Diplomasi
Prof. Robert Pape: Trump’ın Netanyahu üzerindeki etkisi oldukça aşırı bir şekilde zayıflıyor

Chicago Üniversitesi Öğretim Üyesi Profesör Robert A. Pape, İsrail’in coğrafi bir tırmanma tuzağında sıkıştığını ve İran’ın bölgedeki stratejisinin dini değil hayatta kalma odaklı uluslararası ilişkiler gerçekçiliğine dayandığını belirtti.
Yayıncı Mario Nawfal’ın sorularını yanıtlayan Chicago Üniversitesi Öğretim Üyesi Profesör Robert A. Pape, İran ile Hizbullah arasındaki ilişkiye ve Ortadoğu’daki askeri güç dinamiklerine dair değerlendirmelerde bulundu.
Pape, İran’ın Hizbullah’ın eylemleriyle uyuşmazlık yaşaması halinde örgütü geri çekebilecek güce sahip olduğunu belirtti. Profesör Pape, “İran’ın Hizbullah üzerindeki nüfuzu, Amerika Birleşik Devletleri’nin İsrail üzerindeki nüfuzundan daha fazladır” ifadelerini kullandı.
Yayıncı Mario Nawfal, bu görüşe katıldığını ifade ederek, İran’ın kendisini Hizbullah’ın ciddi bir koruyucusu olarak konumlandırdığını dile getirdi.
Nawfal, son birkaç gün içinde bu durumun daha fazla kabul gördüğünü ve İran’ın Hizbullah nezdinde giderek daha fazla güvenilirlik kazandığını bildirdi.
İnsanların İran ve Hizbullah arasındaki ilişkinin tamamen ideolojik olduğunu ve bu iki aktörün birbiri için öleceğini düşündüğünü aktaran Pape, bu yaklaşımın ideolojinin gücüne gereğinden fazla anlam yüklemek anlamına geldiğini söyledi.
Pape, “Burada meydana gelen ve on yıllardır süregelen şey, doğrudan temel bir uluslararası ilişkiler gerçekçiliğidir” değerlendirmesinde bulundu. Profesör Pape, İsrail isimli bir aktörün diğer aktörler tarafından düşman olarak görüldüğünü ve bu diğer aktörlerin her zaman son derece sıkı bir koordinasyon içinde olmasalar bile birlikte hareket ettiklerini kaydetti.
Ortaya çıkan ve fiili bir savaş ittifakına dönüşen İran merkezli savaş gerçekliği göz önüne alındığında, tarafların giderek bir savaş ittifakı haline geldiğini belirten Pape, “Bu daha geniş etki alanıyla bekleyeceğiniz bir durumdur” dedi.
İsrail’in bir tuzağa düşeceğini vurgulayan Pape, İsrail’in kendi tırmanma tuzaklarının bulunduğunu aktardı. Pape, İsrail’in bu daha büyük tırmanma tuzağının içinde yer aldığını ifade etti.
İsrail’in yanıt vermemesi durumunda yaşanacaklara değinen Pape, “Eğer yanıt vermezlerse, bu İran’ın İsrail üzerinde baskı kurmaya devam etmeyeceği anlamına mı gelir? Hayır, gelmez. Eğer yanıt vermezlerse, halkın güveni kaybolacak ve dolayısıyla İsrail giderek zayıflayacaktır” ifadelerini kullandı.
İsrail’in yanıt vermesi halinde karşı karşıya kalacağı ikilemin diğer tarafına dikkat çeken Pape, İsrail’in kendisini bu tuzaktan hiçbir şekilde kurtaramayacağını bildirdi.
Pape, “İsrail bir tuzağın içindedir” diyerek, insanların neden bu savaşın kendilerini daha az maliyetle kurtaracak sihirli bir çözümünün olmasını istediklerini şu sözlerle açıkladı:
“Sanırım insanların aradığı şey, ‘Beni en az maliyetle bu işten kurtar.’ düşüncesidir. Sanki kötü bir anlaşmanın içindeyim, bu anlaşmada para kaybediyorum ve tek yapmam gereken zararın neresinden dönersem kârdır diyerek bu anlaşmadan çıkmakmış gibi davranılıyor.”
“Buradaki devletler sıradan bir iş anlaşması gibi kesip atabileceğiniz bir durumda değil”
Pape, devletler arası ilişkilerin ticari sözleşmelere benzemediğini vurgulayarak, “Bu, sıradan bir iş anlaşması gibi kesip atabileceğiniz ve bir sonraki daha büyük, daha iyi anlaşmaya geçebileceğiniz türden bir durum değildir” ifadelerini kullandı.
Profesör Pape, bu devletlerin coğrafya tarafından birbirlerine kilitlendiğini ve sürecin tam olarak bu nedenle bir tuzak niteliği taşıdığını kaydetti.
Nawfal, olayların bu tuzağa yeniden düşülecek koşullara nasıl geldiğine inanamadığını belirterek, İranlıların çok cesaretlendiğini, kendi kırmızı çizgilerini uyguladıklarını ve bu çizgilerden taviz vermediklerini ifade etti.
