Bizi Takip Edin

Dünya Basını

Foreign Affairs: Filistin sorunu eski paradigmalara dönerek çözülemez

Yayınlanma

Aşağıda çevirisini okuyacağınız makale, gündemde olan Gazze’deki savaş sonrası senaryoları inceliyor. Ortaya atılan senaryoların hiçbirinin başarı şansı olmadığını belirten makaleye göre bunun temel nedeni tüm senaryoların Gazze’yi tek başına ele alması. Gazze sorununun Batı Şeria ve Doğu Kudüs’ten ayrı ele alınamayacağını savunan makale, bugüne kadar yapılan İsrail-Filistin müzakerelerinin neden başarısızlıkla sonuçlandığını da açıklamaya çalışıyor. Makalenin yazarı, başarılı bir müzakerenin nelere dayanması gerektiğini anlattıktan çözüm için atılabilecek adımları sıralıyor:

***

Gazze’deki Büyük Hedef

Kalıcı Barış İçin İsrail Filistin Topraklarındaki İşgaline Son Vermeli

Mervan Muasher

İsrail’in Gazze’deki savaşı dördüncü ayına girerken, çatışmalar sona erdiğinde bölgeyi kimin yönetmesi gerektiği konusunda yoğun bir tartışma yaşanıyor. Bazıları Mısır, Ürdün ve diğer Arap devletleri tarafından şimdiden reddedilen bir Arap gücü önerdi. Diğerleri ise Filistinlilerin yüzde onundan daha azının böyle bir sonucu destekleyeceği gerçeğini göz ardı ederek yeniden yapılandırılmış bir Filistin otoritesi gündeme getirdi. Üçüncü bir fikir ise Gazze’nin uluslararası kontrol altına alınması ki bu yaklaşım, böyle bir emsal oluşturmak istemeyen İsrail tarafından zaten reddedildi.

Ancak öngörülen bu çözümlerin başarısızlığa mahkûm olmasının daha büyük bir nedeni var: hepsi de Gazze’yi tek başına ele alıyor, sanki daha geniş anlamda Filistin devleti ve kendi kaderini tayin meselesi dikkate alınmadan ele alınabilirmiş gibi. Bu düşünce tarzına göre Hamas ortadan kalktığında ve Gazze’yi kimin yöneteceği sorusu cevaplandığında statükoya geri dönülebilir. Her iki varsayım da temelden hatalı ve bunlara dayalı herhangi bir politika felakete yol açacaktır.

Gazze’nin geleceğine yönelik bir çözümün gerçekten kalıcı olabilmesi planın İsrail kontrolü altındaki tüm Filistinliler için daha geniş bir çerçeveye oturtulmasına bağlı. Nihayetinde bitmek bilmeyen şiddetin temel nedenini ele almalı: İsrail’in Doğu Kudüs, Gazze ve Batı Şeria’daki işgali. Yıllar süren başarısız müzakereler böyle bir planın başarılı olabilmesi için nelere ihtiyaç duyacağını da açıkça ortaya koydu: kendinden önceki pek çok planın aksine, inandırıcı ve zamana bağlı olmalı ve oyunun sonu başlangıçta iyi tanımlanmalı.

Böylesine kapsamlı bir sürecin oluşturulması olağanüstü çaba gerektirecektir. Ancak bunun alternatifi çok daha kötü. Mevcut savaş, halihazırda çok sayıda sivilin ölümüne, Gazze’nin yıkımına, İsrail’in güvenliğinin ve uluslararası desteğinin zayıflamasına, 1,5 milyon Filistinli mültecinin daha ortaya çıkmasına ve Filistinlilerin atalarının topraklarından kitlesel olarak daha fazla sürülmesi tehdidine yol açtı. Bugünün sorununu eski paradigmalara dönerek çözmeye yönelik her türlü girişim, bu felaketlerin tekrarlanmasına davetiye çıkarmaktan başka bir işe yaramayacaktır.

EKSİK OYUN SONU

Ertesi gün sorununun gerçek kapsamını anlamak için öncelikle mevcut çatışmanın Hamas’ın 7 Ekim’deki saldırısıyla başlamadığını kabul etmek gerekir.  Sadece Gazze ile de sınırlı değil. Filistin sorunu, tahminen 750.000 kişinin evlerinden edildiği 1948 savaşıyla başlasa da bugünkü kriz için en iyi başlangıç noktası 1967 savaşı. Bu çatışma İsrail’in Gazze, Batı Şeria ve Doğu Kudüs’ü işgal etmesine ve tahminen 300,000 yeni Filistinli mültecinin ortaya çıkmasına neden oldu. Aynı zamanda işgalin sona erdirilmesi ve Filistinlilerin yaşayabilir bir geleceğe sahip olması için onlarca yıl süren çabaların da başlangıcını oluşturdu.

Bu yöndeki ilk girişim Kasım 1967’de kabul edilen 242 sayılı BM Güvenlik Konseyi Kararı oldu. Karar “savaş yoluyla toprak kazanımının kabul edilemezliğine” atıfta bulunsa da ayrı bir Filistin devleti öngörmüyordu. Bunun yerine Gazze’nin Mısır’ın, Batı Şeria’nın ise Ürdün’ün kontrolüne geçmesi öngörülüyordu. Karar işgalin sona erdirilmesi için bir zaman dilimi de tanımlamıyor, sadece açık ve bağlayıcı olmayan bir siyasi süreç çağrısında bulunuyordu. Ürdün, Mısır ve İsrail tarafları arasında bir BM arabulucusu aracılığıyla dolaylı müzakereler yürütüldü ancak herhangi bir sonuç alınamadı.

Ardından 1993’te Oslo anlaşmaları geldi, belki de tüm bu barış çabaları arasında en çok bilineni. Bu durumda, iki taraf karşılıklı olarak birbirlerini tanımakla ve Gazze ile Batı Şeria’nın bir kısmında Filistin geçici otoritesini kurmakla kalmadılar, aynı zamanda kalıcı bir barış için beş yıllık bir müzakere süreci başlattılar. Ancak sürecin çatışmaya kalıcı bir çözüm getirmesi beklenirken, taraflar bu çözümün ne olduğunu belirleyemedi: başka bir deyişle, oyunun sonu başlangıçta net değildi. Dahası, Oslo anlaşmaları yerleşim faaliyetlerini dondurmadı, yani taraflardan biri -İsrailliler- bu toprakların coğrafyasını ve demografisini değiştirmeye devam ederken bile iki taraf işgal altındaki toprakların geleceği üzerine müzakere ediyordu. Nitekim Rabin, Eylül 1995’te parlamentonun Oslo anlaşmalarının ikinci bölümünü onayladığı Knesset’teki son konuşmasında İsrail’in hedefinin “devletten daha az bir Filistin varlığı” olduğunu ilan etti.

Aslında çatışmanın ana aktörleri, ABD Başkanı Bill Clinton’ın görev süresinin sonuna yakın 2000 yılına kadar iki devletli bir model üzerinde anlaşmaya varamadı. O dönemde Clinton iki tarafa, büyük ölçüde 1967 sınırlarıyla tanımlanan ve Kudüs, mülteciler ve güvenlik için özel düzenlemelerle İsrail devletinin yanında kurulacak bir Filistin devletine dayanan genel bir çerçeve sundu. Bu parametreler üzerindeki son dakika müzakereleri başarısızlıkla sonuçlanıp ikinci intifada patlak verdiğinde, her iki taraf da masanın diğer ucunda barış için ortakları olmadığına ikna oldu. O zamandan bu yana 2002 Arap Barış Girişimi, 2002-2003 Orta Doğu Yol Haritası, 2007 Annapolis konferansı ve ABD Dışişleri Bakanı John Kerry’nin 2013’teki mekik diplomasisi -ABD’nin bir çözümün müzakere edilmesine yardımcı olmak için son resmi çabası- dahil birbirini izleyen çabaların hepsi başarısız oldu.

Bu müzakere turlarının her birinin karaya oturmasının birçok nedeni olsa da çoğunda ortak olan daha büyük eksiklikler vardı: neredeyse her zaman ya açık uçluydular ya da başlangıçta oyunun sonunu belirtmediler. Ayrıca tarafların kalıcı bir çözüme giden yolda adım adım yükümlülüklerini yerine getirdiklerinden emin olmak için güvenilir bir izleme mekanizması da yoktu. Dahası, pek çok kez müzakereler, bu hedefe ulaşmak için atılması gereken adımlardan ziyade nihai sonucun ne olması gerektiği konusunda tıkandı.

