Dünya Basını
Körfez’in Gazze rekabeti

Aşağıda çevirisini okuyacağınız makale, Körfez ülkelerinin Gazze’de etkili bir güç olabilmek için geçmişten günümüze sürdürdükleri rekabete ışık tutuyor. Makale, Hamas’ın ortadan kaldırılması hedefi gerçekleşirse bu rekabetin daha da kızışacağını öne sürüyor:
***
Körfez Ülkeleri Gazze’de Ne İstiyor
Hamas’tan kurtulmak bölgesel nüfuz rekabetini kızıştırabilir.
Talal Mohammad
Üç ay önce Hamas İsrail’e eşi benzeri görülmemiş bir saldırı başlattı ve İsrail de militan grubun kökünü kazımak için hemen bir operasyonla karşılık verdi. Şu ana kadar yaklaşık bin 200 İsrailli ve tahminen 23 binden fazla Filistinli öldü, çok daha fazlası da yaralandı. Ateşkes çağrılarının ortasında, pek çok gözlemci Gazze Şeridi’nde “ertesi günün” neye benzeyebileceğine dair spekülasyonlar yapıyor.
Hamas’ın yok edilip edilemeyeceği önemli bir tartışma konusu. Her şeye rağmen İsrail ve en önemli müttefiki ABD, örgütün Gazze’nin gelecekteki yönetiminde hiçbir rolü olamayacağı konusunda ısrarcı. Bunun yerine her ikisi de Basra Körfezi’ndekiler de dahil Arap devletlerinin de rol alacağı çok uluslu bir güç kurulmasını önerdi. Bu da Gazze’nin Katar, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri arasındaki jeopolitik rekabetin sıcak noktası haline gelebileceği anlamına geliyor.ert
Katar bu çatışmanın merkezinde yer alıyor. Başkent Doha, Şam’dan taşındığı 2012 yılından bu yana Hamas’ın siyasi kanadına ev sahipliği yapıyor ve mali destek sağlıyor; Gazze’ye çok ihtiyaç duyulan insani yardımı temin ediyor. Katar’ın Hamas’a verdiği destek, müttefikleri İran ve Türkiye ile birlikte İslamcı grupları, özellikle de Müslüman Kardeşler ile ilişkili olanları desteklemeye yönelik daha geniş bir jeopolitik stratejinin parçası. Bu da Katar’ın bölgesel rakipleri Suudi Arabistan ve BAE’yi dengeliyor.
Küçük Körfez şeyhliği kendisini bölgesel bir diplomat olarak tanımlıyor ve diplomasiyi çalkantılı bir bölgede kendisini korumanın bir yolu olarak görüyor. 2017-2021 yılları arasındaki travmatik ablukasından bu yana bunun etkili olduğu kanıtlandı: Katar, 2020’de ABD ile Taliban arasında yapılanlar gibi yüksek riskli görüşmeleri yönetti. Ayrıca 2023’te İran’da tutulan ABD’li mahkumların serbest bırakılmasını sağladı.
ABD önce Hamas’ın 2006’daki Filistin bölgelerindeki seçim zaferinden sonra 2007’de Gazze’yi ele geçirmesi ve ardından gelen İsrail ablukasının öncesinde, Katar’dan Hamas ile iletişim hattı açmasını talep etmişti. O tarihten bu yana İsrail ile resmi ilişkileri bulunmayan Doha, 2015, 2018 ve 2021 yıllarında olmak üzere en az üç kez Hamas ile İsrail arasında aktif arabuluculuk yaptı.
Bu kez Katar, ateşkes ya da insani bir duraklama karşılığında Hamas’ın elinde kalan ve çoğu İsrailli olan rehinelerin serbest bırakılmasını sağlamayı umuyor. 24 Kasım-1 Aralık 2023 tarihleri arasında devam eden görüşmeler, Gazze’den 110 rehinenin ve İsrail’den 240 Filistinli mahkûmun serbest bırakılmasıyla sonuçlandı.
Katar savaştan sonra Gazze’deki Müslüman Kardeşler’in militan olmayan üyelerini desteklemeye devam edebilir. (Bunlar Hamas’ın askeri kanadından ziyade siyasi kanadının üyelerini içerebilir.) Bunu yapmak ABD ve İsrail’in Gazze’nin Hamas’tan kurtarılması çağrılarını yerine getirirken Doha’nın Türkiye ve daha az ölçüde İran ile ittifaklarını sürdürmesine yardımcı olacak ve BAE ve Suudi Arabistan’ın etkisine karşı koyacaktır.
Suudi Arabistan, İslami ve bölgesel liderlik için İran ile uzun süredir rekabet ediyor. Merhum Suudi Kralı Abdullah’ın 2002 yılında Arap Barış Girişimi adını verdiği girişimi başlatmasından bu yana Riyad, Arap-İsrail barış sürecini de destekliyor. Tahran -ve Doha- Hamas’ı mali ve askeri olarak desteklerken, Riyad Filistin Yönetimi’ni (FY) destekliyor ve Batı Şeria’yı kısmen yöneten FY’yi savaş sonrası Gazze’ye yerleştirmek isteyebilir.
Ancak bunun hayata geçirilmesi zor olabilir. ABD Başkanı Joe Biden, “yeniden canlandırılmış bir Filistin Yönetimi” olarak adlandırdığı Hamas sonrası Gazze’yi desteklediğini ifade ederken, İsrail bölgede herhangi bir Filistin yönetimine karşı çıkmaya devam ediyor. Dahası, pek çok kişinin İsrail işgalinin vekili olarak gördüğü Filistin Yönetimi, Filistinliler tarafından nefretle karşılanırken Hamas’ın popülaritesi artmış durumda. Gazze’de Filistin Yönetimi iktidarının mümkün olabilmesi için Riyad ve Washington’un hem İsrail tarafından kabul gören hem de Filistinliler arasında Hamas’ın -ve İran’ın- çekiciliğini azaltacak kadar popüler olan bir lider belirlemek gibi zor bir görevi yerine getirmesi gerekiyor.
