Bizi Takip Edin

Diplomasi

Prof. Robert Pape: Trump’ın Netanyahu üzerindeki etkisi oldukça aşırı bir şekilde zayıflıyor

Yayınlanma

Chicago Üniversitesi Öğretim Üyesi Profesör Robert A. Pape, İsrail’in coğrafi bir tırmanma tuzağında sıkıştığını ve İran’ın bölgedeki stratejisinin dini değil hayatta kalma odaklı uluslararası ilişkiler gerçekçiliğine dayandığını belirtti.

Yayıncı Mario Nawfal’ın sorularını yanıtlayan Chicago Üniversitesi Öğretim Üyesi Profesör Robert A. Pape, İran ile Hizbullah arasındaki ilişkiye ve Ortadoğu’daki askeri güç dinamiklerine dair değerlendirmelerde bulundu.

Pape, İran’ın Hizbullah’ın eylemleriyle uyuşmazlık yaşaması halinde örgütü geri çekebilecek güce sahip olduğunu belirtti. Profesör Pape, “İran’ın Hizbullah üzerindeki nüfuzu, Amerika Birleşik Devletleri’nin İsrail üzerindeki nüfuzundan daha fazladır” ifadelerini kullandı.

Yayıncı Mario Nawfal, bu görüşe katıldığını ifade ederek, İran’ın kendisini Hizbullah’ın ciddi bir koruyucusu olarak konumlandırdığını dile getirdi.

Nawfal, son birkaç gün içinde bu durumun daha fazla kabul gördüğünü ve İran’ın Hizbullah nezdinde giderek daha fazla güvenilirlik kazandığını bildirdi.

İnsanların İran ve Hizbullah arasındaki ilişkinin tamamen ideolojik olduğunu ve bu iki aktörün birbiri için öleceğini düşündüğünü aktaran Pape, bu yaklaşımın ideolojinin gücüne gereğinden fazla anlam yüklemek anlamına geldiğini söyledi.

Pape, “Burada meydana gelen ve on yıllardır süregelen şey, doğrudan temel bir uluslararası ilişkiler gerçekçiliğidir” değerlendirmesinde bulundu. Profesör Pape, İsrail isimli bir aktörün diğer aktörler tarafından düşman olarak görüldüğünü ve bu diğer aktörlerin her zaman son derece sıkı bir koordinasyon içinde olmasalar bile birlikte hareket ettiklerini kaydetti.

Ortaya çıkan ve fiili bir savaş ittifakına dönüşen İran merkezli savaş gerçekliği göz önüne alındığında, tarafların giderek bir savaş ittifakı haline geldiğini belirten Pape, “Bu daha geniş etki alanıyla bekleyeceğiniz bir durumdur” dedi.

İsrail’in bir tuzağa düşeceğini vurgulayan Pape, İsrail’in kendi tırmanma tuzaklarının bulunduğunu aktardı. Pape, İsrail’in bu daha büyük tırmanma tuzağının içinde yer aldığını ifade etti.

İsrail’in yanıt vermemesi durumunda yaşanacaklara değinen Pape, “Eğer yanıt vermezlerse, bu İran’ın İsrail üzerinde baskı kurmaya devam etmeyeceği anlamına mı gelir? Hayır, gelmez. Eğer yanıt vermezlerse, halkın güveni kaybolacak ve dolayısıyla İsrail giderek zayıflayacaktır” ifadelerini kullandı.

İsrail’in yanıt vermesi halinde karşı karşıya kalacağı ikilemin diğer tarafına dikkat çeken Pape, İsrail’in kendisini bu tuzaktan hiçbir şekilde kurtaramayacağını bildirdi.

Pape, “İsrail bir tuzağın içindedir” diyerek, insanların neden bu savaşın kendilerini daha az maliyetle kurtaracak sihirli bir çözümünün olmasını istediklerini şu sözlerle açıkladı:

“Sanırım insanların aradığı şey, ‘Beni en az maliyetle bu işten kurtar.’ düşüncesidir. Sanki kötü bir anlaşmanın içindeyim, bu anlaşmada para kaybediyorum ve tek yapmam gereken zararın neresinden dönersem kârdır diyerek bu anlaşmadan çıkmakmış gibi davranılıyor.”

“Buradaki devletler sıradan bir iş anlaşması gibi kesip atabileceğiniz bir durumda değil”

Pape, devletler arası ilişkilerin ticari sözleşmelere benzemediğini vurgulayarak, “Bu, sıradan bir iş anlaşması gibi kesip atabileceğiniz ve bir sonraki daha büyük, daha iyi anlaşmaya geçebileceğiniz türden bir durum değildir” ifadelerini kullandı.

