Dünya Basını
Joe Kent: İsrail, ABD hükümetinin elini zorlayarak bizi savaşa itti

ABD Ulusal Terörle Mücadele Merkezi eski direktörü Joe Kent, Trump yönetiminin İran’a yönelik askeri harekatını “felaket reçetesi” olarak nitelendirerek görevinden istifa ettiğini açıkladı. İsrail’in Washington üzerindeki sofistike nüfuz ağını kullanarak müzakere zeminini kasten yok ettiğini belirten Kent, İran’ın rasyonel bir devlet gibi hareket etmesine rağmen ABD’nin sonu gelmez bir bölgesel bataklığa sürüklendiği uyarısında bulundu.
Siyaset bilimci Glenn Diesen’in programına katılan ABD Ulusal Terörle Mücadele Merkezi eski direktörü Joe Kent, İran’a karşı yürütülen savaşın büyük bir hata olduğunu vurgulayarak istifa sürecini anlattı.
İstifa mektubunda da belirttiği üzere İran’ın ABD’ye yönelik yakın bir tehdit oluşturmadığını ifade eden Kent, “İran, Başkan Trump göreve geldiğinden beri bize saldırmanın eşiğinde değildi; internet erişimi olan herkesin doğrulayabileceği üzere, İranlıların çok hesaplı bir tırmandırma basamağını takip ettiğini izledik” dedi.
Kent, Biden yönetimi döneminde vekalet güçleri üzerinden saldırılar düzenleyen İran’ın, Trump’ın gelişiyle bu saldırıları durdurduğunu ve 12 gün süren savaşa kadar müzakere masasında oturduğunu belirtti. Gece Çekici Harekatı (Operation Midnight Hammer) sonrasında nükleer tesisleri vurulan İran’ın, Katar’daki boş bir alana misilleme yaparak derhal masaya döndüğünü hatırlatan Kent, “Tek yakın tehdit, Dışişleri Bakanı Rubio’nun da ifade ettiği gibi İsraillilerdi; İsrail İran’a saldırdı ve biz bu savaş döngüsünde İranlıların rejime yönelik varoluşsal bir tehdidi anlayacaklarını, hedefin rejim değişikliği olduğunu bildiğimiz için misilleme yapacaklarını biliyorduk” diye konuştu.
“Ortadoğu’da bir başka rejim değişikliği savaşına karşıyım”
Joe Kent, İran rejiminin bir hayranı olmadığını ve Terörle Mücadele Merkezi direktörü perspektifinden bu rejimin bir terör tehdidi olduğunu anladığını belirtmekle birlikte, müdahale yöntemine sert eleştiriler getirdi.
Irak, Afganistan, Suriye ve Libya’da başarısız olan rejim değişikliği taktiklerinin İran’da kullanılmasını “felaket reçetesi” olarak tanımlayan Kent, “Bu tam olarak İsraillilerin istediği şeydi; hükümetimin elinin İsrailliler tarafından bu şekilde zorlanmasını izlemek, parçası olmayacağım bir süreçti” dedi.
Kent, istifasında kişisel gerekçelerinin de rol oynadığını ifade ederek şunları söyledi:
“Irak, Suriye, Yemen ve diğer yerlerdeki savaşlarda savaşmış biri olarak, Ortadoğu’daki gereksiz bir savaşta daha fazla genç Amerikalının hayatını kaybettiğini görmek istemedim; şahsen artık bunun bir parçası olamazdım.”
“İsrail’in Washington üzerinde dokümante edilmiş bir hakimiyeti var”
İsrail’in ABD’nin karar alma mekanizmaları üzerindeki muazzam etkisini açıklayan Kent, bunun birkaç faktörün birleşimi olduğunu dile getirdi.
İsrail’in küçük bir ülke olmasına rağmen Amerikan hükümetini etkilemek için çok sofistike ve katmanlı bir yaklaşım sergilediğini belirten Kent, “Kongre üzerindeki hakimiyetleri iyi dokümante edilmiş durumda; İsrail’i destekleyen Amerikalıları kullanarak siyasi adaylara büyük paralar aktaran aktif siyasi eylem komiteleri var ve bu onlara belirli bir erişim sağlıyor” dedi.
Ortadoğu’da operasyon yapmanın zorluğu nedeniyle İsrail’in yetkin istihbarat servislerine bağımlı kalındığını ifade eden Kent, “Kendi istihbarat toplama sürecimizde onlara çok fazla güvendiğimiz için onlarla gereğinden fazla yakınlaştığımıza inanıyorum; bölgede olup bitenlerin çoğunu anlamadığımız için onların söylediklerini tek geçerli görüş olarak kabul ediyoruz” değerlendirmesini yaptı.
“İsrail, istihbaratı bizi bilgilendirmek değil etkilemek için kullanıyor”
Bölgede uzun süre görev yapmış biri olarak İsrail’in istihbarat paylaşımındaki niyetine dikkat çeken Kent, “İsrailliler istihbaratı bizi bilgilendirmek kadar etkilemek için de kullanıyorlar ve genellikle çok farklı bir hedef peşinde koşuyorlar” değerlendirmeisni yaptı.
Mevcut yönetim döneminde İsrail’in, Başkan Trump ile İranlılar arasındaki müzakere potansiyelini ortadan kaldırmak için etkili bir çalışma yürüttüğünü savunan Kent, Trump’ın nükleer silah karşıtı politikasının İran tarafından da dini fetvalar aracılığıyla kabul gördüğünü belirtti.
İran’ın uranyum zenginleştirme kabiliyetini korumak isteyerek pragmatik bir yaklaşım sergilediğini ifade eden Kent, İsrail’in bu durumu rejim değişikliği hedefi önünde bir engel olarak gördüğünü kaydetti.
“Kırmızı çizgi nükleer silahtan uranyum zenginleştirmeye çekildi”
Joe Kent, İsrail’in çok katmanlı nüfuz ağını kullanarak ABD’nin “kırmızı çizgisini” nükleer silahtan uranyum zenginleştirmeye kaydırdığını dile getirdi.
Önceki yönetimlerde sadece Bakan Pompeo’nun dile getirdiği “zenginleştirmeye hayır” politikasının, Ocak 2025’ten itibaren medya, düşünce kuruluşları ve resmi temaslar üzerinden “zenginleştirme eşittir bomba” denklemiyle Trump’a kabul ettirildiğini belirtti.
Kent, “Başkan Trump’ı yeni politikasının zenginleştirme karşıtlığı olduğuna ikna ettiler ve şimdi kendimizi bu bataklıkta bulduk; nükleer tesisleri vuruyoruz, zenginleştirme kabiliyetlerini ellerinden alıyoruz ama İsrailliler hemen ‘hala uranyum var, bombalamak yetmez, sahaya inip fiziksel olarak kontrol etmeliyiz’ diyerek bizi kara harekatına zorluyor” dedi. Kent, bu yapıyı “İsrail yanlısı yankı odası veya ekosistemi” olarak tanımladı.
“İranlıların rasyonel hesaplar yapan bir devlet olduğu gerçeği göz ardı ediliyor”
İran’ın sivil nükleer programı etrafında şeffaflık sağlanması durumunda bir anlaşmanın mümkün olduğunu ancak bu sürecin bölgesel vekiller, balistik füzeler ve dronlar gibi diğer konularla ilişkilendirilerek kasten imkansız hale getirildiğini belirten Kent, “İsrailliler kırmızı çizgiyi sürekli hareket ettirmekte çok başarılılar” dedi.
İran’ın Trump göreve geldikten sonra vekalet güçlerini kontrol altına alabildiğini kanıtladığını söyleyen Kent, “İran’ın müzakere edilemez psikopat cihatçılardan oluştuğu fikrini destekleyen hiçbir veri yok; tırmandırma basamaklarına riayet edeceklerini gösterdiler” diye konuştu.
