Bizi Takip Edin

DÜNYA BASINI

Teknoloji devleri anti-sosyal bir distopya inşa ediyor

Yayınlanma

Çevirmenin notu: Aşağıda çevirisini verdiğimiz makale 3 Ocak 2023 tarihinde Tribune‘de yayınlandı. Makale, pandemi zamanında uygulanan ‘kapanma’ların, teknoloji tekellerinin distopik bir gelecek kurgulamasına neden olacak teknolojik ve iktisadi gelişmeleri hızlandırdığını vurguluyor. Buna, ‘kapanma’ döneminde Amerikan teknoloji devlerinin kârlarına kâr katmaları da eklenebilir. Amazon gibi devasa örgütlenmelerin ‘hayatı kolaylaştıran’ uygulamaları, aslında korkunç bir emek sömürüsünün üzerinde yükseliyor. Evde kalanlara hizmet, kalamayanların zorlanmasıyla götürülüyor.


Teknoloji devleri anti-sosyal bir distopya inşa ediyor

Paris Marx
3 Ocak 2023

Teknoloji endüstrisinin hayali, hizmet görenler ve hizmetkarlar arasında ayrışmış, insan etkileşimi sirkülasyonunun ortadan kaldırıldığı bir toplum, fakat geleceğimiz üzerinde tekrar söz sahibi olmak için hâlâ zamanımız var.

Kovid-19 karantinalarının insanları mümkün olduğunca evde kalmaya zorlamasından beş yıl önce gazeteci Lauren Smiley, halihazırda şirketlerin yeni adımlarının nasıl bir “kapanma ekonomisi” yarattığını yazıyordu. Bu kapanmalarda, rızası dışında eve tıkılı kalan veya bu benzeri görülmemiş sağlık krizinden kendilerini koruyan insanlar değil, çalışmak için fazlaca zaman harcayan, bundan ziyade başka bir şey için zamanlarının azaldığını hisseden teknoloji çalışanlarıydı.

Geriye dönüp daha sağlıklı bir iş-yaşam dengesi bulmak yerine, hemen hemen her şey için iste gelsin hizmetleri kullanmaya başladılar. Kendi yemeklerini yapmak zorunda kalmamak için dışarıdan sipariş ettiler. İnsanların bu sayede yiyeceklerini almalarını ve hatta bazen dolaplarını doldurmalarını sağladılar. Getir götür işlerini yapmak veya ihtiyaçlarını karşılamak için dışarı çıkmak yerine Amazon’a ve çeşitli uygulamalara yaslandılar.

Bu iste gelsin hizmetlerinin çoğu, teknoloji endüstrisindekiler tarafından, kendileri gibi diğer insanların ihtiyaçlarını karşılarken, giderek daha güvencesiz hale gelen iş gücünden faydalanmak amacıyla yapıldı. Ancak onları finanse eden risk sermayedarları, bu niş pazara hizmet etmekle asla yetinmeyecekti; şirketler tekelleşmek için çabalamak zorundaydı ve bu da çok daha geniş bir pazara ulaşmak anlamına geliyordu.

ABD’nin beş büyük teknoloji devi Amazon, Apple, Facebook, Google ve Microsoft, pandeminin ilk on iki ayında bir önceki yıla kıyasla yüzde 25’ten fazla artışla toplamda 1,2 trilyon dolarlık gelir elde etti. Pandemi ayrıca birçok insanı iste gelsin hizmetlerini denemeye ve Amazon’a daha fazla bağımlı olmaya itti. Geriye dönüp bakarsak pandemiyi muhtemelen iste gelsin türü bir ekonomiye geçişi hızlandırmada kilit bir zaman olarak göreceğiz; bunun yaşamımıza, çalışmamıza ve topluluklarımızın nasıl işlediğine dair sonuçları olacak.

İste gelsin ekonomisinin doğuşu

İste gelsin ekonomisi, yeni teknolojilere kavuşulması ve 2007–8 mali krizinin getirdiği sonuçlarla mümkün oldu. 2002’de Amazon, sunucu kaynaklarına iste gelsin hizmetlerine ucuza erişim sağlamaya dönük bulut bilgi işlem platformu olan Amazon Web Services’ı yarattı ve bu da insanların ve şirketlerin yeni çevrimiçi hizmetler oluşturmasını çok daha kolaylaştırdı. On yılın sonunda Google ve Microsoft gibi diğer şirketler kendi bulut hizmetlerini oluşturarak, insanların internet ve bunun üzerine inşa edilen hizmetlere erişimini geniş kapsamlı biçimde değiştirdiler.

Apple, 2007’de mali çöküşten aylar önce iPhone’u çıkardı. Cihaz, henüz tam işlemeye başlayan interneti masadan alıp insanların avucuna yerleştirdi. Apple 2008’de App Store’u piyasaya sürene kadar geliştiricilerin ilk etapta iPhone ile yapabilecekleri şeyler sınırlıydı. Bu, Batılı ülkelerin resesyondan çıkıp ekonomik büyümeyi sürdürmenin yeni yöntemlerini ararken, hızla büyüyen aplikasyon ekonomisinde hak iddia edecek şirketler kurma çılgınlığını başlattı.

O zamandan itibaren sözümona paylaşım ekonomisi ortaya çıktı; sadece yeni teknolojilerden değil, kriz sonrası koşulların yarattığı diğer faktörlerden de fazlaca yararlandı. Yeni kurulan şirketler, en düşük faiz oranları sayesinde sermayeye çok daha kolay erişebiliyorlardı; bu da, tekelleşme peşinde koşarken hizmetlerini düşük fiyatlandırdıkları için elden ele para kaybetmelerini sağladı. Bu arada büyümeye başlayan ekonomi den herkes eşit şekilde yararlanmadı.

Resesyonda şirket kurucuları nispeten kolay bir şekilde finansman bulabilirken ve teknoloji çalışanları yüksek talep görürken, çoğu işçi kaybetmişti. Paylaşım ekonomisine dahil olan şirketler, bu insanları hedef alan bir mesaj hazırladılar; hayatlarını çalışma saatleri üzerinde kontrole sahip olarak kazanabilirlerdi. Bu yeni “esnek” alanı tanımlayan şirket Uber’di. 2009’da özel şoför kiralama alternatifi olarak başladı, fakat neredeyse herkesin sektöre uygulanan düzenlemelerin ardından dolanarak sürücü olmak için kaydolmasına olanak vererek taksi endüstrisini hızla ele geçirdi.

