Bizi Takip Edin

Diplomasi

ABD’nin ‘rehine’ şartlı ‘ateşkes’ tasarısı, Çin ve Rusya tarafından veto edildi

Yayınlanma

Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinde (BMGK), ABD’nin Gazze’de ateşkesi rehinelerin bırakılmasıyla ilişkilendirip diplomasiyi destekleme çağrısıyla yetinen karar tasarısı, Rusya ve Çin tarafından veto edildi. Hamas’ın saldırılarının kınanmasını içeren Amerikan tasarısında, İsrail makamlarının suçlarından söz edilmedi.

15 üyeli Güvenlik Konseyi’nde yapılan oylamada 11 üye lehte, üç üye aleyhte ve bir üye de çekimser oy kullandı. Tasarı, BMGK’nin iki daimi üyesi Rusya ve Çin tarafından veto edilirken, Cezayir “hayır”, Guyana ise “çekimser” oy kullandı.

ABD’nin BM Büyükelçisi Linda Thomas-Greenfield, konuşmasında, “Her şeyden önce, Hamas ve diğer gruplar tarafından tutulan tüm rehinelerin serbest bırakılmasını sağlayacak bir anlaşmanın parçası olarak derhal ve sürekli bir ateşkes görmek istiyoruz; bu da Gazze’ye çok daha fazla hayat kurtarıcı insani yardımın girmesini sağlayacaktır” ifadelerini kullandı.

Oylama öncesinde Rusya’nın BM Büyükelçisi Vassily Nebenzia Moskova’nın acil ateşkesi desteklediğini söyledi ancak karar metnindeki dili sorguladı ve ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken ile ABD Büyükelçisi Linda Thomas-Greenfield’i “siyasi” nedenlerle “uluslararası toplumu yanıltmakla” suçladı.

Nebenzia, kararın “son derece siyasileştirilmiş” olduğunu ve İsrail’in, 2,3 milyonluk nüfusunun yarısından fazlasının kuzeydeki İsrail saldırılarından kaçmak için derme çatma çadırlarda barındığı Gazze Şeridi’nin güney ucundaki Refah’a askeri operasyon düzenlemesi için etkili bir yeşil ışık içerdiğini vurguladı.

Nebenzia toplantıda yaptığı konuşmada “Bu İsrail’in ellerini serbest bırakacak ve Gazze’nin tamamının ve tüm nüfusunun yıkım, tahribat ya da sürgünle karşı karşıya kalmasına yol açacaktır” dedi.

Çin’in BM Büyükelçisi Zhang Jun da, Güvenlik Konseyi’nin Gazze’de acil ateşkes konusunda çok uzun süredir “ayak sürüdüğünü” söyledi. ABD’nin hazırladığı taslağın ateşkes konusundan kaçtığını, muğlak kaldığını ve acil ateşkes çağrısı yapmaktan kaçındığını ifade etti.

“Bu [karar] uluslararası toplumun beklentilerinin gerisinde kalıyor,” diyen Çinli Büyükelçi, şöyle devam etti: “ABD’nin taslağı tam tersine ateşkes için gerekli koşullar öne sürüyor ki bu da ölümlerin devam etmesine yeşil ışık yakmaktan farksızdır ve kabul edilemez.”

Guyana: Talepler neden işgalci güce yöneltilmiyor?

ABD kararına ilişkin yapılan oylamada çekimser kalan Guyana’nın BM Büyükelçisi Carolyn Rodrigues-Birkett önerilen metnin “bir dizi kilit alanda eksiklikler içerdiğini” söyledi.

Tasarıda Hamas kınanırken İsrail makamlarından hiç söz edilmemesine değinen Büyükelçi, “Uluslararası hukuk kapsamındaki yükümlülüklere uyulması talebi kime [yöneltilmektedir?]… Gazze Şeridi’ne giden tüm mevcut yolların kullanılmasını kim engelliyor? Çatışmasızlık ve bildirim mekanizmalarına kim saygı göstermiyor?” dedi.

Guyanan Elçisi, “Bu soruların cevaplarını biliyoruz… O halde bu kararda yer alan ilgili talepler neden bir kez bile işgalci güce açıkça yöneltilmemiştir?” diye sordu.

