Diplomasi
İsrail, ABD baskısına nasıl direniyor?

Aşağıda çevirisini okuyacağınız makale, ABD’nin diplomatik baskı girişimlerine rağmen İsrail’in Gazze’deki saldırılarını sınırlandırmayı reddetmeyi nasıl başardığına odaklanıyor. Makalenin yazarı Stephen M. Walt’a göre ABD’nin İsrail üzerindeki sanıldığı kadar etkisi yok. Ancak yine de hatırı sayılır bir nüfuzunu var. Elindeki kozları masaya koysa da İsrail’in geri adım atacağı şüpheli. Walt, İsrail’e geri adım attırmasa bile ABD’nin İsrail’e verdiği desteği önemli ölçüde kesmesi gerektiği görüşünde:
***
ABD’nin İsrail Üzerinde Sanıldığı Kadar Nüfuzu Yok
ABD nüfuzunun temellerine ve bunun yokluğuna yakından bir bakış.
Stephen M. Walt
Biden yönetimi, İsrail’in Gazze’deki misilleme harekâtını durdurmadaki başarısızlığı nedeniyle acımasız eleştirilere maruz kaldı. ABD Başkanı Joe Biden ve yardımcılarının artan ölü sayısından (şu anda 30.000 kişiyi aşmış durumda) endişe duydukları ve İsrail’in evlerini terk etmek zorunda kalan yüz binlerce masum Filistinliye yeterli insani yardımın ulaşmasına izin vermemesinden dolayı hayal kırıklığına uğradıkları bildiriliyor. Yine de Biden ABD’nin silah akışını durdurmadı ve ABD ateşkes çağrısında bulunan üç BM Güvenlik Konseyi kararını veto etti (ABD’nin onaylayabileceği bir kararın üzerinde çalışıldığı bildiriliyor). Kanada’nın aksine ABD, Gazze’deki Birleşmiş Milletler Yardım ve Çalışma Ajansı (UNRWA) personelinin Hamas destekçileriyle dolu olduğu yönündeki suçlamalar artık şüpheli görünse de, UNRWA’ya yönelik finansmanı durdurma kararından henüz geri adım atmadı.
Biden’ı eleştirenler, ABD’nin bu durum üzerinde muazzam bir etkisi olduğunu ve Başkan’dan gelecek sert bir sözün -ABD yardımını azaltma ya da durdurma tehditleriyle birleştiğinde- İsrail’i hızla rotasını değiştirmeye zorlayacağını varsayıyor. Ancak bu varsayım sorgulanmayı hak ediyor çünkü zayıf devletler ABD’nin taleplerine uymayı reddediyor ve bazen de bundan paçayı sıyırıyorlar. Sırbistan 1999’da Rambouillet konferansında NATO’nun taleplerini reddetti; İran ve Kuzey Kore on yıllardır yaptırımlara katlanıyor ve meydan okumaya devam ediyor; Nicolás Maduro hâlâ Venezuela’da iktidarda; ve Beşar Esad daha önce ABD’nin “gitmesi gerektiği” yönündeki ısrarına rağmen hâlâ Suriye’yi yönetiyor.
Bu liderler ABD baskısına karşı koyabildiler çünkü Amerikan desteğine bağımlı değillerdi ve her biri boyun eğmekle kaybedecek daha çok şeyleri olduğuna inanıyordu. Ancak Almanya’nın ABD’nin itirazlarına rağmen Kuzey Akım 2 boru hattını inşa etmeye devam etmesinde olduğu gibi, ABD’nin yakın müttefikleri de bazen ABD baskısına direnebiliyor. ABD’ye son derece bağımlı devletler bile şaşırtıcı derecede inatçı olabiliyor: Afgan liderler ABD’li yetkililerin talep ettiği reformları hayata geçirmekte defalarca başarısız oldular ve Ukraynalı komutanların geçen yaz yaptıkları talihsiz karşı saldırıyı planlarken ABD’nin tavsiyelerini reddettikleri bildirildi. Kabil ve Kiev neredeyse tamamen ABD’nin maddi desteğine bağımlıydı ama Washington onlara istediğini yaptıramadı. Benzer şekilde, David Ben-Gurion’dan Binyamin Netanyahu’ya kadar İsrailli liderler her zaman olmasa da birçok kez ABD baskısına direndiler; bu da ABD’nin herhangi bir anda sahip olduğu nüfuzun, ABD’nin cömertliğinin salt büyüklüğünden daha fazlasına bağlı olduğunu gösteriyor. Biden’dan gelecek bir telefon ve ABD yardımını kesme tehdidinin İsrail’in Amerika’nın isteklerini yerine getirmesini sağlayacağını otomatik olarak varsaymamalıyız.
