Bizi Takip Edin

Ortadoğu

Körfez’in odak noktası neden doğuya kayıyor?

Yayınlanma

Petrol zengini Körfez ülkeleri çok kutuplu dünyada sağlam bir yer edinebilmek ve çıkarlarını koruyabilmek için ilişkilerini çeşitlendiriyor. Aşağıda okuyacağınız makale, ABD’nin tüm baskısına rağmen Çin başta olmak üzere Asya’daki ilişkilerini geliştiren Körfez’in iki önemli gücü Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin neden ABD’nin “rotasından çıktığı” ve geleceğini büyük oradan doğuda aradığı ile ilgili önemli veriler sunuyor. Makaleye katkı sunan uzmanlar çizilen bu yeni rotanın geri dönüşü olmadığı görüşünde. Çünkü Körfez ülkeleri için Asya tercih değil zorunluluk:

 ***

‘Herkesle köprü kurmak’: Suudi Arabistan ve BAE güç için nasıl konumlanıyor?

Andrew England 

Dünyanın dört bir yanından onlarca üst düzey güvenlik yetkilisi bu ay Ukrayna konulu konferansa katılmak üzere Suudi Arabistan’a indiğinde Veliaht Prens Muhammed bin Selman’ın ana görevi tamamlanmıştı.

Haziran ayında Kopenhag’da düzenlenen benzer ancak daha küçük çaplı toplantıda Fransa; Avrupa dışında düzenlenmesi halinde Çin de dahil küresel güney olarak adlandırılan bazı ülkelerin daha rahat katılacakları düşüncesiyle Riyad’dan bir devam toplantısı düzenlenmesine yardımcı olmasını istemişti.

Diplomatlara göre Prens Muhammed, Pekin’i temsilci göndermeye ikna için bizzat araya girerek bu görevi layıkıyla yerine getirdi. Cidde’deki toplantıya, aralarında Rusya’nın Ukrayna savaşında taraf tutmaları için Batı’nın baskısına direnenlerin de bulunduğu 42 ülkeden yetkililer katıldı.

Görüşmeler sona erdiğinde, Çin’in gelecekteki görüşmelere katılmaya istekli olabileceğini ima etmesinin ötesinde çok az gelişme vardı. Ancak Prens Muhammed için iki günlük toplantı şüphesiz bir başarıydı. Bu toplantı, krallığını etkisi doğudan batıya uzanan, yükselen bir güç olarak tasarlayan genç Suudi kraliyetine, dünya görüşünü yansıtmak için mükemmel bir sahne sundu.

Bu, kutuplaşan ve değişen küresel dinamikler çağında kendi rotalarını çizmeye kararlı, petrol zengini Körfez ülkelerinin geçen yıl enerji fiyatlarındaki yükselişin ardından petrodolar gelirleriyle canlanan yüce hırslarını ve yükselen özgüvenlerini yansıtıyor.

Ön planda Körfez’in iki güç merkezi var: Dünyanın en büyük petrol ihracatçısı Suudi Arabistan ve bölgenin baskın ticaret merkezi Birleşik Arap Emirlikleri, her ikisinin de odak noktası giderek doğuya kayıyor.

Diğerleri değişen küresel akımlara risk merceğinden bakarken, Riyad ve Abu Dabi, Batı ile geleneksel ilişkilerine karşı stratejik olarak korunmak için mali güçlerini ve bol petrol kaynaklarını kullanarak fırsatları görüyor.

Her iki Körfez ülkesin ortak noktası, ABD’nin “bizimle ya da bize karşı” şeklindeki dayatmasını artık kabul etmek istemeyen, kendine güvenen, iddialı liderlere sahip olması.

BAE lideri Şeyh Muhammed bin Zayid en-Nahyan yıllardır küçük devletinin askeri yeteneklerini ve finansal gücünü kullanarak ağırlığının üzerinde bir performans sergilemesini sağladı. Aynı şekilde Prens Muhammed de ülkesini kalkındırmak için görkemli planlar peşinde yüz milyarlarca dolar harcamakta gecikmedi ve ülkesinin ekonomik ve diplomatik olarak en büyük G20 gücü olarak tanınmasını istiyor.

Müttefik ama aynı zamanda ekonomik alanda her geçen gün daha fazla rekabet eden Riyad ve Abu Dabi, tüm dünya ile sözde dost olarak kendi öz çıkarlarını gözetmeye daha geniş ağlar aracılığıyla uluslararası sahnede konumlarını yükseltmeye kararlı.

Kısmen değişen ticaret modellerinden kaynaklanan ama aynı zamanda jeopolitiğin bir sonucu olan bu durum, Körfez’de uzun süredir baskın dış güç olan ABD ile ilişkilerin değişmesi ve başta Çin ve Hindistan olmak üzere Asyalı güçlerle ilişkilerin derinleşmesi şeklinde kendini gösteriyor.