Potansiyel adaylardan biri eski Filistin Yönetimi Başbakanı Salam Fayyad. Pragmatik bir lider olan Fayyad, 2007-2013 yılları arasındaki görev süresi boyunca ABD ve Suudi Arabistan’dan destek aldı. Fayyad ayrıca 2021 yılında Hamas’la ulusal bir Filistin birlik hükümeti kurmak için başarısız bir girişimde bulundu. Fayyad geçmişte Hamas’ın Filistin Kurtuluş Örgütü çatısı altına alınmasını önermişti. Fayyad şu anda Gazze’ye liderlik etme olasılığı hakkında kamuoyu önünde yorum yapmamış olsa da Suudi medyası ocak ayı başlarında Fayyad’ın adının uluslararası diplomatlar tarafından konuyla ilgili özel görüşmelerde geçtiğini bildirdi.
7 Ekim’den önce İsrail ve Suudi Arabistan normalleşme yolunda ilerliyor gibi görünüyordu. Biden yönetimi Veliaht Prens Muhammed bin Selman’ın NATO tarzı bir güvenlik paktı, gelişmiş silahlara erişim ve sivil bir nükleer program gibi iddialı taleplerini geçici olarak kabul etmişti. Veliaht Prens geçen hafta ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken’a, Filistin devletine giden bir yol haritasının da olması koşuluyla, savaşın sona ermesinin ardından normalleşmenin hala mümkün olduğunu söyledi.
Normalleşme görüşmelerinden Suudilerin yararlanması BAE’yi tedirgin edebilir. İki ülke görünürde müttefik olsalar da -özellikle Katar ve Müslüman Kardeşler’e karşı- son yıllarda Körfez’in önde gelen gücü olma arayışlarında jeopolitik rekabetlerini artırdılar. Her iki devlet de Yemen ve Sudan’daki savaşlarda bölgesel hakimiyet için yarıştı. Genel olarak Arap-İsrail barış süreci ve Gazze’nin geleceğine ilişkin tartışmalar bu rekabeti daha da kızıştırabilir.
Abu Dabi bir yandan kendi bölgesel çıkarlarını korurken diğer yandan da savaş üzerinde ılımlı bir etki yaratmaya çalışıyor. İsrail’in Gazze hastanelerine yönelik saldırılarını kınamanın yanı sıra BAE, özellikle Birleşmiş Milletler nezdinde bölgeye yardım ulaştırılması konusunda proaktif davrandı. Bunun nedeni kısmen Rusya ve ABD gibi büyük güçler arasındaki ilişkileri dengeleyen BAE’nin yayılmacı emelleri olması. Abu Dabi, Yemen ve Sudan’ın yanı sıra Afrika Boynuzu ve Libya’daki çatışmalarda da vekilleri destekliyor.
BAE’nin 2020’de İsrail ile ilişkilerini normalleştirmesi de bu türden bir stratejik hamleydi. Yine de ülke, bölgesel güç dinamiklerindeki potansiyel değişimlere ve özellikle de Suudi-İsrail normalleşmesi ihtimaline karşı temkinli olmaya devam ediyor. BAE’nin yumuşaması kısmen Filistin konusunda değişim yaratabilecek önde gelen Arap gücü olma ve bu görevi Suudi Arabistan’dan alma çabasıydı. Riyad, İsrail ile normalleşirse Filistin dosyasını yeniden ele geçirebilecektir.
Abu Dabi, Biden’ın “yeniden canlandırılmış” Filistin Yönetimi çerçevesinde Gazze’yi yönetmesi için Muhammed Dahlan’ı düşünüyor olabilir. Filistin Yönetimi’nin önde gelen El Fetih partisinin eski lideri ve Gazze’nin yerlisi olan Dahlan bir zamanlar partinin güvenlik şefiydi. Ancak Dahlan yıllarını Hamas’la mücadele ederek geçirdiği için Gazze’de artık hor görülüyor. Pek çok Gazzelinin gözünde bir işgalciden farkı yok.
Dahlan, mali yolsuzluklara ve Filistin Kurtuluş Örgütü lideri Yaser Arafat’ın öldürülmesine karıştığı iddialarının ardından 2011’den bu yana Abu Dabi’de sürgünde yaşıyor. Kendisinin İsrail-BAE normalleşmesini etkilediği ve buna aracılık ettiği düşünülüyor. Eski El Fetih lideri, Hamas sonrası Gazze’de rol oynamayı açıkça reddetmiş olsa da Dahlan gelecekte Filistin siyasetine liderlik etmeye açık olduğunu da ima etti. Bu, BAE için stratejik getiriler sağlayacaktır.
Dahlan, İsrail ile resmi bağları olan iki komşu ülkeden biri olan Mısır ile güçlü bir ilişki sürdürüyor. Diğeri ise Ürdün’dür. Her iki ülke de Gazze’nin geleceğine ilişkin herhangi bir uluslararası diplomatik tartışmaya dahil edilmeli ve kendilerini Körfez’deki rekabetin içinde bulabilirler.
Batı Şeria’ya sınırı olan ve bölgeyi 1948’den 1967’ye kadar işgal eden Ürdün, büyük bir Filistinli mülteci nüfusuna ev sahipliği yapıyor. Amman’ın İsrail’le 1994’te imzaladığı barış anlaşması, Haşimi monarşisinin Kudüs’teki İslami ve Hıristiyan kutsal mekanlarının koruyuculuğunu tanıyor ve ülkeye bölgesel prestij, liderlik ve dini önem imajı sağlıyor. Ve 1979’da Gazze’nin eski işgalcisi Mısır, İsrail ile ilişkilerini normalleştiren ilk Arap ülkesi oldu. O zamandan beri İsrail ile stratejik ilişkisini Filistinlilere yönelik halk desteği ve sınırlarında istikrarı koruma ihtiyacı ile dengelemeyi hedefliyor.
İsrail’e girişleri yasaklanan Gazzelilerin çoğu için Mısır’ın Refah sınır kapısı ana çıkış yolu. Sınır bölgesi aynı zamanda Hamas’ın kaçakçılık tünellerini de barındırıyor. Bu savaş sırasında Kahire, Refah sınır kapısının kontrolüne yardım edip İsrail’le istihbarat paylaşırken Cumhurbaşkanı Abdülfettah Es-Sisi de uluslararası bir zirveye ev sahipliği yaparak kendisini arabulucu olarak konumlandırmaya çalıştı. Ürdün de benzer şekilde ABD ve Arap liderlerini bir araya getirdi.
