Bizi Takip Edin

DÜNYA BASINI

Liberal küresel ticaret düzeninin çelişkisi

Yayınlanma

Çevirmenin notu: ABD’nin Avrupa’nın zararına korumacı yaklaşımlar benimsemesi, Fransa Cumhurbaşkanı Macron’un geçen aylarda yaptığı Washington ziyaretiyle daha görünür olmuştu. Ukrayna ihtilafı nedeniyle Rusya’dan enerji tedarikini büyük ölçüde kısan Avrupa, şimdi de kadim dostu ABD’nin mevzuat değişiklikleriyle “haksız rekabete” başvurmasıyla karşı karşıya. Washington’un Avrupa ve Çin’i hedef alan tedbirleri, DTÖ mevzuatını açık açık çiğnese de bu pek gözetilmiyor. Syed Zain Abbas Rizvi’nin Modern Diplomacy‘de yayınlanan makalesi, Joe Biden’ın başvurduğu “korumacı” önlemlerin, yine ABD öncülüğündeki DTÖ’nün serbest ticaret ilkeleri ile olan çelişkisini sert bir ifadeyle “ikiyüzlülük” olarak nitelendiriyor. Rizvi, uluslararası serbest ticaretin, kendi mimarı ABD tarafından uçuruma sürüklendiğini vurguluyor.


Amerika korumacılığa dört elle sarılıyor: Liberal küresel ticaret düzeninin bariz çelişkisi mi?

Syed Zain Abbas Rizvi
26 Aralık 2022

Uluslararası ticarete olan büyük merakım hiç şaşırdığım veya normal karşıladığım bir noktaya gelmedi. Çağdaş küresel ekonomi politiği çalışan bir akademisyeni olarak, doğal olarak, özellikle 2. Dünya Savaşı’ndan sonraki uluslararası ilişkiler ortamında, ülkelerin ilgili politikalarının temelini oluşturan politik düşünceye odaklandım. Ve nadiren — eğer varsa —  savaş sonrasındaki dünyanın birbiriyle olan bağlarını karşılıklı bağımlılık çerçevesinde değerlendirdim. Yine de zaman içinde savaşların devam etmesini ve felaketi önlemek için baz alınan karşılıklı ticaret entrikaları aklıma geldi. Alışık olduğum küreselleşmiş iktisadi sistemin, kalıcı barışı sağlamak ve bunun bir yan ürünü olarak karşılıklı refahı sağlamak için oluşturulmuş kasıtlı bir yapı olduğunu çok geçmeden anladım.

Şu anda bu muntazam tasarımlı model, kendi mimarlarından biri tarafından tehdit ediliyor ve dünyayı bilinmeyen bir uçuruma sürüklüyor.

Savaşın ardından Avrupa, aşırılıkçı unsurların yasal olarak kısıtlanması ve silahsızlandırılmasının gelecekteki faşist ayaklanmaları önlemek için yeterli olmadığını erken fark etti. Bu, parçalara ayrılmış Nazi Almanyası veya bir deri bir kemik kalmış emperyalist Japonya olacak değil. Fakat kısa süre sonra bir başka Hitler, katliam ve soykırım yoluyla hegemonya kurmaya çalışacaktı. Bu korku, kolektif biçimde kalıcı bir çare —karşılıklı siyasi, ekonomik ve sosyal bağımlılık — arayışını beraberinde getirdi. Böylelikle Avrupa Birliği’nin — başta Kömür ve Çelik Topluluğu’nun kuruluşunda tasarlanan — orijinal taslağı ortaya çıktı ama ağırlıklı olarak Avrupa’da karşılıklı güveni, savaşı hem kurban hem de zulmü işleyen ülke için dezavantajlı hale getirecek bir ölçekte işlemeyi amaçladı.

Bu karşılıklı bağımlılığın doğuşu sadece Avrupa ile sınırlı değildi. 1947’de, ABD Başkanı Franklin Roosevelt yönetiminin kademelerinden devrim niteliğinde bir ticaret sistemi çıktı. Tarihsel olarak Gümrük Vergileri ve Genel Ticaret Anlaşması (GATT) olarak bilinen mekanizma, savaş sonrası dönemde ekonomik toparlanmayı hızlandırmak için piyasa ekonomileri arasındaki ticarete rehberlik edecek temel kurallar koydu. Soğuk Savaş’ın hengamesine ve sıkıntılarına rağmen sistem sadece ayakta kalmadı, aynı zamanda gelişti. Ve 1994’te GATT, çok taraflı bir ticaret sistemini düzenlemek ve sürdürmekten sorumlu hükümetler arası bir kuruluş olan Dünya Ticaret Örgütü’nün (DTÖ) normlarına dahil edildi. Mantıklı olarak Batı düzeninin DTÖ tüzüğüne büyük oranda uyacağını varsayabiliriz. Ne de olsa bu, GATT çerçevesinde öngörülen serbest ticaret sözleşmelerinin günümüze uyarlanmış hali. Ama bu, 21. yüzyılın küreselleşmiş dünyasında tırmanan güç rekabetinin karmaşıklığını ve çelişkilerini vurgulayan fay hattıdır; bu, on yıllar boyunca karşılıklı bağımlılık oluşturmak amacıyla tasarlanmıştı.