Nawfal, İran ile İsrail arasındaki karşılıklı çatışmanın hemen ardından İran’ın geri adım atmamasına dikkat çekti. Savaş öncesindeki İran’ın tam kapsamlı bir çatışmadan kaçınmak için elinden geleni yaptığını hatırlatan Nawfal, mevcut durumda İran’ın adeta çatışmaya davetiye çıkaran bir tutum sergilediğini dile getirdi.
Pape, Nawfal’ın bu tespitinin doğru olduğunu belirterek, geçmişe dönülebilmesi halinde Amerika Birleşik Devletleri’nin 27 Şubat tarihinde bir çevreleme rejimi tercihine sahip olduğunun net bir şekilde görülebileceğini aktardı.
Mükemmel olmasa da bu seçeneğin, ABD Donald Trump’ın hoşlanmadığı ancak halka kabul ettirebileceği Kapsamlı Ortak Eylem Planı anlaşmasının bir versiyonu olacağını söyleyen Pape, Oval Ofis’te saat 15.15’te gerçekleşen meşhur toplantıya atıfta bulundu.
Pape, “Trump, anlaşma doğrultusunda, yani İsrail’in nükleer heveslerinin çevrelenmesi yönünde mi ilerleyecek?” sorusunu yönelterek, o senaryoda hegemonya ve benzeri konuların konuşulmayacağını, sadece İran’ın çevrelenmiş olacağını belirtti. Ancak Trump’ın bunun yerine geri adım attırmaya yöneldiğini bildiren Pape, Trump’ın o pozisyonu geri çevirmeyi seçtiğini vurguladı.
Mevcut durumda Trump’ın çevreleme politikasına geri dönmeye çalıştığını dile getiren Pape, “Trump, sanki bizi İran’ın nükleer emellerinin çevreleneceği, Hürmüz Boğazı’nın açılacağı ve hiçbir ek ücretin alınmayacağı 27 Şubat pozisyonuna geri götürebilecekmiş gibi davranıyor” ifadelerini kullandı.
Bunun bir çevreleme mantığı olduğunu ifade eden Pape, böyle bir noktaya varılabilmesi ihtimalinde bile bunu ilk ve en kesin şekilde reddedecek olan aktörün doğrudan İran olacağını açıkladı.
İran’ın çevrelenmek istemediğini, çünkü geçmişte çevreleme politikasının zayıflığını gördüğünü aktaran Pape, İran’ın çevrelenmesinin, İsrail’in ve Amerika Birleşik Devletleri’nin çevrelenmesiyle sonuçlanmadığını bildirdi.
Pape, “Bu durum, karşılıklı işleyen bir çevreleme süreci değildi. Bu, kelimenin tam anlamıyla tek yönlü bir süreçti” dedi. İran’ın durumu önceden görmediği halde artık anladığını belirten Pape, ülkenin savaş öncesi statükoyu hiçbir koşulda kabul etmeyeceğini söyledi.
İran’ın bu tutumunun dininden, yeni dini liderinden veya İran Devrim Muhafızları Ordusu’nun mantıksız bir liderliğe sahip olmasından kaynaklanmadığını vurgulayan Pape, temel itici gücün ülkenin güvenliği olduğunu ifade etti.
Profesör Pape, “İran’ın hayatta kalma meselesi tehlikededir ve hayatta kalma güdüsü, ya büyümesi gerektiğini ya da defalarca saldırıya uğrayacağını söylüyor. Bunun arkasındaki mantık budur” ifadelerini kullandı.
“Trump’ın Netanyahu üzerindeki etkisi oldukça aşırı bir şekilde zayıflıyor”
Yayıncı Mario Nawfal’ın, son günlerde yaşananlara dayanarak Donald Trump’ın İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu üzerinde ne kadar etkisi olduğunu sorması üzerine Profesör Pape, bu etkinin oldukça aşırı bir şekilde zayıfladığını düşündüğünü kaydetti.
Netanyahu’nun seçim sürecine girdiğini ve bu konunun tamamen ön planda olacağını belirten Pape, Netanyahu’nun Trump’ın desteğine çok ihtiyaç duyduğunu, çünkü Trump’ın Netanyahu’ya ABD’de bağış toplaması konusunda büyük ölçüde yardımcı olabileceğini açıkladı.
Amerika Birleşik Devletleri’ndeki destekleyici yapıya değinen Pape, meselenin sadece Yahudi cemaatiyle sınırlı olmadığını, Evanjelikler arasında da İsrail’e yönelik devasa bir destek bulunduğunu bildirdi.
Pape, Netanyahu’nun kesinlikle Trump’ın gözüne girmek istediğini belirterek, Netanyahu’nun gerçek anlamda bir siyasi kopuş yaşamak istemediğini dile getirdi.
Ancak Netanyahu’nun da kendi tırmanma tuzağına sıkışmış durumda olduğunu vurgulayan Pape, ikili arasında bir tartışma yaşanmasının gerçek sebebinin bu olduğunu aktardı. Telefon görüşmesine dair bilgiyi sızdıran tarafın Netanyahu değil Trump olduğunu ifade eden Pape, Netanyahu’nun derhal basının karşısına geçerek durumu yumuşatmaya çalıştığını söyledi.
