Bizi Takip Edin

DÜNYA BASINI

Economist, Amerikan korumacılığını yazdı: ‘Serbest ticaret öldü’

Yayınlanma

Dünyaca ünlü ekonomi dergisi The Economist, ABD Başkanı Joe Biden döneminde yükselen iktisadi korumacılığı yazdı.

2016 yılında, ABD Ticaret Temsilcisi Michael Froman’ın, ABD’nin rekabetçiliğini artırmak için devlet teşvikine başlamak yerine devlet teşviki veren ülkelerin tavrını değiştirmeyi istediklerini söylediğini hatırlatan The Economist, şimdi bu durumun tersine döndüğün aktarıyor.

Dergi, Biden yönetiminin, küresel çapta devlet teşviklerini ortadan kaldırmak yerine kendi teşvik mimarisini oluşturduğunu belirtiyor.

Önümüzdeki 10 yılda yarı iletkenler, yenilenebilir enerji ve yeşil teknolojilerin de arasında bulunduğu sektörlere 1 trilyon dolarlık yatırım, bu teşviklerin en büyüğü.

Devlet teşvikleri ‘partiler üstü’ bir mesele

Dergi, Washington’daki Cumhuriyetçiler ve Demokratlar için bu yaklaşımın ‘sağduyu’ olduğuna dikkat çekiyor: “Onlar inanıyor ki, bu, Amerika’nın sanayi temelini korumak, yükselen Çin’den gelen meydan okumayı savuşturmak ve ekonomiyi daha yeşil bir büyümeye doğru yeniden yönlendirmek için yegane yol.”

Bu durumun ABD’nin Asya ve Avrupa’daki müttefikleri için zor bir dönemeç anlamına geldiğini savunan The Economist, şimdi bu müttefiklerin kendi teşviklerini oluşturup oluşturmamaya karar vereceklerini yazıyor.

Dergiye göre, kararın küresel bir devlet teşvikleri yarışı olması halinde, uluslararası ticaret sisteminin parçalanması, tüketiciler için daha yüksek maliyetler, inovasyonun önünde daha fazla engel ve siyasi işbirliğine yeni tehditler mümkün olabilir.

‘Serbest ticaret öldü’

ABD’nin serbest ticarete bağlılığında ilk çatlak Donald Trump döneminde gelse de Biden’ın korumacılığı daha çok acıtıyor.

Dergiye konuşan Washington’daki üst düzey bir Asyalı diplomat, “Serbest ticaret öldü. Bu temel oyun teorisi. Bir taraf kuralları delerse, ötekiler de yakında delecektir. Eğer hareket etmezseniz, en çok siz kaybedersiniz,” diyor.

Devlet teşvikleri, uzun süredir ABD ekonomisinin bir parçası olsa da son teşvikler ölçek ve ‘Önce Amerika’ stratejisi bağlamında farklılaşıyor.

Eğer önümüzdeki 10 yılda her yıl 100 milyar dolar teşvik verilirse, bu ABD’nin pandemi öncesi 10 yılda verdiği toplam devlet teşviklerinin iki katı olduğu anlamına gelecek.

‘Yerli malı’na devlet desteği

Yeni teşviklerde, yerel üretim oranına da bakılacak. Bu, serbest ticaret yanlılarının en çok karşı çıktığı şeylerden.

Enflasyonu Düşürme Yasası (IRA), tüketicilere 7.500 dolarlık vergi indirimini, Kuzey Amerika’da üretilen elektrikli araçlar için yapacak.

Dahası, bu elektrikli araçların batarya bileşenlerinin en az yüzde 50’si de Kuzey Amerika’da üretilmeli.

Rüzgar, güneş ve jeotermal projeler de Amerikan demir ve çeliğinin kullanılması durumunda devlet teşviklerinden faydalanabilecek. Bunların da imal edilmiş bileşenlerinin yüzde 50’ye yakını Amerika’da üretilmek zorunda.

COVID, orta sınıf, iklim değişikliği

The Economist’e göre ABD, uzun yıllar boyunca Çin’in sanayi politikalarını kontrol altında tutabileceğine inanmıştı. Bu umutlar boşa çıkınca ve Çin’in yükselişi önlenemez hale gelince, Washington’ın kendi sanayi politikalarına ihtiyaç duyduğu kabul edilmeye başlandı.

Rakip teknolojilere bağımlılığı azaltmak ve tedarik zincirlerini kontrol altına almak, özellikle COVID-19 pandemisi ile birlikte ABD için daha zaruri hale geldi.

ABD’nin ‘sanayisizleşmesi’ ile birlikte kaybolan ‘orta sınıf istihdam’ı yeniden canlandırmak da bu yola girişin nedenleri arasında.

Son olarak, iklim değişikliği ve yeşil enerji yatırımları, ABD’nin karbon emisyonlarını azaltmak için gerekiyor. 

ABD’nin müttefikleri ne yapacak?

Dergiye göre, ABD’nin devlet teşviklerinin Çin üzerindeki etkisi açık. Çin’deki yatırımları geri çekmeyi amaçlayan devlet teşviklerine Pekin’in cevabı kendi kendine yeterliliği daha da ön plana çıkarmak ve sanayi için kendi büyük devlet teşviklerini vermek olacak.

ABD’nin müttefikleri açısından ise işler biraz daha karmaşık. Avrupa’nın ABD’ye sert tepki göstermesinin onun zayıflığı ile ilgili olduğunu savunan The Economist, özellikle Ukrayna savaşından sonra yükselen enerji fiyatlarını hatırlattı.

ABD’nin düşük enerji fiyatları nedeniyle avantaj sahibi olduğu açıkken, Avrupa’nın şimdiden yatırım kaybettiği de belirtiliyor.

Tayvan’ın dünyaca ünlü yarı iletken devi TSMC’nin kurucusu Morris Chang de ABD’ye taşınacak yatırımların maliyetinin yüzde 55 daha fazla olacağını söylemişti. Gelişmiş çip üreticileri, kendi uzmanlık zincirlerini kırıp ABD’ye taşımak konusunda fazlasıyla dertliler.

Sonuçsuz çözümler

ABD’nin devlet teşviklerine karşı yapılacak hamlelerden biri, bu ülkeyi Dünya Ticaret Örgütüne (DTÖ) şikayet etmek.

DTÖ’nün yerel içerik oranlı devlet teşviklerini yasaklamaya yönelik hükümler açık. Teoride ABD, DTÖ nezdindeki şikayette suçlu bulunsa bile bu sonuca itiraz edecektir ve bu dosyanın sonu anlamına gelecektir. Çünkü DTÖ’nün, ABD’nin daha önceki müdahalesiyle, işe yarar bir temyiz organı bulunmuyor.

Diğer bir seçenek, Amerikan mallarına, adil olmayan devlet teşviklerini gerekçe göstererek, gümrük tarifesi getirmek olabilir. Yine de bu işleri çok daha zorlaştırır çünkü bu durumda, otomobillerden güneş panellerine, hidrojenden yarı iletkenlere birçok önemli mal bu oyuna dahil edilir.

Sessizlik de bir çözüm olabilir

Öte yandan kenarda durup sessiz kalmanın da bir iktisadi mantığı olduğu düşünülüyor.

ABD’nin bu teknolojilere büyük paralar harcaması ile birlikte zaman içinde daha ucuza mal olması beklenir. Ama ABD bu şirketlere para döktükçe, tüm ürünlerde karşılaştırmalı bir üstünlük elde edemez.

Bir Japon yetkili, Asya ve Avrupa’nın kendini zaptederek beklemesi gerektiğini savunuyor: “Bu şekilde, Amerikalı olmayan herkes, birbiriyle eşit bir oyun alanına sahip olabilir.”