Profesör Pape, bu devletlerin coğrafya tarafından birbirlerine kilitlendiğini ve sürecin tam olarak bu nedenle bir tuzak niteliği taşıdığını kaydetti.

Nawfal, olayların bu tuzağa yeniden düşülecek koşullara nasıl geldiğine inanamadığını belirterek, İranlıların çok cesaretlendiğini, kendi kırmızı çizgilerini uyguladıklarını ve bu çizgilerden taviz vermediklerini ifade etti.

Nawfal, İran ile İsrail arasındaki karşılıklı çatışmanın hemen ardından İran’ın geri adım atmamasına dikkat çekti. Savaş öncesindeki İran’ın tam kapsamlı bir çatışmadan kaçınmak için elinden geleni yaptığını hatırlatan Nawfal, mevcut durumda İran’ın adeta çatışmaya davetiye çıkaran bir tutum sergilediğini dile getirdi.

Pape, Nawfal’ın bu tespitinin doğru olduğunu belirterek, geçmişe dönülebilmesi halinde Amerika Birleşik Devletleri’nin 27 Şubat tarihinde bir çevreleme rejimi tercihine sahip olduğunun net bir şekilde görülebileceğini aktardı.

Mükemmel olmasa da bu seçeneğin, ABD Donald Trump’ın hoşlanmadığı ancak halka kabul ettirebileceği Kapsamlı Ortak Eylem Planı anlaşmasının bir versiyonu olacağını söyleyen Pape, Oval Ofis’te saat 15.15’te gerçekleşen meşhur toplantıya atıfta bulundu.

Pape, “Trump, anlaşma doğrultusunda, yani İsrail’in nükleer heveslerinin çevrelenmesi yönünde mi ilerleyecek?” sorusunu yönelterek, o senaryoda hegemonya ve benzeri konuların konuşulmayacağını, sadece İran’ın çevrelenmiş olacağını belirtti. Ancak Trump’ın bunun yerine geri adım attırmaya yöneldiğini bildiren Pape, Trump’ın o pozisyonu geri çevirmeyi seçtiğini vurguladı.

Mevcut durumda Trump’ın çevreleme politikasına geri dönmeye çalıştığını dile getiren Pape, “Trump, sanki bizi İran’ın nükleer emellerinin çevreleneceği, Hürmüz Boğazı’nın açılacağı ve hiçbir ek ücretin alınmayacağı 27 Şubat pozisyonuna geri götürebilecekmiş gibi davranıyor” ifadelerini kullandı.

Bunun bir çevreleme mantığı olduğunu ifade eden Pape, böyle bir noktaya varılabilmesi ihtimalinde bile bunu ilk ve en kesin şekilde reddedecek olan aktörün doğrudan İran olacağını açıkladı.

İran’ın çevrelenmek istemediğini, çünkü geçmişte çevreleme politikasının zayıflığını gördüğünü aktaran Pape, İran’ın çevrelenmesinin, İsrail’in ve Amerika Birleşik Devletleri’nin çevrelenmesiyle sonuçlanmadığını bildirdi.

Pape, “Bu durum, karşılıklı işleyen bir çevreleme süreci değildi. Bu, kelimenin tam anlamıyla tek yönlü bir süreçti” dedi. İran’ın durumu önceden görmediği halde artık anladığını belirten Pape, ülkenin savaş öncesi statükoyu hiçbir koşulda kabul etmeyeceğini söyledi.

İran’ın bu tutumunun dininden, yeni dini liderinden veya İran Devrim Muhafızları Ordusu’nun mantıksız bir liderliğe sahip olmasından kaynaklanmadığını vurgulayan Pape, temel itici gücün ülkenin güvenliği olduğunu ifade etti.

Profesör Pape, “İran’ın hayatta kalma meselesi tehlikededir ve hayatta kalma güdüsü, ya büyümesi gerektiğini ya da defalarca saldırıya uğrayacağını söylüyor. Bunun arkasındaki mantık budur” ifadelerini kullandı.

“Trump’ın Netanyahu üzerindeki etkisi oldukça aşırı bir şekilde zayıflıyor”

Yayıncı Mario Nawfal’ın, son günlerde yaşananlara dayanarak Donald Trump’ın İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu üzerinde ne kadar etkisi olduğunu sorması üzerine Profesör Pape, bu etkinin oldukça aşırı bir şekilde zayıfladığını düşündüğünü kaydetti.