Rejimin güç kullanarak devrilmeye çalışılmasının sadece onu güçlendirdiğini savunan Kent, “Actual stratejik hedefimiz ne? Uranyumu mu almaya çalışıyoruz yoksa İsrail’in peşinden giderek rejimi kaotik bir savaş durumuna mı sokuyoruz?” sorusunu sordu.
“İsrail ordusu istihbarat sürecini baypas ederek karar alıcıları manipüle ediyor”
Üst düzey karar vericilerin askeri geçmişleri yoksa yoğun iş yükü nedeniyle bu konuları derinlemesine incelemeye vakit bulamadıklarını belirten Kent, İsrail’in bu boşluğu çok iyi değerlendirdiğini söyledi.
Mossad gibi istihbarat kurumlarının sağladığı bilgilerin normalde CIA tarafından titiz bir süzgeçten geçirilmesi gerektiğini ancak İsrailli yetkililerin doğrudan siyasi kanalları kullanarak istihbarat sürecini baypas ettiğini ifade eden Kent, “Doğrudan üst düzey yetkililerimize gidip istihbarat konuşmak yerine ‘Ayetullahların bombayı almasına iki hafta kaldı, sorumlusu siz mi olacaksınız?’ gibi duygusal baskılar kuruyorlar” diye konuştu.
İsrailli yetkililerin birçoğunun çifte vatandaş olması ve Amerikalı gibi konuşmalarının bir dezavantaj yarattığını belirten Kent, “Onlarla çok rahat hissediyoruz ve bu bizim zayıf noktamız; Ortadoğu gibi her şeyin yabancı geldiği bir bölgede yabancı hissettirmeme konusunda çok başarılılar, bu erişimi kendi lehlerine kullanıyorlar ve biz buna karşı tetikte olmalıyız” uyarısında bulundu.
“Washington DC’nin varsayılan ayarı savaşa programlıdır”
Trump’ın “ebedi savaşları” bitirme vaadiyle gelmesine rağmen neden İran’la savaşa girdiğine dair soruyu yanıtlayan Kent, Washington’daki “savaş yanlısı önyargıya” dikkat çekti.
“Askeri-endüstriyel kompleks Washington’un üzerine kurulduğu temeldir; yeni bir savaş başlatmak veya vekil grupları silahlandırmak istediğinizde çok az dirençle karşılaşırsınız” diyen Kent, bunu kentin “partiler üstü fabrika ayarları” olarak tanımladı.
Trump örneğinde ise İsrail lobisinin başkanın kişisel imajı ve psikolojisi üzerinden hareket ettiğini dile getiren Kent, “Ona ‘Venezuela’da muhteşem iş çıkardın, tarihi bir başarıydı, İran 47 yıldır her yönetime bela oldu, bunu sadece senin gibi güçlü biri bitirebilir, bu senin tarihteki yerin’ diyerek onu tuzağa çektiler” ifadelerini kullandı.
Kent, Trump’ın içgüdülerinin “tuzağa düşme” dediğine inandığını ancak lobi faaliyetlerinin bu içgüdüleri bastırdığını sözlerine ekledi.
“İranlılar kaybetmeyerek kazanabileceklerini biliyorlar”
İran’ın stratejisini değerlendiren Kent, Tahran’ın son yirmi yıldaki savaşları inceleyerek “kaybetmeyerek kazanma” mantığını benimsediğini belirtti.
Hava saldırılarının rejimi zayıflatmak bir yana, ona olan halk desteğini artırdığını ve liderlik kadrosunun derinliğini koruduğunu ifade eden Kent, “Dron ve balistik füze üretimini dağıtma konusunda etkileyici bir iş çıkardılar; Hürmüz Boğazı’nın haritasına bakan herkes, arada sırada bırakılacak bir dronun veya mayının dünya enerji piyasasını altüst etmeye yettiğini görebilir” dedi.
İran’ın Çin gibi güçlerle dolar dışı ticaret yaparak Hürmüz Boğazı’nı açık tutma kozunu kullandığını hatırlatan Kent, “İranlılar bu savaşın uzadıkça popülerliğini yitireceğini biliyorlar; şu an Suudi Arabistan gibi müttefiklerimizle olan ilişkilerimizde çatlaklar görüyoruz ve İranlılar minimum çabayla bizden çok daha uzun süre dayanabileceklerini fark ettiler” değerlendirmesini yaptı.
“Hürmüz Boğazı’nı askeri güçle açık tutmak sürdürülebilir değil”
ABD’nin Hürmüz Boğazı’nı zorla açık tutma kapasitesine ilişkin şüphelerini dile getiren Kent, bunun maliyet ve siyasi sermaye açısından sürdürülemez olduğunu vurguladı.
“Askeri olarak geçici bir süre için bir koalisyonla boğazı açabiliriz ancak İranlılar kısa sürede toparlanıp direniş taktikleriyle boğazı tekrar güvensiz hale getirirler” diyen Kent, çözümün askeri güç değil müzakere masası olduğunu vurguladı.
Trump’ın sürdürülebilir bir anlaşma istediğini ancak İsraillileri dizginlemediği sürece bunun imkansız olduğunu belirten Kent, “Başkan ne zaman gerilimi düşürme ve müzakere mesajı verse, İsrailliler saatler içinde başkanın ‘vurmayın’ dediği enerji altyapılarını bombalıyorlar; çünkü Trump’ın kendilerini kenara itecek bir anlaşma yapmasından dehşete düşüyorlar” dedi.
“İsrail yönetici koltuğunda oturuyor, bedeli biz ödüyoruz”
Pek çok analistin aksine, İsrail’in ABD’nin elini zorladığından emin olduğunu ifade eden Kent, rejim değişikliği gibi daha önce hiç çalışmamış bir hedefin peşinden gidilmesinin bunun kanıtı olduğunu söyledi.
Kent, “Savaşın başında başkan bile İsraillileri durduramadığımızı itiraf etti ki bu çok saçma; onların savunmasını biz ödüyoruz, onlara ofansif kabiliyet veriyoruz ama bu dengesiz ilişkide onlar bizim hükümetimiz üzerinde muazzam kararlar alıyorlar” dedi.
Savaşın maliyetinin yanı sıra 13 Amerikan askerinin hayatını kaybettiğini hatırlatan Kent, “İsrailliler, kendi hedefleri için yürütülen bu savaşta bu kadar kayıp vermedi” eleştirisinde bulundu.
“Anlaşmanın ilk şartı İsrail’in saldırganlığını durdurmaktır”
Joe Kent, olası bir barış anlaşmasının mimarisini çizerken ilk adımın İsrail’i dizginlemek olduğunu belirtti.
“İranlılara ve Körfez ülkelerine İsrail’i durduracağımızı, ofansif operasyonlar için askeri yardımı keseceğimizi göstermeliyiz; İsrail’e ‘eğer saldırıya devam ederseniz yardımı tamamen keseriz’ demek zorundayız” diyen Kent, aksi takdirde İranlıların ABD’yi ciddiye almayacağını kaydetti.
Güven tesis edildikten sonra İran’ın petrol ve doğalgaz satışına yönelik yaptırımların kaldırılmasıyla ekonomisinin yeniden inşasına izin verilmesi gerektiğini söyleyen Kent, “Onlara talep ettikleri savaş tazminatını veremeyiz ama yaptırım muafiyeti ve İsrail’in durdurulması onları masaya getirebilir; bu, bölgede 40 yıldır süren verimsiz savaşlar döngüsünden çıkmak için tek şansımızdır” dedi.
“Rejim değişikliği takıntısı olanlar dış politika çevrelerinden ihraç edilmelidir”
Geçmişteki başarısız müdahalelerden ders çıkarılmadığını vurgulayan Kent, “7 bin mil öteden gelip tamamen farklı bir kültürde silah zoruyla lider indirip özgürleştirici olarak karşılanacağımızı düşünmekten kaç kez vazgeçmemiz gerekiyor?” diye sordu.
Rejim değişikliğini savunan isimlerin dış politika yapıcıları arasından uzaklaştırılması gerektiğini belirten Kent, bölgedeki gerçek ihtiyacın demokrasi değil, terörle mücadele işbirliği ve ticaret akışının korunması olduğunu söyledi.