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ise, ABD tarafından önerilen karar tasarısının Rusya ve Çin tarafından veto edilmesinin ardından Fransa’nın Gazze’de ateşkes sağlanması için yeni bir BM kararı üzerinde çalışacağını söyledi.

Diplomasiyi destekleme çağrısı

ABD’nin 20 Şubat’ta müzakerelere açtığı karar tasarısının son hali, Gazze’de ateşkesi rehinelerin bırakılmasıyla ilişkilendirip diplomasiyi destekleme çağrısıyla yetindi.

Tasarı, rehine anlaşmasının bir parçası olarak Gazze’de “acil ve sürekli ateşkes” çağrısında bulunuyor. Yaklaşık altı hafta sürecek, sivilleri koruyacak ve Gazze’ye insani yardım ulaştırılmasına olanak sağlayacak “acil ve sürekli bir ateşkes” çağrısında bulunan karar tasarısı, Hamas’ın 7 Ekim’deki saldırısını kınarken, İsrail’e bir kınamada bulunmuyor.

Güvenlik Konseyi daha önce Gazze’de kötüleşen insani durumla ilgili iki karar kabul etmiş, ancak hiçbiri ateşkes çağrısında bulunmamıştı.

İsrail’in en yakın müttefiki olan ABD, ateşkes talep eden üç kararı veto etti; en sonuncusu 20 Şubat’ta 13 konsey üyesinin desteklediği ve bir üyenin çekimser kaldığı Arap destekli bir karardı.

Oylama, Amerika’nın en üst düzey diplomatı Blinken’in İsrail-Hamas savaşından bu yana Orta Doğu’ya altıncı acil ziyaretini gerçekleştirdiği ve ateşkes ve rehinelerin serbest bırakılması anlaşmasının yanı sıra savaş sonrası senaryoları görüştüğü sırada yapıldı.

ABD’nin Birleşmiş Milletler Misyonu sözcüsü Nate Evans, kararın “Konsey’in sahada yürütülen diplomasiyi desteklemek ve Hamas’a masadaki anlaşmayı kabul etmesi için baskı yapmak üzere tek sesle konuşması için bir fırsat” olduğunu söyledi.

Bu arada, Güvenlik Konseyi’nin seçilmiş 10 üyesi, 10 Mart’ta başlayan Müslümanların kutsal Ramazan ayı için “kalıcı ve sürdürülebilir bir ateşkese yol açacak şekilde tüm taraflarca saygı gösterilecek” acil bir insani ateşkes talep eden kendi karar taslağını hazırlıyor.

Ayrıca “tüm rehinelerin derhal ve koşulsuz olarak serbest bırakılması” talep ediliyor ve Gazze Şeridi genelinde sivillerin korunması ve insani yardımların ulaştırılmasına acil ihtiyaç duyulduğu vurgulanıyor.

ABD’nin son taslağında, ilk taslakta yer alan ve İsrail’in Refah’a yönelik saldırısının “mevcut koşullar altında devam etmemesi gerektiğini” belirten ifade çıkarıldı. Konsey bunun yerine giriş paragrafında Refah’a yapılacak bir kara harekatının “sivillerin daha fazla zarar görmesine ve potansiyel olarak komşu ülkelere göç etmelerine yol açacağı ve bölgesel barış ve güvenlik üzerinde ciddi etkileri olacağı” yönündeki endişesini vurguladı.

Diplomatik çabalarla sağlanacak olan ateşkesin sürdürülebilir ateşkese çevrilmesinin önemine işaret edilen tasarıda, “Hamas ve diğer terörist ve aşırıcı grupların Filistin halkını temsil etmediği” ve Hamas’ın “bazı üye ülkelerce terör örgütü ilan edildiği” yönünde ifadelere yer alıyor.

