerji stratejisine de tam destek veren Birol, “Nükleer, Türkiye’nin olmazsa olmaz teknolojilerinden biridir. Hem elektrik talebinin karşılanması, hem çevre emisyonları, hem de jeopolitik ağırlık açısından son derece önemlidir” dedi.
“Nadir toprak elementlerinde Çin’in muazzam bir hakimiyeti söz konusu”
Ajans olarak beş yıl önce kritik mineraller birimi kurduklarını ve bütçelerinin önemli bir kısmını buraya ayırdıklarını belirten Birol, IEA’nın “iyi bir burnu” olduğunu ifade etti. Kritik minerallerin sadece temiz enerji teknolojileri için değil, savunma sanayii, dronlar ve çipler için de hayati önem taşıdığını vurguladı.
Çin’in bu alanda hem maden erişimi hem de rafinaj kapasitesiyle diğer ülkelerden en az 10 yıl ileride olduğunu belirten Birol, Batı dünyasının yaptığı yatırımlara rağmen tablonun kısa vadede değişmeyeceğini şu verilerle ortaya koydu:
“Nadir toprak elementlerinde Çin’in dünya rafinaj sektöründeki payı yüzde 92. Amerika, Kanada, Avustralya ve Avrupa’daki planlanan tüm yeni projeler zamanında ve eksiksiz hayata geçse bile, 2035 yılında Çin’in payı ancak yüzde 75’e düşecek. Yani hala muazzam bir hakimiyet söz konusu. Rafinaj sektörü kirli ve zor bir iştir; herkes kolay kolay ülkesinde kuramaz.”
Çin’in geçen nisan ayında getirdiği ihracat kısıtlamasını hatırlatan Birol, “Bizim Türkçede ‘bir musibet bin nasihatten iyidir’ sözü vardır. Çin’in aldığı o karar, otomotiv sektörü başta olmak üzere herkese bu işin ne kadar ciddi olduğunu hatırlattı. Böyle bir gücü arkasında bulunduran bir ülke, masaya oturduğunda diğerlerine nazaran çok daha rahat oturur” uyarısında bulundu.
“İklim değişikliği endişe verici ancak geçici bir trend”
Konuşmasının son bölümünde iklim değişikliğine değinen Birol, 2025’in dünyanın en sıcak ikinci yılı olduğunu, orman yangınları, kuraklık ve sel gibi ekstrem hava olaylarının şiddetinin arttığını belirtti.
Buna karşın, iklim değişikliğinin dünya liderlerinin gündemindeki yerinin jeopolitik gerilimler nedeniyle aşağı doğru kaydığını ifade eden Birol, bu durumu endişe verici ancak geçici bir trend olarak niteledi.
Türkiye’nin Avustralya ile birlikte COP31 başkanlığına adaylığını “son derece isabetli” bulduğunu belirten Birol, sözlerini şöyle tamamladı:
“Türkiye’nin bu organizasyona ev sahipliği yapmasının ülkemiz ve dünya açısından önemli bir şans olduğunu düşünüyorum. Umudum odur ki Türkiye, hem iklim değişikliğini dünya gündeminde hak ettiği yere getirir hem de finansman konusunda gelişmiş ile gelişmekte olan ülkeler arasında bir köprü rolü oynar. Türkiye’nin güneş, rüzgar ve jeotermalde muazzam kaynakları var; yenilenebilir enerji ve nükleerle birlikte olumlu adımlar atmaya devam edeceğimize inanıyorum.”
Diplomasi
Mekke Savunma Paktı Meclis’te: Bir ülkeye saldırı hepsine sayılacak

Türk hükümeti, Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan’ın ağustos ayında imzaladığı Mekke Savunma Paktı’nın metnini salı günü Meclis’e sundu. Middle East Eye sitesinin ulaştığı 16 maddelik süresiz anlaşma, bir ülkeye yönelik dış saldırıyı tüm müttefiklere yapılmış sayıyor ve yürürlüğe girdikten sonraki ilk 10 yıl çekilmeyi yasaklıyor.