Nüfuz nereden geliyor? Bu konuyu 1987 yılında ilk kitabımın 7. bölümünde uzun uzun yazmıştım. Bağımlı devletlere ekonomik ve askeri yardım, diplomatik koruma ve diğer faydalar sağlamak, hamilere, sağlanan yardım üzerinde neredeyse tekel olduklarında, eldeki konu(lar)a neredeyse bağımlı devlet kadar önem verdiklerinde ve bağımlı devleti itaat etmeye zorlamak için yardım seviyesini manipüle etmenin önünde hiçbir iç engel olmadığında önemli bir koz sağlar. Eğer bir bağımlı devlet benzer yardımı başka birinden alabiliyorsa, ihtilaflı konulara hami devletten çok daha fazla önem veriyorsa ve bu nedenle daha az desteğin bedelini ödemeye istekliyse veya hami devlet yerel veya kurumsal kısıtlamalar nedeniyle desteğini azaltamıyorsa, kozun etkisi azalır.
Bu koşullar, bazı bağımlı devletlerin hamilerinin tercihlerine neden ve nasıl karşı koyabildiklerini ve buna istekli olduklarını açıklar. Eğer hami devlet, zayıf bir müttefikin özünde değerli olduğuna inanıyorsa (örneğin hayati bir stratejik konumda olduğu, benzer değerleri paylaştığı vb. için) ya da bağımlı devletin başarısı haminin itibarına ya da prestijine bağlıysa, o zaman hami devlet, inatla meydan okusa bile bir bağımlı devleti kesip atma konusunda isteksiz olacaktır. Örneğin Sovyetler Birliği çeşitli bağımlı Arap devletlerini hizada tutmakta çok zorlandı çünkü bu devletler Orta Doğu’daki etkisi için kritik öneme sahipti ve Kremlin onların başarısız olmasını (ya da ABD ile yeniden hizalanmasını) istemiyordu. Benzer şekilde ABD, desteğini çekme tehdidiyle Güney Vietnamlı ya da Afgan liderlere baskı yapamazdı çünkü bunu yaparsa bu bağımlı devletin çökeceğini biliyordu. Vietnam Devlet Başkanı Nguyen van Thieu ve Afganistan Devlet Başkanı Hamid Karzai bunu gayet iyi anladılar elbette, bu yüzden Washington’un onların davranışlarını kontrol etmesi neredeyse imkansızdı.
Daha da kötüsü, yardım sağlamak kısa vadede kişinin elindeki kozu azaltır, çünkü bir kez verildikten sonra geri almanın bir yolu yok. Henry Kissinger bir gazeteciye verdiği demeçte bu dinamiği mükemmel bir şekilde yakalamıştı: “[İsrail Başbakanı Yitzhak] Rabin’den taviz vermesini istiyorum, o da İsrail zayıf olduğu için taviz veremeyeceğini söylüyor. Ben de ona daha fazla silah veriyorum, o da İsrail güçlü olduğu için taviz vermesine gerek olmadığını söylüyor.” Dahası, zayıf ve bağımlı devletler, daha savunmasız oldukları ve daha fazla risk altında bulundukları için, söz konusu meseleleri genellikle hamilerinden daha fazla önemserler. Ve eğer bir müttefik, ülkesindeki kilit siyasi seçmenler tarafından destekleniyorsa, hamisinin elindeki kozu kullanma ihtimali daha da azalacaktır.
Şimdi ABD-İsrail ilişkilerinin mevcut durumunu ve bunun Biden’ın kullanabileceği gerçek kozlar hakkında bize ne söylediğini düşünün.
Birincisi, İsrail her ne kadar ABD desteğine önceki dönemlerde olduğu kadar bağımlı olmasa da, hem F-35 uçakları ya da Patriot hava savunma füzeleri gibi gelişmiş silah sistemleri hem de hassas güdümlü bombalar ve top mermileri gibi ABD silahlarına erişime hâlâ büyük ölçüde bağımlı. Elbette gelişmiş silahlar üreten tek ülke ABD değil ve İsrail’in de kendine ait sofistike savunma sanayileri var, ancak ABD’nin olası bir kesintisi durumunda, kuvvetlerini yeniden donatmak zor ve maliyetli bir süreç olacak. İsrailli stratejistler uzun zamandır potansiyel rakiplere karşı niteliksel üstünlüğü korumanın hayati önem taşıdığına inanıyor ve ABD desteğinin kesilmesi uzun vadede bunu yapma kabiliyetini tehlikeye atacaktır. Buna BM Güvenlik Konseyi vetoları ya da İsrail’i eleştirmekten kaçınmaları için diğer devletlere yapılan baskılar gibi ABD’nin diplomatik korumasının değeri de eklendiğinde İsrail’in ABD’den aldığı desteğin yerini doldurmak imkansız olmasa da zor olacağı açık. Bu nedenle pek çok gözlemci Biden’ın tek yapması gerekenin ABD desteğini azaltmakla tehdit etmek olduğuna ve Netanyahu’nun buna uymaktan başka çaresi kalmayacağına inanıyor.
