Diplomasi
Prof. Robert Pape: Trump’ın Netanyahu üzerindeki etkisi oldukça aşırı bir şekilde zayıflıyor

Chicago Üniversitesi Öğretim Üyesi Profesör Robert A. Pape, İsrail’in coğrafi bir tırmanma tuzağında sıkıştığını ve İran’ın bölgedeki stratejisinin dini değil hayatta kalma odaklı uluslararası ilişkiler gerçekçiliğine dayandığını belirtti.
Yayıncı Mario Nawfal’ın sorularını yanıtlayan Chicago Üniversitesi Öğretim Üyesi Profesör Robert A. Pape, İran ile Hizbullah arasındaki ilişkiye ve Ortadoğu’daki askeri güç dinamiklerine dair değerlendirmelerde bulundu.
Pape, İran’ın Hizbullah’ın eylemleriyle uyuşmazlık yaşaması halinde örgütü geri çekebilecek güce sahip olduğunu belirtti. Profesör Pape, “İran’ın Hizbullah üzerindeki nüfuzu, Amerika Birleşik Devletleri’nin İsrail üzerindeki nüfuzundan daha fazladır” ifadelerini kullandı.
Yayıncı Mario Nawfal, bu görüşe katıldığını ifade ederek, İran’ın kendisini Hizbullah’ın ciddi bir koruyucusu olarak konumlandırdığını dile getirdi.
Nawfal, son birkaç gün içinde bu durumun daha fazla kabul gördüğünü ve İran’ın Hizbullah nezdinde giderek daha fazla güvenilirlik kazandığını bildirdi.
İnsanların İran ve Hizbullah arasındaki ilişkinin tamamen ideolojik olduğunu ve bu iki aktörün birbiri için öleceğini düşündüğünü aktaran Pape, bu yaklaşımın ideolojinin gücüne gereğinden fazla anlam yüklemek anlamına geldiğini söyledi.
Pape, “Burada meydana gelen ve on yıllardır süregelen şey, doğrudan temel bir uluslararası ilişkiler gerçekçiliğidir” değerlendirmesinde bulundu. Profesör Pape, İsrail isimli bir aktörün diğer aktörler tarafından düşman olarak görüldüğünü ve bu diğer aktörlerin her zaman son derece sıkı bir koordinasyon içinde olmasalar bile birlikte hareket ettiklerini kaydetti.
Ortaya çıkan ve fiili bir savaş ittifakına dönüşen İran merkezli savaş gerçekliği göz önüne alındığında, tarafların giderek bir savaş ittifakı haline geldiğini belirten Pape, “Bu daha geniş etki alanıyla bekleyeceğiniz bir durumdur” dedi.
İsrail’in bir tuzağa düşeceğini vurgulayan Pape, İsrail’in kendi tırmanma tuzaklarının bulunduğunu aktardı. Pape, İsrail’in bu daha büyük tırmanma tuzağının içinde yer aldığını ifade etti.
İsrail’in yanıt vermemesi durumunda yaşanacaklara değinen Pape, “Eğer yanıt vermezlerse, bu İran’ın İsrail üzerinde baskı kurmaya devam etmeyeceği anlamına mı gelir? Hayır, gelmez. Eğer yanıt vermezlerse, halkın güveni kaybolacak ve dolayısıyla İsrail giderek zayıflayacaktır” ifadelerini kullandı.
İsrail’in yanıt vermesi halinde karşı karşıya kalacağı ikilemin diğer tarafına dikkat çeken Pape, İsrail’in kendisini bu tuzaktan hiçbir şekilde kurtaramayacağını bildirdi.
Pape, “İsrail bir tuzağın içindedir” diyerek, insanların neden bu savaşın kendilerini daha az maliyetle kurtaracak sihirli bir çözümünün olmasını istediklerini şu sözlerle açıkladı:
“Sanırım insanların aradığı şey, ‘Beni en az maliyetle bu işten kurtar.’ düşüncesidir. Sanki kötü bir anlaşmanın içindeyim, bu anlaşmada para kaybediyorum ve tek yapmam gereken zararın neresinden dönersem kârdır diyerek bu anlaşmadan çıkmakmış gibi davranılıyor.”
“Buradaki devletler sıradan bir iş anlaşması gibi kesip atabileceğiniz bir durumda değil”
Pape, devletler arası ilişkilerin ticari sözleşmelere benzemediğini vurgulayarak, “Bu, sıradan bir iş anlaşması gibi kesip atabileceğiniz ve bir sonraki daha büyük, daha iyi anlaşmaya geçebileceğiniz türden bir durum değildir” ifadelerini kullandı.
Profesör Pape, bu devletlerin coğrafya tarafından birbirlerine kilitlendiğini ve sürecin tam olarak bu nedenle bir tuzak niteliği taşıdığını kaydetti.
Nawfal, olayların bu tuzağa yeniden düşülecek koşullara nasıl geldiğine inanamadığını belirterek, İranlıların çok cesaretlendiğini, kendi kırmızı çizgilerini uyguladıklarını ve bu çizgilerden taviz vermediklerini ifade etti.
Nawfal, İran ile İsrail arasındaki karşılıklı çatışmanın hemen ardından İran’ın geri adım atmamasına dikkat çekti. Savaş öncesindeki İran’ın tam kapsamlı bir çatışmadan kaçınmak için elinden geleni yaptığını hatırlatan Nawfal, mevcut durumda İran’ın adeta çatışmaya davetiye çıkaran bir tutum sergilediğini dile getirdi.
Pape, Nawfal’ın bu tespitinin doğru olduğunu belirterek, geçmişe dönülebilmesi halinde Amerika Birleşik Devletleri’nin 27 Şubat tarihinde bir çevreleme rejimi tercihine sahip olduğunun net bir şekilde görülebileceğini aktardı.
Mükemmel olmasa da bu seçeneğin, ABD Donald Trump’ın hoşlanmadığı ancak halka kabul ettirebileceği Kapsamlı Ortak Eylem Planı anlaşmasının bir versiyonu olacağını söyleyen Pape, Oval Ofis’te saat 15.15’te gerçekleşen meşhur toplantıya atıfta bulundu.
