Bizi Takip Edin

Diplomasi

İran ve ABD nükleer görüşmelerde ‘ilerleme’ kaydedildiğini bildirdi

Yayınlanma

İran ve ABD, salı günü Cenevre’de, Donald Trump’ın, Tahran’ın bir anlaşmaya varmaması halinde bunun “sonuçlar” doğacağı yönündeki tehdidini yinelemesinin ardından nükleer görüşmeler için bir kez daha bir araya geldi.

Umman’ın kolaylaştırıcılığında gerçekleşen müzakereler, bu ayın başlarında Maskat’ta yapılan bir tur dolaylı görüşmenin devamı niteliğindeydi ve ABD’nin bölgedeki askeri yığınağını sürdürdüğü bir döneme denk geldi.

ABD özel temsilcisi Steve Witkoff ve Jared Kushner Washington’ı temsil ederken, İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi Tahran’ı temsil etti.

Geçtiğimiz hafta Ortadoğu’ya ikinci bir uçak gemisi grubu göndereceğini açıklayan Trump, pazartesi akşamı görüşmelere “dolaylı olarak” dahil olacağını ve bu görüşmelerin “çok önemli” olduğunu söylemişti.

Trump, Air Force One’da gazetecilere verdiği demeçte, “Bence bir anlaşma yapmak istiyorlar. Anlaşma yapmamanın sonuçlarını istediklerini sanmıyorum” ifadelerini kullanmıştı.

ABD, geçtiğimiz ay içinde Ortadoğu’ya ek savaş gemileri, savaş uçakları ve hava savunma sistemleri sevk etti.

İranlı yetkililer ise bir anlaşma istediklerini bancak savaşa da hazır olduklarını söylediler.

Arakçi: İkinci tur, ilkinden daha ciddi geçti

İran Dışişleri Bakanı, müzakerelerde henüz bir atılım olmadığını ve bir anlaşma için ‘belirli bir yol haritası’ bulunmadığını söylese de “Önceki tura kıyasla daha yapıcı bir şekilde yürütüldü” dedi.

İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, Tahran ile Washington arasında İsviçre’nin Cenevre kentinde yapılan ikinci tur dolaylı nükleer müzakerelerin ardından yaptığı açıklamada, “yol gösterici ilkeler” konusunda “genel bir anlayışa” varıldığını söyledi. Arakçi, bunun kısa süre içinde bir anlaşmaya varılacağı anlamına gelmediğini ancak sürecin başladığını belirtti.

“Görüşmeler ciddi bir atmosferde ve önceki tura kıyasla daha yapıcı bir şekilde yürütüldü” diyen Arakçi, “Teknik meselelere ilişkin istişareler bir gün önce başlamıştı ve Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu Başkanı Rafael Grossi ile de verimli görüşmeler yapıldı” dedi.

Arakçi, “Metin taslağı hazırlamaya yönelik çabalar kapsamında görüşmeler sırasında çeşitli fikirler önerildi ve incelendi. Yol gösterici ilkeler konusunda genel bir anlayışa vardık ve bundan sonra metni yazma aşamasına geçmek için bu ilkeleri tartışacağız” derken, “Yol daha yeni başladı” vurgusu yaptı.

“Metnin taslağını hazırlamak daha zor olacak ve ayrıntılı çalışma gerektirecek. Önceki tura kıyasla daha iyi ilerleme kaydedildi” diyen Arakçi, “Bu aşamada belirli bir yol haritası yok, ancak ilerleme yolu daha net ve umut verici görünüyor. Bir sonraki görüşme turunun zamanlaması henüz belirlenmedi” ifadelerini kullandı.

Vance: İlerleme var ama Trump’ın kırmızı çizgileri kabul edilmedi

ABD Başkan Yardımcısı JD Vance ise Arakçi gibi “dolaylı nükleer görüşmelerin ikinci turunda bazı ilerlemeler sağlandığını” söylese de, “Tahran’ın Donald Trump yönetiminin belirlediği kırmızı çizgileri henüz kabul etmediğini” belirterek dayatma politikasından geri adım atmadı.

Fox News’e konuşan Vance, “Bazı açılardan iyi geçti, yeniden görüşme konusunda mutabık kalındı. Ancak başkanın belirlediği ve İran’ın henüz kabul etmeye hazır olmadığı kırmızı çizgiler var” dedi.

