Avrupa
Neden Rishi Sunak?

Liz Truss’ın 49 günlük kısa başbakanlığının sona ermesinin ardından Birleşik Krallık’ın yeni lideri Muhafazakâr Partili Rishi Sunak oldu. İngiliz yurttaşlarının oyuna bile ihtiyaç duymadan koltuğuna oturan Sunak, Boris Johnson’ın istifasının ardından Liz Truss ile birlikte yeni başbakan adaylarından biri olarak ortaya çıkmış fakat selefine mağlup olmuştu.
Truss ile Sunak’ın birlikte devirdiği Boris Johnson’ın Kovid krizinde ve sonrasındaki ekonomi anlayışı biraz “heterodoks” ve “popülist” bulunuyordu: Batılı ülkelerdeki genel küçülme eğiliminin tersine, Johnson ekonomik büyümeyi ve düşük vergileri öne almış, talebi pompalayacak önlemlerden yana olduğunu ilan etmişti. Aslında Johnson, ana akım tarafından pek hoş karşılanmayan, devlet güdümlü mali politikalar uygulayabileceğinin sinyalini vermişti.
Boris Johnson, İngiltere’nin AB’den ayrıldığı Brexit sürecinin ardından göreve gelmiş ve ülkesini yeniden dünya sahnesinde güçlü bir oyuncu olarak ortaya çıkarmak amacıyla hareket etmişti. Kapitalist ekonomileri saran büyük durgunluğa Kovid de eklenince, Johnson’ın yer yer “dengesiz” bulunan hareketleri kendi sonunu getirdi. Daha gevşek bir para politikası izlemek isteyen Johnson’ın Bank of England’ın ve maliyenin “ortodoks” anlayışına yönelik tutarlı ve kapsamlı bir ekonomi politikası olmadığı düşünülüyordu.
İşte Liz Truss bu şartlar altında Johnson’ın halefi oldu. Sunak ile yaptığı münazarada o da ekonomik büyüme ve vergilerin düşürülmesinden bahsetmişti. Bu planı uygulamaya çalıştı da: Borçlanma ile kompanse edilecek 50 milyar dolarlık bir vergi kesintisi paketi yürürlüğe girdi ama “piyasaların” tepkisi sert oldu. Sterlin görülmemiş seviyelere geriledi, panikleyen yatırımcılar 500 milyon dolarlık varlık satışı yaptı, emlak sektörü uçurumun eşiğine geldi. Bank of England emeklilik fonlarının batmasını engellemek için acil bono alım programı başlattı, IMF Truss’ı eleştirerek programı yeniden gözden geçirmesini tavsiye etti.
Belki de istifanın işareti Atlantik’in öbür yakasındaki müttefikinden gelmişti: 16 Ekim günü, ABD Başkanı Joe Biden, Liz Truss’ın vergi paketini “hata” olarak nitelendirdi. Liz Truss, o ana kadar U dönüşüne başlamış ve maliye bakanı Kwasi Kwarteng’i kovmuştu; ama iş işten geçmişti.
Britanya’nın açmazı
Sunak’ın bir açıdan Truss’ı “uyardığını” kabul etmemiz gerekir. Yukarıda anılan münazara sırasında, Truss’ın vergi kesintisi, borçlanma ve ekonomik büyüme vaatlerinin gerçekçi olmadığını söylemiş ve enflasyonist ortamda bu politikaların işe yaramayacağını savunmuştu: Borçlanmayı tarihi ve tehlikeli seviyelere çıkarmak, fiyat yangının üzerine benzin dökmek anlamına gelecekti.
Truss’ın istifasından önce Financial Times’a konuşan Sunak, yeni başbakan ve yeni hükümetin baskın önceliğinin enflasyonu kontrol altına almak olduğunu söylüyordu. Truss’ın finanse edilmemiş borçlarının durumu daha da kötüleştireceğini ve enflasyonu körükleyeceğini anlatıyor ve doğrudan ona seslenerek, “Liz, dürüst olmalıyız. Enflasyondan çıkış için borç almak bir plan değil, peri masalı,” diyordu.
Dolayısıyla, eski Goldman Sachs yöneticisi ve parlamentonun en zengin vekili Rishi Sunak, gelişmiş kapitalist ülkelerdeki para politikalarının gönülden destekçisi olarak belirdi: Enflasyonla mücadeleye odaklanma, harcamaları kısma, faizleri yükseltme, sıkı para politikası. Bank of England’ın “bağımsızlığını” desteklediğini söyleyen yeni başbakan, ancak enflasyon kontrol altına alındıktan sonra vergi kesintilerine gideceğini vaat ediyor.