Pape, “Trump, anlaşma doğrultusunda, yani İsrail’in nükleer heveslerinin çevrelenmesi yönünde mi ilerleyecek?” sorusunu yönelterek, o senaryoda hegemonya ve benzeri konuların konuşulmayacağını, sadece İran’ın çevrelenmiş olacağını belirtti. Ancak Trump’ın bunun yerine geri adım attırmaya yöneldiğini bildiren Pape, Trump’ın o pozisyonu geri çevirmeyi seçtiğini vurguladı.
Mevcut durumda Trump’ın çevreleme politikasına geri dönmeye çalıştığını dile getiren Pape, “Trump, sanki bizi İran’ın nükleer emellerinin çevreleneceği, Hürmüz Boğazı’nın açılacağı ve hiçbir ek ücretin alınmayacağı 27 Şubat pozisyonuna geri götürebilecekmiş gibi davranıyor” ifadelerini kullandı.
Bunun bir çevreleme mantığı olduğunu ifade eden Pape, böyle bir noktaya varılabilmesi ihtimalinde bile bunu ilk ve en kesin şekilde reddedecek olan aktörün doğrudan İran olacağını açıkladı.
İran’ın çevrelenmek istemediğini, çünkü geçmişte çevreleme politikasının zayıflığını gördüğünü aktaran Pape, İran’ın çevrelenmesinin, İsrail’in ve Amerika Birleşik Devletleri’nin çevrelenmesiyle sonuçlanmadığını bildirdi.
Pape, “Bu durum, karşılıklı işleyen bir çevreleme süreci değildi. Bu, kelimenin tam anlamıyla tek yönlü bir süreçti” dedi. İran’ın durumu önceden görmediği halde artık anladığını belirten Pape, ülkenin savaş öncesi statükoyu hiçbir koşulda kabul etmeyeceğini söyledi.
İran’ın bu tutumunun dininden, yeni dini liderinden veya İran Devrim Muhafızları Ordusu’nun mantıksız bir liderliğe sahip olmasından kaynaklanmadığını vurgulayan Pape, temel itici gücün ülkenin güvenliği olduğunu ifade etti.
Profesör Pape, “İran’ın hayatta kalma meselesi tehlikededir ve hayatta kalma güdüsü, ya büyümesi gerektiğini ya da defalarca saldırıya uğrayacağını söylüyor. Bunun arkasındaki mantık budur” ifadelerini kullandı.
“Trump’ın Netanyahu üzerindeki etkisi oldukça aşırı bir şekilde zayıflıyor”
Yayıncı Mario Nawfal’ın, son günlerde yaşananlara dayanarak Donald Trump’ın İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu üzerinde ne kadar etkisi olduğunu sorması üzerine Profesör Pape, bu etkinin oldukça aşırı bir şekilde zayıfladığını düşündüğünü kaydetti.
Netanyahu’nun seçim sürecine girdiğini ve bu konunun tamamen ön planda olacağını belirten Pape, Netanyahu’nun Trump’ın desteğine çok ihtiyaç duyduğunu, çünkü Trump’ın Netanyahu’ya ABD’de bağış toplaması konusunda büyük ölçüde yardımcı olabileceğini açıkladı.
Amerika Birleşik Devletleri’ndeki destekleyici yapıya değinen Pape, meselenin sadece Yahudi cemaatiyle sınırlı olmadığını, Evanjelikler arasında da İsrail’e yönelik devasa bir destek bulunduğunu bildirdi.
Pape, Netanyahu’nun kesinlikle Trump’ın gözüne girmek istediğini belirterek, Netanyahu’nun gerçek anlamda bir siyasi kopuş yaşamak istemediğini dile getirdi.
Ancak Netanyahu’nun da kendi tırmanma tuzağına sıkışmış durumda olduğunu vurgulayan Pape, ikili arasında bir tartışma yaşanmasının gerçek sebebinin bu olduğunu aktardı. Telefon görüşmesine dair bilgiyi sızdıran tarafın Netanyahu değil Trump olduğunu ifade eden Pape, Netanyahu’nun derhal basının karşısına geçerek durumu yumuşatmaya çalıştığını söyledi.
Pape, Netanyahu’nun açıklamalarını şu sözlerle aktardı: “Netanyahu, ‘Ah evet, bilirsiniz, biz sadece bir aileyiz. Bu sadece bir aile içindeki Şükran Günü tartışması ve biz hepimiz bir aileyiz. Bir araya geleceğiz’ gibi sözler sarf etti” Pape, bu durumun sanki ikinci bir evin çatı masraflarını kimin ödeyeceği üzerine yapılan sıradan bir kavgaymış gibi yansıtıldığını, ancak sahadaki gerçeğin kesinlikle bu olmadığını belirtti.
Pape, Trump’ın İsrail’e giden maddi kaynakları gerçekten kesmesi halinde buna şaşırmayacağını, bu durumun denklemi kökünden değiştireceğini, ancak böyle bir hamlenin oldukça sarsıcı olacağını ifade etti.
Trump’ın ara seçimlere giderken böyle bir karar almasının Evanjeliklerin büyük bir kısmından aldığı desteği ciddi boyutta zayıflatacağını belirten Pape, “Ben bunun gerçekleşme ihtimalini son derece düşük buluyorum. Bu nedenle, oldukça uzun bir süre bu tür bir gitgel durumu göreceğinizi düşünüyorum” değerlendirmesinde bulundu.
Buradaki en büyük meselenin, dünyada giderek artan siyasi ve ekonomik krizlerin Amerika Birleşik Devletleri içindeki iki farklı siyasi tarafın da tavırlarını sertleştirmesine yol açması olacağını kaydeden Pape, insanların bu duruma şaşıracağını bildirdi.
Pape, ekonomik kriz patlak verdiğinde Demokratların umduğunun aksine Trump’ın ara seçimlerdeki desteğinin beklendiği ölçüde zayıflamayacağını ifade etti. Desteğin belki biraz düşebileceğini aktaran Pape, çalışmalarında sıkça cezalandırma kavramından bahsettiğini hatırlatarak, cezalandırmanın genellikle tutumları sertleştirdiğini vurguladı.
Kamuoyunun desteğine dair elindeki verileri paylaşan Pape, “Şu anda Amerikan kamuoyunun yüzde 36’sı hâlâ bu savaşı destekliyor. Küresel kriz vurduğunda bu oranın yüzde 28’e kadar düşmesini beklemiyorum. Belki yüzde 33’e inebilir, ancak desteğin daha da sağlamlaştığını bile görebilirsiniz” dedi.