Vance bu kırmızı çizgilerin başında “İran’ın nükleer silah edinmemesinin geldiğini” belirtti. ABD Başkan Yardımcısı, Tahran’ın nükleer silah istemediğini söylemesine rağmen “bu yönde niyet taşıdığına işaret eden unsurlar bulunduğunu” iddia etti. ABD’nin diplomasi yoluyla çözüm aradığını savunan Vance, “Diplomasi bir noktada tükenirse başkanın başka seçeneklere yönelme yetkisi var” dedi.

Pezeşkiyan: Nükleer silah istemediğimizi hangi dilde söylemeliyiz?

İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan ise müzakerelerin ardından yaptığı açıklamada, İran’ın nükleer silah arayışısında olmadığını ama uluslararası anlaşmalarla garanti edilen barışçı nükleer enerji hakkından vazgeçmeyeceğini yineledi.

“Nükleer silah istemediğimizi hangi dilde söylemeliyiz? Bu konuda her türlü doğrulamaya hazırız” diyen Pezeşkiyan, “Dini liderin fetvasına dayanarak, ideolojik açıdan kesinlikle nükleer silah peşinde değiliz ve bunu nasıl doğrulamak isterlerse istesinler, biz hazırız” ifadelerini kullandı.

Pezeşkiyan, İran’ın tıbbi, tarımsal ve endüstriyel amaçlarla kullanılan barışçıl nükleer programından vazgeçmeyeceğini vurguladı.

Hürmüz’de tatbikat

Devrim Muhafızları bu hafta, dünyadaki deniz yoluyla taşınan ham petrolün yaklaşık üçte birinin geçtiği kritik bir deniz ticaret yolu olan Hürmüz Boğazı’nda bir deniz tatbikatına başladı.

Devlet televizyonu dalı günü, muhafızların deniz kuvvetlerinin, gemi savar seyir füzelerini test etmek ve stratejik su yolunun olası kapatılmasını prova etmek için boğazın bazı kısımlarını birkaç saatliğine trafiğe kapatacağını bildirdi.

Devrim Muhafızları Deniz Kuvvetleri Komutanı Tuğamiral Ali Rıza Tengsiri, kuvvetlerinin, İran liderleri ne zaman emrederse, su yolunu kapatmaya hazır olduğunu söyledi.

Hamaney’den Trump’a yanıt: Öyle bir darbe alırsınız ki…

İran dini lideri Ayetullah Ali Hamaney, salı günü yaptığı bir konuşmada ABD’nin askeri tehditlerini reddederek, İslam Cumhuriyeti silahlı kuvvetlerinin güçlü misilleme saldırıları düzenleme kapasitesine sahip olduğunu ima etti.

Hamaney, “Dünyanın en güçlü orduları bile öyle bir darbe alabilir ki bir daha ayağa kalkamazlar” dedi.

Hamaney, tıpkı önceki ABD yönetimlerinin İran’da rejim değişikliği sağlayamaması gibi, Trump’ın da bunu başarma girişiminin başarısız olacağını ekledi. “Ona söylüyorum: Sen de bunu yapamayacaksın” dedi.

Anlaşmanın önündeki engeller

Bu ayki görüşmeler, ABD’nin haziran ayında İsrail’in İran’ın ana nükleer tesislerini hedef aldığı 12 günlük savaşa katılmasından bu yana yapılan ilk görüşmeler.

Trump, saldırıların İran’ın nükleer programını “paramparça ettiğini” söyledi ancak son haftalarda İran’ın nükleer silaha sahip olmamasını garanti altına alacak bir anlaşma istediğini yineledi.

Diplomatlar, hasımlar arasındaki derin güvensizlik ve tarafların görüşmelerden beklentileri arasındaki uçurum göz önüne alındığında, bir anlaşmaya varılmasının önünde büyük zorluklar olduğu uyarısında bulundu.

Kritik bir engel, ABD’nin İran’ın hem nükleer yakıt hem de silah yapımında kullanılabilecek malzeme üretebilen bir süreç olan uranyum zenginleştirme kabiliyetinden kalıcı olarak vazgeçmesi yönündeki uzun süredir devam eden talebi oldu.

Tahran bu talebi reddederek, nükleer silahların yayılmasının önlenmesi anlaşmasına imza atan bir ülke olarak zenginleştirme hakkına sahip olduğunda ısrar ediyor ve nükleer silah geliştirmeye çalıştığını reddediyor.