Bununla birlikte devlet desteği çağrıları daha çok yankı buluyor. Güney Kore, yerli otomobil şirketlerine yerli üretim teşviki vereceğini duyurdu. Japonya da yarı iletkenler alanında kendi şirketlerine teşvik hazırlığında. Yeni kurulan Rapidus isimli yarı iletkenler şirketine hükümet 500 milyon dolarlık fon vereceğini açıkladı.

Avrupa Birliği de devlet teşvikleri kurallarını değiştirip daha esnek hale getirmek için harekete geçiyor.

DÜNYA BASINI

Hangi Ermenistan?

Yayınlanma

Yazar

Çevirmenin notu: Şimdi Ermenistan Başbakanı Nikol Paşinyan, “AB ve ABD’nin Ermenistan’a yardım etmeye hazır olduğunu, böylece milyarlar kazanacaklarını ve dışarıdan kimin ne vereceğine bakmayacaklarını” söylüyor. Bugün Ermenistan’ın Batı ile ticaretinin gerçekte nasıl gittiğini gösteren istatistikler var.

ABD ile ticaretten bahsedecek olursak, Ermenistan’ın 2023 yılındaki ihracatı, ABD hükümetinin Ermenistan’dan alüminyum folyo alımına uyguladığı yüksek vergiler nedeniyle yüzde 40 oranında (78 milyon dolardan 48 milyon dolara) azaldı. Aynı zamanda, ABD’den yapılan ithalat yüzde 62 oranında (395 dolardan 638 milyon dolara) arttı.

AB’den yapılan ithalat da yüzde 29,4 oranında (1562 dolardan 2 bin 21 milyar dolara) arttı. Aynı zamanda, Ermenistan’ın AB ülkelerine ihracatı yüzde 8 oranında (772 milyon dolardan 710 milyon dolara) azaldı. Batı ülkelerinden yapılan ithalattaki artış, Rusya’ya (ve daha az oranda Belarus’a) yapılan yeniden ihracattan kaynaklanıyor. İhracattaki düşüş, Ermeni mallarının orada hoş karşılanmadığını gösteriyor.

Ermenistan, “dostlarının” vaatlerine boyun eğerse, karşılığında hiçbir şey almadan Rusya’ya yeniden ihraç ettiği mallardan elde ettiği geliri kaybedebilir.


Paşinyan’ın “gerçek” Ermenistan’ı “tarihsel” Ermenistan’dan ayırma niyetinin nesi yanlış?

Fyodor Lukyanov

Profile.ru

11 Nisan 2024

Ermenistan Başbakanı Nikol Paşinyan, parlamento hükümetin geçtiğimiz yılki faaliyetlerine ilişkin bir rapor sunarken ilginç açıklamalarda bulundu. Erivan ile Moskova arasında yaşananları “tarihsel Ermenistan-Rusya ilişkilerinden gerçek ilişkilere” geçiş olarak nitelendirdi. Ve bunun daha genel bir sürecin; “sadece uyumsuz değil, aynı zamanda birbirleri için ciddi tehditler oluşturan” “gerçek ve tarihsel Ermenistan arasındaki sınırın kaldırılması sürecinin parçası olduğunu söyledi.

Geçen yıldan bu yana hızla değişen Rus-Ermeni ilişkileri konusuna, Rusya ile Batı arasındaki ihtilafın prizmasından bakılıyor. Bunun nedenleri açık ve Ermeni liderliği de bu yorumu destekleyerek yeni öncelikler ortaya koymaya istekli. Fakat Paşinyan, jeopolitik yönelimler arasında değil, geçmiş ve gelecek arasında bir seçimden bahsederek değişikliklere daha geniş bir ölçek veriyor. Geçmiş derken, sadece son açıklamalarına değil, en azından geçen yılki eylemlerine bakılırsa, Rusya’ya yönelik bir yönelimi değil, milli bilince içkin kültürel ve tarihsel algılar bütününü kastediyor.

Gerçeklik tarihe karşı

Nikol Paşinyan, aynı konuşmasında “tarihsel Ermenistan” imajının muhafaza edilmesini, “Ermenistan üzerinde emelleri olan ülkelerin” saldırgan politikaları için her zaman bir nedene ve açıklamaya sahip olacaklarının teminatı olarak nitelendirdi. Ancak “gerçek Ermenistan’ın uluslararası alanda tanınan sınırı, iştahları için sınırlayıcı bir faktör”. Ve Rusya ile ilişkiler konusunu kapatırken, “Tarihsel Ermenistan vizyonumuz bizi her zaman soykırım tuzağına sürükleyecek, onsuz var olamayacağımız bir kurtarıcıya her zaman ihtiyaç duyacağız ve soykırım korkusu bizi her zaman bir ileri karakol statüsünde tutacak,” dedi.

Bunu zarif bir şekilde ifade etti. Bu formüller mevcut duruma dayandırıldığında, azami pragmatizme —geriye kalanların dokunulmazlığına en büyük güveni duymak için ağırlaştırıcı koşulları (ihtilaflı bölgeler olarak okuyun) bir kenara bırakmak— dönük bir çağrı olarak anlaşılmalı. Ancak Paşinyan’ın kendisi, tavizlerin yeni taleplerin olmamasını garanti etmeyeceğini ama ısrarın muhakkak onları kışkırtacağını açıkça kabul ediyor.

Bu pek de inandırıcı gelmiyor. Paşinyan’ın dört ya da beş yıl önce tam tersi bir pozisyondan konuştuğu ve istediği etkiyi yaratmak için hem tarihe hem de milli travmalara atıfta bulunduğu hatırlanabilir. Fakat burada dışarıdan gelen tavsiye ve değerlendirmelerin bir önemi yok. Karabağ’ın kaybedilmesinden sonra Paşinyan ve ekibi, iktidarı kaybetme riskiyle ve hatta kitlesel bir öfkeyle karşı karşıya kalmadı. Toplumun çoğunluğu Başbakan’ın yeni keşfettiği minimalizmine ya sempati duyuyor ya da kayıtsız kalıyor. Bu da ona seçtiği çizgiyi sürdürmesi için zemin sunuyor. Dolayısıyla dışarıdan gözlemciler hadiseye Ermenistan’ın bu veya diğer aktörlerle ilişkileri açısından değil, modern uluslararası gelişmenin ayrı bir olgusu olarak bakmaya çalışmalı.

Dizlerinin üzerinde bir ulus

Öncelikle Paşinyan, Güney Kafkasya’da gelecek adına müdahale eden, geçmişi radikal bir şekilde kesip atmaya hazır olan ilk devlet adamı değil. Benzer bir görev, 2000’li yılların ortalarında etkili bir reformizm modeli olarak övülen Gürcistan’ın üçüncü cumhurbaşkanı Mihail Saakaşvili tarafından da üstlenilmişti. Kendisi de çeşitli zamanlarda kendisini Lee Kuan Yew ve Atatürk ile kıyaslamış ve onların yeni uluslar yaratmadaki rollerini vurgulamıştı.

Saakaşvili, eşsiz Gürcü sosyo-kültürel lezzetini oluşturan hiçbir şeyden hazzetmediğini gizlememişti, zira bu lezzet neoliberal dönüşümlerle iyi uyum sağlamıyordu. Yaklaşık on yıllık deneyin sonucu çift yönlü oldu. Bir yandan baskı etkisini gösterdi: Saakaşvili’nin düşmanları bile onun Gürcistan devlet aygıtını dönüştürmede kayda değer bir ilerleme kaydettiğini kabul ediyor. Öte yandan, Gürcülerin “hizmet ekonomisine” hizmet etmek için bir “hizmet ulusuna” dönüştürülmesinin, şimdi söyledikleri gibi, “sonu iyi olmadı”. Toplum, ilerici jandarma yöntemleriyle reformcuyu reddetti ve siyasi düşüşü sakin karşılandı. Ülkenin ve aktif sınıfının şerefine, “tarihsel Gürcistan”dan ayrılma teşebbüslerinden doğru dersler çıkarıldı; bu derslerin özü, ister sosyo-ekonomik ister (jeo)politik meseleler olsun, diz çökmenin iyi bir şey getirmeyeceğidir.