Fakat ikilem sürüyor. Financial Times’ın yayımladığı anketlere bakılırsa, Ekim ayı itibariyle Britanya resesyona girdi. Faiz artırımı ve parasal sıkılaşma, Ukrayna-Rusya savaşı ve Rusya’ya uygulanan yaptırımlar nedeniyle artan enerji maliyetlerinin beslediği enflasyonu düşürebilmiş değil. Sunak’ın harcamaları kısma planı, toplumda gittikçe artan yardıma muhtaçların sayısı da düşünüldüğünde toplumsal bunalımı daha da tetikleyecek gibi görünüyor. Ayrınca Sunak, Maliye Bakanlığı yaptığı 2020-2022 yılları arasında Britanya’nın 1950’lerden bu yana gördüğü en yüksek vergileri getirmişti. Yine Sunak, “disiplin” vaaz etse de daha yüksek kamu harcamaları sözü veriyor.
Dış politika çizgisinde sarsılma yok
Sunak Brexit politikasının bir destekçisiydi, ama partisinde onun Brüksel’e karşı fazla sempatiyle yaklaştığını düşünenler de yok değil. Kuzey İrlanda Protokolü (NIP) üzerine yapılan tartışma bu anlamda Sunak için de bir test olacak. NIP, Kuzey İrlanda’yı AB’nin mallar için bütünleşik piyasasının içerisinde tutuyor; İrlanda Cumhuriyeti ile olan sınırında gevşek bırakıyor ve Britanya’nın geri kalanıyla ile olan ticarette ilave kontrollere tabi tutuyordu. 2020 yılında Boris Johnson tarafından imzalanan NIP, Sunak tarafından eleştiriliyor ama Sunak, partisindeki sert Brexit’çilerin aksine daha uzlaşmacı bir dil tutturulması gerektiğini düşünüyor.
Öte yandan Rishi Sunak, özellikle göçmen meselesinde sınır kontrollerini artırmayı ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) “engelinden” kurtulmayı istiyor. AİHM’in “sola meyilli” avukatlar tarafından sömürüldüğünü ve tanımının gittikçe genişlediğini savunan Sunak, AİHM’den çıkma seçeneğinin de masada olduğunu söylemişti. Sunak, sığınmacıların Ruanda’ya gönderilmesi planını da desteklemişti.
Joe Biden’la yaptığı telefon görüşmesinde ABD ile Britanya arasındaki “özel ilişki”yi vurgulayan Sunak, Ukrayna’ya desteğini yinelerken Çin’in karşısında duracaklarını da söyledi. Ukrayna’da Boris Johnson’ın geri dönme ihtimali sevinçle karşılanmış, hatta Truss’ın istifasının ardından hükümetin resmi Twitter hesabından Boris’li paylaşım yapılıp hızla silinmişti; fakat Sunak’ın savunma ve dışişleri bakanlıklarını bir önceki kabinede de görev yapan Ben Wallace ve James Cleverly’ye devretmesi, Ukrayna siyasetinin değişmeden kalacağını gösteren bir jest olarak kayıtlara geçti. Sunak’ın başbakan olarak yaptığı ilk telefon görüşmesinin Ukrayna lideri Volodimir Zelensky ile olması da manidardı. Bununla birlikte Sunak, Liz Truss ve ben Wallece tarafından savunma harcamaları için koyulan GSYİH’nin %3’ü barajını desteklemiyor. Bunun yanı sıra, Johnson’ın müttefikleri, Runak’la polemikleri esnasında yeni başbakanın savaşa Johnson kadar bağlı olmadığını, bir gün Putin’le anlaşmanın gerekeceğini söylediği dedikodusunu yaymışlardı.
Muhafazakârların iç gerilimleri ve Yetenekli Bay Sunak
Öte yandan Sunak, parti içinde de sağlam bir zemine yerleşmiş değil. Boris Johnson’ın liderliği, Muhafazakâr Partinin (Tory’ler) içindeki çelişkilerin bir sonucuydu. Parlamentodaki Tory milletvekillerinin çoğu, düşük vergi ve serbest piyasanın egemenliği siyasetine bağlı. Ama öte yandan, özellikle partinin kuzey bölgelerinden gelen temsilcileri daha fazla hükümet harcaması, daha büyük ve müdahaleci bir devlet talep ediyorlar ve partinin içerisinde bir hayli etkililer.
