Dünya Basını
Economist, Amerikan korumacılığını yazdı: ‘Serbest ticaret öldü’

Dünyaca ünlü ekonomi dergisi The Economist, ABD Başkanı Joe Biden döneminde yükselen iktisadi korumacılığı yazdı.
2016 yılında, ABD Ticaret Temsilcisi Michael Froman’ın, ABD’nin rekabetçiliğini artırmak için devlet teşvikine başlamak yerine devlet teşviki veren ülkelerin tavrını değiştirmeyi istediklerini söylediğini hatırlatan The Economist, şimdi bu durumun tersine döndüğün aktarıyor.
Dergi, Biden yönetiminin, küresel çapta devlet teşviklerini ortadan kaldırmak yerine kendi teşvik mimarisini oluşturduğunu belirtiyor.
Önümüzdeki 10 yılda yarı iletkenler, yenilenebilir enerji ve yeşil teknolojilerin de arasında bulunduğu sektörlere 1 trilyon dolarlık yatırım, bu teşviklerin en büyüğü.
Devlet teşvikleri ‘partiler üstü’ bir mesele
Dergi, Washington’daki Cumhuriyetçiler ve Demokratlar için bu yaklaşımın ‘sağduyu’ olduğuna dikkat çekiyor: “Onlar inanıyor ki, bu, Amerika’nın sanayi temelini korumak, yükselen Çin’den gelen meydan okumayı savuşturmak ve ekonomiyi daha yeşil bir büyümeye doğru yeniden yönlendirmek için yegane yol.”
Bu durumun ABD’nin Asya ve Avrupa’daki müttefikleri için zor bir dönemeç anlamına geldiğini savunan The Economist, şimdi bu müttefiklerin kendi teşviklerini oluşturup oluşturmamaya karar vereceklerini yazıyor.
Dergiye göre, kararın küresel bir devlet teşvikleri yarışı olması halinde, uluslararası ticaret sisteminin parçalanması, tüketiciler için daha yüksek maliyetler, inovasyonun önünde daha fazla engel ve siyasi işbirliğine yeni tehditler mümkün olabilir.
‘Serbest ticaret öldü’
ABD’nin serbest ticarete bağlılığında ilk çatlak Donald Trump döneminde gelse de Biden’ın korumacılığı daha çok acıtıyor.
Dergiye konuşan Washington’daki üst düzey bir Asyalı diplomat, “Serbest ticaret öldü. Bu temel oyun teorisi. Bir taraf kuralları delerse, ötekiler de yakında delecektir. Eğer hareket etmezseniz, en çok siz kaybedersiniz,” diyor.
Devlet teşvikleri, uzun süredir ABD ekonomisinin bir parçası olsa da son teşvikler ölçek ve ‘Önce Amerika’ stratejisi bağlamında farklılaşıyor.
Eğer önümüzdeki 10 yılda her yıl 100 milyar dolar teşvik verilirse, bu ABD’nin pandemi öncesi 10 yılda verdiği toplam devlet teşviklerinin iki katı olduğu anlamına gelecek.
‘Yerli malı’na devlet desteği
Yeni teşviklerde, yerel üretim oranına da bakılacak. Bu, serbest ticaret yanlılarının en çok karşı çıktığı şeylerden.
Enflasyonu Düşürme Yasası (IRA), tüketicilere 7.500 dolarlık vergi indirimini, Kuzey Amerika’da üretilen elektrikli araçlar için yapacak.
Dahası, bu elektrikli araçların batarya bileşenlerinin en az yüzde 50’si de Kuzey Amerika’da üretilmeli.
Rüzgar, güneş ve jeotermal projeler de Amerikan demir ve çeliğinin kullanılması durumunda devlet teşviklerinden faydalanabilecek. Bunların da imal edilmiş bileşenlerinin yüzde 50’ye yakını Amerika’da üretilmek zorunda.
COVID, orta sınıf, iklim değişikliği
The Economist’e göre ABD, uzun yıllar boyunca Çin’in sanayi politikalarını kontrol altında tutabileceğine inanmıştı. Bu umutlar boşa çıkınca ve Çin’in yükselişi önlenemez hale gelince, Washington’ın kendi sanayi politikalarına ihtiyaç duyduğu kabul edilmeye başlandı.
Rakip teknolojilere bağımlılığı azaltmak ve tedarik zincirlerini kontrol altına almak, özellikle COVID-19 pandemisi ile birlikte ABD için daha zaruri hale geldi.
ABD’nin ‘sanayisizleşmesi’ ile birlikte kaybolan ‘orta sınıf istihdam’ı yeniden canlandırmak da bu yola girişin nedenleri arasında.
Son olarak, iklim değişikliği ve yeşil enerji yatırımları, ABD’nin karbon emisyonlarını azaltmak için gerekiyor.
ABD’nin müttefikleri ne yapacak?
Dergiye göre, ABD’nin devlet teşviklerinin Çin üzerindeki etkisi açık. Çin’deki yatırımları geri çekmeyi amaçlayan devlet teşviklerine Pekin’in cevabı kendi kendine yeterliliği daha da ön plana çıkarmak ve sanayi için kendi büyük devlet teşviklerini vermek olacak.
ABD’nin müttefikleri açısından ise işler biraz daha karmaşık. Avrupa’nın ABD’ye sert tepki göstermesinin onun zayıflığı ile ilgili olduğunu savunan The Economist, özellikle Ukrayna savaşından sonra yükselen enerji fiyatlarını hatırlattı.
ABD’nin düşük enerji fiyatları nedeniyle avantaj sahibi olduğu açıkken, Avrupa’nın şimdiden yatırım kaybettiği de belirtiliyor.
Tayvan’ın dünyaca ünlü yarı iletken devi TSMC’nin kurucusu Morris Chang de ABD’ye taşınacak yatırımların maliyetinin yüzde 55 daha fazla olacağını söylemişti. Gelişmiş çip üreticileri, kendi uzmanlık zincirlerini kırıp ABD’ye taşımak konusunda fazlasıyla dertliler.
Sonuçsuz çözümler
ABD’nin devlet teşviklerine karşı yapılacak hamlelerden biri, bu ülkeyi Dünya Ticaret Örgütüne (DTÖ) şikayet etmek.
DTÖ’nün yerel içerik oranlı devlet teşviklerini yasaklamaya yönelik hükümler açık. Teoride ABD, DTÖ nezdindeki şikayette suçlu bulunsa bile bu sonuca itiraz edecektir ve bu dosyanın sonu anlamına gelecektir. Çünkü DTÖ’nün, ABD’nin daha önceki müdahalesiyle, işe yarar bir temyiz organı bulunmuyor.