Saakaşvili’nin takip ettiği yolun unsurlarından biri, ülkenin etrafındaki gerçeklere bakmadan harekete geçebileceğini iddia etme teşebbüsüydü. O zamanki slogan esasında iktisadi reform sürecine liderlik etmek üzere Tiflis’e taşınan parlak ve yetenekli liberteryen girişimci Kaha Bendukidze’nin bir cümlesiydi. Bendukidze, evletlerarası çalkantılardan mustarip olan Rusya ile ilişkiler hakkında konuşurken, bu ülkeyi, pazarını ve fırsatlarını unutmaya çağırdı: “Orada bir deniz olduğunu hayal edin ve ekonomimizi diğerlerine odaklanarak inşa etmeliyiz, aynı zamanda rekabet gücümüzü de artırmalıyız”. Bu reçete ekonomide iyi sonuçlar vermedi ve siyasette (Saakaşvili bir noktada Rusya ile bu ruhla davranmaya karar verdi) savaşa ve ağır sonuçlara yol açtı.

2000’li yılların Gürcistan’ının deneyimini 2020’lerin Ermenistan’ıyla eş tutmak pek doğru değil, dünyadaki, bölgedeki ve ülkedeki durum oldukça farklı. Ve Ermenistan’da yıkıcı güç açısından Mihail Saakaşvili’ye denk bir figür yok gibi görünüyor. Ancak şu faydalı kanaate varmakta fayda var; sosyo-politik bir geleneği terk etmek sancılı ve riskli bir süreçtir. Bir kenara atılsa bile bumerang gibi geri dönme özelliğine sahiptir. Ve bu silahın beceriksizce kullanılması her şeyden önce sahibi için tehlikelidir.

Risk üstlenmek

Gürcistan deneyimine dönecek olursak, bir başka paralellik daha kurabiliriz. Saakaşvili’nin sosyal deneyleri, ABD ve AB’nin eski Sovyet coğrafyasındaki saldırgan politikalarının arka planında ve onların aktif desteğiyle ortaya çıktı. Fakat Tiflis, bu desteğin Rusya ile çatışma durumunda askeri garantiler anlamına geldiğini düşünerek ölümcül bir yanlış hesap yaptı. Aksi takdirde, Batı başkentleri tüm jeopolitik manzaranın kısa süre içerisinde Avrupa-Atlantik kurumları lehine yeniden tanımlanmasını ciddi bir şekilde bekliyordu. “Renkli devrimler” dönemi ve buna paralel olarak Orta Doğu’da “demokrasinin teşviki”, Batı’nın Atlantik bölgesinin güney ve doğusundaki toprakların doğrudan yeniden düzenlenmesine müdahil olmasının zirvesiydi. Bu anlamda, ülkenin dört bir yanına AB ve NATO bayrakları asan Mihail Saakaşvili’nin, “tarihi olmayan” Gürcistan’ın başka bir jeopolitik camiada hızlandırılmış bir yakınlaşma ve konsolidasyonunu beklemek için bazı nedenleri vardı. Ancak bu bahis iki nedenden ötürü —Tiflis’in patronunun dizginlenemeyen dürtüleri ve Batı politikasının bir bütün olarak karşılaşmaya başladığı sorunların sayısının artması— gerçekleşmedi.

Mevcut durum o zamanki duruma sadece Rusya ile Batı arasında keskinliği katlanarak artan çatışma açısından benziyor. Fakat o zaman Tiflis, sistematik (sınırsız olmasa da) desteğe güvenebiliyordu, şimdi ise kimse Erivan’a önemli bir şey vaat edemiyor. Tüm güçler başka bir yöne savrulmuş durumda. Ermenistan’ı Batı tarafına çekmek Rusya karşıtı koalisyonun göstermelik bir başarısı olsa da kimse sorumluluk üstlenmeyecek.

Yani, Ermenistan’a “kolektif Batı”ya doğru kendi riskini alarak ilerlemesi öneriliyor ve beraberinde sadece bir sorun getirmesine izin veriliyor, o da Rusya sorunu. Asıl sorun olan Azerbaycan ile barış anlaşması ve Türkiye’yle ilişkilerin düzeltilmesi konusunda ise Erivan’ın kendisine güvenmesi gerekecek. Rusya’nın hizmetleri terk edildi, AB ve ABD’ninkiler ise şevk veren çığlıklar eşliğinde boşlukta kayboldu.

Duruma bu açıdan bakarsak, Paşinyan’ın alçakgönüllülüğü ve yumuşak başlılığı anlaşılabilir; Erivan’ın güvenebileceği kimse yok ve çizgilerini savunma konusunda kendi kaynakları sınırlı. Bu noktada ülkenin nasıl bu hale geldiği, savunma kabiliyetindeki düşüşten kimin sorumlu olduğu ve müttefiklerin eksiklikleri ne ölçüde telafi edebileceği (ya da edemeyeceği) konusunda hararetli bir tartışmaya girebiliriz (Ermeni liderliği elbette kritik bir anda yardım eksikliği nedeniyle onları, özellikle de Moskova’yı suçluyor ve buna karşılık olarak çok makul olandan reklam amaçlı olanlara kadar değişen itirazlar var). Her ne olursa olsun, mevcut gerçeklerden hareket etmek zorundayız. Ve bu gerçeklerin geri döndürülemezliğini gerekçelendirmek Nikol Paşinyan tarafından önerilen argümanlar —komşuları yatıştırmak uğruna hırslardan ve tarihsel yorumlardan vazgeçmek— dizisini gerektiriyor. Bu yardımcı olacak mı?

Akıntıya karşı

Ermenistan Başbakanı’nın açıklamalarının en ilginç yönü, dünya siyasetinin şu anda gelişmekte olduğu eğilime karşı cesurca hareket etmiş olması. Paşinyan, modern devletin ayaklarına ağırlık gibi asılı duran tarihi hayaletleri bir kenara atmayı ve modern devletin gelişimine katılmayı öneriyor. Gerçekte olduğu gibi.

Bu fikir yeni ve mantıklı değil. Avrupa’da ve yakın çevresinde, devletlerin büyük bir kısmı kendi tarihsel ya da ahlaki ve etik anlayışlarına uymayan sınırlar içinde yaşıyor. Bu, sayısız savaşın ve sömürgelerin yeniden dağıtımının ürünü. Birey tarihsel adaletin restorasyonunun derinliklerine inebilir ve orada yok olabilir. Ya da kendi halkının yararı için yeni bir yaşam alanı donatmak mümkündür. Aslında, bir ve aynı ulus farklı dönemlerde farklı eylemlerde bulunma eğilimindedir. Önemli olan genel eğilimlerle uyum içinde olmaktır.

Dolayısıyla bu eğilimler şu anda minimalist pragmatizmle pek uyumlu değil. Önceki on yıllarda, yurttaşların refah ve güvenliğine öncelik veren ılımlılık ve ihtiyatlılık, küçük ve orta ölçekli ülkeler nezdinde en yüksek erdem olarak görülüyordu. Büyük güçler, resmi ve gayri resmî kurumlar aracılığıyla statükoyu garanti altına almak için, işlerin bu şekilde yapılmasını teşvik etmek üzere zımni veya örtülü bir taahhütte bulundular. Bu, dekolonizasyon ile küresel liberalizmin krizi arasındaki uzlaşıydı. Neyin doğru olduğuna dair kendi fikirlerine dayanarak bölgesel statükoyu değiştirmek isteyen düpedüz sorun çıkaranlar geri püskürtüldü. Fakat Soğuk Savaş’tan sonra, bir dizi büyük devletin (SSCB, Yugoslavya, Afrika ülkeleri) parçalanmasıyla alakalı olarak aşırılıklar giderek daha sık görülmeye başlandı; burada fikir birliği, ne kadar yapay olurlarsa olsunlar, parçalanmanın idari hatlarını korumaktı.