İkinci olarak, her ne kadar zayıf devletlere söz konusu meseleleri daha fazla önemsediklerinde baskı yapmak zor olsa da, kararlılık dengesi artık ABD’nin elini güçlendirecek şekilde değişiyor olabilir. ABD, daha önceki Orta Doğu çatışmalarında olduğu gibi, kendi çıkarları daha ağır bastığında İsrail’in davranışını değiştirmesini sağlayabilmiştir. Başkan Dwight D. Eisenhower 1956’daki İkinci Arap-İsrail Savaşı’ndan sonra İsrail’e Sina’dan çekilmesi için başarılı bir şekilde baskı yaptı ve ABD yetkilileri 1969-70 Yıpratma Savaşı ve 1973 Arap-İsrail Savaşı sırasında İsrail’i ateşkes anlaşmalarını kabul etmeye ikna edebildi. Başkan Ronald Reagan’ın İsrail Başbakanı Menachem Begin’le yaptığı öfkeli bir telefon görüşmesi de İsrail’in 1982’de Lübnan’ı işgali sırasında Batı Beyrut’u bombalamasına son verdi. Bu vakaların her birinde ABD liderleri, ABD’nin daha geniş çıkarlarının risk altında olduğuna inandıkları için güçlü ve başarılı bir şekilde hareket etmişlerdir.
Ancak şu anda hangi tarafın daha kararlı olduğunu söylemek zor. Netanyahu kendi ülkesinde giderek daha az seviliyor olsa da kamuoyu Gazze’deki askeri harekâtı destekliyor ve Netanyahu’nun en yakın siyasi rakipleri bile şu ana kadar onun yanında yer aldı. Buna Netanyahu’nun iki devletli çözüme (ya da Filistinlilerle herhangi bir adil barışa) karşı çıkması, yolsuzluktan yargılanmaktan kaçınma arzusu ve iktidarda kalmak için aşırı sağcı kabine üyelerine bağımlılığı da eklendiğinde, ortaya ABD’nin yardımları kesmeye yönelik açık tehdidine meydan okuyabilecek bir İsrail lideri çıkıyor. İsrail’in bir “muz cumhuriyeti” olmadığını ilan eden Netanyahu, ABD’nin açık uyarılarına rağmen İsrail Savunma Kuvvetleri’nin (IDF) Gazze’nin kalabalık şehri Refah’a saldırmaya devam edeceğinde ısrar ediyor. Ancak konuyla ilgili istişarelerde bulunmak üzere Washington’a bir heyet göndermeyi de kabul etti.
Dahası, Gazze’deki kriz Amerika’nın dünya çapındaki imajına ciddi zarar veriyor ve Biden yönetiminin hem vicdansız hem de etkisiz görünmesine neden oluyor. Sonuçlar bu kadar rahatsız edici olmasaydı, ABD politikasındaki çelişkiler komik olurdu: Washington, Gazze’nin yerinden edilmiş ve aç sakinlerine havadan gıda yardımı yaparken aynı zamanda onları kaçmaya zorlayan ve açlıktan ölme riskiyle karşı karşıya bırakan askeri silahları da tedarik ediyor. Bu durum Biden’ın yeniden seçilme şansını da tehlikeye atabilir ki bu da Beyaz Saray’a sertleşmek için bir neden daha verir.
ABD’nin Gazze’deki durumu İsrail’den daha fazla önemsediğini iddia etmiyorum – İsrail/Filistin’de ne olursa olsun, İsrailliler (ve Filistinliler) için ABD’de nispeten güven içinde yaşayan bizler için olduğundan daha büyük önem taşıdığı açıktır. Demek istediğim basitçe, kararlılık dengesinin Washington yönünde ilerlediğidir, ancak ne kadar olduğunu söylemek mümkün değildir.
Son olarak, iç kısıtlamalar ne olacak? Geçmiş ABD başkanlarının tahmin edilenden daha az baskı gücüne sahip olmalarının ana nedeni, ABD desteğinde anlamlı bir azalma tehdidinde bulunmayı siyasi açıdan riskli hale getiren İsrail lobisinin gücüydü. Amerikan İsrail Halkla İlişkiler Komitesi (AIPAC) ve diğer grupların Capitol Hill’de sahip olduğu nüfuz göz önüne alındığında, İsrail’e ciddi bir baskı uygulamak isteyen bir başkan, kendi partisinin üyeleri de dahil her zaman sert eleştirilerle karşı karşıya kaldı. Başkan Gerald Ford bu dersi 1975 yılında, İsrail’in uzun süreli uzlaşmazlığına ilişkiyi yeniden değerlendirmekle tehdit ederek karşılık verdiğinde ve hemen 75 senatör tarafından imzalanan ve bu hamlesini kınayan bir mektup aldığında öğrendi. Barack Obama da aynı dersi başkanlığının ilk yılında Netanyahu’ya yerleşim birimleri inşasını durdurması için baskı yapmaya çalıştığında hem Cumhuriyetçilerden hem de Demokratlardan benzer tepkilerle karşılaştığında aldı. Lobinin etkisi, ABD’li müzakerecilerin uzun ve nihayetinde başarısızlıkla sonuçlanan Oslo barış sürecinde İsrail’den taviz koparmak için neden sadece olumlu telkinler -sopa değil havuç- kullanabildiklerini de açıklıyor.