Diğer bir seçenek, Amerikan mallarına, adil olmayan devlet teşviklerini gerekçe göstererek, gümrük tarifesi getirmek olabilir. Yine de bu işleri çok daha zorlaştırır çünkü bu durumda, otomobillerden güneş panellerine, hidrojenden yarı iletkenlere birçok önemli mal bu oyuna dahil edilir.
Sessizlik de bir çözüm olabilir
Öte yandan kenarda durup sessiz kalmanın da bir iktisadi mantığı olduğu düşünülüyor.
ABD’nin bu teknolojilere büyük paralar harcaması ile birlikte zaman içinde daha ucuza mal olması beklenir. Ama ABD bu şirketlere para döktükçe, tüm ürünlerde karşılaştırmalı bir üstünlük elde edemez.
Bir Japon yetkili, Asya ve Avrupa’nın kendini zaptederek beklemesi gerektiğini savunuyor: “Bu şekilde, Amerikalı olmayan herkes, birbiriyle eşit bir oyun alanına sahip olabilir.”
Bununla birlikte devlet desteği çağrıları daha çok yankı buluyor. Güney Kore, yerli otomobil şirketlerine yerli üretim teşviki vereceğini duyurdu. Japonya da yarı iletkenler alanında kendi şirketlerine teşvik hazırlığında. Yeni kurulan Rapidus isimli yarı iletkenler şirketine hükümet 500 milyon dolarlık fon vereceğini açıkladı.
Avrupa Birliği de devlet teşvikleri kurallarını değiştirip daha esnek hale getirmek için harekete geçiyor.
Dünya Basını
Fransız iktisatçı Sapir: Avrupa ekonomilerinde kimyasal şok etkisini gösterecek

Körfez bölgesindeki askeri harekatın ardından sağlanan mutabakatı değerlendiren ünlü Fransız iktisatçı Jacques Sapir, küresel enerji piyasalarında ve Avrupa ekonomilerinde yaşanacak gelişmelere dair dikkat çekici analizler paylaştı. Sapir, küresel petrol rezervlerindeki tarihi erimenin ABD yönetimini uzlaşmaya zorladığını belirterek yakın gelecekte ciddi bir kimyasal ve tarımsal şok yaşanabileceği konusunda uyardı.
Fransız iktisatçı ve Paris Sosyal Bilimler Yüksek Okulu Araştırma Direktörü Jacques Sapir, Fréquence Populaire platformuna verdiği mülakatta, ABD ve İsrail ortaklığıyla Körfez bölgesinde başlatılan askeri harekatın ardından sağlanan mutabakat zaptını, enerji piyasalarındaki son durumu ve bu gelişmelerin Avrupa ile Rusya-Ukrayna cephesindeki yansımalarını değerlendirdi.
Sapir, uluslararası ilişkiler ve makroekonomi ekseninde çok boyutlu bir tablo ortaya koydu.
Körfez bölgesindeki askeri hareketliliğin ardından ulaşılan geçici uzlaşı zeminine değinen Sapir, ABD ile İsrail arasındaki askeri işbirliğiyle şekillenen sürecin henüz nihai bir barış anlaşması anlamına gelmediğini vurguladı.
Mevcut durumu 1968 yılında başlayan ve 1973 yılında tamamlanan Vietnam Savaşı dönemindeki Paris Barış Konferansı süreciyle kıyaslayan sunucunun sorusu üzerine Sapir, şu değerlendirmeyi yaptı:
“Burada Paris görüşmelerine kıyasla çok daha ileri bir aşamadayız çünkü ortada taraflarca üzerinde uzlaşılmış yazılı bir mutabakat metni var. Elbette metne ilişkin yorum farklılıkları mevcut ancak genel hatlarıyla silahlar susmuş durumda.”
Sapir, bu sessizliğin Lübnan sınırında da son 24 saattir hissedildiğini, ancak İsrail kamuoyundaki derin bölünmeler nedeniyle durumun son derece kırılgan olduğunu kaydetti.
İsrail nüfusunun bir kesiminin Hizbullah ile savaşı sürdürmek istediğini, diğer kesiminin ise askeri operasyonların durdurulması gerektiğini savunduğunu belirten Sapir, bölgenin ne tam bir savaş ne de kalıcı bir barış döneminde olduğunu ifade etti.
“Armatörler bu tuzağa yeniden düşmek istemiyor”
Hürmüz Boğazı’ndaki son duruma ilişkin teknik verileri paylaşan Jacques Sapir, boğazın yavaş da olsa yeniden deniz trafiğine açıldığını bildirdi. Boğazın batısında sıkışıp kalan ticari filonun bakım ve onarım işlemlerinin zaman alacağını hatırlatan Sapir, bölgedeki gemi trafiğinin seyrine dair önemli bir gözlemini paylaştı.
Sapir, gemilerin büyük bir kısmının boğazı batıdan doğuya doğru geçtiğini, doğudan batıya geçişlerin ise son derece sınırlı kaldığını açıkladı. Bu durumun armatörlerin temkinli duruşundan kaynaklandığını belirten Sapir “Armatörler Körfez’deki bu tuzağa yeniden düşmek istemiyor. Bu nedenle yakın zamanda yeniden petrol veya gaz yüklemesi yapmak üzere bölgeye dönmeyecekler” ifadelerini kullandı.
Sapir, şu an boğazdan geçen gemilerin önemli bir bölümünün İran devletine ait olduğunu ya da İranlı petrol şirketleri tarafından kiralanan tankerlerden oluştuğunu belirtti.
İran yönetiminin bu geçiş sürecini azami düzeyde petrol ihraç etmek için akıllıca kullandığını ifade eden Sapir, küresel petrol rezervlerindeki düşüşün ABD Başkanı Donald Trump’ı bu mutabakata zorlayan en temel etken olduğunu kaydetti.
ABD ve dünya genelindeki stratejik petrol rezervlerinin rekor seviyede gerilediğini vurgulayan Sapir, Trump’ın bu mutabakata karşı çıkanları sert bir dille eleştirmesini şu sözlerle değerlendirdi:
“Trump bu mutabakata karşı çıkanlara tepki gösterirken son derece gerçekçi bir tabloya işaret ediyordu. ABD yönetimi Haziran sonu ile Temmuz başında stratejik rezervlerin tarihi bir asgari seviyeye gerileyeceğini gördü. Uzmanlar küresel arz ve talep arasındaki açığın normal şartlarda varil başına fiyatı mevcut seviyenin en az 10 dolar üzerine taşıması gerektiğini biliyor.”