Uluslararası Stratejik Araştırmalar Enstitüsü’nde bölgesel güvenlik direktörü olan Emile Hokayem, “Suudi Arabistan ve BAE değişen dünya düzeninde riskten çok fırsat görüyor ve ortaya çıkan çok kutuplu dünyanın kutupları olmak için gerekli politika ve araçlara sahip olduklarını düşünüyorlar” diyor: “Oldukça oportünist, esnek ve karşılıklı çıkara dayalı bir yaklaşımları var. Onlardan tam bir uyum beklenebileceği zamanlar geride kaldı.”

Yeni köprüler inşa etmek

Körfez’deki değişim en görünür şekilde ticaretten kaynaklanıyor. Bölgenin en büyük ticaret ortağı olan Çin, Hindistan ve Japonya Körfez ham petrolünün başlıca alıcıları haline gelirken, Kuzey Amerika’daki kaya gazındaki hızlı artışın ardından ABD’nin bölgeden petrol ithalatı son 15 yılda azaldı.

Ancak Asyalı güçlerle olan ilişkiler petrolün çok ötesine geçmiş durumda; Körfez ülkeleri yerel kalkınma planlarını desteklemek ve petrole bağımlı ekonomilerini çeşitlendirmek için yapay zekâ, enerji, lojistik ve yaşam bilimleri alanlarında yeni teknolojilere susamış durumda.

Üst düzey bir Emirlik yetkilisi “Köklü pazarlarla bağlarımız sarsılmaz” diyor. Ancak “aynı zamanda, makro anlamda, önümüzdeki 10, 20 yıla bakarsak yeni büyüme nereden gelecek? Büyük Asya pazarlarından, bir kısmı Güney Amerika’dan ve potansiyel olarak bazı Afrika pazarlarından.”

Her iki Körfez ülkesi de Çin ile “kapsamlı stratejik” ortaklıklar kurdu. Prens Muhammed, aralık ayında bir dizi Arap zirvesi kapsamında Çin Devlet Başkanı Xi Jinping’i Cidde’de ağırladığında toplantıların Pekin ile ilişkilerde “yeni bir tarihi dönem” başlattığını söyledi ve krallığın “uluslararası istikrara hizmet amacıyla iş birliğini geliştirmek” için çalıştığını ekledi.

FT’ye konuşan Çinli bir yetkili, Pekin’in Körfez’le ilişkilerinin “gelişmekte olan dünya ve Kuşak ve Yol Girişimi katılımcıları için bir model olduğunu” söyledi. Enerji, altyapı, finans ve teknoloji alanlarında derinleşen iş birliğini anlatan yetkili, Körfez ve Çin’in “Orta Doğu’da egemenlik haklarına saygı duyan ve belirli güçlerin hegemonyasına direnen daha adil çok taraflı düzen kurulmasına yardımcı olabileceğini” söyledi.

Körfez ülkelerinin odaklandığı tek ülke Çin değil. Devlet yatırım fonlarının 1,3 trilyon dolardan fazlasını yönettiği BAE, son 18 ayda aralarında Hindistan ve Endonezya’nın da bulunduğu altı ülkeyle serbest ticaret anlaşması imzaladı.

Hindistan Başbakanı Narendra Modi Temmuz ayında BAE’yi ziyaret ettiğinde – sekiz yıl içinde Körfez ülkesine yaptığı beşinci ziyaret – 850 milyar dolarlı yöneten Abu Dabi Yatırım Kurulu’nun (ADIA) önümüzdeki “birkaç ay” içinde Gujarat’ta bir ofis açacağını duyurdu. ADIA’nın yurtdışındaki tek ofisi Hong Kong’da bulunuyor.

İki Körfez ülkesi aynı zamanda Çin, Hindistan, Brezilya, Rusya ve Güney Afrika’yı kapsayan BRICS’e katılmayı hedefliyor. Körfez yetkilileri, küresel ticaret kalıpları göz önüne alındığında bunun mantıklı bir hareket olduğunu ve aynı zamanda kendilerine önemli- ve hoşgörülü- bir diplomatik ağda söz hakkı verdiğine dikkat çekiyor.

Şeyh en-Nahyan’ın danışmanı Enver Gargaş, BAE’nin daha geniş hedefleri hakkında konuşurken “Her ülke önemli olmak ister, masada bir koltuğa sahip olmak ister” diyor: “Herkesle köprüler kurmak istiyoruz.”

Bu eğilim ABD’nin geleneksel Arap müttefikleriyle ilişkilerini karmaşıklaştırdı ve Rusya’nın Ukrayna’yı işgalinin ardından görüş ayrılıkları daha belirgin hale geldi.

ABD’li eski diplomat Jeffrey Feltman, Türkiye ve Brezilya gibi “ABD ve Çin arasında seçim yapmak zorunda kalmak istemiyorlar, Ukrayna savaşında bir taraf seçmek zorunda kalmak istemiyorlar” diyor. “Aslında seçim yapmamanın bazı faydaları var, tıpkı ABD’nin Soğuk Savaş sırasında Çin ve Sovyetler Birliği’ni birbirine karşı koz olarak kullanabilme avantajı gibi.”