Bu durum da yavaş yavaş değişiyor olabilir. Apartheid sistemi uygulayan bir devleti savunmak kolay bir iş değil, özellikle de şu anda soykırım yaptığına dair kanıtlanmamış olsa da makul suçlamalarla karşı karşıyayken. Hiçbir hasbara* Gazze’den akan görselleri ya da bizzat IDF askerleri tarafından yayınlanan rahatsız edici TikTok ve YouTube videolarını tamamen ortadan kaldıramaz ve AIPAC gibi grupların nüfuzlarını korumalarını zorlaştırır. Uzun zamandır İsrail’in en sadık savunucularından biri olan Senatör Chuck Schumer, Senato kürsüsünde Netanyahu’nun politikalarının İsrail için kötü olduğunu ilan eden bir konuşma yaptığında, siyasi rüzgarların değişmekte olduğunu bilirsiniz. Amerikan siyasetindeki tutumlar da değişiyor, özellikle de gençler arasında. Her ne kadar ABD desteğinin İsrail’in davranışlarına bağlı kılınmasının önünde hâlâ zorlu siyasi engeller olsa da -özellikle de seçim yılında- bu durum birkaç yıl önceki kadar düşünülemez değil.
Sonuç olarak Washington’un elinde çok sayıda potansiyel koz var ve bu kozu kullanmasının önündeki engeller geçmişte olduğundan daha az. Ancak İsrail’in mevcut liderleri bu konuda son derece kararlı oldukları için, ABD desteğini azaltmaya yönelik inandırıcı tehditler bile onların rotalarını önemli ölçüde değiştirmelerine yol açmayabilir. Biden ya da danışmanlarının mevcut başarısız yaklaşımlarından daha etkili bir yaklaşıma geçmek için gerekli düzenlemeleri yapıp yapamayacakları da belli değil. İsrail’e baskı yapmanın işe yarayıp yaramayacağına odaklanmak yerine sorulması gereken asıl soru, büyük ve giderek kötüleşen bir insani trajediye aktif olarak suç ortaklığı yapmanın Amerika’nın stratejik ya da ahlaki çıkarına olup olmadığı. Amerika Birleşik Devletleri bunu durduramasa bile daha da kötüleşmesine yardımcı olmak zorunda değil.
*İsrail Devleti’nin bakış açışı ve siyasetini savunmaya çabalayan iletişim girişimlerini tanımlamak için kullanılan İbranice “açıklama” anlamına gelen bir terim.
Diplomasi
Eski BM diplomatı von der Schulenburg: Avrupa Birliği’nin barış projesi çöktü

Editörün notu: Avrupa Parlamentosu Üyesi ve eski Birleşmiş Milletler Genel Sekreter Yardımcısı Michael von der Schulenburg, 25-26 Eylül tarihlerinde İstanbul’da düzenlenen East-West Forum kapsamında yaptığı konuşmada Avrupa Birliği’nin mevcut gidişatına dair değerlendirmelerde bulundu. Schulenburg, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından barışı tesis etmek amacıyla kurulan Birliğin artık bu misyonunu terk ederek tamamen savaş odaklı bir retoriğe teslim olduğunu belirtti. Avrupa’nın kıt kaynaklar, yüksek enerji maliyetleri, sanayisizleşme ve demografik kriz gibi yapısal sorunlarla boğuşurken etrafındaki aktif çatışma çemberiyle baş başa kaldığına dikkat çekti. Brüksel’in diplomasi ve arabuluculuk kabiliyetini yitirdiğini belirten kıdemli diplomat, 27 üye ülkenin Rusya ile müzakere masasına oturabilecek esneklikten ve ortak iradeden yoksun olduğunu dile getirdi.
Belirttiğiniz gibi, ben bir akademisyen değilim; savaşların ve barışın gerçek dünyasından geliyorum. Ömrümün neredeyse tamamını Avrupa’nın dışında geçirdim fakat son iki yılımı Avrupa Birliği’nde tamamladım ve karşılaştığım manzara beni derinden sarsıyor.