Bu şirketler etraflarını paylaşım ve ortaklık laflarıyla çevrelediler ama gerçek şu ki, önemli bir istisna dışında onlar da diğer hepsi gibi birer şirketti; daha fazla müşteri getirdiklerini gösterebildikleri müddetçe yıllarca para yeme özgürlüğüne sahiplerdi. Bu büyüme uğruna, hizmeti sağlayan işçilerden, güvendikleri diğer şirketlere kadar yararlanabildikleri herkesten yararlandılar.

Kolaylık sömürüyü nasıl görünmez kıldı?

İste gelsin ekonomisini güçlendiren hizmetler, tüketici açısından harika görünüyordu; nispeten uygun fiyatlıydılar, inanılmaz düzeyde kullanışlıydılar ve doğrudan telefondan erişilebilirlerdi. Fakat pazarlama ve tasarımlarıyla, hizmetin nasıl sunulduğunu ve bunun çalışanlar ve daha geniş toplam için ne anlama geldiğini de gizlediler.

İste gelsin ekonomisi, çok geçmeden uygulama tabanlı hizmetlerin çok ötesinde gelişme kaydetti. Kendi teslimat ağını kuran Amazon, Prime üyelerine hızlı teslimat sunarak bunun önemli bir parçası haline geldi. Ancak altyapısı emek sömürüsüne bağlıydı: Amazon’un ABD’deki depo çalışanları, sektör ortalamasının neredeyse iki katı bir oranda ciddi yaralanmalar yaşarken, ücretleri rakiplerin sunduklarının çok altında. Tuvalet molası verememeyle ilgili şikayetler var: Şirketin teslimat çalışanları, teslimat hedefleri çok yüksek olduğu için şişelere işemek ve hatta poşetlere dışkılamak zorunda kaldıklarını bildirdi. Bu, kolaylığın bedellerinden sadece biri.

Uber Eats ve Deliveroo gibi yemek dağıtım hizmetleri, yalnızca düşük ücretli işçilere değil, aynı zamanda teslim ettikleri yiyecekleri hazırlamayan restoranlara da bel bağlıyor; sonuç olarak, özellikle pandemi döneminde daha fazla müşteri uygulama tabanlı hizmetlere yöneldikçe, restoranlar menülerini bunlar üzerinden sunmak zorunda kaldı. Şimdiye değin teslimat hizmetleri daha fazla müşteri kazandıkça, bazen toplam maliyetin yüzde 40’ına varan daha yüksek teslimat ücretleri alma gücü kazandılar. Ücretler arttıkça birçok restoran fiyatlarını yükseltmek veya tamamen kapanmak zorunda kaldı.

İste gelsin ekonomisi, kamu yararına hizmet ediyormuş gibi pazarlansa da, durum hiçbir zaman tam anlamıyla böyle olmadı. Hizmetler, çok çalışan profesyonellerin ihtiyaçlarını karşılamak için tasarlandı ve bu nedenle her zaman, işleri üzerinde çok az kontrole sahip olan, oldukça düşük ücretler alan ve genellikle işçi statüsünün hak ve avantajlarından mahrum bırakılan güvencesiz işçilerin emeğinden yararlanarak orantısız bir şekilde varlıklı bir insan grubuna hizmet ettiler.

Bunu 2015’te Smiley de görmüştü; “Her şeyin iste gelsin olduğu yeni dünyada, ya şımartılmış, tecrit edilmiş bir kraliyet mensubusunuz ya da yirmi birinci yüzyılın bir hizmetkarısınız” gözlemini yapmıştı. Zenginler her zaman yapmak istemedikleri işleri yapacak bir dizi personele sahip oldular ama iste gelsin hizmetleri, görece daha varlıklı insan grubunun da yaşam savaşı veren ve büyümekte olan işçi sınıfından yararlanarak ev işlerini daha kolay bir şekilde yapmasına olanak sunmayı vaat etti. Ancak bu süreçte şirketler etrafımızdaki dünyayı da dönüştürmeye başladı.

Etkileşim sirkülasyonunu kırmak

Pandeminin ilk aşamalarında, birçok insan Kovid-19’un yayılımını en aza indirmek adına evde kalmaları talimatı verildiği için “kapanmıştı”. Ama herkes bu lükse sahip değildi. Sağlık, ulaşım ve süpermarket çalışanları hayati kabul edildi, ancak teslimat çalışanları zaruri bir işi yerine getirirken her zaman aynı takdiri görmediler. Ekonomi yavaşladıkça ve insanlar işlerini kaybettikçe, daha fazla insan başlarını sokacakları bir çatı ve masada yiyecek bulundurmak için ihtiyaç duydukları parayı bulmak üzere uygulamalara akın etti. Smiley’in 2015’te hakkında yazdığı dinamik daha da pekişti ve bunu mümkün kılan iste gelsin hizmetleri hayatımıza daha da yerleşti.

2021’in ilk üç ayında, insanların Kovid’e yakalanma riskiyle karşı karşıya kalabilecekleri mahallelerindeki dükkanlara gitmek yerine online alışverişe yönelmesiyle Amazon’un satışları 2020’nin aynı dönemine göre yüzde 44 arttı. Fakat bu tehdit ortadan kalksa bile, çevrimiçi alışveriş yapmaya alışan insan sayısı arttı ve buna muhtemelen gelecekte de devam edecekler. Bugün ekonomimizde enflasyona neden olan tedarik zinciri kaosu, mal ve hizmetlerin nasıl sağlandığını yeniden düzenleme süreciyle yakından ilişkili.

Ve bu daha başlangıç. Şirket, Amazon Go ve Fresh mağazalarında yıllarca kasiyersiz alışverişi test ettikten sonra, ABD’de bazı Whole Foods mağazalarında “Yürü Geç” sistemini uygulamaya başladı. Amaç, insan kasiyer veya kasada ödemenin yerine, aldığınız her ürünü izleyen ve ardından mağazadan çıktığınızda Amazon hesabınıza ücretlendiren bir gözetim sistemi koymak.