Geriye kalan ve savaşa karşı olan yüzde 60’tan fazla muhalif kesimin de tutumunu sertleştireceğini belirten Pape, bu kişilerin en başından beri tamamen kayıp olarak gördükleri bir savaş uğruna neden galonu 6 dolardan yakıt aldıklarını hiçbir şekilde anlayamayacaklarını dile getirdi.
Mario Nawfal, ABD’nin İran füzelerini engellememiş olmasının önemli bir detay olup olmadığını sorarak, Hürmüz Boğazı’nda düşürülen Apache helikopteriyle ilgili dinleyicilere yeni bir güncelleme yapamayacağını bildirdi. Ancak olayın İranlılar tarafından gerçekleştirildiğine dair raporlar ve soruşturmalar bulunduğunu ifade eden Nawfal, şahsen buna bahse girebileceğini söyledi.
İsrail cephesinde söylemlerin çok hızlı bir şekilde tırmandığına dikkat çeken Nawfal, İsrail Ulusal Güvenlik Bakanı Itamar Ben-Gvir’in herkesin silahlanması gerektiği yönünde peş peşe açıklamalar yaptığını aktardı.
Nawfal, Hizbullah’ın İsrail’e sızmasının birkaç gün önce yaşanan ve gerginliği tırmandıran olaylardan çok daha önemli olduğunu vurgulayarak, İsrail’in nispeten kısa süre içinde kesin bir misilleme yapmasını beklediğini bildirdi.
Profesör Pape, Nawfal’ın bu analizine katıldığını belirterek, yayıncının konunun tam kalbine temas ettiğini söyledi. Trump’ın bir hafta önce yaptığı gibi geçici bir erteleme sağlamak amacıyla bir telefon görüşmesi gerçekleştirebileceğini aktaran Pape, önceki baskının yaklaşık 48 saat sürdüğünü ifade etti.
Benzer bir etkinin tekrar görülebileceğini dile getiren Pape, “Sizin de belirttiğiniz gibi, 7 Ekim korkularının körüklenmesi tam olarak bu süreci yönlendiren şeydir. Bu duyguyu durdurmakta çok zorlanacaksınız” değerlendirmesini yaptı.
Durumun sadece rasyonel bir hesaplamadan ibaret olmadığını vurgulayan Pape, askeri harekat ile siyasetin etkileşimine işaret etti.
Konuyu sık sık satranç analojileriyle anlattığını ancak bunun sadece bir satranç oyunu olmadığını belirten Pape, kamuoylarının kitlesel olarak son derece duygusal hareket ettiğini ve İsrail’de şu an görülen şeyin de bu olduğunu bildirdi.
Pape, ABD kamuoyunda da 11 Eylül saldırılarının ardından aynı duygu durumunun yaşandığını hatırlatarak, “Eğer 11 Eylül olmasaydı 2003 yılında Irak’ı asla işgal etmezdik. Bu işgal, parlak bir stratejik hamle olduğu için gerçekleşmedi” dedi.
Birçok uzmanın o dönemde işgalin parlak bir strateji olmadığını, aksine tam tersi bir anlama geldiğini savunduğunu kaydeden Pape, işgalin gerçekleşme nedeninin Amerikan halkının aşırı duygusal ruh hali olduğunu dile getirdi. Pape, “Halk, olayla hiçbir ilgisi olmayan bir ülkeye karşı bile intikam talep ediyordu. İşte o zaman olan da buydu” ifadelerini kullandı.
Bakan Ben-Gvir’in silahlanma yönündeki açıklamalarına değinen Pape, Ben-Gvir’in elbette böyle şeyler söyleyeceğini ve artan bu dalgayı durdurmanın son derece zor olacağını belirtti. İnsanların Beyrut’ta olan bitene odaklanacağını ifade eden Pape, dünyanın geri kalanı için asıl eylemin Husiler ile birlikte gelebileceğini vurguladı.
Nawfal, İsrail ile İran arasındaki son çatışmada, kendi ülkelerinde “72 saatlik savaş” yerine “17 saatlik savaş” olarak adlandırılan süreçte önemli bir askeri gelişme yaşandığını bildirdi. NBC ve CNN’in haberlerine göre, İran İsrail’e saldırdığında ABD’nin ilk kez İran füzelerini engellemediğini aktaran Nawfal, bunu teyit etmeyi sürekli unuttuğunu ancak kamuoyuna yansıyan raporların bu yönde olduğunu belirtti. Nawfal, yaşanan bu olağandışı durumun İsrail’in Amerika Birleşik Devletleri’nden ayrışmasının başlangıcı olup olamayacağını sordu.
“Ordular füzeleri fırlatılmadan önce vurmaya çalışacaktır”
Bu durumu doğrulayan Profesör Pape, meselenin stratejik sonuçlarını askeri boyutuyla açıklamak istediğini dile getirdi. Şu anda Bölge Yüksek İrtifa Hava Savunma ve Patriot sistemlerindeki önleyici füzelerin giderek tükenmekte olduğunun herkes tarafından bilindiğini kaydeden Pape, savunma stoklarının kesin miktarının tam olarak bilinmediğini aktardı.
Ancak mühimmat eksikliğinin stratejik olarak gelecekteki davranış kalıpları açısından ne anlama geldiği konusunun medyada yeterince tartışılmadığını belirten Pape, “Bu durum sanki ‘Füzeleriniz biterse, elinizde sadece füze kalmaz’ gibi sunuluyor” dedi. Yıllarca Amerikan Hava Kuvvetleri için strateji dersleri verdiğini vurgulayan Pape, bu askeri değerlendirmeyi fildişi kulesinden konuşan bir akademisyen olarak değil, orduların gerçek işleyişine dayanarak yaptığını söyledi.
Önleyici füzelerin azalmasının askeri doktrin açısından savunma odaklı hava kontrolünden, taarruz odaklı hava kontrolüne geçiş anlamına geldiğini açıklayan Pape, “Gelen füzeleri engelleme kabiliyetinizi yitirirseniz, bu arkanıza yaslanıp füzelerin gelip size saldırmasına izin vereceğiniz anlamına mı gelir? Hayır” ifadelerini kullandı.