Diplomasi

Trump’tan Netanyahu’ya: Suriye ve Lübnan’dan çekil

Yayınlanma

ABD Başkanı Donald Trump, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ile yaptığı telefon görüşmesinde İsrail ordusunun Suriye’deki güçlerini çekmeye başlamasını ve aynı adımı Lübnan’da da atmasını talep etti. Axios’un ABD ve İsrailli yetkililerden edindiği bilgilere göre Trump, Netanyahu’ya bölgedeki askeri varlığın gerilimi tırmandırabileceğini iletti.

ABD Başkanı Donald Trump, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ile perşembe günü gerçekleştirdiği telefon görüşmesinde, İsrail’in askeri güçlerini Suriye’den çekmeye başlamasını istedi ve benzer bir adımı Lübnan için de atması yönünde baskı yaptı.

Üç ay sonra siyasi varlığı ve kişisel özgürlüğü açısından hayati önem taşıyan bir seçime girmeye hazırlanan Netanyahu’nun, Suriye’de kontrol altında tutulan bölgelerden çekilme yönünde adım atması veya Lübnan’da daha önce üzerinde anlaşılan sınırların ötesinde yeni bir geri çekilmeye onay vermesi beklenmiyor.

Ancak Trump’ın bu talepleri, halihazırda 7 Ekim benzeri bir saldırıyı önlemek gerekçesiyle Güney Lübnan ve Güney Suriye’de geniş alanları kontrol altında tutan İsrail hükümeti üzerindeki baskıyı artırıyor.

İsrail kabinesinin bazı kıdemli üyeleri bu bölgelerde kalıcı denetim sağlanmasını ve buralarda Yahudi yerleşim birimleri kurulmasını talep ediyor.

“Sizi orada istemiyorlar, çekilmelisiniz”

Görüşmenin perde arkasına vakıf bir ABD’li yetkili, Axios’a yaptığı açıklamada, Trump’ın Netanyahu’ya İsrail ordusunun Suriye topraklarındaki varlığının tansiyonu yükselttiğini ve çatışmaların tırmanmasına yol açabileceğini söylediğini aktardı.

Yetkiliye göre Trump, Netanyahu’ya hitaben, “Sizi orada istemiyorlar. Güçlerinizi başka yere kaydırmalısınız” dedi ve aynı durumun Lübnan için de geçerli olduğunu vurguladı.

İsrail Başbakanlığı tarafından yapılan açıklamada ise görüşmeye ilişkin, “Başbakan, İsrail sınırları boyunca güvenlik bölgeleri oluşturulması ihtiyacını dile getirdi” ifadesi yer aldı.

Görüşme, Trump’ın Türkiye’deki NATO zirvesi marjında Suriyeli mevkidaşı Ahmed el-Şara ile yaptığı toplantının ertesi günü gerçekleşti.

ABD’li yetkililer, Trump yönetiminin aylardır İsrail ile Suriye arasında yeni bir güvenlik mutabakatı sağlamaya çalıştığını ancak Netanyahu’nun taviz vermeye yanaşmaması sebebiyle netice alınamadığını kaydediyor.

Bu tavizler arasında, Aralık 2024’te Beşar Esad hükümetinin çöküşünden bu yana İsrail ordusunun Suriye’de kontrol ettiği topraklardan kademeli olarak çekilmesi de yer alıyordu.

Son haftalarda Suriye’nin güneyinde, yerel halkın İsrail askeri varlığına karşı gösteri düzenlediği ve askerlerle çatıştığı olaylar yaşandı.

Lübnan sınırında uygulama tartışması

Diplomatik temaslar çerçevesinde salı günü Roma’da bir araya gelen ABD’li arabulucular ile İsrail ve Lübnan heyetleri, haftalar önce imzalanan çerçeve anlaşmasının detaylarını görüştü.

Anlaşma uyarınca İsrail, Güney Lübnan’da işgal ettiği iki “pilot bölgeden” çekilmeyi ve buraları Lübnan ordusuna devretmeyi taahhüt etmişti.

İsrail ordusu henüz bu iki bölgeden çekilme işlemini gerçekleştirmedi. Lübnan hükümeti sürecin bir an önce başlamasını ve net bir takvime bağlanmasını talep ediyor.