Ancak her iki ülke de Hamas sonrası Gazze’de öncü rol oynamaya hevesli Körfez güçleri tarafından istismar edilebilecek zayıflıklardan muzdarip. Körfez’deki muadillerine göre çok daha fakirler ve ekonomileri baskıcı siyasi ortamlarda bile halkın öfkesini körükleyecek kadar kötü durumda.
Amman 2018’den bu yana Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) ülkelerinden yardım alıyor ve Kovid-19 salgınının neden olduğu baskılar nedeniyle özellikle grubun desteğine bağımlı hale geldi. Mısır pandemi ve Rusya-Ukrayna savaşı öncesinde de ekonomik olarak zor durumdaydı ancak bu krizler ve bunların gıda ve yakıt fiyatları üzerindeki etkileri işleri daha da kötüleştirdi. Sisi her zamankinden daha fazla mercek altında.
Katar, 2012’de Mısır’ın ilk ve tek demokratik seçimini kazanan ve 2013’te Sisi’nin ordusunun darbeyle yönetimi ele geçirmesinin ardından terör örgütü olarak yaftalanan Müslüman Kardeşler üzerindeki baskıyı hafifletmesi için hükümete baskı yapabilir. Riyad ve Abu Dabi; Sudan, Libya ve Yemen’deki savaşları etkilemek için Mısır’a baskı uygulayabilir.
Ürdün üzerinde nüfuz sahibi olmak Körfez ülkelerine Batı Şeria ve Doğu Kudüs’e erişim ve olası kontrol imkânı sağlayacaktır. Ulusal Savunma Üniversitesi’nden Michael Sharnoff 2021’de Foreign Policy’de Suudi Arabistan’ın Ürdün’ü, Kudüs’teki kutsal mekanların koruyucusu olmaktan çıkarmak istediğini ileri sürdü. Suudi Arabistan’ın bu ayrıcalığı elde etme talebi, İsrail ile normalleşme görüşmelerinde Riyad’ın elini güçlendirecek ve Riyad’ın İslam ve Arap liderliğinin ön saflarında yer alma imajını (Krallığın Mekke ve Medine’deki -ilk iki- vesayetine Mescid-i Aksa’yı -İslam’ın üçüncü en kutsal mekânı- eklemek) güçlendirecekti.
Körfez’in Ürdün ve Mısır üzerindeki etkisinin artması, Filistin toplumunda yeni bölünmelere yol açarak Filistinlilerin zaten kırılgan olan varlığına ve giderek gerçekçi olmayan iki devletli çözüme zarar verebilir. Ayrıca Amman ve Kahire’deki hükümetler için de bir bataklık yaratacaktır. Gazze’de Hamas’ın yerinden edilmesine yardımcı olan bir KİK devletine bağlı olmak, militan gruba giderek daha fazla destek veren seçmenleri yabancılaştırma riskine rağmen çok ihtiyaç duyulan mali yardımı getirebilir.
Körfez’in Gazze’de rekabeti çoktan başladı. Katar, diğer eylemlerinin yanı sıra, çatışmalara geçici olarak ara verilmesi ve insani yardım sağlanması için ABD, Hamas ve İsrail ile üçlü müzakerelere ev sahipliği yaptı. Suudi Arabistan da kendi girişimlerini öne çıkarmakta gecikmedi; İran ve Türkiye gibi önemli bölgesel aktörlerin ve Müslüman çoğunluğa sahip ülkelerin katılacağı bir zirveye ev sahipliği yaptı ve Çin’in arabuluculuğunda savaşın sona erdirilmesi için görüşmeler yapılacağını duyurdu. İsrailli bir start-up, Kızıldeniz’de İsrail kargolarına yönelik Husi saldırılarının ardından Dubai’den Suudi Arabistan ve Ürdün üzerinden İsrail limanlarına mal transferi için bir kara köprüsü kurmak üzere BAE ile bir anlaşma imzaladı.
İsrail, ABD ve pek çok Arap lider Hamas’ın yok olmasını istemekte birleşiyor. Ancak bir sorundan kurtulurken başka sorunlar ortaya çıkabilir. İsrail-Hamas savaşı Körfez ülkeleri arasında artan rekabeti daha da şiddetlendirebilir ve bölgesel gerilimin bir kaynağı yerini bir diğerine bırakabilir.
Dünya Basını
Pekin ve Brüksel, küresel enerji geçişinin kurallarını baştan yazıyor

Project Syndicate için bir makale kaleme alan Emmanuel Guerin, Avrupa Birliği ve Çin’in küresel enerji geçişinde egemenlik kurmak amacıyla birbirlerinin geleneksel güç alanlarına yöneldiğini belirtti. Emmanuel Guerin, Çin’in küresel standartları belirlemeye odaklanırken Avrupa’nın sanayi tabanını yeniden inşa etmeye çalıştığını vurguladı.
Project Syndicate platformunda Emmanuel Guerin imzasıyla yayımlanan “Pekin Modeli Brüksel Etkisiyle Buluşuyor” başlıklı makalede, küresel enerji geçişinde güç dengelerinin yeniden şekillendiği kaydedildi.
Sciences Po bünyesindeki Paris İklim Okulu Dekan Yardımcısı ve Avrupa İklim Vakfı Üst Yöneticisi Özel Danışmanı olan Emmanuel Guerin, yazısında Avrupa ve Çin’in uzun yıllar boyunca birbirine rakip kalkınma ve enerji dönüşümü modellerini temsil ettiğini aktardı.
Guerin, Avrupa’nın öncelikle pazarlara, ortak kurallara ve çok taraflı kurumlara bağlı kaldığını, Çin’in ise sanayi politikasına, altyapı yatırımlarına ve üretime ağırlık verdiğini belirtti. Makalede, “Avrupa sıklıkla küresel ölçekte referans noktası haline gelen düzenlemeler üretti (‘Brüksel Etkisi’). Çin ise fabrikalar üretti” ifadelerine yer verildi.