“Demokratik düzen, kadın hakları veya ahlak dersi vermeye kalktığımızda işler karmaşıklaşıyor ve sonu gelmez bir müdahale döngüsüne giriyoruz; bölgenin önemli olduğunu kabul ediyorum ama dünyadaki diğer gelişmeler kadar önemli değil” diyen Kent, stratejik önceliklerin doğru belirlenmesi gerektiğini kaydetti.
“Suriye’de kendi yarattığımız yangını söndürmeye çalışıyoruz”
Suriye ve Irak’taki müdahalelerin zincirleme felaketlere yol açtığını anlatan Kent, Irak işgalinin IŞİD ve el-Kaide’yi doğurduğunu, Saddam’ın devrilmesiyle İran yanlısı bir yönetimin kurulduğunu hatırlattı.
“Irak’ta Tahran’dan Şam’a uzanan bir Şia hilali yarattık ve sonra kendi başlattığımız yangını söndürmek için Suriye’ye müdahale ettik” diyen Kent, Suriye’de en etkili savaşçılar olarak el-Kaide bağlantılı unsurların silahlandırıldığını belirtti. Hillary Clinton’ın sızan e-postalarında “el-Kaide Suriye’de bizim yanımızda” dediğini hatırlatan Kent, bu grupların daha sonra IŞİD’e dönüştüğünü ve ABD’nin tekrar müdahale etmek zorunda kaldığını anlattı.
“Ahmed Şaraa’nın meşrulaştırılması stratejik bir hatadır”
Suriye’nin mevcut geçici lideri Ahmed Şaraa (Ebu Muhammed el-Colani) hakkında konuşan Kent, Şaraa’nın IŞİD’den ayrılıp Suriye odaklı bir yapı kurarak kendisini yeniden markaladığını söyledi.
“Onu bir kozmopolit lider gibi göstermeye çalışıyorlar ama ben Şaraa’ya ve hükümetine güvenmiyorum” diyen Kent, bu noktaya gelinmesinin sebebinin İsrail’in Esad’ı devirme isteği ve ABD’nin bu yolda radikal grupları desteklemesi olduğunu belirtti.
Kent, “Bütün bu tarihi bilirken nasıl oluyor da Ortadoğu’da bir başka ülkede aynı rotaya giriyoruz?” sorusuyla tepkisini dile getirdi.
“İsrail ve Türkiye’nin Suriye’deki çıkarları çatışmaya gebedir”
Suriye’nin geleceğine dair iyimser olmadığını ifade eden Kent, bölgedeki ilk patlama noktasının Türkiye ile İsrail arasında olacağını öngördü.
“İsrail Esad’ın gitmesini istiyordu ama şimdi sınırındaki Şaraa ve HTŞ’den, özellikle de onların Türklerle olan yakınlığından dolayı dehşete düşmüş durumdalar” dedi.
Hizbullah’ın, sınırda bir Sünni el-Kaide yönetimi kurulmasıyla halk desteğini yeniden kazandığını belirten Kent, Şaraa’nın Türkiye ve İsrail gibi iki “efendi” arasında tehlikeli bir denge oyunu oynadığını kaydetti. Kent, binlerce IŞİD mensubunun Suriye toplumuna geri karışmasının bölge altında saatli bir bomba oluşturduğunu sözlerine ekledi.
“İsrail kendini köşeye sıkışmış hissederse nükleer silaha başvurabilir”
Nükleer uzman Ted Postol’un uyarılarına katılan Kent, İsrail’in savaşı kaybetme korkusuyla nükleer seçeneğe yönelebileceği ihtimalini değerlendirdi.
İran’ın bir nükleer “eşik devlet” olduğunu ve saldırıya uğraması halinde çok kısa sürede bir bomba imal edebileceğini belirten Kent, “İran’daki sertlik yanlıları haklı çıktıklarını düşünüyorlar; onlara göre Amerikalılar ve İsraillilerle müzakere edilemez ve tek çözüm Kuzey Kore modelidir” dedi.
Nükleer silah söyleminin bir “kendi kendini gerçekleştiren kehanete” dönüştüğünü savunan Kent, İsrail lobisinin iddia ettiğinin aksine İran’ın ABD’ye ulaşacak nükleer başlıklı füze kapasitesinden hala çok uzak olduğunu ancak bölgesel riskin devasa olduğunu vurguladı.
“Çin bu savaşın en büyük kazananıdır”
Büyük güç rekabeti açısından bakıldığında Çin’in mevcut durumdan en kârlı çıkan aktör olduğunu belirten Kent, “Pasifik’teki askeri gücümüzü çekip tekrar Ortadoğu bataklığına gömdük; Çin şu an Tayvan’a müdahale etmeye her zamankinden daha yakın” dedi.
İran’ın Hürmüz Boğazı geçiş ücretlerini Yuan ile tahsil etmeye başlamasının petro-dolar sistemine ve rezerv para birimi olarak dolara doğrudan tehdit olduğunu ifade eden Kent, “Bu Çin’in uzun vadeli stratejisine hizmet ediyor” diye konuştu.
Rusya dinamiğinin de benzer olduğunu söyleyen Kent, “Rusya’ya, Ukrayna’da bize yaptıklarını yapma fırsatı verdik; enerji fiyatlarının yükselmesi Rus petrolünü tekrar pazarın vazgeçilmezi kıldı ve yaptırımları etkisizleştirdi” dedi.
“Trump ya İsrail’i durduracak ya da bu döngüde yok olacağız”
Savaşın sonuna dair bir öngörüde bulunan Kent, İsrail dizginlenmediği sürece ABD’nin yeni bir şiddet sarmalına mahkum olduğunu söyledi.
“Trump bu gece bir açıklama yapacak; ya ‘boğazı açın, biz gidiyoruz’ diyecek ya da savaşı tırmandıracak” diyen Kent, kara harekatı seçeneğinin Amerikan halkında büyük bir duygusal tepki ve “başladığımız işi bitirelim” baskısı yaratacağından endişe ettiğini belirtti.
Kent, “Komando baskınlarıyla uranyumu ele geçirmek gibi senaryolar konuşuluyor ama başarılı olsa bile bu bizi döngüden çıkarmaz; İsrail altı ay sonra yeni bir taleple geri gelecektir” dedi.
Joe Kent, stratejinin yerini duygusal sloganların aldığı Batı liderliğinin bir felakete doğru ilerlediğini vurgulayarak mülakatı sonlandırdı.
Dünya Basını
Prof. Diesen: ABD sadece zaman kazanıyor, İran’ı yok etme hedefi değişmedi

Norveçli siyaset bilimci Profesör Glenn Diesen, Ukrayna ve İran savaşlarını değerlendirdi. Batı’nın askeri ve diplomatik stratejilerine dair yorum yapan Diesen, ABD ile müttefiklerinin yenilgiyi kabul etmek yerine dünyayı nükleer felaketin eşiğine sürüklediğini belirtti.
Norveç Güneydoğu Üniversitesi Öğretim Üyesi Profesör Glenn Diesen, küresel yayıncı Mario Nawfal’a verdiği mülakatta, Rusya-Ukrayna savaşı ve Ortadoğu’daki son gelişmeleri değerlendirdi.
Diesen, Batı ittifakının Ukrayna’da ve İran karşısında stratejik bir yenilgi aldığını, ancak bu mağlubiyeti kabul etmek istemeyen karar vericilerin dünyayı nükleer bir felaketin eşiğine getirdiğini belirtti.
Batı medyasının tek taraflı yayıncılık yaptığını ve gerçek analizlerin yerini savaş propagandasının aldığını belirten Norveçli siyaset bilimci, sahada yaşanan askeri gerçeklerin diplomatik belgelerde açıkça görüldüğünü ifade etti.