Türk hükümeti, Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan’ın ağustos ayında imzaladığı Mekke Savunma Paktı’nın metnini salı günü Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne sundu. Kuzey Atlantik Antlaşması’nın 5. maddesine benzer şekilde imzacı devletleri birbirini savunmakla yükümlü kılan bu anlaşma, yeni bir uluslararası savunma ittifakı kuruyor.
Middle East Eye portalının özel olarak ulaştığı ve resmi olmayan çevirisini yayımladığı 16 maddelik anlaşma metni, belirli bir ülkeyi veya bölgeyi tehdit olarak tanımlamıyor. Metin bunun yerine katılımcı ülkelerin bağımsızlıklarına, egemenliklerine veya toprak bütünlüklerine yönelik silahlı bir saldırı halinde birbirlerini desteklemek için gerekli önlemleri alacağını vurguluyor.
Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti, Pakistan İslam Cumhuriyeti Hükümeti ve Suudi Arabistan Krallığı Hükümeti metinde “Taraf”, “Taraflar” veya “Asli Taraflar” olarak adlandırılıyor. Üç hükümet, anlaşmanın giriş bölümünde egemenliğe karşılıklı saygıyı, Birleşmiş Milletler (BM) Şartı’nın ilkelerini, uluslararası hukuku ve iç hukukun ilgili ilkelerini dikkate alarak mevcut savunma ortaklığına ilişkin işbirliği, eşgüdüm ve entegrasyon mekanizmalarını ortak bir savunma anlaşmasında birleştirmeyi kabul ediyor.
Giriş bölümünde ayrıca silahlı kuvvetlerin birlikte çalışabilirliğini, hazırlık durumunu ve etkinliğini kapsayan işbirliği, eşgüdüm ve entegrasyon temelinde, ortak çıkarlar doğrultusunda ilişkileri daha da geliştirme iradesi teyit ediliyor ve böylece taraflar ile halkları arasındaki mevcut dostluk ve kardeşlik bağlarının güçlendirileceği belirtiliyor. Ülkeler birbirlerinin iç işlerine karışmama, egemen eşitlik, toprak bütünlüğü ve uluslararası alanda tanınan sınırların dokunulmazlığı ilkelerinin önemini yinelerken, bağımsızlık, egemenlik ve toprak bütünlüklerine yönelik silahlı bir saldırı durumunda karşılıklı destek için gerekli önlemleri uygulamanın şart olduğunu ilan ediyor.
Küresel ve bölgesel barış, istikrar ve güvenliği sağlamak amacıyla uluslararası hukuk ve BM Şartı doğrultusunda ortak çaba ve eşgüdümün önemini ifade eden taraflar, terörle mücadelede yetkili makamlar arasındaki mevcut işbirliğini derinleştirme arzularını dile getiriyor. Uluslararası meselelerde ortak bir tutum benimsemek üzere bölgesel ve uluslararası kuruluşlardaki mevcut işbirliğini güçlendirmenin önemine dikkat çekilirken, savunma ve savunma sanayii işbirliğini daha da geliştirme ihtiyacı kaydediliyor.
Saldırı tüm müttefiklere yapılmış sayılacak
Anlaşmanın 1. maddesine göre taraflar birbirlerinin bağımsızlığını, egemenliğini, toprak bütünlüğünü ve uluslararası alanda tanınan sınırlarının dokunulmazlığını sağlamak ve korumak için işbirliği yapacak. İlk madde, “Taraflardan herhangi birinin toprak bütünlüğü, egemenliği veya uluslararası alanda tanınan sınırları tehdit edilir ya da tehlikeye girerse, Taraflar bu tür tehdit veya tehlikeleri ortadan kaldırmak için gerekli tüm araçları kullanacaktır” hükmünü taşıyor.
Anlaşmanın 2. maddesi ise “Taraflardan herhangi birine yönelik dış kaynaklı silahlı bir saldırı, tüm Taraflara yönelik bir saldırı olarak kabul edilecektir” ifadesiyle ortak savunma taahhüdünü düzenliyor. Aynı maddede, “Taraflardan biri başka bir ülke veya ülke grubu tarafından silahlı saldırıya ya da askeri saldırganlığa maruz kalırsa, Taraflar birbirlerine sağlayabilecekleri tüm karşılıklı yardım araçlarını tam olarak kullanarak saldırıya uğrayan Tarafa derhal yardım edecektir” deniyor.