Pape, Netanyahu’nun açıklamalarını şu sözlerle aktardı: “Netanyahu, ‘Ah evet, bilirsiniz, biz sadece bir aileyiz. Bu sadece bir aile içindeki Şükran Günü tartışması ve biz hepimiz bir aileyiz. Bir araya geleceğiz’ gibi sözler sarf etti” Pape, bu durumun sanki ikinci bir evin çatı masraflarını kimin ödeyeceği üzerine yapılan sıradan bir kavgaymış gibi yansıtıldığını, ancak sahadaki gerçeğin kesinlikle bu olmadığını belirtti.
Pape, Trump’ın İsrail’e giden maddi kaynakları gerçekten kesmesi halinde buna şaşırmayacağını, bu durumun denklemi kökünden değiştireceğini, ancak böyle bir hamlenin oldukça sarsıcı olacağını ifade etti.
Trump’ın ara seçimlere giderken böyle bir karar almasının Evanjeliklerin büyük bir kısmından aldığı desteği ciddi boyutta zayıflatacağını belirten Pape, “Ben bunun gerçekleşme ihtimalini son derece düşük buluyorum. Bu nedenle, oldukça uzun bir süre bu tür bir gitgel durumu göreceğinizi düşünüyorum” değerlendirmesinde bulundu.
Buradaki en büyük meselenin, dünyada giderek artan siyasi ve ekonomik krizlerin Amerika Birleşik Devletleri içindeki iki farklı siyasi tarafın da tavırlarını sertleştirmesine yol açması olacağını kaydeden Pape, insanların bu duruma şaşıracağını bildirdi.
Pape, ekonomik kriz patlak verdiğinde Demokratların umduğunun aksine Trump’ın ara seçimlerdeki desteğinin beklendiği ölçüde zayıflamayacağını ifade etti. Desteğin belki biraz düşebileceğini aktaran Pape, çalışmalarında sıkça cezalandırma kavramından bahsettiğini hatırlatarak, cezalandırmanın genellikle tutumları sertleştirdiğini vurguladı.
Kamuoyunun desteğine dair elindeki verileri paylaşan Pape, “Şu anda Amerikan kamuoyunun yüzde 36’sı hâlâ bu savaşı destekliyor. Küresel kriz vurduğunda bu oranın yüzde 28’e kadar düşmesini beklemiyorum. Belki yüzde 33’e inebilir, ancak desteğin daha da sağlamlaştığını bile görebilirsiniz” dedi.
Geriye kalan ve savaşa karşı olan yüzde 60’tan fazla muhalif kesimin de tutumunu sertleştireceğini belirten Pape, bu kişilerin en başından beri tamamen kayıp olarak gördükleri bir savaş uğruna neden galonu 6 dolardan yakıt aldıklarını hiçbir şekilde anlayamayacaklarını dile getirdi.
Mario Nawfal, ABD’nin İran füzelerini engellememiş olmasının önemli bir detay olup olmadığını sorarak, Hürmüz Boğazı’nda düşürülen Apache helikopteriyle ilgili dinleyicilere yeni bir güncelleme yapamayacağını bildirdi. Ancak olayın İranlılar tarafından gerçekleştirildiğine dair raporlar ve soruşturmalar bulunduğunu ifade eden Nawfal, şahsen buna bahse girebileceğini söyledi.
İsrail cephesinde söylemlerin çok hızlı bir şekilde tırmandığına dikkat çeken Nawfal, İsrail Ulusal Güvenlik Bakanı Itamar Ben-Gvir’in herkesin silahlanması gerektiği yönünde peş peşe açıklamalar yaptığını aktardı.
Nawfal, Hizbullah’ın İsrail’e sızmasının birkaç gün önce yaşanan ve gerginliği tırmandıran olaylardan çok daha önemli olduğunu vurgulayarak, İsrail’in nispeten kısa süre içinde kesin bir misilleme yapmasını beklediğini bildirdi.
Profesör Pape, Nawfal’ın bu analizine katıldığını belirterek, yayıncının konunun tam kalbine temas ettiğini söyledi. Trump’ın bir hafta önce yaptığı gibi geçici bir erteleme sağlamak amacıyla bir telefon görüşmesi gerçekleştirebileceğini aktaran Pape, önceki baskının yaklaşık 48 saat sürdüğünü ifade etti.
Benzer bir etkinin tekrar görülebileceğini dile getiren Pape, “Sizin de belirttiğiniz gibi, 7 Ekim korkularının körüklenmesi tam olarak bu süreci yönlendiren şeydir. Bu duyguyu durdurmakta çok zorlanacaksınız” değerlendirmesini yaptı.
Durumun sadece rasyonel bir hesaplamadan ibaret olmadığını vurgulayan Pape, askeri harekat ile siyasetin etkileşimine işaret etti.
Konuyu sık sık satranç analojileriyle anlattığını ancak bunun sadece bir satranç oyunu olmadığını belirten Pape, kamuoylarının kitlesel olarak son derece duygusal hareket ettiğini ve İsrail’de şu an görülen şeyin de bu olduğunu bildirdi.
Pape, ABD kamuoyunda da 11 Eylül saldırılarının ardından aynı duygu durumunun yaşandığını hatırlatarak, “Eğer 11 Eylül olmasaydı 2003 yılında Irak’ı asla işgal etmezdik. Bu işgal, parlak bir stratejik hamle olduğu için gerçekleşmedi” dedi.
