Bizi Takip Edin

Dünya Basını

Michael Hudson: İran savaşı küresel ekonomide geri dönüşü olmayan bir kırılma yarattı

Yayınlanma

İktisatçı Profesör Michael Hudson, İran’a yönelik savaşın küresel enerji ve tedarik zincirlerini kalıcı olarak parçalayarak dünyayı 1930’lardaki Büyük Buhran’dan bu yana görülen en şiddetli ekonomik çöküşe sürüklediği uyarısında bulundu.

Siyaset bilimci Profesör Glenn Diesen’in programına konuk olan iktisatçı Profesör Michael Hudson, İran’a karşı yürütülen savaşın küresel ekonomi üzerindeki yıkıcı etkilerini ve uluslararası sistemdeki tektonik kaymaları değerlendirdi.

Diesen’in, İran savaşının halihazırda sürdürülemez bir temelde olan ABD ve dünya ekonomisindeki tehlikeli belirtileri şiddetlendirdiği ve dünyanın artık eski haline dönemeyeceği yönündeki saptamasına katılan Hudson, bu çatışmanın dünya çapında sonuçları olan bir süreç olduğunu ifade etti.

Hudson, enerji, gübre ve petrol üreten ülkelerin diğer ihracat kalemlerinin tüm dünya için taşıdığı kritik önem nedeniyle bu durumu “İkinci Dünya Savaşı” olarak nitelendirdiğini belirtti.

ABD borsasının son birkaç saat içinde, yaşananların tersine çevrilebilir olduğu ve bir anlaşma ihtimali doğduğu hayaliyle bin puan yükselmesini “çılgınlık” olarak niteleyen Hudson, “Dünyanın sadece saldırı öncesine değil, 19. hatta 18. yüzyıla döneceğini hayal ediyorlar” dedi.

“ABD petrolü kontrol ederek tüm dünya ekonomisi üzerinde bir boğaz sıkma noktası tutmak istiyor”

Bu çatışmanın sadece İran ile sınırlı olmadığını vurgulayan Hudson, “Bu, Amerika Birleşik Devletleri’nin petrolü kontrol ederek tüm dünya ekonomisi üzerinde bir boğaz sıkma noktası sürdürme savaşıdır; çünkü petrol her ülkenin ihtiyacıdır” dedi.

ABD’nin İran’a savaş açma gerekçesinin, geçen ay Venezuela’ya savaş açıp devlet başkanını kaçırarak petrolü kontrolü altına almasıyla aynı nedene dayandığını belirten Hudson, böylece kimin petrol alacağına ve paradan kimin yararlanacağına Washington’ın karar verdiğini kaydetti.

Hudson, ABD’nin dış politikasını dünyaya petrol sevkiyatını kesebilme kabiliyeti üzerine kurabilmesi için, ABD kontrolünde olmayan hiçbir egemen ülkenin petrol ihraç etmesine izin vermemesi gerektiğini anladı belirtti.

Bu doğrultuda önce İran’a, ardından Venezuela’ya ve son olarak Rusya’ya yaptırımlar uygulandığını ifade eden Hudson, “Böylece Amerika’nın müttefikleri petrolü sadece ABD’nin kontrol ettiği yerlerden alabiliyor” dedi. ABD’nin geçen hafta, Suudi ve diğer OPEC petrollerinin ihraç edildiği Hürmüz Boğazı’nı kontrol etme konusundaki ısrarının nedeninin de bu olduğunu sözlerine ekledi.

“Donald Trump askeri danışmanlarını dinleyerek Hürmüz adalarını ele geçirmenin riskini gördü”

Hudson, Donald Trump’ın Hürmüz Boğazı’ndaki adaları ele geçirmeye çalışan birliklerin “keklik gibi avlanacağını” ve durumun savunulamaz olduğunu söyleyen askeri danışmanlarını dinlediğini belirtti.

Buna karşın Trump’ın asıl amacının İran’ın atom bombası sahibi olmasını engellemek olmadığını, çünkü İran’ın böyle bir çabasının bulunmadığını kaydeden Hudson, “İran’ın dış politikasıyla hiçbir ilgisi yok; sadece Irak’ın petrolüne el koyduğu gibi İran’ın petrolünü istiyor” dedi.