Hamaney, İran’ın nükleer enerjiden tamamen vazgeçmesi yönündeki taleplerin kabul edilemez olduğunu söyledi. “Müzakerelerin sonucunu önceden belirlemek aptallıktır” dedi.

Arabuluculuk çabalarında yer alan Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, geçen hafta FT’ye verdiği demeçte, “Amerikalılar, İran’ın belirlenen sınırlar içinde zenginleştirme yapmasına tolerans göstermeye istekli görünüyor” dedi.

Washington ayrıca görüşmelerde İran’ın balistik füze programına ve bölgesel militanlara verdiği desteğe yönelik kısıtlamaların da yer almasını isterken, Tahran yalnızca nükleer konuya odaklanılmasında ısrar ediyor.

Ancak Trump’ın mesajları karmaşıktı; başkan yalnızca İran’ın nükleer programını kapsayan bir anlaşmanın “kabul edilebilir” olabileceğini öne sürdü.

Arakçi pazartesi günü, haziran ayında ABD ve İsrail tarafından bombalanan üç tesise erişim sağlamaya çalışan Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (UAEA) Genel Direktörü Rafael Grossi ile görüşmelerde bulundu.

Geçen hafta İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, Tahran’ın nükleer silah yapmaya çalışmadığını kanıtlamak için nükleer tesislerini “her türlü doğrulamaya” açmaya hazır olduğunu söylemişti.

Arakçi pazartesi günü, “Adil ve hakkaniyetli bir anlaşmaya varmak için gerçekçi fikirlerle Cenevre’deyim” dedi.

X’teki bir paylaşımında ise “Masada olmayan şey: tehditler karşısında boyun eğmektir” ifadelerini kullandı.

Diplomasi

Eski BM diplomatı von der Schulenburg: Avrupa Birliği’nin barış projesi çöktü

Yayınlanma

Editörün notu: Avrupa Parlamentosu Üyesi ve eski Birleşmiş Milletler Genel Sekreter Yardımcısı Michael von der Schulenburg, 25-26 Eylül tarihlerinde İstanbul’da düzenlenen East-West Forum kapsamında yaptığı konuşmada Avrupa Birliği’nin mevcut gidişatına dair değerlendirmelerde bulundu. Schulenburg, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından barışı tesis etmek amacıyla kurulan Birliğin artık bu misyonunu terk ederek tamamen savaş odaklı bir retoriğe teslim olduğunu belirtti. Avrupa’nın kıt kaynaklar, yüksek enerji maliyetleri, sanayisizleşme ve demografik kriz gibi yapısal sorunlarla boğuşurken etrafındaki aktif çatışma çemberiyle baş başa kaldığına dikkat çekti. Brüksel’in diplomasi ve arabuluculuk kabiliyetini yitirdiğini belirten kıdemli diplomat, 27 üye ülkenin Rusya ile müzakere masasına oturabilecek esneklikten ve ortak iradeden yoksun olduğunu dile getirdi.


Belirttiğiniz gibi, ben bir akademisyen değilim; savaşların ve barışın gerçek dünyasından geliyorum. Ömrümün neredeyse tamamını Avrupa’nın dışında geçirdim fakat son iki yılımı Avrupa Birliği’nde tamamladım ve karşılaştığım manzara beni derinden sarsıyor.

Bildiğiniz üzere Avrupa Birliği, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından bir barış projesi olarak kuruldu. İkinci Dünya Savaşı’nın tekrarlanmaması, kıta ülkelerinin bir araya gelmesi ve dış dünyaya savaşlara mecbur kalınmayan barışçıl bir bütünleşme modeli sunulması amaçlanıyordu.

Gelgelelim bu durum bütünüyle değişti. Bugün gerek Parlamentoda gerekse resmi söylemlerde işittiğim kadarıyla, Avrupa Birliği’ndeki tartışmaların merkezine artık doğrudan savaş yerleşmiş durumda.

Bugün Avrupa Birliği’ni, gerçekleri bütünüyle inkâr eden, gerçekliği tamamen yadsıyan ve bu sebeple herhangi bir politika üretemez hale gelen bir teşekkül olarak tanımlıyorum.