BM Şartı’nın 51. maddesiyle tanınan meşru müdafaa hakkının kullanılmasını sağlamak amacıyla konulan bu hüküm uyarınca ülkeler, gereken yardımın nesnel bir değerlendirmesinin ardından sağlanacak desteğin kapsamını ve niteliğini belirleyecek. İmzacılar, “askeri araç ve kabiliyetler dahil olmak üzere” mevcut kaynaklarının sınırları dahilinde işbirliği yapacak.
Anlaşmanın 3. maddesi, 2. madde uyarınca tarafların savunma, savunma sanayii ve güvenlik alanlarında yakın işbirliği yapmasını, silahlı kuvvetleri arasındaki ilişkileri geliştirmesini ve savunma işbirliğini güçlendirmeye yönelik kararlaştırılan faaliyetleri yürütmesini öngörüyor. 4. maddeye göre ülkeler uluslararası güvenlik konularında düzenli istişarelerde bulunacak; hayati çıkarlarını ve ulusal güvenliklerini korumak, ulusal güvenliklerine yönelik tehdit ve tehlikeleri ortadan kaldırmak amacıyla ortak değerlendirmelere dayalı bireysel ve ortak önlemler geliştirmede birbirlerine sürekli ve etkin biçimde yardım ederek işbirliği yapacak.
Terörle mücadele başlığını düzenleyen 5. madde kapsamında imzacılar, bölgesel ve uluslararası istikrar ile güvenliği olumsuz etkileyen tüm biçim ve tezahürleriyle terörizmle mücadelede operasyonel düzey de dahil olmak üzere mevcut işbirliğini ve ortak çabaları güçlendirecek.
Savunma sanayii, istihbarat ve lojistik desteği genişliyor
Anlaşma; savunma sanayiilerinin geliştirilmesi, silahlı kuvvetlerin eğitimi ve ülkelerin birbirlerine ekipman, yakıt ve diğer savunma malzemelerini tedarik etmesi konularında işbirliği öngörürken istihbarat paylaşımı için de bir çerçeve kuruyor. 6. maddeye göre taraflar, savunma kabiliyetlerini geliştirmek amacıyla savaş ve barış zamanında savunma kurumları arasında karşılıklı personel değişimini, ortak eğitim programlarını ve tatbikatları, ayrıca silahlı kuvvetlerinin birlikte çalışabilirliğini artırmaya yönelik konuşlandırma ve faaliyetleri teşvik edecek.
Savunma kabiliyetlerini güçlendirmek için karşılıklı mutabakat temelinde savunma sanayii kurumları arasında teknoloji paylaşımını, ortak teknoloji geliştirmeyi, ortak üretimi ve savunma sanayii kuruluşları arasındaki işbirliğini desteklemeyi öngören 7. madde, beş işbirliği alanı sıralıyor. Bu alanlar; savunma alanında ortak üretimin teşvik edilmesi, özel uzmanlık gerektiren teknolojilerde ortak araştırma ve geliştirme projeleri yoluyla savunma inovasyonunun hayata geçirilmesi, herhangi bir tarafın uzmanları aracılığıyla tarafların topraklarında personelin eğitilmesi ve askeri sanayinin desteklenmesi, savunma sanayii ile savunma araştırma, geliştirme ve inovasyon alanlarında uzmanlık ve çıkarılan derslerin paylaşılması ve taraflarca karşılıklı olarak kararlaştırılan diğer işbirliği alanları olarak belirleniyor.