Ancak makaleye göre bu ayrım günümüzde ortadan kalkıyor. Avrupa sanayi tabanını hızla yeniden inşa etmeye çalışırken Çin, uluslararası standartları ve yönetişim çerçevelerini etkilemeye daha fazla odaklanıyor. Guerin, Avrupalı karar vericiler Pekin’in sanayi stratejisini incelerken, Çinli liderlerin de Avrupa’nın uzun süre önce öğrendiği bir gerçeği fark ettiklerini kaydetti: “Kalıcı güç sadece teknolojileri üretmekten değil, aynı zamanda onları yöneten kuralları yazmaktan gelir.”
Guerin, bu eğilimlerin jeoekonomik gücün yapısındaki bir değişimi yansıttığını savundu. Makalede belirleyici sorunun artık kaynakları kimin kontrol ettiği, ürünleri kimin ürettiği veya her teknolojide kimin liderlik ettiği olmadığı ifade edildi. Asıl sorunun, bir sonraki enerji ve teknoloji dönüşümünün gerçekleşeceği değer zincirlerini kimin yönettiği olduğu vurgulandı.
Avrupa’nın temiz enerji teknolojilerindeki Çin imalat hakimiyeti ve derinleşen bağımlılıkları karşısında sanayi politikasını yeniden keşfettiğini aktaran Guerin; Sanayi Hızlandırıcı Yasası, Kritik Hammaddeler Yasası ve ilgili tedbirlerin, sanayi kapasitesi olmadan ortaya konan iklim hedefinin dayanıklılık değil, bağımlılık yarattığı bilincinden doğduğunu yazdı.
Çin’in ise güneş panelleri, bataryalar, elektrikli araçlar ve elektrik şebekeleri için dünyanın en büyük ekosistemini kurduktan sonra yalnızca sanayi liderliğinin yeterli olmadığı sonucuna vardığı kaydedildi. Çin’in Küresel Enerji Şebekeleri Geliştirme ve İşbirliği Örgütü üzerinden fotovoltaik, hidrojen, enerji depolama, yüksek voltajlı iletim, akıllı şebeke ve karbon muhasebesi alanlarında standartlar belirlemek üzere teknik komiteleri topladığı aktarıldı.
Guerin, bu adımları değerlendirirken makalesinde şu ifadelere yer verdi: “Bunlar mühendislik çalışmalarına benzeyebilir ancak bundan çok daha fazlasıdır. Bunlar, Çin’in temiz enerji ekonomisinin işletim sistemine sahip olma çabasını temsil ediyor. Endüstri standartlarını belirleyen ülke, bir teknolojiyi düzenlemekten fazlasını yapar. Kendisini yatırımları yönlendirebilecek, neyin neyle uyumlu çalışabileceğine karar verebilecek ve herkesin üzerine inşa etmek zorunda olduğu mimariyi sabitleyecek bir konuma getirir.”
“Sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye ve ucuz enerji gerektirir”
Makalede, Avrupa liderlerinin üretim kapasitesi olmadan koyulan kuralların stratejik özerklik sağlamadığını öğrendiği, Çin’in ise standartlar olmadan çalışan fabrikaların uluslararası etkiyi sınırlandırdığını gördüğü ifade edildi. Her iki tarafın da diğerinin onlarca yıldır mükemmelleştirdiği stratejik avantajların peşinden koştuğu vurgulandı.
Buna karşın bu yakınlaşmanın simetri anlamına gelmediğini belirten Guerin, iki tarafın da kendi geleneksel güç alanlarının ötesine uzanırken yeni ve yabancı zorluklarla karşılaştığını dile getirdi. Guerin makalesinde, “Bir sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye, ucuz enerji, yoğun tedarikçi ağları ve örtük bilgi gerektirir; bunların hiçbiri yalnızca düzenlemeler yoluyla ortaya çıkarılamaz” değerlendirmesinde bulundu.
Küresel standartları belirlemenin de kolay olmadığını ekleyen yazar, bir devletin her teknik komiteye personel atasa bile ürettiği standartları dünyanın geri kalanına kabul ettirmekte başarısız olabileceğini kaydetti.
“ABD sahayı Avrupa ve Çin’e bırakıyor”
Sürecin sonucunun üçüncü büyük bir faktörden etkileneceğini belirten Guerin, Hindistan, Endonezya, Brezilya ve çeşitli Körfez ülkeleri gibi hırslı devletlerin kendi sanayi kapasitelerini inşa ettiklerini aktardı. Ancak çoğu ülkenin bu tür stratejileri izleyemeyeceğini, standartları yazamayacakları ve fabrikaları kuramayacakları için Brüksel veya Pekin’de tasarlanan işletim sistemlerini devralarak seçmedikleri bağımlılıkları kabul etmek zorunda kalacaklarını vurguladı.
Makalede Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) konumuna ilişkin olarak ise şu ifadelere yer verildi: “Bir de enerji dönüşümünü tamamen terk ederek bu yarışın dışında kalmayı seçen Birleşik Devletler var. Fabrikalar kurmak veya elektrikleşmenin kurallarını yazmak yerine gümrük duvarları örüyor ve sahayı Avrupa ile Çin’e bırakıyor.”
“Üçüncü aşama zincirleri yönetmekle ilgili olacak”
Değer zincirlerinin yönetişiminin teknik olduğu kadar siyasi bir mesele de olduğunu vurgulayan Guerin, geleneksel sanayi politikası yaklaşımının değişmesi gerektiğini savundu. Temiz enerji yarışının ilk aşamasının teknolojileri icat etmek, ikinci aşamasının bunları ölçekli bir şekilde üretmek olduğunu belirten Guerin, makalesinde “Üçüncü aşama ise bunların dolaştığı, bağlandığı ve değer yarattığı zincirleri yönetmekle ilgili olacak” ifadelerini kullandı.
Guerin, Avrupa için çıkarılacak dersin sadece daha fazla fabrika kurmak olmadığını, Avrupa’nın gerçek stratejik avantajının kendi kurallarını herkesin kuralına dönüştürme konusunda kanıtlanmış yeteneği olduğunu kaydetti. Makale, “Enerji dönüşümü aynı nadir kombinasyonu ödüllendirir: Üretim kapasitesi, kural koyma yetkisi ve karmaşık sistemleri bir arada tutacak kurumlar. Hiçbir taraf sadece geleneksel güçlerine dayanarak kazanamaz” değerlendirmesiyle son buldu.
Dünya Basını
ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan

ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek; ortak planlama, ortak üretim ve ortak caydırıcılık gerektiriyor.