Trump’ın petrolü ve ihracat kontrolünü, gümrük tarifesi politikasında olduğu gibi bir silah olarak kullandığını ifade eden Hudson, “Ekonomilerinizde kaos yaratırız” mesajı verildiğini söyledi.

2003’ten bu yana OPEC ve Arap monarşilerinin petrolünü kontrol altına alma çabasının İran ile tamamlanmak istendiğini belirten Hudson, “ABD tek başına Yakındoğu petrolünün kontrolünü ele geçirerek bir boğma noktası yaratmaya çalışıyor” diye konuştu.

“İran, tüm ABD askeri üsleri bölgeden kalıcı olarak kaldırılmadan teslim olmayacak”

İran’ın fethedilmesine izin vermeyeceğini vurgulayan Hudson, Tahran’ın petrol ihracatına ancak güvenlik garantileri sağlandığında izin vereceğini, bunun ise iki temel şartı olduğunu belirtti:

“Birincisi, Ortadoğu’daki tüm ABD askeri üslerinin kalıcı olarak kaldırılmasıdır; ki bölgedeki en büyük askeri üs İsrail’dir ve ABD bunu yapmayacaktır. İkincisi ise Avrupa, Japonya, Kore ve diğer müttefikler tarafından uygulanan tüm yaptırımların kaldırılmasıdır.”

ABD bu şartları kabul edip “emperyal güç” olmaktan vazgeçmediği sürece dünyanın eski haline dönemeyeceğini ifade eden Hudson, bölgeden gelen helyum arzının kesildiğini ve dünya çapındaki şirketlerin kısıtlamaya gittiğini söyledi.

Ayrıca gübre ihracatının da durduğunu ve dünyanın ekim mevsimine girdiğini hatırlatan Hudson, “Ne olursa olsun dünya, 1930’lardaki Büyük Buhran’dan bu yana en ciddi depresyonun içinde olacak; bundan kaçış yok” uyarısında bulundu.

“ABD ve İsrail’in eylemleri geri döndürülemez, borsa bu gerçeği henüz kavrayamadı”

Borsadaki toparlanmayı “çılgınca” bulan Hudson, ABD ve İsrail’in adımlarının geri döndürülemez olduğu gerçeğiyle henüz yüzleşilmediğini belirtti.

İran’a verilen zararın tazminatını kimin ödeyeceği sorusunu gündeme getiren Hudson, tüm bu sürecin çözülmesinin en az yılın geri kalanını alacağını ve hem ABD hem dünya ekonomisinin çok ağır bir depresyona girdiğini yineledi.

Glenn Diesen’in, Trump’ın öncekilere göre daha “küstahça ve dürüstçe” Suriye, Venezuela ve İran petrolünü istediğini söylemesi üzerine Hudson, önceki başkanların politikalarından hiçbir sapma olmadığını, ne Biden ne Obama ne de Bush ailesinden kimsenin Trump’ı bu konuda eleştirmediğini belirtti.

Hatta Alman liderlerin, hava sahalarını kapatmalarına rağmen yaptırımları sürdürerek Trump’ı alkışladıklarını ifade eden Hudson, “Dünyada hiç kimse Trump’ı savaş yasalarını çiğnemekle veya savaş suçlusu olmakla suçlamadı; sanki ABD tarafından yönetilmeyen bir dünya hayal etmekten bile çekiniyorlar” dedi.

“ABD ekonomisi borçların ödenmesi için yeni borç verilen dev bir Ponzi şemasına dönüştü”

2008’deki çöp mortgage krizinden bu yana finans sektörünün aşırı yüklendiğini belirten Hudson, Obama’nın çözüm olarak sunduğu “sıfır faiz” politikasının sadece bankaların gayrimenkul ve hisse senedi kredilerini kârlı hale getirdiğini söyledi.