Çoğumuz Donald Trump’ın çalkantılı başkanlık dönemini hatırlarız. Aşırı sağın gevezelikleri, QAnon hareketini nam-ı diğer MAGA kampanyası, “Yeniden Büyük Amerika” retoriği savunuculuğunu tetikledi. ABD Başkanı’nın değişmesinden bu yana birçok siyasi ve ticari politika tersine döndü. Fakat görünüşe göre Çin dikkate değer bir istisna.

Trump yönetimi, Amerikan ekonomisinin gelişmekte olan Çin’den ayrılma sürecini kağıda dökmeye başladı. ABD Ticaret Bakanlığı, ulusal güvenlik kaygıları gerekçesiyle 301. fıkra kapsamında Çin’e milyarlarca dolarlık ithalatı engelleyen gümrük vergileri uyguladı. Şimdi bunu tipik bir Trumpçı cadı avı olarak görmezden gelebilirdim. Açıkça görülüyor ki, Amerikan endüstrilerinin stresini azaltmak için — ABD’nin müttefikleri de dahil olmak üzere — hemen hemen her ülkeden ithal edilen çelik ve alüminyum ürünlerine gümrük vergileri koymak için 232. fıkrayı kullandı. Yine de bu tür merkantilist politikaların çoğu o zamandan bu yana yürürlükten kaldırılmış olsa da Biden yönetimi, yalnızca Çin ithalatına yönelik gümrük vergilerini sürdürmekle kalmadı, aynı zamanda Pekin’e yapılan ihracat üzerindeki kontrolleri de genişletti.

ABD’nin geriletici ticaret tutumunun yakın zaman önceki bir diğer tezahürü, Amerikan yerel çip endüstrisini yayan ve ABD tedarik zincirlerini Çin’den çıkaran şirketlere milyarlarca dolarlık sübvansiyon yetkisi veren CHIPS Yasasının yürürlüğe girmesi. ABD hükümeti, Çin’e teknoloji ihracatına dönük kısıtlamaları artırdı. Resmi beyan, casusluk ve siber savaş risklerini azaltmak için komünist Çin rejimine hassas teknoloji akışını kısıtlamak. Ama apaçık gerçek, ABD’de Çin’in hızlı ekonomik yükselişinin altını oymaya ve teknolojik kapasitesini aksatmaya yönelik büyüyen korumacı ruh halidir.

Pek çok sözde vatanseverin bundan sonra benim görüşümü eleştireceğinin, beni komünist bir dalkavuk olarak resmedeceğinin ve Çin’in Tayvan ekonomisine, özellikle de sac ayaklarından biri olan yarı iletken endüstrisine dönük tehdidine vurgu yaparak Amerikan politikalarını haklı çıkaracağının kesinlikle farkındayım. Ve bu nedenle, daha fazla ileri gitmeden önce şunu açıkça belirtmeme izin verin: Tek taraflı Amerikan politikalarını eleştirmek, hiçbir şekilde Çin’in gaddar uygulamalarını onaylamak değildir. Serbest piyasalar ve ticaret öncülüne dayanan küreselleşmiş bir düzende ticari korumacılığa muhalif oluşumun, siyasi yönelimimle ilgisi yok.

Yaklaşık bir hafta önce, küresel ticareti yöneten GATT çerçevesini kutsayan aynı ticaret örgütü olan DTÖ, Amerika’nın Çin ithalatına uyguladığı gümrük vergilerini “gayrimeşru” olarak nitelendirdi. DTÖ, ABD’nin ulusal güvenlik çekinceleri kavramını tümüyle reddetti. Ve kurallara uyan Amerikan yönetimi tam olarak nasıl karşılık verdi? Eh, zaten bildiğimiz şeyi dile getirdi: DTÖ’nün bu konuda hiçbir yetkisi yok. Başka bir deyişle, Çin şikayette bulunabilir, ancak gereksiz olacaktır. Çünkü ticari eylemlerinin ulusal güvenlik açısından gerekli olup olmadığına karar vermek Amerika’ya kalmıştır ve hiçbir uluslararası kuruluşun bu yargıda ikinci bir yargıda bulunma hakkı yoktur. Gerçekten mi? Demek istediğim, bana göre oldukça ironik ve kibirli! Görünüşe göre, ekonomi politikalarına karar vermek, DTÖ normlarını tümüyle ihlal ederek gümrük vergileri uygulamak ve ihracat kısıtlamaları getirmek — hepsi egemen politika oluşturma adına — sadece Amerika’ya ait bir ayrıcalık. O halde Suudi Arabistan’ın petrol tedarikini kesme kararı neden bu kadar tartışmalıydı? Neden ABD’nin güvenini boşa çıkarılması olarak sansasyon haline getirildi? Küresel talep projeksiyonları doğrultusunda ekonomik karlılığı sağlamak Suudi Arabistan’ın kendi ayrıcalığı değil miydi? Fakat Amerikan çıkarlarına aykırı olduğu için tartışmalı kabul edildi, “sonuçlarla” tehdit edildi ve “Rusya’nın tarafını tutmak” olarak nitelendirildi.