David Santoro, Nikkei Asia
David Santoro, merkezi Hawaii’de bulunan Pacific Forum’un başkanı ve CEO’sudur. Kuruluş, Hint-Pasifik bölgesinde ABD ile müttefiklerinin caydırıcılığını güçlendirmek amacıyla kamu ve özel sektör temsilcileri arasında diyaloğu kolaylaştıran yıllık Honolulu Defense Forum’u düzenlemektedir.
***
ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan
Guam açıklarında kısa süre önce gerçekleştirilen Valiant Shield tatbikatları sırasında hedef alınan bir gemi Filipin Denizi’nin sularına gömülürken Pasifik genelinde sessiz bir zaferin yankısı duyuldu. ABD kuvvetleri ile bir Japon denizaltısı arasındaki kusursuz ve gerçek zamanlı hedef takibi sayesinde gerçekleştirilen saldırı, yalnızca bir ateş gücü gösterisi değildi. Aynı zamanda, dünyanın en vazgeçilmez ittifaklarından biri hâline gelen savunma ortaklığının ulaştığı düzeyi ortaya koyuyordu.
ABD-Japonya ittifakı onlarca yıl boyunca “kalkan ve mızrak” şeklindeki bir iş bölümüne dayanıyordu. Japonya Öz Savunma Kuvvetleri ana adaların savunma kalkanı görevini üstlenirken, ABD kuvvetleri taarruz mızrağını kullanıyordu. Ancak çok sayıda kriz noktasının aynı anda ortaya çıkmasıyla bu çerçeve değişmeye başladı. Özellikle Başbakan Sanae Takaichi döneminde Tokyo tarihî bir yön değişikliğine giderek savunma bütçesini gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 2’sine doğru hızla artırdı, savunma ihracatına ilişkin düzenlemeleri gevşetti ve uzun menzilli karşı saldırı kabiliyetleri edinmeye başladı.
Bu değişim temel bir gerçeği ortaya koyuyor: ABD ile Japonya’nın güvenliği artık birbirine sıkı biçimde bağlı. Japonya, giderek daha düşmanca hâle gelen bir bölgede ayakta kalabilmek için ABD’nin savunma şemsiyesine güveniyor. ABD ise Tokyo’daki dayanak noktası olmadan güç yansıtamaz, müttefiklerini savunamaz ve özgür ve açık bir Hint-Pasifik düzenini sürdüremez.
İki ülkenin tam anlamıyla sağlam bir caydırıcılık oluşturabilmesi için artık altı adım atması gerekiyor.
İlk olarak, Japonya’da konuşlandırılacak kalıcı ve birleşik bir müşterek görev kuvveti kurulmalıdır. Modern çatışmalar bunu zorunlu kılıyor. Hipersonik silahlar, siber savaş veya elektronik karıştırmadan kaynaklanan tehditler, perde arkasında yürütülecek koordinasyona zaman bırakmıyor. Bu nedenle ittifak, Japonya’nın yeni Müşterek Harekât Komutanlığı ile ABD’nin Japonya’daki Kuvvetlerini birleştirerek müşterek kuvvet harekât karargâhına dönüştürmelidir. Bu komutanlık ayrıca pasif savunmadan taarruzi bir duruşa geçmeli; ABD Siber Komutanlığı’nın “ileri savunma” operasyonlarını, Japonya’nın gelişmekte olan Aktif Siber Savunma yetkisiyle uyumlu hâle getirerek bir çatışma başlamadan önce yabancı ağlar içindeki düşman yazılımlarını etkisizleştirmelidir.
İkinci olarak ittifak, Japonya’nın yerli savunma sanayisinin kapasitesi ve dayanıklılığı üzerine inşa edilmelidir. ABD’nin sanayi altyapısı tedarik kısıtlarıyla karşı karşıyayken ittifak, Japonya topraklarında ortak üretimi artırmak için Savunma Sanayii İşbirliği, Tedarik ve İdame Forumu’ndan yararlanmalıdır. İlk aşamada üretim, Patriot ve SM-3 füzelerinin ötesine taşınarak taarruz amaçlı Gelişmiş Orta Menzilli Havadan Havaya Füzeleri ve “işbirlikçi muharip hava araçları” olarak adlandırılan insansız hava araçlarını da kapsamalıdır. İttifak ayrıca ABD’nin hedefleme kapasitesini Japonya’nın karşı saldırı yetenekleriyle birleştiren ve fırlatma platformlarını ateş açmadan önce vurmayı amaçlayan “okçuyu vur” stratejileri aracılığıyla entegre bir hava ve füze savunma sistemine yönelmelidir. Dahası, ilk saldırıdan sağ çıkabilmek için eski üsler güçlendirilmeli ve güneybatıdaki Ryukyu Adaları boyunca dağınık, çift kullanımlı limanlara ortak yakıt ve mühimmat önceden konuşlandırılmalıdır.
Üçüncü olarak Pentagon, Japonya’nın dünya standartlarındaki tersanelerini ABD Donanması’nın lojistik sistemine entegre etmelidir. Yıpranmış veya savaşta hasar görmüş ABD savaş gemilerinin bakım için binlerce kilometre uzaktaki ABD ana karasına geri gönderilmesi ciddi bir zafiyet yaratıyor. Japonya’daki özel tersanelerin ABD savaş gemilerinin bölgede bakım ve onarımını yapmasına izin verilmesi, müttefik kuvvetleri harekâta hazır tutacak ve ön cephedeki varlıklarını artıracaktır. Bu adım aynı zamanda kapasitesini aşmış ve iş yükü birikmiş ABD tersaneleri üzerindeki baskıyı da azaltacaktır. Bunun işleyebilmesi için Washington, ABD’de ana limana bağlı gemilerin yurt dışında onarılmasını sınırlayan eski yasal kısıtlamaları kalıcı olarak ortadan kaldırmalıdır.
Dördüncü olarak, rakipler nükleer cephaneliklerini genişletirken ABD’nin güvenlik garantisi yeniden sağlam bir zemine oturtulmalıdır. Genişletilmiş Caydırıcılık Diyaloğu kapsamında, hızlı gelişen ve çok alanlı tırmanma senaryolarını canlandıran giderek daha karmaşık masa başı tatbikatları yapılmalı; böylece Washington ve Tokyo’daki karar alıcıların tam bir uyum içinde hareket etmesi sağlanmalıdır. Bu ikili çekirdek daha geniş bir ağa da bağlanmalı; Güney Kore ile ortak bir cephenin temelini oluşturmalı, Japonya’nın AUKUS’un ikinci ayağındaki teknoloji paylaşımına katılımını genişletmeli ve ABD-Japonya-Filipinler deniz cephesini sağlamlaştırmalıdır.