Yirmi beş yıl sonra, ilk Körfez Savaşı’nın ardından 1991 yılında Başkan George H. W. Bush tarafından başlatılan Madrid Konferansı nihayet Filistinlileri doğrudan müzakere masasına getirdi. Ancak süreç bir kez daha, İsrail tarafından uluslararası toplumdan oldukça farklı bir şekilde yorumlanan 242 sayılı karara atıfta bulunmanın ötesinde oyunun sonunu belirsiz bıraktı. (Karar İsrail’in işgal ettiği topraklardan çekilmesini öngörse de İsrail bunu tüm bu topraklardan çekilmek değil, sadece hiçbir zaman belirtmediği sözde güvenli sınırlara çekilmek olarak yorumladı). Merhum İsrail Başbakanı Yitzhak Rabin’in Haziran 1992’de iktidara gelmesinin ardından Filistinliler İsrail ile ayrı ayrı müzakerelere başladıktan sonra bile süreç hiçbir zaman müzakerelerin hedefi olarak ayrı bir Filistin devletini tanımlamadı.

BAŞARISIZLIKTAN FELAKETE

Filistinliler için bu başarısızlıkların sonuçları yıkıcı oldu. İsrail, işgal altındaki Batı Şeria ve Doğu Kudüs’te (ve 2005’e kadar Gazze’de) uluslararası hukuka göre yasadışı olan yerleşim faaliyetlerine devam edebildi, Filistin topraklarını yuttu ve yaşayabilir bir Filistin devletinin kurulmasını giderek zorlaştırdı. Oslo anlaşmalarının imzalanmasından bu yana, İsrailli yerleşimci nüfusu yaklaşık 250.000’den 750.000’in üzerine çıkarak tüm Batı Şeria ve Doğu Kudüs’teki nüfusun neredeyse dörtte birine ulaşırken, yerleşimlerin durmaksızın genişlemesi bitişik Filistin topraklarını sürekli olarak parçaladı.

Bu başarısız müzakerelerin ortasında Gazze’nin kaderi özellikle ağır oldu. 2005 yılında dönemin İsrail Başbakanı Ariel Şaron Gazze’den tek taraflı olarak çekilme kararı alarak İsrail’in doğrudan askeri varlığına son verdi. Ancak İsrail hükümeti bölgeyi izole etmek için etrafına bir güvenlik bariyeri inşa etti ve İsrail şeride kimin girip çıkacağını kontrol etmeye devam etti. İsrail ayrıca Filistinli sakinlerinin bir havaalanı ya da limana sahip olmasını engelleyerek Gazze’yi dünyadan fiilen kopardı. Sonuç olarak, İsrail’in işgali acımasız sonuçlara yol açarak etkin bir şekilde devam etti. Hamas’ın 2007’de Filistin Yönetimi’nden ayrılarak şeridin kontrolünü tamamen ele geçirmesinin ardından yaşam koşulları daha da kötüleşti ve Gazzelilerin kişi başına düşen geliri Batı Şeria’daki Filistinlilerin çok altında kaldı.

Ardından, Obama yönetimi sona erdiğinde, ABD iki taraf arasındaki müzakerelerden tamamen vazgeçti. Önce ABD Başkanı Donald Trump, ardından da ABD Başkanı Joe Biden döneminde Washington, barış çabalarının yerine, 242 sayılı karardan kaynaklanan “barış için toprak” formülüne dayanmayan, çeşitli Arap devletleri ve İsrail arasında bir dizi ikili anlaşma olan İbrahim Anlaşmalarını koydu. Filistinlilerin hiçbir dahli olmadı. Özellikle Biden yönetimi, bölgesel işbirliğini teşvik ederse, İsrailliler ve Filistinliler arasındaki barışın daha kolay olabileceğini varsaydı. İsrail hükümeti ise anlaşmaları, bölgedeki Arap devletleriyle ayrı anlaşmalar yapabilecekleri için Filistinlilerle bir çözüme varmanın artık gerekli olmadığını savunmak için kullandı.

İşte 7 Ekim saldırılarının gerçekleştiği bağlam budur. Sivillerin hedef alınması, failin hangi taraf olduğuna bakılmaksızın her türlü senaryoda iğrenç. Ancak Gazze’nin son on yılda duvarlarla çevrili dev bir hapishaneye dönüştüğü ve milyonlarca mahkûmun artık işgalin sona ereceğine inanmak için hiçbir nedeni kalmadığı gerçeğini görmezden gelmek mümkün değil.

BARIŞ IÇIN ÖNKOŞULLAR

Biden yönetimi Gazze’deki savaşın sona ermesinin ardından siyasi bir süreç başlatılması gerektiğini kabul etti. Nihayetinde Mısır ve İsrail arasında barışa yol açan Ekim 1973 savaşı ve Madrid konferansına yol açan 1991’deki ilk Körfez Savaşı’nın rehberliğinde Biden yönetimi Gazze için ertesi gün planlarını tartışmaya başladı. Ancak bu düşünce Hamas’tan sonra Gazze’yi kimin yöneteceği ile sınırlı kalırsa ya da Washington daha öncekilerin hatalarını tekrarlayan açık uçlu bir süreci taahhüt ederse, başarı ihtimali neredeyse yok denecek kadar az olur. Bugün Filistinlilerin büyük çoğunluğu, İsrail sahada iki devletli çözümü imkânsız kılan gerçekleri yaratırken, işgali sona erdirmek için barışçıl çabalar göstererek oyuna getirildiklerini düşünüyor. Dolayısıyla Gazze için herhangi bir siyasi süreç, müzakereler başlamadan önce inandırıcı, zamana bağlı ve net bir şekilde tanımlanmış bir nihai sonuca sahip olmalı. Aksi takdirde, bu sadece zaman kaybı olacaktır.

Şu an itibariyle, ABD öncülüğünde ciddi bir süreç için gerekli unsurların mevcut olmadığını kabul etmek çok önemli. ABD, başta İsrail olmak üzere tüm taraflara baskı uygulanmasını gerektiren bir barış sürecini başlatma şansının uzak olduğu bir seçim yılına giriyor. Mevcut sağcı İsrail hükümeti de işgali sona erdirmek ya da bir Filistin devletinin kurulmasına yardımcı olmak gibi bir niyetinin olmadığını defalarca ve açıkça ilan etti. Her ne kadar İsraillilerin çoğunluğunun 7 Ekim’deki güvenlik zafiyetinden mevcut hükümeti sorumlu tuttuğu doğru olsa da -ve anketler yarın yeni seçimler yapılsa muhalefetin büyük bir farkla kazanacağını gösterse de- bugün İsrail’de kamuoyu on yıllar önce olduğu gibi artık barış yanlısı ve barış karşıtı kamplar arasında bölünmüş değil. Bunun yerine, sadece Netanyahu yanlısı ve karşıtı kamplar arasında, her iki taraf da bir Filistin devletine karşı sert ve neredeyse aynı duruşu paylaşıyor.

Bu arada Filistin Yönetimi güvenilirliğini ve meşruiyetini büyük ölçüde yitirmiş durumda. Filistin Yönetimi 2006’dan bu yana seçim yapmadı ve 7 Ekim’den önce bile onaylanma oranı çok düşüktü. Filistin Politika ve Anket Araştırmaları Merkezi, Kasım ayı sonunda Gazze’deki kısa süreli ateşkes sırasında yaptığı bir ankette Batı Şeria ve Gazze’deki Filistinlilerin yüzde 88’inin Filistin Yönetimi Başkanı Mahmud Abbas’ın istifasını istediğini ortaya koydu. Abbas yönetimindeki Filistin Yönetimi’nin savaştan sonra da Gazze’yi yönetmesini isteyenlerin oranı ise sadece yüzde yedi. Seçimler olmadan hiçbir taraf siyasi süreçte Filistinlileri temsil ettiğini iddia edemez ancak ankete göre Hamas’ın oyların çoğunu alabileceği düşünüldüğünde Filistin Yönetimi, İsrail ve ABD’nin yakın vadede böyle bir seçime karşı çıkacağı neredeyse kesin. Aynı anket Mervan Barguti gibi isimlerin hem el Fetih hem de Hamas kamuoyunda geniş bir desteğe sahip olduğunu gösterse de İsrail’in Barguti’nin serbest bırakılmasını kabul edeceği şüpheli çünkü mevcut hükümet siyasi bir anlaşmayla ilgilenmiyor.