İsrail makamları ise yeni bölgelere geçmeden önce bu pilot bölgelerin Hizbullah silahlarından ve askeri altyapısından tamamen temizlendiğini doğrulamak istediklerini ifade ediyor. Lübnan tarafı ise bu durumun denetimini ABD ordusunun yapması gerektiğini savunuyor.

Beyaz Saray konuya ilişkin yorum yapmaktan kaçınırken, görüşmenin içeriğini yalanlamadı.

Axios’a konuşan bir ABD’li yetkili, “Başkan Trump ile Başbakan Netanyahu arasında güçlü bir ilişki var. İsrail, ABD için her zaman harika bir müttefik olmuştur. İsrail’in Başkan Trump’tan daha büyük bir dostu ve barış için mücadele eden başka bir lider olmamıştır” açıklamasını yaptı.

Okumaya Devam Et

Diplomasi

ABD, İran Merkez Bankası’nın kripto cüzdanlarını dondurdu

Yayınlanma

ABD Hazine Bakanlığına bağlı Yabancı Varlıkların Kontrolü Ofisi, İran Merkez Bankası ile ilişkili kripto para cüzdanlarına yaptırım uygulayarak 130 milyon dolardan fazla değere sahip stabil kripto para birimi USDT’yi dondurdu. Hazine Bakanı Scott Bessent, İran’ın yasadışı finansal faaliyetlerini engelleme konusundaki kararlılıklarını vurgulayarak bu fonların takibinin süreceğini açıkladı.

ABD Hazine Bakanı Scott Bessent, Hazine Bakanlığına bağlı Dış Varlıkların Kontrolü Ofisinin (OFAC), İran Merkez Bankası ile ilişkili bazı kripto para cüzdanlarına yaptırım uyguladığını açıkladı.

Alınan karar doğrultusunda, söz konusu cüzdanlarda yer alan 130 milyon dolardan fazla değerdeki kripto para donduruldu.

Bakan Bessent, konuya ilişkin yaptığı açıklamada şu ifadeleri kullandı:

“İran’ın dijital varlıkları kötüye kullanması da dahil olmak üzere, yasa dışı finansal faaliyetlerini engelleme ve çökertme konusunda kararlıyız. Bugün, ABD Hazine Bakanlığı Dış Varlıkların Kontrolü Ofisi, İran Merkez Bankası ile bağlantılı birkaç elektronik cüzdana yaptırım uyguladı ve bu işlem sonucunda 130 milyon dolardan fazla varlık donduruldu. Bu parayı aktif bir şekilde takip etmeye ve İran rejiminin yasa dışı gelir elde etme mekanizmalarından kazanç sağlamasını engellemeye devam edeceğiz.”

Tether, TRON ağındaki dört adresi bloke etti

Bessent’in açıklamasından bir saat önce, Specter adlı blokzincir analisti, en büyük stabil kripto para birimi USDT’nin ihraççısı konumundaki Tether firmasının, TRON ağında toplamda yaklaşık 131 milyon dolar bakiye barındıran dört adresi dondurduğunu bildirdi.

Blokzincir analistinin paylaştığı verilere göre, dondurulan bu cüzdanların İran Devrim Muhafızları Ordusu ve İran Merkez Bankası ile bağlantılı olduğu belirlendi.

Specter, bloke edilen adreslere yönelik fon akışını da takip etti. İnceleme sonuçlarına göre, söz konusu kripto varlıkların büyük bir kısmının bu adreslere ödeme hizmet sağlayıcısı DTC Pay ve kripto para borsası Bitso üzerinden aktarıldığı tespit edildi.

Daha önce ABD merkezli analiz şirketi TRM Labs, kripto borsası CoinEx’i İran’ın işlemlerine aracılık etmekle suçlamış, ancak platform yönetimi bu iddiaları reddetmişti.

Kripto para cüzdanlarının dondurulması kararı, Ortadoğu’da askeri tansiyonun yükseldiği bir dönemde alındı. İki ülke arasında 15 Temmuz tarihinde karşılıklı askeri saldırılar düzenlendi.