Diğer ülkeler kendi ulusal güvenlik, ekonomik ve stratejik ajandalarına uygun bağımsız politikalar belirleme hakkına sahip değiller mi? Yoksa bu sadece yüce Amerika’nın sahip olduğu bir ayrıcalık mı?

ABD’nin bu tür korumacı eğilimler ne yazık ki sadece siyasi rakipler ve ekonomik hasımlarla sınırlı değil. Biden yönetiminin iklim değişikliğiyle mücadeleye yönelik öncü politikası, bu rekabete aykırı hareketi Atlantik’in her iki yakasındaki müttefikleri de kapsayacak şekilde genişletiyor. Enflasyonu Düşürme Yasası (IRA), çevre koruma kisvesi altında katı milliyetçi bir öze sahip. Yasaya göre ABD hükümeti, montajı Kuzey Amerika’da yapılan elektrikli araçların satın alınmasına vergi kredisi sunacaktı; bu da yerli otomobil üreticilerine Avrupalı ve Asyalı muadillerine göre haksız bir avantaj sağlayacak. IRA’in devasa devlet yardım programları kapsamındaki temiz enerji sübvansiyonları, ABD’de hidrojen ve amonyak gibi düşük karbonlu yakıtların üretilmesini Avrasya bölgesinden daha ucuz hale getirecek. Bu, üretimi Amerika’ya geri getirecek olsa da, dünya çapında endüstriyel beklentileri istikrarsızlaştırma potansiyeline sahip.

İrlanda Ticaret Bakanı Leo Varadkar, yakın zaman önce şundan yakınmıştı: “ABD’nin yaptığı, serbest ticaret ve adil rekabet ilkeleriyle hiç tutarlı değil.” Amerika’nın temiz enerji uygulamalarına yatırım yapma vizyonundan tümüyle nefret etmesem de, Amerikan politikalarının ikiyüzlülüğünden iğreniyorum. Bir cephede Amerikalı analistler, Avrupa’nın mevcut ekonomik sefaletine Rus enerjisine hatalı bir şekilde bel bağlamasının yol açtığından yakınıyorlar. Ancak öte yandan, bu tek taraflı iklim yasalarının halihazırda hırpalanmış Avrupa’daki sanayisizleşme dalgasını körükleyeceğini bir şekilde görmezden geliyorlar.

Elbette ABD’nin ekonomik üstünlüğünü kabul ediyorum. Ve Avrupa’nın etrafında devam eden yıpratma savaşı ve Çin’in benzeri görülmemiş ekonomik yavaşlaması göz önüne alındığında, üstünlük sağlamanın acil bir mesele olmadığını düşünüyorum. Bununla birlikte küresel görünüm 40’lardan bu yana değişmiş olabilir; siyasi ve ekonomik dinamikler pek değişmedi. Ekonomide karşılıklı bağımlılık artık sadece bir tedbir değil; bölgesel nüfuzu ve küresel siyasi ilişki düzeyini korumak için bir ön koşul. Çin ekonomisi yeniden başlayan bir salgının sancılarıyla boğuşurken Çin diplomasisi Pasifik adalarından Afrika Birliği’ne ve kenara itilmiş Körfez ülkelerine kadar hızla müttefiklerine kur yapıyor. Amerika ekonomik güç merkezi olmaya devam edecek ama çok geçmeden gerçeküstü dilbilim ve ulvi ittifak ve işbirliği söylemleriyle baskı kurabilme imkanını kaybedebilir. Güç rekabetinin bu aşaması, stratejik derinlik kazanmak adına dünya çapında birbirine sıkı sıkıya bağlı bir ortaklar ağını gerektiriyor, son derece değişken olan küresel manzarada izole olmak için kendi kendine korumacı engeller dikmiyor.