“Ukrayna’nın tek çaresi NATO’yu doğrudan savaşın içine çekmektir”
Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy’nin Belarus’a yönelik askeri teçhizatını sınırdan çekmesi yönündeki ültimatomunu ve aksi takdirde bu ülkeyi vurma tehdidini değerlendiren Profesör Glenn Diesen, Ukrayna ordusunun cephedeki durumunun kötüye gittiğini belirtti.
Diesen, bu hamlenin arkasındaki mantığı şu sözlerle açıkladı:
“İşler Ukrayna için hiç iyi gitmiyor. Zelenskiy’nin ana hedefi, bu durumu kurtarabilmek için NATO’yu doğrudan savaşın içine çekmek. Bu benim kişisel değerlendirmem ancak eğer Ukrayna Belarus’a saldırırsa, Belarus da Ukrayna’ya misilleme yapacaktır. İlk bakışta savaşı bu şekilde genişletmek korkunç bir fikir gibi görünebilir. Ancak NATO ülkelerinin Belarus’u vurma eşiği, Rusya’yı doğrudan vurma eşiğine kıyasla çok daha düşüktür. Belarus vurulursa, bu durum NATO ülkelerini savaşın bir adım daha içine sokmanın bir yolu haline gelir. Avrupalılar zaten Moskova’ya yapılan son saldırıda da görüldüğü üzere büyük adımlar atıyorlar. NATO bu savaşın içine çekiliyor ve bu durum çatışmayı daha da yoğunlaştırmanın bir yolu olabilir.”
Savaşın kritik bir aşamaya geldiğini ve Ukrayna’nın kaybetme noktasına yaklaştığını vurgulayan Diesen, bu durumun yaratacağı tehlikelere dikkat çekerek şunları söyledi:
“Yıllardır söylediğim gibi, savaş Ukrayna’nın kaybedeceği ya da sona ereceği kritik bir aşamaya geldiğinde iki şey yaşanacaktır. Birincisi, Ruslar aşırı öz güvene kapılıp çok pervasızca bir şey yapabilirler. İkincisi ise kaybeden taraf daha da çaresizleşecektir. Burada kaybeden taraf NATO ve Ukrayna’dır. Çaresizlik arttıkça, Avrupa’da devasa bir savaşın çıkma ihtimali de yükseliyor. Maalesef dünyanın en büyük nükleer gücüyle karşı karşıyayız ve bu durum çok hızlı bir şekilde çok kötü bir noktaya evrilebilir.”
“Moskova’ya yapılan bu kitlesel saldırıya Rusya çok büyük bir misillemeyle karşılık verecek”
Ukrayna’nın son dönemde Moskova’daki petrol altyapısını hedef alan insansız hava aracı saldırılarına da değinen Profesör Diesen, bu saldırıların benzersiz bir nitelik taşıdığını ifade etti.
Rusya’nın başkentine yönelik bu düzeyde bir saldırının daha önce görülmediğini belirten Diesen, Batı’nın tırmandırma politikasını şu verilerle aktardı:
“Rusya’nın başkentine yönelik bu boyutta bir saldırı benzeri görülmemiş bir olaydır. Geçen yıl Rusya’nın nükleer saldırı erken uyarı sistemlerine ve nükleer misilleme kabiliyetine sahip nükleer bombardıman uçaklarına yönelik saldırılar gördük. NATO, gerilimi tırmandırmak için zaten çok ileri gitti. Moskova’ya yapılan bu kitlesel saldırıya Rusya’nın çok büyük bir misillemeyle karşılık vereceğini tahmin ediyorum. Ukraynalılara bunun bedelini ödeteceklerdir ancak bu muhtemelen yanlış bir hedeftir. Çünkü NATO hiçbir şey kaybetmiyor, Ukraynalıların kayıplarını önemsemiyorlar ve savaşı Ukraynalılar üzerinden yürütüyorlar. Rusya sadece Ukrayna’ya misilleme yaptığı sürece, bu durum NATO için bir caydırıcılık oluşturmuyor.”
Diesen, Rusya’nın askeri doktrininde ve stratejisinde gelinen son aşamayı ise şu şekilde özetledi:
“Ruslar bir noktada, başkentlerine yönelik bu tür kitlesel saldırıların önüne geçmek ve net kırmızı çizgiler çekmek için bir NATO ülkesini doğrudan vurmak zorunda oldukları sonucuna varacaklardır. Bu durum NATO ile nükleer savaş riskini barındırıyor ancak bunu yapmazlarsa NATO yarın ne yapacak? Artık hiçbir caydırıcılık kalmadı. Rusya zayıf görünüyor ve bugüne kadar gösterdiği tüm itidalli yaklaşım Batı tarafından bir zayıflık olarak yorumlandı. Rusya’nın neden itidalli davrandığının anlaşılması gerekiyor. Çünkü bir kez bir NATO ülkesini vurduklarında, tırmanma merdivenini kontrol etmek ve sınırları belirledikten sonra gerilimi düşürecek bir yol bulmak son derece zor olacaktır. Rusya misilleme yapmaya karar verdiğinde, gerilimi kontrol altında tutma düşüncesi bir illüzyona dönüşecek, durum kontrolden çıkacak ve en azından bazı taktiksel nükleer silahların kullanılmasını bekleyebiliriz.”
“ABD sadece zaman kazanıyor, İran’ı yok etme hedefi değişmedi”
ABD ile İran arasında imzalanan mutabakat zaptını değerlendiren Profesör Glenn Diesen, bu anlaşmanın tam anlamıyla uygulanacağına inanmadığını belirtti. Washington yönetiminin yakıt sıkıntısı ve ekonomik baskılar nedeniyle zaman kazanmaya çalıştığını savunan Diesen, şu analizi paylaştı:
“Bu mutabakatın tamamen uygulanacağını düşünmüyorum. Amerikalılar sadece zaman kazanmaya çalışıyor. Donald Trump’ın da ifade ettiği gibi, esasen bir teslimiyet belgesi niteliğinde olan bu anlaşmayı imzalamalarının nedeni, yakıtlarının tükeniyor olması ve başka seçeneklerinin kalmamasıdır. Amerikalılar bu süreçte İranlıları oyalayarak durumu sürdürmeye, bazı gemilerini geçirmeye ve azalan petrol rezervlerini yeniden doldurmaya çalışacaklardır. Sonrasında ise istemeyerek de olsa savaşa geri döneceklerini tahmin ediyorum. Çünkü ABD’de İran ile barış içinde yan yana yaşama arzusu bulunmuyor. Hedef hala aynıdır: İran yok edilmeli, ekonomisi zayıflatılmalı, hükümeti devrilmeli ve toplumu istikrarsızlaştırılmalıdır. ABD küresel hegemonik güvenlik stratejisinden vazgeçmedikçe ve İran’ın Orta Doğu’daki ana güç haline geleceği çok kutuplu bir dünyayı kabul etmedikçe, bu anlaşmayı gerçek anlamda uygulamasını mümkün görmüyorum.”
Anlaşmanın içeriğine bakıldığında ABD’nin hiçbir kazanım elde edemediğini, aksine İran’ın tüm taleplerinin kabul edildiğini belirten Diesen, yenilginin belgesini şu detaylarla açıkladı:
“Mutabakat, ABD’nin ilk 30 gün içinde deniz ablukasından vazgeçmesini öngörüyor. İran’ın ticari gemilerden ücret almaması kuralı ise sadece 60 gün için geçerli. Bu süre İran’ın petrolünü sevk etmesine ve nefes almasına olanak tanıyacak. 60 günün ardından İran çevre veya seyrüsefer güvenliği gerekçesiyle boğaz geçişlerinden ücret almaya başlayabilecek. Daha da önemlisi, Trump son günlerde İran’ın ABD’den tek bir kuruş bile alamayacağını söylüyordu ancak mutabakatın altıncı maddesinde, ABD ve ortaklarının İran’ın yeniden inşası ve ekonomik kalkınması için en az 300 milyar dolarlık bir plan hazırlaması gerektiği açıkça belirtiliyor. Yani ABD kırdığı şeyi onarmak zorunda kalacak. ABD’nin bunu gerçekten yapacağını hayal etmek zor. İran’ın nükleer programından, Yemen, Hizbullah veya Hamas ile olan ortaklıklarından vazgeçmesi gibi ABD’nin istediği hiçbir unsur bu listede yer almıyor. İran her şeyi alıyor, ABD ise hiçbir şey. Bu haksız görünebilir ancak yenilgi tam olarak böyle bir şeydir. Son aylarda medyadaki propagandacılar Amerika’nın kazandığını ve İran donanmasının denizin dibinde olduğunu söylüyordu. Eğer bu doğru olsaydı, imzalanan mutabakat metni bu şekilde görünmezdi.”