İran Devrim Muhafızları Ordusu, ABD Silahlı Kuvvetlerinin Kuveyt’teki lojistik destek merkezini, Ürdün’deki bir hava üssünü ve Bahreyn’de konuşlu ABD 5. Filosu’na ait tesisleri hedef aldı.

ABD Merkez Komutanlığı (CENTCOM) ise bu saldırılara karşılık vererek Hürmüz Boğazı yakınlarında belirlenen yaklaşık on tesisi vurduğunu duyurdu.

ABD yönetimi, daha önceki dönemlerde de İran merkezli kripto borsalarına yönelik yaptırım kararları almış ve bu kuruluşların varlıklarını dondurmuştu.

Mart ayı sonunda Tether ve Circle firmaları, İran merkezli kripto borsası Wallex’e ait bir cüzdanı bloke etmişti.

Tether, nisan ayında yaptığı açıklamada, ABD makamlarının talebi üzerine toplamda 344 milyon dolardan fazla değere sahip USDT varlığını dondurduğunu bildirmişti.

Hazine Bakanı Bessent, aynı ay içinde yaptığı bir diğer açıklamada, ABD’nin “Ekonomik Öfke” adlı operasyon kapsamında İran’a ait yaklaşık 500 milyon dolar değerinde kripto varlığa el koyduğunu belirtmişti. Bessent, söz konusu operasyonun İran halkının çıkarları doğrultusunda yürütüldüğünü ifade etmişti.

Okumaya Devam Et

Diplomasi

“NATO 3.0” mı, yoksa stratejik çıkmaz mı?

Yayınlanma

Editörün notu: Ankara’da düzenlenen 36. NATO Zirvesi, ittifakın geleceğine dair büyük beklentilerle başlasa da stratejik belirsizlikleri aşacak somut çözümler sunmaktan uzak kaldı. ABD Başkanı Donald Trump’ın zirve gündeminden kopuk performansı, askeri harcamaları artırmaya odaklanan ancak ortak siyasi kimliğini netleştiremeyen ittifakın mevcut dağınıklığını adeta simgeledi. Zirvede güvenlik konularından ziyade silah sanayisinin ön plana çıkması, milyarlarca dolarlık savunma bütçelerinin Amerikan firmalarına mı yoksa gelişmekte olan Avrupa sanayisine mi aktarılacağı hususundaki rekabeti kızıştırdı. Avrupa, savunma ve teknoloji alanında ABD’ye olan kronik bağımlılığını azaltmak istese de Washington, sahip olduğu endüstriyel ve teknolojik üstünlük sayesinde nüfuzunu korumayı sürdürüyor. Harici Medya Genel Yayın Yönetmeni Tunç Akkoç, Lübnan merkezli el-Ahbar gazetesinde kaleme aldığı makalede, diplomatik birlik söylemlerinin ardına gizlenen derin siyasi ayrılıkların ve yalnızca altı maddeden oluşan kısa sonuç bildirisinin, NATO’nun şimdiden alternatif arayışlarına yönelen üyeleriyle birlikte ciddi bir yol ayrımında olduğuna işaret ettiğini belirtiyor.


“NATO 3.0” mı, yoksa stratejik çıkmaz mı?

Ankara’da düzenlenen 36. NATO Zirvesi, daha kapılarını açmadan ittifak tarihinin en kritik buluşmalarından biri olarak nitelendirildi. Pek çok uzman ve gözlemci bu buluşmanın dönüm noktası olabileceğini belirtirken, kimileri daha da ileri giderek zirvenin NATO’nun geleceğine tarihi bir yön tayin edeceğini öne sürdü.

Ancak söze zirvenin sonundan başlamama müsaade edin. Ankara’daki NATO Zirvesi’ni sahada takip etme ve ABD Başkanı Donald Trump’ın kapanış basın toplantısına katılma fırsatım oldu. Trump’a soru yöneltme şansı yakalayan az sayıdaki gazeteciden biriydim; gerçi sorumu sormaya başladıktan birkaç saniye sonra sözümü kesti. Yine de bu sorunun kendisinde hoşnutsuzluk uyandıracağını zaten tahmin ediyordum.