Netanyahu’nun seçim sürecine girdiğini ve bu konunun tamamen ön planda olacağını belirten Pape, Netanyahu’nun Trump’ın desteğine çok ihtiyaç duyduğunu, çünkü Trump’ın Netanyahu’ya ABD’de bağış toplaması konusunda büyük ölçüde yardımcı olabileceğini açıkladı.

Amerika Birleşik Devletleri’ndeki destekleyici yapıya değinen Pape, meselenin sadece Yahudi cemaatiyle sınırlı olmadığını, Evanjelikler arasında da İsrail’e yönelik devasa bir destek bulunduğunu bildirdi.

Pape, Netanyahu’nun kesinlikle Trump’ın gözüne girmek istediğini belirterek, Netanyahu’nun gerçek anlamda bir siyasi kopuş yaşamak istemediğini dile getirdi.

Ancak Netanyahu’nun da kendi tırmanma tuzağına sıkışmış durumda olduğunu vurgulayan Pape, ikili arasında bir tartışma yaşanmasının gerçek sebebinin bu olduğunu aktardı. Telefon görüşmesine dair bilgiyi sızdıran tarafın Netanyahu değil Trump olduğunu ifade eden Pape, Netanyahu’nun derhal basının karşısına geçerek durumu yumuşatmaya çalıştığını söyledi.

Pape, Netanyahu’nun açıklamalarını şu sözlerle aktardı: “Netanyahu, ‘Ah evet, bilirsiniz, biz sadece bir aileyiz. Bu sadece bir aile içindeki Şükran Günü tartışması ve biz hepimiz bir aileyiz. Bir araya geleceğiz’ gibi sözler sarf etti” Pape, bu durumun sanki ikinci bir evin çatı masraflarını kimin ödeyeceği üzerine yapılan sıradan bir kavgaymış gibi yansıtıldığını, ancak sahadaki gerçeğin kesinlikle bu olmadığını belirtti.

Pape, Trump’ın İsrail’e giden maddi kaynakları gerçekten kesmesi halinde buna şaşırmayacağını, bu durumun denklemi kökünden değiştireceğini, ancak böyle bir hamlenin oldukça sarsıcı olacağını ifade etti.

Trump’ın ara seçimlere giderken böyle bir karar almasının Evanjeliklerin büyük bir kısmından aldığı desteği ciddi boyutta zayıflatacağını belirten Pape, “Ben bunun gerçekleşme ihtimalini son derece düşük buluyorum. Bu nedenle, oldukça uzun bir süre bu tür bir gitgel durumu göreceğinizi düşünüyorum” değerlendirmesinde bulundu.

Buradaki en büyük meselenin, dünyada giderek artan siyasi ve ekonomik krizlerin Amerika Birleşik Devletleri içindeki iki farklı siyasi tarafın da tavırlarını sertleştirmesine yol açması olacağını kaydeden Pape, insanların bu duruma şaşıracağını bildirdi.

Pape, ekonomik kriz patlak verdiğinde Demokratların umduğunun aksine Trump’ın ara seçimlerdeki desteğinin beklendiği ölçüde zayıflamayacağını ifade etti. Desteğin belki biraz düşebileceğini aktaran Pape, çalışmalarında sıkça cezalandırma kavramından bahsettiğini hatırlatarak, cezalandırmanın genellikle tutumları sertleştirdiğini vurguladı.

Kamuoyunun desteğine dair elindeki verileri paylaşan Pape, “Şu anda Amerikan kamuoyunun yüzde 36’sı hâlâ bu savaşı destekliyor. Küresel kriz vurduğunda bu oranın yüzde 28’e kadar düşmesini beklemiyorum. Belki yüzde 33’e inebilir, ancak desteğin daha da sağlamlaştığını bile görebilirsiniz” dedi.

Geriye kalan ve savaşa karşı olan yüzde 60’tan fazla muhalif kesimin de tutumunu sertleştireceğini belirten Pape, bu kişilerin en başından beri tamamen kayıp olarak gördükleri bir savaş uğruna neden galonu 6 dolardan yakıt aldıklarını hiçbir şekilde anlayamayacaklarını dile getirdi.