Küresel petrol piyasasında fiziki kullanıcılar ile finansal aktörler arasında derin bir algı farkı olduğunu belirten Sapir, petrolün 2008 ve 2010 finansal krizlerinden bu yana bankalar ve finans kuruluşları tarafından bir rezerv varlık gibi kullanıldığını hatırlattı.
Teknik operatörlerin piyasa gerçeklerine vakıf olduğunu ancak finansal spekülatörlerin eksilen arzın sürekli rezervlerden karşılanabileceği gibi hatalı bir beklentiye sahip olduğunu ifade eden Sapir, Temmuz ayından itibaren rezervlerden yapılan salınımların keskin bir şekilde azalacağını bildirdi.
Haziran ayında rezervlerden piyasaya yaklaşık 76 ila 79 million varil petrol sunulduğunu belirten Sapir, günlük 8 milyon varil civarındaki küresel açığın Temmuz ayında rezerv desteğinin 26 milyon varile gerilemesiyle daha da belirginleşeceğini öngördü.
Körfez’deki üretim tesisleri ve rafinerilerdeki hasar nedeniyle günlük açığın 5 milyon varile düşmesi durumunda bile aylık 150 milyon varillik açığa karşı rezervlerden yalnızca 26 milyon varil sağlanabileceğini hesaplayan Sapir, Brent petrolün varil fiyatının yaz sonuna kadar 80 ila 85 dolar seviyesine yükseleceğini ve bu yüksek fiyat döneminin en az bir yıl boyunca kalıcı olacağını öngördü.
“Fiziki petrol ile kağıt üzerindeki petrol arasındaki makas daralıyor”
Savaş döneminde fiziki petrol fiyatları ile kağıt üzerindeki endeks fiyatları arasında oluşan devasa uçuruma dikkat çeken Jacques Sapir, Brent endeksinin 120 doları gösterdiği dönemde fiziki teslimatlı petrolün 240 dolara kadar alıcı bulduğunu hatırlattı.
Günümüzde bu farkın 15 ila 25 dolar seviyesine gerilediğini ifade eden Sapir, endeks fiyatlarının kademeli olarak fiziki piyasa gerçekleriyle eşitleneceğini belirtti.
Siyasi risklerin ortadan kalkmaması halinde Körfez mutabakatının sürdürülebilirliğinin tehlikeye gireceğini ifade eden Sapir, ABD’nin İsrail hükümeti üzerindeki askeri ve finansal nüfuzunu kullanarak Lübnan’da yeni askeri maceraların önüne geçmeye çalıştığını kaydetti.
İran’ın da İsrail ordusunun ilerlememesi ve bombardımanları durdurması karşılığında mevcut sınır hatlarını kabul ederek uzlaşmacı bir tavır sergilediğini belirten Sapir, İsviçre’de başlayan resmi müzakerelerin ise oldukça soğuk bir atmosferde geçtiğini aktardı.
İran heyetinin ABD heyetiyle ortak fotoğraf vermeyi reddetmesinin güvensizliğin açık bir göstergesi olduğunu ifade eden Sapir, İran’ın dondurulan varlıklarının serbest bırakılması ve petrol ihracatının önünün açılması gibi önemli kazanımlar elde ettiğini hatırlattı.
ABD iç siyasetinde Trump yönetimine yönelik eleştirilerin de arttığına işaret eden Sapir, neo-muhafazakar çevrelerin ve Demokrat siyasilerin bu mutabakatı ABD’nin Körfez bölgesinden fiilen dışlanması ve tarihi bir stratejik yenilgi olarak nitelendirdiğini aktardı.
Robert Kagan gibi isimlerin bu süreci ağır bir mağlubiyet olarak tanımladığını belirten Sapir, Trump’ın en güçlü savunmasının ise “Bu mutabakat olmasaydı küresel bir ekonomik çöküş yaşanacaktı” tezi olduğunu ifade etti.
Müzakerelerin uzun yıllara yayılacağını ve her iki ayda bir uzatma kararları alınacağını öngören Sapir, İran’ın nükleer program ve balistik füze kapasitesi gibi hayati konularda asla geri adım atmayacağını vurguladı.
Sapir, Hürmüz Boğazı üzerinde İran ve Umman arasında kurulması planlanan ortak denetim mekanizmasının ise orta ölçekli küresel armatörleri bölgeden tamamen uzaklaştırabileceği, bunun da Körfez’deki üretim kapasitesinin bir kısmının uzun vadede atıl kalmasına yol açabileceği uyarısında bulundu.
“Avrupa ekonomilerinde kimyasal şok etkisini gösterecek”
Küresel jeopolitik risklerin Avrupa ve Fransa ekonomisi üzerindeki makroekonomik etkilerini analiz eden Jacques Sapir, akaryakıt fiyatlarındaki geçici düşüşün enflasyonu sınırlayıcı bir etki yaratsa da petrokimya ve gaz kimyası sektörlerinde yaşanan ham madde krizinin tarım ve sanayi üretimini vurmaya başladığını belirtti.
Bu durumu “kimyasal şok” olarak tanımlayan Sapir, plastik, gübre ve koruyucu tarım ilaçları üretimindeki aksamaların Temmuz ve Eylül ayları arasında gıda fiyatlarında yeni bir enflasyon dalgası yaratacağını kaydetti.
Güney Amerika ve ABD’deki kuraklıkların yanı sıra Avrupa’yı etkisi altına alan sıcak hava dalgalarının tarımsal rekolteyi ciddi şekilde düşüreceğini öngören Sapir, Fransa’da yıl sonu enflasyon beklentisini yüzde 4 ila 5, sanayisi enerji maliyetlerine çok daha duyarlı olan Almanya’da ise yüzde 5’in üzeri olarak revize ettiklerini açıkladı.
Fransa ekonomisinin nükleer enerji altyapısı sayesinde enerji fiyatlarındaki ani yükselişlere karşı daha korunaklı olduğunu belirten Sapir, tüketim harcamalarındaki düşüşün etkisiyle Fransa’nın 2026 yılında yüzde 0,7 oranında bir daralma yaşayabileceğini öngördü.
Hükümetin seçim yılında bütçe disiplinini gevşeterek piyasaya taze para sürmesi halinde bu küçülmenin yüzde 0,3 seviyesinde tutulabileceğini ifade eden Sapir, her halükarda yüzde 1’lik büyüme hedefinden büyük bir sapma yaşanacağını kaydetti.