Mağazada yaptığınız her şeyi izleyen sıra sıra kameraları ve Amazon’un satın alma işlemlerinizi takip etme imkanını görmezden gelmeyi seçecek olursanız, bu yine albenili ve kullanışlı gelebilir. Ama aynı zamanda ayrımcı. Teknolojiyi düzgün bir şekilde kullanmak için internet bağlantısı olan bir akıllı telefona ve bununla bağlantılı bir ödeme yöntemine [genellikle kredi kartı] sahip bir Amazon hesabına ihtiyacınız var. Amazon, 2021’nin mart ayında Ealing’deki Fresh mağazalarından birinin açılışını yaptığı zaman Independent, yaşlı bir adamın içeri girmeye çalıştığını, ancak gerekli adımlar anlatıldıktan sonra, “Kahretsin” diye yanıt verdiğini aktarmıştı.

[Teknoloji şirketleri tarafından kabul edilemez bir sirkülasyon biçimi olarak kabul edilen] insan etkileşimini ortadan kaldırma arzusu, İnsanlar hala perde arkasında rafları stoklamak, çevrimiçi siparişleri almak veya yiyecekleri teslim etmek için çalışırken bile, bu yeniliklerin çoğunun merkezinde yer alıyor. Pandemi sırasında pek çok şirket, müşterilerin insan çalışanla etkileşime girmekten tamamen kaçınması için temassız teslimat bile başlatmıştı.

Teslimat uygulamalarının restoranların ekonomisini nasıl değiştirdiği göz önüne alındığında, “karanlık mutfaklar”, yani oturma, hatta müşterilere içeri girip sipariş verme seçeneği sunmayan restoranlar yaratmak için de artan bir baskı var. Tamamen teslimat uygulamalarına hizmet etmek için tasarlandılar ve insanların sipariş vermesi için dışarıda yemek yemeye daha az zaman ayırmalarını sağlama imkanı sunuyorlar. Bu süreç, sonunda büyük olasılıkla birçok paket servisi olan restoranın vitrin konumlarını terk etmesine yol açacak, ana caddelerimiz ve yediklerimizi üreten yerlerle olan ilişkimiz daha da dönüşecek.

Geleceği kim şekillendirecek?

Sağcılar genellikle kamu yatırımlarını savurgan ve yozlaşmış olmakla eleştirir, fakat gerçek şu ki, devletin çekilmesi tertemiz bir “serbest” pazarı değil, ekonomiyi şekillendirmekten sorumlu zengin, güçlü ve nihayetinde sorumsuz insanları beraberinde getirdi.

İste gelsin ekonomisi, ister ekonomik olarak rasyonel ister sosyal olarak adil olsunlar, teknoloji endüstrisinin güçlü aktörlerinin fikirleriyle uyumlu olacak şekilde, yaşamımızın önemli yönlerini yeniden biçimlendirmeye dönük ortak bir çabayı temsil ediyor. Bu arada, her zamankinden daha fazla kontrolü ellerine bırakmak gibi güzel bir tesadüfe de sahip [Karanlık mutfaklar konusunda, bu vizyonu zorlayan önde gelen insanlardan birinin Uber’in kurucu ortağı ve eski CEO’su Travis Kalanick olması şaşırtıcı olmamalı.]

Önümüzdeki yıllarda önemli bir seçim yapacağız: Güçlü kapitalistlerin hayatlarımızı kendi çıkarları için şekillendirmelerine imkan vermeye devam mı edeceğiz yoksa kolektif geleceğimizi belirleme gücünü geri mi alacağız? Teknoloji endüstrisinin hayali, geri kalanımız adına bir kabus; hizmet görenler ve onların hizmetkarları arasında daha fazla ayrışmış, insan etkileşimindeki sirkülasyonunun yerini dijital arayüzlerin aldığı bir toplum inşa ediyor. Bu anti-sosyal bir gelecek ama durdurmak için hala zamanımız var.

DÜNYA BASINI

Küresel silah harcamaları 2023’te rekor düzeyde arttı

Yayınlanma

Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü’nün (SIPRI) yeni raporuna göre küresel silah harcamaları 2023 yılında, 2022 yılına göre yüzde 6,8 artarak 2,443 trilyon dolara ulaştı.

“Küresel askeri harcamalar savaş, artan gerilim ve belirsizlik ortamında artıyor,” denilen raporda, art arda dokuzuncu yılda da devam eden büyüme tüm bölgelerde gözlemlendi.

En yüksek artış Avrupa, Asya ve Okyanusya ile Orta Doğu’da gerçekleşti.

2023’te toplam askeri harcamalar küresel gayri safi yurt içi hasılanın (GSYİH) yüzde 2,3’üne denk geliyordu.

Bu alanda en fazla harcama yapan ilk beş ülke ABD, Çin, Rusya, Hindistan ve Suudi Arabistan oldu ve söz konusu ülkeler, birlikte küresel askeri harcamaların yüzde 61’ini kaydetti.

Dünya sıralamasında üst sıralarda yer alan ABD ve Çin, 2023 yılında askeri harcamalarını sırasıyla 916 milyar dolar ve 296 milyar dolar artırdı.

Silah Üretim Programı kıdemli araştırmacısı Nan Tian, raporda “Askeri harcamalardaki bu benzeri görülmemiş artış, barış ve güvenlikteki küresel bozulmanın doğrudan bir neticesi,” ifadelerini kullandı.

Nan, “Devletler askeri gücü tercih ediyor, ancak jeopolitik ve güvenlik ortamının giderek daha istikrarsız hale gelmesiyle birlikte, bir etki-tepki sarmalına düşme riskiyle karşı karşıya kalıyorlar,” dedi.

Rusya ve Ukrayna’nın harcamaları

SIPRI, Rusya’nın askeri harcamalarının yüzde 24 oranında arttığını ve 2023 yılında 109 milyar dolar olarak tahmin edildiğini, bunun da Kırım’ın Rusya’ya bağlandığı 2014 yılına kıyasla yüzde 57 daha fazla olduğunu kaydetti.

Geçen yıl askeri harcamalar tüm bütçe harcamalarının yüzde 16’sını oluşturdu ve harcamalar GSYİH’nin yüzde 5,9’una denk gelerek Sovyetler Birliği’nin dağılmasından bu yana tüm zamanların en yüksek seviyesine ulaştı. Rapor, Rusya’nın askeri harcamalarına ilişkin verilerin net olamayabileceğine işaret etti.

Rapor ayrıca Rusya’nın askeri harcamalarındaki artışın, düşen petrol ve doğalgaz gelirlerine rağmen beklentileri aşan iktisadi performansından kaynaklandığına dikkat çekti.