Mario Nawfal, ABD’nin İran füzelerini engellememiş olmasının önemli bir detay olup olmadığını sorarak, Hürmüz Boğazı’nda düşürülen Apache helikopteriyle ilgili dinleyicilere yeni bir güncelleme yapamayacağını bildirdi. Ancak olayın İranlılar tarafından gerçekleştirildiğine dair raporlar ve soruşturmalar bulunduğunu ifade eden Nawfal, şahsen buna bahse girebileceğini söyledi.

İsrail cephesinde söylemlerin çok hızlı bir şekilde tırmandığına dikkat çeken Nawfal, İsrail Ulusal Güvenlik Bakanı Itamar Ben-Gvir’in herkesin silahlanması gerektiği yönünde peş peşe açıklamalar yaptığını aktardı.

Nawfal, Hizbullah’ın İsrail’e sızmasının birkaç gün önce yaşanan ve gerginliği tırmandıran olaylardan çok daha önemli olduğunu vurgulayarak, İsrail’in nispeten kısa süre içinde kesin bir misilleme yapmasını beklediğini bildirdi.

Profesör Pape, Nawfal’ın bu analizine katıldığını belirterek, yayıncının konunun tam kalbine temas ettiğini söyledi. Trump’ın bir hafta önce yaptığı gibi geçici bir erteleme sağlamak amacıyla bir telefon görüşmesi gerçekleştirebileceğini aktaran Pape, önceki baskının yaklaşık 48 saat sürdüğünü ifade etti.

Benzer bir etkinin tekrar görülebileceğini dile getiren Pape, “Sizin de belirttiğiniz gibi, 7 Ekim korkularının körüklenmesi tam olarak bu süreci yönlendiren şeydir. Bu duyguyu durdurmakta çok zorlanacaksınız” değerlendirmesini yaptı.

Durumun sadece rasyonel bir hesaplamadan ibaret olmadığını vurgulayan Pape, askeri harekat ile siyasetin etkileşimine işaret etti.

Konuyu sık sık satranç analojileriyle anlattığını ancak bunun sadece bir satranç oyunu olmadığını belirten Pape, kamuoylarının kitlesel olarak son derece duygusal hareket ettiğini ve İsrail’de şu an görülen şeyin de bu olduğunu bildirdi.

Pape, ABD kamuoyunda da 11 Eylül saldırılarının ardından aynı duygu durumunun yaşandığını hatırlatarak, “Eğer 11 Eylül olmasaydı 2003 yılında Irak’ı asla işgal etmezdik. Bu işgal, parlak bir stratejik hamle olduğu için gerçekleşmedi” dedi.

Birçok uzmanın o dönemde işgalin parlak bir strateji olmadığını, aksine tam tersi bir anlama geldiğini savunduğunu kaydeden Pape, işgalin gerçekleşme nedeninin Amerikan halkının aşırı duygusal ruh hali olduğunu dile getirdi. Pape, “Halk, olayla hiçbir ilgisi olmayan bir ülkeye karşı bile intikam talep ediyordu. İşte o zaman olan da buydu” ifadelerini kullandı.

Bakan Ben-Gvir’in silahlanma yönündeki açıklamalarına değinen Pape, Ben-Gvir’in elbette böyle şeyler söyleyeceğini ve artan bu dalgayı durdurmanın son derece zor olacağını belirtti. İnsanların Beyrut’ta olan bitene odaklanacağını ifade eden Pape, dünyanın geri kalanı için asıl eylemin Husiler ile birlikte gelebileceğini vurguladı.

Nawfal, İsrail ile İran arasındaki son çatışmada, kendi ülkelerinde “72 saatlik savaş” yerine “17 saatlik savaş” olarak adlandırılan süreçte önemli bir askeri gelişme yaşandığını bildirdi. NBC ve CNN’in haberlerine göre, İran İsrail’e saldırdığında ABD’nin ilk kez İran füzelerini engellemediğini aktaran Nawfal, bunu teyit etmeyi sürekli unuttuğunu ancak kamuoyuna yansıyan raporların bu yönde olduğunu belirtti. Nawfal, yaşanan bu olağandışı durumun İsrail’in Amerika Birleşik Devletleri’nden ayrışmasının başlangıcı olup olamayacağını sordu.

“Ordular füzeleri fırlatılmadan önce vurmaya çalışacaktır”

Bu durumu doğrulayan Profesör Pape, meselenin stratejik sonuçlarını askeri boyutuyla açıklamak istediğini dile getirdi. Şu anda Bölge Yüksek İrtifa Hava Savunma ve Patriot sistemlerindeki önleyici füzelerin giderek tükenmekte olduğunun herkes tarafından bilindiğini kaydeden Pape, savunma stoklarının kesin miktarının tam olarak bilinmediğini aktardı.