Ukrayna savaşının başlangıcında BAE, Amerikan politikalarına yönelik olağanüstü hayal kırıklığının ifadesi olarak, ABD’nin sunduğu Moskova’yı kınamak tasarısına Çin ve Hindistan ile birlikte çekimser oy kullanarak Biden yönetimini rahatsız etti.

Hem Abu Dabi hem de Riyad, OPEC+ aracılığıyla petrol konusunda iş birliği yaptıkları ve Orta Doğu’da önemli bir oyuncu -ve potansiyel bir oyun bozucu- olarak gördükleri Vladimir Putin’le aralarına mesafe koymaları için Batı’nın ikna çabalarını sonuçsuz bıraktı.

Modi’nin Abu Dabi ziyaretinden bir ay önce Şeyh Muhammed en-Nahyan’ın Rusya Devlet Başkanına Moskova ile ilişkilerini geliştirmek istediğini söylüyordu.

Danışmanı Gargaş’ın “hesaplanmış bir risk” olarak tanımladığı St Petersburg Uluslararası Ekonomik Forumu’na katılan birkaç küresel liderden biriydi. BAE de Suudi Arabistan gibi kendisini Moskova ile Batı arasında arabulucu olarak sunuyor. “Pek çok insan bu seyahati yaptığı için onu eleştirecektir” diye ekliyor: “Ama Şeyh Muhammed ‘Her şekilde yardım etmek için buradayım’ diyordu.”

ABD ve onlar

Körfez, on yıllar boyunca ABD’nin yörüngesindeydi ve ilişkiler, Arap petrol üreticilerinin istikrarlı küresel enerji arzını sağlarken Washington’un güvenlik garantörü olacağı yazılı olmayan anlaşmaya dayanıyordu. Bir zamanlar komünizmin katı bir muhalifi olan Suudi Arabistan, Çin’i ancak 1990’da tanıdı.

Özellikle BAE, 1991 Körfez Savaşı’ndan bu yana, Irak’ın 2003 işgali hariç, ABD liderliğindeki her askeri koalisyonda yer alarak, Washington’un tartışmasız en yakın Arap müttefiki olarak aktif bir rol üstlendi. Hem Suudi Arabistan hem de BAE, Amerikan askeri donanımına on milyarlarca dolar harcarken, petrodolar fazlalarının çoğunu ABD varlıklarına yatırdı.

Ancak dönemin Başkanı Barack Obama’nın 2011 Arap ayaklanmalarının ardından Suudi Arabistan ve BAE’nin çıkarlarını göz ardı ettiği algısının oluşmasından sonra ilişkiler giderek daha kırılgan bir hal aldı. Obama’nın 2015’te rakipleri İran’la nükleer anlaşma imzalama kararıyla ilişkiler daha da gerildi.

Donald Trump’ın Beyaz Saray’a girip ticari ilişkilerin peşine düşmesi, otokratik Körfez’deki hak ihlallerine hiç aldırış etmemesi ve nükleer anlaşmadan vazgeçmesinin ardından hava düzeldi.

Ancak Arap yetkililer, Körfez’deki tankerlere ve Suudi petrol altyapısına yapılan ve İran’ın sorumlu tutulduğu saldırılara zayıf tepkiler verdiğini düşündükleri Trump’ın öngörülemezliğine karşı temkinli olmaya başladılar.

Halefi Joe Biden’ın Prens Muhammed’den uzak durma ve krallıktaki ihlalleri, özellikle de 2018’de Cemal Kaşıkçı’nın Suudi ajanlar tarafından öldürülmesini kınama kararı, Riyad ile ilişkileri rekor seviyede diplere itti.

Geçen yıl İran’a bağlı Yemenli isyancıların Abu Dabi’ye yönelik füze ve insansız hava aracı saldırılarına Washington’un verdiği durgun yanıt, 2017’den beri ABD’yi ziyaret etmeyen Şeyh Muhammed’i çileden çıkardı ve geleneksel olarak ABD-Körfez ittifakının temelini oluşturan kişisel ilişkilerin yokluğunu ortaya çıkardı.

O zamandan beri gerginlikler azaldı ama sürtüşme noktaları yerinde duruyor. Mayıs ayında BAE, İran güçlerinin Körfez’de iki tankere el koymasından sonra angajman kurallarıyla ilgili hayal kırıklıkları nedeniyle ABD liderliğindeki bir deniz görev gücünden çekildi.