DÜNYA BASINI

‘ABD hegemonyasına direnen bölgesel oyuncular Asya’ya yöneliyor’

Yayınlanma

Yazar

Aşağıda çevirisini okuyacağınız makale, yeni küresel güçlerin yükselişi sonrası Orta Doğulu güçlerin ABD hegemonyasına nasıl meydan okumaya başladıklarına ve 7 Ekim’den sonra bu eğilimin neden daha da ivmelendiğine mercek tutuyor:

***

Gazze savaşı bölgeyi nasıl Doğu’ya itiyor?

Hassan Ahmadian ve Hesham Alghannam

ABD’nin İsrail’in Gazze’ye yönelik savaşına verdiği tereddütsüz destek bölgede acı bir tat bıraktı. İsrail’in devam eden saldırıları karşısında Batı’nın çifte standart uyguladığı düşüncesiyle sadece Arap dünyasında değil, Küresel Güney’de de öfke giderek artıyor. Ateşkes için birleşik bir talep ve kontrolsüz İsrail saldırganlığına yönelik sert eleştiriler var.

ABD, Gazze çatışmalarının başladığı Ekim 2023’ten bu yana İsrail’e verdiği desteği iki katına çıkarırken, Çin ve Rusya gibi ülkeler aynı şeyi yapmamayı tercih etti. Statükodan duyulan hayal kırıklığı, Batılı olmayan güçlere Washington’a daha az önem veren bir bölgesel düzen oluşturmak için yeni teşvikler sağlıyor. En azından bu hoşnutsuzluk, ABD’ye daha az önem verilen yeni bir bölgesel düzen kurmak amacıyla Batı’dan stratejik özerklik taleplerini hızlandıracaktır.

Doğu’ya yöneliş

Son yıllarda bölgesel dinamiklerin ana eğilimlerinden biri de Doğu’ya yöneliş oldu. İran ve Suudi Arabistan Mart 2023’te Çin’in arabuluculuğunda tarihi bir anlaşmaya imza atarak diplomatik ilişkilerini yeniden başlatma kararı aldı. Özellikle Pekin’in bu atılımdaki rolü, Washington’a bölgedeki tek diplomatik ağır sıklet olmadığına dair açık bir mesaj gönderdi.

Hem İran hem de Suudi Arabistan’ın komşularıyla daha iyi ilişkilere öncelik vermek için kendilerine özgü nedenleri var. Tahran için Riyad’la yakınlaşmak, ekonomik ve siyasi ortaklıkları çeşitlendirerek yıllarca süren ABD yaptırımlarının ardından ekonomik izolasyonundan kurtulmak için eşsiz bir fırsat sunuyor.

Donald Trump yönetimi (2017-21) 2018’de, 2015 İran nükleer anlaşmasından çekilip tüm yaptırımları yeniden uygulamaya başladığında İran’ın vahim ekonomik durumu daha da kötüleşti. ABD’nin “azami baskı” kampanyası da Tahran’daki reform yanlısı güçler pahasına İranlı muhafazakarları güçlendirdi ve yeni şartlarda yeni bir anlaşmaya varmak için gerekli olan güveni yok etti.

Trump yönetiminin 2020’de dönemin Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani’yi Bağdat’ta öldürmesi ve ABD Başkanı Joe Biden’ın nükleer anlaşmaya yeniden girmeme kararı, iki hasım arasındaki gerilimi tırmandırdı ve Tahran’daki Amerikan karşıtı duyguları körükledi.

İran’da muhafazakâr Cumhurbaşkanı İbrahim Reisi’nin 2021’de seçilmesi de ülkenin “Doğu’ya bakma” stratejisinin altını çizdi. Reisi, Doğu ülkeleriyle ilişkilere öncelik verirken Batı’ya karşı sert bir tutum benimseyerek Tahran’ın dış politikasını yeniden şekillendirdi. Bu politikanın temelinde Çin ve Rusya gibi ülkelerin daha güvenilir ortaklar olduğu inancı yatıyor.

Suudi Arabistan için Doğu’ya yönelmek, ekonomisini çeşitlendirmeyi amaçlayan kapsamlı bir reform planı olan iddialı Vizyon 2030’un ayrılmaz bir parçası. Çin, Hindistan ve Rusya; Riyad ile geniş ticari ilişkileri göz önüne alındığında bu vizyonun gerçekleştirilmesinde kilit ortaklar. Moskova ayrıca küresel petrol fiyatlarının istikrara kavuşmasında da önemli bir rol oynuyor. Krallığı tatmin edecek şekilde, bu ülkeler Batılı meslektaşlarının aksine siyasi koşullar dayatmadan ortak teknolojik projelere katılmaya hazırlar. Örneğin Pekin’in bu konudaki desteği Riyad’ın ekonomisini hidrokarbonlardan uzaklaştırarak çeşitlendirmesine yardımcı olacaktır.