Partinin içinde etkili bir ekip olan Kuzey Araştırma Grubu (NSG), Liz Truss’a bir çağrı yaparak Tory’lerin 2019 seçim manifestosunda yer alan “eşitleyicilik” (levelling-up) politikasının devamını istemişti. NSG, geleneksel olarak İşçi Partisinin elinde yer alan bölgelerden seçilen Tory’lerden müteşekkil ve kuzeye daha fazla yatırım istiyor.
Johnson işte bu çelişkileri çözmekten çok yönetmeyi tercih etti. Hem korumacıydı hem serbest piyasa yanlısı; hem devlet harcamalarını artırmayı vaat etmişti hem de vergi kesintilerini. Brexit kampanyasındaki nutuklarında ise “daha fazla refah, daha az Avrupa”, “daha fazla özgürlük, daha az düzenleme”, “daha fazla dinamizm, daha az göç” yer alıyordu.
Görünüşe bakılırsa, Rishi Sunak bu çelişkilere ve dünya kapitalizminin güncel eğilimlerine Britanya’da verilen cevap. “Yeşil dönüşüm” gibi başlıklar altında ekonominin yeniden düzenlenmesi büyük yatırımlar gerekiyor ve özel sektör yatırımlarının kriz nedeniyle dibe vurduğu bir dönemde kamunun gücünün artması gerekiyor. Sermaye grupları ile devlet arasındaki mesafenin biraz daha kısaltılması lazım. Bunun yanı sıra Avrupa’da devam eden savaş, devletin toplum üzerindeki düzenleyici yetkisinin de daha geniş alanlara yayılması anlamına geliyor.
Tüm bunlar, Rishi Sunak gibi bir figürü ön plana çıkarıyor. Eski sömürge Hindistan kökenli ama işbirlikçi bir aileye mensup; eski Goldman Sachs yöneticisi; zengin; 1960’lı yıllarda Batıya göçen ve iyi üniversitelere yerleşme olanağı bulan eski sömürge ülkelerin işbirlikçi ailelerinin profesyonel ve kendini yetiştirmiş çocuğu…
Avrupa
AB Komiseri Kos: Ukrayna’nın 2027’de üyeliği imkansız

AB Genişleme Komiseri Marta Kos, Ukrayna’nın 1 Ocak 2027’de birliğe üye olmasının imkansız olduğunu ve sürecin liyakat esasına dayandığını açıkladı. Adaylara ayrıcalık tanınamayacağını vurgulayan Kos, mevcut prosedürlerin değiştirilmesi çağrısında bulundu.
Avrupa Birliği’nin (AB) genişlemeden sorumlu komiseri Marta Kos, İtalyan gazetesi Corriere della Sera’ya verdiği mülakatta, Ukrayna’nın 2027 yılının başında birliğe katılımının mümkün olmadığını söyledi.
Sürecin liyakat esasına dayandığını vurgulayan Kos, “1 Ocak 2027 tarihi Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy tarafından dile getirilmişti. Katılım liyakat esasına dayanıyor; bu tarihin imkansız olduğu açıktır” ifadesini kullandı.
Jeopolitik koşulların değişmesiyle birlikte AB üyeliğinin yalnızca Ukrayna için değil birçok ülke açısından öncelik haline geldiğini belirten Kos, üyelik sürecinde hiçbir adayın ayrıcalığı olmadığını kaydetti.
Fakat Ukrayna’nın içinde olduğu şartların gözetilmesi gerektiğini ifade eden Kos, “Tam da bu nedenle ona yardım etmekle yükümlüyüz” dedi. Genişleme Komiseri, bu yılın sonuna kadar Ukrayna ile katılım müzakerelerinde mümkün olduğunca fazla fasıl kümesinin açılmasını umduğunu dile getirdi.
Ukrayna Devlet Başkanı Zelenskiy, yılın başında yaptığı açıklamada AB üyeliğinin hem ülkesi hem de Avrupa için temel güvenlik garantilerinden biri olduğunu savunmuş ve katılım tarihi olarak 2027’yi işaret etmişti.