Zirveden akıllarda kalan en çarpıcı unsur, Trump’ın sergilediği performans oldu. Yorgun, zihni dağınık ve zaman zaman olup bitenlerden tamamen kopuk bir manzara sundu. Küresel güvenlik camiasının gözünü diktiği bir zirvenin kapanış toplantısında Trump, kabinesinin en önde gelen isimleri yanı başındayken, NATO ile neredeyse hiçbir ilgisi bulunmayan konulardan bahsetti: TikTok’ta birinci sıraya yerleştiğini, komünistlerin ABD’yi asla ele geçiremeyeceğini ve Toyota’nın fabrikalarını Meksika’dan Teksas’a taşıdığını anlattı.

Nihayetinde bu tavır, kişisel bir anekdot olmanın çok ötesinde, zirvenin tamamını yansıtıyordu: Bolca gösteriş, büyük iddialar ve gösterişli manşetler; fakat ittifakın bugün karşı karşıya olduğu stratejik sorulara verilen yanıtlar ise neredeyse hiç yoktu.

Ankara’da cevapsız kalan sorular

“NATO 3.0” söylemi yeni bir başlangıcı çağrıştırıyor. Ne var ki gerçeklik, her şeyden önce ittifakın içine düştüğü stratejik belirsizliğin ne denli derin olduğunu gözler önüne seriyor. Ankara’da uyum kabiliyeti, esneklik ve askeri güç hakkında konuşmaktan geri durulmadı. Gelgelelim, temel bir soru cevapsız kaldı: Savunma harcamalarını artırmak ve yeni silahlanma programları başlatmaktan öte, NATO siyasi olarak hâlâ neyi temsil ediyor?

İttifakın Genel Sekreteri Mark Rutte; Rusya, Çin, Kuzey Kore ve İran arasında büyüyen işbirliğine işaret ederek ortak bir tehdit algısı inşa etmeye çalıştı. Ancak bu çaba pek başarılı olamadı. Zirvede Çin’in varlığı sönük kaldı, İran sonuç bildirisinde yalnızca üstünkörü geçiştirildi, hatta Rusya ile ilişkiler bile geçmiş yıllara kıyasla belirgin bir ihtiyatla ele alındı. İttifak, karşı karşıya olduğu tehditlere dair tutarlı bir değerlendirme yapmayı veya ortak bir siyasi hat belirlemeyi başaramadı.

Bu durum ittifakın asıl sorununu açığa çıkarıyor: NATO, stratejik kimliğini netleştirmeden askeri cephaneliğini güncelliyor. Üye ülkeler farklı çıkarlar peşinde koşarken, başat hasımların kimler olduğu konusunda bile kalıcı bir mutabakat bulunmuyor.

Bu yüzden “NATO 3.0”, geleceğe dair ikna edici bir vizyon sunmaktan henüz çok uzak. Aslında bu, eski bir soruna iliştirilen yeni bir etiketten ibaret: Askeri açıdan silahlanmayı sürdürürken, siyasi doğrultusu konusunda kafası giderek daha fazla karışan bir ittifak.

Silahlanma yarışı ve pazar kavgası

Zirvenin ilk günü Savunma Sanayii Forumu’na ayrıldı. Ne var ki bu etkinlik, uluslararası bir örgütün toplantısından ziyade silah üreticilerinin düzenlediği bir ticaret fuarını andırıyordu. Videolar, sunumlar, stantlar, sahne tasarımları ve konuşmaların tamamı bir pazarlama organizasyonunun mantığıyla yürütüldü.

Lockheed Martin, Raytheon, Anduril, Rheinmetall, Diehl, PGZ ve Kongsberg gibi devlerin yöneticileri, devlet ve hükümet başkanlarıyla birlikte sahne aldı. Verilen mesaj netti: NATO güvenlik dilini konuşuyor olabilirdi ancak gündeminin merkezine artık devasa bir pazar oturmuştu.

Genel Sekreter Mark Rutte ve diğer üst düzey siyasi yetkililer, vaktin daraldığı konusunda defaatle uyarılarda bulundu. Çok daha hızlı, daha düşük maliyetli ve geniş ölçekli silah üretimine ihtiyaç duyulduğunu vurguladılar. Yeni fabrikalar, genişletilen tedarik zincirleri ve küçük şirketlerin doğrudan NATO programlarına dahil edilmesi, yeni bir endüstriyel seferberliğin parçası olarak sunuldu.