Bildiğiniz üzere Avrupa Birliği, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından bir barış projesi olarak kuruldu. İkinci Dünya Savaşı’nın tekrarlanmaması, kıta ülkelerinin bir araya gelmesi ve dış dünyaya savaşlara mecbur kalınmayan barışçıl bir bütünleşme modeli sunulması amaçlanıyordu.
Gelgelelim bu durum bütünüyle değişti. Bugün gerek Parlamentoda gerekse resmi söylemlerde işittiğim kadarıyla, Avrupa Birliği’ndeki tartışmaların merkezine artık doğrudan savaş yerleşmiş durumda.
Bugün Avrupa Birliği’ni, gerçekleri bütünüyle inkâr eden, gerçekliği tamamen yadsıyan ve bu sebeple herhangi bir politika üretemez hale gelen bir teşekkül olarak tanımlıyorum.
Seminerimizin başlığı olan yeni dünya düzenine bir katkı sunulup sunulamayacağı meselesine gelirsek; bu katkının Avrupa Birliği’nden gelmeyeceği kesin.
Mesleki deneyimime daha yakın bir kıyaslama yapayım: Avrupa Birliği’ni Amerika Birleşik Devletleri, Çin ve Rusya ile karşılaştırdığınızda, Birliğin dünyadaki faal savaşların büyük kısmıyla kuşatıldığını görürsünüz. Bahsettiğim diğer ülkelerin hiçbirinin etrafında bu denli yoğun çatışma yok.
Dahası, ABD’nin İran ve benzeri savaşları başlatıp ardından Atlas Okyanusu’nun gerisine çekilmesi gibi bir sorunla karşı karşıyayız; oysa bu savaşların neticeleri doğrudan Avrupa Birliği’nin kapı eşiğinde kalıyor.
İran’ı düşünüyorum; İsrail’in Suriye’den Lübnan’a, Batı Şeria’dan Gazze’ye kadar yürüttüğü pek çok savaşı düşünüyorum.
Yemen ile Suudi Arabistan arasındaki çatışmayı, hemen ardından Afrika’daki Mali ve benzeri bölgeleri, elbette Sudan’ı aklıma getiriyorum. Şüphesiz bizim açımızdan en ağırı Ukrayna savaşı; zira doğrudan kendi kıtamızda cereyan ediyor.
Avrupa Birliği’ni diğer üç küresel güçle mukayese ettiğinizde, muhtemelen en kıt doğal kaynaklara sahip coğrafya olduğumuzu da fark edersiniz. Devasa bir demografik sorunumuz var; üstünü örtmeyi tercih ettiğimiz ama muazzam tesirler yaratacak bir nüfus dönüşümü yaşıyoruz. En pahalı enerjiyi biz tüketiyoruz. Karşılaştırmalı üstünlüğümüzü kaybettik; sanayisizleşmeyle yüz yüzeyiz. Ve elbette, dünyada Avrupa’yı ayrıcalıklı kılan yegâne unsuru, sosyal güvenlik ve refah sistemimizi de yitiriyoruz.
Böylesi bir tabloda, yalnızca kurumsal yapısıyla değil, ortak dış ve güvenlik politikası inşa ettiklerini öne süren üye devletleriyle birlikte Avrupa Birliği’nin son derece dirayetli durmasını, etrafında olup bitenlere etkin tepki vermesini beklersiniz.
Ha, bu arada Amerika Birleşik Devletleri’ni unuttum; Grönland’ı adeta kıskacına alıyorlar, zira imzaladıkları son anlaşmanın Grönland’ın tam denetimini ele geçirme yolunda ilk adım kanaatindeyim. Oysa orası bir Avrupa toprağı. Peki Avrupa Birliği ne yapıyor? Ortada ne bir dış politika var ne de güvenlik politikası; en azından benim görebildiğim kadarıyla yok. Bolca siyasi demeç veriyorlar.
Bu açıklamalar ekseriyetle Avrupa’nın yeniden silahlanması, nihayet askeri bir güce dönüşmemiz gerektiği iddialarıyla ve ahlaki nutuklarla dolu. Bilirsiniz, Birleşmiş Milletler’de hep şöyle deriz: Savaştan ve ahlaktan bahseden savaşı arzular; menfaatlerden söz eden ise çözüm arar.
Avrupa Birliği’nde menfaati diline dolayan kimseyi göremiyorum; durum son derece kaygı verici. Kendini ahlaken daima üstün gören birinin ikiyüzlülüğe sürüklenmesi an meselesidir. Açıkçası tüm bu hezeyanları dinlemek bazen ıstırap veriyor. Avrupa Birliği’nin geleceğini doğrudan tehdit eden bu çatışma çemberine karşı hiçbir siyasetimiz yok.