İstihbarat işbirliğini derinleştirmek ve bu konuda gerekli eşgüdümü sağlamak amacıyla 9. madde, bilgi güvenliği, veri koruma ve gizlilik kurallarına riayet edilerek karşılıklı kararlaştırılan güvenli kanallar üzerinden istihbarat paylaşılmasını düzenliyor. 10. madde ise lojistik destek hizmetlerinin mevcudiyeti ve uyumluluğuna bağlı olarak tarafların barış zamanında, savaş zamanında ve diğer acil durumlarda silah, mühimmat, yakıt, yedek parça ve diğer ekipmanlar dahil birbirlerine lojistik destek sağlamasını hükme bağlıyor.
Suudi Arabistan’da sekreterya kurulacak, ilk genel sekreter Pakistanlı olacak
Anlaşmanın 8. maddesi, ortak savunmaya stratejik yön vermek, savunma ve güvenlik işbirliğini geliştirmek ve anlaşmanın uygulanması sırasında ortaya çıkabilecek engelleri ele almak üzere “Asli Taraflar”ın bir “Stratejik Siyasi ve Savunma Komitesi” kurmasını kararlaştırıyor. Dışişleri bakanları, savunma bakanları ve genelkurmay başkanlarından oluşacak komite, ev sahipliği taraflar arasında dönüşümlü olmak üzere yılda iki kez toplanacak; ülke liderleri ise gerekli görülmesi halinde yılda bir kez bir araya gelebilecek.
Stratejik Siyasi ve Savunma Komitesi gerekli görürse alt komiteler kurabilecek ve anlaşmada öngörülen işbirliği alanlarının uygulanması için gerektiğinde taraflar arasında anlaşmalar veya protokoller müzakere edilecek. Ayrıca bu komite, “Asli Taraflar”ın oybirliğiyle diğer tarafların anlaşmaya katılımına ilişkin usul ve esasları belirlemeye ve onaylamaya yetkili olacak.
Komiteye hizmet vermek üzere merkezi Suudi Arabistan Krallığı’nda yer alan bir Sekreterya kurulacak ve bu yapı Suudi Arabistan Krallığı ile bir merkez anlaşması akdedecek. Sekreteryanın işleyişi, teşkilat yapısı ve kuruluşuna ilişkin usul ve esaslar daha sonra “Asli Taraflar”ın oybirliğiyle belirlenecek.
Sekreteryaya, “Asli Taraflar” arasında dönüşümlü olarak üç yıllık bir görev süresi için atanan bir Genel Sekreter başkanlık edecek ve ilk Genel Sekreter, Pakistan İslam Cumhuriyeti vatandaşı olacak. Bu maddenin hükümleri, taraflar arasındaki mevcut askeri işbirliği komitelerinin çalışmalarına halel getirmeyecek.
Anlaşmadan ilk 10 yıl çıkılamayacak
Hukuki çerçeveyi çizen 11. maddeye göre imzacılar, uluslararası hukuka ve ilgili iç hukuklarına halel getirmeksizin bu anlaşmayı hükümlerinin uygulanması için yasal dayanak olarak kabul edecek ve gerektiğinde ek yasal önlemler önerecek. 12. madde, anlaşmanın tarafların daha önce akdettikleri uluslararası anlaşmalardan doğan hak ve yükümlülüklerine zarar vermeyeceğini kayıt altına alıyor.
Gizlilik kurallarını düzenleyen 13. madde uyarınca ülkeler, anlaşma kapsamında elde edilen gizli bilgi ve belgelerin gizliliğine ve ulusal mevzuata saygı gösterecek. Gizli bilgi ve belgeler taraflar dışındaki hiçbir devlet, şirket veya kişiyle paylaşılmayacak; bu bilgi ve belgelere erişim “bilmesi gereken” prensibi temelinde ve yalnızca uygun düzeyde güvenlik belgesine sahip kişilere sağlanacak.
Anlaşmanın yorumlanması veya uygulanmasından doğan her türlü uyuşmazlık, 14. maddeye göre taraflar arasındaki istişare ve görüşmeler yoluyla dostane biçimde çözülecek. 15. madde ise anlaşmanın “Asli Taraflar” arasındaki istişareler ve oybirliğiyle değiştirilebileceğini belirtiyor.