Yine de tüm sınamalara rağmen tüm taraflar birbirlerine ihtiyaç duyduklarını kabul ediyor. Biden yönetimi Suudi Arabistan’ın insan hakları sicilinden duyduğu rahatsızlığı bir kenara bırakarak enerji istikrarı, bölgesel politikalar ve Ukrayna savaşı gibi konularda Riyad’la temas kurdu ve bu temaslar Başkan’ın geçen yıl Cidde’ye yaptığı soğuk bir ziyaretle doruğa ulaştı. Washington BAE’nin deniz görev gücüne katılımını askıya almasından sonra Körfez’e ek savaş gemileri ve savaş uçakları göndererek Abu Dabi’ye bölgenin güvenliğine olan bağlılığı konusunda güvence verdi.

Suudi ve Birleşik Arap Emirlikleri yetkilileri de temel savunma ihtiyaçları için ABD’ye bağımlı oldukları konusunda hiçbir yanılsamaya kapılmıyor. Aslında talepleri daha az değil daha fazla: Hem Riyad hem de Abu Dabi Washington’u daha kurumsal güvenlik ortaklıklarını kabul etmeye zorluyor.

BAE ile yapılan görüşmeler, geçen yılki Abu Dabi saldırılarının ardından hız kazandı. ABD’nin Suudi Arabistan ile yaptığı görüşmeler, krallığı İsrail ile ilişkileri normalleştirmeye ikna çabalarının bir parçası ve başarılı olması halinde, Washington tarafından Riyad’ın Pekin’le ilişkisinin askeri iş birliği ve teknoloji transferi gibi unsurlarını engellemek için kullanılabilir.

Ancak kraliyet sarayına yakın Suudi yorumcu Ali Şihabi, ABD’nin krallıkla güvenlik ittifakını kabul etmesi halinde “ayarlamalar” yapılabileceğini, ancak Riyad’ın Çin’le ilişkileri zayıflatmaya yönelik baskılara direneceğini söylüyor.

“Geri dönüş yok. Suudi Arabistan küresel güneyle, Rusya’yla ya da Çin’le kurduğu köprülerden vazgeçmeyecektir çünkü bunlar Suudi ekonomisinin işleyişi ve krallığın uzun vadeli pazar ihtiyaçları için vazgeçilmezdir” diyor: “Suudi liderliği çok daha bağımsız düşünüyor; 10 yıl önce Amerikan taleplerine içgüdüsel olarak daha saygılı bir nesil vardı.”

Ukrayna’daki savaş Körfez’e ABD’nin kendini bir davaya adadığında neler yapabileceğini gösterdi. Ancak Emirlikler ve Suudilerin endişelerinin temelinde yatan soru Washington’un hedeflerine ne kadar bağlı olduğu.

Gargaş, “Amerika’nın ekonomik, askeri ya da siyasi gücünün bugün ya da önümüzdeki 10 yıl içinde, son 10 yılda olduğundan daha az olacağını düşünmüyorum” diyor: “Benim anlamaya çalıştığım şey, bölgeye ve BAE’ye olan bağlılığının ne olacağı.”

‘Hassas bir oyun’

Körfez’i ABD’ye bağlayan sadece Amerikan askeri donanımı değil.

Körfez ülkeleri para birimlerini dolara sabitliyor ve ABD’yi kilit pazar olarak görmeye devam ediyor. Abu Dabi’nin yatırım fonu servetinin yüzde 40’ından fazlası ABD’de bulunuyor. Suudi Arabistan’ın 650 milyar dolarlık Kamu Yatırım Fonu’nun yüksek profilli yatırımlarının çoğu, Uber ve elektronik araç üreticisi Lucid’deki hisseler de dahil Amerikan varlıklarına yapıldı.

Yetkililer, Körfez’in devlet fonlarının ABD’de yatırım yapmanın, daha az liberalleşmiş Asya piyasalarına kıyasla çok daha kolay olduğunu, özellikle de hedeflerine ulaşmak için gereken ölçekte yatırım yapmanın çok daha kolay olduğunu belirtiyorlar. Ayrıca Körfez’in yararlanmak istediği son teknoloji ürünlerinin çoğunun Amerikan şirketleri tarafından geliştirildiği de kabul ediliyor.

Yine de Körfez’in Asya ile ticareti sadece tek bir yöne doğru ilerliyor ve bölgedeki egemen fonlar Asya pazarlarına olan ilgilerini artırıyor.

Londra merkezli Asia House tarafından hazırlanan bir rapora göre, 2021 yılında Suudi Arabistan’ın Çin ile olan 81,7 milyar dolarlık toplam ticareti Riyad’ın ABD, İngiltere ve Avro Bölgesi ile olan ticaretinin toplamını kısa bir süre için aştı.

Geçen yıl yayınlanan raporda, BAE’nin de benzer bir yol izlemesinin beklendiği, Körfez ülkelerinin Çin ile ABD, İngiltere ve Avro Bölgesi ile ticareti arasındaki farkın 2010’daki 28 milyar dolara kıyasla birkaç milyar dolara ineceği belirtilmişti.