Almanya ekonomisinin durumunu “felaket” olarak nitelendiren Sapir, Alman sanayisinin üç yıllık durgunluğun ardından tam toparlanma aşamasına girmişken bu yeni enerji şokuyla sarsıldığını belirtti.
Bu ekonomik başarısızlığın Alman iç siyasetinde aşırı sağcı Almanya için Alternatif partisinin oylarını bazı eyaletlerde yüzde 37-38 seviyelerine kadar yükselttiğine dikkat çeken Sapir, İspanya’da ise Başbakan Pedro Sanchez’in eşi hakkındaki yolsuzluk soruşturmaları ve ekonomik canlılığın sona ermesiyle büyük bir siyasi krizin eşiğine gelindiğini ifade etti.
“Ukrayna ordusunda askeri mevcudiyet krizi yaşanıyor”
Rusya ile Ukrayna arasındaki askeri çatışmanın gidişatına da değinen Jacques Sapir, Ukrayna’nın uzun menzilli insansız hava araçlarıyla gerçekleştirdiği saldırılara rağmen Rus ordusunun cephe hattındaki ilerleyişini sürdürdüğünü belirtti.
Konstantinivka bölgesinin Temmuz başında tamamen Rus kontrolüne geçmesini beklediğini ifade eden Sapir, Temmuz ortasından itibaren Slovyansk ve Kramatorsk savaşlarının başlayacağını ve bu şehirlerin düşmesiyle Donetsk bölgesinin tamamının Rusya’nın denetimine gireceğini öngördü.
Ukrayna ordusunun en büyük sorununun yetişmiş insan gücü eksikliği olduğunu vurgulayan Sapir, cephedeki kayıplara ve kaçaklara dair şu çarpıcı verileri paylaştı:
“Ukrayna’da şu an resmi olmayan verilere göre 600 bin ağır yaralı ve uzuv kaybı yaşamış asker var. Bu sayıya yakın bir can kaybı olduğu tahmin ediliyor. Ayrıca askere gitmemek için gizlenen 1,5 milyon Ukrayna vatandaşı ve yaklaşık 200 bin firari askerin varlığı, ordunun cephe hattını tahkim etmesini imkansız kılıyor.”
Ukrayna hükümetinin Polonya ile yaşadığı tarihsel bellek krizine de değinen Sapir, Nazi işbirlikçisi figürlerin devlet törenleriyle anılmasının Varşova yönetimini kızdırdığını ve Polonya’nın Ukrayna’ya yönelik askeri yardımları tamamen durdurma kararı aldığını hatırlattı.
Sapir, Ukrayna yönetiminin savaşı batılı müttefiklerini doğrudan çatışmaya dahil edecek bir provokasyon zeminine çekmeye çalıştığını ancak Rusya’nın bu stratejik hamlelere karşı soğukkanlılığını koruyarak sahada emin adımlarla ilerlemeyi tercih ettiğini belirterek sözlerini tamamladı.
Dünya Basını
CSIS: Ankara Zirvesi ‘NATO 3.0’ın Sahadaki Yansıması

36. NATO Devlet ve Hükümet Başkanları Zirvesi 7-8 Temmuz’da Ankara’da gerçekleştirilecek. Zirve öncesi Ankara’ya hazırlık kapsamında Brüksel’de yapılan savunma bakanları toplantısında “NATO 3.0” için ittifakın caydırıcılık ve savunma kapasitesinin güçlendirilmesi gündemine yoğunlaşıldı. NATO 3.0 ne anlama geliyor? ABD-Avrupa anlaşmazlığı ittifakı nasıl etkiliyor? Olası bir ayrışmanın sonuçları ne olur? Ankara’da yapılacak zirvenin önemi ne ve gündemi neler olmalı? ABD merkezli düşünce kuruluşu Stratejik ve Uluslararası Çalışmalar Merkezi (CSIS) bu soruları değerlendiren bir analiz yayınladı:
NATO Ankara Zirvesi: “NATO 3.0” Sahada Nasıl İşliyor?
Amerika’yı içeride, Avrupa’yı güçlü, Rusya’yı çevrelenmiş tutmak
NATO kurulduğunda, ilk genel sekreteri Lord Ismay meşhur ifadesiyle ittifakın varlık nedenini “Rusları dışarıda, Amerikalıları içeride ve Almanları aşağıda tutmak” olarak tanımlamıştı. Bu ifade erken Soğuk Savaş gerçekliklerini yansıtıyordu, ancak o dünya artık mevcut değil. Bununla birlikte NATO’nun merkezinde net bir siyasi mutabakata duyulan ihtiyaç devam ediyor.
Müttefikler bu temmuz ayında kritik bir anda Ankara’da, Türkiye’de bir araya gelecek. NATO Avrupa’da bir savaşla, Orta Doğu’da yenilenen istikrarsızlıkla ve öncelikler, yük paylaşımı ve risk konularında artan iç gerilimle karşı karşıya. NATO daha önce de anlaşmazlıklara dayanmıştı; ancak birlik eksikliği yönetilmediği takdirde, caydırıcılığı, askeri yetersizlikler kadar etkili biçimde zayıflatabilir. Wallace Thies’in öne sürdüğü gibi kriz, üyelerin ittifakı sürdürmeye kayıtsız hale gelmesiyle başlar. Bu tanıma göre NATO, ABD’nin İran’la savaşından sonra NATO’nun değerini yeniden değerlendireceğine dair haberlere rağmen baskı altında; fakat henüz krizde değil.
Daha tartışmalı bir uluslararası düzende, özellikle Avrupa ABD’li yetkililerin “NATO 3.0” diye adlandırdığı şeyi —müttefiklerin kendi savunmaları için daha fazla sorumluluk üstlendiği daha Avrupalı bir NATO’yu— hayata geçirmek üzere adım atarken, NATO’da kalmanın ABD’ye sağladığı faydalar maliyetlerinden ağır basmaya devam ediyor. Dolayısıyla mesele NATO’nun varlığını sürdürüp sürdürmemesi değil, nasıl uyum sağlaması gerektiğidir. Ismay’in sözünün modern bir güncellemesi, NATO’nun Amerikalıları bağlı tutması, Avrupalıları muktedir kılması ve Rusları çevrelemesi olurdu.