Şimdi farklı bir aşamaya gelindi. Küresel evrensellik çökerken, milli-tarihsel duygular her yerde uyanıyor. Tarih, ilginç bir şekilde hem muhafazakârlar hem de ilericiler açısından önemli bir siyasi araç haline geliyor. Ve yakın zamana dek tabu olarak görülen şeyler hızla izin verilebilir kategorisine giriyor. Mümkün olan her yerde, toprak ve sınır sorunlarına dönük zorlayıcı çözümler giderek daha az kurumsal ve siyasi engelle karşılaşıyor. Ve ayırt edici milli duygular, iyi ya da kötü, giderek devletin yeniden yapılandırılmasının ayrılmaz bir unsuru haline geliyor.

Bu da Ermenistan’ın makul ılımlılık ilkesi tarafından yönlendirilme arzusunun Azerbaycan gibi diğerlerinin niyetleriyle uyuşmayacağı anlamına geliyor. Aynısı Türkiye ve İran açısından olası olmayan ama imkânsız da olmayan bir şekilde geçerli. Mesele birilerinin doymak bilmez bir şekilde bir başkasının topraklarını ele geçirmesi değil (böyle olması da gerekmiyor), daha ziyade bir ilişkiler hiyerarşisi inşa etmek. Ermenistan’ın, yukarıda da belirtildiği gibi, bu çatışmada güvenebileceği kimse yok ve “kolektif Batı”nın ona en yakın temsilcisi Türkiye. Paşinyan’ın önerdiği gerçek ve tarihsel Ermenistan arasındaki sınırın çizilmesi senaryosunun, Ermeni özbilinci için en mahrem şey olan soykırım anısını gerçeklikten “ayırmaya” zorlayacağı da göz ardı edilemez. Aynı zamanda, böylelikle en önemli komşuyla ilişkiler radikal bir şekilde geliştirilecektir.

Bu düşünceler, konuyu bilen insanlara kesinlikle yüzeysel ve spekülatif gelecektir ve yazar da buna içtenlikle katılıyor. Yalnızca bir çekince ile; yüzeysellik ve spekülasyon düzeyi açısından Ermenistan lideri tarafından öne sürülen argümanları es geçmiyorlar. Küresel değişimler çağında kendinden menkul planlar inşa etme girişimleri başarısızlığa mahkumdur. Nikol Paşinyan’ın da söylediği üzere, “gerçek ve tarihsel Ermenistan arasındaki gerekli sınır çizme süreci çok daha acı vericidir, zira bu sınır çizme her birimizin içinde gerçekleşmektedir”. Bu imge üzerinde düşünürsek, tablo biraz uğursuz bir şekilde fizyolojiktir; herkes, acıya rağmen, tarihsel olanı kendinden atmaya davet edilmektedir. Böyle bir ameliyattan sonra geriye ne kalacağını henüz tahayyül edemiyoruz.

Not: Ermenistan-Rusya ilişkilerinin “tarihselden” “gerçeğe” geçişi, hafızanın parçalara ayrılmasından daha kolaydır. “Tarihsel” ilişkiler olmayacak, büyük ihtimalle “gerçek” ilişkiler çökecek. Aslında kimsenin buna ihtiyacı yok, zira her iki taraf da bundan istifade ediyor. Ama burada Ermenistan’ın sınır koyma baltası tarihsel Rus taşına çarpacaktır; biz hiçbir şeye sınır koymuyoruz…

Okumaya Devam Et

DÜNYA BASINI

İran saldırısına yanıt arayan İsrail’in 3 seçeneği

Yayınlanma

İsrail’in İran’ın Şam’daki konsolosluk binasına düzenlediği saldırıya yanıt olarak hafta sonu İsrail’e yağdırdığı insansız hava aracı ve füzelere İsrail’in nasıl karşılık vereceği tartışılıyor.

Basına sızan bilgilere göre ABD’li yetkililer, İsrail’in İran’a doğrudan vereceği yanıtın sınırlı olacağına ve Tel Aviv’in Tahran yönetiminin vekil güçlerine ve yüksek ihtimal Hizbullah’a odaklanacağını düşünüyor.

Aşağıda çevirisini okuyacağınız makale, İsrail’in İran’a nasıl karşılık verebileceğine ve seçeceği hedeflerin başarı şansı ile doğuracağı risklere mercek tutuyor:

***

İsrail’in İran’a Karşılık Vermesinin 3 Yolu

İsrailli liderler karşı saldırıya geçme sözü verdiler ancak bunu nasıl yapacakları uluslararası desteği tehlikeye atabilir.

Jack Detsch

İsrail ve ortakları, İran’ın hafta sonu Orta Doğu’da gerilimin tırmandığı önemli bir anda ateşlediği yüzlerce insansız hava aracı ve füzenin yüzde 99’undan fazlasını düşürdüklerini açıklasalar da İsrailli liderler karşılık vermekten başka çareleri olmadığını söylüyor.

İsrail Savunma Bakanı Yoav Gallant’ın ABD Savunma Bakanı Lloyd Austin’e ilettiği bildirilen mesaj buydu; üst düzey Biden yönetimi yetkilileri -Başkan’ın kendisi de dahil- İsrail’i karşılık verirken dikkatli olmaya çağırdı. Biden ayrıca İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’ya ABD’nin İsrail’in İran’a yönelik doğrudan bir saldırısına katılmayacağını ya da desteklemeyeceğini söyledi.

Bu baskılar ışığında İsrail’in yapması gereken bir seçim var. İran topraklarında, belki de nükleer programına ya da başka bir yüksek değerli hedefe karşı yüksek riskli bir saldırı mı gerçekleştirecek? Yoksa Tahran’a yönelik bir siber saldırı, İran dışındaki İranlı komutanlara yönelik hedefli saldırılar ya da bölgedeki İran destekli vekil gruplara yönelik bir saldırı gibi daha özel bir yaklaşımla bölgesel savaş riskini azaltmaya mı çalışacak?

Ancak Netanyahu’nun Savaş Kabinesi hızlı bir karşılık verilmesi çağrısında bulunsa da uzmanlar İsraillileri acele karar vermemeye çağırıyor.

Washington merkezli bir düşünce kuruluşu olan Center for a New American Security’de (CNAS) Orta Doğu güvenlik programının direktörlüğünü yürüten eski bir ABD savunma yetkilisi ve kongre yardımcısı Jonathan Lord, “Satranç oynayanlar, dama oynayanlar ve tahtadaki taşları yiyenler var” diyor: “İsrail muhtemelen karşılık vermek zorunda ama hemen karşılık vermek için bir itici güç yok. Acele etmelerine gerek yok.”

1. Seçenek: İran’ın nükleer programına saldırmak

İran’ın nükleer programı, ABD’nin yaklaşık altı yıl önce nükleer anlaşmadan çekilmesinden bu yana hız kazandı. İran’ın yeniden nükleer kapasiteli füzeler inşa etmeye başladığı kesin değil, ancak nükleer silah yapmaya karar vermesi halinde Tahran’ın birkaç ay gibi kısa bir sürede nükleer silah üretebileceğini üst düzey ABD yetkilileri geçen yıl belirtmişti. Bu da İran’ın nükleer tesislerini İsrailliler için cazip bir hedef haline getiriyor, ancak bu hedef gerilimi artırma yelpazesinin üst sınırında yer alıyor.

Eski bir ABD savunma yetkilisi olan Michael Mulroy, “İsrail İran’a karşılık verirse, bu İran’ın şüpheli nükleer silah tesislerini vurmak ya da savunma sanayi üssüne saldırmak gibi önemli olabilir” dedi: “Eğer ikisinden birini ya da her ikisini de başarılı bir şekilde yaparlarsa İran bu saldırıyı düzenlemekle stratejik bir hata yapmış olacaktır.”