Pape, bu senaryoda tarafların taarruz odaklı hava kontrolü denilen yöntemi uygulamak için eskisinden çok daha tetikte olacağını belirterek süreci şu sözlerle detaylandırdı:
“Bu yaklaşım, füzeleri fırlatılmadan önce vurmaya çalışmak, komuta merkezlerini füzeler ateşlenmeden önce hedef almak, sığınakları kullanıma açılmadan önce imha etmeye çalışmaktır. Dolayısıyla sahada göreceğiniz şey çok daha fazla önleyici hamle olacaktır.”
Savunma amaçlı önleyici füzelerin stoklarındaki erimenin, savaşın sona erdiği şeklinde iyimser biçimde yorumlanamayacağını vurgulayan Pape, “Bunun sürekli tartışıldığını duyuyorum. ‘Amerika bu savaşı sürdüremez çünkü önleyici füzeleri bitecek, İsrail savaşı durdurmak zorunda kalacak, Tayvan’ı artık savunamayacağımızdan endişelenmeliyiz’ gibi argümanlar öne sürülüyor. Üzgünüm ama ordular hiçbir zaman böyle düşünmez” dedi.
Kendisinin Başkan Trump’ın nasıl düşündüğünden değil, düzenli orduların nasıl düşündüğünden bahsettiğini belirten Pape, orduların böyle kritik bir durumda derhal taarruz odaklı hava kontrolü adı verilen sert bir reaksiyon gösterdiğini dile getirdi. İnsanların bu askeri terimi diledikleri zaman internette aratabileceğini ifade eden Pape, “Taarruz odaklı hava kontrolü ilk olarak önleyici şekilde vurmanız demektir ve bu durum tetikte olma halini, daha az değil, daha fazla saldırıyı doğrudan teşvik edecektir. Dolayısıyla, sadece bir mühimmat türümüz tükendiği için bu savaş asla yavaşlamıyor” diyerek sözlerini tamamladı.
Diplomasi
G20 bakanlar zirvesine Amerikan ekonomi gündemi damga vurdu

G20 maliye bakanları, küresel faiz oranlarının yükselişi ve devasa borç yükü karşısında Kuzey Carolina’nın Asheville kentinde bir araya geldi.
Daha güçlü büyüme arayışı zirvenin ana gündemi olsa da, bu konudaki ayrıntılar ülkeden ülkeye farklılık gösteriyor.
ABD Hazine Bakanı Scott Bessent, iktisadi büyümeye odaklanarak G20 maliye gündemini sadeleştirdi.
Maliye toplantısının açılış konuşmasında Bessent, yıllardır süren “görev sapması”nın grubu asıl amacından uzaklaştırdığını savundu.
Bu yılki gündemde, son yıllarda G20 toplantılarının ana gündem maddeleri olan iklim değişikliği ve eşitsizlik konularına ayrılan yer büyük ölçüde azaltıldı.
Bu durum, özellikle Avrupa delegasyonlarını büyük ölçüde tedirgin etti.
Bunun yerine ABD, deregülasyon, özel sektör yatırımları, küresel (ticari) dengesizlikler ve devlet borçlarına odaklandı.
ABD’li yetkililer, G20 üyelerinin büyümeye odaklanılması gerektiği konusunda Bessent ile büyük ölçüde hemfikir olduklarını belirtiyorlar.
Bununla birlikte, bir ekonomide işe yarayan bir şeyin, başka bir ekonomide aynı sonucu vermeyebileceğini kabul ediyorlar.
Örneğin Hazine Müsteşarı Erin Browne, konferansın kenarında Axios’a verdiği röportajda, “Bence Bakan Bessent’in ortaya koyduğu ilkeler; bunlar iyi anlaşılmış ve üzerinde uzlaşılmış ilkeler,” dedi ama ekledi:
“Fakat farklı ekonomilerin farklı zorlukları var. Burada Afrika Birliği’nden üyelerimiz var ve örneğin Almanya’dan çok farklı zorluklarla karşı karşıyalar.”
Browne, yurtdışı ticaret ve yatırımlardan gönderdiklerinden daha fazlasını alan ülkelere atıfta bulunarak, “Yeterli yatırım talebiniz olmadığı için fazla veren bir ülke olabilirsiniz ya da yeterli tüketim talebiniz olmadığı için fazla veren bir ülke olabilirsiniz,” dedi.
Fed Başkanı Kevin Warsh da açılış konuşmasında benzer bir noktaya değinerek “küresel ekonomide yaşanan muazzam değişim”den bahsetti ve “Hepimiz bunu biraz farklı şekilde yaşıyoruz,” dedi Warsh.
İklim değişikliği gündemde yer almamasına rağmen, Avrupalı yetkililer toplantı aralarında bu konunun hâlâ bir öncelik olduğunu belirttiler.
Avrupa Komisyonu Üyesi Valdis Dombrovskis gazetecilere yaptığı açıklamada, “Bu, iktisadi büyüme ve iktisadi dayanıklılıkla ilgili sorunun bir parçası,” dedi ve giderek daha fazla aşırı hava olayı gördüklerini, bunların da ekonomi ile kamu maliyesine zarar verdiğini savundu.
Dombrovskis şöyle devam etti:
“İran savaşından kaynaklanan bu yeni enerji açığı, fosil yakıtlara olan bağımlılığımızı azaltma ve yeşil üretimi güçlendirme ihtiyacını bir kez daha ortaya koyuyor.”
Bu arada, Çin’in ihracat patlaması, Avrupa’nın büyüme modeline ABD’ninkinden çok daha fazla baskı uyguluyor.
“Çin şoku 2.0”, Almanya’nın imalat sektörünü mahvediyor ve yetkilileri daha sert önlemler almayı düşünmeye zorluyor.
Nitekim Ekonomi ve Üretkenlik Komiseri Dombrovskis, “Analizden eyleme geçmek önemli,” dedi.
ABD’nin uyguladığı gümrük vergileri, Çin mallarının bir kısmının diğer pazarlara yönelmesine katkıda bulundu.
Bessent, “Gelişmiş dünyanın geri kalanına ve gelişmekte olan ülkelerin üst düzeylerine, ABD’nin gümrük vergisi duvarını diktiğinde Çin’den gelen fazla malların onların kıyılarına ulaşacağı konusunda uyarıda bulunmuştum. Ve ne yazık ki haklı çıktım,” dedi ve şöyle devam etti:
“Bu, ABD hariç G7-plus-plus’ın bir sorunu. Biz önlemlerimizi aldık… ve şimdi bu malları alan ülkelerin bu konuda bir şeyler yapması gerekiyor.”