Ancak bu zorluklara rağmen, Washington’un geçmiş müzakerelerin tuzaklarından kaçınabilmesi için inandırıcı bir sürecin gerektireceği belirli unsurları ortaya koymaya değer. İlk olarak ABD, üç ila beş yıl gibi belirli bir zaman dilimi içerisinde işgalin sona erdirilmesine yönelik açıkça tanımlanmış bir hedefi ortaya koyacak siyasi bir plan sunmalı. Sınır boyunca yerleşimleri barındıracak küçük ve karşılıklı toprak takasları ile 1967 hatları temelinde kesin sınırlar müzakerelere tabi olmalı. Birleşmiş Milletler 1967 sınırları temelinde bir Filistin devletini tanıyan bir karar yayınlamalı ve ayrıntılar müzakereler yoluyla belirlenmeli. Yeni yerleşim inşaatları tamamen dondurulmalı.

Ardından, bu planı uygulamak için müzakereler oyunun sonunun nasıl göründüğünden ziyade hedefe ulaşmak için gereken adımlara odaklanmalı. Gerekli olası adımların birçoğu halihazırda atılmış durumda. Halk desteğini sağlamak için İsrail’de, Batı Şeria ve Gazze’de planla ilgili referandumlar düzenlenmeli: seçmenler planın açıkça tanımlanmış siyasi ufkuna göre sandığa gitmeli ve bu da her iki tarafta da iki devletli bir çözümün artık mümkün olmadığı izlenimini kırabilir. Bu çerçevede, Gazze’yi kimin yöneteceği meselesi kendi başına bir oyun sonu olmaktan ziyade işgalin sona erdirilmesine giden yolda bir adım haline gelecektir: yönetimle ilgili meselelerde Gazze ve Batı bir bütün olarak ele alınmalı.

Böyle bir süreç başladığında, her iki taraf da geçmişte genel bir siyasi çerçeve veya somut bir zaman çizelgesi olmadığı için reddedilen çözümleri yeniden gözden geçirmeye teşvik edilecektir. Örneğin Gazze’nin yeniden inşası nihai çözüme giden yolda bir adım olabilir ve Körfez ülkeleri, Avrupa Birliği ve Dünya Bankası gibi taraflar bugün olmadıkları şekilde sürece katılmaya hazır olabilirler. (Suriye örneği bu konuda yararlı bir ders sunuyor: iç savaş yaklaşık beş yıldır fiilen sona ermiş olmasına rağmen, ülkenin geleceğine ilişkin kapsamlı bir planın yokluğunda çok az yeniden yapılanma gerçekleşmişti). Gazze ve Batı Şeria’daki Filistinlilerin kendi topraklarında kalmalarına yardımcı olmak için uluslararası bir fon oluşturularak Filistinlilerin tarihi topraklarının dışına toplu olarak nakledileceklerine dair korkuları azaltılabilir. Tüm Arap devletleri tarafından İsrail için toplu barış anlaşmaları ve toplu güvenlik garantileri öneren Arap Barış Girişimi yeniden canlandırılarak Arap devletlerine Filistin topraklarında siyasi, güvenlik ve ekonomik bir rol verilebilir ve İsraillilerin planı benimsemeleri için güçlü bir teşvik sağlanabilir.

Bu taslak iddialı görünse de gerçekçiliğe dayanıyor: amacı ciddi bir siyasi sürecin neleri gerektireceğini göstermek ve geçmişteki başarısız süreçlerin yeniden diriltilemeyeceğini açıkça ortaya koymak. Bu planın, mevcut yerleşimlerin ne yapılacağı gibi daha da zor bir konuyu bir kenara bıraktığını belirtmek gerekir. Her iki tarafta da işgali sona erdirmek ve iki devletli bir çözümü benimsemek için siyasi irade mevcut olsa bile, yerleşim sorununa ustaca bir çözüm bulmak yine de göz korkutucu bir görev olacaktır. Eğer uluslararası toplum bu genel planı gerçekleştirmenin gerçekçi olmadığına karar verirse, alternatiflerin maliyetlerini tartmalı.

KÖTÜDEN DAHA KÖTÜYE

Gazze’deki savaşın sonunda ciddi bir siyasi sürecin başlatılmasının imkânsız olduğu ortaya çıkarsa, üç alternatif senaryo gündeme gelebilir. Birincisi, taraflar daha sakin ve daha iyi bir zamanı beklemeye geri dönebilir- tıpkı ABD’nin 7 Ekim saldırılarına kadar yıllarca yaptığı gibi. Eğer şimdi dönülürse bu strateji kesinlikle başarısız olacaktır. Bu strateji, iki devletli bir çözümün nihayetinde tüm taraflar için tercih edilen sonuç olduğunu ve bunun gerçekleşmesi için sadece doğru siyasi güçlerin iktidarda olması gerektiğini varsayıyor. Ancak İsrail’de Knesset’te toprak paylaşımını öngören bir barış anlaşmasına verilen destek 30 yıl önce çoğunluktayken bugün 15 üyeye kadar düştü. Dahası, bekleme mantığı durağan bir statüko olduğunu varsayar ki İsrail’in yerleşim yerlerini genişletmeye devam ettiği göz önüne alındığında durumun böyle olmadığı açık. Eğer bugün yerleşimcilerin sayısı iki toplumu iki devlete ayırmayı son derece zorlaştırıyorsa, birkaç yıl içinde yerleşimci nüfusu bir milyonu aştığında durum geri dönülemez şekilde kötüleşebilir.

Ciddi bir siyasi sürecin yokluğunda ikinci bir alternatif daha da kötü olabilir: Filistinlilerin tarihi topraklarından ya zorla ya da işgal altındaki topraklarda Filistinlilerin yaşamını savunulamaz veya dayanılmaz hale getirerek kitlesel olarak göç ettirilmesi. Böylesine sert bir sonucun ciddiye alınmasının nedeni, İsrail’in şu anda karşı karşıya olduğu demografik gerçekliktir: İsrail’in kontrolü altındaki bölgelerdeki Filistinli Arapların sayısı şu anda 7.4 milyon- İsrail ve işgal altındaki topraklardaki 7.2 milyon İsrailli Yahudi’den daha fazla. İsrail’in şu anda işgali sona erdirmek ve iki devletli bir çözümü kabul etmek istemediği ve birçok insan hakları örgütünün apartheid olarak tanımladığı bir ortamda çoğunluğa hükmeden bir azınlık olmak istemediği göz önüne alındığında, tercih ettiği seçenek çok sayıda Filistinliyi İsrail’in kontrolü altındaki topraklardan çıkarmak olacaktır: Gazze’den Mısır’a ve Batı Şeria’dan Ürdün’e.

İsrail hükümeti daha şimdiden bu yönde düşündüğünü açıkça ortaya koydu. Gazze’nin büyük bir kısmı neredeyse yaşanmaz hale getirildi ve Başbakan Binyamin Netanyahu’nun kendisi de dahil birçok İsrailli kabine bakanı Filistinlilerin başka ülkelere taşınması fikrini doğrudan ya da dolaylı olarak destekledi. Bazı İsrailli ve uluslararası yorumcular da Mısır ve Ürdün’ün sınırlarını Filistinlilere kapatma kararlarını, belki de her iki ülkeye Filistinlilerin kaçmasına izin vermeleri için baskı yapmak amacıyla, insanlık dışı bir eylem olarak nitelendirdi. Ancak İsrail hükümetinin daha sonra geri gelmelerini engelleyeceği açık.

Ancak herhangi bir toplu göç girişiminin uygulanması kolay olmayacak. Ürdün ve Mısır daha şimdiden uluslararası kamuoyunun dikkatini bu senaryoya çekti, öyle ki ABD ve diğer ülkeler buna şiddetle karşı çıktı. Filistinlilerin kendileri de 750,000 kişinin topraklarını terk etmeye zorlandığı ve bir daha geri dönmelerine izin verilmediği 1948’den ders almış olarak, ayrılmaya pek istekli görünmüyorlar.

Geriye üçüncü ve en olası alternatif kalıyor: İsrail işgalinin devam etmesi, ancak şimdi daha da sürdürülemez koşullar altında. Filistinlilerin doğum oranı Yahudi İsraillilerden daha yüksek ve bir Filistin devletine dair umutlarını giderek kaybettikçe, İsraillilerle eşit haklara sahip olma talepleri daha yüksek sesle ve daha ısrarlı bir şekilde dile getirilecek. Bu durumda çatışma daha şiddetli bir hal alabilir. Filistin Politika ve Anket Araştırmaları Merkezi’nin anketine göre, bugün Filistinlilerin yüzde 63’ü işgali sona erdirmek için silahlı direnişi destekleyeceğini söylüyor. Aslında bu tür bir direniş 7 Ekim’den önceki aylarda Batı Şeria’da başlamış, genç ve lidersiz gençler silahlanıp İsraillilere ateş etmişti.