Kimseyle konuşamıyorsunuz. Müzakere masalarının hiçbirinde yer almıyoruz. Ne bir teklif sunuyoruz ne de arabuluculuk yapalım diyerek sürece müdahil olmaya çalışıyoruz; artık böyle bir irade kalmadı.
Üstelik üye devletlerin harcamalarını bir kenara bırakırsak, sırf Avrupa Birliği’nin diplomatik servisinin yıllık maliyeti 1 milyar dolar. 1 milyar dolar! Ne yaptıklarını anlamış değilim. Sahada kendileriyle bizzat karşılaştım; Avrupalı diplomatların tam olarak ne işle meşgul olduğuna dair en ufak bir fikrim yok.
Her neyse, şüphesiz en can alıcı mesele Ukrayna; ne de olsa kendi kıtamızda. İçinde bulunduğumuz kadar güvensiz bir ortamda, akla ilk gelmesi gereken şey Avrupa kıtasında barışı tesis etmektir. Ancak o zaman diğer sorunlarla ilgilenebiliriz.
Avrupa kıtasında barışın sağlanması, Rusya ile konuşmamızı, müzakere etmemizi ve bu çatışmaya bir şekilde çözüm bulmamızı gerektiriyor. Fakat bunu yapamıyoruz.
Kendi içimize öylesine kapandık ki, Rusya karşısında ortak bir müzakere tavrı belirlemekten aciziz; zira 27 üye ülke politika değişikliğinde uzlaşamıyor. Müzakereyi yürütecek temsilcinin atacağı adımlarda mutabık kalamıyorlar ve barış görüşmelerinin tabiatında bulunan esnekliği o kişiye tanımaya asla yanaşmıyorlar.
‘E3’ ülkelerinin (Almanya, Fransa, İngiltere) inisiyatif alacağını düşünseniz dahi, bu üçlünün çıkarları birbirinden o kadar kopuk ki, tabloyu daha da tehlikeli kılıyor. İngilizler doğuyla barış anlamına gelebilecek her şeyden nefret eder; zira gözlerini Atlantik’e dikmiş durumdalar ve sanırım 1850’lerden bu yana bunu büyük bir tehdit olarak görüyorlar. Böylesi bir barıştan en karlı çıkacak aktör Almanya olmasına karşın son derece akıl dışı davranıyor. Fransızlar da muhtemelen hoş karşılamayacaktır.
Neticede elimizde hiçbir şey yok. Sözlerimi bağlarken şunu vurgulamak isterim: Avrupa Birliği, önümüzdeki uzun dönem boyunca dünyada istikrarsızlık unsuru olmaya devam edecek.
Zaman ilerledikçe bu istikrarsızlığın kendi sınırlarının içine de sirayet edeceğini düşünüyorum. Bunu dile getirmek son derece acı: Avrupa Birliği’nin barış projesi çöktü. Barışın yitirilmesiyle birlikte geleceğimiz ve gelecek nesiller ağır bedeller ödeyecek. Çok teşekkür ederim.
East-West Forum İstanbul’da toplandı: Çok kutupluluk geri döndürülemez
Diplomasi
AB ve Kanada, kapsamlı yeni bir ortaklık anlaşmasını duyuracak

AB ve Kanada, dijital ticaret engellerinin kaldırılmasından Ukrayna’ya ortak destek verilmesine ve orman yangınlarıyla mücadelede yatırım yapılmasına kadar uzanan kapsamlı yeni bir ortaklığı duyuracak.
29 Ekim’de başlayacak olan zirveye hazırlık amacıyla AB büyükelçilerine dağıtılan ve POLITICO tarafından elde edilen, iki tarafça yayınlanacak ortak bildiri taslağında, “Dünya, benzeri görülmemiş jeopolitik zorlukların yanı sıra ticaret, enerji, teknoloji, iklim ve kaynaklar alanındaki zorluklarla birlikte hızla değişiyor,” ifadesi yer alıyor.
AB ve Kanada, ABD Başkanı Donald Trump’ın ticaret savaşının yarattığı etkilerle boğuşurken stratejik bağlarını güçlendirmeye çalışıyor.
Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, bu ay Kanada’yı AB’ye ortak üye olarak davet etmeyi önerdi.
Bu öneri, Trump’ın derhal gümrük vergisi uygulama tehdidinde bulunmasına yol açtı.
Taslak belgede, “Kanada ve AB, benzersiz ticaret erişimimiz, ortak değerlerimiz ve birbirini tamamlayan iktisadi güçlerimiz sayesinde daha derin ve daha entegre bir ilişki kurabilir,” deniyor.