Almanya Başbakanı Friedrich Merz de bu tarihin imkansız olduğunu belirterek “Bu süreçler genellikle birkaç yıl sürer” değerlendirmesinde bulunmuştu.
Mevcut prosedürler nedeniyle Ukrayna’nın 1 Ocak 2027’de katılımını olanaksız gören Kos ise AB’ye giriş sürecinde değişikliğe gidilmesi çağrısı yaptı.
Kos, haziran ayında yaptığı açıklamada AB’nin Ukrayna’nın üyeliği konusunda iki senaryo üzerinde durduğunu aktarmıştı. İlk senaryonun tam üyelik gerçekleştikten sonra ülkelerin entegre olduğu standart model olduğunu belirten Kos, ikinci seçeneğin ise adayın gerekli şartları karşıladıkça belirli alanlarda AB politikalarına dahil olduğu sektörel entegrasyonu kapsadığını kaydetmişti. Kos, o dönemde birlik yetkilileri ile Ukrayna’nın bu ikinci seçenek üzerinde çalıştığını ifade etmişti.
Ukrayna, 2022 yılında resmi olarak AB’ye aday ülke statüsü aldı; katılım müzakerelerinin ilk bölümü ise Haziran 2026’da başladı.
Avrupa
Sağlık Forumu: AB hastaneleri savaşa hazır değil

Uzmanlar, Avrupa sağlık sistemlerinin giderek daha tehditkar hale gelen jeopolitik ortama uyum sağlaması gerektiği konusunda uyarıda bulundu.
Rapporteur’e göre siber saldırılardan dezenformasyona kadar uzanan yeni tehditlere ilişkin tartışmalar, bu hafta Avrupa Sağlık Forumu’nun düzenlendiği Avusturya’nın Bad Hofgastein kasabasının sakin atmosferiyle keskin bir tezat oluşturdu.
Avrupa Hastane ve Sağlık Federasyonu Başkanı Henriette Neumeyer, Ukrayna’daki savaşın, Avrupa’nın askeri krizlerden sadece dolaylı olarak, yani artan sağlık maliyetleri ve diğer ülkelerden gelen hastaların tedavisi yoluyla etkilenmediğini gösterdiğini söyledi.
Neumeyer, “Fakat ulusal düzeyde veya AB faaliyetleri bağlamında farklı senaryolara da hazırlıklı olmalıyız,” dedi.
Neumeyer, çatışmalarda sağlık tesislerine ve çalışanlarına yönelik saldırıları kınamanın yanı sıra, üye ülkeler arasında önemli eşitsizliklere dikkat çekti:
“Avrupa hastanelerinin hazırlık durumuna bakarsak, bazı zorluklarla karşı karşıya olduğumuzu görüyoruz. Araştırmalar, Almanya veya Hollanda gibi mali açıdan iyi donanımlı sistemlerde bile hazırlık konusunda eksiklikler olduğunu gösteriyor.”
Uzmanlar, sağlık sistemlerinin dayanıklılığının güçlendirilmesinin daha sağlam tedarik zincirleri, işgücü eksikliğini gidermeye yönelik önlemler ve ülkeler arasında daha yakın işbirliği gerektireceği konusunda hemfikirdi.
Son sekiz yılını Dünya Sağlık Örgütü’nün (DSÖ) Ukrayna temsilcisi olarak geçiren Jarno Habicht, “Sağlık saldırı altında” dedi ve şöyle devam etti:
“Bence en önemli şey, savaşın sağlık sistemini, insanların sağlığını ve tüm toplumu nasıl bir stres testine tabi tuttuğunu düşünmek.”
Habicht, Rapporteur’a verdiği demeçte, DSÖ’nün Ukrayna’da birinci basamak sağlık merkezleri, hastaneler ve ambulanslar da dahil olmak üzere sağlık hizmetlerine yönelik 3.500’e yakın saldırıyı izlediğini belirtti.
Ayrıca, son aylarda ilaç depolarının giderek artan bir hızla tahrip edilmesi nedeniyle tedarik hatlarında aksaklıklar yaşandığını da vurguladı.
Habiht, “2026 yazından bu yana yaşadığımız bu sürekli baskı ve sivil altyapıya yönelik saldırılar, insani ihtiyaçları artıracaktır,” diye uyardı.