Gelgelelim, bu yeniden silahlanma çağrısının arkasında derin bir nüfuz mücadelesi yatıyor. Temel soru şu: Gelecekte Avrupa’nın güvenlik sistemini kim donatacak; Amerikan şirketleri mi, yoksa bağımsızlığı giderek artan bir Avrupa savunma sanayisi mi?

Washington savunma harcamalarının artırılması için baskı kurarken, bu paranın aslan payının Amerikan şirketlerine akmasını da bekliyor. Avrupa ise aynı milyarlarca avroyu mühimmat, hava savunması, uydular, yapay zekâ ve diğer kritik teknolojilerde kendi öz kabiliyetlerini inşa etmek için kullanmak niyetinde.

Donald Trump yönetiminde bu rekabet çok daha görünür hale geldi. Trump, bir müttefikin değerini giderek daha fazla savunmaya harcadığı parayla ve ne kadar Amerikan silahı satın aldığıyla ölçüyor. Böylece ittifak, siyasi bir ortaklıktan adım adım bir iş modeline evriliyor.

Avrupa daha fazla özerklik arayışında olsa da teknoloji, komuta yapıları ve silah sistemlerinde hâlâ büyük ölçüde ABD’ye bağımlı. Bu yüzden Washington, askeri varlığını azaltmayı tartışırken bile nüfuzunu sadece askerleriyle değil; şirketleri, yazılımları ve teknolojik altyapısı aracılığıyla korumayı sürdürebiliyor.

Dolayısıyla NATO içindeki bu yeni silahlanma dalgası yalnızca bir güvenlik programından ibaret değil; aynı zamanda milyarlarca dolarlık bütçeler, ihracat pazarları ve endüstriyel hâkimiyet üzerine yürütülen bir savaş.

Birlik söylemi ve derin çatlaklar

Genel Sekreter Mark Rutte kapanış basın toplantısında ittifakın “tam bir birlik” içinde olduğunu ne kadar vurguladıysa, bu birliğin o kadar kırılganlaştığı izlenimi uyandı. Donald Trump da ittifakın bütünlüğünü teyit etmeye çalıştı. Ancak bu mükerrer beyanlar güven vermekten ziyade, var olan şüpheleri örtbas etme çabası gibi duruyordu.

Perde arkasında ise Avrupa’da, Washington’ın günün birinde askeri ve teknolojik üstünlüğünü bir siyasi baskı aracına dönüştüreceği endişesi tırmanıyor. Bu durum, tartışmaları sadece NATO içinde Avrupa’nın özerkliğini güçlendirmekle sınırlı bırakmıyor; aynı zamanda gerektiğinde ittifaktan bağımsız hareket edebilecek yapıların kurulmasını da gündeme getiriyor. Birleşik Krallık liderliğindeki Müşterek Sefer Gücü ile İskandinav ülkeleri arasında savunma işbirliğini artırmaya yönelik öneriler, böyle bir “B Planı”nın şimdiden seçenekler arasına girdiğini gösteriyor.

Ankara Zirvesi’nin sonuç bildirisi de ittifakın içinden geçtiği siyasi krizi doğrular nitelikteydi: Sadece altı maddeden oluşan metin, son yılların en kısa bildirilerinden biri olurken neredeyse tamamen savunma harcamalarına, silah üretimine ve Ukrayna’ya desteğe odaklandı. Temel siyasi meseleler, ABD-Avrupa ilişkilerinin geleceği, ortak tehdit tanımları ve NATO’nun daha geniş rolü gibi konular ise büyük ölçüde yanıtsız kaldı.

Böylece zirve, dışarıya diplomatik bir birlik tablosu sundu. Ancak bu vitrinin arkasında, ittifak içi stratejik ve siyasi bölünmeleri gizlemek artık çok daha zor bir hal aldı.

NATO 3.0’un mucidi: Elbridge Colby

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English