Ancak mühimmat eksikliğinin stratejik olarak gelecekteki davranış kalıpları açısından ne anlama geldiği konusunun medyada yeterince tartışılmadığını belirten Pape, “Bu durum sanki ‘Füzeleriniz biterse, elinizde sadece füze kalmaz’ gibi sunuluyor” dedi. Yıllarca Amerikan Hava Kuvvetleri için strateji dersleri verdiğini vurgulayan Pape, bu askeri değerlendirmeyi fildişi kulesinden konuşan bir akademisyen olarak değil, orduların gerçek işleyişine dayanarak yaptığını söyledi.

Önleyici füzelerin azalmasının askeri doktrin açısından savunma odaklı hava kontrolünden, taarruz odaklı hava kontrolüne geçiş anlamına geldiğini açıklayan Pape, “Gelen füzeleri engelleme kabiliyetinizi yitirirseniz, bu arkanıza yaslanıp füzelerin gelip size saldırmasına izin vereceğiniz anlamına mı gelir? Hayır” ifadelerini kullandı.

Pape, bu senaryoda tarafların taarruz odaklı hava kontrolü denilen yöntemi uygulamak için eskisinden çok daha tetikte olacağını belirterek süreci şu sözlerle detaylandırdı:

“Bu yaklaşım, füzeleri fırlatılmadan önce vurmaya çalışmak, komuta merkezlerini füzeler ateşlenmeden önce hedef almak, sığınakları kullanıma açılmadan önce imha etmeye çalışmaktır. Dolayısıyla sahada göreceğiniz şey çok daha fazla önleyici hamle olacaktır.”

Savunma amaçlı önleyici füzelerin stoklarındaki erimenin, savaşın sona erdiği şeklinde iyimser biçimde yorumlanamayacağını vurgulayan Pape, “Bunun sürekli tartışıldığını duyuyorum. ‘Amerika bu savaşı sürdüremez çünkü önleyici füzeleri bitecek, İsrail savaşı durdurmak zorunda kalacak, Tayvan’ı artık savunamayacağımızdan endişelenmeliyiz’ gibi argümanlar öne sürülüyor. Üzgünüm ama ordular hiçbir zaman böyle düşünmez” dedi.

Kendisinin Başkan Trump’ın nasıl düşündüğünden değil, düzenli orduların nasıl düşündüğünden bahsettiğini belirten Pape, orduların böyle kritik bir durumda derhal taarruz odaklı hava kontrolü adı verilen sert bir reaksiyon gösterdiğini dile getirdi. İnsanların bu askeri terimi diledikleri zaman internette aratabileceğini ifade eden Pape, “Taarruz odaklı hava kontrolü ilk olarak önleyici şekilde vurmanız demektir ve bu durum tetikte olma halini, daha az değil, daha fazla saldırıyı doğrudan teşvik edecektir. Dolayısıyla, sadece bir mühimmat türümüz tükendiği için bu savaş asla yavaşlamıyor” diyerek sözlerini tamamladı.

Diplomasi

Zalujniy, Ukrayna devlet başkanlığına aday olmayı planlıyor

Yayınlanma

Ukrayna’nın eski Genelkurmay Başkanı ve mevcut Londra Büyükelçisi Valeriy Zalujniy, Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy ile gerçekleştirdiği görüşmede devlet başkanlığı seçimlerinde aday olma niyetini doğrudan iletti. Zelenskiy’nin iç bölünme uyarılarına rağmen kararından dönmeyen Zalujniy, halkın beklentilerini göz ardı edemeyeceğini belirtti.

Ukrayna’nın eski Genelkurmay Başkanı ve şu anda ülkenin Londra Büyükelçisi olarak görev yapan Valeriy Zalujniy, Kiev’de haziran ayında gerçekleştirdiği görüşmede Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy’e devlet başkanlığı seçimlerinde aday olma niyetini iletti.

Ukrainska Pravda gazetesinin her iki isme de yakın kaynaklara dayandırdığı haberine göre, görüşmede ülkedeki siyasi gelecek ve seçim senaryoları ele alındı.

Kaynakların aktardığı bilgilere göre Zelenskiy, Zalujniy ile yaptığı görüşmede cephedeki durumun olumlu yönde geliştiğini ve Ukrayna toplumunun yeterince konsolide olduğunu belirterek, bu durumun sonbaharda seçimlerin yapılması için uygun bir zemin yarattığını ifade etti.