Dünya fosil yakıtlardan uzaklaştıkça, Körfez ülkeleri son petrol varillerini satın alanların Çin ve Hindistan olacağını biliyor.

Çin, ABD’nin Orta Doğu’daki güvenlik rolüne meydan okumaya ya da onu yerinden etmeye çalışmadı, ancak geleneksel ticari ortaklıkların ötesine geçmek istediğine dair ipuçları var. Mart ayında ezeli rakipler Suudi Arabistan ve İran’ın ilişkilerini düzeltmeleri için bir anlaşmaya aracılık etmesindeki başarısı pek çok kişi tarafından Pekin’in bölgede daha siyasi bir rol üstlenmeye istekli olduğunun bir işareti olarak yorumlandı.

Ancak Körfez yetkilileri, iki küresel güç ekonomilerini “ayrıştırmayı” hedeflerken ABD-Çin rekabetinin çapraz ateşine yakalanma tehlikesinin de farkında.

Bir BAE yetkilisi, 1980’lerdeki video kaset savaşına atıfta bulunarak, “Bu risk [Washington’daki] tüm bu ayrışma hareketinde var çünkü iki rakip teknolojiye bakarsak, dünya aniden VHS ve Betamax’a dönüşüyor” diyor.

Yine de Körfez ülkeleri Pekin’le ilişkilerini derinleştirerek ve 5G telekomünikasyon ağları gibi Çin teknolojilerinden faydalanarak Washington’u kızdırmaya hazır görünüyor. İki yıl önce BAE, ABD’nin Çin’in Abu Dabi limanında bir askeri üs inşa ettiğine dair şüphelerini gidermek zorunda kaldı.

Çin devlet medyasına göre BAE bu ay Çin ile ilk ortak hava tatbikatını gerçekleştiriyor. Suudi Arabistan’ın Kasım ayındaki Zhuhai Havacılık Fuarı’nın ardından Çin’den 4 milyar dolarlık silah satın aldığı da bildirildi ki bu rakam daha önceki Suudi-Çin silah anlaşmalarından çok daha büyük.

Analistler, Riyad ve Abu Dabi’nin ABD’ye verdiği mesajın, “Önce size geleceğiz, ama satmazsanız başka bir yere gideceğiz” olduğunu söylüyor. Körfez ülkelerinin bir ülkeyi diğerine karşı kullanmaktan çekinmediğini de ekliyorlar. Ancak bu hassas bir denge.

Hokayem, “Onlar için temel stratejik ikilem, güvenliklerinin Batı’da, enerji politikalarının Rusya’da ve refahlarının giderek Çin ve Asya’nın geri kalanında olması” diyor.

“Bu karmaşık ilişkileri yönetmek için dikkatli adımlar atmak ve sürekli angajman içinde olmak gerekiyor. Siyasi, ekonomik ve jeoekonomik açıdan tüm bu başkentlere büyük yatırımlar yapmak zorundalar. Bu hassas bir oyun.”

Ortadoğu

Trump’ın vurmakla tehdit ettiği “Kazma Dağı” neresi ve önemi ne?

Yayınlanma

ABD Başkanı Donald Trump, Oval Ofis’te yaptığı açıklamada İran’ın “Kazma Dağı” olarak bilinen yer altı nükleer tesisini yakında çok şiddetli şekilde vurabileceklerini söyledi. İran’da Kuh-i Kolang Gaz La adıyla tanınan kompleks, Natanz zenginleştirme sahasının güneyinde ve dağın yaklaşık 328 fit altında kuruldu. Bilim ve Uluslararası Güvenlik Enstitüsü (ISIS) değerlendirmelerine göre henüz faal olmayan tesis, uranyum zenginleştirme programlarına ev sahipliği yapacak büyüklükte.

ABD yönetimi İran’a yönelik olası askeri adımları değerlendirirken, Başkan Donald Trump’ın “Kazma Dağı” olarak adlandırılan yer altı nükleer tesisini bombalama tehdidi dikkatleri yeniden bu bölgeye çevirdi.

Trump, salı günü Oval Ofis’te gazetecilere yaptığı açıklamada ilgili sahadaki hedeflere değindi. Bu bölgeyi yakında ve çok şiddetli vurabileceklerini dile getiren Trump, şu ifadeleri kullandı:

“O bölgeyi büyük ihtimalle çok yakında vuracağız. Bu konuda yapabilecekleri hiçbir şey yok. Normalde bunu söylemezdim. Bir şey yapabileceklerini düşünseydim bunu asla dile getirmezdim. Ancak o bölgeyi çok yakında ve son derece şiddetli şekilde vuracağız.”

Dağın 328 fit altında inşa edilen tesis

İran’da Kuh-i Kolang Gaz La adıyla bilinen Kazma Dağı, ülkenin Natanz nükleer zenginleştirme sahasının güneyinde yer alıyor.