Birçok uzmanın o dönemde işgalin parlak bir strateji olmadığını, aksine tam tersi bir anlama geldiğini savunduğunu kaydeden Pape, işgalin gerçekleşme nedeninin Amerikan halkının aşırı duygusal ruh hali olduğunu dile getirdi. Pape, “Halk, olayla hiçbir ilgisi olmayan bir ülkeye karşı bile intikam talep ediyordu. İşte o zaman olan da buydu” ifadelerini kullandı.
Bakan Ben-Gvir’in silahlanma yönündeki açıklamalarına değinen Pape, Ben-Gvir’in elbette böyle şeyler söyleyeceğini ve artan bu dalgayı durdurmanın son derece zor olacağını belirtti. İnsanların Beyrut’ta olan bitene odaklanacağını ifade eden Pape, dünyanın geri kalanı için asıl eylemin Husiler ile birlikte gelebileceğini vurguladı.
Nawfal, İsrail ile İran arasındaki son çatışmada, kendi ülkelerinde “72 saatlik savaş” yerine “17 saatlik savaş” olarak adlandırılan süreçte önemli bir askeri gelişme yaşandığını bildirdi. NBC ve CNN’in haberlerine göre, İran İsrail’e saldırdığında ABD’nin ilk kez İran füzelerini engellemediğini aktaran Nawfal, bunu teyit etmeyi sürekli unuttuğunu ancak kamuoyuna yansıyan raporların bu yönde olduğunu belirtti. Nawfal, yaşanan bu olağandışı durumun İsrail’in Amerika Birleşik Devletleri’nden ayrışmasının başlangıcı olup olamayacağını sordu.
“Ordular füzeleri fırlatılmadan önce vurmaya çalışacaktır”
Bu durumu doğrulayan Profesör Pape, meselenin stratejik sonuçlarını askeri boyutuyla açıklamak istediğini dile getirdi. Şu anda Bölge Yüksek İrtifa Hava Savunma ve Patriot sistemlerindeki önleyici füzelerin giderek tükenmekte olduğunun herkes tarafından bilindiğini kaydeden Pape, savunma stoklarının kesin miktarının tam olarak bilinmediğini aktardı.
Ancak mühimmat eksikliğinin stratejik olarak gelecekteki davranış kalıpları açısından ne anlama geldiği konusunun medyada yeterince tartışılmadığını belirten Pape, “Bu durum sanki ‘Füzeleriniz biterse, elinizde sadece füze kalmaz’ gibi sunuluyor” dedi. Yıllarca Amerikan Hava Kuvvetleri için strateji dersleri verdiğini vurgulayan Pape, bu askeri değerlendirmeyi fildişi kulesinden konuşan bir akademisyen olarak değil, orduların gerçek işleyişine dayanarak yaptığını söyledi.
Önleyici füzelerin azalmasının askeri doktrin açısından savunma odaklı hava kontrolünden, taarruz odaklı hava kontrolüne geçiş anlamına geldiğini açıklayan Pape, “Gelen füzeleri engelleme kabiliyetinizi yitirirseniz, bu arkanıza yaslanıp füzelerin gelip size saldırmasına izin vereceğiniz anlamına mı gelir? Hayır” ifadelerini kullandı.
Pape, bu senaryoda tarafların taarruz odaklı hava kontrolü denilen yöntemi uygulamak için eskisinden çok daha tetikte olacağını belirterek süreci şu sözlerle detaylandırdı:
“Bu yaklaşım, füzeleri fırlatılmadan önce vurmaya çalışmak, komuta merkezlerini füzeler ateşlenmeden önce hedef almak, sığınakları kullanıma açılmadan önce imha etmeye çalışmaktır. Dolayısıyla sahada göreceğiniz şey çok daha fazla önleyici hamle olacaktır.”
Savunma amaçlı önleyici füzelerin stoklarındaki erimenin, savaşın sona erdiği şeklinde iyimser biçimde yorumlanamayacağını vurgulayan Pape, “Bunun sürekli tartışıldığını duyuyorum. ‘Amerika bu savaşı sürdüremez çünkü önleyici füzeleri bitecek, İsrail savaşı durdurmak zorunda kalacak, Tayvan’ı artık savunamayacağımızdan endişelenmeliyiz’ gibi argümanlar öne sürülüyor. Üzgünüm ama ordular hiçbir zaman böyle düşünmez” dedi.
Kendisinin Başkan Trump’ın nasıl düşündüğünden değil, düzenli orduların nasıl düşündüğünden bahsettiğini belirten Pape, orduların böyle kritik bir durumda derhal taarruz odaklı hava kontrolü adı verilen sert bir reaksiyon gösterdiğini dile getirdi. İnsanların bu askeri terimi diledikleri zaman internette aratabileceğini ifade eden Pape, “Taarruz odaklı hava kontrolü ilk olarak önleyici şekilde vurmanız demektir ve bu durum tetikte olma halini, daha az değil, daha fazla saldırıyı doğrudan teşvik edecektir. Dolayısıyla, sadece bir mühimmat türümüz tükendiği için bu savaş asla yavaşlamıyor” diyerek sözlerini tamamladı.
Diplomasi
Çin’den Orta Doğu’daki çatışmalarda diyalog çağrısı

Çin’den Afrika ve Orta Doğu’da diplomatik ataklar yükselirken, üst düzey İranlı yetkili, Tahran’ın egemenliğini koruyacağını söyledi.