Avrupa
Draghi: Faiz politikası büyümeyi sürekli kılmaz

Eski Avrupa Merkez Bankası (ECB) Başkanı Mario Draghi, Avrupa’nın uzun vadeli büyümeye dönmek için yeni teknolojileri geliştirmesi ve yaygınlaştırması gerektiğini söyledi.
Draghi, Zürih’teki İsviçre Federal Teknoloji Enstitüsü’nde, İsviçre Merkez Bankası’nın Karl Brunner Seçkin Konuşma Serisi kapsamında bir konuşma yaptı.
“Büyüme, tüm hükümetler tarafından paylaşılan açık bir hedef haline gelmelidir,” diyen eski ECB Başkanı, “Her ülkenin kendi başına hareket ettiği Avrupa’nın alışılagelmiş tepkisi, şu anda karşı karşıya olduğu dünyada yeterli olmayacaktır. Ulusal reformlar hâlâ önemlidir ama teknoloji –ve dolayısıyla büyüme– için artık gerekli olan ölçeği sağlayamazlar. Bunu ancak entegrasyon sağlayabilir,” diye konuştu.
Draghi, konuşmasına bu konferans dizisinin adandığı ekonomist Karl Brunner’in fikirlerinden alıntı yaparak başladı ve “Merkez bankası tek başına fiyat istikrarını sağlayamazdı. Kendi teşvikleriyle uyumlu bir mali otoriteye ihtiyacı vardı,” diye hatırlattı.
Bu yaklaşımın, ECB’ye bağımsızlık tanıyan ve fiyat istikrarını birincil hedef olarak belirleyen, aynı zamanda parasal finansmanı yasaklayan, kurtarma yasağı hükmünü ve aşırı açıklarla ilgili prosedürleri getiren Maastricht Antlaşması’nda açıkça görüldüğünü açıkladı.
Fakat ona göre bu ayrımın uygulamada geçerli olup olmadığı, sadece kurallara bağlı değildi. Eski İtalya Başbakanına göre bu, “r eksi g” olarak adlandırdığı borç maliyeti ile büyüme arasındaki ilişkiye bağlı:
“Bir hükümetin borcuna ödediği faiz oranı ekonomik büyüme oranını aşarsa, hükümet birincil fazla vermedikçe borç-GSYİH oranı otomatik olarak yükselir. Aradaki fark ne kadar genişse, o kadar büyük bir fazla gerekir ve borcu paraya çevirmek için merkez bankasına baskı yapma eğilimi o kadar artar.”
Burada “r” faiz/iskonto oranı; “g” ise büyüme oranını simgeliyor.
ECB’nin eski Başkanı’na göre, Avrupa çerçevesi iki örtük varsayım içeriyordu. Birincisi, “büyümenin diğer politikalarla sağlanacağı” idi. İkincisi ise, “görevini yerine getirmeye kararlı bir merkez bankası ile kurallara uyan hükümetlerin birlikte faiz oranlarını düşüreceği” idi.
Draghi, bir süre için işlerin bu şekilde yürüdüğünü belirtti ve genel hatlarıyla “Büyük Ilımlılık” döneminde bunun yaşandığını vurguladı.
1990’larda, gelişmiş ekonomilerin hükümetleri açıklarını azaltırken, merkez bankaları enflasyon beklentilerini sabit tuttu. Avroya geçiş hazırlığı yapan ülkeler de yakınsamadan faydalandı.
Ardından, avronun ilk on yılında büyüme gerçekleşti. 1999’dan 2007’ye kadar Avro bölgesi, yıllık bazda reel olarak yüzde 2’nin biraz üzerinde büyüdü ve bu büyüme, “r’yi g’ye yakın tuttu.”
Draghi, o yıllarda “merkez bankasının yalnızca referans faiz oranını kullanarak görevini yerine getirebildiğini ve bağımsızlığının ciddi bir şekilde sınanmadığını” savundu.
Fakat ona göre “yapıda” uyarı işaretleri vardı. Draghi, “Büyüme, çerçevenin dayandığı tek pazar reformlarından çok, krediden ve yakınsamadan kaynaklanıyordu,” dedi.
Böylece finansal kriz ve devlet borcu krizi bir sınav haline geldi: “Krediye dayalı büyüme sona erdi ve ülkeler arasındaki faiz oranları yeniden birbirinden uzaklaşmaya başladı.”