Seminerimizin başlığı olan yeni dünya düzenine bir katkı sunulup sunulamayacağı meselesine gelirsek; bu katkının Avrupa Birliği’nden gelmeyeceği kesin.

Mesleki deneyimime daha yakın bir kıyaslama yapayım: Avrupa Birliği’ni Amerika Birleşik Devletleri, Çin ve Rusya ile karşılaştırdığınızda, Birliğin dünyadaki faal savaşların büyük kısmıyla kuşatıldığını görürsünüz. Bahsettiğim diğer ülkelerin hiçbirinin etrafında bu denli yoğun çatışma yok.

Dahası, ABD’nin İran ve benzeri savaşları başlatıp ardından Atlas Okyanusu’nun gerisine çekilmesi gibi bir sorunla karşı karşıyayız; oysa bu savaşların neticeleri doğrudan Avrupa Birliği’nin kapı eşiğinde kalıyor.

İran’ı düşünüyorum; İsrail’in Suriye’den Lübnan’a, Batı Şeria’dan Gazze’ye kadar yürüttüğü pek çok savaşı düşünüyorum.

Yemen ile Suudi Arabistan arasındaki çatışmayı, hemen ardından Afrika’daki Mali ve benzeri bölgeleri, elbette Sudan’ı aklıma getiriyorum. Şüphesiz bizim açımızdan en ağırı Ukrayna savaşı; zira doğrudan kendi kıtamızda cereyan ediyor.

Avrupa Birliği’ni diğer üç küresel güçle mukayese ettiğinizde, muhtemelen en kıt doğal kaynaklara sahip coğrafya olduğumuzu da fark edersiniz. Devasa bir demografik sorunumuz var; üstünü örtmeyi tercih ettiğimiz ama muazzam tesirler yaratacak bir nüfus dönüşümü yaşıyoruz. En pahalı enerjiyi biz tüketiyoruz. Karşılaştırmalı üstünlüğümüzü kaybettik; sanayisizleşmeyle yüz yüzeyiz. Ve elbette, dünyada Avrupa’yı ayrıcalıklı kılan yegâne unsuru, sosyal güvenlik ve refah sistemimizi de yitiriyoruz.

Böylesi bir tabloda, yalnızca kurumsal yapısıyla değil, ortak dış ve güvenlik politikası inşa ettiklerini öne süren üye devletleriyle birlikte Avrupa Birliği’nin son derece dirayetli durmasını, etrafında olup bitenlere etkin tepki vermesini beklersiniz.

Ha, bu arada Amerika Birleşik Devletleri’ni unuttum; Grönland’ı adeta kıskacına alıyorlar, zira imzaladıkları son anlaşmanın Grönland’ın tam denetimini ele geçirme yolunda ilk adım kanaatindeyim. Oysa orası bir Avrupa toprağı. Peki Avrupa Birliği ne yapıyor? Ortada ne bir dış politika var ne de güvenlik politikası; en azından benim görebildiğim kadarıyla yok. Bolca siyasi demeç veriyorlar.

Bu açıklamalar ekseriyetle Avrupa’nın yeniden silahlanması, nihayet askeri bir güce dönüşmemiz gerektiği iddialarıyla ve ahlaki nutuklarla dolu. Bilirsiniz, Birleşmiş Milletler’de hep şöyle deriz: Savaştan ve ahlaktan bahseden savaşı arzular; menfaatlerden söz eden ise çözüm arar.

Avrupa Birliği’nde menfaati diline dolayan kimseyi göremiyorum; durum son derece kaygı verici. Kendini ahlaken daima üstün gören birinin ikiyüzlülüğe sürüklenmesi an meselesidir. Açıkçası tüm bu hezeyanları dinlemek bazen ıstırap veriyor. Avrupa Birliği’nin geleceğini doğrudan tehdit eden bu çatışma çemberine karşı hiçbir siyasetimiz yok.

Kimseyle konuşamıyorsunuz. Müzakere masalarının hiçbirinde yer almıyoruz. Ne bir teklif sunuyoruz ne de arabuluculuk yapalım diyerek sürece müdahil olmaya çalışıyoruz; artık böyle bir irade kalmadı.

Üstelik üye devletlerin harcamalarını bir kenara bırakırsak, sırf Avrupa Birliği’nin diplomatik servisinin yıllık maliyeti 1 milyar dolar. 1 milyar dolar! Ne yaptıklarını anlamış değilim. Sahada kendileriyle bizzat karşılaştım; Avrupalı diplomatların tam olarak ne işle meşgul olduğuna dair en ufak bir fikrim yok.