Taraflar, Montreal’de düzenlenecek zirvede, kritik maden projelerine yönelik yatırımları hızlandırmak, tedarik zincirlerini güçlendirmek ve “piyasa dalgalanmalarını ve jeopolitik etkileri” hafifletmek amacıyla kritik kaynakları stoklamak da dahil olmak üzere tedarik güvenliğini artırmak istediklerini açıklamayı planlıyor:
“Stratejilerimizi ve standartlarımızı uyumlu hale getirecek, endüstrilerimizi birbirine bağlayacak ve hedeflerimizi halklarımız için en yüksek getiriyi sağlayacak sektörlere odaklayacağız. Buna, sıvılaştırılmış doğal gazdan hidroelektrik, güneş, rüzgâr ve nükleer enerjiye kadar, dünyanın büyük bir kısmının ihtiyaç duyduğu düşük karbonlu, güvenilir enerjinin geliştirilmesi de dahil.”
Ottawa ve Brüksel ayrıca, 2030 yılında Kanada ve Avrupa’da orman yangınlarıyla mücadele için kullanıma hazır olacak 50 adet De Havilland su bombardıman uçağının ortak satın alımını da duyuracak.
Von der Leyen, 15 Eylül’deki Birliğin Durumu konuşmasında, “Gönüllü olarak güçlerimizi birleştiriyoruz… Bir teknoloji ittifakı kuracağız. Savunma sanayi üslerimizi entegre edeceğiz. Kuzey Kutbu’nu amiral gemisi niteliğinde bir ortak proje haline getireceğiz. Enerji, kritik mineraller ve piller üzerinde çalışacağız. Yapay zeka, kuantum, siber ve iktisadi güvenlik alanlarında da işbirliği yapacağız,” demişti.
Diplomasi
Avrupalı şirketlerden AB-ASEAN ticaret paktı çağrısı

Avrupalı şirketler, Avrupa Birliği’nin geçen hafta Filipinler ile yaptığı anlaşmada sağlanan ilerlemenin ardından ASEAN ile bölgeden bölgeye kapsamlı bir ticaret paktı yapılması çağrısında bulunuyor. Brüksel ise ticari ve siyasi ilişkilerini çeşitlendirmeye çalışıyor.
Avrupa Birliği’nin ayrıca Tayland ile yürüttüğü ticaret anlaşması müzakerelerini bu yılın sonuna kadar sonuçlandırması bekleniyor. Görüşmelerin 10. turu salı gününe kadar sürüyor. AB’nin bölgede halihazırda Singapur, Endonezya ve Vietnam ile ticaret anlaşmaları bulunuyor; Malezya ile de müzakereler devam ediyor.
Ancak şirketler, dünyanın en büyük iki ekonomisi olan Çin ve ABD ile rekabet ortamında AB’nin daha ileri giderek ASEAN’ın tamamıyla blok düzeyinde bir anlaşma yapmasını istiyor.
AB-ASEAN İş Konseyi İcra Direktörü Chris Humphrey, “Güneydoğu Asya, Avrupalı şirketleri güvenilir yatırımcılar olarak görüyor ancak bu şirketler Amerikan ve Çin hükümetlerinin tüm siyasi ve mali ağırlığıyla rekabet ediyor,” dedi.
Humphrey, Nikkei Asia’ya yaptığı açıklamada ikili anlaşmaların nihai hedef olmaması gerektiğini belirterek, Avrupalı şirketlerin özellikle enerji, sağlık, dijital hizmetler ve finansal hizmetler alanlarında uzun süredir bölgeden bölgeye bir ticaret anlaşması çağrısı yaptığını söyledi.
İş konseyinin eylül başında 150 Avrupalı iş dünyası yöneticisiyle gerçekleştirdiği ankette katılımcıların yalnızca yüzde 18’i AB’nin ASEAN ile yeterince angaje olduğunu düşündüğünü söyledi. Humphrey, Ticaret Komiseri Maros Sefcovic ile AB’nin en üst düzey diplomatı Kaja Kallas’ın ziyaretleri dışında üst düzey temasların hâlâ sınırlı kaldığını belirtti.
Sözde insan hakları ile çevre ve gıda güvenliği standartlarına ilişkin kaygılar, iki blok arasındaki müzakereleri uzun süredir zorlaştırıyor. Örneğin AB’nin Endonezya ile yürüttüğü görüşmelerde ormansızlaşma meselesi yıllarca önemli bir anlaşmazlık konusu oldu. Taraflar ancak geçen yıl kapsamlı bir ekonomik ortaklık anlaşması imzalayabildi.
Benzer şekilde AB ile Bangkok arasındaki ticaret müzakereleri, başladıktan bir yıl sonra, 2014’te Tayland ordusunun darbeyle iktidarı ele geçirmesi üzerine askıya alındı. Görüşmeler 2023’te resmen yeniden başlatıldı. Analistler yakın zamanda bir anlaşmaya varılmasının önünde büyük bir engel görmediklerini söylese de Tayland’ın ton balığı ve deniz ürünleri balıkçılığındaki çalışma standartları Avrupa sektöründe kaygı yaratıyor.