Dahası, eğer işgale devam etmeyi seçerse, İsrail’in sorunu sadece kendi içinde kalmayacak. Ülke aynı zamanda Amerika Birleşik Devletleri ve diğer birçok Batı ülkesinde Filistinlileri ve eşit haklar konusunu öncekilerden çok daha fazla desteklediğini gösteren genç bir nesille de karşı karşıya. Bu kuşak iktidar mevkilerine yükseldikçe, dünya İsrail işgalini giderek daha fazla eleştirecek ve odak noktası hayali bir barış anlaşması tanımlamaktan, süresiz olarak işgal edilmiş topraklardaki derin adaletsizlik sorununu ele almaya kayacak. Ayrıca İsrail’in dünya sahnesinde giderek yalnızlaşması da muhtemel.

Statükonun devamı muhtemelen bu noktada son bulacak. Uluslararası toplum bugün yaşanan şiddet olaylarından kesinlikle kısmen sorumlu. Batılı liderler ve bölgedeki hükümetler, son yıllarda çatışmanın altında yatan nedenleri ele almaya yönelik ciddi bir girişimde bulunmayarak, şu anda var olan savunulamaz durumun yaratılmasına yardımcı oldular. Daha önceki pek çok sürecin devamı niteliğinde yeni bir sürecin başlatılması mümkün. Bu gerçekleşirse, o da başarısız olacak ve şiddet İsraillilerin ve Filistinlilerin dünyasını tanımlamaya devam edecek. Ya Amerika Birleşik Devletleri ve uluslararası ortakları tarihi bir karar vererek çatışmayı şimdi sona erdirecek ve her iki tarafı da hızla iki devletli bir çözüme doğru götürecek ya da dünya daha da karanlık bir gelecekle mücadele etmek zorunda kalacak. Zira çok yakında mesele artık bir işgal meselesi değil, daha zor bir mesele olan düpedüz apartheid meselesi haline gelecektir. Seçim bundan daha net olamaz.

Dünya Basını

Prof. Diesen: ABD sadece zaman kazanıyor, İran’ı yok etme hedefi değişmedi

Yayınlanma

Norveçli siyaset bilimci Profesör Glenn Diesen, Ukrayna ve İran savaşlarını değerlendirdi. Batı’nın askeri ve diplomatik stratejilerine dair yorum yapan Diesen, ABD ile müttefiklerinin yenilgiyi kabul etmek yerine dünyayı nükleer felaketin eşiğine sürüklediğini belirtti.

Norveç Güneydoğu Üniversitesi Öğretim Üyesi Profesör Glenn Diesen, küresel yayıncı Mario Nawfal’a verdiği mülakatta, Rusya-Ukrayna savaşı ve Ortadoğu’daki son gelişmeleri değerlendirdi.

Diesen, Batı ittifakının Ukrayna’da ve İran karşısında stratejik bir yenilgi aldığını, ancak bu mağlubiyeti kabul etmek istemeyen karar vericilerin dünyayı nükleer bir felaketin eşiğine getirdiğini belirtti.

Batı medyasının tek taraflı yayıncılık yaptığını ve gerçek analizlerin yerini savaş propagandasının aldığını belirten Norveçli siyaset bilimci, sahada yaşanan askeri gerçeklerin diplomatik belgelerde açıkça görüldüğünü ifade etti.

“Ukrayna’nın tek çaresi NATO’yu doğrudan savaşın içine çekmektir”

Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy’nin Belarus’a yönelik askeri teçhizatını sınırdan çekmesi yönündeki ültimatomunu ve aksi takdirde bu ülkeyi vurma tehdidini değerlendiren Profesör Glenn Diesen, Ukrayna ordusunun cephedeki durumunun kötüye gittiğini belirtti.

Diesen, bu hamlenin arkasındaki mantığı şu sözlerle açıkladı:

“İşler Ukrayna için hiç iyi gitmiyor. Zelenskiy’nin ana hedefi, bu durumu kurtarabilmek için NATO’yu doğrudan savaşın içine çekmek. Bu benim kişisel değerlendirmem ancak eğer Ukrayna Belarus’a saldırırsa, Belarus da Ukrayna’ya misilleme yapacaktır. İlk bakışta savaşı bu şekilde genişletmek korkunç bir fikir gibi görünebilir. Ancak NATO ülkelerinin Belarus’u vurma eşiği, Rusya’yı doğrudan vurma eşiğine kıyasla çok daha düşüktür. Belarus vurulursa, bu durum NATO ülkelerini savaşın bir adım daha içine sokmanın bir yolu haline gelir. Avrupalılar zaten Moskova’ya yapılan son saldırıda da görüldüğü üzere büyük adımlar atıyorlar. NATO bu savaşın içine çekiliyor ve bu durum çatışmayı daha da yoğunlaştırmanın bir yolu olabilir.”

Savaşın kritik bir aşamaya geldiğini ve Ukrayna’nın kaybetme noktasına yaklaştığını vurgulayan Diesen, bu durumun yaratacağı tehlikelere dikkat çekerek şunları söyledi:

“Yıllardır söylediğim gibi, savaş Ukrayna’nın kaybedeceği ya da sona ereceği kritik bir aşamaya geldiğinde iki şey yaşanacaktır. Birincisi, Ruslar aşırı öz güvene kapılıp çok pervasızca bir şey yapabilirler. İkincisi ise kaybeden taraf daha da çaresizleşecektir. Burada kaybeden taraf NATO ve Ukrayna’dır. Çaresizlik arttıkça, Avrupa’da devasa bir savaşın çıkma ihtimali de yükseliyor. Maalesef dünyanın en büyük nükleer gücüyle karşı karşıyayız ve bu durum çok hızlı bir şekilde çok kötü bir noktaya evrilebilir.”

“Moskova’ya yapılan bu kitlesel saldırıya Rusya çok büyük bir misillemeyle karşılık verecek”

Ukrayna’nın son dönemde Moskova’daki petrol altyapısını hedef alan insansız hava aracı saldırılarına da değinen Profesör Diesen, bu saldırıların benzersiz bir nitelik taşıdığını ifade etti.

Rusya’nın başkentine yönelik bu düzeyde bir saldırının daha önce görülmediğini belirten Diesen, Batı’nın tırmandırma politikasını şu verilerle aktardı:

“Rusya’nın başkentine yönelik bu boyutta bir saldırı benzeri görülmemiş bir olaydır. Geçen yıl Rusya’nın nükleer saldırı erken uyarı sistemlerine ve nükleer misilleme kabiliyetine sahip nükleer bombardıman uçaklarına yönelik saldırılar gördük. NATO, gerilimi tırmandırmak için zaten çok ileri gitti. Moskova’ya yapılan bu kitlesel saldırıya Rusya’nın çok büyük bir misillemeyle karşılık vereceğini tahmin ediyorum. Ukraynalılara bunun bedelini ödeteceklerdir ancak bu muhtemelen yanlış bir hedeftir. Çünkü NATO hiçbir şey kaybetmiyor, Ukraynalıların kayıplarını önemsemiyorlar ve savaşı Ukraynalılar üzerinden yürütüyorlar. Rusya sadece Ukrayna’ya misilleme yaptığı sürece, bu durum NATO için bir caydırıcılık oluşturmuyor.”

Diesen, Rusya’nın askeri doktrininde ve stratejisinde gelinen son aşamayı ise şu şekilde özetledi:

“Ruslar bir noktada, başkentlerine yönelik bu tür kitlesel saldırıların önüne geçmek ve net kırmızı çizgiler çekmek için bir NATO ülkesini doğrudan vurmak zorunda oldukları sonucuna varacaklardır. Bu durum NATO ile nükleer savaş riskini barındırıyor ancak bunu yapmazlarsa NATO yarın ne yapacak? Artık hiçbir caydırıcılık kalmadı. Rusya zayıf görünüyor ve bugüne kadar gösterdiği tüm itidalli yaklaşım Batı tarafından bir zayıflık olarak yorumlandı. Rusya’nın neden itidalli davrandığının anlaşılması gerekiyor. Çünkü bir kez bir NATO ülkesini vurduklarında, tırmanma merdivenini kontrol etmek ve sınırları belirledikten sonra gerilimi düşürecek bir yol bulmak son derece zor olacaktır. Rusya misilleme yapmaya karar verdiğinde, gerilimi kontrol altında tutma düşüncesi bir illüzyona dönüşecek, durum kontrolden çıkacak ve en azından bazı taktiksel nükleer silahların kullanılmasını bekleyebiliriz.”