Her neyse, şüphesiz en can alıcı mesele Ukrayna; ne de olsa kendi kıtamızda. İçinde bulunduğumuz kadar güvensiz bir ortamda, akla ilk gelmesi gereken şey Avrupa kıtasında barışı tesis etmektir. Ancak o zaman diğer sorunlarla ilgilenebiliriz.

Avrupa kıtasında barışın sağlanması, Rusya ile konuşmamızı, müzakere etmemizi ve bu çatışmaya bir şekilde çözüm bulmamızı gerektiriyor. Fakat bunu yapamıyoruz.

Kendi içimize öylesine kapandık ki, Rusya karşısında ortak bir müzakere tavrı belirlemekten aciziz; zira 27 üye ülke politika değişikliğinde uzlaşamıyor. Müzakereyi yürütecek temsilcinin atacağı adımlarda mutabık kalamıyorlar ve barış görüşmelerinin tabiatında bulunan esnekliği o kişiye tanımaya asla yanaşmıyorlar.

‘E3’ ülkelerinin (Almanya, Fransa, İngiltere) inisiyatif alacağını düşünseniz dahi, bu üçlünün çıkarları birbirinden o kadar kopuk ki, tabloyu daha da tehlikeli kılıyor. İngilizler doğuyla barış anlamına gelebilecek her şeyden nefret eder; zira gözlerini Atlantik’e dikmiş durumdalar ve sanırım 1850’lerden bu yana bunu büyük bir tehdit olarak görüyorlar. Böylesi bir barıştan en karlı çıkacak aktör Almanya olmasına karşın son derece akıl dışı davranıyor. Fransızlar da muhtemelen hoş karşılamayacaktır.

Neticede elimizde hiçbir şey yok. Sözlerimi bağlarken şunu vurgulamak isterim: Avrupa Birliği, önümüzdeki uzun dönem boyunca dünyada istikrarsızlık unsuru olmaya devam edecek.

Zaman ilerledikçe bu istikrarsızlığın kendi sınırlarının içine de sirayet edeceğini düşünüyorum. Bunu dile getirmek son derece acı: Avrupa Birliği’nin barış projesi çöktü. Barışın yitirilmesiyle birlikte geleceğimiz ve gelecek nesiller ağır bedeller ödeyecek. Çok teşekkür ederim.

East-West Forum İstanbul’da toplandı: Çok kutupluluk geri döndürülemez

Okumaya Devam Et

Diplomasi

AB ve Kanada, kapsamlı yeni bir ortaklık anlaşmasını duyuracak

Yayınlanma

AB ve Kanada, dijital ticaret engellerinin kaldırılmasından Ukrayna’ya ortak destek verilmesine ve orman yangınlarıyla mücadelede yatırım yapılmasına kadar uzanan kapsamlı yeni bir ortaklığı duyuracak.

29 Ekim’de başlayacak olan zirveye hazırlık amacıyla AB büyükelçilerine dağıtılan ve POLITICO tarafından elde edilen, iki tarafça yayınlanacak ortak bildiri taslağında, “Dünya, benzeri görülmemiş jeopolitik zorlukların yanı sıra ticaret, enerji, teknoloji, iklim ve kaynaklar alanındaki zorluklarla birlikte hızla değişiyor,” ifadesi yer alıyor.

AB ve Kanada, ABD Başkanı Donald Trump’ın ticaret savaşının yarattığı etkilerle boğuşurken stratejik bağlarını güçlendirmeye çalışıyor.

Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, bu ay Kanada’yı AB’ye ortak üye olarak davet etmeyi önerdi.

Bu öneri, Trump’ın derhal gümrük vergisi uygulama tehdidinde bulunmasına yol açtı.

Taslak belgede, “Kanada ve AB, benzersiz ticaret erişimimiz, ortak değerlerimiz ve birbirini tamamlayan iktisadi güçlerimiz sayesinde daha derin ve daha entegre bir ilişki kurabilir,” deniyor.