Finansal İstikrar Kurulu’na başkanlık eden İngiltere Merkez Bankası Başkanı Andrew Bailey, toplantılar öncesinde G20 bakanlarını uyararak, İran savaşının enerji enflasyonunu ve faiz oranlarının yükselmesini tetikleyen “önemli bir arz şoku”na yol açtığını söyledi.
Bessent ise uzun vadeli iktisadi riski önemsiz göstermeye çalışarak, “Bu İran çatışmasının üstesinden geleceğiz ve dünya bu sayede daha iyi bir yer haline gelecek,” dedi.
Çin, G20 bildirisine karşı çıktı
Bessent Salı günü yaptığı açıklamada, “piyasa ekonomisi olmayan ülkelerin bitmek bilmeyen ucuz ihracat akışını sürdürmesinin sürdürülebilir olmadığı” yönündeki ortak bildirgeye karşı çıkan tek G20 üyesi ülkenin Çin olduğunu belirtti.
Bessent, diğer G20 üyelerinin “önümüzdeki günler, haftalar veya aylar içinde” “bu sürdürülemez dengeye ilişkin bir çözüme ulaşmak” için harekete geçeceğini belirtti.
Salı günü ilerleyen saatlerde Hazine Bakanlığı tarafından yayınlanan bildiride, Çin’in, 19 üyenin “ülkelerin dengesizlikleri şiddetlendiren piyasa dışı politika ve uygulamaları ortadan kaldırmak için adımlar atması gerektiği” konusunda mutabık kaldığı bir paragrafa itiraz ettiğini belirten bir dipnot yer alıyor.
Söz konusu paragrafta, “Özellikle, aşırı ve kalıcı dış fazla veren ülkeler, iç tüketimi kısıtlayan ve büyüme için ihracata aşırı bağımlılığa yol açan çarpıklıkları ortadan kaldırmalıdır,” deniyor.
Hazine Bakanlığı, Çin’in ayrıca, İran’ın ABD ile sürdürdüğü savaş kapsamında fiilen engellediği hayati bir petrol nakil yolu olan Hürmüz Boğazı’ndaki devam eden deniz taşımacılığı aksaklıklarına ilişkin endişeleri dile getiren bir paragrafa da itiraz ettiğini belirtti.
Çin ayrıca, Uluslararası Para Fonu’nun (IMF) “küresel dengesizliklere yönelik gözetimini” öven ve “dış borcunun önemli bir kısmını G20 üyelerine borçlu olan ülkeleri” özellikle vurgulayan paragraflara da karşı çıktı.
Bessent basın toplantısında, “Bugün oybirliğiyle kabul edilmiş bir ortak bildiri açıklayabilmeyi umuyordum,” derken, diğer 19 üyenin mutabakatının “sorunun ne kadar büyük olduğunu gösterdiğini” vurguladı.
Bessent ayrıca İran ve Çin meselesine dair şunları söyledi:
“İran konusunda Çin ile aramızdaki ortak noktalar, farklılıklarımızdan daha fazla. Çin, İran’ın nükleer silaha sahip olamayacağı konusunda hemfikir. Çin, Hürmüz Boğazı’nda serbest deniz ticaretinin olması gerektiği konusunda da hemfikir. Çin, enerjisinin yüzde 50’sini Körfez’den temin ediyor. Bu nedenle, bir çözüm bulmak için çaba göstermenin Çin’e bağlı olduğunu ya da Çin’in sorumluluğu olduğunu düşünüyorum. Bunu nasıl hayata geçireceklerini göreceğiz.”
Avrupa ve Kanada’dan Çin konusunda karışık sinyaller
Dombrovskis bir basın toplantısında, Çin’in iktisadi dengesizliklerin başlıca kaynağı olduğunu belirtirken, ABD ve Avrupa’nın da bu dengesizliği gidermede üstlenmeleri gereken roller olduğunu söyledi.
Daha doğrudan ifadelerle, Almanya Maliye Bakanı Lars Klingbeil, ABD ve İsrail öncülüğündeki İran savaşının, devam eden ABD gümrük vergisi anlaşmazlıklarıyla birlikte, küresel ekonomiyi frenleyen belirsizliğin başlıca nedenleri olduğunu söyledi:
“Belirsizlik, iktisadi büyüme için zehirdir. ABD’nin sürdürdüğü gümrük vergisi çatışmaları, örneğin Kanada ile şu anki anlaşmazlık gibi, güveni yok ediyor.”
İngiltere, dengesizlikleri azaltmaya çalışmanın hassas bir konu olduğunu belirterek, Çin ile pragmatik bir ticaret ilişkisi sürdüreceğini açıkladı.
Yıl başından bu yana Çin ile daha yakın iktisadi bağlar kuran Kanada’nın Maliye Bakanı Francois-Philippe Champagne, ülkesinin diğer G7 ülkeleriyle aynı şekilde ve “net sınırlar” çerçevesinde Çin ile ilişkiler kurduğunu belirtti.
IMF Genel Direktörü Kristalina Georgieva, Reuters’a yaptığı açıklamada, Çin’in harekete geçmesi gerektiğini fark ettiğine inandığını, fakat Çin’in daha çok, aşırı ithalat talebine katkıda bulunan artan mali açıklarını azaltması gibi, ABD gibi diğer ülkelerle koordineli bir eylem çağrısında bulunduğunu belirtti.
Pazartesi günü geç saatlerde bir açıklama yapan Japonya Maliye Bakanı Satsuki Katayama, G20’daki meslektaşlarına kritik minerallere yönelik keyfi ihracat kısıtlamalarının küresel ekonomiye zarar verdiğini ilettiğini söyledi.
Bu konu, G20 başkanının açıklamasına da dahil edildi.
Açıklamada, “Küresel tedarik zincirlerinin normal şekilde işleyişini sürdürmesini sağlamak için ülkeleri gereksiz ihracat kısıtlamalarından kaçınmaya çağırıyoruz,” denildi.