Son madde olan 16. maddeye göre anlaşma, her bir taraf için geçerli usullere göre onaylanacak ve son onay belgesinin Stratejik Siyasi ve Savunma Komitesi Sekreteryası’na tevdi edildiği tarihte yürürlüğe girecek. Süresiz olarak yürürlükte kalacak anlaşmanın bir bitiş tarihi yok.
İmzacı devletler, yürürlüğe giriş tarihinden itibaren ancak 10 yıl geçtikten sonra ve çekilme niyetlerini diplomatik kanallar üzerinden en az üç ay önceden diğer taraflara yazılı olarak bildirmeleri şartıyla anlaşmadan çekilebilecek. Anlaşmanın sona ermesi veya anlaşmadan çekilme, bu tarihten önce taraflarca kararlaştırılan devam eden faaliyetleri ya da projeleri etkilemeyecek; gizli bilgi ve belgelerin korunması ve ifşasının önlenmesine ilişkin sorumluluklar da anlaşma sona erdikten veya anlaşmadan çekildikten sonra devam edecek.
7 Ağustos 2026 Cuma günü (Hicri 24/2/1448) Mekke’de imzalanan anlaşma; Türkçe, Arapça ve İngilizce dillerinde, her bir metin eşit derecede geçerli olmak üzere üç orijinal nüsha halinde düzenlendi. Metinler arasında yorum farkı çıkması halinde İngilizce metin esas alınacak.
Diplomasi
Ukrayna Merkez Bankası Başkanı Pışnıy’ın ofisinde arama yapıldı

Ukrayna Ulusal Yolsuzlukla Mücadele Bürosu ve Özel Yolsuzlukla Mücadele Savcılığı, Ukrayna Merkez Bankası Başkanı Andriy Pışnıy’ın makamında ve bağlantılı adreslerde arama gerçekleştirdi. Güvenlik birimleri operasyon kapsamında hiçbir gözaltı işlemi yapılmadığını ve kimseye suçlama yöneltilmediğini duyurdu.
Ukrayna Ulusal Yolsuzlukla Mücadele Bürosu (NABU) ve Özel Yolsuzlukla Mücadele Savcılığı (SAP), Ukrayna Merkez Bankası Başkanı Andriy Pışnıy’ın makamında ve bağlantılı adreslerde arama yaptı.
Gelişmeyi Ukrayna basını ve Ukrayna Parlamentosu Milletvekili Oleksiy Honçarenko duyurdu.
Honçarenko, güvenlik güçlerinin adli işlemleri doğrudan Pışnıy’ın çalışma ofisinde ve kendisiyle ilişkili diğer adreslerde yürüttüğünü aktardı.
NABU’dan yapılan açıklamada, aramaların Ukrayna Ulusal Bankası binasında ve bir personelin ikametgahında icra edildiği kaydedildi.
Kurum, soruşturmanın gizliliğini korumak amacıyla ayrıntıların paylaşılmadığını vurgularken, “Hiç kimse gözaltına alınmadı, kimseye suçlama yöneltilmedi” bilgisini verdi.
Bloomberg, ağustos ayında yayımladığı haberde Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy’nin Pışnıy’ın faaliyetlerinden giderek daha fazla rahatsızlık duyduğunu yazmıştı.
Habere göre Zelenskiy, Pışnıy’ın Uluslararası Para Fonu (IMF) ile gereğinden fazla yakın bağ kurduğunu ve ülke ekonomisini destekleme konusunda yetersiz kaldığını değerlendiriyordu.
Kaynaklar, Zelenskiy’nin o aşamada Pışnıy’ı görevden alma niyetinde olmadığını aktarmıştı.
Aynı kaynaklar, Zelenskiy’nin merkez bankası başkanından çok bir siyasetçiyi andıran geniş çaplı kamusal görünürlükten rahatsızlık duyduğunu belirtmişti.
Pışnıy’ın üst düzey yetkililerle temaslarını sosyal medyada öne çıkarma alışkanlığı ve bankanın yürüttüğü çeşitli tanıtım hamleleri devlet başkanında şüphe uyandırıyordu.