“ABD sadece zaman kazanıyor, İran’ı yok etme hedefi değişmedi”

ABD ile İran arasında imzalanan mutabakat zaptını değerlendiren Profesör Glenn Diesen, bu anlaşmanın tam anlamıyla uygulanacağına inanmadığını belirtti. Washington yönetiminin yakıt sıkıntısı ve ekonomik baskılar nedeniyle zaman kazanmaya çalıştığını savunan Diesen, şu analizi paylaştı:

“Bu mutabakatın tamamen uygulanacağını düşünmüyorum. Amerikalılar sadece zaman kazanmaya çalışıyor. Donald Trump’ın da ifade ettiği gibi, esasen bir teslimiyet belgesi niteliğinde olan bu anlaşmayı imzalamalarının nedeni, yakıtlarının tükeniyor olması ve başka seçeneklerinin kalmamasıdır. Amerikalılar bu süreçte İranlıları oyalayarak durumu sürdürmeye, bazı gemilerini geçirmeye ve azalan petrol rezervlerini yeniden doldurmaya çalışacaklardır. Sonrasında ise istemeyerek de olsa savaşa geri döneceklerini tahmin ediyorum. Çünkü ABD’de İran ile barış içinde yan yana yaşama arzusu bulunmuyor. Hedef hala aynıdır: İran yok edilmeli, ekonomisi zayıflatılmalı, hükümeti devrilmeli ve toplumu istikrarsızlaştırılmalıdır. ABD küresel hegemonik güvenlik stratejisinden vazgeçmedikçe ve İran’ın Orta Doğu’daki ana güç haline geleceği çok kutuplu bir dünyayı kabul etmedikçe, bu anlaşmayı gerçek anlamda uygulamasını mümkün görmüyorum.”

Anlaşmanın içeriğine bakıldığında ABD’nin hiçbir kazanım elde edemediğini, aksine İran’ın tüm taleplerinin kabul edildiğini belirten Diesen, yenilginin belgesini şu detaylarla açıkladı:

“Mutabakat, ABD’nin ilk 30 gün içinde deniz ablukasından vazgeçmesini öngörüyor. İran’ın ticari gemilerden ücret almaması kuralı ise sadece 60 gün için geçerli. Bu süre İran’ın petrolünü sevk etmesine ve nefes almasına olanak tanıyacak. 60 günün ardından İran çevre veya seyrüsefer güvenliği gerekçesiyle boğaz geçişlerinden ücret almaya başlayabilecek. Daha da önemlisi, Trump son günlerde İran’ın ABD’den tek bir kuruş bile alamayacağını söylüyordu ancak mutabakatın altıncı maddesinde, ABD ve ortaklarının İran’ın yeniden inşası ve ekonomik kalkınması için en az 300 milyar dolarlık bir plan hazırlaması gerektiği açıkça belirtiliyor. Yani ABD kırdığı şeyi onarmak zorunda kalacak. ABD’nin bunu gerçekten yapacağını hayal etmek zor. İran’ın nükleer programından, Yemen, Hizbullah veya Hamas ile olan ortaklıklarından vazgeçmesi gibi ABD’nin istediği hiçbir unsur bu listede yer almıyor. İran her şeyi alıyor, ABD ise hiçbir şey. Bu haksız görünebilir ancak yenilgi tam olarak böyle bir şeydir. Son aylarda medyadaki propagandacılar Amerika’nın kazandığını ve İran donanmasının denizin dibinde olduğunu söylüyordu. Eğer bu doğru olsaydı, imzalanan mutabakat metni bu şekilde görünmezdi.”

“Batı medyasında analiz yok, her şey savaş propagandasından ibaret”

Batı’daki entelektüel ortamı ve medyanın sansür mekanizmasını eleştiren Profesör Glenn Diesen, doğruları söyleyen akademisyenlerin ve gazetecilerin anında yaftalandığını ifade etti. Futbol maçı izler gibi taraf tutulduğunu belirten Diesen, eleştirilerini şu sözlerle dile getirdi:

“Batı’da tüm savaşlar hakkında konuşma biçimimiz artık bir futbol maçına benziyor. Eğer ‘İran kazanıyor’ derseniz, İran’ı desteklediğiniz iddia ediliyor. Eğer ‘Rusya kazanıyor’ derseniz, Rusya’nın taraftarı olmakla suçlanıyorsunuz. Her zaman Amerika’nın veya Ukrayna’nın kazandığını iddia etmek ve doğru tarafı desteklediğinizi göstermek zorundasınız. Sahada hiçbir analiz yok, her şey savaş propagandası ve anlatılardan ibaret. Rusya ile diplomasi yolunun tıkanmasının nedeni de herkesin ‘kışkırtılmamış işgal’ anlatısına bağlı kalmış olmasıdır. Diplomasi yapmanın, saldırganlığı ödüllendirmek anlamına geleceğini savunuyorlar. Oysa eski CIA Direktörü William Burns’ün yazdığı mektup gibi tonla kanıt var elimizde. Burns, Ukrayna’yı NATO’ya çekmeye çalışmanın Ukrayna’da bir iç savaşa yol açacağı ve Rusya’yı müdahale etmek zorunda bırakacağı konusunda açıkça uyarıda bulunmuştu. Batılı liderler bunun bir felaketle sonuçlanacağını önceden biliyorlardı. Ancak hükümeti devirdiler ve en öngörülebilir şey gerçekleşti. Şimdi ise herkes bu kışkırtılmamış işgal yalanına inanmak zorunda bırakılıyor. Gerçeklere yer kalmadı.”

Diesen, Rus diplomatların ve eski kamu görevlilerinin açıklamalarına da değinerek, Rusya’nın Birleşmiş Milletler Daimi Temsilci Yardımcısı Dmitri Polyanskiy gibi temkinli diplomatların bile nükleer savaş seçeneğinin artık bir tabu olmaktan çıktığını açıkça ifade ettiklerini sözlerine ekledi.

Körfez ülkelerinin de bu yenilgiyi gördüğünü belirten siyaset bilimci, “Körfez ülkeleri liderleri bu mutabakatı okuduğunda tek bir sonuca varacaklardır: İran kazandı. Bu durumda tüm güvenlik stratejilerini tek bir sepete, yani Amerika’nın sepetine koymaya devam edemezler. ABD’nin gerileyen bir güç olduğunu ve bölgede barış içinde yaşamak zorunda oldukları yeni gerçekliği kabul edeceklerdir” diyerek sözlerini tamamladı.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

‘İran küresel ekonominin boğaz noktalarını silaha dönüştürdü’

Yayınlanma

Cambridge Üniversitesi Queens’ College Başkanı, eski PIMCO Üst Yöneticisi ve Allianz Baş Ekonomi Danışmanı Mohamed A. El-Erian, yayıncı Mario Nawfal’a verdiği mülakatta İran-İsrail savaşının ve ABD’nin savaşa dahil olmasının küresel ekonomi üzerindeki etkilerini değerlendirdi. El-Erian, Hürmüz Boğazı’nın kapanmasının yalnızca enerji fiyatlarını değil, gübre ve gıda tedarikini de etkileyeceğini belirterek, “Bu savaşın uzun vadeli ekonomik sonuçları olacak ve bunlar olumlu sonuçlar değil” dedi

Cambridge Üniversitesi Queens’ College Başkanı, eski PIMCO Üst Yöneticisi ve Allianz Baş Ekonomi Danışmanı Mohamed A. El-Erian, yayıncı Mario Nawfal’a verdiği mülakatta İran-İsrail savaşı, Hürmüz Boğazı’ndaki gelişmeler, Çin’in küresel ekonomideki rolü, ABD dolarının geleceği, altın piyasası ve yapay zekanın ekonomik etkilerine ilişkin değerlendirmelerde bulundu.

Mülakatın başında Nawfal, savaşın başlangıcından bugüne kadar geçen sürece ilişkin genel bir değerlendirme istedi ve İran’ın İsrail’in Lübnan’daki faaliyetlerine tepki olarak Hürmüz Boğazı’nı yeniden kapattığını hatırlatarak bunun yeni dönemin kalıcı gerçeklerinden biri haline gelip gelmediğini sordu.

El-Erian, değerlendirmesine savaşın küresel ekonomi üzerindeki etkileriyle başladı. Ekonomiste göre savaşın ilk sonucu enerji sektöründe başlayan ve zamanla ekonominin tamamına yayılan bir enflasyon şoku oldu.