Pekin, ABD Başkanı Donald Trump’ın uyguladığı ve ABD dışındaki şirketleri de etkileyen gümrük vergilerine yanıt olarak, Nisan 2025’te nadir toprak elementlerine ihracat kısıtlamaları getirerek kritik minerallerin işlenmesindeki hakimiyetini de kullanmıştı.
ABD’den yapay zeka baskısı
ABD, Salı günü Kuzey Carolina’da düzenlenen ve sektörün önde gelen isimleri ile ticaret bakanlarının katıldığı bir toplantıda, G20 üyelerine yapay zeka düzenlemeleri konusunda müdahaleci olmayan bir yaklaşım benimsemeleri ve bu teknoloji için yeni kurallar getirmekten kaçınmaları yönünde baskı uyguladı.
ABD’nin hedefleri, neredeyse tamamı Amerikan olan dünyanın en büyük yapay zeka şirketlerinin düşünceleriyle büyük ölçüde örtüşüyor.
Bu şirketler, hızla büyüyen işleri için dünya çapında daha az düzenleme yapılmasını ya da kuralların kendileri tarafından şekillendirilmesini istiyor.
Federal hükümetin getireceği şartlar, yeni modellerin piyasaya sürülmesini yavaşlatırsa veya şirketleri güvenlik endişelerini gidermek için ürünlerinin işleyişini değiştirmeye zorlarsa, sektörün kârını olumsuz etkileyebilir.
İki günlük toplantıya eş başkanlık eden ABD teknoloji danışmanı Michael Kratsios, ülkelerin “Carolina İlkeleri”ni benimsemelerini savundu.
Kratsios, toplantıda G20 yetkililerine yaptığı açıklamada, bu ilkeleri imzalayan ülkelerin yapay zeka ile ilgili kurallar oluştururken “yeni düzenlemeleri yalnızca yeni hususlara ayırmayı” kabul ettiklerini söyledi.
Ayrıca bu ülkelerin, “keşifleri hızlandırmak için temel araştırmalara” yatırım yapacaklarını ve yeni teknolojiler için ticari fırsatları güçlendireceklerini de sözlerine ekledi.
Kratsios, “Politika yapıcılar her yeniliği tek başına ele almak zorunda değiller ve ortaya çıkan her teknolojiyi türünün ilk örneği olan bir politika sorunu olarak görmemelidirler,” dedi.
Büyük Teknoloji yöneticileri G20 bakanlarına seslenecek
SpaceX CEO’su Elon Musk, Salı sabahı Avrupa Birliği’nin teknoloji düzenlemelerini eleştirerek, AB’nin politikasının şirketler için “ilerlemeyi engellediğini” belirtti.
Ayrıca, Çin dışındaki liderleri veri merkezlerine enerji sağlamak üzere yeni enerji kaynakları geliştirmeye çağırdı.
ABD Ticaret Bakanlığı sözcüsü, Meta CEO’su Mark Zuckerberg’in, daha önce konuşma yapmayı planlayan şirket başkanı Dina Powell McCormick’in yerine video konferans yoluyla bakanlara hitap edeceğini söyledi.
Google sözcüsü Pazartesi günü yaptığı açıklamada, Google DeepMind’ın kurucu ortağı Demis Hassabis’in de bakanlara video konferans yoluyla hitap edecek konuşmacılar listesine eklendiğini belirtti.
Reuters daha önce, OpenAI CEO’su Sam Altman ve Nvidia CEO’su Jensen Huang’ın Çarşamba günü, toplantıya ev sahipliği yapan Ticaret Bakanı Howard Lutnick ile birlikte delegelerin karşısına ayrı ayrı çıkacaklarını bildirmişti.
Bir Beyaz Saray yetkilisi, G20 teknoloji toplantısında ABD’nin üye ülkelere, yapay zeka gelişimini denetlemek üzere yeni düzenleyici kurumlar kurmamaları konusunda baskı yapacağını söyledi.
Diplomasi
Xi Jinping 10 yıl sonra Kahire’de: Hedef stratejik ortaklık

Çin Devlet Başkanı Xi Jinping, diplomatik ilişkilerin 70’inci yılında iki günlük resmi ziyaret kapsamında Mısır’a gitti. Kahire Uluslararası Havalimanı’nda Cumhurbaşkanı Abdulfettah es-Sisi tarafından karşılanan Xi, iki ülke arasındaki kapsamlı stratejik ortaklığı derinleştirmeyi hedefliyor. Taraflar, ticaretin yanı sıra savunma, uzay ve bilgi teknolojileri alanlarındaki işbirliğini hızlandırmayı planlıyor.
Çin Devlet Başkanı Xi Jinping, diplomatik ilişkilerin kurulmasının 70’inci yılı dolayısıyla iki günlük resmi ziyaret için Mısır’ın başkenti Kahire’ye gitti.
Xi’yi Kahire Uluslararası Havalimanı’nda Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah es-Sisi karşıladı. Xi, Kırgızistan’ın başkenti Bişkek’te düzenlenen Şanghay İşbirliği Örgütünün 26’ncı zirvesinin ardından Mısır’a geçti.
İki günlük temaslar kapsamında liderlerin, ikili ilişkilerin geliştirilmesini, 2014 yılında kurulan kapsamlı stratejik ortaklığın uygulanmasını ve bölgesel ile küresel meseleleri ele almaları öngörülüyor.
Mısır ile Çin arasındaki ilişkiler Aralık 2014’te kapsamlı stratejik ortaklık düzeyine yükseltilmiş, Xi Mısır’ı son olarak Ocak 2016’da ziyaret etmişti. İki lider en son mayıs ayında Çin-Arap Devletleri İşbirliği Forumu çerçevesinde görüşmüştü.
Liderlerden stratejik ortaklığı güçlendirme mesajı
Xi, ziyareti öncesinde Mısır’ın El-Ahram, El-Ahbar ve El-Cumhuriyye gazetelerinde yayımlanan makalesinde, 70 yıllık diplomatik ilişkilerin ardından bağların “tarihinin en iyi döneminde” olduğunu belirtti. İki ülkenin güvenilir ortaklar olduğunu kaydeden Xi, “Çin ve Mısır bugün eşitlik ve karşılıklı saygı temelinde uluslararası düzenin istikrarı için birlikte çalışmaya kararlıdır” ifadesini kullandı.