Bütçe açığını finanse etmek için varlık fonuna ve kamu borçlanmasına bel bağlayan Moskova, askeri müdahalenin ekonomi üzerindeki olumsuz etkisini sınırlamayı başardı. SIPRI, 2023 yılında yayınlanan 2024-2026 dönemi taslak bütçesine dayanarak, Rusya’nın askeri harcamalarının önümüzdeki yıllarda artmaya devam etmesinin beklenebileceğini söyledi.

Ukrayna, askeri harcamalarını yüzde 51 artırarak 64,8 milyar dolara çıkararak en yüksek askeri harcamaya sahip ülkeler arasında sekizinci sırada yer aldı. Harcamalar, GSYİH’nin yüzde 37’sine ulaşarak tüm hükümet harcamalarının yüzde 58’ine tekabül etti.

Raporun yazarlarına göre Ukrayna’nın harcamaları Rusya’nın harcamalarının yüzde 59’u kadardı. Fakat yıl boyunca Ukrayna en az 35 milyar dolar değerinde askeri yardım aldı ve bunun 25,4 milyar doları ABD’ye gitti.

SIPRI’ye göre bu miktar da hesaba katıldığında Ukrayna’nın toplam askeri harcamaları Rusya’nınkinin yüzde 91’ine denk geliyor.

NATO, Çin ve Japonya tarafından yapılan harcamalar

2023 yılında 31 NATO ülkesinin toplam askeri harcamaları 1,341 trilyon dolara ulaşarak küresel toplamın yüzde 55’ine denk geldi.

ABD’nin askeri harcamaları yüzde 2,3 artarak 916 milyar dolara veya toplam NATO harcamalarının yüzde 68’ine ulaştı.

2023 yılında ittifakın Avrupalı üyelerinin çoğu askeri bütçelerini artırdı ve toplam harcamalardaki payları son on yılın en yüksek seviyesi olan yüzde 28’e ulaştı. Kanada ve Türkiye kalan yüzde 4’lük payı oluşturuyor.

Askeri Harcamalar ve Silah Üretimi Programında araştırmacı olan Lorenzo Scarazzato, “NATO üyesi Avrupa ülkeleri açısından Ukrayna’da iki yıl süren savaş güvenlik anlayışını temelden değiştirdi. Tehdit algısındaki bu değişim, GSYİH’den orduya ayrılan payın giderek artmasına ve NATO’nun yüzde 2’lik hedefinin ulaşılması gereken bir düzeyden ziyade bir başlangıç noktası olarak görülmesine de yansıyor,” değerlendirmesini yaptı.

GSYİH’nin yüzde 2’si oranında askeri harcama hedefini ilan ettikten on yıl sonra 11 ittifak ülkesi, 2023 yılında bu eşiği aşarak şimdiye kadarki en yüksek sayıya ulaştı.

Bir diğer hedef olan askeri harcamaların en az yüzde 20’sinin askeri teçhizat alımına ayrılması hedefine de geçtiğimiz yıl 28 ülke tarafından ulaşıldı. Bu hedefe 2014 yılında sadece yedi ülke ulaşmıştı.

Polonya, 2023 yılında askeri harcamalarını bir önceki yıla kıyasla yüzde 75 oranında artırarak 31,6 milyar dolara çıkardı ve Avrupa ülkeleri arasında en yüksek büyüme oranına ulaştı. Polonya, dünya sıralamasında 14. sırada yer alıyor.

Askeri harcamalarda ikinci sırayı 2023 yılında 296 milyar dolar ile 2022 yılına göre yüzde 6 daha fazla harcama yapan Çin aldı.

Bu, ülkenin askeri bütçesini istikrarlı bir şekilde artırdığı üst üste 29. yıl oldu ve şu anda Asya ve Okyanusya’daki toplam askeri tahsisatın yarısına eşit. Bu çerçevede, Çin’in komşu ülkelerinin birçoğu da askeri bütçelerini genişletiyor.

SIPRI’nin Askeri Harcamalar ve Silah Üretimi Programı’nda araştırmacı olan Xiao Liang, raporda “Çin, artan askeri harcamalarının önemli bir kısmını Halk Kurtuluş Ordusu’nun savaşa hazırlığını güçlendirmeye ayırıyor,” diye yazdı.

Bu durumun özellikle Japonya ve Tayvan’ı askeri kapasitelerini kayda değer ölçüde güçlendirmeye zorladığını kaydeden Xiao, bu eğilimin önümüzdeki yıllarda daha da derinleşeceği tahmininde bulundu.

Japonya’nın 2023 yılı harcamaları bir önceki yıla göre yüzde 11 artışla 50,2 milyar dolara ulaştı. Tayvan da askeri harcamalarını yüzde 11 oranında arttırarak 16,6 milyar dolara yükseltti.

Orta Doğu

Orta Doğu’daki askeri harcamaların yüzde 9 oranında arttığı belirtildi. 2023 yılında toplam hacim 200 milyar dolara ulaştı ki bu rakam son on yılda bölgedeki en yüksek rakam olarak öne çıkıyor.

Askeri bütçenin büyüklüğü açısından ilk sıra Suudi Arabistan’a ait (yüzde 24 artışla 27,5 milyar dolar). İkinci sırada ise harcamalarını yüzde 24 artırarak 27,5 milyar dolara çıkaran İsrail yer alıyor.

İran askeri harcamalar açısından dördüncü sırada bulunuyor. Tahran’ın geçen yıl askeri bütçesi 10,3 milyar dolardı ve Devrim Muhafızları’nın tüm harcamaların yüzde 37’sini gerçekleştirdiği bildirildi. Bu oran 2019’da yüzde 27’ydi.

Askeri Harcamalar ve Silah Üretimi Programı kıdemli araştırmacısı Diego Lopez da Silva, “2023 yılında Orta Doğu’daki askeri harcamalardaki büyük artış, son yıllarda İsrail ile bazı Arap ülkeleri arasındaki diplomatik ilişkilerin ısınmasından Gazze’deki büyük savaşın patlak vermesine ve bölge çapında çatışma korkularına kadar bölgede hızla değişen durumu yansıtıyor,” yorumunu yaptı.

Diğer ülkeler

Latin Amerika ve Karayipler’de askeri harcamalar 2023 yılında 2014 yılına kıyasla yüzde 54 oranında yükseldi.