Bölgeden bölgeye düzeydeki müzakereler ise ilk kez 2007’de başlatılmış, Myanmar’daki askeri darbe nedeniyle 2009’da karşılıklı mutabakatla durdurulmuştu.
Brüksel Özgür Üniversitesi ve KU Leuven’de öğretim görevlisi Camille Nessel, “ASEAN, mevcut jeopolitik tartışmaların ima ettiğinden çok daha uzun süredir bir öncelik,” dedi.
Singapur’daki ISEAS-Yusof Ishak Enstitüsü kıdemli araştırmacısı Joanne Lin de tarafların beklentilerindeki uyumsuzluğun ilişkileri sınırladığını belirtti. Lin’e göre AB, ticaret yoluyla iş gücü, çevre, sürdürülebilirlik, insan hakları ve düzenlemeler alanlarında reformları teşvik etmeyi umuyor.
Lin, “Ancak ASEAN, AB’nin daha pratik bir ortak olmasını ister,” dedi. İşbirliği alanları arasında yeşil dönüşüm, enerji bağlantıları, dijital ticaret, dirençli tedarik zincirleri ve sürdürülebilir altyapıyı örnek gösterdi.
Ancak koşullar değişti. Son birkaç yılda jeopolitik rekabet ve gerilimler belirgin biçimde arttı. Büyük Avrupa ekonomilerinin büyümekte zorlandığı bir dönemde AB, Çin ve ABD arasında sıkışmış hissediyor. Analistlere göre bu ortamda Sefcovic daha pragmatik bir yaklaşım benimseyebilir ve coğrafi olarak daha uzak olsalar bile müttefiklerle işbirliği arayışına girebilir.
ASEAN ülkeleri açısından ise komşular arasındaki rekabet, tarafları uzlaşmaya yönelterek ticaret anlaşmalarının sonuçlandırılmasını hızlandırmış olabilir.
Nessel, “Vietnam AB ile bir anlaşma yaptıktan sonra bu durum Endonezya ve Filipinler açısından önem kazandı,” dedi. “Bu ülkeler birçok aynı sektörde rekabet ediyor ve tercihli erişim, rekabet dengesini değiştiriyor” diye ekledi.
AB-Filipinler anlaşması, tarım-gıda ürünleri, makineler ve beyaz eşya dahil olmak üzere ticarete konu malların yüzde 94’ündeki tarifeleri kaldıracak. Ayrıca Filipinler’in kamu ihaleleri pazarı ilk kez yabancı şirketlere açılacak.
Sefcovic, “Anlaşma her büyüklükteki işletme için gerçek fırsatlar sunuyor. Aynı zamanda dayanıklılığın stratejik bir öncelik haline geldiği bir dönemde daha güçlü ve çeşitlendirilmiş bir tedarik zinciri sağlıyor” dedi.
Resmi verilere göre AB, geçen yıl Filipinler’in dördüncü büyük ticaret ortağıydı ve ülkenin toplam mal ticaretinin yüzde 8,3’ünü oluşturdu. İki taraf arasındaki mal ticaretinin hacmi 17,6 milyar avro, yani yaklaşık 19,9 milyar dolar seviyesindeydi.
Bu tekil ticaret anlaşmaları, iki bloğu sonunda daha kapsamlı bir anlaşmaya doğru taşıyabilir.
Bir AB sözcüsü, “ASEAN’ın tek tek üyeleriyle oluşturulan bu ikili serbest ticaret anlaşmaları ağı, ortak uzun vadeli hedefimiz olmaya devam eden nihai bölgeden bölgeye serbest ticaret anlaşmasına giden yolda yapı taşları işlevi görebilir,” dedi.
Diplomasi2 hafta önceKanada, Birleşik Krallık liderliğindeki askeri koalisyona katılmak istiyor
Asya2 hafta önceÇin yapay zekâ, çipler ve akıllı fabrikalara büyük yatırım yapıyor
Asya2 hafta önceFed’in faiz artışının ardından Çin parasal gevşemeye devam edecek mi?
Asya2 hafta önceHindistan ve Vietnam, ‘Çin artı bir’ rekabetini ticari kazanıma dönüştürmeyi hedefliyor
Asya2 hafta önceJaponya Merkez Bankası faizleri 1995’ten bu yana en yüksek seviyeye çıkardı, yen değer kaybetti
Asya2 hafta önceGüney Kore lideri Lee, ABD baskısına rağmen Ortadoğu’da savaşa dahil olmayacaklarını söyledi
Diplomasi4 gün önceEast-West Forum İstanbul’da toplandı: Çok kutupluluk geri döndürülemez
Ortadoğu2 hafta önceABD, Yemen ile görüştü iddiası