Genel olarak Riyad, Vizyon 2030’un başarısının, özellikle de turistik boyutunun, kısmen daha güvenli bir komşuluk ilişkisine bağlı olduğunun farkında. 2019’da Suudi petrol tesislerine düzenlenen ve Tahran’ın suçlandığı ancak Husiler olarak bilinen Yemenli Ensarullah hareketinin üstlendiği saldırılar bir dönüm noktası oldu.

Krallık, ABD’nin harekete geçmemesi karşısında şok oldu ve daha önce düşündüğünden daha fazla kendi başına olduğunu fark etti. O zamandan beri Suudi Arabistan bölgesel rakipleriyle ilişkilerini yeniden ayarladı ve Tahran ile Washington arasındaki herhangi bir çatışmadan kendisini izole etmek için İran ile daha dostane ilişkilere öncelik verdi. Buna karşılık ABD, İran’ın etkisine karşı koymak için Arap devletleri arasında bir güvenlik ittifakı kurma çabaları da dahil Tahran’a karşı agresif tutumunu sürdürdü.

Yine de Suudi Arabistan, ABD ile güçlü güvenlik ilişkisini sürdürme konusunda hâlâ istekli. Ancak bu incelikli strateji, Krallık’ın ABD’nin hedefleriyle tam olarak uyumlu olmayan ve sadece Suudi çıkarlarını önceleyen daha dengeli bir dış politikaya olan bağlılığını yansıtıyor.

Müttefikleri kaybetmek

Gazze savaşının patlak vermesi, ABD’nin bölgenin çeşitli aktörleri nezdindeki güvenilmezliğini gözler önüne serdi. İlk olarak, Biden yönetiminin İsrail’e yönelik taraflı tutumu -çatışmanın tırmanması gerçek bir tehdit oluştursa bile- ABD’nin bir arabulucu olarak güvenilirliğine önemli ölçüde zarar verdi.

Geçmişte, Washington’un Tel Aviv’le yakın ilişkilerinin siyasi bir çözüme ulaşmak için avantaj sağlamak açısından gerekli olduğu argümanına rastlamak alışılmadık bir durum değildi. Batılı olmayan ülkeler artık büyük ölçüde ABD’yi İsrail’in askeri eylemlerini dizginlemek konusunda hem isteksiz hem de muhtemelen yetersiz olarak gördüklerinden bu mantık geçerliliğini yitirdi. Sonuç olarak Washington’un tarafsız ve güvenilir bir arabulucu olarak konumu her zamankinden daha da zayıfladı.

İkincisi, ABD bölgede kalan siyasi nüfuzunun büyük ölçüde kaybediyor. Her ne kadar Arap ülkeleri ile İsrail arasındaki normalleşme anlaşmalarını savunsa da Tel Aviv’e 2002 Arap Barış Girişimi doğrultusunda iki devletli bir çözümü ciddi şekilde düşünmesi yönünde eşit derecede baskı yapma çabalarında da bir uyumsuzluk var. Suudi destekli plan, Washington’un vizyonu olarak açıkça ilan ettiği çizgide olduğu için bu durum özellikle üzüntü verici. Ancak ABD, İsrail’e verdiği ekonomik, askeri ya da siyasi desteği hiçbir zaman Arap girişimini desteklemek için kullanmadı.

Paradoksal olarak Tel Aviv için Arap dünyasındaki diplomatik izolasyonunu kırma hedefi, Arap liderleri Filistin meselesinden uzaklaştıran yeni bir norm oluşturmaktı. ABD’nin de bu yaklaşımı zımnen desteklediği görülüyor. Ancak Gazze savaşı, Ekim 2023’ten hemen önce hız kazanan bir süreç olan İsrail ile normalleşmeyi düşünen Riyad için Filistin meselesini müzakere edilemez hale getirdi. Krallık, Filistin devletinin tanınmasına yönelik uygulanabilir bir süreç başlatılmadan Tel Aviv ile bir anlaşmaya yanaşmayacağını belirtti ve Batı baskısının bu pozisyonu değiştirmesi pek olası değil.

Üçüncüsü, ABD bölge ülkeleri arasında bir güvenlik ortağı olarak itibarını kaybediyor. Birçokları için Batı’nın İsrail’e verdiği tam destek anlaşılmaz ve kendi güvenliklerini de tehlikeye atıyor. Bunun başlıca nedeni Gazze savaşının bölgesel dinamikleri kontrolden çıkarma tehdididir. Arap liderler, özellikle Irak, Lübnan, Suriye ve Yemen’deki silahlı gruplar güçlerini harekete geçirirken ve İsrail kendisini İran’la savaşın eşiğine getiren hedefli suikastlara girişirken, ABD’yi İsrail’in eylemlerini yumuşatmaya çağırdı. Ancak Washington, Tel Aviv’in eylemlerini kontrol altına almak için elindeki kozu anlamlı bir şekilde kullanmaktan kaçınmaya devam ediyor gibi görünüyor.