Bilim ve Uluslararası Güvenlik Enstitüsünün (ISIS) verilerine göre yer altı kompleksi, deniz seviyesinden 5 bin fitten fazla yükseklikteki dağın yaklaşık 328 fit altında yer alıyor.

İran, Natanz’daki yer üstü santrifüj tesisinin 2020 yılında meydana gelen bir patlamada tahrip olmasının ardından aynı yıl bu sahada kazı çalışmalarına başladı.

Söz konusu kompleks, ABD ordusunun 2025 yılında Natanz, Fordo ve İsfahan’daki ana nükleer tesisleri hedef alan Gece Yarısı Balyozu Harekâtı (Operation Midnight Hammer) sırasında vurulmadı.

Saldırının ardından inşaat çalışmaları devam etti ve hız kazandı. Bu durum Kazma Dağı’nı, askeri harekâtın ardından büyük ölçüde zarar görmeden kalan az sayıdaki ana yer altı nükleer sahadan biri haline getirdi.

Tesisin kapasitesi

Tesisin henüz faal duruma geçmediği değerlendiriliyor. Bununla birlikte ISIS tarafından yapılan uydu görüntüsü analizleri, Tahran yönetiminin karar alması halinde yer altı kompleksinin uranyum zenginleştirme ve nükleer silah programlarına ev sahipliği yapabilecek genişlikte olduğunu gösteriyor.

Enstitü, mevcut durumda tesiste bu tür faaliyetlerin yürütüldüğüne dair bir kanıt bulunmadığını kaydediyor.

ABD Savaş Bakanı Pete Hegseth, Senato Tahsisat Komisyonu’nda düzenlenen oturumda milletvekillerinin tesise ilişkin sorularını yanıtladı.

ABD ordusunun derine gömülü hedefleri vurma kabiliyetine sahip olduğunu vurgulayan Hegseth, şu değerlendirmede bulundu:

“Kabiliyetlerimizin birçoğu gizli tutuluyor. Ancak bu dünyada Tanrı’nın yeşil yeryüzündeki herhangi bir noktaya ulaşabilecek bir güç varsa o da dünyanın en güçlü ordusu olan ABD ordusudur. Her şey seçenekler ve tercihlerle ilgilidir.”

Wall Street Journal’ın haberine göre İsrail istihbaratı, İran’ın geçen yıl Kazma Dağı’nın derinliklerindeki tünellere uranyum zenginleştirme santrifüjleri taşıdığına dair kanıtları ABD’li yetkililere sundu.

İsrail makamları bu tespitleri, 2025 yılının haziran ayında gerçekleşen ve İran’ın üç ana nükleer sahasının hedef alındığı 12 gün süren ortak ABD-İsrail saldırılarının bir parçası olan Gece Yarısı Balyozu Harekâtı sonrasında elde ettiğini iletti.

Okumaya Devam Et

Ortadoğu

Trump, Suudi Arabistan’la 30 yıllık nükleer anlaşmayı onayladı

Yayınlanma

ABD Başkanı Donald Trump, Suudi Arabistan’la atom enerjisi alanında 30 yıl sürecek ve değeri onlarca milyar doları bulan işbirliği anlaşmasını onayladı. Associated Press’in konuya vakıf iki kaynağa dayandırdığı habere göre anlaşma, Riyad’ın kendi topraklarında uranyum zenginleştirme kabiliyeti kazanmasının önünü açabilecek hükümler içeriyor.

ABD Başkanı Donald Trump, Suudi Arabistan ile nükleer enerji alanında hazırlanan ve Riyad’ın kendi imkanlarıyla uranyum zenginleştirmesinin önünü açabilecek bir işbirliği anlaşmasını onayladı.

Associated Press’e konuşan ve Trump yönetiminin kararına vakıf iki kaynak, anlaşmanın 30 yılı kapsadığını ve onlarca milyar dolar değerinde olduğunu aktardı.

The Wall Street Journal’ın ABD’li yetkililere dayandırdığı habere göre belge, Amerikalı şirketlerin Suudi Arabistan’da nükleer tesisler inşa etmesini öngörüyor.

Projenin muhtemel katılımcılarından biri olan Westinghouse şirketinin, her biri yaklaşık 1100 megavat gücünde AP1000 reaktörleri tedarik edebileceği belirtiliyor.

Anlaşmanın en çok tartışma yaratan başlığını, Suudi Arabistan topraklarında bir uranyum zenginleştirme tesisinin kurulması ihtimali oluşturuyor.

Tesisin, hassas zenginleştirme teknolojilerinin ABD denetiminde kalacağı bir modelle inşa edilebileceği kaydediliyor.

Trump yönetimi temsilcileri, bu yaklaşımın nükleer programın askeri amaçlarla kullanılmasını engelleyeceğini savunuyor.

Mutabakat ABD’de şimdiden tepkiyle karşılandı. Associated Press’in görüşlerine başvurduğu Amerikalı milletvekilleri ve uzmanlar, anlaşmanın Ortadoğu’da nükleer teknolojilerin yayılmasını tırmandırabileceği uyarısında bulunuyor.