“Batı medyasında analiz yok, her şey savaş propagandasından ibaret”
Batı’daki entelektüel ortamı ve medyanın sansür mekanizmasını eleştiren Profesör Glenn Diesen, doğruları söyleyen akademisyenlerin ve gazetecilerin anında yaftalandığını ifade etti. Futbol maçı izler gibi taraf tutulduğunu belirten Diesen, eleştirilerini şu sözlerle dile getirdi:
“Batı’da tüm savaşlar hakkında konuşma biçimimiz artık bir futbol maçına benziyor. Eğer ‘İran kazanıyor’ derseniz, İran’ı desteklediğiniz iddia ediliyor. Eğer ‘Rusya kazanıyor’ derseniz, Rusya’nın taraftarı olmakla suçlanıyorsunuz. Her zaman Amerika’nın veya Ukrayna’nın kazandığını iddia etmek ve doğru tarafı desteklediğinizi göstermek zorundasınız. Sahada hiçbir analiz yok, her şey savaş propagandası ve anlatılardan ibaret. Rusya ile diplomasi yolunun tıkanmasının nedeni de herkesin ‘kışkırtılmamış işgal’ anlatısına bağlı kalmış olmasıdır. Diplomasi yapmanın, saldırganlığı ödüllendirmek anlamına geleceğini savunuyorlar. Oysa eski CIA Direktörü William Burns’ün yazdığı mektup gibi tonla kanıt var elimizde. Burns, Ukrayna’yı NATO’ya çekmeye çalışmanın Ukrayna’da bir iç savaşa yol açacağı ve Rusya’yı müdahale etmek zorunda bırakacağı konusunda açıkça uyarıda bulunmuştu. Batılı liderler bunun bir felaketle sonuçlanacağını önceden biliyorlardı. Ancak hükümeti devirdiler ve en öngörülebilir şey gerçekleşti. Şimdi ise herkes bu kışkırtılmamış işgal yalanına inanmak zorunda bırakılıyor. Gerçeklere yer kalmadı.”
Diesen, Rus diplomatların ve eski kamu görevlilerinin açıklamalarına da değinerek, Rusya’nın Birleşmiş Milletler Daimi Temsilci Yardımcısı Dmitri Polyanskiy gibi temkinli diplomatların bile nükleer savaş seçeneğinin artık bir tabu olmaktan çıktığını açıkça ifade ettiklerini sözlerine ekledi.
Körfez ülkelerinin de bu yenilgiyi gördüğünü belirten siyaset bilimci, “Körfez ülkeleri liderleri bu mutabakatı okuduğunda tek bir sonuca varacaklardır: İran kazandı. Bu durumda tüm güvenlik stratejilerini tek bir sepete, yani Amerika’nın sepetine koymaya devam edemezler. ABD’nin gerileyen bir güç olduğunu ve bölgede barış içinde yaşamak zorunda oldukları yeni gerçekliği kabul edeceklerdir” diyerek sözlerini tamamladı.
Dünya Basını
‘İran küresel ekonominin boğaz noktalarını silaha dönüştürdü’

Cambridge Üniversitesi Queens’ College Başkanı, eski PIMCO Üst Yöneticisi ve Allianz Baş Ekonomi Danışmanı Mohamed A. El-Erian, yayıncı Mario Nawfal’a verdiği mülakatta İran-İsrail savaşının ve ABD’nin savaşa dahil olmasının küresel ekonomi üzerindeki etkilerini değerlendirdi. El-Erian, Hürmüz Boğazı’nın kapanmasının yalnızca enerji fiyatlarını değil, gübre ve gıda tedarikini de etkileyeceğini belirterek, “Bu savaşın uzun vadeli ekonomik sonuçları olacak ve bunlar olumlu sonuçlar değil” dedi
Cambridge Üniversitesi Queens’ College Başkanı, eski PIMCO Üst Yöneticisi ve Allianz Baş Ekonomi Danışmanı Mohamed A. El-Erian, yayıncı Mario Nawfal’a verdiği mülakatta İran-İsrail savaşı, Hürmüz Boğazı’ndaki gelişmeler, Çin’in küresel ekonomideki rolü, ABD dolarının geleceği, altın piyasası ve yapay zekanın ekonomik etkilerine ilişkin değerlendirmelerde bulundu.
Mülakatın başında Nawfal, savaşın başlangıcından bugüne kadar geçen sürece ilişkin genel bir değerlendirme istedi ve İran’ın İsrail’in Lübnan’daki faaliyetlerine tepki olarak Hürmüz Boğazı’nı yeniden kapattığını hatırlatarak bunun yeni dönemin kalıcı gerçeklerinden biri haline gelip gelmediğini sordu.
El-Erian, değerlendirmesine savaşın küresel ekonomi üzerindeki etkileriyle başladı. Ekonomiste göre savaşın ilk sonucu enerji sektöründe başlayan ve zamanla ekonominin tamamına yayılan bir enflasyon şoku oldu.
“Enerji fiyatlarındaki artış ekonominin tamamına yayılıyor”
El-Erian, “İlk etki, çok yoğunlaşmış biçimde başlayan bir enflasyon şokudur. Bu enerji sektöründe başlıyor ve ardından ekonominin geneline yayılıyor” dedi.
Enerji fiyatlarındaki yükselişin zincirleme sonuçlar doğurduğunu belirten El-Erian, “Enerji fiyatları yükseliyor, benzin ve dizel fiyatları artıyor, gıdanın marketlere taşınma maliyeti yükseliyor, gıda fiyatları artıyor ve süreç devam ediyor” ifadelerini kullandı.
Bu süreç dikkatli yönetilmezse fiyat artışlarının talebi zayıflatabileceğini söyleyen ekonomist, bunun da ekonomik büyümeden fedakarlık edilmesine yol açabileceğini belirtti.
Savaşın ikinci önemli etkisinin ABD ekonomisinin küresel sistemden elde ettiği avantajları zayıflatması olduğunu kaydeden El-Erian, ABD’nin küresel ekonomi içinde çok özel bir konuma sahip olduğunu ancak mevcut gelişmelerin bu konumu aşındırdığını söyledi.
ABD’nin savaşa kısa süreceği düşüncesiyle dahil edildiğini ifade eden El-Erian, özellikle Hürmüz Boğazı’nın kapanması durumuna ilişkin yeterli senaryo planlaması yapılmadığını belirtti.
“Boğazı kapattığınızda ekonomik etkiler yalnızca enerjiyle sınırlı kalmıyor. Gübreleri de etkiliyor. Bu nedenle altı ila dokuz ay içinde gıda fiyatlarında etkiler göreceğiz. Aynı zamanda tedarik zincirleri de bozuluyor” diyen El-Erian, savaşın beklenenden çok daha uzun süreli ekonomik sonuçlar doğuracağını söyledi.
ABD’nin enerji bağımsızlığı ve girişimci yapısı sayesinde diğer ülkelere kıyasla daha az zarar göreceğini belirten ekonomist, buna rağmen ülkenin savaş yaşanmamış olsaydı sahip olacağı ekonomik konumdan daha geride kalacağını ifade etti.
“İran çok önemli bir boğaz noktasını silaha dönüştürdü”
Nawfal’ın, ABD Başkanı Donald Trump’ın neden böyle büyük bir risk aldığı yönündeki sorusuna yanıt veren El-Erian, karar alma sürecinin ayrıntılarını bilmediğini ancak Trump’ın savaşın çok kısa süreceğine inandığının açık olduğunu söyledi.