Taraflar, Montreal’de düzenlenecek zirvede, kritik maden projelerine yönelik yatırımları hızlandırmak, tedarik zincirlerini güçlendirmek ve “piyasa dalgalanmalarını ve jeopolitik etkileri” hafifletmek amacıyla kritik kaynakları stoklamak da dahil olmak üzere tedarik güvenliğini artırmak istediklerini açıklamayı planlıyor:

“Stratejilerimizi ve standartlarımızı uyumlu hale getirecek, endüstrilerimizi birbirine bağlayacak ve hedeflerimizi halklarımız için en yüksek getiriyi sağlayacak sektörlere odaklayacağız. Buna, sıvılaştırılmış doğal gazdan hidroelektrik, güneş, rüzgâr ve nükleer enerjiye kadar, dünyanın büyük bir kısmının ihtiyaç duyduğu düşük karbonlu, güvenilir enerjinin geliştirilmesi de dahil.”

Ottawa ve Brüksel ayrıca, 2030 yılında Kanada ve Avrupa’da orman yangınlarıyla mücadele için kullanıma hazır olacak 50 adet De Havilland su bombardıman uçağının ortak satın alımını da duyuracak.

Von der Leyen, 15 Eylül’deki Birliğin Durumu konuşmasında, “Gönüllü olarak güçlerimizi birleştiriyoruz… Bir teknoloji ittifakı kuracağız. Savunma sanayi üslerimizi entegre edeceğiz. Kuzey Kutbu’nu amiral gemisi niteliğinde bir ortak proje haline getireceğiz. Enerji, kritik mineraller ve piller üzerinde çalışacağız. Yapay zeka, kuantum, siber ve iktisadi güvenlik alanlarında da işbirliği yapacağız,” demişti.

Okumaya Devam Et

Diplomasi

Avrupalı şirketlerden AB-ASEAN ticaret paktı çağrısı

Yayınlanma

Avrupalı şirketler, Avrupa Birliği’nin geçen hafta Filipinler ile yaptığı anlaşmada sağlanan ilerlemenin ardından ASEAN ile bölgeden bölgeye kapsamlı bir ticaret paktı yapılması çağrısında bulunuyor. Brüksel ise ticari ve siyasi ilişkilerini çeşitlendirmeye çalışıyor.

Avrupa Birliği’nin ayrıca Tayland ile yürüttüğü ticaret anlaşması müzakerelerini bu yılın sonuna kadar sonuçlandırması bekleniyor. Görüşmelerin 10. turu salı gününe kadar sürüyor. AB’nin bölgede halihazırda Singapur, Endonezya ve Vietnam ile ticaret anlaşmaları bulunuyor; Malezya ile de müzakereler devam ediyor.

Ancak şirketler, dünyanın en büyük iki ekonomisi olan Çin ve ABD ile rekabet ortamında AB’nin daha ileri giderek ASEAN’ın tamamıyla blok düzeyinde bir anlaşma yapmasını istiyor.

AB-ASEAN İş Konseyi İcra Direktörü Chris Humphrey, “Güneydoğu Asya, Avrupalı şirketleri güvenilir yatırımcılar olarak görüyor ancak bu şirketler Amerikan ve Çin hükümetlerinin tüm siyasi ve mali ağırlığıyla rekabet ediyor,” dedi.

Humphrey, Nikkei Asia’ya yaptığı açıklamada ikili anlaşmaların nihai hedef olmaması gerektiğini belirterek, Avrupalı şirketlerin özellikle enerji, sağlık, dijital hizmetler ve finansal hizmetler alanlarında uzun süredir bölgeden bölgeye bir ticaret anlaşması çağrısı yaptığını söyledi.

İş konseyinin eylül başında 150 Avrupalı iş dünyası yöneticisiyle gerçekleştirdiği ankette katılımcıların yalnızca yüzde 18’i AB’nin ASEAN ile yeterince angaje olduğunu düşündüğünü söyledi. Humphrey, Ticaret Komiseri Maros Sefcovic ile AB’nin en üst düzey diplomatı Kaja Kallas’ın ziyaretleri dışında üst düzey temasların hâlâ sınırlı kaldığını belirtti.

Sözde insan hakları ile çevre ve gıda güvenliği standartlarına ilişkin kaygılar, iki blok arasındaki müzakereleri uzun süredir zorlaştırıyor. Örneğin AB’nin Endonezya ile yürüttüğü görüşmelerde ormansızlaşma meselesi yıllarca önemli bir anlaşmazlık konusu oldu. Taraflar ancak geçen yıl kapsamlı bir ekonomik ortaklık anlaşması imzalayabildi.