Beşinci olarak askerî hazırlık, güçlü bir ekonomik güvenlik çerçevesiyle desteklenmelidir. İttifak, kritik mineraller, yarı iletkenler ve yapay zekâ ile kuantum bilişim gibi ileri düzey çift kullanımlı teknolojiler için güvenli ve entegre tedarik zincirlerini birlikte geliştirmelidir. Bu sektörlerde risklerin azaltılması, ortakları yıkıcı ticaret uygulamalarından ve uzun süreli bir savunma sürecinde kararlılığı aşındırmayı amaçlayan silahlaştırılmış karşılıklı bağımlılıktan koruyacaktır.
Son olarak ittifak, uzun vadeli düşünme kültürünü kurumsallaştırmalıdır. Washington ile Tokyo arasındaki bugünkü uyum, yeni ve öngörülemeyen sınamalar ortaya çıktığında iki başkentin aynı çizgide kalacağının garantisi değildir. Caydırıcılık birden fazla kuşağı kapsayan bir proje olduğundan ittifak, yeni nesil stratejistleri ve saha uygulayıcılarını yetiştirmelidir. Bugünden stratejik diyalog mekanizmalarının kurulması, ikili burs programlarının ve ortak simülasyon merkezlerinin genişletilmesi, geleceğin insan kaynağının yarının askerî donanım kapasitesine denk olmasını sağlayacaktır.
ABD-Japonya ittifakı, eşitler arasında daha dengeli bir ortaklığa dönüşüyor. Tokyo artık küçük ortak değil, bölgesel güvenliğin mimarlarından biridir. Washington ve Tokyo bu ilave adımları kalıcı hâle getirerek Hint-Pasifik’te saldırganlığın maliyetini göze alınamayacak kadar yükseltecektir.
Dünya Basını
Glazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 2

Putin’in eski ekonomi danışmanı, meşhur Rus iktisatçı Sergey Glazyev’in Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenlerini ele aldığı yazı dizini Hazal Yalın iki bölüm halinde çevirdi. İkinci bölüm:
Glazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 1
Şunu da belirtmek gerek: dost-olmayan ülkelerdeki toplum bilincinde, Dostoyevski’den Danilevski’ye ve Prohanov’a ve Naroçnitskaya’ya[1] kadar, insan ruhunu ve Rusya ile Avrupa arasındaki karşılıklı ilişkilerin tarihini en iyi bilenlerimizin teşhis koymaya çalıştığı tuhaf bir patolojiyle de karşılaşıyoruz. Belki de, açıklaması ancak Bilimler Akademisi’nden Fomenko’nun tarihi rekonstrüksiyonlarında veya Klyosov’un[2] DNA-soykütüğünde bulunabilecek türden, batı Avrupa’nın son derece derin arketipleriyle karşı karşıyayızdır. Ancak, nedenlerin açıklanmasından bağımsız olarak, Anglosaksonların ve Katoliklerin örtük rusofobisi, Rusya’yı ezme fırsatı gördükleri her defasında kendisini ortaya koyar. Bu nedenle, siyasi ilişkilerin en yüksek seviyesinde bizi aldatmaya çalışmalarına şaşırmamak gerekir. Bu makale dizisinin daha önceki bölümlerinde gösterilmiş olduğu gibi, yalan, Anglosaksonların en sevgili silahıdır ve onun yardımıyla düşmanlarının davranışlarını, hatta reflekslerini yönlendirecek derecede manipüle ederler. Ayrıca bizi bile isteyen yanılgıya sevk ettiklerini de kabul etmek gerekir; çünkü bize baktıklarında bilinçaltında, yok etmeyi arzuladıkları bir tehdit görürler. Batı ülkelerinde toplum bilincinin bu hususiyeti ve iktidardaki elitin niyetlerini dikkate almak gerekir; bu elitin her temsilcisi koynunda hep bir taş saklar ve cezasız kalacağını hissettiği anda bu taşı indirmeye hazırdır. Dört yıldır kendi menfaatleri ve zevkleri için bunu yapıyorlar, Ukrayna’da kendi yetiştirdikleri Rus-düşmanı nazi rejimine para yağdırıyor, silahlandırıyor, navigasyon sağlıyor, Rus nüfusuna karşı soykırım için teşvik ediyorlar.
Ne yazık ki bu analizden çıkan sonuçlar iç açıcı değildir. Hibrit dünya savaşı, objektif nedenlerinin aşınmasına rağmen, esas itibariyle, dost-olmayan ülkelerin iktidardaki elitlerinin zayıflık olarak algıladığı bizim itidalimiz yüzünden devam ediyor. Kendi halklarının objektif menfaatlerine aykırı olarak Ukrayna çatışmasına yaptıkları harcamaları artırıyorlar ve militarizasyon siyaseti yoluna da girmiş bulunuyorlar. Bunlarla aklıselimle ve uluslararası hukuka dayanarak anlaşmaya çalışma girişimleri yararsız olmakla kalmıyor, bunlara bizi manipüle etme ve bir sonraki darbeyi indirmek için durumumuzu zayıflatmak amacıyla yanılgıya sürükleme fırsatı da veriyor. Demek ki savaşın devam etmesinin temel nedeni, bizim barışı ve uluslararası hukukun yeniden tesisini hedeflememiz, düşman tarafından bizi aldatma ve kapitülasyona zorlama fırsatı olarak algılanan uzlaşma arayışlarına hazır oluşumuzdur. NATO stratejistleri ve onların Ukraynalı kuklaları ceza görmeyeceklerinden eminler ve artık kırmızı çizgileri aşmaktan korkmuyorlar. Bunları, Rusya halkına karşı işlenen suçlara hak ettikleri cevabı vermeden durdurmak mümkün değil. Bizim yumuşaklığımız ve anlaşma çabalarına hazır oluşumuz, batı ülkelerinin liderlerini, bize karşı son Ukraynalıya varıncaya kadar, ölenlerin yerini de dünyanın dört bir yanından toplanan paralı askerlerle doldurarak savaşmak için kışkırtıyor. Bu savaşın mantığı giderek daha sert bir hale geliyor: ya onlar Rusya’yı yok edecekler, ya da biz onları ezeceğiz. Bunu ne kadar geç yaparsak kayıplarımız o kadar büyük olacak. Bu yüzden, düşman, Rusya’ya karşı işlediği her bir suç için asla geri adım atılmadan cezalandırılmalıdır.