Çin’in en üst düzey diplomatı Wang Yi, pazartesi günü Pekin’de üst düzey İranlı yetkiliyle yaptığı görüşmede, Orta Doğu’daki çatışmaların siyasi yollarla çözülmesi gerektiğini bir kez daha vurgulayarak silahlı çatışmanın bir çıkış yolu olmadığını belirtti.
Çin devlet haber ajansı Xinhua’nın aktardığına göre Wang, İran Yüksek Ulusal Güvenlik Konseyi Genel Sekreter Yardımcısı Ali Bagheri Kani’ye, Orta Doğu’daki çatışmaları çözmenin yolunun diyalog ve müzakereden geçtiğini belirtti.
Wang ayrıca Çin’in, egemenliğini ve güvenliğini koruma konusunda İran’ı desteklediğini ifade etti.
Wang Yi, “Orta Doğu’daki çatışmalar uzadıkça ve daha geniş bir bölgeye yayılma riski arttıkça, diyalog ve müzakereler ileriye dönük tek uygulanabilir yol olmaya devam ediyor” dedi.
Wang, “Tüm taraflar, yeniden silahlı çatışmaya başvurmak yerine akılcı ve pragmatik bir anlayışla siyasi çözüme odaklanmalı” ifadelerini kullandı.
Çin Dışişleri Bakanlığına göre Kani, bölgesel duruma ilişkin İran’ın tutumunu aktararak Tahran’ın baskı ve tehditler karşısında güvenliğini, egemenliğini ve toprak bütünlüğünü kararlılıkla koruyacağını, bununla birlikte tüm taraflarla müzakerelere açık olmaya devam edeceğini söyledi.
Çin’den Orta Doğu ve Afrika’ya diplomatik seferberlik
Çin, yine pazartesi günü yaptığı açıklamada, üç özel temsilcisinin Orta Doğu, Kızıldeniz ve Afrika Boynuzu bölgesindeki ülkelere bir dizi ziyaret gerçekleştireceğini duyurdu.
Çin Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Mao Ning, Orta Doğu Özel Temsilcisi Zhai Jun’un kasım ayının başı ile ortası arasında İran, Umman ve Suudi Arabistan’ı ziyaret edeceğini bildirdi.
Afrika İşleri Özel Temsilcisi Liu Xianfa da Etiyopya, Cibuti ve Mısır’a gidecek. Afrika Boynuzu İşleri Özel Temsilcisi Hu Changchun ise kasım ayı başında Eritre’yi ziyaret edecek.
Mao, “Çin’in özel temsilcilerinin bölge ülkelerine eş zamanlı ziyaretleri, barış görüşmelerini teşvik etmeyi, gerilimi azaltmayı ve bölgesel barış ile istikrarın korunmasında yapıcı bir rol oynamayı amaçlıyor” dedi.
ABD ara seçimleri sonrasında İran’a yeni saldırı ihtimali
Bu diplomatik hareketlilik, salı günü yapılacak ABD ara seçimlerinin ardından Washington ile Tahran arasındaki çatışmanın yeniden alevlenme tehdidinin ortaya çıktığı bir döneme denk geliyor.
ABD Başkanı Donald Trump, seçimlerin ardından İran’a yönelik askeri operasyonların yeniden başlayabileceğini defalarca ima etti.
İran’ın dini lideri Mücteba Hamaney ise geçen hafta, yeni saldırıların gerçekleşmesi halinde “coğrafi sınırlama olmaksızın derhal ve etkili” şekilde misilleme yapılacağı uyarısında bulundu.
Haberlere göre ABD yönetimi, bazı Körfez Arap ülkelerini ara seçimlerin ardından İran’a karşı düzenlenebilecek “kısa ve yoğun” bir askeri harekâta hazırlıklı olmaları konusunda uyardı.
Bu arada Suudi Arabistan ile Yemen’deki Husiler arasındaki çatışma da ciddi biçimde tırmandı. Bu gelişmeler, Kızıldeniz’den geçen hayati önemdeki deniz ticaret yollarını tehdit ediyor.
Kızıldeniz ve Babülmendep Boğazı diplomasinin odağında
Coğrafi açıdan Mısır, Süveyş Kanalı üzerinden Kızıldeniz’in kuzey girişini kontrol eden stratejik bir konumda bulunuyor. Afrika Boynuzu’ndaki Eritre ve Cibuti ise Kızıldeniz’in güneyinde, Yemen ve Suudi Arabistan kıyılarının tam karşısında yer alan Babülmendep Boğazı’nın iki yanında bulunuyor.
Cibuti, aralarında Çin’in de bulunduğu çeşitli ülkelerin askeri üslerine ev sahipliği yapıyor.
Yaklaşık 138 milyonluk tahmini nüfusuyla dünyanın en kalabalık denize kıyısı olmayan ülkesi olan Etiyopya ise Afrika Boynuzu’nun iç kesimlerinde yer alıyor ve deniz ticaretine erişim konusunda büyük ölçüde Kızıldeniz’e bağımlı.
Kasım ayında gerçekleştirilecek ziyaretler, Pekin’in geçen ay çatışmanın önemli taraflarıyla yürüttüğü yoğun diplomatik temasların devamı niteliğinde olacak.