Devlet Başkanı Zelenskiy, bu süreçteki en önemli görevin iç bölünmenin önüne geçmek olduğunu vurgulayarak, eski genelkurmay başkanı ile karşı karşıya gelinecek bir siyasi rekabetin bu riski artırabileceğine işaret etti.

Görüşmeye aşina kaynaklar, Zelenskiy’nin Zalujniy’e doğrudan devlet başkanlığına aday olup olmayacağını sorduğunu, eski genelkurmay başkanının ise bu soruya “Evet, olacağım” yanıtını verdiğini bildirdi.

Zalujniy, siyasi bir kariyer peşinde koşmadığını ancak kendisine umut bağlayan Ukrayna halkını görmezden gelemeyeceğini dile getirdi.

Bu görüşmenin ardından Ukrayna Ulusal Güvenlik ve Savunma Kurulu Sekreteri Rustem Umerov ile parlamentodaki iktidar partisi Halkın Hizmetkarı grubunun başkanı David Arahamiya, Zalujniy ile bir araya geldi.

Kaynaklar, bu iki ismin de Zalujniy’i adaylık kararından vazgeçirmeye çalıştığını, çatışmalı geçecek bir seçim kampanyasının toplumda derin bir bölünmeye yol açabileceği uyarısında bulunduğunu aktardı.

Zalujniy’nin duruşunu değiştirmemesi üzerine taraflar, eski genelkurmay başkanından kararı üzerinde yeniden düşünmesini talep etti.

Sürece vakıf kaynaklar, Zalujniy’nin aday olmaması durumunda Zelenskiy’nin kendisine başbakanlık koltuğu da dahil olmak üzere her türlü devlet görevini teklif etmeye hazır olduğunu belirtti.

Kiev Uluslararası Sosyoloji Enstitüsü tarafından mayıs ve haziran aylarında gerçekleştirilen kamuoyu araştırması, Ukrayna halkının yüzde 73’ünün Zalujniy’e güvendiğini, Zelenskiy’e yönelik güven oranının ise yüzde 61 seviyesinde kaldığını ortaya koydu.

Araştırmaya göre iki isme güvensizlik duyanların oranı sırasıyla yüzde 21 ve yüzde 34 olarak belirlendi.

SOCIS araştırma şirketinin aralık ayı verileri ise olası bir devlet başkanlığı seçiminde iki ismin ikinci tura kalacağını ve genelkurmay başkanının yüzde 64 oy oranıyla seçimi kazanacağını öngörüyor.

Okumaya Devam Et

Diplomasi

AB heyeti Türkiye’de temaslarda bulundu

Yayınlanma

AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Kaja Kallas liderliğindeki bir heyet Ankara’da Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile bir araya geldi.

Kallas, üçlü heyetin bir parçası olarak Genişleme Komiseri Marta Kos ve Göç Komiseri Magnus Brunner ile birlikte ziyaretini gerçekleştirdi.

Basına kapalı gerçekleşen kabulde, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Burhanettin Duran ile Cumhurbaşkanı Dış Politika ve Güvenlik Başdanışmanı Akif Çağatay Kılıç da yer aldı.

“Türkiye, güvenlik, göç ve enerji konularında kilit bir ortak olmasının yanı sıra bir AB adayı ülkesi. Bugün Cumhurbaşkanı Erdoğan ile AB-Türkiye ilişkilerini daha da güçlendirmek ve iyi komşuluk ilişkilerinin önemi hakkında konuşmak olumluydu,” diyen Kallas, ayrıca Ukrayna savaşını, Orta Doğu’daki çatışmaları ve Ankara’daki NATO Zirvesi için hazırlıkları ele aldıklarının altını çizdi.

Kallas, Türkiye’nin NATO’nun “Doğu Kanadını” korumaya önemli bir katkı sağladığını eklerken, Kos ise, “Türkiye ile daha yakın çalışarak kazanacağımız çok şey var,” dedi.

Ziyaret öncesinde POLITICO, “Ukrayna ve Orta Doğu’daki savaşların Avrupa’nın güvenlik önceliklerini yeniden şekillendirdiği bir dönemde Ankara ile daha derin bağlar kurmayı amaçlayan” üst düzey bir gezi olduğuna işaret etmişti.