Bu cezalar neler olabilir? Örnek olarak İran’ın Amerikan-İsrail saldırganlığına “göze göz dişe diş” prensibine göre verdiği cevap gösterilebilir. Bu seçenekte, dost-olmayan ülkelerde üretilen ve bize karşı kullanılan her dron ve füze saldırısına karşılık onların askeri ve altyapı tesisleri vurulmalıdır. Rusya’ya ait her batırılan yahut el konulan tankere karşılık da simetrik cevap verilerek AB’ye enerji kaynakları ithalatı bloke edilmelidir. Elbette, korsanlık ve terörizm bizim yolumuz değildir, bunlar bizim geleneksel değerlerimizle bağdaşmaz. Ama Anglosaksonların neandertal bilinçaltı, öyle görünüyor ki, sadece bu tür arkaik etkileşim yöntemlerinden anlıyor.
Diğer bir örneği de İsrail ve ABD gösteriyorlar: karar alma merkezlerinin ve düşman elebaşılarının yok edilmesi. Bu seçenekte, Rusya’ya düşman bütün güçlerin liderleri, uyruklarına bakılmaksızın, vurma menzilimize girer girmez hedef alınmalıdır. Bu meyanda kendimizi aldatmamalıyız; esas karar alma merkezleri Ukrayna sınırlarının dışındadır. Almanya’daki meşum Amerikan askeri varlığı, esas olarak, Ukrayna silahlı kuvvetlerinin hedeflerini tayin eden ve operasyonel eylemlerini yöneten bilişimcilerden oluşmaktadır. Batıda eğitilmiş Ukraynalı gazeteciler, yabancı küratörlerin rehberliği altında, Ukrayna’nın toplumsal bilincinde Ruslara karşı nefreti körüklüyorlar; terörize edilmiş öğretmenler ise NATO ülkelerinde yazılmış ders kitapları ve müfredat kılavuzları doğrultusunda Rus düşmanlığını büyütüyorlar. Bize karşı savaşı planlayan ve yönlendiren inanmış rusofoblar ile zorla seferber edilmiş, ahmaklaştırılmış, korkutulmuş ve boğazlanmaya gönderilmiş Rus insanlarının oluşturduğu dağınık sürüye karşı farklı tutumlar takınmak gerek. İnsan kendisine vuran değneği değil onu idare eden kafayı ısırmalı.
Üçüncü seçenek, düşmanın enformasyon teknolojileri ve iletişim sistemlerindeki üstünlüğünü nötralize etmek için elimizdeki etkili silahların kullanılmasıdır. Bu, karadaki ve deniz dibindeki iletişim hatlarının kesilmesini, veri merkezlerinin çalışmasının tahrip edilmesini, düşmanın uçan istihbarat ve keşif cihazlarının ülke menşeine bakılmaksızın vurma menzilimizde imha edilmesini, düşmanın telekomünikasyonunun temelini teşkil eden meşum Starlink grubu da dahil olmak üzere uydu bağlantılarının devre dışı bırakılmasını içerebilir. Amerikalı ve Britanyalı hedef belirleyicilerden, planlamacılardan ve analistlerden yoksun kalacak Ukrayna silahlı kuvvetleri kör olacak ve sistematik muharebe harekatı düzenleme kabiliyetini kaybedecektir. Bunun için gerekli silahlar tam olarak konvansiyonel olmayabilir. Ama ABD, füzeleri ve dronları Rusya’yı vurmak için yönlendirmek üzere kendi kozmik sistemlerini zaten sunuyor ve böylelikle, uluslararası yükümlülüklerini ihlal ederek, bize karşı askeri eylemler için uzayı da fiilen kullanıyor.
Burada, kimi pervasız kafaların ve keza uzmanlarımız ve medya grupları arasındaki herkes tarafından bilinen batı nüfuzu ajanlarının boyuna çağrısını yapıp durdukları, Ukrayna topraklarındaki hedeflerin vurulması için nükleer silahların kullanılması seçeneğini mülahaza ediyor değiliz. Belki de bu provokasyonlar, düşmanın Ukrayna’ya benzer imha vasıtaları yahut bunların üretilmesi için teknolojiler sağlamasını haklı çıkarmak için yapılıyordur. Ukrayna topraklarında nükleer enerji tesisleri bulunduğunu ve bunun için de yeterince kalifiye mühendisler ve bilim insanlarının çalışmakta olduğunu unutmayalım. Belli ki Rus Dünyasının düşmanları, bu dünyanın nükleer bir iç savaşta yok olması için can atıyorlar.
NATO’nun içeriden çökertilmesi ve AB ülkelerinde aklıselim sahibi, sorumlu ve kendi devletlerinin milli menfaatlerini savunan insanların iktidara getirilmesi seçeneğini mülahaza ediyor da değiliz. Başka ülkelerin iç işlerine müdahale, uluslararası hukuk tarafından engellenir. Ancak müdahalesizlik de, birçok sosyalizm-sonrası ülkede ve bir dizi post-Sovyet cumhuriyetinde yeterince açıklıkla görüldüğü gibi, taraftarlarımıza karşı baskı ve Rus nüfununa karşı soykırıma yol açıyor. Bu yolu seçerken, AB ve NATO’da milli egemenliğe sahip hiçbir devlet olmadığını akılda tutmak gerekir. Bunların Avrupalı üyelerini, Amerikan istihbaratının ve ABD’den kontrol edilen medyanın manipüle ettiği sorumsuz bir Avrupa bürokrasisi yönetiyor. “Derin devletin” iktidar organlarını ezme stratejisine devam ettiği ABD dahil batı ülkelerinin iktidardaki elitlerinin çekirdeğini teşkil eden büyük sermaye ve mali oligarşiden ise bahsetmeye bile gerek yok.