Bu sürecin Wall Street çıkarlarına devasa bir kazanç sağladığını, ancak 2008’den beri Amerikan ücret seviyelerinin tamamen yerinde saydığını ve Amerikalıların yüzde 40’ının hiçbir tasarrufunun kalmadığını vurguladı.

“Büyüme sadece finansallaşmış zenginlikte, gayrimenkul ve tahvillerde yaşandı” diyen Hudson, Blackstone gibi banka dışı kuruluşların yüzde 1 faizle borçlanıp şirketleri satın aldığını ve borç kaldıracıyla bu şirketleri adeta “sağdığını” belirtti.

Hudson, ekonominin ancak borçlulara faizlerini ödemeleri için tekrar para sızdırılan bir “Ponzi şeması” ile ayakta kalabildiğini, ancak 30 yıllık mortgage faizlerinin yüzde 5’i, 10 yıllık tahvillerin ise yüzde 4,5’i geçmesiyle artık sıfır faiz döneminin kapandığını ve bu şemanın sürdürülemez hale geldiğini ifade etti.

“Hürmüz’ün kapanması ödemeler zincirini kırdı, bu depresyonun başlangıcıdır”

İran savaşının petrol, gaz, amonyak, gübre ve helyuma dayalı ödemeler zincirinde geri döndürülemez kesintiler yarattığını kaydeden Hudson, “Bu kırılmalar temerrütlere yol açacak; bir kez temerrüt yaşandığında borçlardaki üstel büyüme süreci tersine dönecek ve aşağı doğru üstel bir küçülme başlayacak. İşte depresyon budur” dedi.

Diesen’in NATO’nun Rusya’nın deniz koridorlarını sınırlama çabalarına ve Çin ile Hindistan’ın enerji erişimi konusundaki endişelerine değinmesi üzerine Hudson, uluslararası sistemin bu duruma uyum sağlayamadığını belirtti.

Rusya’nın Avrupa’nın gaz ve petrol alımını durdurma tehditlerine karşılık “Neden şimdi durdurmayalım?” dediğini ve Hürmüz kapalıyken pazar bulmakta zorlanmayacağını söyleyen Hudson, “Avrupa, Rusya yaptırımlarına uyarak ekonomik intihar ediyor; 2022 sonrası Almanya’nın GSYH düşüşü tüm Avrupa’nın kaderi olacak” değerlendirmesinde bulundu.

“Ukrayna bir NATO ülkesi olan Macaristan’a savaş ilan etti, NATO ise saldırganı destekliyor”

Ukrayna’nın Macaristan ve Çekya’ya giden gaz hatlarını kestiğine dikkat çeken Hudson, “NATO üyesi olmayan Ukrayna, fiilen bir NATO ülkesine savaş ilan etti ve NATO saldırganı destekliyor. Bu şartlar altında NATO ve Avrupa Birliği’nin nasıl hayatta kalacağını göremiyorum” dedi.

Ekonomik krizin hükümetleri bütçe kısıtlamalarını ihlal etmeye veya halkın ısınma ve elektrik giderlerini sübvanse etmeye zorlayacağını belirten Hudson, Almanya’da Friedrich Merz gibi isimlerin “Rusya istilasını önlemek için” yaşam standartlarını düşürüp askeri harcamaları artırma söyleminin “çılgınlık” olduğunu ifade etti.

Hudson, Rusya’nın Avrupa’yı işgal etmekle hiçbir ilgisi olmadığını, dikkatinin tamamen Asya’ya döndüğünü vurguladı. Medya terminolojisindeki değişime de değinen Hudson, “30 yıl önce Mezopotamya, Irak ve İran’a ‘Yakındoğu’ derdik. Sonra ‘Ortadoğu’ oldu ama neyin ortasında? Avrupa ile Asya’nın… Şimdi ise kibar çevrelerde ‘Batı Asya’ terimi kullanılıyor. Bu, bölgenin artık Asya’nın bir parçası olduğunun ve dünyanın büyüme alanının Asya olacağının, Avrupa ve ABD’nin geride bırakılacağının itirafıdır” dedi.