Dış Kriz ve İttifak İçi Sürtüşme
ABD-İsrail’in İran’a karşı yürüttüğü askeri harekât ve Tahran’ın misilleme olarak Hürmüz Boğazı’nı kapatması, küresel ekonomik ve güvenlik sonuçları doğurdu. Küresel deniz taşımacılığı ve enerji piyasaları baskı altına girdi; bunun zaten zorlanan Avrupa ekonomilerine de yansımaları oldu. Başkan Trump, krizi ittifak dayanışmasının bir testi olarak çerçeveleyerek Avrupalı müttefiklere boğazı yeniden açmak için deniz unsurları konuşlandırma çağrısında bulundu. ABD ayrıca Avrupa hükümetlerinin ABD operasyonlarını sınırlandırdığı algısından duyduğu rahatsızlığı dile getirdi.
Washington açısından argüman tanıdık: Avrupa, ABD gücüyle güvence altına alınan küresel istikrardan faydalanıyor ve bu istikrar tehdit edildiğinde yükün daha fazlasını omuzlamalı. Başkan Trump, Avrupa’yı kıtanın kritik anda ortada olmadığını ve fedakârlığı gerçekten paylaşmadığını ima ederek eleştirdi. Avrupalılar ise buna karşı çıkacaktır: On binlerce Avrupalı asker yirmi yıl boyunca Afganistan’da görev yaptı, yüzlercesi öldü ve bu taahhüt, içeride kamuoyu desteği aşındıktan çok sonra da sürdürüldü. Bu durum bedavacı anlatısını karmaşıklaştırıyor ve işbirliğini zayıflatma riski taşıyor.
Avrupa’dan bakıldığında tablo farklı görünüyor. İran harekâtı müttefiklerle istişare edilmeden başlatıldı, tartışmalı hukuki ve stratejik gerekçelere dayanıyor ve dikkati ve kaynakları Ukrayna’dan uzaklaştırma riski taşıyor. Sürdürülebilir savunma harcamaları konusunda zaten zorlu bir iç siyasi tartışma yürüten Avrupalı liderler için Orta Doğu’da yeni ve büyük bir savaş, bir toparlanma çağrısı değil; ciddi bir siyasi komplikasyondur.
İç Gerilim ve İttifak Normları
Bu gerilimler, ABD’nin Grönland’a ilişkin söylemleri ve siyasi baskısıyla oluşan daha geniş bir zorlanmayla daha da ağırlaşıyor. Bu tür açıklamalar ne kadar ciddi ya da taktiksel olursa olsun, ittifak içinde egemenlik, istişare ve kabul edilebilir davranış sınırları konusundaki hassasiyetleri artırıyor.
Bu bağlam, Avrupa’nın tepkilerini açıklamaya yardımcı oluyor. NATO, belirli ve üzerinde mutabık kalınmış risklere karşı kolektif koruma sağlamak üzere yapılandırılmış bir savunma paktıdır. 5. Madde, Avrupa ve Kuzey Amerika’da müttefiklerin silahlı saldırıya karşı savunulmasını kapsar; özellikle Avrupa-Atlantik alanı dışında ve tek tek üyeler tarafından başlatılan savaşlarda destek için açık çek niteliğinde bir garanti işlevi görmez. Bu tür eylemleri NATO sorumluluğu olarak görmek, ittifakın hem amacını hem de yükümlülüklerini yanlış yansıtır.
1. Maddenin kapsamı dışındaki operasyonlar için üslere otomatik erişim ya da ittifak desteği beklemek, kapsam dışı bir olay için sigorta talebinde bulunup ardından talep reddedildiğinde sigortacıyı suçlamaya benzer. İran’daki çatışmanın küresel sonuçları olsa da bu bir NATO operasyonu değildir ve ittifakın testi olarak çerçevelenmemelidir.
Bununla birlikte, yükümlülüğün olmaması işbirliğinin olmadığı anlamına gelmez. Avrupalı müttefikler üs erişimi, üst uçuş izinleri, lojistik destek, insansız hava araçları ve füze saldırılarına karşı savunma ve kurtarma operasyonları sağladı. Birleşik Krallık ve Fransa, Hürmüz Boğazı üzerinden deniz taşımacılığının güvenliğine yardımcı olacak bir deniz koalisyonu örgütlemede öncü rol üstlendi. Ancak bu tür işbirliği, ittifak hakkı iddiasına değil, egemen rızaya ve siyasi tercihe dayanır.
Sürtüşme artık görünür hale gelmişken, Ankara stratejik yeniden odaklanma anı olarak işlev görmeli; NATO’yu caydırıcılığa geri döndürmeli ve bu görevin nasıl sürdürüleceğine ilişkin disiplini yeniden tesis etmelidir.
Amerikalıları İçerde Tutmak
ABD açısından NATO’dan kopmak stratejik bir hata olur. Washington’ın uzun vadeli temel meydan okuması Çin’le ilgilidir. Bu meydan okumayı yönetmek giderek daha fazla kabiliyetli müttefiklerle işbirliğine ve Avrupa’nın kendi bölgesinde daha fazlasını yapmasına bağlıdır. Rusya’nın Çin’le artan askeri, ekonomik ve teknolojik uyumu, Avrupa ve Hint-Pasifik güvenliğinin artık birbirinden ayrılabilir sahalar olmadığı anlamına geliyor. Rusya’yı caydıramayan bir Avrupa, ABD’nin dikkatinin orantısız ölçüde büyük bir bölümünü absorbe eder ve çabayı Hint-Pasifik’ten uzaklaştırır. NATO, ABD için net bir stratejik kolaylaştırıcı olmaya devam ediyor. Avrupa’da istikrarı demirliyor, caydırıcılığı ileriye taşıyor ve ABD’nin Avrasya güvenlik dinamiklerine sadece yanıt vermesini değil, onları şekillendirmesini sağlıyor.
ABD’nin transatlantik ilişkiyi yönetmede güvenilmez olduğu yönündeki kalıcı bir algı kendi maliyetlerini doğurur. Bu, Avrupa’nın ABD savunma sanayisine bağımlılığı azaltma çabalarını hızlandırabilir, AB düzeyinde daha korumacı tedarik çerçevelerine desteği artırabilir ve Washington’dan kademeli bir stratejik ayrışmayı teşvik edebilir. Zamanla bu durum birlikte çalışabilirliği zayıflatır, ABD savunma üretimindeki ölçek ekonomilerini aşındırır ve ABD nüfuzunu azaltır.