El-Erian, “Bana açık görünen şey, bunun gerçekten çok kısa süreceğine ikna olmuş olmasıdır. Oysa birçok kişi ilk günden itibaren tedarik zincirlerinin silaha dönüştürüleceğini söylerdi” dedi.
Son yılların en önemli eğilimlerinden birinin tedarik zincirlerinin jeopolitik amaçlarla kullanılması olduğunu vurgulayan ekonomist, İran’ın da bu süreçte önemli bir avantaj keşfettiğini belirtti.
“İran artık çok önemli bir boğaz noktasını silaha dönüştürerek muazzam bir güce sahip olduğunu keşfetti” diyen El-Erian, Hürmüz Boğazı’nın küresel ekonomiyi adeta boğan bir geçiş noktası olduğunu söyledi.
Bununla birlikte gelecekte alternatif boru hatlarının inşa edileceğini belirten ekonomist, dünyanın bugünkü kadar kırılgan kalmayacağını ifade etti.
Ancak yalnızca Hürmüz Boğazı’nın değil, Kızıldeniz’in ve Tayvan ile Çin arasındaki deniz geçişlerinin de kritik boğaz noktaları olduğunu belirten El-Erian, “Bu savaş, bir boğaz noktasını silaha dönüştürerek taktik ve stratejik avantaj elde edebileceğinizi gösterdi” dedi.
“Jeoekonomi dönemi hız kazanıyor”
Mülakatın ilerleyen bölümünde El-Erian, dünyanın yalnızca jeopolitik değil aynı zamanda jeoekonomik bir döneme girdiğini söyledi.
Ülkelerin ekonomik ve finansal araçları dış politika amaçları için kullanmaya başladığını belirten ekonomist, bunun gümrük vergilerinden teknolojiye, tedarik zincirlerinden finansal sistemlere kadar birçok alanda görüldüğünü ifade etti.
El-Erian, “Ulusal güvenlik çevreleri açısından bu yöntemler oldukça cazip görünüyor. Çünkü füze göndermekten çok daha ucuz ve sahaya asker göndermekten çok daha az sorunlu” diye konuştu.
Bu süreçte dayanıklılığın verimliliğin önüne geçtiğini belirten ekonomist, şirketlerin artık tek bir ülkede tek bir fabrika yerine farklı ülkelerde birden fazla üretim tesisi kurmaya yöneldiğini söyledi.
“Bu dayanıklılık sağlıyor ama pahalı bir çözüm. Bunun bedelini birilerinin ödemesi gerekecek” ifadelerini kullanan El-Erian, salgın sonrası başlayan eğilimin savaşla birlikte hızlandığını kaydetti.
ABD’nin küresel sistemde benzersiz avantajlara sahip olduğunu vurgulayan ekonomist, doların rezerv para olması ve Amerikan finans piyasalarının derinliği sayesinde ülkenin büyük faydalar elde ettiğini anlattı.
Ancak ülkelerin giderek daha dayanıklı olmak adına ABD merkezli sisteme bağımlılıklarını azaltmaya çalıştığını belirten El-Erian, “Kimse ABD’nin yerini alamaz ama ülkeler bağımlılıklarını azaltmanın yollarını arıyor. Bu da bizi aksi durumda olacağımızdan daha kötü bir konuma götürüyor” dedi.
“Küreselleşmenin en büyük kazananı ABD daha az kazanacak”
Küreselleşmenin geleceğine ilişkin değerlendirmelerde bulunan El-Erian, küreselleşmeden en çok yararlanan ülkenin ABD olduğunu söyledi.
Buna rağmen mevcut gelişmelerin küreselleşmeden uzaklaşma eğilimini hızlandırdığını belirten ekonomist, “Korkarım bu süreç hızlanacak. Küreselleşmenin en büyük faydalanıcısı olarak biz daha az iyi durumda olacağız” ifadelerini kullandı.
El-Erian’a göre küreselleşme sürecinde iki büyük hata yapıldı.
Bunlardan ilki Çin’in küreselleşmeden büyük fayda sağlamasına rağmen uluslararası sistemdeki sorumluluklarını yerine getirmesinin yeterince talep edilmemesi oldu.
El-Erian, “Çin küreselleşmeden muazzam fayda sağladı. Batı’nın, özellikle de ABD’nin bazı sanayi alanlarının zayıflamasından yararlandı. Ancak kurallara uygun davranmadı ve pazarlarını açması gerektiği ölçüde açmadı” dedi.
İkinci büyük hatanın ise ülkeler içindeki gelir dağılımı etkilerinin yeterince dikkate alınmaması olduğunu belirten El-Erian, bazı sektörlerin ve özellikle ulusal güvenlik açısından kritik üretim alanlarının ciddi zarar gördüğünü ifade etti.
Ekonomiste göre gelecekte tamamen serbest bir küreselleşme yerine “yönetilen hafif küreselleşme” modeli ortaya çıkacak.
Bu modelde ülkeler hem stratejik sektörleri koruyacak hem de nüfusun olumsuz etkilenen kesimlerine daha fazla destek verecek.
“Çin küreselleşmede son derece yıkıcı bir aktör oldu”
Çin’in küresel ekonomi içindeki konumuna ilişkin değerlendirmelerde bulunan El-Erian, ülkenin büyüklüğü nedeniyle küreselleşme sürecinde olağanüstü etkiler yarattığını söyledi.
Geleneksel kalkınma modelinde ülkelerin tarımdan sanayiye, ardından hizmetler sektörüne geçtiğini anlatan ekonomist, Çin’in ise çok büyük ölçeği nedeniyle bu geçişlerin küresel ekonomide ciddi sarsıntılar yarattığını belirtti.
Bununla da kalmadığını söyleyen El-Erian, “Çin düşük katma değerli üretim alanlarını terk etmek yerine değer zincirinin tamamında faaliyet göstermeye başladı. Bu nedenle küreselleşme sürecinde son derece yıkıcı bir aktör oldu” dedi.
ABD’nin bu gerçeği fark ettiğini ancak Avrupa’nın henüz aynı noktaya gelmediğini savunan ekonomist, Avrupa otomotiv sektörünün ucuz ve devlet destekli Çin elektrikli araçları nedeniyle uzun vadeli sorunlarla karşı karşıya olduğunu söyledi.
Çin’in ABD’ye ihracatının geçen yıl yüzde 25 düştüğünü hatırlatan El-Erian, buna rağmen ülkenin dış ticaret fazlasının 1,2 trilyon dolarla rekor seviyeye ulaştığını belirtti.
Bunun nedeninin Avrupa ve Asya’ya yönelen ihracat olduğunu ifade eden ekonomist, birçok ülkenin Çin’in satamadığı ürünler için adeta bir boşaltma alanına dönüştüğünü söyledi.
“Beni en çok Çin’in üçüncü ülkelerdeki etkisi endişelendiriyor”
El-Erian, Çin’in ABD üzerindeki etkisinden çok üçüncü ülkelerdeki faaliyetlerinden kaygı duyduğunu belirtti.
Özellikle Afrika’da Çin’in çok derin ekonomik ilişkiler geliştirdiğini söyleyen ekonomist, Pekin yönetiminin altyapı yatırımları karşılığında stratejik kaynaklara erişim sağladığını ifade etti.
“Cibuti’de hem Fransız hem Amerikan askeri üssü var ama liman Çin’in kontrolünde” diyen El-Erian, Çin’in Kuşak ve Yol Girişimi kapsamında uzun vadeli stratejiler izlediğini söyledi.
Bu gelişmelerin çoğu zaman kamuoyunun dikkatinden kaçtığını belirten ekonomist, nadir toprak elementleri ve Tayvan kadar üçüncü ülkelerdeki Çin nüfuzunun da dikkatle izlenmesi gerektiğini kaydetti.
“Doların yerini alabilecek başka bir para birimi yok”
ABD dolarının geleceğine ilişkin değerlendirmelerde bulunan El-Erian, doların sistem içindeki merkezi konumunu koruduğunu söyledi.