Kallas’ın ekibinden bir üye POLITICO’ya, “Türkiye, savunma, göç, ticaret ve bölgesel istikrar konularında vazgeçilmez bir ortaktır. Salı günkü [30 Haziran] görüşmelerde, İran, Suriye, Gazze ve Rusya’nın Ukrayna’ya karşı yürüttüğü savaş gibi konularda izlenecek yol ele alınacak; bu konuların hepsinde Türkiye’nin sözü oldukça ağırlık taşıyor,” dedi.

Habere göre güvenlik konusunun ötesinde Brüksel, ticaret engellerini azaltma ve Rusya’yı devre dışı bırakarak Asya ile Avrupa’yı birbirine bağlayan “orta koridor” olarak adlandırılan ticaret yolunu geliştirme planlarını da ilerletmek istiyor.

Kos, ziyaret öncesinde POLITICO’ya verdiği demeçte, “AB ile Türkiye arasındaki daha yakın işbirliği hepimizin yararına. Türkiye ile birlikte, daha geniş bir bölgede istikrarın ve kesinliğin artması yönünde ilerlemek istiyoruz,” dedi.

Ziyaret sırasında AA’ya konuşan Kallas, Ankara’daki NATO zirvesinin önemine işaret ederek, “Her zirve için tarihi denir ancak bu kez gerçekten öyle. Transatlantik ilişkiler, son dönemde ciddi baskı altında kaldı. Bu nedenle birlik mesajı vermek, son derece önemli,” dedi.

Türkiye’nin “stratejik öneme sahip bir ortak” olduğuna işaret eden Kallas, göç gibi konuların yanı sıra savunma ve bölgesel istikrar konusundaki rolüne de dikkat çekti.

Kallas şöyle devam etti:

“Orta Doğu’nun ötesine, Kafkasya’ya baktığımızda da Türkiye’nin çok önemli bir rol oynadığını görüyoruz. Bu yüzden bu görüşmeleri yapmak ve birlikte neler yapabileceğimizi değerlendirmek önemli.”

Avrupa’nın ortak bir orduya ihtiyaç duymadığını, NATO içerisindeki Avrupa ayağını güçlendirmek gerektiğini savunan AB’nin diplomasi şefi, Avrupa’nın yeni kabiliyetler konusunda Ukrayna’dan da öğreneceği çok şeyin bulunduğunu ifade etti.

Türkiye’nin NATO içinde “son derece önemli bir konuma sahip” olduğunu hatırlatan Kallas, AB ile Türkiye’nin Kıbrıs meselesini de ele almaları gerektiğini dile getirdi.

Okumaya Devam Et

Diplomasi

Stoltenberg: NATO, Amerika’yı güvende tutuyor

Yayınlanma

Eski NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg, Avrupalıların Trump’a “savunma harcamalarının arttığını göstermesini” isterken ABD’ye de “güvenlik” uyarısı yaptı.

Trump, NATO üyelerini düzenli olarak eleştirip düşük savunma harcamaları ve İran’a karşı savaşta yardım etmemeleri nedeniyle kınasa da, Stoltenberg müttefiklerin “ABD’nin güvenliğinin ittifaka bağlı olduğu” argümanını öne sürmeleri gerektiğini vurguladı.

Şu anda Norveç Maliye Bakanı olarak görev yapan Stoltenberg, WELT’in etkinliğinde şöyle konuştu:

“Zirvenin NATO içindeki birliğin güçlü bir işareti olmasını umuyorum. Farklılıklarımıza rağmen, karşı karşıya olduğumuz temel tehdit ve zorluklara karşı bir arada durabileceğimizi umuyorum.”

Stoltenberg, 2014’ten 2024’e kadar genel sekreterlik görevini yürüttü; bu dönem, Trump’ın ilk başkanlık dönemi, Rusya’nın 2014’te Kırım’ı ilhak etmesi ve 2022’de Ukrayna savaşının başlamasını kapsıyordu.

Ortaya çıkan anlaşmazlıkların ittifak için bir “zorluk” olduğunu kabul eden eski NATO şefi, “Fakat NATO’nun güçlü bir transatlantik ittifak olarak kalabileceğine inanmaya devam ediyorum; çünkü çıkarların önemli olduğuna inanıyorum,” dedi.

Güçlü bir NATO’nun varlığının “ABD’nin ulusal güvenlik çıkarlarına da uygun” olduğunu savunan Stoltenberg, ABD’nin Kanada ve Avrupa ile birlikte dünya GSYİH’sinin yüzde 50’sini ve dünya askeri gücünün yüzde 50’sini oluşturduğunu söyledi.