Suudi Arabistan’a uranyum zenginleştirme teknolojilerini geliştirme hakkı verilmesinin bölgedeki diğer ülkeler için bir emsal teşkil edebileceği ifade ediliyor. Silah Kontrol Derneği Temsilcisi Kelsey Davenport, kişiselleştirilmiş güvence anlaşmaları oluşturmanın tehlikeli bir emsal yaratabileceğini vurguladı.

Riyad yönetimi ise nükleer tesislerde kapsamlı denetimleri öngören Uluslararası Atom Enerjisi Ajansının (UAEA) Ek Protokolü’nü imzalamayı reddetti.

Süreç, Suudi Arabistan’ın, nükleer silaha sahip tek Müslüman çoğunluklu ülke konumundaki Pakistan ile yürüttüğü askeri işbirliği nedeniyle daha da karmaşık bir boyut kazanıyor.

İki ülke arasında imzalanan savunma anlaşmasının ardından Pakistan Savunma Bakanı Havaca Muhammed Asıf, ülkesinin nükleer kapasitesinin Suudi Arabistan’ı korumak için kullanılabileceğini açıkladı.

Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Antlaşması (NPT) ve UAEA üyesi kalmayı sürdüren Suudi Arabistan, uzun yıllardır tam nükleer döngü geliştirme hakkını savunuyordu.

Krallığın Veliaht Prensi Muhammed bin Selman 2018 yılında yaptığı açıklamada, İran’ın nükleer silah geliştirmesi halinde Riyad’ın da aynı adımı atmaya çalışacağını ifade etmişti.

Washington yönetimi geçmişte nükleer işbirliklerinde daha sert bir tutum izliyordu.

ABD, 2009 yılında Birleşik Arap Emirlikleri ile bir nükleer anlaşma imzalamış, ancak Abu Dabi yönetimi kendi imkanlarıyla uranyum zenginleştirme ve nükleer yakıtı yeniden işleme haklarından feragat etmişti.

Okumaya Devam Et

Ortadoğu

ABD ordusu Ortadoğu’da iki cepheli baskıyla karşı karşıya

Yayınlanma

Yemen kuvvetlerinin Suudi Arabistan’a yönelik deniz ablukası kararı, Washington yönetimi üzerinde İran ile yaşanan gerilimin ardından ikinci bir askeri cephe baskısı oluşturuyor. Reuters’a konuşan ABD’li mevcut ve eski yetkililer, Kızıldeniz’deki ticari seyrüseferin korunmasının halihazırda Körfez bölgesinde yoğunlaşan donanma ve hava unsurlarının bölünmesine yol açacağını ifade ediyor.

ABD’li mevcut ve eski yetkililer, Yemen Kuvvetleri tarafından Kızıldeniz’de Suudi Arabistan’a uygulanacak bir deniz ablukasının, İran ile devam eden gerilimin kapsamını genişletebileceğini ve halihazırda Tahran’ın bölgedeki eylemlerini engellemeye odaklanan ABD ordusu üzerinde ek baskı oluşturacağını bildirdi.

Yemen yönetimi, Suudi Arabistan’ın ülkeye uyguladığı ablukaya yanıt olarak Suudi limanlarında gemilerin yük yüklemesine veya boşaltmasına izin verilmeyeceğini duyurdu.

Bu gelişmenin Suudi Arabistan’ın petrol ihracatını aksatabileceği ve küresel ham petrol arzının yüzde 7’lik ek bir kısmını kesintiye uğratabileceği belirtiliyor.

ABD kuvvetlerine ev sahipliği yapan Suudi Arabistan şu ana kadar Washington’dan resmi bir askeri yardım talebinde bulunmadı.

Ancak ABD Başkanı Donald Trump, küresel ticaret açısından kritik bir geçiş noktası olan Kızıldeniz’deki seyrüseferin engellenmesine yönelik her türlü adıma ABD’nin müdahale edebileceğini söyledi.

Gazetecilere açıklama yapan Trump, “Böyle bir şey gerçekleşirse bununla ilgileniriz. Bunu daha önce Yemen ile yaptık” dedi.

Askeri kaynakların bölünmesi riski

Reuters haber ajansına konuşan ABD’li yetkililere göre askeri açıdan durum karmaşık bir nitelik taşıyor. Suudi Arabistan ve ABD’nin geçmişteki bombardıman hatlarına karşı koyan Yemen kuvvetleri, tecrübeli ve hızlı hareket edebilen savaşçılar olarak değerlendiriliyor.

ABD’li yetkililer, bu güce karşı yürütülecek operasyonların, İran ile mücadeleye ve ABD’nin Körfez’deki İran limanlarına uyguladığı ablukayı sürdürmeye ayrılmış kaynakları tüketeceğini vurguluyor.