Bu makalenin başına dönersek, küresel ekonomik ve teknolojik yapıların barışçıl yer değiştirmesi umutlarının gerçekleşmediğini kabul etmeliyiz. Bugün artık son bulmakta olan yüzyıllık sistemik sermaye birikim döngüsü boyunca dominant olmuş bir ülkenin iktidardaki eliti, tıpkı daha önce olduğu gibi, bir dünya savaşı başlattı. Bu savaş, tıpkı geçtiğimiz yüzyıl 1930’lardaki büyük depresyon veya 1970 ve 1980’lerdeki resesyon dönemlerinde olduğu gibi, yeni teknolojik yapının üretiminin ve bu temelde ekonominin modernizasyonunun hızlandırılmış gelişmesi karşısında ekonomik aktivitedeki düşüşün üstesinden gelinmesinin vasıtası olarak hizmet ediyor.
Öyle görünüyor ki batı ülkelerindeki liberal-demokratik yönetim modeli, yeni bir uzun ekonomik dalgaya binmek üzere yeni bir teknolojik yapıya geçiş için kaynakların mobilizasyonunu savaş-dışı yollarla sağlamayı başaramıyor. Bizse her halükarda bu noktadan yola çıkmalıyız ve bir yanda dünya ekonomisindeki yapısal değişikliklerin objektif yasalarının, diğer yanda ise bize karşı NATO’da birleşmiş olan batı ülkelerinin yeni bir savaşına yol açmış bulunan sübjektif sosyal ve psikoloji faktörlerin karşılıklı çatışan etkileşimini tespit etmeliyiz.
Yürütülen para-kredi siyasetinin neden olduğu teknolojik geri kalmışlığımızı da hesaba katarsak, bu savaşta zamanın bizden yana olduğunu düşünmek saflık olur. Yeni teknolojik yapıya geçmek için en uygun dönemi kaçırmış bulunuyoruz; enerji kaynakları ve diğer hammadde emtiasından elde edilen ve bir trilyon doların üzerindeki kısmı dost-olmayan ülkelerde kalan süper kârı da bunun için kullanamadık. Onlar şimdiden bu yapının yükseliş fazına girdiler ve bize karşı savaşı da yeni teknolojileri geliştirmek, bunlara olan talebi teşvik etmek için kullanıyorlar. Bize karşı savaşın her bir günü, bu savaşın başlıca kundaklayıcılarının (ABD ve NATO yönetimin gerçek siyasetini yönlendiren bilişimci teknokratlar) kudretini artırıyor. Batı ülkelerinin gücünün bize karşı savaşta tükeneceğini sanmak yanlıştır. AB’de geleneksel sektörlerin ve eski üretimlerin durumu kötüleşiyor, ancak Amerikan bilişim devleri bu savaştan kazanç sağlıyor.
Yürütülmekte olan para-kredi siyaseti çerçevesinde ülkede bulunan kaynakların zafere erişmek için seferber edilmesi mümkün değildir; bunun sonucu, dış ticari ilişkilerimizde eşitsizlik de büyüyor. Parça ve teçhizat ithalatı için gitgide daha çok ödeme yapmak gerekiyor. Reel sektörden mali sektöre sermaye çıkışı artıyor, yurtdışına sermaye ihracı da devam ediyor. Bunun sonucu olarak yatırım aktivitesi düşüyor ve teknolojik geri kalmışlık büyüyor, bilimsel-teknik potansiyelimiz değersizleşiyor. Hiçbir şekilde mazur görülemeyecek sert ve ilkel para-kredi siyaseti yüzünden iş faaliyetlerinin bloke edilmesi, savunma kabiliyetimizi de olumsuz etkiliyor.
Dost olmayan ülkelerin iktidardaki elitinde, Ukrayna’da yürütülen savaşın onları güçlendirdiği bizi ise yıprattığı görüşü hasıl oluyor. Bu da onların saldırganlığını körüklüyor. Bu saldırganlığı söndürmek için, öncelikle, yukarıda söylendiği gibi, Rusya’ya karşı savaş suçlarında ve Ukrayna’daki Rus nüfusunun soykırımında suçluları cezalandırmak şarttır. Ve ikincisi, yeni küresel ekonomik düzen kurumlarını esas alarak çağdaş bir yönetim sistemini kurmak yoluyla yeni teknolojik yapı temelinde ileri bir ekonomik kalkınma siyasetine geçmek gereklidir. Bu konuda, serinin diğer makalelerinde birçok şey söylenmişti.
Ama diğer taraftan, İran körfezindeki savaşın yol açtığı enerji krizinin halihazırdaki devasa türev balonunu ve dolara dayalı mali sistemin çöküşünü tetikleyeceği umuduyla hiçbir şeyi değiştirmeyebiliriz de. Bunun nasıl olacağını dizinin diğer bölümlerinde ele alacağız. Ama bu “devekuşu pozisyonu”, Rus Dünyasını kurtarmak için zaruri olan ve önerdiğimiz ileri ekonomik kalkınma stratejisine geçmeden mümkün olamayacak zaferi kazanmamıza izin vermeyecek.
[1] Dostoyevski, malum. İgor Danilevski, tarihçi (1953 doğumlu); Aleksandr Prohanov tarihçi ve yazar (1938 doğumlu); Nataliya Naroçnitskaya tarihçi (1948 doğumlu).
[2] Anatoliy Fomenko, 1945 doğumlu; Anatoliy Klyosov (1946 doğumlu).
Dünya Basını6 gün önceGlazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 1
Diplomasi3 gün öncePaşinyan’dan Moskova’ya demiryolu resti
Avrupa2 hafta önceBurnham resmen Birleşik Krallık Başbakanı oluyor
Dünya Basını6 gün önceGlazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 2
Avrupa2 hafta önceAlmanya, silahlanmak için borçlanıyor
Dünya Basını6 gün önceEski NATO yetkilisi Kujat’tan nükleer kış uyarısı
Asya2 hafta önceDeepSeek kullanıcılarının özel sohbetleri Google’a sızdı
Avrupa6 gün önce‘Yeraltı ülkesi’ geri geliyor: İsviçre sığınaklarında yeni ‘savaş düzenlemesi’