Sonuç olarak, Asya’ya yönelmek ABD hegemonyasına karşı koymak isteyen bölgesel oyuncular için cazip bir alternatif haline geldi. Batılı olmayan ülkeler Washington’un oyun kurallarına uymaya daha az açıklar ve bu eğilim bölge içi ilişkileri daha da pekiştirecek- özellikle de kilit aktörler farklılıklardan çok benzerlikler buldukça. ABD’nin çifte standart uyguladığı algısı yeni olmasa da değişen küresel düzende Batılı olmayan ülkelerin buna meydan okuma istekliliği arttı.

Önceleri, ABD tek süper güç olarak görüldüğü için bölgesel aktörler statükoyu tahammül ediyordu. Ancak Doğu’da yeni küresel güçlerin yükselişiyle birlikte bu aktörler, Ukrayna üzerinde Rusya’nın savaşı konusundaki ABD’nin ahlaki argümanlarını pasif bir şekilde kabul ederken Gazze’deki acıya sessiz kalmak için hiçbir neden görmüyorlar. Mevcut eğilim devam ederse, Batı’nın uzun süredir baskın olduğu bir bölgedeki etkisi azalacaktır.

Okumaya Devam Et

DÜNYA BASINI

Eski CFR Başkanı Richard Haass yazdı: İsrail’in İran konusunda iyi bir seçeneği yok

Yayınlanma

Aşağıda çevirisini okuyacağınız makale, İran’a yanıt vermeye hazırlanan İsrail’in önündeki seçeneklere ve bu seçeneklerin olası sonuçlarına odaklanıyor. Makalenin temel argümanı, İsrail’in atacağı her adımın belli bir bedeli olacağı. Soru, hangi seçeneğin bedeli daha katlanılabilir?

***

İsrail’in İran konusunda iyi bir seçeneği yok

En az kötü seçenekler statükoya geri dönmek ya da askeri hedeflere yönelik sınırlı bir saldırı gerçekleştirmektir.

Richard Haass

İran cumartesi günü İran, Irak, Suriye ve Yemen’deki mevzilerinden İsrail’e insansız hava araçları, seyir füzeleri ve balistik füzelerden oluşan bir yaylım ateşi başlattı. Bu, Suriye’deki bir İran diplomatik yerleşkesinde üst düzey Kudüs Gücü subaylarını öldüren İsrail saldırısına misillemeydi.

Saldırı başarısız olsa da yine de bir sınırı aştı. Bu, İsrail’e yönelik İran’dan gelen ve İran ordusu tarafından gerçekleştirilen ilk saldırıydı. Daha önce İran’ın İsrail’e karşı savaşı gölgede, çoğunlukla İran’ın desteğiyle de olsa ülke dışında faaliyet gösteren Hizbullah ya da Hamas gibi vekil güçler aracılığıyla gerçekleşmişti.

Muhtemelen bu saldırının amacı İsrail’in gelecekteki saldırılarını caydırmak ve İsrail’in artık üst düzey İranlı askeri liderleri cezasızlıkla hedef alamayacağı mesajını vermekti. Bu hedefe ulaşma olasılığı düşük olsa da diğer etkileri belirginleşiyor. İlk olarak, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’ya siyasi bir can simidi atarak ülkeyi İran’a karşı toparlama fırsatı verdi. Daha önce İsrail ile Batılı ortakları arasında derin görüş ayrılıkları ortaya çıkmış olsa da bu hafta sonu İsrail’i savunmaya geldiler. Bazı Körfez ülkelerinin İsrail’e, İran’ın saldırısıyla ilgili kritik istihbarat sağladığına dair doğrulanmamış haberler var.

Asıl soru İsrail’in ve aslında tüm Orta Doğu’nun bundan sonra nereye gideceği. İran’ın işlerin eski haline dönmesini, yani gizli ya da vekiller aracılığıyla yürütülen dolaylı bir savaş istediği açık. ABD de olayların sakinleşmesini istiyor. Beyaz Saray’ın ihtiyacı olan son şey Orta Doğu’da daha geniş çaplı bir savaş – özellikle de İran’ın Hürmüz Boğazını deniz taşımacılığına kapatma kabiliyetine sahip olduğu düşünüldüğünde – ki bu petrol fiyatlarında artışı tetikleyecek ve Başkan Joe Biden’ın ülkesinde karşı karşıya olduğu enflasyonist baskıları artıracaktır.

Biden yönetiminin, başarılı hava savunmasının ardından İsraillilere “zaferi kabul etmelerini” tavsiye ettiği bildirildi. Şimdi asıl soru İsrail’in Amerikan tavsiyesine kulak verip vermeyeceği (Hamas’a karşı savaşında yapmadığı bir şey) ve işleri olduğu gibi bırakıp bırakmayacağı.