Eski Pentagon yetkilisi ve Middle East Institute uzmanı Jason Campbell, “Bölgedeki hatırı sayılır büyüklükteki kaynaklarınızı iki aktif cephe arasında bölmek zorunda kalacaksınız” değerlendirmesinde bulundu.

Campbell, Kızıldeniz’deki tehditle mücadelenin, ABD savaş gemilerinin Körfez’den Yemen’e yakın bölgelere kaydırılmasını ve füze savunma operasyonlarına tahsis edilmesini gerektirebileceğini aktardı.

Yemen’in denkleme dahil olma ihtimali, Trump’ın başlangıçta “İran’ı teslim olmaya zorlayacak odaklanmış bir bombardıman harekâtı” olarak tanımladığı sürecin evrim geçirdiğini gösteriyor.

ABD donanma gemilerinin ve uçaklarının Yemen’e ait insansız hava araçları ile füzeleri düşürmeye başlaması halinde, uzmanların dikkat çektiği mühimmat ve hava savunma füzesi stoklarındaki azalmanın daha da derinleşebileceği kaydediliyor.

Trump’ın ilk başkanlık döneminde ABD Savunma Bakan Yardımcılığı görevini yürüten Michael Mulroy, “Yemenliler geçmişte Kızıldeniz ve Babülmendep Boğazı’nda seyrüseferi engelleme kapasitelerini ve kararlılıklarını defalarca kanıtladılar” dedi.

Eski ABD Başkanı Joe Biden döneminde Kızıldeniz ticaret yolunu açık tutmak amacıyla Yemen’deki hedeflere hava saldırıları düzenlenmişti.

Trump ise geçen yıl Gazze’ye destek amacıyla ticari ve askeri gemilere ateş açan Yemen güçlerine yönelik bombardımanları artırmıştı. Uzmanlar, her iki harekâtın da Yemen’in deniz trafiğini tehdit etme imkânlarını tamamen ortadan kaldıramadığını belirtiyor.

Geçen yıl iki ay süren operasyonlar; iki uçak gemisi, çok sayıda savaş gemisi, savaş uçakları ve B-2 stealth bombardıman uçakları dahil olmak üzere büyük bir ABD ateş gücü gerektirmişti.

Yetkililer, ABD ordusunun yüksek bütçesine rağmen kaynak sınırlarıyla karşı karşıya kaldığını, Yemen’de ihtiyaç duyulacak sistemlerin çoğunun halihazırda İran’a karşı kullanıldığını ifade ediyor.

Bir ABD’li yetkili, bazı savaş gemilerinin önce Karayipler’de, ardından Ortadoğu’da yürütülen yoğun operasyonlar nedeniyle denizde normalden daha uzun süre kaldığını belirterek “Şimdiden çok meşgulüz” dedi. Uzayan görev sürelerinin personel üzerinde baskı oluşturduğu ve gemilerin bakım için limanlara dönmesi gerektiği vurgulanıyor.

Bölgedeki askeri varlık

Halen Ortadoğu’da ABD Donanmasına ait 20’den fazla savaş gemisi ve yüzlerce askeri uçak görev yapıyor. İkinci bir ABD’li yetkili, İran ile yaşanan çatışmaya destek olmak üzere bölgeye ek kuvvetlerin sevk edildiğini bildirdi.

Bu durumun, Yemen yakınlarında yürütülecek ve büyük deniz ile hava kaynakları gerektirecek bir operasyona ayrılacak imkânları kısıtladığı aktarılıyor.

Ayrıca Yemen’in geçen yıldan bu yana değişmiş olabilecek askeri kapasitesini tespit etme ihtiyacı nedeniyle istihbarat kaynaklarının da başka yöne kaydırılacağı ifade ediliyor.

Center for Strategic and International Studies bünyesinde çalışan emekli deniz piyadesi Albay Mark Cancian da Kızıldeniz’de ikinci bir cephe açılmasının ABD deniz kuvvetleri üzerinde ağır bir yük oluşturacağını doğruladı.

Yemen Silahlı Kuvvetleri, Suudi Arabistan’a yönelik deniz ablukasının yürürlüğe girdiğini duyurarak bu adımın meşru bir karşılık olduğunu açıkladı.

Yapılan açıklamada, ablukaya karşı abluka ve tırmanmaya karşı tırmanma ilkesinin uygulanacağı, gelecek aşamadaki tüm seçeneklere hazır olunduğu belirtildi. Ayrıca Yemen halkına genel seferberliği sürdürme ve cepheleri destekleme çağrısı yapıldı.

Suudi Arabistan liderliğindeki koalisyon güçleri, 9 Ağustos 2016 tarihinde Yemen hava sahasına genel abluka uygulayarak ülke nüfusunun yaklaşık yüzde 80’ine (yaklaşık 20 milyon kişi) hizmet veren ana ulaşım noktası durumundaki Sana Havalimanı’nı ticari uçuşlara kapatmıştı.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English