Daghi, 2008 ile 2011 arasında, Avro bölgesi borç faiz farkının 2,8 puana yükseldiğini hatırlattı ve şöyle dedi:
“Büyümenin çökmesi ve r ile g’nin birbirinden kopmasıyla birlikte, makroekonomik politikadan sorumlu yetkililer müdahale etmek ve büyüme konusunda sorumluluk almak zorunda kaldı.”
Önce hükümetler, ardından da her şeyden önce merkez bankası devreye girdi. Draghi, 2010 ile 2013 yılları arasında “maliye politikası duruşunun bu nedenle belirgin şekilde kısıtlayıcı hale geldiğini” söyledi.
Fakat sonuç olarak, mali konsolidasyonun faiz oranları üzerindeki etkisinden çok büyüme üzerindeki etkisi daha büyük oldu. 2011’in ikinci çeyreğinden 2013’ün ilk çeyreğine kadar, büyüme sekiz çeyrek üst üste sıfır ya da negatif oldu.
Zayıf talep, para politikasına da yansıdı. Draghi, “Fiyat istikrarını yeniden sağlamak için para politikasının son derece genişlemeci hale gelmesi gerekiyordu,” dedi.
Faiz oranları sıfıra, ardından sıfırın altına indirildi ve ECB, başta devlet tahvilleri olmak üzere finansal varlıklar satın almaya başladı.
Draghi’ye göre bu önlemler “hedeflerine ulaştı.” En yoğun dönemlerinde, “uzun vadeli faiz oranlarını yaklaşık 140–150 baz puan düşürdüler”.
ECB tahminleri de, bu önlemlerin 2015 ile 2019 yılları arasında Avro bölgesindeki büyümenin dörtte birinden fazlasına katkıda bulunduğunu gösteriyor.
Mario Draghi’den AB için kritik konuşma: Radikal bir değişime ihtiyacımız var
Draghi, “Projeyi koruyan ve para ile maliye politikasını ayrı tutan, doğru bir şekilde uygulanan bağımsızlıktı,” dedi.
Ne var ki Draghi, bu dönemin bir daha tekrarlanamayacağına inandığnı söyledi. Eski ECB Başkanı, “Merkez bankasının büyümeden sorumlu olduğu bir sistem sürdürülebilir değildir ve bugün artık geçerliliğini yitirmiştir,” diye konuştu.
Ona göre bugünün sorunu, her şeyden önce küresel faiz oranları. “Avro bölgesindeki uzun vadeli faiz oranları, giderek Avrupa’nın kontrolü dışındaki nedenlerle yükseliyor,” diyen Draghi, son aylarda ABD Hazine tahvillerinin getirileri ile paralel artışlara dikkat çekti.
Draghi, bu artışın bir kısmının enflasyonu yansıttığını söyledi:
“Küresel arz tarafındaki şoklar, en son İran ile yaşanan çatışma ve Rusya ile Orta Doğu’daki rafineri kapasitesi kaybının yol açtığı enerji fiyatları artışı yoluyla, fiyatları bir kez daha yukarı çekmiştir.”
Fakat artışın büyük kısmı aynı zamanda borç arzını da yansıtıyor. Draghi, bu yıl ABD’nin GSYİH’nin yüzde 6’sına yakın bir açık kaydedeceğini ve politikaların değişmemesi durumunda 2030 yılına kadar borcunun savaş sonrası zirveyi aşacağını belirtti.
Yapay zekaya yapılan yatırımlar da sermaye talebini artırıyor. Draghi şöyle devam etti:
“Sadece büyük ABD teknoloji şirketlerinin bu yıl, ağırlıklı olarak yapay zeka veri merkezlerine yaklaşık 800 milyar dolar yatırım yapacağı tahmin ediliyor.”
Draghi, veri merkezlerine yönelik küresel yatırımın 2030 yılına kadar 3 trilyon doları aşabileceğine işaret etti.
Draghi beklenen raporunu sundu: AB’nin yılda ilave 800 milyar avro yatırıma ihtiyacı var
Avrupa’da da borç seviyesi yükseliyor. Draghi, “Bu eğilimin tersine dönmesi olası görünmüyor,” dedi.
IMF tahminlerine göre, 2040 yılına kadar gelişmiş Avrupa ekonomileri, yaşlanan nüfus, savunma ve iklim geçişi nedeniyle GSYİH’nin yaklaşık yüzde 4,5’i tutarında ek harcama ile karşı karşıya kalacak.