“Bu bir medeniyetler çatışması değil, ABD’nin medeniyete yönelik bir saldırısıdır”

Dünyadaki bölünmenin artık “Doğu Asya” ile “ABD müttefikleri ve Batı yarımküre” arasında bir bloklaşmaya dönüştüğünü söyleyen Hudson, ABD’nin yıllardır kullandığı “medeniyetler çatışması” kavramını reddetti:

“Bu bir medeniyetler çatışması değil, ABD ve müttefiklerinin ulusal egemenlik, iç işlerine karışmama ve sivil hedeflerin vurulmaması gibi medeniyet yasalarına saldırısıdır.”

ABD’nin artık kendisine hizmet etmediği gerekçesiyle uluslararası hukuku dışladığını belirten Hudson, Ukrayna’dan İsrail’e kadar etnik ve dini nefretin körüklendiğini savundu.

ABD’nin bu çatışmayı “demokrasiler (Ukrayna, İsrail ve Trump yönetimindeki ABD) ile otokrasiler arasında” bir kavga olarak sunduğunu kaydeden Hudson, “Burada ‘otokrasi’den kastedilen, medeniyete yönelik bu saldırıya direnecek kadar güçlü bir hükümete sahip olan ülkelerdir. İran, kendisini savunma konusunda Rusya’dan bile daha güçlü durmuştur” dedi. Hudson, İran’ın varoluş mücadelesini Amerikan Devrimi’ndeki “ya istiklal ya ölüm” anlayışına ve 19. yüzyılda sömürgecilere direnen Afrika kabilelerinin ahlaki duruşuna benzetti.

“Resesyon kelimesi depresyonun üzerini örtmek için uydurulmuş bir örtmecedir”

ABD’nin diğer ülkelere artık müreffeh bir gelecek veya “kazan-kazan” senaryosu sunamadığını, bu yüzden güçle tutunmaya çalıştığını ifade eden Hudson, diğer ülkelerin ABD’ye boyun eğmenin bedelinin depresyon ve sanayisizleşme olduğunu yavaş da olsa fark etmeye başladığını söyledi.

“Depresyon” kelimesinin Büyük Buhran sırasında “geçici bir yavaşlama” anlamında bir örtmece olarak icat edildiğini, ancak durum kötüleşince daha hafif bir terim olan “resesyon”un uydurulduğunu hatırlatan Hudson, “Resesyon sadece büyüme yoluna dönene kadar suyun üzerinde kalmaktır; ancak Batı’nın izlediği büyüme yolu artık sona erdi” dedi.

Özellikle küresel güney ülkelerinin, enerji ve gübre için zengin Asya ülkeleriyle rekabet edemeyerek ağır darbe alacağını belirten Hudson, yüksek enerji fiyatları nedeniyle banka borçlarını ödeyemeyen şirketlerin ve dış borçlu ülkelerin ödemeler zincirinde büyük kırılmalar yaşayacağını vurguladı.

Bu durumun regresyon analizleriyle öngörülemez olduğunu söyleyen Hudson, borsa yükselirken bile bunun sadece enerjiye ihtiyaç duyan yüksek teknoloji tekelleriyle sınırlı kaldığını kaydetti.

“İran, OPEC ekonomilerinin ABD ile olan simbiyotik ilişkisini bombalayarak bitiriyor”

ABD’li teknoloji devlerinin (Google, Amazon, Facebook) enerji bulamadıkları için operasyonlarını Suudi Arabistan, Bahreyn ve Emirlikler gibi OPEC ülkelerine taşıdığını belirten Hudson, İran’ın bu merkezleri bombalayarak şu mesajı verdiğini söyledi:

“OPEC ekonomileri, tüm yatırımları ve gelirleri için ABD’ye bağımlı olan bu simbiyotik ilişkiyi sürdürdüğü sürece bizim için tehdit olmaya devam edecektir. Sizi Asya çizgisine kaymaya zorluyoruz, çünkü ABD kontrolünde kaldığınız sürece bize saldırmaya devam edeceksiniz.”