Bu büyük bir “eğer.” İran’ın en büyük nükleer tesislerinden biri olan Natanz, Zagros sıradağlarındaki bir dağın yamacına öyle derin kazılmış ki, ABD yapımı en büyük sığınak delici bombanın bile giremeyeceği bir yerde.

“Iskalayabilirsiniz” dedi Lord: “Başarısız olabilirsiniz. İran’ın nükleer programıyla potansiyel olarak bulunduğu yerde olmasından daha kötü olan tek şey, İsrail’in onu ortadan kaldırmak için bir hamle yapması ve bunu başaramamasıdır.”

İran’ın nükleer programına yönelik doğrudan bir saldırı, muhtemelen İsrail’in bu hafta sonu İran’a yönelik füze savunma girişimini destekleyen Arap devletlerinden oluşan geçici koalisyonun sonu anlamına gelecektir. Uzmanlar ayrıca Lübnan merkezli Hizbullah gibi İran’ın vekillerini İsrail’le daha da şiddetli bir doğrudan çatışmaya çekebileceğini söylüyor. ABD zaten İran’a doğrudan bir saldırıyı desteklemeyeceğinin sinyallerini verirken, İsrailliler en büyük silah patronlarını kızdıracak kadar ileri gitmemeye dikkat etmeli- hem de Biden’ın seçim yılında.

Londra’daki Chatham House’da yardımcı araştırmacı ve eski ABD savunma yetkilisi olan Bilal Saab, “Amerikalılar ve İsrailliler arasında zaten bazı gerginlikler ve farklılıklar görüyorsunuz” dedi: “Dolayısıyla şu anda yapmak isteyeceğiniz son şey, çok kritik ve tehlikeli bir zamanda Amerikalıları kaybetmek olacaktır.”

2. Seçenek: İranlı komutanları, orduyu ya da İran içinde veya dışındaki tesisleri hedef almak

İsrail, İran topraklarında ülkenin nükleer programıyla doğrudan bağlantılı olmayan hedefleri vurabilir. Örneğin, bu hafta sonu düzenlenen insansız hava aracı ve füze saldırısını planlayan Devrim Muhafızları Hava-Uzay Kuvvetleri Komutanı Tuğgeneral Emir Ali Hacızade gibi yüksek değere sahip bir askeri lideri hedef alabilir.

Lord, “O zaman bu devasa havai fişek gösterisini düzenleyen adamın peşine düşeceksiniz” dedi: “Hedef olarak her zaman akıllarında o var.”

İsrail ayrıca ülke içindeki askeri bölgeleri ya da silah depolarını, hatta Devrim Muhafızları karargahlarını da hedef alabilir.

Eski ABD savunma yetkilisi Mulroy, “Muhtemelen İran’da doğrudan karşılık vermeyi seçecekler, ancak ABD’nin bunu kontrol altına almak ve genişlemesini önlemek için bu eylemden vazgeçirmeye çalışması muhtemel” dedi.

Ancak bu durum; İsrail’in iştahını kabartarak İran dışında, Irak ve Suriye gibi ülkelerde bulunan Devrim Muhafızları komutanlarına karşı suikast kampanyası başlatmasına yol açabilir. Hatta 1 Nisan’da Suriye’deki bir İran konsolosluk binasına düzenlenen ve DMO’nun Lübnan ve Suriye’deki Kudüs Gücü Komutanı General Muhammed Rıza Zahedi’nin yanı sıra yardımcısı ve diğer beş subayın ölümüne neden olan saldırıya benzer bir saldırı gerçekleştirerek İsrail ile İran arasındaki gerilimi tırmandırabilirler.

Ancak bu hafta sonu gerçekleşen misilleme saldırıları ve Ocak 2020’de ABD’nin dönemin İran Devrim Muhafızları lideri Kasım Süleymani’yi öldürmesine karşılık olarak İran’ın ABD askerlerinin bulunduğu Irak askeri üslerine düzenlediği balistik füze saldırıları, İsrail’in İran’ın içinde ya da dışında İranlı askeri liderlerin peşine düşmesinin kayda değer bir gerilim riski taşıdığını gösteriyor.

Ancak Lord’a göre yüksek değerli bir hedefi öldürmek İsrail’e, belki haftalar ya da aylar boyunca zaman kazanma imkânı da verebilir. Ve Netanyahu böyle bir saldırı için Biden yönetiminin desteğine sahip olmasa da Washington ile ipleri koparmadan İran’a caydırıcı bir sinyal göndermek için yeterli olabilir.

2019’dan 2022’ye kadar ABD Merkez Komutanlığı’nı yöneten emekli ABD Deniz Kuvvetleri generali Frank McKenzie pazartesi günü Amerika Ulusal Güvenlik Yahudi Enstitüsü tarafından düzenlenen bir etkinlikte “IDF [İsrail Savunma Kuvvetleri] zaferi sever ama IDF savunmacı bir zaferi sevmez” diyor.

Yine de Hacızade gibi bir lidere ya da bir Devrim Muhafızları tesisine saldırmanın operasyonel başarısızlık riski var. Saldırının gece yapılması gerekebilir ve bu hafta sonu yaşanan saldırılardan sonra İranlı pek çok askeri lider muhtemelen saklanıyordur.

McKenzie, “İran şu anda yüksek alarm seviyesinde” diye ekledi: “Liderler sığınaklarda olacaktır.”

Amerikalıların ve diğer ülkelerin soğukkanlı davranmaları yönündeki baskısı da hızlı bir müdahaleyi caydırabilir.

Saab, “Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ne bu kadar önceden ve hızlı bir şekilde başvurduğumuz gerçeği, [Biden]’ın hemen İsrail başbakanıyla bir telefon görüşmesi yaparak İsrail’e karşı misilleme yapmayı desteklemediklerini söylemesi- bu iki faktör İsrail’in şu anda İran’a karşı daha agresif bir saldırı yapma ihtimalini azaltacaktır” dedi.

3. Seçenek: İran’ın vekillerini vurmak veya İran’a siber saldırı düzenlemek

İsrailli liderler İran’la gerilimi tırmandırmaktan endişe duyuyorlarsa, daha düşük seviyeli bir karşılık vermeyi tercih edebilirler: İran’ın Orta Doğu’daki vekillerini hedef almak ya da İran’a karşı siber saldırılar düzenlemek ve bu süreçte bölgede “büyük adam” olduklarını göstermeye çalışmak.

İran’a ait insansız hava araçlarının ya da füzelerin hafta sonu İsrail topraklarını vurmayı başaramamasının ardından bölgede yaşanacak bir başka aşağılanma Tahran’ın uluslararası itibarına bir darbe daha vurabilir.

McKenzie, “Bu adamları gerçekten sonsuz derecede utandırdınız. İsrail bugün daha güçlü. İran ise daha zayıf” diyor: “Eğer bir şey yapmanız gerekiyorsa, benim tercihim İran’a karşı teknolojik üstünlüğünüzü daha da arttırmak için tasarlanmış bir şey olurdu. Utanç verici bir şey seçin.”

Hizbullah İran’ın bölgedeki en yakın ve en önemli vekil grubu. İsrail son altı aydır Lübnan’daki militan gruba karşı kısasa kısas saldırılar düzenliyor ancak Hizbullah’a karşı çok daha yoğun bir askeri mücadele başlatmayı seçebilir.

Ancak bu İsrail için kendi içinde riskler taşıyor. Hamas’ın 7 Ekim 2023’te İsrail’e saldırmasından bu yana Hizbullah İsrail’le tam bir savaşa girmekten kaçınmaya çalıştı ancak Daniel Byman’ın Foreign Policy için yazdığı gibi “Hizbullah topyekûn bir savaşa girmeye karar verirse bu dramatik bir tırmanış olur: Hizbullah’ın 100.000’den fazla roketten oluşan cephaneliği Hamas’ınkini gölgede bırakıyor ve savaşçıları iyi eğitimli ve savaşta çelikleşmiş durumda.” Grup şüphesiz büyük kayıplar verecektir ama İsrail de öyle.