Öte yandan Draghi’ye göre sorun, Avro bölgesindeki büyümenin, küresel piyasalarda şu anda karşı karşıya olduğu faiz oranlarının seviyesinin gerisinde kalmış olması.
Dolayısıyla Avrupa faiz artışlarının tüm etkisini üstlenirken, büyümenin sadece bir kısmını üstleniyor.
Verimlilik, ABD ile en büyük uçurumun yaşandığı alanlardan biri. 1999’dan bu yana, çalışılan saat başına üretim, ABD’ninkinin yaklaşık yarısı oranında artmış. 2019’dan bu yana ise Avro bölgesinde yıllık yüzde 0,3’lük bir artış görülürken, ABD’de bu oran yüzde 1,8 olmuş.
Draghi, Avrupa’daki reformların da bu hızı yakalayamadığını belirtti:
“Hizmetler için tek pazar, 1985’ten beri bir hedef olmuştur; fakat son yirmi yılda, Avrupa içindeki hizmet ticaretindeki engeller, AB dışındaki işletmelerin karşılaştığı engellerden daha hızlı bir şekilde ortadan kalkmamıştır.”
Bu nedenle büyüme konusu, kamu maliyesi açısından da merkezi bir öneme sahip hale geliyor.
Draghi’ye göre “hükümetlerin mali konsolidasyonu gerçekleştirme kabiliyeti büyümeye bağlı.”
ABD, yapay zeka yatırımlarında Avrupa ile arasındaki farkı artırıyor
Faiz oranlarının ise “giderek Avrupa dışında belirlendiğini” söyledi ve “Büyüme, Avrupa’nın hâlâ fark yaratabileceği tek alan,” dedi:
“2040 yılına kadar sürdürülen ve artan gelirin bir kısmının bir kenara ayrıldığı, yıllık yarım puanlık ek büyüme, Avrupa’nın sürdürülebilir bir borç seyrine ulaşmak için gereken yolun yaklaşık üçte birini kat etmesini sağlayacaktır.”
Draghi’ye göre bu ölçekte bir büyüme mümkün. Yapay zekanın hızlı bir şekilde benimsenmesi önümüzdeki on yıl içinde toplam faktör verimliliği artışına 0,4 yüzde puan ekleyebilir. Ayrıca bir de ulusal reformlar ve tek pazar reformları bir arada değerlendirildiğinde, yılda yaklaşık yarım puanlık bir artış daha sağlayabilir.
Bununla birlikte, Draghi’ye göre mali konsolidasyon gerekli olmaya devam edecek. Hükümetler, ilave konsolidasyon önlemleri veya reformlar olmaksızın artan harcamaları finanse ederse, 2040 yılına kadar ortalama Avrupa borç-GSYİH oranı yüzde 130’a ulaşacak. Ekonomilerin büyüklüğüne göre ağırlıklandırıldığında, bu oran yüzde 155’e ulaşacak.
Draghi, orta vadede kamu maliyesinde belirli bir düzeyde konsolidasyonun kaçınılmaz olduğunu savundu.
Ona göre, bunun yalnızca harcama kesintileri ve vergi artışları yoluyla gerçekleştirilmesi halinde, gerekli sonuçların elde edilmesi olası değil.
Para politikası söz konusu olduğunda en önemli önceliğin enflasyonu kontrol altında tutmak olduğunu savunan Draghi’ye göre ikinci öncelik ise “büyümeyi gereğinden fazla zayıflatmaktan kaçınmak.”
Enflasyonist şoklarla karşı karşıya kalındığında, “Günümüzde para politikası büyümeden sorumlu tutulamaz fakat temel faiz oranlarının seyrinin, orta vadede enflasyonu istikrara kavuşturmak için gerekenden daha dik olmamasını sağlayabilir” diye açıkladı.
Draghi: AB, rehavet nedeniyle küresel rakiplerinin gerisinde kalıyor
Draghi’nin aktardığı tahminlere göre, geçen yılın sonundan bu yana öngörülen kısa vadeli faiz oranlarındaki artış, 2026–2028 döneminde genel büyümeyi 1,1–1,3 puan düşürecek.
Draghi, bu tahminlerin “Ağustos ortasından bu yana kaydedilen beklenen faiz oranlarındaki ilave artıştan önceye ait” olduğunu vurguladı.