Bu temaslar kapsamında Birleşik Arap Emirlikleri Devlet Başkanlığı Özel Temsilcisi Haldun el-Mübarek ve Suudi Arabistan Dışişleri Bakanlığı Danışmanı Prens Halid bin Bender bin Sultan da Pekin’de görüşmeler gerçekleştirmişti.
İki hafta önce Wang Yi, Cibutili mevkidaşı Abdulkadir Hüseyin Ömer ile bir araya gelmişti. Görüşmede iki ülke, Kızıldeniz, Afrika Boynuzu ve Babülmendep Boğazı üzerinden geçen uluslararası deniz taşımacılığı güzergâhlarının güvenliğinin sağlanması çağrısında bulunmuştu.
Xi Jinping: Orta Doğu büyük güçlerin rekabet alanına dönüşmemeli
Öte yandan Umman Sultanı Heysem bin Tarık, pazartesi günü Pekin’de Çin Devlet Başkanı Xi Jinping ile görüştü.
Xi, görüşmede Orta Doğu’nun “büyük güçler arasındaki rekabetin ve jeopolitik çatışmaların sahnesine dönüşmemesi gerektiği” uyarısında bulundu.
Görüşmenin ardından yayımlanan Çin-Umman ortak bildirisinde Maskat yönetimi, Çin’in Orta Doğu’ya yönelik barış önerilerini desteklediğini ve Pekin’in bölgede kalıcı istikrarın sağlanmasında “daha büyük bir rol” üstlenmesini beklediğini açıkladı.
Diplomasi
Trump, olası seçim yenilgisinin faturasını NATO’ya çıkarabilir

NATO ülkeleri, yarın (3 Kasım) yapılacak ABD ara seçimlerinde en kötü senaryoya karşı hazırlık yapıyor.
POLITICO’ya konuşan beş NATO diplomatına göre, Avrupalı müttefikler, Cumhuriyetçilerin yenilgisinin Başkan Donald Trump’ı ittifaka yönelik saldırılarını önemli ölçüde artırmaya itebileceğinden endişe duyuyor.
Onların endişesi, Trump’ın iç politikada Kongre tarafından kısıtlanması durumunda, ABD ordusunun başkomutanı olarak daha serbest hareket edebildiği dış politika alanında mirasını pekiştirmeye çalışma ihtimali.
Diplomatlardan üçü, bunun Avrupa’dan binlerce askerin daha çekilmesi anlamına gelebileceğini söyledi.
“Genellikle görev süresi dolmak üzere olan başkanların dış politikada sergilediği tutum, hayal kırıklıklarını dışa vurma ile maceracılığın bir karışımıdır,” diyen üst düzey bir Avrupalı savunma yetkilisi, NATO’ya saldırmanın “Trump’ın dünya görüşünün tutarlı bir parçası gibi göründüğünü” ekledi.
Beyaz Saray Basın Sözcüsü Yardımcısı Olivia Wales, POLITICO’ya “Başkan Trump, NATO için herkesten daha fazlasını yaptı” dedi ve müttefiklerin 2035 yılına kadar savunma harcamalarını GSYİH’nin %5’ine çıkarma, Grönland’daki ABD askeri varlığını güçlendirme ve Rusya’nın Ukrayna’daki topyekûn savaşını sona erdirme çabaları konusunda anlaşmalar sağlamadaki başarılarına atıfta bulundu.
Fakat Wales, İran’daki savaş konusunda “Başkan, NATO müttefiklerimizin ABD’nin yanında olması gerektiği konusunda kararlılığını sürdürüyor,” dedi ve şunları ekledi:
“Başkan, Batı’nın kontrollü çöküşünü asla kabul etmeyecek ve yurt içinde ve yurt dışında çıkarlarımızı pişmanlık duymadan savunmaya devam edecek.”
Demokratların Temsilciler Meclisi’ni kazanması ve Senato’da kontrolü ele geçirmesi beklenirken, Trump’ın kişisel onay oranları tarihinin en düşük seviyesine geriledi.
Bu endişeler, ara seçimlerden haftalar önce ABD’nin Ukrayna’ya yönelik Starlink uydu hizmetlerini kesmesi ve Trump ile Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin arasında yeni bir yakınlaşma yaşanmasının ardından artan transatlantik gerilimleri vurguluyor.
NATO diplomatlarından biri, seçimlerin kaybedilmesi durumunda Trump için, “Çok sinirlenebilir. [O durumda] çok sert davranacaktır,” dedi.
Endişelerin merkezinde, Aralık ayına kadar yapılması beklenen Avrupa’daki ABD kuvvetlerine ilişkin yaklaşan gözden geçirme yer alıyor.
Üç diplomat, Trump’ın yurt içinde yasama faaliyetlerinin engellenmesi durumunda, MAGA tabanını harekete geçirmek için bu geri çekilmenin kapsamını önemli ölçüde artırmaya çalışabileceğini söyledi.