“Doların yaptığı işi yapabilecek başka bir para birimi yok. Hiçbir şeyi hiçbir şeyle değiştiremezsiniz” diyen ekonomist, buna rağmen ülkelerin doların çevresinde alternatif ödeme kanalları oluşturmaya çalıştığını belirtti.
Merkez bankalarının altın rezervlerini artırdığını, Çin’in ikili ödeme anlaşmaları geliştirdiğini ve Rusya’nın farklı para birimleri üzerinden ticaret yolları oluşturduğunu anlatan El-Erian, bunların doların yerini almadığını ancak etkisini azaltabileceğini söyledi.
ABD’nin yüksek kamu borcuna rağmen doların güçlü kalmasının nedenini açıklarken dikkat çekici bir benzetme kullanan El-Erian, “Biz en temiz kirli gömleğiz” dedi.
Ekonomist, yatırımcıların doların durumunu diğer para birimleriyle kıyasladığını, Avrupa ve Çin’in de ciddi ekonomik sorunlar yaşaması nedeniyle doların göreli üstünlüğünü koruduğunu ifade etti.
Bununla birlikte kamu borcunun uzun vadeli risk oluşturduğunu belirten El-Erian, ABD’nin düşük işsizlik ve güçlü ekonomi dönemlerinde bile gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 6 ila yüzde 7’si düzeyinde bütçe açığı verdiğini söyledi.
“Ekonomist olarak büyürken ABD’nin yüzde 3 ila yüzde 4 işsizlik ve yüzde 6 ila yüzde 7 bütçe açığını aynı anda yaşayacağını düşünmek akıl almazdı” diyen El-Erian, siyasi sistemde bu konuda yeterli iradenin bulunmadığını kaydetti.
Altın piyasasına ilişkin görüşlerini de paylaşan El-Erian, altının güçlü performansının kendisini şaşırtmadığını söyledi.
Merkez bankalarının alımlarının ve yatırımcıların güvenli liman arayışının fiyatları desteklediğini belirten ekonomist, yükseliş sürecinde çok sayıda spekülatif yatırımcının da piyasaya girdiğini ifade etti.
“Birisi başıma silah dayayıp şimdi alıcı mı satıcı mı olursun diye sorsa, alıcı olurum” diyen El-Erian, altının son dönemde daha istikrarlı bir zemine oturduğunu söyledi.
Benzer şekilde Bitcoin piyasasında da zayıf yatırımcıların önemli ölçüde elendiğini belirten ekonomist, uzun vadede stratejik yatırımcıların yeniden piyasaya girmesinin daha olası olduğunu kaydetti.
Önümüzdeki bir yıl içinde altının düşmesinden ziyade yükselmesinin daha muhtemel olduğunu düşündüğünü ifade etti.
“Çocuklarım haklı, bizim neslimiz işi berbat etti”
Mülakatın sonunda kendisini en çok neyin endişelendirdiği sorulan El-Erian, çocuklarıyla yaptığı bir konuşmayı anlattı.
23 ve 29 yaşındaki çocuklarının kendi nesline yönelik eleştirilerini aktaran ekonomist, “Baba, sizin nesliniz işi berbat etti. Bize devasa borçlar bıraktınız. Bize çok bölünmüş bir ülke bıraktınız. Parçalanan bir küresel sistem bıraktınız. Büyüme fırsatlarını değerlendiremediniz” dediklerini söyledi.
El-Erian ise bu eleştirilerin önemli ölçüde doğru olduğunu belirterek, yeni neslin sahip olduğu teknolojik imkanların daha önce görülmemiş düzeyde olduğunu ifade etti.
“Yapay zekada, yaşam bilimlerinde, robotikte ve yakında kuantum alanında inanılmaz yenilikler var” diyen ekonomist, bu teknolojilerin hem refah yaratabileceğini hem de geçmiş nesillerin bıraktığı sorunların çözümüne yardımcı olabileceğini söyledi.
Ancak asıl sorunun teknolojilerin geliştirilmesinde değil uygulanmasında olduğunu vurgulayan El-Erian, “Beni en çok endişelendiren şey uygulama kısmı. Yenilik yapanlar konusunda son derece iyimserim. Ancak hanelerde, şirketlerde ve hükümetlerde bu teknolojilerin doğru şekilde benimsenmesi gerekiyor” dedi.
Yapay zekanın iş gücünü tamamen ortadan kaldırmasından çok çalışanların verimliliğini artıran bir yapıya dönüşeceği konusunda iyimser olduğunu söyleyen El-Erian, bunun gerçekleşebilmesi için benimseme politikalarının doğru kurgulanmasının şart olduğunu sözlerine ekledi.
Dünya Basını
Varoufakis: Avrupa Birliği liderleri kesik başlı tavuk gibi

Yunanistan eski Maliye Bakanı Profesör Yanis Varoufakis, ABD ile İran arasındaki mutabakat zaptını değerlendirerek Trump yönetiminin diplomatik düzeyde teslim bayrağını çektiğini belirtti. Varoufakis, Ortadoğu’daki güç dengelerinin tamamen değiştiğini ve Amerikan hegemonyasının temelini oluşturan petrol dolar sisteminin büyük bir sarsıntı geçirdiğini vurguladı.
Norveçli Siyaset Bilimci Profesör Glenn Diesen’ın programına konuk olan Atina Üniversitesi Ekonomi Profesörü ve Yunanistan eski Maliye Bakanı Yanis Varoufakis, ABD ile İran arasında imzalanan mutabakat zaptının küresel ve bölgesel yansımalarına dair analizlerde bulundu.
Demokrasi Avrupa’da Hareketi 2025 kurucusu da olan Varoufakis, Washington ile Tahran arasındaki bu gelişmeyi “Versay Antlaşması’nın diyalektik bir tersyüz oluşu” şeklinde nitelendirerek, kendisini kazanan ilan eden ABD’nin, kurbanı konumundaki İran’ın yeniden inşası için 300 milyar dolara varan bir fon sağlamayı taahhüt etmesinin eşi benzeri görülmemiş bir diplomatik geri adım olduğunu vurguladı.
Varoufakis, memorandumun henüz kesinleşmiş bir anlaşma olmadığını ve Amerikan Kongresi’ndeki neomuhafazakar ile İsrail yanlısı Cumhuriyetçilerin ve Demokratların İran hesaplarına doğrudan para aktarılmasını engellemek için her yolu deneyeceğini belirtti.
Ancak mutabakatın sembolik öneminin büyüklüğüne dikkat çeken Varoufakis, “Bu memorandumun imzalanmış olması bile sembolik olarak muazzam bir öneme sahip. Bu, İran için kesin bir zafer, Trump yönetimi için ise diplomatik düzeyde geçici bir teslimiyettir” ifadelerini kullandı.
“İbrahim Anlaşması artık suya düşmüştür”
Mutabakatın Batı Asya ve Ortadoğu coğrafyasındaki jeopolitik dengeleri kökten sarstığını ifade eden Varoufakis, Donald Trump’ın ilk başkanlık döneminde büyük bir başarı olarak sunduğu İbrahim Anlaşması’nın tamamen geçerliliğini yitirdiğini savundu. Varoufakis konuya ilişkin şu değerlendirmeyi yaptı:
“Arap devletlerini, İsrail’in Batı Asya ve Kuzey Afrika bölgesinde kilit bir rol oynayacağı Amerikan tasarımına dahil etme mantığı artık tamamen ortadan kalktı. İbrahim Anlaşması artık suya düşmüştür. Bu süreçte Avrupalıların görkemli bir biçimde dışarıda bırakılması ise dikkat çekicidir. Avrupa, dünya genelindeki böylesine tarihi gelişmelerde hiçbir zaman bu kadar etkisiz ve önemsiz kalmamıştı.”