Milletvekili Oleksandr Dubinskiy de Pışnıy’ın, Devlet Başkanlığı Ofisi eski Başkanı Andriy Yermak’ın yakın dostu olduğunu öne sürmüştü.
Yermak’ın adreslerinde, Energoatom şirketindeki yolsuzluk şemasına ilişkin yürütülen “Midas” davası kapsamında Kasım 2025’te arama yapılmış ve ardından görevine son verilmişti.
NABU, mayıs ayında Yermak’ı Kiev yakınlarındaki lüks konut inşaatları üzerinden 460 milyon grivnalık (10,4 milyon dolardan fazla) kaynağı akladığı iddia edilen bir grubun üyesi olarak nitelemişti.
Dosyada basının Yermak ile ilişkilendirdiği “Ali Baba” takma adı geçmişti.
Mahkeme 14 Mayıs’ta Yermak hakkında 140 milyon grivna kefalet imkanıyla 60 günlük tutuklama kararı vermişti.
Birkaç gün sonra eski ofis başkanı adına kefalet tutarının tamamının yatırılması üzerine Yermak cezaevinden tahliye edilmiş, kendisi ise masum olduğunu savunmuştu.
NABU Başkanı Serhiy Krivonos, eylül ayında yaptığı açıklamada büronun ve savcılığın, Yermak dahil bazı ceza davalarının şüphelileri adına yatırılan kefalet kaynaklarının menşeini inceleyeceğini duyurmuştu.
Pışnıy, Ukrayna Merkez Bankası başkanlığı görevini Ekim 2022’de devraldı. Kurumu 2020’den bu yana yöneten önceki başkan Kirilo Şevçenko ise sağlık gerekçeleriyle istifa ettiğini açıklamıştı.
Özel Yolsuzlukla Mücadele Savcılığı daha sonra Şevçenko’ya, merkez bankasına geçmeden önce çalıştığı Ukrgasbank’taki kaynakların zimmete geçirilmesi gerekçesiyle suçlama yöneltti.
Savcılık, Şevçenko’ya yöneltilen suçlamaların merkez bankasını yönettiği dönemi kapsamadığını netleştirdi.
Diplomasi
NATO’dan Ukrayna’ya uyarı: Trump Patriot sevkiyatını tamamen durdurabilir

Bloombeg’e konuşan NATO yetkilileri, Donald Trump ile yaşanan kriz nedeniyle ABD’nin Ukrayna’ya yönelik hava savunma sevkiyatını tamamen durdurabileceği uyarısında bulundu. Avrupalı müttefiklerin parasını ödediği Patriot füzelerinin teslimatı ayda 12 adede kadar gerilerken Pentagon Kiev’e üçüncü ülkelerden gidecek sevkiyat izinlerini de askıya aldı.
Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy, Avrupalı müttefiklerin parasını ödemesine rağmen ABD’nin son aylarda Patriot hava savunma füzelerini son derece düzensiz gönderdiğini açıkladı.
Zelenskiy bu şikayetini, ABD Savaş Bakanlığının geçen hafta Rusya’nın füze saldırılarına dair Kiev’i birkaç kez önceden uyarmaması üzerine dile getirdi.
Bloomberg‘in konuyu bilen kaynaklara dayandırdığı habere göre ise NATO temsilcileri, Ukraynalı yetkilileri bu sevkiyatların tamamen kesilebileceği yönünde uyardı.
Kaynaklardan biri, NATO yönetiminde Zelenskiy ile ABD Başkanı Donald Trump arasındaki ilişkilerin onarılamaz biçimde bozulduğuna dair ciddi endişe duyulduğunu aktardı.
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile vardığı dizel mutabakatının ardından Trump, Kiev adına savaşı bitirecek müzakereleri mevcut devlet başkanı yerine belki de başka birinin yürütmesi gerektiğini birkaç kez söyledi.
NATO yetkilileri ise Ukrayna’ya Washington ile gerilimi düşürme çağrısı yapıyor; Zelenskiy adım atmazsa Trump’ın öngörülemez tavrı nedeniyle Ukrayna’nın Öncelikli İhtiyaçları Listesi (PURL) programı kapsamındaki Amerikan silah sevkiyatının tamamen durabileceğini belirtiyor.