Benzer şekilde AB ile Bangkok arasındaki ticaret müzakereleri, başladıktan bir yıl sonra, 2014’te Tayland ordusunun darbeyle iktidarı ele geçirmesi üzerine askıya alındı. Görüşmeler 2023’te resmen yeniden başlatıldı. Analistler yakın zamanda bir anlaşmaya varılmasının önünde büyük bir engel görmediklerini söylese de Tayland’ın ton balığı ve deniz ürünleri balıkçılığındaki çalışma standartları Avrupa sektöründe kaygı yaratıyor.

Bölgeden bölgeye düzeydeki müzakereler ise ilk kez 2007’de başlatılmış, Myanmar’daki askeri darbe nedeniyle 2009’da karşılıklı mutabakatla durdurulmuştu.

Brüksel Özgür Üniversitesi ve KU Leuven’de öğretim görevlisi Camille Nessel, “ASEAN, mevcut jeopolitik tartışmaların ima ettiğinden çok daha uzun süredir bir öncelik,” dedi.

Singapur’daki ISEAS-Yusof Ishak Enstitüsü kıdemli araştırmacısı Joanne Lin de tarafların beklentilerindeki uyumsuzluğun ilişkileri sınırladığını belirtti. Lin’e göre AB, ticaret yoluyla iş gücü, çevre, sürdürülebilirlik, insan hakları ve düzenlemeler alanlarında reformları teşvik etmeyi umuyor.

Lin, “Ancak ASEAN, AB’nin daha pratik bir ortak olmasını ister,” dedi. İşbirliği alanları arasında yeşil dönüşüm, enerji bağlantıları, dijital ticaret, dirençli tedarik zincirleri ve sürdürülebilir altyapıyı örnek gösterdi.

Ancak koşullar değişti. Son birkaç yılda jeopolitik rekabet ve gerilimler belirgin biçimde arttı. Büyük Avrupa ekonomilerinin büyümekte zorlandığı bir dönemde AB, Çin ve ABD arasında sıkışmış hissediyor. Analistlere göre bu ortamda Sefcovic daha pragmatik bir yaklaşım benimseyebilir ve coğrafi olarak daha uzak olsalar bile müttefiklerle işbirliği arayışına girebilir.

ASEAN ülkeleri açısından ise komşular arasındaki rekabet, tarafları uzlaşmaya yönelterek ticaret anlaşmalarının sonuçlandırılmasını hızlandırmış olabilir.

Nessel, “Vietnam AB ile bir anlaşma yaptıktan sonra bu durum Endonezya ve Filipinler açısından önem kazandı,” dedi. “Bu ülkeler birçok aynı sektörde rekabet ediyor ve tercihli erişim, rekabet dengesini değiştiriyor” diye ekledi.

AB-Filipinler anlaşması, tarım-gıda ürünleri, makineler ve beyaz eşya dahil olmak üzere ticarete konu malların yüzde 94’ündeki tarifeleri kaldıracak. Ayrıca Filipinler’in kamu ihaleleri pazarı ilk kez yabancı şirketlere açılacak.

Sefcovic, “Anlaşma her büyüklükteki işletme için gerçek fırsatlar sunuyor. Aynı zamanda dayanıklılığın stratejik bir öncelik haline geldiği bir dönemde daha güçlü ve çeşitlendirilmiş bir tedarik zinciri sağlıyor” dedi.

Resmi verilere göre AB, geçen yıl Filipinler’in dördüncü büyük ticaret ortağıydı ve ülkenin toplam mal ticaretinin yüzde 8,3’ünü oluşturdu. İki taraf arasındaki mal ticaretinin hacmi 17,6 milyar avro, yani yaklaşık 19,9 milyar dolar seviyesindeydi.

Bu tekil ticaret anlaşmaları, iki bloğu sonunda daha kapsamlı bir anlaşmaya doğru taşıyabilir.

Bir AB sözcüsü, “ASEAN’ın tek tek üyeleriyle oluşturulan bu ikili serbest ticaret anlaşmaları ağı, ortak uzun vadeli hedefimiz olmaya devam eden nihai bölgeden bölgeye serbest ticaret anlaşmasına giden yolda yapı taşları işlevi görebilir,” dedi.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English