Diesen’in “iyicil hegemon” kavramının çöküşü ve ABD’nin düşüşe geçince daha saldırganlaşacağı yönündeki hatırlatmasına karşılık Hudson, “düşüş” kelimesinin de yetersiz olduğunu savundu.

“Bu bir döngü veya yavaş bir düşüş değil, bir çöküştür. Bir dönemin sonudur” diyen Hudson, ABD gücünün dışarıdan gelen bir savaşla değil, kendi çıkarlarını her ülkenin karşısına koyarak (Çin, Rusya, İran, Irak, Suriye ve hatta Avrupa’ya düşmanlık güderek) bizzat Washington tarafından bitirildiğini ifade etti.

“BM artık Milletler Cemiyeti kadar miadını doldurmuş bir kurumdur”

ABD’nin veto yetkisine sahip olmadığı hiçbir uluslararası kuruma katılmadığını ve kendi yoluna giden her ülkeyi “düşman” ilan ettiğini belirten Hudson, dünyanın artık geçmiş trendlerin bir parçası olmadığını vurguladı.

Mevcut sistemin matrisinin sona erdiğini ve yeni bir dünyanın yapılandığını söyleyen Hudson, “ABD kontrolündeki IMF, Dünya Bankası ve Birleşmiş Milletler’e alternatif olarak kendi uluslararası organizasyonlarımıza, mahkemelerimize ve ordumuza ihtiyacımız var” dedi.

Birleşmiş Milletler’in artık İkinci Dünya Savaşı dönemindeki Milletler Cemiyeti kadar işlevsiz ve “eskimiş” olduğunu kaydeden Hudson, yeni bir finansal ve hukuki sistem üzerine tartışmaların yetersizliğinden yakındı.

Diesen’in gübre ve enerji kıtlığının zincirleme etkileri hakkındaki sorusuna ise Hudson, “Gübre olmazsa ürün rekoltesi düşer, fiyatlar fırlar; parası olan alır, olmayan aç kalır” yanıtını verdi.

ABD’nin mısırı gıda yerine yakıt üretimi için sübvanse etmesini “çılgınlık” olarak nitelendiren Hudson, ülkelerin artık gıda özgürlüğünü bir hayatta kalma meselesi olarak görmeye başladığını belirtti.

“Avrupa ve Britanya neoliberal politikalarla kendilerini sanayisizleştirerek bitirdi”

Gıda konusunda Latin Amerika ve Brezilya’nın soya gibi alternatiflerle ayakta kalabileceğini ancak Afrika’nın Dünya Bankası tarafından dayatılan tek ürünlü ekonomi modeli nedeniyle büyük risk altında olduğunu söyleyen Hudson, hayatta kalmanın tek yolunun kendi kendine yeterlilik olduğunu vurguladı. Bu durumun küresel iş bölümü felsefesini temelden değiştireceğini ifade etti.

Son olarak Avrupa’nın ve özellikle Britanya’nın durumuna değinen Hudson, Margaret Thatcher ve Tony Blair döneminden bu yana hem Muhafazakar hem İşçi partilerinin ülkeyi sanayisizleştirdiğini belirtti.

“Kuzey Denizi petrolü de tükendi; Britanya ithalat bedellerini neyle ödeyecek? Dünyaya sunacak neyi kaldı?” diye soran Hudson, neoliberal ekonomiyi takip eden ve stratejik özerkliğini kaybeden Avrupa ülkelerinin büyük bir krizle karşı karşıya olduğunu belirterek mülakatı sonlandırdı.

Dünya Basını

Ray Dalio yapay zeka balonu ve küresel borç krizini değerlendirdi

Yayınlanma

Dünyanın en büyük hedge fonu Bridgewater Associates’in kurucusu Ray Dalio, YouTube yayınında Steven Bartlett’a açıklamalarda bulundu. Dalio, yapay zeka teknolojilerindeki aşırı değerlemelerin bir yatırım balonuna dönüştüğünü ve küresel ekonomide tarihi bir kırılma yaşandığını bildirdi.