Ukrayna’nın Öncelikli İhtiyaç Listesi anlamına gelen PURL programı çerçevesinde, silahları Ukrayna için çoğunlukla Avrupalı ülkeler ABD’den satın alıyor.
Kiev’in en acil ihtiyacını ise Rus balistik füzelerini vurabilen Patriot önleme füzeleri oluşturuyor.
Habere göre ABD şu sıralar Ukrayna’ya ayda yalnızca 12 Patriot füzesi sağlıyor; bu miktar mühimmatı ücretsiz veren önceki başkan Joe Biden dönemindekinin dörtte birine denk geliyor.
Zelenskiy pazartesi günü yaptığı açıklamada, Rusya’nın yalnızca pazar günkü saldırıda Kiev ve çevresine 16 balistik füze fırlattığını duyurdu.
Ukrayna lideri, “Ortaklarımızdan bir kez daha hiçbir ön uyarı gelmedi” dedi. Havadan gelen tek bir balistik füzeyi düşürmek için genellikle iki önleme füzesi fırlatılıyor.
Eski ABD savunma bütçesi uzmanı olan ve Washington’daki Stratejik ve Uluslararası Çalışmalar Merkezinde görev yapan Mark Cancian, Pentagon’un eldeki stokların Ortadoğu operasyonlarına ve Çin ile olası bir çatışmaya yetmeyeceğinden endişelendiğini belirtti.
Cancian, “ABD’nin elindeki Patriot füzesi stokları çok düşük; tahminlerimize göre 800 civarında” değerlendirmesini yaptı.
ABD Avrupa’dan gidecek füzelerin onayını askıda tutuyor
The Washington Post‘a konuşan kaynaklar, Washington’ın yalnızca PURL kapsamındaki teslimatları geciktirmekle kalmadığını, Avrupalı ortakların ellerindeki Patriot füzelerini Ukrayna’ya devretmesine onay vermeyi de bıraktığını aktardı.
Bu Amerikan menşeli bir silah sistemi olduğundan mühimmatı devretmek isteyen ülkelerin Washington’dan izin alması gerekiyor.
Yetkililer, ABD Savaş Bakanı Pete Hegseth’in son devir taleplerini resmi olarak reddetmediğini ancak onaylamayarak askıda bıraktığını bildirdi.
Bloomberg‘e konuşan bir kaynak, Avrupalıların Trump yönetimiyle ilişkileri düzeltmesi için Ukrayna’ya yardım etmeye çalıştığını dile getirdi.
Diğer bir yetkili ise bu amaçla henüz kimsenin Washington’a gitme planı yapmadığına dikkat çekti. Oysa mekik diplomasisi, Zelenskiy ile Trump arasında Şubat 2025’te Oval Ofis’te yaşanan gerginlik dahil önceki krizlerde ilişkileri toparlamanın temel yöntemi olarak öne çıkıyordu.
Dünya Basını2 hafta önceEski CIA analisti Johnson: Trump İran’a girerse Çanakkale’deki Churchill gibi yenilir
Asya2 hafta önceGüney Kore, Kiev Büyükelçisini geri çağırdı
Amerika2 hafta önceBrezilya’da ikinci tur süreci nasıl işleyecek?
Asya2 hafta önceEndonezya’nın yeni iş yasası işçileri memnun etti, iş dünyasını endişelendirdi
Diplomasi2 hafta önceİtalyan gazeteci ve yazar Thomas Fazi: Avrupa, II. Dünya Savaşı’ndan beri ABD işgali altında
Dünya Basını2 hafta önceNükleer bilimci Hughes: Bölgesel nükleer savaş bile dünya genelinde üç milyar insanı aç bırakır
Dünya Basını1 hafta önceİngiliz diplomat Crooke: Suudi Arabistan’da asıl çöküş içeriden gelecek
Amerika2 gün önceSenatör Sanders: Silikon Vadisi zenginleri “korkunç bir plan” üzerinde çalışıyor