Organize suçlardaki artış, bölgedeki pek çok ülkeyi suç örgütleriyle mücadeleyi yoğunlaştırmak için silahlı kuvvetlerini güçlendirmeye sevk etti.

Örneğin Dominik Cumhuriyeti’nin askeri bütçesi geçen yıl tam da komşu Haiti’de organize suçlardaki artışa yanıt olarak yüzde 14 oranında arttı. Bu artış, 2021 yılında Haiti’yi krize sürükleyen Haiti Devlet Başkanı Jovenel Moise suikastı ile tetiklendi.

Meksika’da askeri harcamalar 2014 yılına kıyasla yüzde 5 artarak 2023 yılında 11,8 milyar dolara ulaştı. Organize suçlarla mücadele eden Ulusal Muhafızlara ayrılan pay 2019’da toplam askeri harcamaların yüzde 0,7’si iken bu, 2023’te yüzde 11’e çıktı.

Diego Lopez da Silva, raporda şu ifadelere yer verdi: “Organize suçları bastırmak için orduya başvurulması, hükümetlerin geleneksel yöntemlerle sorunun üstesinden gelememesi ya da daha sert bir müdahaleye başvurmayı tercih etmesi nedeniyle bölgede uzun yıllardır artan bir eğilim oldu.”

Geçtiğimiz yıl Hindistan, 2022’ye göre yüzde 4,2 artışla 83,6 milyar dolar harcayarak en büyük askeri bütçeye sahip ülkeler arasında dördüncü sırada yer aldı.

Ulusal Kongre, yıllık askeri harcamaların GSYİH’nin en az yüzde 2’si (2023’te GSYİH’nin yüzde 1,1’ine eşitti) olması gerektiği yönünde bir anayasa değişikliği önerdi.

Okumaya Devam Et

DÜNYA BASINI

WSJ: Normalleşme için Riyad, İsrail’in sözlü güvencesini yeterli buluyor

Yayınlanma

Aşağıda çevirisini okuyacağınız haber, 7 Ekim öncesi önemli ilerleme kaydedilen ancak İsrail’in Gazze’deki katliamlarıyla çıkmaza giren İsrail-Suudi normalleşmesi için ABD’nin yeni diplomatik girişimlerini ele alıyor:

***

Beyaz Saray Suudi-İsrail İlişkilerini Güçlendirecek Tarihi Anlaşma İçin Yeni Bir Girişimde Bulundu

Uzun vadeli plan Biden’a yeniden seçim kampanyasının ortasında diplomatik bir atılım yapma şansı sunuyor.

Michael R. Gordon, Summer Said ve Gordon Lubold

ABD’li ve Suudi yetkililer, Biden yönetiminin önümüzdeki aylarda uzun vadeli diplomatik anlaşmanın imzalanması için girişimde bulunduğunu, bunun için İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’ya Riyad tarafından diplomatik tanınma karşılığında Filistin devletine yönelik yeni bir taahhüdü kabul etmesi için baskı yaptığını söyledi.

Beyaz Saray, İsrail’i tanıması için Riyad’a Washington’la daha resmi bir savunma ilişkisi, sivil nükleer enerji programına yardım ve Filistin devleti için yeni bir baskı teklif ediyor ki ABD’li yetkililer bu paketin müzakerelerinin son aşamasına geldiklerini söylüyorlar. ABD’nin aracılık ettiği bu girişim, İsrail’e uzun zamandır aradığı ödülü sunuyor: İsrail’in en güçlü Arap komşusu Riyad ile tarihi bir normalleşme anlaşması.  ABD’li yetkililer, cumartesi günü İran füzelerini ve insansız hava araçlarını düşürmeye yönelik başarılı çok ülkeli çabanın, İsrail’e Tahran’dan gelen tehditlere karşı güvenliğinin Suudi Arabistan ile daha yakın bir entegrasyon yoluyla artırılabileceğini açıkça göstermesi gerektiğini söylüyor.

Başkan Biden için bu hamle, başkanlık seçim kampanyasının ortasında, Cumhuriyetçi rakibi Donald Trump’ın görevdeyken imzaladığı İbrahim Anlaşmalarını genişletecek önemli bir diplomatik atılım şansı sunuyor. Bu anlaşmalar İsrail ile Birleşik Arap Emirlikleri, Bahreyn ve Fas arasındaki ilişkilerin normalleşmesine yol açmıştı.

Ancak ABD’li ve İsrailli yetkililere göre Netanyahu’yu bir Filistin devletinin kurulmasına yönelik müzakereleri benimsemeye ikna etmenin önünde zor bir engel var: Hükümetin sağcı üyeleri ve İsrail halkının büyük bir kısmı 7 Ekim’de İsrail’in güneyine düzenlenen ölümcül saldırıdan sonra Filistin devletinin kurulmasına karşı çıkıyor.

Suudi Arabistan liderleri on yıllardır Filistin devletinin öncelikleri olduğunu söylüyor ve üst düzey diplomatları da iki devletli bir çözüme giden yolu açmanın normalleşmenin bedelinin bir parçası olduğunu belirtiyor. Şimdi ise Suudi yetkililer ABD’ye, anlaşmanın Riyad’ı daha çok ilgilendiren diğer kısımlarını güvence altına almak için İsrail’in Filistin devleti konusunda yeni müzakerelere başlayacağına dair sözlü güvence vermesini kabul edebileceklerini özel olarak belirttiler.

Suudi yetkililer, ABD’nin aracılık ettiği bir anlaşmanın İsrail’e Gazze’deki çatışmalar sona erdiğinde olası bir çıkış stratejisi konusunda da yardımcı olabileceğini söyledi. ABD, Gazze’nin güvenliğini sağlamak için Arap ülkelerinden asker çekecek bir savaş sonrası planı hazırladı. Ancak bazı potansiyel Arap katılımcılar, diğer şartların yanı sıra İsrail’in Filistin devleti kurulması yönünde aleni adımlar atmaması halinde katılmayı düşünmeyeceklerini söylüyor.

ABD perşembe günü Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde Filistin Yönetimi’nin BM üyeliği teklifini engelleyen bir kararı veto etti. Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Vedant Patel kararı erken olarak nitelendirerek “Filistin halkının devlet olmasını sağlamayacağını” söyledi. Biden yönetiminde tartışılan bir fikre göre, ABD Riyad ile bir anlaşma yapar ancak İsrail Filistin devletini onaylamaktan kaçınırsa, üst düzey bir ABD yetkilisi diplomatik paketi kabul etmesi halinde İsrail’in elde edebileceği faydaları anlatan bir konuşma yapabilir.