“Enerji fiyatlarındaki artış ekonominin tamamına yayılıyor”

El-Erian, “İlk etki, çok yoğunlaşmış biçimde başlayan bir enflasyon şokudur. Bu enerji sektöründe başlıyor ve ardından ekonominin geneline yayılıyor” dedi.

Enerji fiyatlarındaki yükselişin zincirleme sonuçlar doğurduğunu belirten El-Erian, “Enerji fiyatları yükseliyor, benzin ve dizel fiyatları artıyor, gıdanın marketlere taşınma maliyeti yükseliyor, gıda fiyatları artıyor ve süreç devam ediyor” ifadelerini kullandı.

Bu süreç dikkatli yönetilmezse fiyat artışlarının talebi zayıflatabileceğini söyleyen ekonomist, bunun da ekonomik büyümeden fedakarlık edilmesine yol açabileceğini belirtti.

Savaşın ikinci önemli etkisinin ABD ekonomisinin küresel sistemden elde ettiği avantajları zayıflatması olduğunu kaydeden El-Erian, ABD’nin küresel ekonomi içinde çok özel bir konuma sahip olduğunu ancak mevcut gelişmelerin bu konumu aşındırdığını söyledi.

ABD’nin savaşa kısa süreceği düşüncesiyle dahil edildiğini ifade eden El-Erian, özellikle Hürmüz Boğazı’nın kapanması durumuna ilişkin yeterli senaryo planlaması yapılmadığını belirtti.

“Boğazı kapattığınızda ekonomik etkiler yalnızca enerjiyle sınırlı kalmıyor. Gübreleri de etkiliyor. Bu nedenle altı ila dokuz ay içinde gıda fiyatlarında etkiler göreceğiz. Aynı zamanda tedarik zincirleri de bozuluyor” diyen El-Erian, savaşın beklenenden çok daha uzun süreli ekonomik sonuçlar doğuracağını söyledi.

ABD’nin enerji bağımsızlığı ve girişimci yapısı sayesinde diğer ülkelere kıyasla daha az zarar göreceğini belirten ekonomist, buna rağmen ülkenin savaş yaşanmamış olsaydı sahip olacağı ekonomik konumdan daha geride kalacağını ifade etti.

“İran çok önemli bir boğaz noktasını silaha dönüştürdü”

Nawfal’ın, ABD Başkanı Donald Trump’ın neden böyle büyük bir risk aldığı yönündeki sorusuna yanıt veren El-Erian, karar alma sürecinin ayrıntılarını bilmediğini ancak Trump’ın savaşın çok kısa süreceğine inandığının açık olduğunu söyledi.

El-Erian, “Bana açık görünen şey, bunun gerçekten çok kısa süreceğine ikna olmuş olmasıdır. Oysa birçok kişi ilk günden itibaren tedarik zincirlerinin silaha dönüştürüleceğini söylerdi” dedi.

Son yılların en önemli eğilimlerinden birinin tedarik zincirlerinin jeopolitik amaçlarla kullanılması olduğunu vurgulayan ekonomist, İran’ın da bu süreçte önemli bir avantaj keşfettiğini belirtti.

“İran artık çok önemli bir boğaz noktasını silaha dönüştürerek muazzam bir güce sahip olduğunu keşfetti” diyen El-Erian, Hürmüz Boğazı’nın küresel ekonomiyi adeta boğan bir geçiş noktası olduğunu söyledi.

Bununla birlikte gelecekte alternatif boru hatlarının inşa edileceğini belirten ekonomist, dünyanın bugünkü kadar kırılgan kalmayacağını ifade etti.

Ancak yalnızca Hürmüz Boğazı’nın değil, Kızıldeniz’in ve Tayvan ile Çin arasındaki deniz geçişlerinin de kritik boğaz noktaları olduğunu belirten El-Erian, “Bu savaş, bir boğaz noktasını silaha dönüştürerek taktik ve stratejik avantaj elde edebileceğinizi gösterdi” dedi.

“Jeoekonomi dönemi hız kazanıyor”

Mülakatın ilerleyen bölümünde El-Erian, dünyanın yalnızca jeopolitik değil aynı zamanda jeoekonomik bir döneme girdiğini söyledi.

Ülkelerin ekonomik ve finansal araçları dış politika amaçları için kullanmaya başladığını belirten ekonomist, bunun gümrük vergilerinden teknolojiye, tedarik zincirlerinden finansal sistemlere kadar birçok alanda görüldüğünü ifade etti.

El-Erian, “Ulusal güvenlik çevreleri açısından bu yöntemler oldukça cazip görünüyor. Çünkü füze göndermekten çok daha ucuz ve sahaya asker göndermekten çok daha az sorunlu” diye konuştu.

Bu süreçte dayanıklılığın verimliliğin önüne geçtiğini belirten ekonomist, şirketlerin artık tek bir ülkede tek bir fabrika yerine farklı ülkelerde birden fazla üretim tesisi kurmaya yöneldiğini söyledi.

“Bu dayanıklılık sağlıyor ama pahalı bir çözüm. Bunun bedelini birilerinin ödemesi gerekecek” ifadelerini kullanan El-Erian, salgın sonrası başlayan eğilimin savaşla birlikte hızlandığını kaydetti.

ABD’nin küresel sistemde benzersiz avantajlara sahip olduğunu vurgulayan ekonomist, doların rezerv para olması ve Amerikan finans piyasalarının derinliği sayesinde ülkenin büyük faydalar elde ettiğini anlattı.

Ancak ülkelerin giderek daha dayanıklı olmak adına ABD merkezli sisteme bağımlılıklarını azaltmaya çalıştığını belirten El-Erian, “Kimse ABD’nin yerini alamaz ama ülkeler bağımlılıklarını azaltmanın yollarını arıyor. Bu da bizi aksi durumda olacağımızdan daha kötü bir konuma götürüyor” dedi.

“Küreselleşmenin en büyük kazananı ABD daha az kazanacak”

Küreselleşmenin geleceğine ilişkin değerlendirmelerde bulunan El-Erian, küreselleşmeden en çok yararlanan ülkenin ABD olduğunu söyledi.

Buna rağmen mevcut gelişmelerin küreselleşmeden uzaklaşma eğilimini hızlandırdığını belirten ekonomist, “Korkarım bu süreç hızlanacak. Küreselleşmenin en büyük faydalanıcısı olarak biz daha az iyi durumda olacağız” ifadelerini kullandı.

El-Erian’a göre küreselleşme sürecinde iki büyük hata yapıldı.

Bunlardan ilki Çin’in küreselleşmeden büyük fayda sağlamasına rağmen uluslararası sistemdeki sorumluluklarını yerine getirmesinin yeterince talep edilmemesi oldu.

El-Erian, “Çin küreselleşmeden muazzam fayda sağladı. Batı’nın, özellikle de ABD’nin bazı sanayi alanlarının zayıflamasından yararlandı. Ancak kurallara uygun davranmadı ve pazarlarını açması gerektiği ölçüde açmadı” dedi.

İkinci büyük hatanın ise ülkeler içindeki gelir dağılımı etkilerinin yeterince dikkate alınmaması olduğunu belirten El-Erian, bazı sektörlerin ve özellikle ulusal güvenlik açısından kritik üretim alanlarının ciddi zarar gördüğünü ifade etti.

Ekonomiste göre gelecekte tamamen serbest bir küreselleşme yerine “yönetilen hafif küreselleşme” modeli ortaya çıkacak.

Bu modelde ülkeler hem stratejik sektörleri koruyacak hem de nüfusun olumsuz etkilenen kesimlerine daha fazla destek verecek.

“Çin küreselleşmede son derece yıkıcı bir aktör oldu”

Çin’in küresel ekonomi içindeki konumuna ilişkin değerlendirmelerde bulunan El-Erian, ülkenin büyüklüğü nedeniyle küreselleşme sürecinde olağanüstü etkiler yarattığını söyledi.

Geleneksel kalkınma modelinde ülkelerin tarımdan sanayiye, ardından hizmetler sektörüne geçtiğini anlatan ekonomist, Çin’in ise çok büyük ölçeği nedeniyle bu geçişlerin küresel ekonomide ciddi sarsıntılar yarattığını belirtti.

Bununla da kalmadığını söyleyen El-Erian, “Çin düşük katma değerli üretim alanlarını terk etmek yerine değer zincirinin tamamında faaliyet göstermeye başladı. Bu nedenle küreselleşme sürecinde son derece yıkıcı bir aktör oldu” dedi.