Aynı zamanda ABD; gerilimi yönetme kapasitesi, küresel etkisi ve diplomatik erişimi sayesinde Ukrayna’da olası herhangi bir nihai çözümü şekillendirmede merkezi bir rolü elinde tutuyor. Ancak bugüne kadar ABD öncülüğündeki çabalar bir atılım üretmeden tıkandı. Bu tür görüşmeler yeniden başlarsa amaç, erken müzakereleri zorlamak ya da geçici bir sükûnet için toprak takası yapmak değil; diplomasinin yalnızca sürdürülen ABD angajmanının destekleyebileceği güçlü bir pozisyondan ilerlemesini sağlamak olmalıdır.
Bu bağlamda ABD’nin çıkarları çıkışta değil, çaba göstermektedir: ittifak içi sürtüşmeleri onarmak, Avrupa’yı inandırıcı ilk müdahale sorumlulukları üstlenmeye zorlamak ve NATO’yu modernize etmek. İttifaktan çekilmek ABD’nin yüklerini azaltmaz; çoğaltır. Avrupa’da caydırıcılığı zayıflatır, ABD’nin küresel stratejik kaldıraç gücünü aşındırır ve savunma çevresini batıya kaydırarak Kuzey Atlantik deniz hatlarını ve Batı Yarımküre’yi Rusya’nın ve müttefiklerinin daha fazla yoklamasına açık hale getirir.
Bu da NATO’nun temel gerekliliğine işaret ediyor: inandırıcı bir ilk müdahale aktörü olarak hareket edebilen bir Avrupa.
Avrupa’yı Muktedir Kılmak
Avrupa’nın muktedir olmasını sağlamak ABD’ye tabi olmakla değil, NATO’nun ihtiyaç duyduğu kuvvetleri ve hazırlık seviyesini üretmekle ilgilidir. Avrupa’nın savunma duruşu giderek ABD taahhüdünün garanti kabul edilemeyeceği yönündeki kabulle şekilleniyor; bu da bazı müttefikleri, gerekirse Avrupa’nın NATO içinde kendi kendini inandırıcı biçimde savunup savunamayacağını değerlendirmeye yöneltiyor. Caydırıcılığın inandırıcılığı, Avrupalı müttefiklerin hırsı ve harcamayı kullanılabilir muharebe gücüne dönüştürüp dönüştüremeyeceğine bağlı olacaktır.
Önceliklendirme esastır. Avrupa’nın odağı Ukrayna’yı desteklemek ve Rusya’yı caydırmak olmalıdır. Avrupa, Ukrayna’yı desteklemenin pratikte neye benzediğini göstermek için adım attı. 2025’te ABD yardımı keskin biçimde düşerken, Avrupa Ukrayna’ya askeri, mali ve ekonomik yardımın çoğunluğunu sağladı; bu da kıta güvenliği için ilk müdahale sorumluluğuna doğru bir kaymayı ve ABD kuvvetleri üzerindeki baskının azaltılmasını yansıttı.
Savunma harcamalarındaki rekor artışlar anlamlıdır; ancak para tek başına kabiliyet açıklarını kapatmayacaktır. 2035’e kadar savunma harcamalarının GSYİH’nin yüzde 5’ine çıkarılmasına doğru ilerleme de dahil olmak üzere taahhütler, yalnızca NATO’nun savunma planlarıyla uyumlu konuşlandırılabilir kuvvetler üretirse anlam taşıyacaktır. Bu nedenle hazırlık, girdilerin yerine temel ölçüt haline gelmeli; ABD takviyesine varsayılan dayanak olarak bel bağlamadan, hızla konuşlanabilme, baskı altında sürdürebilme ve ihtilaflı koşullarda kuvvetleri yeniden oluşturabilme kapasitesiyle ölçülmelidir.
Kabiliyetler, sanayi ve dirençlilik merkezi önemdedir. Parçalı tedarik ve kısa üretim serileri, Avrupa’nın harcamayı muharebe gücüne dönüştürme kapasitesini sınırlandırıyor. Sanayi kapasitesi —mühimmat, bakım, onarım ve nitelikli işgücü— artık stratejik bir değişkendir. Bu bağlamda Avrupa, bugün ABD savunma ihracatının birincil pazarıdır; üretim hatlarını ayakta tutmakta, sanayi tabanını güçlendirmekte ve geniş ölçekte birlikte çalışabilirliği pekiştirmektedir. Bu durum ABD hazırlığını zayıflatmak yerine güçlendirir.
Ukrayna’daki savaş çatışmanın doğasını da yeniden şekillendirdi; insansız hava araçları, hassas vuruş ve ağ bağlantılı istihbarat, gözetleme ve keşif sistemleri, ölçeklenebilir ve harcanabilir kitleye yönelik talebi artırdı. NATO modernizasyonu bu nedenle yalnızca daha fazla kabiliyeti değil, farklı türde kabiliyeti de yansıtmalıdır.
Siber savunma, kritik altyapının korunması ve sivil hazırlık da aynı ölçüde elzemdir. Hibrit tehditler toplumları ordular kadar hedef alır; bu da sivil dirençliliği ve hükümetin sürekliliğini caydırıcılığın ayrılmaz parçaları haline getirir.
Avrupa kabiliyeti aynı zamanda NATO 3.0’ın da temelini oluşturur. İlk müdahale aktörü olarak hareket edebilen bir Avrupa, duruş ve kuvvet üretiminde uyarlanmayı mümkün kılar. Bu, NATO’nun uyum sürecinde hâlihazırda görülmektedir: yeni bölgesel savunma planları, daha yüksek hazırlık seviyesine sahip kuvvet modeli ve genişletilmiş ileri varlık. Avrupalı müttefikler aynı zamanda daha büyük operasyonel roller üstleniyor. Bu adımlar, ilkesel yük paylaşımından pratik yük teslimine doğru bir kaymaya işaret ediyor.
Nihayetinde savunma harcamalarındaki artış önemli olsa da kabiliyet sonuçlarla ölçülecektir: kullanılabilir muharebe gücü, dirençli toplumlar ve sürdürülen hazırlık. Avrupa bunu başarırsa NATO’nun stratejik mutabakatı ayakta kalabilir; Rusya’nın etkili biçimde çevrelenmesi için temel oluşturabilir.