Dışişleri Bakanı Antony Blinken bu yılın başlarında İsviçre’nin Davos kentinde düzenlenen Dünya Ekonomik Forumu’nda ABD’nin vereceği mesajın bir fragmanını sunmuştu.

Blinken ocak ayındaki toplantıda şunları söyledi: “Artık daha önce sahip olmadığınız bir şeye sahipsiniz ve bu da İsrail ile ilişki kurmaya hazır olan Arap ülkeleri ve hatta bölgenin ötesindeki Müslüman ülkeler. Ama aynı zamanda bu ülkelerin, bunun Filistin devletine giden yolu da kapsaması gerektiğine dair bizim de paylaştığımız mutlak bir inancı var.”

ABD’nin Suudi Arabistan’la yürüttüğü normalleşme görüşmeleri; Washington ve Riyad arasındaki güvenlik düzenlemeleri, sivil nükleer enerji ediniminde ABD yardımı ve ABD’li yetkililerin Filistin Yönetimi’nde reformu da içermesi gerektiğini söylediği Filistin devletinin kurulması yolunda ilerlenmesi gibi çeşitli konuları çözüme kavuşturmayı amaçlıyor.

ABD’li yetkililere göre bu görüşmelerin bir diğer amacı da Çin’in bölgedeki etkisini sınırlandırmak ve Riyad’ı Washington’un bölgedeki en yakın müttefikine daha sıkı bağlayarak İran’ı daha da yalnızlaştırmak.

Suudiler için ABD’den daha somut savunma taahhütleri almak önemli bir hedef. ABD’li bir yetkiliye göre Pentagon’un Riyad’a İran füzeleri ve insansız hava araçlarına karşı savunmasını güçlendirmesi için yardım etmesi potansiyel bir anlaşma alanı, ancak savunma ve nükleer yardım konusundaki görüşmelerin ayrıntıları kamuoyuna açıklanmadı.

Blinken 20 Mart’ta Cidde’ye yaptığı ziyaret sırasında Suudi Veliaht Prensi Muhammed bin Selman’la normalleşme konusunu görüştü ve ertesi gün bir anlaşmanın yakın göründüğünü söyledi. Blinken, “İlerleme iyi, gerçekten iyi. Bir zaman çizelgesi belirleyemem ama sanırım anlaşmaya varacağımız bir noktaya yaklaşıyoruz.”

ABD ulusal güvenlik danışmanı Jake Sullivan bu ayın başlarında Suudi Arabistan’a bir gezi planlamıştı ancak geçirdiği küçük bir kazada kaburgasını kırması üzerine gezi iptal edildi.  Beyaz Saray’ın diplomatik anlaşma için daha önce yaptığı girişim, Hamas’ın 7 Ekim’de İsrail’e saldırması ve İsrail’in Gazze’ye havadan ve karadan askeri müdahalede bulunmasıyla raydan çıkmıştı.

Arap yetkililer Gazze’de geçici bir ateşkesin Suudilerin ABD arabuluculuğundaki taslak anlaşmanın kendilerine düşen kısmını tamamlamalarını kolaylaştıracağını söylüyor. Ancak çatışmaların durdurulması ve Hamas’ın elindeki rehineler ile İsrail’in alıkoyduğu mahkumların serbest bırakılmasına ilişkin ayrı müzakereler tıkanmış durumda.

İsrail ayrıca önümüzdeki aylarda, bir milyondan fazla Filistinlinin çatışmalardan kaçarak sığındığı Gazze’nin Mısır sınırı yakınlarındaki Refah kentinde Hamas’a karşı bir askeri operasyon başlatmaya kararlı.

Beyaz Saray’dan yapılan yazılı açıklamada, Sullivan’ın perşembe günü İsrail Stratejik İşler Bakanı Ron Dermer ve Ulusal Güvenlik Konseyi Başkanı Tzachi Hanegbi- Netanyhau’nun en yakın danışmanlarından ikisi- ile ABD’nin Refah operasyonuna ilişkin endişeleri ve İsrail’in savunmasını “geniş askeri ortaklar yelpazesiyle” güçlendirme çabaları üzerine görüşmeler yaptığı belirtildi.

Biden yönetimi, sivillere zarar verebileceği ve Gazze için normalleşme ve savaş sonrası düzenlemelere ilişkin hassas görüşmelerin sürdüğü Arap başkentleri de dahil İsrail’i uluslararası kamuoyunda daha da izole edebileceği endişesiyle İsrail’i Refah’ta büyük bir kara operasyonundan kaçınmaya çağırdı.

Netanyahu Hamas tamamen tasfiye edilmeden Gazze için savaş sonrası bir plan yapılamayacağını savunuyor. Ayrıca Hamas’ın yenilgisinden sonra Suudi Arabistan ile normalleşme şansının artacağını görüşümde.

Netanyahu, İsrail’in güvenliğine zarar vereceği gerekçesiyle Filistin devletinin kurulmasına şiddetle karşı çıkıyor. Ocak ayında İsrail’in öngörülebilir gelecekte Gazze ve Batı Şeria’da güvenlik kontrolünü sürdürmesi gerektiğini söyledi.

Ancak Netanyahu daha önceki başbakanlık dönemlerinde de Washington’un baskısıyla Filistin devletine olan muhalefetini birkaç kez yumuşatmıştı. Ancak bu sefer bunu yapması, muhtemelen aşırı sağcı partileri de içeren mevcut iktidar koalisyonunu yeniden düzenlemesini gerektirecek.

İsrail hükümeti içinde Suudi Arabistan’la normalleşme anlaşmasını en yüksek sesle savunan kişi, üç üyeli savaş kabinesinin bir üyesi ve Netanyahu’nun rakibi olan bakan Benny Gantz oldu. Anketlerin çoğu Gantz’ın bugün İsrail’in en popüler lideri olduğunu gösteriyor.

Bu ayın başında yaptığı bir açıklamada Gantz, Suudi Arabistan’la normalleşme anlaşmasının yanı sıra Gazze’de güvenlik ve yardım sağlamak için ılımlı Arap devletlerinin de dahil olduğu uluslararası bir çabanın “ulaşılabilir” olduğunu söyledi.