Eski bir NATO yetkilisi ve Britanya merkezli Royal United Services Institute (RUSI) düşünce kuruluşunda seçkin araştırmacı olan Oana Lungescu, başkanın kıtadaki ABD varlığının devamını, Avrupa’nın Ukrayna’da ABD destekli bir barış anlaşmasını kabul etmesine bağlamaya da karar verebileceğini belirtti:
“Tüm bu konuların, yani ABD’nin askeri varlık gözden geçirmesi, Ukrayna, Avrupa güvenlik düzeni… bir şekilde Putin ile yapılacak çok daha büyük bir anlaşmanın parçası olarak ele alınması riski var, bu da Avrupa’nın güvenliği açısından çok tehlikeli bir durum yaratır.”
Diplomatlar, Trump’ın ayrıca ittifakın ortak fonuna yapılan ABD katkılarını azaltma, Ukrayna için NATO destekli PURL silah satın alma programını sınırlama ve Rusya ile ilişkileri daha da derinleştirme yönünde adımlar atabileceğini belirttiler.
Cumhuriyetçilerin seçimlerde büyük bir yenilgiye uğraması, Pentagon’da da büyük değişikliklere yol açabilir ve bu durum, şu anda Pentagon’da hazırlanan tüm planlar üzerinde domino etkisi yaratabilir.
Savunma Bakanı Pete Hegseth, milletvekillerine, özellikle de Demokratlara bütçe ve operasyonlar hakkında düzenli brifingler vermeyi reddetmesi nedeniyle Kongre’de son derece sevimsiz bir figür haline geldi.
Popülaritedeki bu düşüş, Trump’ın seçimlerde ağır bir yenilgiye uğraması halinde Hegseth’in görevden alınabileceğine dair spekülasyonlara yol açtı.
Bunun nedenlerinden biri de, Demokratların çoğunlukta olduğu bir Kongre’nin, Hegseth’e, onlarca general ve amirali sebepsiz yere görevden alması ve İran’la süren ve tıkanma noktasına gelen savaş nedeniyle soruşturmalar açacağı düşüncesi.
Bu duruşmalar ve soruşturmalar, Hegseth ve ekibinin elini kolunu bağlayacak ve yönetim için utanç verici bir durum yaratabilir.
Hegseth görevinden ayrılırsa, Pentagon’da bir geçiş dönemi yaşanacak ve bu da ABD birliklerinin Avrupa’dan çekilmesine ilişkin kararların haftalarca hatta aylarca ertelenmesine neden olabilir.
Teorik olarak, Temsilciler Meclisi ve Senato’da Demokratların çoğunlukta olması, ABD yasaları şu anda Avrupa’daki asker varlığı için 76.000 kişilik bir alt sınır getirmiş olsa bile, Trump’ın manevra alanını dışişleri ve savunma konularında bile kısıtlayacak.
Fakat Defense Priorities düşünce kuruluşunda kıdemli araştırmacı olan Jennifer Kavanagh, “En azından asgari asker sayısının hukuki incelemeye dayanabileceği şüpheli ve her halükarda Trump, mahkemeleri görmezden gelmeye son derece istekli davrandı. Trump yönetimi, Kongre’nin finansman yönergelerini düzenli olarak göz ardı ederek, yasama organının yetki vermediği faaliyetlere para harcadı,” dedi.
Trump daha kapsamlı bir asker çekilmesine karar verirse, Avrupa’nın elektronik harp yetenekleri, hava savunma sistemleri, istihbarat ve keşif desteği, havada yakıt ikmali ve bazı lojistik türleri dahil olmak üzere kaynakları yenilemekte “en büyük zorluğu” yaşayacağını belirtti.
Diğer müttefikler ise Trump’ın NATO’ya ağır darbe indireceği konusunda daha şüpheci.
Karadağ Savunma Bakanı Dragan Krapović, POLITICO’ya verdiği demeçte, “Trump’ın NATO’dan ayrılacağına dair sürekli spekülasyonlar var… fakat bu şimdiye kadar gerçekleşmedi. Avrupa’daki asker sayısının azaltılmasına ilişkin nihai kararı Kongre veriyor,” dedi.
Gelgelelim “Başarı olasılığı yüksek varsayımlarda bulunmak için rasyonel kararlar alan bir inceleme nesnesine ihtiyaç vardır,” diyen altıncı bir NATO diplomatı, Trump ile bu noktaya geldiklerini sanmadığını ekledi.
Diplomasi
Erdoğan, Güney Kore’ye nükleer ve AI ortaklığı teklif edecek

Üç günlük Güney Kore gezisine başlayan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Asya ülkesi ile nükleer enerji, yapay zeka (AI) ve savunma alanlarında işbirliği yapmak istiyor.
Bugünkü (2 Kasım) ziyaretine başlamadan önce Güney Kore’nin resmi haber ajansı Yonhap’a konuşan Erdoğan, Türkiye’nin planladığı Sinop nükleer santralinin geliştirilmesinde bir ortak olabileceğini söyledi.
Cumhurbaşkanı, devlet kuruluşu Korea Electric Power Corp ile Karadeniz projesinin teknik ve iktisadi şartlarını incelediklerini söyledi.
Erdoğan, Ankara’nın bir ortak seçmeden önce finansman, elektrik maliyetleri ve Türk ekonomisine sağlayacağı faydaları değerlendireceğini de sözlerine ekledi.
Seul ve Ankara, geçen yıl Cumhurbaşkanı Lee Jae Myung’un Türkiye’ye yaptığı ziyaret sırasında nükleer enerji alanında işbirliğine ilişkin bir mutabakat zaptı imzalamıştı.