Rusları Çevrelemek
Rusya’yı çevrelemek NATO’nun merkezi stratejik görevi olmaya devam ediyor. Moskova’nın Ukrayna’yı işgali, Rusya’nın Avrupa güvenlik düzenini güç kullanarak revize etmeye istekli olduğu konusunda hiçbir belirsizlik bırakmadı. Bugün çevreleme, Rusya’nın hedeflerine güç ya da baskı yoluyla ulaşma kapasitesini reddetmek anlamına geliyor. Ukrayna’ya destek bu hedefe ulaşmanın en doğrudan ve maliyet-etkin aracı olmaya devam ediyor. Rusya Ukrayna’da bağlı kaldığı ve sınırlı kazanımlar için yüksek bedeller ödediği sürece, NATO topraklarını tehdit etme kapasitesi azalır; ancak uzun süren çatışma yönetilmesi gereken tırmanma riskleri taşır.
İnandırıcı bir çevreleme stratejisi, hasımların birlikte nasıl çalıştığını da içeren ortak bir tehdit değerlendirmesi gerektirir. Rusya’nın ve Çin’in İran’a desteği —ABD kuvvetlerini hedef almak için istihbarat paylaşımı da dahil— Moskova’nın ABD çıkarlarına farklı bölgelerde meydan okumaya istekli olduğunu gösteriyor. Bu dinamikler coğrafi sınırları bulanıklaştırıyor ve tırmanma risklerini artırıyor.
Konvansiyonel alanın ötesinde Rusya hibrit taktiklere büyük ölçüde dayanıyor. Siber operasyonlar, dezenformasyon kampanyaları, enerji baskısı ve sabotaj stratejisinin merkezi araçları olmaya devam ediyor. Birleşik Krallık’ın kritik denizaltı altyapısı yakınındaki Rus denizaltı faaliyetlerine ilişkin son uyarıları, kilit bir kırılganlığa işaret ediyor. Denizaltı kabloları ve boru hatları ekonomik istikrarın, askeri iletişimin ve enerji güvenliğinin temelini oluşturur; bunlara yönelik tehditler NATO dirençliliğine doğrudan meydan okumadır.
Rusya’yı çevrelemek bu nedenle yalnızca kuvvet duruşuyla ilgili değildir. Altyapının korunmasını, istihbarat paylaşımının iyileştirilmesini ve gri bölge saldırganlığına tutarlı biçimde yanıt verilmesini gerektirir. Başarısızlık, baskının normalleşmesi ve caydırıcılığın aşınması riskini doğurur. Bu anlamda Avrupa’nın büyüyen savunma rolü kurucu niteliktedir ve ABD taahhüdü ile Avrupa kabiliyeti arasındaki uyuma bağlıdır. Bu dengeyi sürdürmek Ankara’nın merkezi görevi olmalıdır.
Sonuç
Ankara Zirvesi NATO’nun geçerliliği üzerine bir referandum değil, disiplininin bir testidir. Örtüşen krizler çağında caydırıcılık birlik, netlik ve kabiliyete bağlıdır. Ankara için meydan okuma NATO’nun misyonunu yeniden tanımlamak değil, modern mutabakatını operasyonelleştirmektir.
Ankara Zirvesi’nin öncelikleri şunları içermelidir:
Net bir iş bölümünü yeniden teyit etmek. Avrupa, Avrupa güvenliği için ilk müdahale aktörü olmalı; ABD ise genişletilmiş caydırıcılık ve takviye sağlamalıdır.
Girdilerden sonuçlara geçmek. Daha yüksek harcamaların NATO’nun savunma planlarıyla uyumlu konuşlandırılabilir kuvvetler ve sürdürülen hazırlık üretmesini sağlamak.
Ukrayna ve İran’dan çıkarılan dersleri kurumsallaştırmak. NATO, sanayi üretimi, modernizasyon ve dirençlilik konusunda öğrendiklerini uygulamalı; ölçeklenebilir üretimi ve altyapı korumasını güvence altına almalıdır.
Ukrayna’ya sürdürülen desteği işaret etmek. Avrupa savaşın mali yükünün daha fazlasını taşıyor; ancak başarı, ABD sanayi desteğinin devamına bağlıdır.
Ankara ayrıca, uyumun her operasyon üzerinde mutabakat gerektirmediğini de pekiştirmelidir. İran krizi ve Grönland meselesi güveni zorladı; bunu onarmak ittifak içinde istişareye, şeffaflığa ve egemenliğe saygıya yenilenmiş bağlılık gerektirir.
Ankara bu mutabakatı operasyonelleştirmeyi başarırsa —Amerikalıları İttifaka bağlı tutar, Avrupalıları muktedir kılar ve Rusları çevrelerse— NATO yalnızca geçerli değil, aynı zamanda dirençli kalacaktır. Birlik bir temenni değil; caydırıcılığın önkoşuludur.
Dünya Basını
FT: Müttefikleri ABD’den bağımsızlaşmaya çalışıyor

Amerika’nın müttefikleri ABD’den bağımsızlık ilan etmeye bakıyor. Geleneksel ortaklar ekonomik bağlarını yeniden düşünüyor.
Gideon Rachman, Financial Times baş diplomasi yazarı
23 Haziran 2026
ABD gelecek ay Bağımsızlık Bildirgesi’nin 250. yıldönümünü kutladığında, dostları ve müttefikleri de bu kutlamalara katılacak. Ancak perde arkasında, aynı ülkelerin çoğu Amerika’dan bağımsızlıklarını artırmaya çalışıyor.
Washington’ın geleneksel ortakları, ABD ile uzun süredir devam eden bağların onları Trump yönetiminin kötü muamelesinden ve baskı taktiklerinden muaf tutmadığını keşfetmiş durumda. İtalya Başbakanı Giorgia Meloni, ABD başkanının demokratik müttefiklere çoğu zaman otoriter rakiplerden daha kötü davrandığından şikâyet ederek birçok kişinin hissiyatına tercüman oldu.
Bu yeni atmosferde, bir zamanlar güç olarak görülen Amerika ile yakın bağlar giderek potansiyel bir kırılganlık gibi görünmeye başladı. En güçlü uyarı zili geçen yıl Donald Trump’ın dost ve düşman ayırt etmeksizin ağır gümrük tarifeleri uygulamasıyla çaldı. Yönetimi, bu ay tüm yabancı ülke vatandaşlarının Anthropic’in öncü yapay zekâ modelleri Mythos 5 ve Fable 5’e erişimini kısıtlama kararıyla yeni alarm zillerini harekete geçirdi.
Trump yönetimi politikasında değişikliğe gidebilir. Ancak mesajın alındığı görülüyor. “Mythos anı”, Avrupa’nın en önde gelen yapay zekâ girişimi olan Fransa merkezli Mistral’in CEO’su Arthur Mensch’in bu yılın başlarında dile getirdiği bir tespiti doğrular nitelikteydi. Mensch bir panelde, yapay zekânın dünya ekonomisinin işleyişi açısından giderek kritik hale geldiğini belirterek şöyle demişti: “Avrupa için en büyük risk… tüm sanayimizin… ABD karar verirse kapatılabilecek bir teknoloji üzerinde çalışmasıdır.”