Ayrıca, sıkılaştırmanın etkileri daha uzun süreli olabilir ve “yatırım ve inovasyonu olumsuz etkileyerek, kısıtlayıcı bir politika bir süre boyunca verimliliği ve potansiyel üretimi düşürebilir.”
Potansiyel büyümenin “yüzde 1’in biraz üzerinde” olduğu göz önüne alındığında, Avrupa’nın hata payı çok az gibi görünüyor.
Bu nedenle merkez bankasının iletişimi de önemli:
“Özellikle küresel faktörlerin Avrupa’daki getirileri yukarı çekmede daha önemli bir rol oynadığı bir dönemde, para politikası faiz oranlarının beklenen seyrinin, merkez bankasının niyetlerini yansıtmasını ve nasıl tepki vereceğine dair belirsizliği yansıtmamasını sağlamak önemli.”
Fakat ona göre uzun vadeli büyüme, ECB’nin kontrolü dışında: “Uzun vadeli büyümenin ana itici gücü– yani yeni teknolojilerin geliştirilmesi ve yaygınlaşması– merkez bankaslarının etki alanı dışındadır.”
Bu nedenle farklı bir ölçekte düşünmek gerekiyor ve her ülkenin kendi başına hareket ettiği Avrupa’nın alışılagelmiş tepkisi yeterli olmayacak. Draghi’ye göre bunu ancak entegrasyon sağlayabilir.
Draghi’ye göre, tek pazarın ve sermaye piyasaları birliğinin tamamlanması, sermaye getirisini artırmayı ve Avrupa tasarruflarının daha büyük bir kısmını harekete geçirmeyi mümkün kılacak.
Eski ECB Başkanı, “Daha hızlı büyüme ise, büyüme ile faiz oranları arasındaki ilişkiyi iyileştirerek, borç sürdürülebilirliğini zedelemeden kamu yatırımları için alan yaratacak,” dedi.
Yapay zeka, en bariz örneklerden biri. AB’nin yapay zeka için küresel bilgi işlem kapasitesinin yüzde 5’inden azını oluşturduğunu hatırlatan iktisatçı, bu payı 2030 yılına kadar yüzde 15’e çıkarmak için yaklaşık 1.300 trilyon avroluk yatırım gerekeceğinin altını çizdi.
fakat riski azaltmak için gerekli kamu müdahalesi yaklaşık 100 milyar avro tutarında olacak.
Draghi’ye göre sonuç olarak, yine Brunner’in dersine geri dönülüyor:
“Brunner’in koşulu hâlâ geçerli: Bir merkez bankası, ancak hükümetler borçlarını kontrol altında tutarsa para biriminin istikrarını sağlayabilir. [Ancak] değişen şey, bu koşulun nasıl yerine getirilebileceğidir. Entegrasyon ne kadar ilerlerse, büyüme faiz oranlarının üzerinde o kadar sağlam kalabilir ve merkez bankası siyasi baskılardan o kadar fazla korunur. Böylece büyüme ve bağımsızlık birbirini güçlendirir.”
Draghi’ye göre görev artık yasama organlarına düşüyor: “Anayasanın kalıcı olabilmesi için, ulusal ve Avrupa yasama organları artık Birliğin hedefi olarak büyüme konusunda tam sorumluluk üstlenmelidir. Bunu yaparlarsa, Avrupa’yı yenilenme yoluna sokacaklardır.”
Asya2 hafta önceÇin yapay zekâ, çipler ve akıllı fabrikalara büyük yatırım yapıyor
Asya2 hafta önceHindistan ve Vietnam, ‘Çin artı bir’ rekabetini ticari kazanıma dönüştürmeyi hedefliyor
Asya2 hafta önceJaponya Merkez Bankası faizleri 1995’ten bu yana en yüksek seviyeye çıkardı, yen değer kaybetti
Asya2 hafta önceGüney Kore lideri Lee, ABD baskısına rağmen Ortadoğu’da savaşa dahil olmayacaklarını söyledi
Diplomasi4 gün önceEast-West Forum İstanbul’da toplandı: Çok kutupluluk geri döndürülemez
Ortadoğu2 hafta önceEnsarullah lideri: Suudi Arabistan’ın Mekke iddiası ‘asrın yalanı’
Asya1 hafta öncePakistan’a Katar’dan ikinci LNG sevkiyatı yapılacak
Diplomasi1 hafta öncePalantir nasıl Ukraynalıları kobay faresine dönüştürdü?