ABD’nin bu gerçeği fark ettiğini ancak Avrupa’nın henüz aynı noktaya gelmediğini savunan ekonomist, Avrupa otomotiv sektörünün ucuz ve devlet destekli Çin elektrikli araçları nedeniyle uzun vadeli sorunlarla karşı karşıya olduğunu söyledi.

Çin’in ABD’ye ihracatının geçen yıl yüzde 25 düştüğünü hatırlatan El-Erian, buna rağmen ülkenin dış ticaret fazlasının 1,2 trilyon dolarla rekor seviyeye ulaştığını belirtti.

Bunun nedeninin Avrupa ve Asya’ya yönelen ihracat olduğunu ifade eden ekonomist, birçok ülkenin Çin’in satamadığı ürünler için adeta bir boşaltma alanına dönüştüğünü söyledi.

“Beni en çok Çin’in üçüncü ülkelerdeki etkisi endişelendiriyor”

El-Erian, Çin’in ABD üzerindeki etkisinden çok üçüncü ülkelerdeki faaliyetlerinden kaygı duyduğunu belirtti.

Özellikle Afrika’da Çin’in çok derin ekonomik ilişkiler geliştirdiğini söyleyen ekonomist, Pekin yönetiminin altyapı yatırımları karşılığında stratejik kaynaklara erişim sağladığını ifade etti.

“Cibuti’de hem Fransız hem Amerikan askeri üssü var ama liman Çin’in kontrolünde” diyen El-Erian, Çin’in Kuşak ve Yol Girişimi kapsamında uzun vadeli stratejiler izlediğini söyledi.

Bu gelişmelerin çoğu zaman kamuoyunun dikkatinden kaçtığını belirten ekonomist, nadir toprak elementleri ve Tayvan kadar üçüncü ülkelerdeki Çin nüfuzunun da dikkatle izlenmesi gerektiğini kaydetti.

“Doların yerini alabilecek başka bir para birimi yok”

ABD dolarının geleceğine ilişkin değerlendirmelerde bulunan El-Erian, doların sistem içindeki merkezi konumunu koruduğunu söyledi.

“Doların yaptığı işi yapabilecek başka bir para birimi yok. Hiçbir şeyi hiçbir şeyle değiştiremezsiniz” diyen ekonomist, buna rağmen ülkelerin doların çevresinde alternatif ödeme kanalları oluşturmaya çalıştığını belirtti.

Merkez bankalarının altın rezervlerini artırdığını, Çin’in ikili ödeme anlaşmaları geliştirdiğini ve Rusya’nın farklı para birimleri üzerinden ticaret yolları oluşturduğunu anlatan El-Erian, bunların doların yerini almadığını ancak etkisini azaltabileceğini söyledi.

ABD’nin yüksek kamu borcuna rağmen doların güçlü kalmasının nedenini açıklarken dikkat çekici bir benzetme kullanan El-Erian, “Biz en temiz kirli gömleğiz” dedi.

Ekonomist, yatırımcıların doların durumunu diğer para birimleriyle kıyasladığını, Avrupa ve Çin’in de ciddi ekonomik sorunlar yaşaması nedeniyle doların göreli üstünlüğünü koruduğunu ifade etti.

Bununla birlikte kamu borcunun uzun vadeli risk oluşturduğunu belirten El-Erian, ABD’nin düşük işsizlik ve güçlü ekonomi dönemlerinde bile gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 6 ila yüzde 7’si düzeyinde bütçe açığı verdiğini söyledi.

“Ekonomist olarak büyürken ABD’nin yüzde 3 ila yüzde 4 işsizlik ve yüzde 6 ila yüzde 7 bütçe açığını aynı anda yaşayacağını düşünmek akıl almazdı” diyen El-Erian, siyasi sistemde bu konuda yeterli iradenin bulunmadığını kaydetti.

Altın piyasasına ilişkin görüşlerini de paylaşan El-Erian, altının güçlü performansının kendisini şaşırtmadığını söyledi.

Merkez bankalarının alımlarının ve yatırımcıların güvenli liman arayışının fiyatları desteklediğini belirten ekonomist, yükseliş sürecinde çok sayıda spekülatif yatırımcının da piyasaya girdiğini ifade etti.

“Birisi başıma silah dayayıp şimdi alıcı mı satıcı mı olursun diye sorsa, alıcı olurum” diyen El-Erian, altının son dönemde daha istikrarlı bir zemine oturduğunu söyledi.

Benzer şekilde Bitcoin piyasasında da zayıf yatırımcıların önemli ölçüde elendiğini belirten ekonomist, uzun vadede stratejik yatırımcıların yeniden piyasaya girmesinin daha olası olduğunu kaydetti.

Önümüzdeki bir yıl içinde altının düşmesinden ziyade yükselmesinin daha muhtemel olduğunu düşündüğünü ifade etti.

“Çocuklarım haklı, bizim neslimiz işi berbat etti”

Mülakatın sonunda kendisini en çok neyin endişelendirdiği sorulan El-Erian, çocuklarıyla yaptığı bir konuşmayı anlattı.

23 ve 29 yaşındaki çocuklarının kendi nesline yönelik eleştirilerini aktaran ekonomist, “Baba, sizin nesliniz işi berbat etti. Bize devasa borçlar bıraktınız. Bize çok bölünmüş bir ülke bıraktınız. Parçalanan bir küresel sistem bıraktınız. Büyüme fırsatlarını değerlendiremediniz” dediklerini söyledi.

El-Erian ise bu eleştirilerin önemli ölçüde doğru olduğunu belirterek, yeni neslin sahip olduğu teknolojik imkanların daha önce görülmemiş düzeyde olduğunu ifade etti.

“Yapay zekada, yaşam bilimlerinde, robotikte ve yakında kuantum alanında inanılmaz yenilikler var” diyen ekonomist, bu teknolojilerin hem refah yaratabileceğini hem de geçmiş nesillerin bıraktığı sorunların çözümüne yardımcı olabileceğini söyledi.

Ancak asıl sorunun teknolojilerin geliştirilmesinde değil uygulanmasında olduğunu vurgulayan El-Erian, “Beni en çok endişelendiren şey uygulama kısmı. Yenilik yapanlar konusunda son derece iyimserim. Ancak hanelerde, şirketlerde ve hükümetlerde bu teknolojilerin doğru şekilde benimsenmesi gerekiyor” dedi.

Yapay zekanın iş gücünü tamamen ortadan kaldırmasından çok çalışanların verimliliğini artıran bir yapıya dönüşeceği konusunda iyimser olduğunu söyleyen El-Erian, bunun gerçekleşebilmesi için benimseme politikalarının doğru kurgulanmasının şart olduğunu sözlerine ekledi.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Varoufakis: Avrupa Birliği liderleri kesik başlı tavuk gibi

Yayınlanma

Yunanistan eski Maliye Bakanı Profesör Yanis Varoufakis, ABD ile İran arasındaki mutabakat zaptını değerlendirerek Trump yönetiminin diplomatik düzeyde teslim bayrağını çektiğini belirtti. Varoufakis, Ortadoğu’daki güç dengelerinin tamamen değiştiğini ve Amerikan hegemonyasının temelini oluşturan petrol dolar sisteminin büyük bir sarsıntı geçirdiğini vurguladı.

Norveçli Siyaset Bilimci Profesör Glenn Diesen’ın programına konuk olan Atina Üniversitesi Ekonomi Profesörü ve Yunanistan eski Maliye Bakanı Yanis Varoufakis, ABD ile İran arasında imzalanan mutabakat zaptının küresel ve bölgesel yansımalarına dair analizlerde bulundu.

Demokrasi Avrupa’da Hareketi 2025 kurucusu da olan Varoufakis, Washington ile Tahran arasındaki bu gelişmeyi “Versay Antlaşması’nın diyalektik bir tersyüz oluşu” şeklinde nitelendirerek, kendisini kazanan ilan eden ABD’nin, kurbanı konumundaki İran’ın yeniden inşası için 300 milyar dolara varan bir fon sağlamayı taahhüt etmesinin eşi benzeri görülmemiş bir diplomatik geri adım olduğunu vurguladı.

Varoufakis, memorandumun henüz kesinleşmiş bir anlaşma olmadığını ve Amerikan Kongresi’ndeki neomuhafazakar ile İsrail yanlısı Cumhuriyetçilerin ve Demokratların İran hesaplarına doğrudan para aktarılmasını engellemek için her yolu deneyeceğini belirtti.