Yine de, İranlıların İsrail’i doğrudan kendi topraklarından vurarak tarihi bir adım atmasının ardından- Tahran’ın daha önce hiç yapmadığı bir şey- Netanyahu, Savaş Kabinesi’ndeki radikallerin daha güçlü bir yanıt vermesi için ciddi bir baskısıyla karşı karşıya kalabilir.

CNAS uzmanı Lord, “Bunu şu anda yaparsanız ve yetersiz olduğu düşünülürse, bu zayıflık olarak algılanabilir” dedi.

İran’ın Tepkisi

İran cumartesi gecesi İsrail’e karşı düzenlediği saldırılarda çok sayıda silah kullandı. Üst düzey bir ABD askeri yetkilisine göre İran, İsrail’e 100’den fazla orta menzilli balistik füze, 30’dan fazla kara saldırı seyir füzesi ve 150’den fazla tek yönlü saldırı dronu ateşledi.

Eski ABD Merkez Komutanlığı şefi McKenzie, İran’ın bu füzeleri -İsrail’e saldırmak için yeterli menzile sahip özel varyantları- depodan çıkarmak zorunda kaldığını ve olası bir bölgesel savaş için cephaneliğinin büyük bir kısmını tükettiğini söyledi.

McKenzie, “Bu maksimum çabaydı” diye ekledi: “Balistik füzelerinin büyük çoğunu İsrail’e saldırmak için harcadılar.”

Ancak İran’ın İsraillilere kendi ateş gücüyle karşılık vermesindeki en önemli zorluk füze rampalarının olmaması. McKenzie, İranlıların bu tür saldırılar için sadece 300 füze rampasına sahip olduğunu, bunun da Tahran’ın bölgede önemli bir saldırı düzenlemek istemesi halinde büyük bir darboğaz yaratacağını söyledi.

İsrail ayrıca uzakta olmanın avantajına da sahip; sınırları İran’ın bu hafta sonu kullandığı bazı füze fırlatma noktalarından 1,100 milden fazla uzakta. Lord, “İran’ın çarşamba günü geri dönüp bunu tekrar yapacağına dair yakın bir tehdit yok” dedi.

Ancak İranlılar, yüksek teknolojiye sahip Rus yapımı hava ve füze savunma sistemleri sayesinde bir İsrail saldırısını bertaraf edebilecek pek çok imkâna sahip olabilir. Chatham House üyesi Saab, “İsraillilerin beşinci nesil savaş uçaklarıyla hiçbir şekilde rekabet edemeyecekler” dedi: “Ancak sahip oldukları hava savunma sistemi şaka değil. Suriye’nin hava savunma ağı gibi değil.”

Ancak her iki tarafta da en kötü senaryonun korkusu muhtemelen liderlerin sert adımlardan kaçınmasına neden oluyor.

“İranlılar 500 İsrailliyi öldürseler, F-35’leri [havaya uçursalar] ve belki bir sinagogu vursalar ne olacağını düşünüyorlardı?” diye soran McKenzie şöyle dedi: “İsrail’in tepkisinin ne olacağını biliyorum. Ve onların da bunu bilmeleri gerekiyordu.”

Okumaya Devam Et

DÜNYA BASINI

Savaş Kabinesi’nde kin ve taktik savaşları

Yayınlanma

Yazar

Aşağıda çevirisini okuyacağız makale, İsrail’in en üst düzey karar alıcıları arasındaki kökleri geçmişe dayanan gerilim ve güvensizliğe ve bunun neden olduğu siyasi ve askeri sorunlara mercek tutuyor:

***

İsrail’in Savaş Liderleri Birbirlerine Güvenmiyor

Uzun süredir devam eden kin ve taktik savaşları Başbakan Netanyahu, savunma bakanı ve eski askeri şef arasındaki ilişkileri bozdu.

Rory Jones ve Carrie Keller-Lynn

Hamas’la çatışmanın üzerinden altı ay geçmesine rağmen İsrail kamuoyu Gazze Şeridi’ndeki savaşın nasıl kazanılacağı konusunda derin bir bölünmüşlük yaşıyor. Savaş kabinesindeki üç üst düzey yetkili de bu çabada birliği teşvik etmeyi amaçlıyor.

Hamas’la en iyi nasıl mücadele edileceği konusunda uzun süredir devam eden kin ve tartışmalar, İsrail’in savaş zamanı karar vericileri olan Başbakan Binyamin Netanyahu, Savunma Bakanı Yoav Gallant ve İsrail ordusunun eski başkanı Benny Gantz arasındaki ilişkileri bozdu. Bu üç adam, almaları gereken en önemli kararlar konusunda anlaşmazlığa düşmüş durumda: Kesin bir askeri harekatın nasıl başlatılacağı, İsrail’in rehineleri nasıl kurtaracağı ve savaş sonrası Gazze’nin nasıl yönetileceği.

Şimdi de ülkenin bugüne kadar karşılaştığı en büyük kararlardan birini vermeleri gerekiyor: İran’ın İsrail topraklarına yönelik ilk doğrudan saldırısına nasıl karşılık verecekleri. Aralarındaki güç mücadelesi Gazze’deki çatışmanın İran’la Orta Doğu’nun jeopolitik düzenini değiştirecek ve İsrail’in ABD ile ilişkilerini on yıllar boyunca şekillendirecek daha büyük bir bölgesel mücadeleye dönüşüp dönüşmeyeceğini etkileyebilir.

Eski bir İsrailli general ve ulusal güvenlik danışmanı olan Giora Eiland, “Bu üç kişi arasındaki güven eksikliği çok açık ve çok önemli” dedi.

Ülkenin en uzun süre görev yapan başbakanı olan Netanyahu, Gazze savaşını giderek daha fazla tek başına yönetmeye çalışırken, Gallant ve Gantz’ın Netanyahu’yu kararlardan dışlamaya çalıştıkları görülüyor.

On yıl önce İsrail’in Hamas’a karşı son büyük savaşını yöneten General Gantz, daha önce Netanyahu’yu başbakanlıktan indirme arzusunu dile getirmişti. Bu ayın başlarında on binlerce kişinin Başbakan’ın savaşı idare edişine karşı gösteri yapmasının ardından Eylül ayında erken seçime gidilmesi çağrısında bulundu ki bu da Gantz’ın tabanının, Gantz’ın Netanyahu liderliğindeki hükümette oynadığı rolden dolayı hayal kırıklığına uğradığının bir işareti.

Üç Savaş Kabinesi üyesi, İran’ın cumartesi günkü saldırısından bu yana her gün bir araya gelerek bir yanıt verme sözü verdi ancak zamanlama, ölçek ve yeri belirsiz bıraktı. İran’ı caydırma, bölgesel bir savaştan kaçınma ve İran’ın saldırısını püskürtmeye dahil olan ABD ve Arap devletlerini uzaklaştırmama hedeflerini dengeleyen bir yanıt tasarlama konusunda zorlukla karşı karşıyalar. Başkan Biden, İsraillileri herhangi bir karşılık verirken dikkatli olmaya çağırdı ve İran topraklarına yapılacak bir İsrail saldırısına Amerika’nın müdahil olmasını ihtimal dışı bıraktı.

Tel Aviv merkezli Ulusal Güvenlik Çalışmaları Enstitüsü’nde kıdemli bir araştırmacı olan Raz Zimmt, “Yanlış hesaplama riski oldukça yüksek” dedi: “İran-İsrail çatışmasında çok tehlikeli bir aşamanın başındayız.”