Genel olarak İsrail’in seçenekleri şöyle: hiçbir şey yapmamak; İran’a karşı dolaylı savaş yürüterek statükoya geri dönmek; İran içinde saldırıyla bağlantılı askeri hedeflere sınırlı bir saldırı düzenlemek; ya da İran’ın bilinen nükleer tesisleri de dahil büyük bir misilleme yapmak.

Bu yazının yazıldığı sırada, İsrail’in hâlâ ne yapacağı ve ne zaman yapacağı konusunda hatırı sayılır bir seçim alanı var; bu, saldırının önemli sayıda İsrailliyi öldürmesi veya değerli askeri hedefleri yok etmesi durumunda sahip olamayacağı bir şeydi.

Hiçbir şey yapmamanın ya da hatta önceki dolaylı savaşa geri dönmenin iyi yanları var. İsrail’in Gazze’ye ve rehinelerin iadesine odaklanmasını sağlar, ekonomik, askeri ve insani maliyetleriyle birlikte daha geniş bir savaşı önler, Amerikalıları yatıştırır ve ülke topraklarına yönelik saldırıları daha da normalleştirecek bir eylemden kaçınır. Ancak İran’a yaptıkları için bir bedel ödetmeyi başaramaz.

Bu nedenle geri adım atmak, önceliği caydırıcılığı yeniden tesis etmek olan hükümet içindeki ve dışındaki İsraillileri tatmin etmeyecektir. Bu da İran’daki askeri hedeflere yönelik sınırlı saldırılar yapılması yönündeki argümanı güçlendiriyor. İsrail’in böyle bir karşılık vermesi İran’ın insansız hava aracı ve füze üretme kabiliyetini (geçici de olsa) azaltabilir ve İsrail’e doğrudan saldırmanın tehlikeli ve maliyetli bir adım olduğu sinyalini verebilir.

Ancak bu tür saldırılar, İran’ın İsrail’e yönelik yeni saldırılarına davetiye çıkarma ve nükleer silahlara sahip olmanın İsraillileri İran topraklarına yönelik gelecekteki saldırılardan caydıracağı inancıyla Tahran’ı nükleer programını hızlandırmaya teşvik etme riski taşıyor.

Bu arada İran’ın bilinen nükleer tesislerine saldırmak büyük bir tırmanma olarak görülecek ve İsrail’i yeniden savunmaya itecektir. Bu da İran’ın nükleer programını İsrail’in tehdit edemeyeceği bir şekilde geliştirme çabalarını iki katına çıkarmasına yol açabilir ki bu da bölgedeki diğer bazı ülkelerin de nükleer silah peşinde koşmasına neden olabilir.

İsrail için en az kötü ve en olası seçenekler ya İran’a karşı dolaylı savaşı sürdürmek ya da ülke içindeki askeri hedeflere sınırlı bir saldırı düzenlemektir. İronik bir şekilde, ikinci seçenek caydırıcılığı yeniden tesis etmek için daha fazla işe yarar, ancak aynı zamanda İran’ın yeni saldırıları ve tırmanma döngüsü riskini artırır.

İsrail’in bir sonraki hamlesi ne olursa olsun, Tahran’da rejim değişikliği olmadığı sürece ki bu İsrail’in ya da Batı’nın gerçekleştiremeyeceği bir şey, İran’ın yarattığı stratejik sorunu çözmenin bir yolu yok. Bu tehdit en iyi ihtimalle yönetilmesi gereken bir sorun. İsrail hükümeti için soru, bunun en iyi nasıl yapılacağıdır.

Okumaya Devam Et

DÜNYA BASINI

Haaretz yazarı: İsrail ‘çılgın adam’ imajının güvenliğini sağlayacağına inanıyor

Yayınlanma

İsrail’in en köklü gazetelerinden Haaretz’in yazarı, deneyimli gazeteci Zvi Bar’el, İsrail’in İran’ın saldırısına neden yanıt vermek istediğine mercek tutuyor:

***

Hamas ve Tahran Karşısında İsrail’in Elinde Sadece İntikamcı Çılgınlık Kaldı

Zvi Bar’el

İsrail hükümetinin İran’dan almaya bu kadar kararlı olduğu körü körüne intikam kadar gereksiz ve tehlikeli bir eylem yok. Ancak bu olaylar zincirini başlatanın, İran Devrim Muhafızları’nın Suriye ve Lübnan’daki Kudüs Gücü’nün başındaki Muhammed Rıza Zahedi’ye suikast düzenleyen İsrail olduğu gerçeğini göz ardı edemeyiz.

Bu suikastıni ne kadar önemli olursa olsun, Tahran’ın karşılık vermeyeceği önyargısı olmasaydı gerçekleşmeyebileceğini hatırlamak daha da önemli.