Bu ihtimalden ürken Avrupa hükümetleri, ABD şirketlerine ve modellerine bağımlılığı azaltmak anlamına gelen “yapay zekâ egemenliği” ihtiyacından giderek daha fazla söz ediyor. Mistral’in kendisi de bundan fayda sağlayacak konumda.
Amerikan “kapatma düğmeleri” konusundaki endişe yapay zekâyla sınırlı değil. Trump’ın bu yılın başlarında Grönland’ı ilhak etme tehditleri, Avrupalılara ABD silahlarına olan bağımlılıklarını hatırlattı. ABD’nin büyük savunma şirketleri — “ana yükleniciler” — şimdi bunun sonucunda satış kaybetmeye başladıklarından endişe ediyor.
Bu meseleler Avrupa’nın çok ötesine uzanıyor. Hindistan’a uygulanan tarifeler ve Trump’ın Pakistan’la yakınlaşması Delhi’de çok kötü karşılandı. Hindistan hükümetinin düşünce dünyasını çoğu zaman yansıtan bir düşünce kuruluşu olan Observer Research Foundation, kısa süre önce yayımladığı bir raporda “Trump faktörünün”, Hindistan’ın Fransa’dan savaş uçağı satın alma kararında ağır bastığını savundu.
Hem ABD’ye hem de Çin’e bağımlılığı nasıl azaltacağını en sistematik biçimde düşünen ülke ise Kanada olabilir. Trump, Kanada’nın Amerika’nın 51. eyaleti olması gerektiğini defalarca ima etmişti.
Kanada hükümeti, özel çalışmalarında egemenlik açısından kritik önemde dokuz ekonomik alan belirledi. Bunlar arasında yapay zekâ, yarı iletkenler, enerji ile ödeme ve takas sistemleri yer alıyor.
Bu alanlarda hem Amerika’ya hem de Çin’e bağımlılıktan kaçınmayı hedeflemek anlaşılır bir şey. Peki bu mümkün mü? Örneğin Kanada, ticaretinin yaklaşık yüzde 70’ini dev güney komşusuyla yapıyor. Mistral, Amerikalı yapay zekâ rakipleriyle kıyaslandığında çok küçük kalıyor. ABD dahil tüm Batı dünyası, Çin’den gelen kritik minerallere olan bağımlılığının rahatsız edici biçimde farkına varmış durumda.
Bu bağımlılıklar derin. Tamamen ortadan kaldırılamazlar. Ancak azaltılabilirler.
Asya’daki bazı çevreler, Kapsamlı ve İlerlemeci Trans-Pasifik Ortaklığı Anlaşması’nı bir model ve yapı taşı olarak gösteriyor. Bu serbest ticaret anlaşması şu anda Japonya, Kanada, Şili, Avustralya, Birleşik Krallık ve Singapur’un da aralarında bulunduğu 12 ülkeyi kapsıyor. AB ile CPTPP şimdi bloklar arası bir anlaşma için görüşmelere başlamış durumda; böyle bir anlaşma tarifeleri genel olarak düşürebilir. Delhi’de Hindistan’ın da bu pakta katılmayı istemesi gerekip gerekmediği konusunda ciddi bir tartışma var.
AB, Hindistan, Japonya ve Birleşik Krallık’ı içeren; ancak Çin ve ABD’yi dışarıda bırakan bir orta güçler ticaret anlaşması belli bir etki yaratabilir. Buna rağmen, dünyanın en büyük iki ekonomisi ve yapay zekâda iki küresel lideri olan Çin ve Amerika’dan tam ekonomik egemenlik kurma fikri gerçekçilikten uzak kalıyor.
Bununla birlikte, Trump’ın ya da onun haleflerinin iyi niyetine aşırı bağımlılık sorununa bakmanın başka yolları da var. Yapay zekâ, silahlar ya da enerji alanında bir Amerikan “kapatma düğmesi” tehdidine verilecek cevap, muhtemelen ABD teknolojisinden ya da kaynaklarından tamamen bağımsızlaşmaya çalışmak değildir. Böyle bir politika pahalı, verimsiz ve nihayetinde gerçekçi olmaktan uzak olur.
Alternatif strateji, Çin’in hâlihazırda gösterdiği stratejidir: Kendi kapatma düğmeni bulmak. Xi yönetimi, son derece yüksek Amerikan tarifelerine kritik mineral ihracatını ciddi biçimde kısıtlayarak karşılık verdi. Bu etkili bir taktikti ve ABD’yi tarifeleri düşürmeye zorladı.
Diğer dünya güçlerinin de, bir gün ihtiyaç duyabilecekleri ihtimaline karşı, kendi ekonomik silahlarını bulmaları gerekiyor. Hindistan için bu, ülkenin jenerik ilaç üreticisi olarak oynadığı kritik rol olabilir. Kanada için bu, Amerikan çiftliklerinin bağımlı olduğu gübrelerin kritik bir bileşeni olan potas olabilir. Avrupa için ise Hollandalı şirket ASML’nin sağladığı benzersiz teknolojiler ya da Avrupa’nın uranyum ve türbin ihracatçısı olarak rolü olabilir.
Dünya demokrasilerinin birbirleriyle muhtemel ekonomik savaşa hazırlanmak zorunda kalması üzücü. Ancak Trump’ın yarattığı dünya bu.
Amerika2 hafta öncePeter Thiel’in gizli cemiyeti: “Dialog”
Avrupa5 gün önceKuzey Akım sabotajında ‘porno filmi kılıfı’ iddiası
Asya2 hafta önceÇKP, ‘Xi Jinping’in Parti İnşası Üzerine Düşüncesi’ni resmi doktrin ilan etti
Ortadoğu2 hafta önceİran, ABD ile varılan anlaşmanın detaylarını açıkladı
Görüş1 hafta önceHeidegger’in kulübesindeki Avrupa solu
Dünya Basını2 hafta önceİngiliz iktisatçı Pettifor: Yapay zeka çöküşü kaçınılmaz bir krize yol açacak
Dünya Basını2 hafta önceForeign Policy: İran, Vietnam’dan Daha Ağır Bir Yenilgi
Rusya2 hafta önceRFKP Lideri Zyuganov: Rusya’da sol dönüş kaçınılmaz