Rusya’nın Kola Yarımadasındaki nükleer silahlarının, komşusu Norveç’ten ziyade ABD’ye yönelik olduğunu ileri süren Stoltenberg, Norveç’in denizaltılar üslerinden ayrıldıklarında bunların izlenmesine, füzeler ve uçakların kalkışları konusunda erken uyarı sağlanmasına yardımcı olduklarını hatırlattı.

Finlandiya ve diğer birçok Avrupa ülkesinde de durumun benzer olduğunu savunan Norveçli bakan, “Bu, Amerika Birleşik Devletleri’nin güvenliği açısından hayati önem taşır; ABD’nin iç savunması, Avrupa-Rusya sınırında başlar,” iddiasında bulundu.

Avrupa’nın kendi savunma kapasitesine büyük yatırımlar yapmasının büyük önem taşıdığını kaydeden Stoltenberg şöyle devam etti:

“Uzun yıllar boyunca Avrupalı müttefikler tereddüt etti ve savunma harcamalarını artırmadı. Ukrayna’ya yönelik tam ölçekli işgalin ardından bu durum kökten değişti; giderek daha fazla müttefik, GSYİH’nin yüzde 3,5’ini temel savunma görevlerine ayırma yönündeki NATO hedefine ulaşıyor. Avrupa, kendi güvenliği konusunda çok daha fazla sorumluluk üstleniyor; bu da ABD’nin NATO’ya ve transatlantik bağa bağlı kalma olasılığını artırıyor. Fakat gelecekte durum böyle olmazsa, Avrupa’nın savunma kapasitelerine yatırım yapmış olmamız daha da önemli hale gelecek.”

ABD ile Avrupa arasında ticaret, iklim ve güvenlik konularında ciddi görüş ayrılıkları olduğunu ve  bunun barındırdığı zorlukları kabul eden Stoltenberg, bununla birlikte Avrupa’nın transatlantik ittifakı sürdürmek ve ABD’nin Başkan Trump döneminde de taahhüdünü korumak için yapabileceği en önemli şeyin “daha fazla yatırım yapmak” olduğunu söyledi.

“Başkan Trump ve birçok konudaki tutumları hakkında ne düşünürsek düşünelim, arka arkaya gelen ABD başkanları tarafından dile getirilen, Avrupa’nın daha fazla harcama yapması gerektiği ve ittifak içinde adil bir yük paylaşımına ihtiyaç olduğu yönündeki mesaj geçerlidir,” diyen Norveçli siyasetçi, bunun kendi genel sekreterlik dönemindeki ana mesajı olduğunun da altını çizdi:

“Başkan Trump’ın eleştirisi öncelikle NATO’ya yönelik değildir. NATO müttefiklerinin NATO’ya yeterince yatırım yapmamasına yönelik. Bu durum değişiyor. Bu, ABD’nin ittifaktan ayrılma riskini azaltmanın ve aynı zamanda ABD’nin Avrupa güvenliğine olan bağlılığının potansiyel olarak azalabileceği bir geleceğe hazırlıklı olmanın bir yolu.”

Ankara Zirvesinin “NATO’nun birliğinin güçlü bir göstergesi” olmasını temenni eden Stoltenberg, “Farklılıklar ve anlaşmazlıklara rağmen, karşı karşıya olduğumuz başlıca tehdit ve zorlukları ele alırken bir arada durabilmemiz ve aynı zamanda Ukrayna’ya bir destek mesajı gönderebilmemiz umuduyla,” diye ekledi.

Ukrayna konusunda da konuşan eski NATO şefi, “Ukrayna’ya ne kadar çok destek verirsek, bu savaş o kadar çabuk sona erebilir ve Ukrayna’nın Avrupa’da bağımsız ve demokratik bir ülke olarak galip geleceği bir şekilde sona erme olasılığı o kadar artar,” iddiasında bulundu.

Stoltenberg ayrıca, Ukrayna’ya yönelik operasyonun “Başkan Putin açısından stratejik bir başarısızlık olduğunu kabul etmenin de hayati önem taşıdığını” söyledi.

Bazı büyük NATO müttefiklerinin Ukrayna’nın NATO’ya üyeliğini deseklemediğini kabul eden Stoltenberg, bununla birlikte Kiev’in “NATO’ya hiç olmadığı kadar yakın” olduğunu söyledi ve “NATO müttefikleri, Ukrayna ordusuna teçhizat sağlıyor, eğitim veriyor ve onunla işbirliği yapıyor. Bence şimdi Ukrayna’ya azami desteği sağlamaya odaklanmalıyız,” dedi.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English