Xi, siyasi güvenin güçlendirilmesi, temel çıkarlarda karşılıklı destek ve Kuşak ve Yol Girişimi kapsamında somut işbirliğinin genişletilmesi çağrısında bulundu.
Cumhurbaşkanı Sisi ise El-Ahram Weekly’de yayımlanan makalesinde, Mısır’ın 1956’da Çin ile diplomatik ilişki kuran ilk Arap ve Afrika ülkesi olduğunu hatırlattı.
Ortak mirasın teknolojik ilerlemeye eşit katılım arzusunu beslediğini vurgulayan Sisi, teknolojik işbirliğinin halkların kalkınmasına katkı sağlayacağını ifade etti.
Sisi ayrıca Kahire ile Pekin’in, silahlı çatışmaların yayılmasının hiçbir bölgesel ya da uluslararası aktörün çıkarına olmadığı görüşünü paylaştığını kaydetti.
Çin’in resmi yayın organlarından Global Times ise başyazısında ziyareti “Çin-Mısır dostluk bayrağının kuşaktan kuşağa devredilmesi” olarak tanımladı. Yazıda, iki ülkenin ilişkilerinin temeli 1955 Bandung Konferansı’na ve Pekin’in Mısır’ın Süveyş Kanalı üzerindeki egemenlik mücadelesine verdiği desteğe dayandırıldı.
Teknoloji ve savunma işbirliğinde yeni eksen
Kahire merkezli Avrupalı bir diplomat, El-Ahram Weekly’ye yaptığı değerlendirmede işbirliğinde bilgi teknolojileri ve savunma alanlarının öne çıkacağını belirtti.
Diplomat, Kahire’nin bilgi teknolojilerine öncelik verdiğini ve askeri tedarikini geleneksel ABD merkezli yapının dışına taşımayı amaçladığını ifade etti.
Bazı yabancı diplomatlar ise Pekin ile artan savunma ve teknoloji işbirliğinin Washington ve Moskova’da rahatsızlık yaratabileceğine dikkat çekiyor.
Mısırlı bir hükümet yetkilisi ise Çin ile ilişkilerin pragmatik ve koşulsuz olduğunu, Kahire’nin Sudan, Afrika Boynuzu, İran, Filistin-İsrail meselesi ve Babülmendep konularında bölgesel istikrar hedefinde Pekin ile mutabık kaldığını vurguladı.
Ticaret, enerji ve uzay projeleri genişliyor
Mısır’daki toplam yatırımları 10 milyar dolara ulaşan Çin’in yatırımlarının bir iki yıl içinde 15 milyar dolara çıkabileceği öngörülüyor.
Pekin yönetimi mayıs ayında Mısır’dan yapılan ithalata tam gümrük vergisi muafiyeti getirdi; bu muafiyetten yararlanan ilk ürün portakal oldu.
Yenilenebilir enerji, elektrikli araçlar, güneş paneli camı, tekstil ve alüminyum üretimi yatırımların yoğunlaştığı sektörler arasında yer alıyor.
Süveyş Kanalı Ekonomik Bölgesi Başkanı Velid Cemaleddin, bölgedeki Çin yatırımlarının 3 milyar doları aştığını duyurdu.
Mali alanda ise Mısır, Ekim 2023’te Afrika Kalkınma Bankası ve Asya Altyapı Yatırım Bankasının desteğiyle 500 milyon dolar karşılığı yuan cinsinden sürdürülebilir Panda tahvili ihraç etti.
İki ülke askeri alanda 22 Ağustos’ta “Medeniyet Kartalları 2026” tatbikatını başlattı.
Uzay alanında ise Çin’in 2018 ve 2019 yıllarında sağladığı toplam 117 milyon dolarlık hibe ile inşa edilen ve 2024’te Mısır’a devredilen Uydu Montaj, Entegrasyon ve Test Merkezi, Kahire’ye kendi uydularını test etme ve birleştirme kapasitesi sağladı.
Diplomasi
AB, Mekke Paktı’na olumlu bakıyor

Brüksel, Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında yakın zamanda imzalanan Mekke savunma anlaşmasını olumlu değerlendiriyor.
7 Ağustos’ta imzalanan pakt, NATO’nun en büyük ikinci ordusuna sahip Türkiye’yi, nükleer silaha sahip tek Müslüman devlet olan Pakistan’ı ve Körfez’in finansal açıdan en güçlü ülkesi Suudi Arabistan’ı bir araya getiriyor.
Avrupa Komisyonu sözcüsü Euractiv’e yaptığı açıklamada, “Uluslararası hukuka ve BM Şartı ilkelerine tam saygı çerçevesinde, kapsayıcı ve işbirliğine dayalı bir güvenlik ortamına katkıda bulunan bölgesel girişimler, bölgesel istikrara olumlu katkı sağlayabilir ve bölgesel ortaklar arasında güvenin tesis edilmesine yardımcı olabilir,” dedi.
Anlaşma, imzacı ülkelerden birine yönelik silahlı bir saldırı durumunda askeri destek sağlanmasını öngören bir karşılıklı savunma maddesi içeriyor.
Bir başka mesele de anlaşmanın ortak savunma sanayi projelerini ilerletmeye yönelik hükümler içermesi. Bu durum, Pakistan’ın Çin ile savunma ilişkileri nedeniyle askeri çevrelerde Çin’in olası niyetleri konusunda endişeleri artırıyor.
Yunanistan eski Kara Kuvvetleri Genelkurmay Başkanı Georgios Kampas, Euractiv’e verdiği demeçte, “Mekke anlaşmasının önemli bir kısmı savunma sanayi işbirliğini içerdiğinden, Pakistan AB ve NATO içinde bir Truva atı görevi görebilir. Türkiye, NATO standartlarındaki sistemlere güveniyor ve ağırlıklı olarak Çin askeri teknolojisine dayanan Pakistan ile bu kadar yakın işbirliği yapmak, endüstriyel casusluk riskini artırıyor,” iddiasında bulundu.
Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü’nün raporuna göre, Çin 2025 yılında Pakistan’ın başlıca silah tedarikçisiydi.
Kampas ayrıca, Çin’in NATO’yu ve Yunanistan’ı hedef alan askeri casusluk girişimleri olduğunu iddia etti.
Ayrıca, Mayıs 2025’te Hindistan ile Pakistan arasında yaşanan çatışma sırasında, Hindistan’ın Fransız yapımı Rafale savaş uçaklarının Pakistan tarafından Çin füzeleriyle vurulduğu bildirilen bir olaya da değindi.