Dünyanın en büyük hedge fonu olan Bridgewater Associates’i 1975 yılında iki odalı bir dairede kuran ve kurumsal yatırımcılara 53 milyar doları aşkın kümülatif net kazanç sağlayan ünlü küresel makro yatırımcı Ray Dalio, “A Diary of a CEO” adlı söyleşi programında Steven Bartlett’ın sorularını yanıtladı.

2008 küresel finans krizini öngören az sayıdaki fon yöneticisinden biri olan ve S&P 500 endeksinin yüzde 40’a yakın değer kaybettiği o dönemde Bridgewater bünyesinde yüzde 9,5 pozitif getiri elde eden Dalio, güncel piyasa dinamikleri, yapay zeka yatırımları ve küresel ekonomi hakkındaki tespitlerini paylaştı.

Yatırımcı Jeremy Grantham’ın “tarihin en büyük yatırım balonuyla karşı karşıya olunduğu” yönündeki görüşünün hatırlatılması üzerine Dalio, bu değerlendirmeye katıldığını belirtti. Piyasalardaki mevcut durumu analiz eden Dalio, “Bir balonun içinde olduğumuza dair klasik işaretleri görüyorum” dedi.

“Bir balonun içinde olduğumuza dair klasik işaretleri görüyorum”

Tarihteki borsa balonlarının oluşum ve patlama mekanizmalarını detaylandıran Dalio, devrim niteliğindeki yeni teknolojilerin piyasalarda aşırı coşku yarattığını söyledi.

1929 Büyük Buhranı öncesinde evlere ilk kez elektrik, aydınlatma, buzdolabı girmesinin, otomobillerin, uçakların ve radyonun yaygınlaşmasının büyük bir gelecek beklentisi oluşturduğunu hatırlatan Dalio, 2000 yılındaki internet balonu sürecinde de benzer bir dinamiğin yaşandığına dikkat çekti.

Yapay zeka teknolojisinin insan vücudunun fiziksel işlevlerinin yanı sıra zihnin düşünme ve muhakeme süreçlerini de ikame etmeye başladığını kaydeden Dalio, yatırımcıların gelecekteki kârlılığı gözetmeksizin piyasaya akın ettiğini vurguladı.

Dalio, “İnsanlar mucizevi bir teknoloji gördüklerinde ona yatırım yaparlar, hatta borç para alarak bahis oynarlar. Ancak varlığın fiyatının önemli olduğunu gözden kaçırırlar. Şu anda yapay zeka konusunda çok heyecanlıyız ve heyecanlı olmalıyız da çünkü devrim niteliğinde değişimler getirecektir” değerlendirmesinde bulundu.

“Servet ile para aynı şey değildir”

Finansal balonların teknik arka planını açıklayan Dalio, servet ile nakit para arasındaki farka işaret etti. Muhasebe üzerindeki değerlemelerin harcanabilir nakit olmadığını belirten Dalio, “Servet ile para aynı şey değildir. Birçok insanın zenginleştiğini görürsünüz ancak bu serveti doğrudan harcayamazsınız. Harcama yapabilmek için serveti satıp paraya çevirmeniz gerekir” dedi.

Şirketlerin finansman sağlama süreçlerini örnek gösteren Dalio, 50 milyon dolar sermaye toplayan bir girişimcinin şirket değerlemesini 1 milyar dolara çıkarabileceğini, kağıt üzerinde milyarder olabileceğini ancak gerçekte harcanan paranın yalnızca 50 milyon dolar kaldığını vurguladı. Balonların patlama tetikleyicilerini sıralayan Dalio, şu ifadeleri kullandı:

“Balonu patlatan şey genellikle insanların borçlarını ödemek veya vergi yükümlülüklerini karşılamak için ellerindeki varlıkları satıp paraya çevirme ihtiyacı duymasıdır. Bu durum çoğunlukla faiz oranlarının yükselmesiyle gerçekleşir. Enflasyon baskısı arttığında merkez bankaları frene basmak ister. Faizler yükseldiğinde borcu olanlar daha fazla nakit bulmak zorunda kalır. Satışlar başladığında süreç tersine işler. Varlık fiyatları düşer, teminatlar erir, borçları ödemek için daha fazla satış yapılır ve bu da tüketim harcamalarının kesilmesine yol açar.”