Ancak mutabakatın sembolik öneminin büyüklüğüne dikkat çeken Varoufakis, “Bu memorandumun imzalanmış olması bile sembolik olarak muazzam bir öneme sahip. Bu, İran için kesin bir zafer, Trump yönetimi için ise diplomatik düzeyde geçici bir teslimiyettir” ifadelerini kullandı.

“İbrahim Anlaşması artık suya düşmüştür”

Mutabakatın Batı Asya ve Ortadoğu coğrafyasındaki jeopolitik dengeleri kökten sarstığını ifade eden Varoufakis, Donald Trump’ın ilk başkanlık döneminde büyük bir başarı olarak sunduğu İbrahim Anlaşması’nın tamamen geçerliliğini yitirdiğini savundu. Varoufakis konuya ilişkin şu değerlendirmeyi yaptı:

“Arap devletlerini, İsrail’in Batı Asya ve Kuzey Afrika bölgesinde kilit bir rol oynayacağı Amerikan tasarımına dahil etme mantığı artık tamamen ortadan kalktı. İbrahim Anlaşması artık suya düşmüştür. Bu süreçte Avrupalıların görkemli bir biçimde dışarıda bırakılması ise dikkat çekicidir. Avrupa, dünya genelindeki böylesine tarihi gelişmelerde hiçbir zaman bu kadar etkisiz ve önemsiz kalmamıştı.”

ABD ile İsrail arasındaki kurumsal ilişkide ilk kez ciddi bir çatlağın oluştuğunu belirten eski bakan, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun bu anlaşmayı sabote etme kapasitesine sahip olduğunu ancak bu yöndeki girişimlerinin İsrail kurulu düzeni ile Amerikan Cumhuriyetçi Partisi arasında ilk kez belirgin bir kopuş yarattığını kaydetti.

“Netanyahu sizi çıkmaza sürükleyecek”

Varoufakis, Donald Trump liderliğindeki “Amerika’yı Yeniden Harika Yap” hareketinin kendi içinde iki fraksiyona bölündüğünü belirtti. Bunlardan ilkinin Trump’ın kendi ailesinin başını çektiği, gayrimenkul, yapay zeka ve ticari ortaklıklar yoluyla İsrail ile tamamen bütünleşmiş olan kesim olduğunu; diğerinin ise İsrail’in Washington politikalarını dikte etmesinden rahatsızlık duyan şüpheci kanat olduğunu aktardı.

JD Vance tarafından kullanılan dilin, İsrail’e şüpheyle yaklaşan bu ikinci grubun hareket içinde üstünlüğü ele geçirdiğinin ilanı olduğunu vurgulayan Varoufakis, “Vance ve ekibi yönetime ‘Eğer tamamen Netanyahu’nun cebine girerseniz, o sizi bir çıkmaza sürükleyecektir’ diyordu. Nitekim Trump, İran’a yönelik savaş ve bombardıman politikasını başlattığında tam olarak bu çıkmaza girdi ve şimdi buradan geri vitesle çıkmaya çalışıyor” dedi.

Trump’ın arkasındaki işçi sınıfı tabanının yüksek petrol ve benzin fiyatları nedeniyle geçim sıkıntısı yaşadığını hatırlatan Varoufakis, başkanın siyasi olarak hayatta kalabilmek için CIA ve İsrail yanlısı damadı yerine Vance’in temsil ettiği çizgiye yaklaşmak zorunda kaldığını ifade etti.

“Hürmüz Boğazı’ndan geçen gemilerden sigorta ücreti alınıyor”

Körfez İşbirliği Konseyi ülkelerinin bu mutabakat karşısında varoluşsal bir korku ve rahatlama karışımı hissettiğini dile getiren Varoufakis, tüm güvenlik mimarilerini ABD şemsiyesine bağlamanın ve topraklarını Amerikan ordusuna açmanın stratejik bir hata olduğunu anladıklarını belirtti.

İran Devrim Muhafızları Ordusu’nun Hürmüz Boğazı’nı her an kapatabilecek askeri kapasiteye sahip olduğunu kanıtladığını belirten Varoufakis, edindiği kulis bilgilerini şu sözlerle paylaştı:

“İran’ın Hürmüz Boğazı’ndan geçen gemilerden geçiş ücreti alma hakkı fiilen tescillendi. Dün gece aldığım bilgilere göre, boğazı geçen yaklaşık 30 gemiden İranlılar tarafından ‘sigorta bedeli’ adı altında ücret tahsil edilmeye başlandı ve bu uygulama mutabakat zaptının sınırları dahilinde yapılıyor.”

Varoufakis, İran’ın ürettiği çok ucuz insansız hava araçları ve füzeleri düşürmek için kullanılan Amerikan ve İsrail hava savunma sistemlerinin yüz kat daha pahalı olduğunu ve bu asimetrik askeri gerçekliğin Körfez ülkelerini alternatif savunma arayışlarına ittiğini söyledi.

Suudi Arabistan’ın Çin’in ara buluculuğunda İran ile yakınlaşma başlattığını, son haftalarda Fransa ve Kanada ile silah alım anlaşmaları müzakere ederek ABD’ye olan bağımlılığını azaltmaya çalıştığını ekledi Kurumların petrol dolar sistemine dayalı entegrasyonu sürse de Körfez ülkelerinin artık askeri alanda ABD’ye güvenmediğini belirtti.

“Avrupa Birliği liderleri kesik başlı tavuk gibi koşuyor”

Avrupa Birliği’nin küresel çatışma alanlarındaki etkisizliğini sert sözlerle eleştiren Varoufakis, kıtanın ucuz Rus doğalgazı bağımlılığından vazgeçip Teksas ve New Mexico’dan gelen aşırı pahalı Amerikan sıvılaştırılmış doğalgazına bağımlı hale geldiğini ifade etti.

Avrupa’nın hiçbir enerji planının, enerji birliğinin ve vizyonunun olmadığını vurgulayan Varoufakis, şu benzetmeyi yaptı:

“Avrupa liderliğinin ne Ukrayna’da ne İran’da ne de Filistin’de herhangi bir ağırlığı kalmıştır. Liderliğimizin artık hiçbir işe yaramayan Atlantikçi zihniyetten çıkma konusundaki yetersizliği ortadadır. Tüm bunları bir araya getirdiğinizde ortaya çıkan manzara, kafası kesilmiş, nereye gittiğini bilmeden kan kaybederek sağa sola koşan bir tavuk resmidir.”

Trump’ın İran’daki diplomatik yenilgisini unutturmak için Grönland veya Küba gibi alanlarda yeni maceralara atılabileceğini, bunun da Avrupa için yeni güvenlik krizleri doğurabileceğini sözlerine ekledi.

“Alman egemenlerinin tarihten ders aldığına dair kanıt yok”

Ukrayna savaşının gidişatına dair de değerlendirmelerde bulunan Varoufakis, ABD’nin bu savaşı Avrupalılara tamamen devredemeyeceğini, çünkü Avrupa ülkelerinin ne uydu verisi sağlayacak istihbarat kapasitesine ne de bunu finanse edecek ekonomik güce sahip olduğunu belirtti.

Avrupa Birliği bütçesinin ciddi bir borç yükü altında olduğunu ve üye ülkelerin Brüksel’de yedi yıllık yeni bütçe üzerinde uzlaşamadığını aktardı.

Fransa ve Almanya’nın savaşı bitirmek istememesinin arkasında iki temel neden yattığını savunan Varoufakis, analizi şu şekilde detaylandırdı:

“İlk olarak, Fransa ve Almanya’nın artık bir ekonomik büyüme modeli kalmadı. 2019 yılında ilan edilen yeşil dönüşüm programı çöktü. İki ülkenin elinde kalan tek büyüme sektörü savunma sanayiidir. Yatırımların şirketlere akmasını sağlamak, halkı sosyal harcamalardan kısıp bütçeyi silahlara aktarmaya ikna etmek için arka bahçelerinde bu savaşın sürmesine ihtiyaçları var. İkinci olarak ise Doğu Avrupa ve Baltık ülkeleri ile Finlandiya gibi yeni militarist yönetimler, Rusya ile NATO arasındaki gerilimi canlı tutarak Avrupa Birliği içinde kendi ağırlıklarının üzerinde söz sahibi olmak istiyorlar ve olası bir barış planını anında veto edeceklerdir.”

Diesens’ın “Alman egemen sınıfının askeri büyümecilik konusunda tarihten hiç mi ders almadığı” sorusu üzerine Varoufakis, “Alman egemenlerinin tarihten ders aldığına dair bugüne kadar herhangi bir kanıt görmedim” yanıtını vererek sözlerini tamamladı.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English