İsrail ve Suudi Arabistan halihazırda güvenlik ve diğer konularda gizli işbirliği yapıyor. Gantz, resmi diplomatik tanımanın bölgesel bir savaş çıkarmaya çalışmakla suçladığı İran’a karşı bir ittifak kurulmasına yardımcı olacağını söyledi. Gantz, 7 Ekim’den bu yana Filistin devleti meselesi hakkında konuşmaktan kaçınsa da Gazze’deki çatışmalar sona erdiğinde uzlaşma ve barıştan sık sık bahsetti.

Bazı İsrailli liderler, hatta daha önce Filistinliler için iki devletli bir çözümü destekleyenler bile, şimdi devlet kurmayı kabul etmenin, Hamas’ın İsrail’in güneyine yönelik ölümcül saldırısı nedeniyle Filistinlileri ödüllendirmek olarak görüleceğinden endişe ediyor. Ancak ABD’li yetkililer Filistinlilerin istekleri için siyasi bir yol sağlamanın şiddet içermeyen bir alternatif olarak gerekli olduğu görüşünde.

Ocak ayında yapılan bir kamuoyu yoklamasına göre, Yahudi İsraillilerin %59’u, Arap devletleriyle barış anlaşmalarına yol açsa bile, Filistin devletine yol açacak bir anlaşmaya karşı çıkıyor.

-Dov Lieber’ın katkılarıyla.

Okumaya Devam Et

DÜNYA BASINI

FP: Orta Doğu’nun jeopolitik manzarasında dönüm noktası

Yayınlanma

Aşağıda çevirisini okuyacağınız makale, bu sabah İsrail’in İran’a düzenlediği sınırlı saldırıdan kısa bir süre önce yayınlandı. Ancak, herhangi bir hasara yol açmayan ve oldukça sınırlı olduğu anlaşılan İsrail saldırısının, makalenin ana fikrini değiştirmeyeceği anlaşılıyor:

***

İran, İsrail’e karşı kırmızı çizgisini belirledi

Geçen hafta sonu gerçekleşen saldırıyla birlikte Tahran bölgede stratejik bir değişime gitti.

Sina Toossi

14 Nisan’da uluslararası toplum İran’ın İsrail’e yönelik cesur ve doğrudan askeri saldırısıyla sarsıldı. Aralarında 170 insansız hava aracı, 30’dan fazla seyir füzesi ve 120’den fazla balistik füzenin de bulunduğu yaklaşık 300 silahın kullanıldığı saldırı, dünyanın en gelişmiş füze savunma sistemlerinden birine meydan okudu. Çoğu önlenmiş ya da hedeflerine ulaşamamış olsa da ABD’li yetkililer en az dokuz füzenin iki İsrail hava üssünü vurduğunu doğruladı.

Bu saldırının tüm sonuçlarını anlamak için İran’ın kendi bağlamını göz önünde bulundurmak çok önemli. İran’daki hükümet yetkilileri, analistler ve siyasi figürler saldırıyı bölgesel dinamikleri değiştirmeye yönelik stratejik bir değişimin göstergesi olarak görüyor. Saldırıların topyekûn bir savaşı kışkırtmayı değil, stratejik caydırıcılık sağlamayı amaçladığını söylüyorlar.

Bu stratejik yeniden ayarlama, İsrail’in Tahran’ın çıkarlarına karşı eylemlerinin büyük ölçüde tartışmasız kaldığı uzun bir dönemin ardından geldi. Bu eylemler arasında İranlı askeri figürlere, bilim adamlarına ve kilit altyapıya yönelik saldırılar da yer alıyordu ve bunlar görünüşte cezasız bir şekilde gerçekleştiriliyordu.

Ancak dini lider Ayetullah Ali Hamaney’in 10 Nisan’da Ramazan Bayramı sırasında yaptığı konuşmanın ardından manzara değişti. Bu konuşma, İsrail’in 1 Nisan’da Suriye’nin başkenti Şam’daki İran konsolosluğuna düzenlediği ve aralarında iki üst düzey Devrim Muhafızları Ordusu (DMO) subayının da bulunduğu 16 kişinin hayatını kaybettiği hava saldırısının ardından geldi. Kamuoyuna yaptığı açıklamalarda Hamaney şunları söyledi: “Herhangi bir ülkedeki konsolosluklar ve elçilik tesisleri, elçiliğin ait olduğu ülkenin toprağı olarak kabul edilir; konsolosluğumuz saldırıya uğradığında toprağımız saldırıya uğramış gibi olur; bu küresel bir sözleşmedir. Alçak rejim bu konuda hata yapmıştır; cezalandırılmalıdır ve cezalandırılacaktır.”

İran’ın askeri tepkisi ölçülü oldu ve çeşitli bölge ülkelerine önceden uyarılar yapıldı, böylece can kaybını en aza indirmek ve İsrail’e, gerilimi azaltma seçeneği sunmak amaçlandı. İranlı yetkililer bu yeni stratejik duruşun içine açık bir mesaj yerleştirmekte gecikmedi: Gelecekte İran topraklarına veya yurtdışındaki İran vatandaşlarına yönelik herhangi bir saldırı İsrail topraklarında doğrudan karşı saldırıları tetikleyecektir. İran böylece yeni bir stratejik gerçeklik yaratma çabasıyla eşiğini belirlemiş oldu.

Muhafazakâr İranlı analist Gholamreza Bani Asadi bu olayları değerlendirirken şunları söyledi: “Vur-kaç dönemi sona erdi. Bize karşı yapılacak tek bir saldırı on katıyla karşılık bulacaktır.” Bu düşünce saldırı sonrası İran’ın genel duruşunu yansıtıyor.

Bir başka İranlı analist Yousef Mashfeq de bu anlatıya şu sözlerle katkıda bulundu: “İran, sahip olduğu asgari kapasiteyle ve en basit insansız hava araçları ve füzeleri kullanarak İsrail’i alt edebileceğini ve savunmasını aşabileceğini gösterdi; öyle ki ABD ve diğer ülkelerden gelen yardımlar bile saldırılara karşı koyamadı.” Bu analiz, İran’ın askeri operasyonunda en sofistike silahlarını kullanmaktan kasıtlı olarak kaçındığı yönündeki İslam Cumhuriyeti yorumcuları arasında hâkim olan görüşle de örtüşüyor.