Gallant üçü arasında en şahin olanı olarak görülüyor. Savaşın başında İran’ın Lübnan’daki müttefiki Hizbullah’a yönelik önleyici bir saldırıyı savunan Gallant, aynı zamanda ABD ile aynı çizgide yer almaya da hevesli.

Mevcut ve eski İsrailli yetkililere göre Netanyahu; Gallant ve Gantz’ı kilit kararlar konusunda bilgilendirmiyor. Konuyla ilgili bilgi sahibi İsrailli yetkililer, Netanyahu’nun Gazze’ye giden gıda ve malzemeleri kontrol altına almak için doğrudan kendi ofisine rapor verecek ve Savunma Bakanı’nı bypass edecek bir insani yardım yetkilisi atamayı düşündüğünü söyledi.

İsrail Savunma ve Güvenlik Forumu adlı düşünce kuruluşunun kurucusu Amir Avivi “Savunma Bakanı kendisiyle aynı hizada değilse Başbakan’ın orduya istediğini yaptırması çok zor” dedi; “Bu uyumsuzluk Netanyahu için işleri çok ama çok zorlaştırıyor.”

Bu üç adam yıllardır birbirlerine rakipler. Gantz, siyasi analistlerin ülkenin gelmiş geçmiş en çirkin seçimleri olarak tanımladıkları son beş seçimde Netanyahu’ya karşı yarıştı. Geçen yıl Netanyahu, kendisine yakın kişilere Başbakan’ın önceki Gazze politikalarının başarısız olduğunu söyleyen Gallant’ı kovmaya çalıştı.

Gantz ve Gallant arasındaki ilişkilere gelince, Savaş Kabinesi’ne katılmadan önce, on yıldan fazla bir süre boyunca birbirleriyle neredeyse hiç konuşmadılar.

Anketler Gantz’ın İsrail’in en popüler lideri olduğunu gösteriyor. Konuyla ilgili bilgi sahibi kişilere göre Gantz’a yakın kişiler, Netanyahu’nun koalisyon üyelerini ve kendi partisini hükümeti terk etmeye ve başbakanı iktidardan uzaklaştırmaya ikna etmeye çalışıyor. Bu durumda Netanyahu’nun yerine geçmesi en muhtemel siyasetçi Gantz olacaktır.

Gantz, siyasi sorunlardan kaçma becerisi nedeniyle İsrail’de “sihirbaz” olarak tanınan, becerikli bir siyasi spekülatör olan Netanyahu’yu devirmeyi defalarca denedi ve başarısız oldu. Şimdi Netanyahu savaş nedeniyle siyasi olarak zayıflamış durumda ve bu da Gantz’ın, hatta potansiyel olarak Gallant’ın, Netanyahu’nun on beş yıllık siyasi hakimiyetine son verip veremeyeceğine dair bir sınav oluşturuyor.

Bu ayın başlarında Kahire’de yapılan ateşkes görüşmeleriyle birlikte Netanyahu koalisyonunun aşırı sağ kanadının da baskısı altında; bu kanat kısa süre önce Hamas’ın ordusunu saf dışı bırakmadan savaşı sona erdirecek bir anlaşmaya varılması halinde hükümeti devirmekle tehdit etti. Bu sağ kanat aynı zamanda İran’a dramatik bir yanıt verilmesi için baskı yapıyor.

Netanyahu’nun ordunun bir yardım konvoyunu vurarak yedi insani yardım çalışanının ölümüne neden olduğunu kabul etmesi ve uluslararası kınamalara maruz kalmasının ardından İsrail’in savaşı nasıl yönettiği daha fazla mercek altına alındı.

8 Nisan’da Netanyahu, bir milyondan fazla Filistinlinin sığındığı ve Hamas’ın son kalesi olan Gazze’nin Refah kentine girmek için bir tarih belirlediğini söyledi. Ancak anlaşmazlıklar hakkında bilgi sahibi olan kişiler, ilerlemeden önce Amerikan beklentilerini nasıl yöneteceğini anlamak isteyen Gallant’ın muhalefetiyle karşılaştığını söyledi.

Bu kişiler, ABD’nin İsrail’i Refah operasyonuna karşı uyardığını ve Gallant’ın da İsrail’in Washington ile ilişkilerine zarar vermekten ve Amerikan mali ve askeri desteğini kaybetmekten endişe duyduğunu söyledi. Başkan Biden 4 Nisan’da Netanyahu ile yaptığı telefon görüşmesinde ABD’nin gelecekteki desteğinin İsrail’in Gazze’deki sivillere yönelik muamelesine bağlı olacağını söyledi.

Her üç ismin de savaş sonrası Gazze konusunda farklı fikirleri var. Başbakan, Batı Şeria merkezli Filistin Yönetimi’nin mevcut haliyle hiçbir rol oynamaması gerektiğini söyledi ve İsrail ordusunun yerel liderlerle birlikte çalışmasına odaklandı. Filistinliler Netanyahu’nun planının işgal anlamına geldiğini söylüyor, Netanyahu ise buna karşı çıkıyor.

Savunma Bakanı, Filistinlilerin Batı Şeria’daki Filistin Yönetimi liderliğine bağlanmasını en iyi seçenek olarak görüyor. Gallant’a yakın kaynaklar, onun toplantılarda insanlara Gazze’yi İsrail askerlerinin yönetmesindense kaos olmasını tercih ettiğini söylediğini söyledi.

Geçen ay Netanyahu, ABD’nin Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin koşulsuz ateşkes çağrısı yapan kararını veto etmemesini protesto etmek için üst düzey yardımcılarının Washington gezisini iptal etti. Gallant yine de Başbakan’la koordine edilmemiş bir ziyaretle yola devam etti.

Gantz da geçen ay Başbakan’ın itirazlarına rağmen Washington’a uçtu. Biden yönetimi Gantz’ı açıkça kabul ederek Netanyahu’dan duyduğu hayal kırıklığının sinyallerini verdi.

Üç adam Hamas’ın elindeki rehinelerin nasıl kurtarılacağı konusunda da hemfikir değil. Gantz, hayatlarının risk altında olduğunu söyleyerek serbest bırakılmaları için kamuoyuna bir anlaşma çağrısında bulundu. Netanyahu ve Gallant ise sadece askeri baskının ve müzakerelerin rehinelerin kurtarılmasını sağlayacağını vurguluyor.

Ancak Netanyahu, istihbarat şefi tarafından yönetilen İsrail’in rehine müzakere ekibini kontrol ediyor. Başbakan kamuoyu önünde bir anlaşmadan söz etse de zaman zaman şartlar konusunda sert bir tutum takındı. Netanyahu bir anlaşmayı engellediğini söyleyen muhalefetin yanıldığını söylerken, kendisine yakın kişiler de Netanyahu’nun sert bir müzakereci olduğunu söylüyor.

ABD’nin geçici ateşkes sağlama çabaları geçen hafta İsrail’in, Hamas’ın siyasi lideri İsmail Haniye’nin üç oğlunu öldüren saldırılarıyla karmaşık bir hal aldı.

İsrail liderleri arasındaki kişisel gerilim on yıldan daha eskiye dayanıyor. Netanyahu hükümeti 2010 yılında 30 yıldır silahlı kuvvetlerde görev yapan Gallant’ı ordu liderliğine aday göstermişti. Adaylığın açıklanmasının ardından, bir düzenleyici kurumun konuyla ilgili daha sonraki raporuna göre, Gallant’ın Gantz da dahil diğer adaylara karşı bir karalama kampanyası yürüttüğü iddia eden belgeler kamuoyuna açıklandı.

Gallant bu olaya karıştığını reddetti ve polis o dönemde askeri şefin bir müttefikini belgeyi sahte olarak düzenlemekle suçladı. Yine de skandal, adaylığının çıkmaza girmesine ve Gallant’ın askeri kariyerinin sona ermesine yol açtı.