Anlaşma, reaktör teknolojisi, saha değerlendirmesi, ruhsatlandırma, finansman ve iş modelleri alanlarındaki işbirliğini kapsıyor.
Cumhurbaşkanı, “Bu konuyla ilgili Kore ile yürüttüğümüz müzakerelere büyük önem veriyoruz. Koreli dostlarımızın nükleer enerji alanındaki deneyimlerinin farkındayız,” dedi.
Erdoğan, Yonhap’a verdiği mülakatta savunma, yarı iletkenler, yapay zeka ve robotik alanlarını da potansiyel işbirliği alanları olarak belirledi ve Güney Kore’den daha fazla yatırım ve ortak üretim çağrısında bulundu.
Erdoğan, “Amacımız, bu potansiyel fırsatları somut girişimlere dönüştürmek, şirketlerimiz için iş fırsatlarını kolaylaştırmak ve karşılıklı yatırımları artırmak,” dedi.
Ülkelerin 15 milyar dolarlık ikili ticaret hedefi doğrultusunda çalıştıklarını belirten Erdoğan, Güney Kore lehine olan dengesizliğin giderilmesi için çaba gösterilmesi çağrısında bulundu.
Cumhurbaşkanı, Güney Kore’nin Türkiye’nin PD170 turbo dizel uçak motoruna gösterdiği ilgiyi memnuniyetle karşıladı ve insansız hava araçları, motor teknolojileri ve elektronik sistemler gibi alanlarda ikili savunma sanayi işbirliğini genişletmek için önemli fırsatlar gördüğünü belirtti.
Erdoğan şöyle devam etti:
“Güçlü üretim altyapısı, nitelikli işgücü ve stratejik konumu ile Türkiye, Koreli yatırımcılara önemli fırsatlar sunuyor. Güney Kore’nin teknoloji ve inovasyon alanındaki uzmanlığını Türkiye’nin üretim gücüyle birleştirerek çok daha büyük başarılara imza atabiliriz.”
Erdoğan, mevcut ikili işbirliğinin örnekleri olarak Hyundai Motor Group’un Türkiye’deki uzun süredir devam eden otomotiv üretim faaliyetlerini ve POSCO’nun çelik sektöründeki yatırımlarını gösterdi.
Aynı zamanda Hyundai’nin İzmit’teki fabrikasında elektrikli araç üretimine başlamasını memnuniyetle karşıladı.
Ayrıca, Hürmüz Boğazı’ndan geçenler de dahil olmak üzere küresel enerji piyasaları ve ticaret yollarına yönelik ciddi risklere işaret ederek, Güney Kore’nin Türkiye’nin ulaştırma ve lojistik altyapısına daha fazla yatırım yapması çağrısında bulundu.
“Mevcut kriz, uluslararası ticaret için güvenilir alternatif güzergâhlar geliştirmenin ne kadar hayati önem taşıdığını bir kez daha ortaya koydu,” diyen Erdoğan, tarihi Hicaz Demiryolu’nu yeniden canlandırma planları da dahil olmak üzere, Asya ile Avrupa’yı birbirine bağlayan ulaştırma ve lojistik bağlantılarını genişletmeye yönelik Türkiye’nin çabalarına dikkat çekti.
“Kore şirketlerinin Türkiye’nin bölgesel ulaştırma ve lojistik yatırımlarına daha fazla katılımını arzu ediyoruz,” diyen Erdoğan, Ankara’nın ülkede yatırım yapmak isteyen Kore firmalarını desteklemeye hazır olduğunu da sözlerine ekledi.
Erdoğan, iki ülkenin uzun soluklu dostluğunu geleceğe taşımaları çağrısında bulunarak, aralarındaki bağı “kanla pekiştirilmiş” bir bağ olarak nitelendirdi:
“Nesiller boyu aktarılan kardeşlik ve karşılıklı güven bağları, ilişkilerimizin merkezinde yer alıyor. Bu değerli mirası gelecek nesillere daha da güçlü bir şekilde aktarmak bizim sorumluluğumuz. Ziyaretimizin, iki ülke arasındaki işbirliğini daha da ileriye taşımak için somut adımların atılmasına zemin hazırlayacağına inanıyorum.”
Güney Kore ve Türkiye, gelecek yıl diplomatik ilişkilerin 70. yıl dönümünü kutlayacak.
Diplomasi1 hafta önce“Küresel Britanya” ve Kürt Reçetesinin İzleri
Amerika2 hafta önceSenatör Sanders: Silikon Vadisi zenginleri “korkunç bir plan” üzerinde çalışıyor
Dünya Basını2 hafta önceProf. Wolff: Batı sömürgeciliğin sonuna geldiğini inkar ediyor
Görüş2 hafta önceFransa sokaklarında kaos ve hesaplaşma
Söyleşi1 hafta önce“AfD, Alman büyük sermayesindeki iç çelişkinin bir ifadesi”
Dünya Basını2 hafta önceAmerika inkâr girdabında: Üç düşünürden sistemin çöküşüne dair uyarılar
Dünya Basını2 hafta önce“Tescilli aşırı sağcı”: Alman parti sisteminin bumerangı
Asya6 gün önceMao gafı krize yol açtı: Mbappe özür diledi, Çin’de boykot başladı