ABD ile İsrail arasındaki kurumsal ilişkide ilk kez ciddi bir çatlağın oluştuğunu belirten eski bakan, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun bu anlaşmayı sabote etme kapasitesine sahip olduğunu ancak bu yöndeki girişimlerinin İsrail kurulu düzeni ile Amerikan Cumhuriyetçi Partisi arasında ilk kez belirgin bir kopuş yarattığını kaydetti.
“Netanyahu sizi çıkmaza sürükleyecek”
Varoufakis, Donald Trump liderliğindeki “Amerika’yı Yeniden Harika Yap” hareketinin kendi içinde iki fraksiyona bölündüğünü belirtti. Bunlardan ilkinin Trump’ın kendi ailesinin başını çektiği, gayrimenkul, yapay zeka ve ticari ortaklıklar yoluyla İsrail ile tamamen bütünleşmiş olan kesim olduğunu; diğerinin ise İsrail’in Washington politikalarını dikte etmesinden rahatsızlık duyan şüpheci kanat olduğunu aktardı.
JD Vance tarafından kullanılan dilin, İsrail’e şüpheyle yaklaşan bu ikinci grubun hareket içinde üstünlüğü ele geçirdiğinin ilanı olduğunu vurgulayan Varoufakis, “Vance ve ekibi yönetime ‘Eğer tamamen Netanyahu’nun cebine girerseniz, o sizi bir çıkmaza sürükleyecektir’ diyordu. Nitekim Trump, İran’a yönelik savaş ve bombardıman politikasını başlattığında tam olarak bu çıkmaza girdi ve şimdi buradan geri vitesle çıkmaya çalışıyor” dedi.
Trump’ın arkasındaki işçi sınıfı tabanının yüksek petrol ve benzin fiyatları nedeniyle geçim sıkıntısı yaşadığını hatırlatan Varoufakis, başkanın siyasi olarak hayatta kalabilmek için CIA ve İsrail yanlısı damadı yerine Vance’in temsil ettiği çizgiye yaklaşmak zorunda kaldığını ifade etti.
“Hürmüz Boğazı’ndan geçen gemilerden sigorta ücreti alınıyor”
Körfez İşbirliği Konseyi ülkelerinin bu mutabakat karşısında varoluşsal bir korku ve rahatlama karışımı hissettiğini dile getiren Varoufakis, tüm güvenlik mimarilerini ABD şemsiyesine bağlamanın ve topraklarını Amerikan ordusuna açmanın stratejik bir hata olduğunu anladıklarını belirtti.
İran Devrim Muhafızları Ordusu’nun Hürmüz Boğazı’nı her an kapatabilecek askeri kapasiteye sahip olduğunu kanıtladığını belirten Varoufakis, edindiği kulis bilgilerini şu sözlerle paylaştı:
“İran’ın Hürmüz Boğazı’ndan geçen gemilerden geçiş ücreti alma hakkı fiilen tescillendi. Dün gece aldığım bilgilere göre, boğazı geçen yaklaşık 30 gemiden İranlılar tarafından ‘sigorta bedeli’ adı altında ücret tahsil edilmeye başlandı ve bu uygulama mutabakat zaptının sınırları dahilinde yapılıyor.”
Varoufakis, İran’ın ürettiği çok ucuz insansız hava araçları ve füzeleri düşürmek için kullanılan Amerikan ve İsrail hava savunma sistemlerinin yüz kat daha pahalı olduğunu ve bu asimetrik askeri gerçekliğin Körfez ülkelerini alternatif savunma arayışlarına ittiğini söyledi.
Suudi Arabistan’ın Çin’in ara buluculuğunda İran ile yakınlaşma başlattığını, son haftalarda Fransa ve Kanada ile silah alım anlaşmaları müzakere ederek ABD’ye olan bağımlılığını azaltmaya çalıştığını ekledi Kurumların petrol dolar sistemine dayalı entegrasyonu sürse de Körfez ülkelerinin artık askeri alanda ABD’ye güvenmediğini belirtti.
“Avrupa Birliği liderleri kesik başlı tavuk gibi koşuyor”
Avrupa Birliği’nin küresel çatışma alanlarındaki etkisizliğini sert sözlerle eleştiren Varoufakis, kıtanın ucuz Rus doğalgazı bağımlılığından vazgeçip Teksas ve New Mexico’dan gelen aşırı pahalı Amerikan sıvılaştırılmış doğalgazına bağımlı hale geldiğini ifade etti.
Avrupa’nın hiçbir enerji planının, enerji birliğinin ve vizyonunun olmadığını vurgulayan Varoufakis, şu benzetmeyi yaptı:
“Avrupa liderliğinin ne Ukrayna’da ne İran’da ne de Filistin’de herhangi bir ağırlığı kalmıştır. Liderliğimizin artık hiçbir işe yaramayan Atlantikçi zihniyetten çıkma konusundaki yetersizliği ortadadır. Tüm bunları bir araya getirdiğinizde ortaya çıkan manzara, kafası kesilmiş, nereye gittiğini bilmeden kan kaybederek sağa sola koşan bir tavuk resmidir.”
Trump’ın İran’daki diplomatik yenilgisini unutturmak için Grönland veya Küba gibi alanlarda yeni maceralara atılabileceğini, bunun da Avrupa için yeni güvenlik krizleri doğurabileceğini sözlerine ekledi.
“Alman egemenlerinin tarihten ders aldığına dair kanıt yok”
Ukrayna savaşının gidişatına dair de değerlendirmelerde bulunan Varoufakis, ABD’nin bu savaşı Avrupalılara tamamen devredemeyeceğini, çünkü Avrupa ülkelerinin ne uydu verisi sağlayacak istihbarat kapasitesine ne de bunu finanse edecek ekonomik güce sahip olduğunu belirtti.
Avrupa Birliği bütçesinin ciddi bir borç yükü altında olduğunu ve üye ülkelerin Brüksel’de yedi yıllık yeni bütçe üzerinde uzlaşamadığını aktardı.
Fransa ve Almanya’nın savaşı bitirmek istememesinin arkasında iki temel neden yattığını savunan Varoufakis, analizi şu şekilde detaylandırdı:
“İlk olarak, Fransa ve Almanya’nın artık bir ekonomik büyüme modeli kalmadı. 2019 yılında ilan edilen yeşil dönüşüm programı çöktü. İki ülkenin elinde kalan tek büyüme sektörü savunma sanayiidir. Yatırımların şirketlere akmasını sağlamak, halkı sosyal harcamalardan kısıp bütçeyi silahlara aktarmaya ikna etmek için arka bahçelerinde bu savaşın sürmesine ihtiyaçları var. İkinci olarak ise Doğu Avrupa ve Baltık ülkeleri ile Finlandiya gibi yeni militarist yönetimler, Rusya ile NATO arasındaki gerilimi canlı tutarak Avrupa Birliği içinde kendi ağırlıklarının üzerinde söz sahibi olmak istiyorlar ve olası bir barış planını anında veto edeceklerdir.”
Diesens’ın “Alman egemen sınıfının askeri büyümecilik konusunda tarihten hiç mi ders almadığı” sorusu üzerine Varoufakis, “Alman egemenlerinin tarihten ders aldığına dair bugüne kadar herhangi bir kanıt görmedim” yanıtını vererek sözlerini tamamladı.
Amerika1 hafta öncePeter Thiel’in gizli cemiyeti: “Dialog”
Görüş2 hafta önceYeni Delhi’den Yükselen Ses: BRICS’in Yeni Dünya Düzeni Manifestosu
Asya1 hafta önceÇKP, ‘Xi Jinping’in Parti İnşası Üzerine Düşüncesi’ni resmi doktrin ilan etti
Dünya Basını2 hafta önceİran’ın Yeni Büyük Stratejisi
Görüş1 hafta önceSavaşın kısa tarihi ve senaryolar – 5
Ortadoğu1 hafta önceİran, ABD ile varılan anlaşmanın detaylarını açıkladı
Asya2 hafta önceGüney Kore’de askeri istihbarat teşkilatına tarihi darbe
Görüş2 hafta önceSavaşın kısa tarihi ve senaryolar – 4