Dış politika kararlarının alınmasından sorumlu başlıca organ olan İran Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi, İsrail’e yönelik saldırının Birleşmiş Milletler Antlaşması’nın 51. Maddesine uygun olduğunu ileri sürdü. Konsey, operasyonun sadece askeri tesisleri hedef alan kısıtlı bir karşılık olduğunu vurguladı. “İran, ulusal çıkarlarını ve ulusal güvenliğini güvence altına almak için saldırgan Siyonist rejime karşı gerekli asgari cezalandırıcı eylemi gerçekleştirmiştir. Şu anda İran tarafından başka bir askeri eylem planlanmamaktadır” denildi.

Saldırının ardından İran’ın söylemi, İsrail’in caydırıcılık üstünlüğüne ilişkin yaygın görüşe meydan okuyor gibi görünüyor. İranlı yetkililer, çatışmaların tırmanması halinde ABD’nin bölgedeki varlık ve çıkarlarını misilleme için potansiyel hedef olarak görebileceklerini ima ettiler.

Dahası, İran’ın askeri liderleri uluslararası ticaret için hayati önem taşıyan Hürmüz Boğazı’ndaki deniz trafiğinin akışını engelleme isteklerini dile getirdiler. İran Devrim Muhafızları Deniz Kuvvetleri Komutanı’nın Boğazı kapatma tehdidinde bulunduğu son açıklaması da bu tutumu pekiştiriyor. İsrail’e yönelik saldırıdan hemen önce İran’ın İsrailli bir iş adamına ait olduğu iddia edilen bir kargo gemisini ele geçirmesinin zamanlaması, kasıtlı bir yetenek gösterisi gibi görünüyor. Bu eylem Husilerin Kızıldeniz’deki stratejisini yansıtıyor ve İran’ın geniş çaplı bir çatışma durumunda Basra Körfezi’ndeki deniz hareketini engellemeye hazır olduğunu ima ediyor. Bunun küresel ekonomi için ciddi yıkıcı sonuçları olabilir.

İslam Cumhuriyeti içindeki siyasi yelpaze, muhafazakâr, ılımlı ve reformist gruplardan gelen tüm figürlerin eylemi desteklemesiyle, çoğunlukla birleşik bir cephe gösterdi. Ilımlı bir isim olan eski Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani, İsrail’in İsrail’in “dersini alacağını” ve “orantılı” bir İran tepkisinden kaçınmak için saldırgan davranışlarını sonlandıracağını umduğunu ifade etti. Reformist eski Cumhurbaşkanı Muhammed Hatemi de bu düşünceyi yineleyerek İran’ın tepkisini “hesaplanmış, cesur, mantıklı ve meşru” olarak övdü.

Diğer reformist isimler ise saldırıların bölgede diplomatik gerilimin azaltılması için bir fırsat yaratabileceği umudunu dile getirdiler. Reformist haber kuruluşu Fararu’nun editörü Mohammad Hossein Khoshvaght, “Savaşta bile tüm taraflar arkalarındaki tüm köprüleri atmamaya çalışır ve müzakere masasına oturup sorunu diyalog yoluyla çözme olasılığını her zaman açık tutar” gözleminde bulundu. Reformist Milletvekili Mesud Pezeşkiyan ise “İran ve Amerika yeni bir savaşın başlamasını önleme konusunda anlaşırsa, bu anlaşmayı diğer alanlara da yayabiliriz” önerisinde bulundu.

Bu arada İran sivil toplumunun demokrasi yanlıları ve emek örgütlerini kapsayan bir başka kesimi de İsrail’e yönelik saldırının ardından savaş karşıtlığını toplu olarak dile getirdi. Aralarında önde gelen kadın hakları savunucuları ve öğrenci liderlerinin de bulunduğu 350’den fazla sivil toplum figürünün imzaladığı bir bildiride şu ifadelere yer verildi: “Biz sivil aktivistler, demokrasi arayışı söyleminin ‘Savaşa Hayır’ söylemiyle iç içe geçtiğine ve bu söylemin ister İslam Cumhuriyeti’nin pozisyonunda ister muhalefet kisvesi altında olsun savaş kışkırtıcılığı yapan akımlarla hiçbir ilişkisi olmadığına inanıyoruz.”

Eş zamanlı olarak dört bağımsız işçi sendikası- İranlı Özgür İşçiler Sendikası, İranlı Öğretmenler Sendikaları Koordinasyon Konseyi, Birleşik Emekliler Grubu ve İran Emekliler Konseyi- savaşın İranlılar için doğuracağı vahim sonuçlara ilişkin açıklamalar yayınladı. Ayrıca, tanınmış bir muhalif avukat olan Nasrin Sotoudeh, “Ne ad altında olursa olsun savaş istemiyoruz” diyerek savaşı onaylamadığını açıkça ifade etti.

Ancak İsrail saldırısından bu yana İran hükümeti muhalefete, özellikle de askeri operasyona yönelik her türlü eleştiriye karşı baskısını artırdı. Yargı, İran’ın tutumunu eleştirdikleri için çeşitli siyasi figürleri, medya çalışanlarını ve yayınları mahkemeye çağırdı. Aralarında belgesel yapımcısı ve gazeteci Hüseyin Dehbaşi ile gazeteci ve aktivist Abbas Abdi’nin de bulunduğu tanınmış kişiler “halkın akli güvenliğini bozma” suçlamasıyla karşı karşıya.

Benzer bir şekilde İran Devrim Muhafızları İstihbarat Örgütü de İsrail’e internet üzerinden verilen her türlü desteğe karşı sert önlemler alacağını açıkladı ve halkı bu tür olayları siber birimine bildirmeye çağırdı.

Nihayetinde İran’ın İsrail topraklarına saldırısı, Orta Doğu’nun jeopolitik manzarasında çok önemli bir dönüm noktasına işaret ediyor. İran’ın stratejik askeri kabiliyet gösterisi, her ne kadar ölçülü olsa da gelişmekte olan caydırıcı kabiliyetlerini keskin bir şekilde hatırlatıyor. Saldırının ardından Tahran’dan gelen açıklamalar kuru gürültü değil. Bu, gelecekteki herhangi bir İsrail saldırganlığına karşı daha büyük bir güçle misilleme niyetinin ciddi ve yeni bir beyanı.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English