Gallant’ın yerine işi Gantz aldı ve 2011-2015 yılları arasında Hamas’a karşı iki büyük operasyona liderlik ettiği bir dönemde ordunun başına geçti. Daha sonra bu kimliğini siyasi bir kariyer başlatmak için kullandı ve 2019’dan itibaren kendisini Netanyahu’nun baş siyasi rakibi haline getiren yeni bir parti kurdu.

Bir yıl içinde yapılan üç seçimde Gantz ya da Netanyahu net bir galibiyet elde edemedi. İkili 2020’de bir koalisyon kurma ve istikrarsızlaştırıcı bir siyasi dönemi sona erdirmek için başbakanlığı dönüşümlü olarak yürütme konusunda anlaştı. Bu deney bir yıl içinde sonlandı.

Gantz, Netanyahu’yu başbakanlık koltuğuna oturmasını engellemekle suçladı. Netanyahu, Gantz’la çalışan bir hükümeti yönetemeyeceğini söyledi. Gantz, 2021 seçimlerinde çok daha az sandalye kazandı; bu da Netanyahu’ya hizmet ettiği için seçmenlerin kendisine duyduğu öfkeyi yansıtıyor.

Kudüs İbrani Üniversitesi’nde siyaset bilimci olan Reuven Hazan, “Gantz oradan sırtında bir değil birden fazla bıçakla çıktı” dedi.

Askeri kariyerinin ardından petrol ve gaz endüstrisine giren Gallant, 2014 yılında siyasete girmeye karar verdi. İsrail’in o yıl Netanyahu ve o zaman ordunun başında olan Gantz tarafından yönetilen Hamas’la çatışması, Gallant’ı hayal kırıklığına uğratmıştı. Gallant’ı tanıyan kişiler, Hamas’ın tünel ağını yok etme ama grubu tamamen dağıtmama yönündeki sınırlı savaş hedeflerinin dar görüşlülük olduğunu hissettiğini söyledi.

Gallant birkaç yıl daha küçük bir siyasi partide çalıştıktan sonra Netanyahu’nun Likud’una katıldı. Netanyahu 2022’de onu Savunma Bakanı olarak atayarak sonunda Gallant’a İsrail kuvvetlerinin en üst komutasını verdi.

Netanyahu döneminde İsrail’in eski Washington Büyükelçisi olan Michael Oren, Gallant’ın 2010’daki başarısız adaylığına atıfta bulunarak “Kendisine kazık atıldığını hissetti” dedi: “Bu adaletti.”

2023’te Netanyahu’nun yeni hükümeti İsrail’in yargı sisteminde büyük çaplı değişiklikler yapmaya çalıştı ve bu da genellikle yedek askerlerin öncülük ettiği aylarca süren protestolara yol açtı. Orduda ulusal güvenliği tehlikeye atacak bir kriz yaşandığına inanan Gallant, Netanyahu’ya açıkça geri adım atması çağrısında bulundu.

Netanyahu, geri adım atıp yasayı askıya almadan önce onu kovarak protestolara ve sivil itaatsizliğe yol açtı. İki hafta sonra Gallant görevine iade edildi.

7 Ekim saldırıları üç adamı savaş kabinesinde bir araya getirdi. Gantz ve Gallant farklılıklarını bir kenara bırakarak profesyonelce çalışmaya başladılar. Basın toplantıları sırasında sarılıp el sıkıştılar ve Gazze’nin kuzeyindeki bir turda birlikte göründüler.

Ancak iki adam ve Netanyahu arasındaki gerilim arttı. Başbakan 7 Ekim’de kamuoyunun eleştirilerine maruz kalarak güvenlik zaaflarından İsrail’in savunma ve istihbarat servislerini sorumlu tuttu. Gantz kendisini eleştirdikten sonra özür diledi.

Beyaz Saray’ın baskısı altındaki Netanyahu, Lübnan’daki Hizbullah’a karşı önleyici bir saldırı konusunda Gallant’ı devre dışı bıraktı.

Günler sonra Başbakan, Gallant’ın 2010’da orduyu yönetmek üzere aday gösterilmesini engellemekle kısmen suçladığı eski ordu şefiyle bir araya geldi. Gallant’a yakın bir kişiye göre eski komutan İsrail’de Gallant’ın el sıkışmayı reddettiği birkaç kişiden biri ve Savunma Bakanı bu görüşmeyi Netanyahu’nun Gallant’ın altını oyma girişimi olarak değerlendirdi. Netanyahu’nun ofisi ise bunu savaş stratejisi belirlemek için yapılan rutin bir toplantı olarak niteledi.

Gallant ve Netanyahu bazen sadece birkaç dakika arayla ayrı basın toplantıları düzenlemeye başladılar.

Basına ayrı ayrı açıklama yapma kararları sorulduğunda Netanyahu, basının karşısına birlikte çıkmayı önerdiğini ancak Gallant’ın “kendi kararını verdiğini” söyledi.

İsrail’in Gazze’deki Hamas güçlerine yönelik ilk saldırısının yavaşlaması ve savaşın insani maliyetinin artmasının ardından Savaş Kabinesi’nde çatlaklar ortaya çıktı.

Netanyahu, Biden ile kamuoyu önünde ters düştü ama Gallant, Savunma Bakanı Lloyd Austin ile düzenli olarak konuştu. Gallant’ın ekibi, gecelerini askeri karargâhta geçiren Savunma Bakanı’nın Austin’den masal dinlemeden uyuyamadığına dair şaka yaptı.

Ocak ayında, Gantz’ın siyasi müttefiki olan ve Savaş Kabinesi’nin oy hakkı bulunmayan üyesi Gadi Eisenkot, Netanyahu’nun savaşa yaklaşımını açıkça eleştirdi ve Başbakan’ın mutlak zaferden söz etmesinin gerçekçi olmadığını öne sürdü. Halkın hükümete olan güvenini yeniden tesis etmek için seçim çağrısında bulundu.

Kısa bir süre sonra Netanyahu İsrail’in Hamas’a karşı “mutlak zafer” elde edeceğini söyledi. Bu hedefin gerçekleşmesinin zor olduğu kanıtlandı.

İsrail, Hamas’ın ordusunun büyük bölümünü yok ettiğini ve aralarında üst düzey yetkililerin de bulunduğu binlerce savaşçısını öldürdüğünü söylüyor. İsrail ordusu Hamas’ın askeri kapasitesini kırmak için Refah’taki dört Hamas taburuna saldırması gerektiğini düşünüyor. İsrail ayrıca savaşı başlatan ve 1.200 kişinin ölümüne yol açan 7 Ekim saldırılarını düzenlediğini söylediği Hamas’ın Gazze’deki lideri Yahya Sinvar’ı henüz bulup öldürmedi.

Sayıları siviller ve savaşçılar arasında ayrım yapmayan Gazze sağlık yetkililerine göre Gazze savaşında 33.000’den fazla Filistinli öldü. Bu insani maliyet, İsrail’e ateşkes için rehine takası anlaşmasını kabul etmesi yönünde yoğun bir uluslararası baskı getirdi.

Bu ay İsrail’de hükümet karşıtı kitlesel protesto hareketi yeniden alevlendi.

Gantz hükümetten ayrılmayı seçse bile Netanyahu’nun partisi Likud’un en az beş üyesinin ya da koalisyon ortaklarından birinin de çekilmesi gerekecek ki Başbakan’ın 120 sandalyeli parlamentodaki 64 sandalyelik çoğunluğu düşsün.

Bu da Netanyahu’ya manevra alanı bırakıyor.

Eski bir milletvekili ve Ulusal Güvenlik Çalışmaları Enstitüsü’nde askeri analist olan Ofer Shelah, “Netanyahu için en önemli şey siyasi olarak hayatta kalmak” diyor: “Mevcut durum ne kadar uzun sürerse Başbakan olarak kalma şansı da o kadar artar.”

 

-Bu makaleye Anat Peled ve Dov Lieber katkıda bulundu.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English