Komisyon sözcüsü, üç ülkeden hiçbiri AB’nin “Avrupa için Güvenlik Eylemi” (SAFE) savunma programının parçası olmadığı sürece, olası Çin casusluğu konusunda spekülasyon yapılmaması gerektiğini belirtti.
Türkiye, kısmen iki ülke arasındaki deniz anlaşmazlıklarına bağlı Yunanistan’ın itirazları nedeniyle, resmi olarak SAFE’nin bir parçası değildir.
Fakat Türk şirketleri, SAFE tarafından finanse edilen bir projenin %35’ine kadarını oluşturan bileşenleri tedarik etmeye devam edebilir.
İkili düzeyde Türkiye, İspanya ve İtalya dahil olmak üzere AB ülkeleriyle çok sayıda savunma sanayi anlaşması imzaladı.
En sonuncusu, mayıs ayında düzenlenen bir iktisadi heyet ziyareti sırasında Belçika ile imzalanmıştır.
Ayrıca Ankara, İtalyan Piaggio Aerospace şirketini satın alması ve Leonardo ile insansız sistemlerin ortak üretimini gerçekleştirmesi yoluyla SAFE’de bir yer edindi.
AB yetkilileri, Türkiye’nin Mekke Anlaşması’nı imzalamadan önce Brüksel’e bildirimde bulunmadığını belirtti.
Türk diplomatik kaynaklar Euractiv’e, 23’ü AB ülkesi olmak üzere tüm NATO müttefiklerine bildirimde bulunulduğunu ve Mekke Anlaşması’nın “NATO ve AB’nin çabalarını tamamlayıcı” bir unsur olarak görülmesi gerektiğini söyledi.
Kaynaklar, “Anlaşma, Orta Doğu’da istikrar, öngörülebilirlik ve barışa katkıda bulunmayı amaçlıyor,” dedi.
Ayrıca kaynaklar, anlaşmanın Türkiye’nin NATO kapsamındaki yükümlülüklerinin hiçbirini ortadan kaldırmadığını veya yerine geçmediğini savunuyor:
“Türkiye, son kullanıcı düzenlemeleri de dahil olmak üzere yasal sorumluluklarını ve taahhütlerini tam olarak yerine getirerek tüm muhataplarıyla savunma sanayi işbirliğini yürütmektedir.”
Bu arada Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, ilk toplantının yapıldığı İstanbul’da, “ittifakın hiçbir devlete karşı yönelik olmadığını” vurguladı.
Türk diplomatik kaynaklar da bu görüşe katılarak Euractiv’e, girişimin tamamen savunma amaçlı olduğunu ve “bölgesel sahiplenme anlayışını benimseyen” her ülkenin katılımına açık olduğunu belirttiler.
Kaynaklar, paktın “bölge genelinde işbirliğine dayalı bir güvenlik anlayışını teşvik etmeyi amaçladığını” eklediler.
Anlaşmanın imzalandığı aynı gün, Yunanistan ve İsrail, Ege Denizi üzerinde bir hava savunma şemsiyesi oluşturarak ve iki ülke arasındaki askeri bağları önemli ölçüde derinleştiren, tarihi öneme sahip “Aşil Kalkanı” hava savunma anlaşmasını imzaladılar.
Atina, Mekke anlaşması konusunda temkinli bir tutum sergiliyor. Resmi olarak, Riyad’ın yakın bir müttefik olduğunu ve Suudi Arabistan’da konuşlandırılmış Yunan Patriot füzelerinin son aylarda İran’ın füze saldırılarını engellediğini vurguluyor.
Fakat gayri resmi olarak, Yunan diplomatik çevreleri Suudi Arabistan’ın tutumundan duydukları memnuniyetsizliği dile getirdiler ve hatta Patriot füzelerinin geri çekilmesini talep ettiler.
Komisyon yetkilisi ise, Körfez’in ve daha geniş bölgenin güvenliği ile istikrarının Avrupa’nın güvenliğiyle yakından bağlantılı olduğunu belirtti.
AB yetkilisi, “Bu nedenle bunlar Avrupa Birliği için stratejik öneme sahiptir. Güvenlik ve savunma dahil olmak üzere Körfez’deki ortaklarımızla işbirliğimizi daha da derinleştirmek istiyoruz,” dedi.
AB yetkilisi, 24 Ekim’de yapılması planlanan ikinci AB-Körfez İşbirliği Konseyi Zirvesi’nin bölgeyle ilişkileri daha da derinleştirmesinin beklendiğini belirtti.
Bir AB diplomatı, Suudi Arabistan gibi Körfez devletlerinin İran saldırılarının ardından artık Washington’a güvenemeyeceklerini fark etmeleri nedeniyle Mekke anlaşmasının bölgede alternatif bir savunma yapısı oluşturmayı amaçladığını belirtti.
AB diplomatı, “Bu durum, Amerikan güvenlik garantilerine duyulan güven eksikliğini gösterirken, İsrail’in ortaya çıkan askeri hegemonyası karşısında potansiyel bir caydırıcılık unsuru da oluşturabilir,” yorumunda bulundu.
Fakat başka bir AB diplomatı, Mısır’ın anlaşmaya katılması halinde durumun daha da karmaşık hale gelebileceğini belirtti.
Amerika2 hafta önceSteve Jobs’ı iflastan kurtaran gizli CIA anlaşması gün yüzüne çıktı
Dünya Basını1 hafta önceMilanovic uyardı: Dünya 1914 öncesine benzer bir uçurumun kenarında
Dünya Basını2 hafta önceAmerika’dan vazgeçmeyi göze alamayan müttefikler
Ortadoğu1 hafta önceMekke Anlaşması için İran iddiası: Tahran teklifi inceliyor
Amerika1 hafta önceKıyamete beş kala – 1: Thiel, Deccal’i arıyor
Rusya1 hafta önceTürkiye’den Rusya’ya ilk deniz yolu benzin sevkiyatı yola çıktı
Görüş2 hafta önceHindistan’ın uzay sektörü: Küresel ortaklıklar için bir fırlatma rampası
Dünya Basını2 hafta önceRon Paul: Washington anayasayı çiğneyip dünyada felaket üretiyor