Ne de olsa, nükleer programın başındaki Muhsin Fahrizade de dahil nükleer uzmanlarının geçen aralık ayında Suriye’deki İslam Devrim Muhafızları Ordusu’nun istihbarat başkanının; bir ay sonra İran ile Hizbullah arasındaki ilişkilerin koordinatörünün ve yıllar içinde onlarca başka İranlı bilim adamı ve yetkilinin öldürülmesinin ardından kendini dizginledi.

Elbette bunun suçlusu İran’dır. İsrail’i “caydırıcı” olduğu ya da en azından ölçülü olunması gerektiği varsayımına alıştırmıştı. Tıpkı Hamas’ın İsrail’in varlığına uyum sağladığı ve asla topyekûn bir çatışma başlatmayacağı, Hizbullah’ın da İsrail’le mütekabiliyet ilkesine bağlı kaldığı ve oyunu belli kurallara göre oynadığı gibi.

Sonra aniden, ABD Başkan Yardımcısı Spiro Agnew’in ünlü sözünde olduğu gibi, “Piçler kuralları değiştirdi ve bana söylemediler.” Her üst düzey İranlı yetkilinin nerede uyuduğunu, İsmail Haniyye’nin çocuklarının ve torunlarının hangi arabaya bindiğini bilen İsrail, iş düşmanlarının niyetlerini analiz etmeye ve anlamaya geldiğinde ipucu bulamaz hale geliyor.

İsrail Hamas’ın bir saldırı planladığını biliyordu ama bunu gerçekleştireceğine inanmıyordu. Aynı şekilde İsrail, İranlı liderlerin bu kez güçlü bir şekilde karşılık vereceklerini yüksek sesle ve net bir şekilde söylediklerini duydu, ancak Tahran’ın büyük ve benzeri görülmemiş nitelikte doğrudan bir saldırıdan bahsettiğini neredeyse son dakikaya kadar anlamadı.

Görünen o ki, İran’ın yaylım ateşinden bu yana İsrail’de yükselen öfke, başarıyla engellenen saldırının kendisinden değil, İran’ın küstahlığından ve hepsinden önemlisi Zahedi’nin öldürülmesinin sonuçlarını öngöremeyen istihbarat ihmalinden kaynaklanıyor.

İsrailli liderler bu hakaretin bir karşılık gerektirdiğinde ısrarlı. Bir strateji olmadan intikam cazip bir alternatiftir. İntikam olmadan İsrail caydırıcılığını kaybedecek, kendi ülkesinde ve uluslar topluluğunda onurundan bahsetmeye bile gerek kalmayacak. Bu, İran’ı asla unutamayacağı kadar sert vurmak için nadir bir fırsat. Ama bu hükümet hangi caydırıcılıktan ve hangi onurdan bahsediyor?

7 Ekim’deki korkunç felaket ve ortaya çıkardığı başarısızlıklara rağmen, İsrail hala çılgın adam imajının – ağzından köpükler saçan, kontrolsüz bir şekilde her yöne saldıran ve keyfi olarak yıkıp öldüren bir ülke imajının – kendi güvenliğini sağlayacağına inanıyor. Ancak onu bir cüzzamlı haline getiren de tam olarak aynı intikamcı çılgınlıktır. Başbakan tarafından yaratılan ve beslenen iç zayıflığı, caydırıcılık kabiliyetini zayıflatan şeydir.

İsrail’in caydırıcılık ve prestije değil, ABD’ye ve İran saldırısını engellemek için işbirliği yapan ılımlı Arap ülkelerinin beklenmedik desteğine çok büyük borcu var. Şimdi, İsrail’in planladığı kısasa kısas kısır döngüsünün içine düştüklerinin farkındalar.

Ancak hükümetin ve ordu komuta kademesinin çoğunun gözünde, başarılı bir savunma ve İran saldırısının engellenmesi, ardından intikam gelmediği sürece bir başarı olarak kabul edilemez. Doğru olan tam tersi: Etkili savunma caydırıcılık ve güvenliğin vazgeçilmez bir parçasıdır, vahşi bir intikamdan çok daha önemlidir.

Sonuçta, geçen hafta sonu sergilenen savunma kalkanı ve karşı tedbirlere 7 Ekim’de sahip olsaydık, İsrail tarihi çok farklı olurdu. İşte absürtlük burada: Gazze’de intikam almanın savaşın amaçlarını gerçekleştiremediği gerçeğine rağmen, rehineleri serbest bırakmak için hakareti yutmaya ve Gazze’deki savaşı durdurmayı göze almaya hazır halk, ülkenin güvenliğini sağlamanın tek yolunun İran’a karşı intikam almak olduğu yalanını yutmaktan çekinmiyor.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English