Bartlett’ın sunduğu senaryoyu doğrulayan Dalio, piyasada zayıf ve tecrübesiz yatırımcıların borçla veya kaldıraçlı borsa yatırım fonları üzerinden pozisyon almasının balona işaret eden en belirgin göstergelerden biri olduğunu söyledi.

Yapay zeka şirketlerinin gelecekte elde edecekleri gelirleri kesin olarak öngöremediğini belirten Dalio, firmaların ya yetersiz yatırım yaparak rekabette geride kalma ya da aşırı yatırım yaparak maliyet baskısı altında kalma dilemmasıyla karşı karşıya olduğunu kaydetti.

Milyarder Elon Musk: Paranın hiçbir değerinin kalmayacağı döneme giriyoruz

“Nakitte kalmak enflasyon karşısında en kötü yatırımdır”

Bireysel yatırımcıların ve girişimcilerin olası bir ekonomik çöküşe karşı nasıl hazırlanması gerektiğine değinen Dalio, piyasaları zamanlamanın son derece güç olduğunu, en etkili yöntemin portföy çeşitlendirmesi olduğunu vurguladı.

Parasını mevduat hesabında veya para piyasası fonlarında tutan kişilerin güvende olmadığını savunan Dalio, “İnsanlar parayı bankada tutmanın en güvenli liman olduğunu düşünür. Bu doğru değildir. Uzun vadede enflasyon karşısında erimeye mahkum en kötü yatırımdır. Yıllık yüzde 3,5 ila 4 seviyesindeki enflasyon paranın alım gücünü eksiltir. Alınan faizden ödenen vergiler de düşüldüğünde reel getiri oldukça zayıf kalır” dedi.

Çeşitlendirilmiş bir varlık sepetinin önemine değinen Dalio; hisse senetleri, tahviller, gayrimenkul, altın ve kripto varlıklar arasındaki ilişkiyi aktardı. Portföyünde yüzde 1 oranında Bitcoin bulundurduğunu belirten Dalio, altın tercihini şu sözlerle açıkladı:

“Sert para kategorisinde portföylerin yüzde 5 ila 15’inin bu tür varlıklara ayrılması gerektiğini düşünüyorum. Ben külçe altını Bitcoin’e tercih ediyorum. Altın basılamayan bir paradır. 1971 yılına kadar resmi para sisteminin merkezindeydi ve halen merkez bankalarının en büyük ikinci rezerv varlığıdır. Altın başkasının yükümlülüğü olmayan tek finansal varlıktır. Bitcoin ise basılamayan bir diğer tür para olmakla birlikte kuantum bilgisayarlar gibi teknolojik risklere, hükümetlerin düzenleme, vergilendirme ve yasaklama baskılarına açıktır. Merkez bankaları işlemlerinin gizli ve kendi kontrollerinde kalmasını istedikleri için önemli miktarda Bitcoin tutmayacaktır.”

“Aklınız ve bedeniniz ikame edildiğinde satacak neyiniz kalır?”

Yapay zeka ve robotik teknolojilerin istihdam piyasası üzerindeki etkilerini değerlendiren Dalio, otomasyonun tarihsel gelişimini özetledi.

İnsanlığın tarım toplumundan sanayi devrimine geçişinde makinelerin kas gücünün yerini aldığını, günümüzde ise yapay zekanın insan zihninin üst düzey düşünme ve muhakeme yetilerini üstlendiğini dile getirdi.

Bu dönüşümün sermaye sahipleri ile çalışanlar arasındaki gelir dağılımı makasını daha da açacağını belirten Dalio, “İşletmelerin elde ettiği gelirden çalışanlara giden pay azalırken iş yeri sahiplerine giden pay artmaktadır. İnsan bedeninin ve zihninin yerini makineler aldığında insanların satacak neyi kalacak sorusuyla yüzleşeceğiz. İnsana özgü kalan unsurlar duygular ve sezgilerdir” dedi.

Yapay zeka devriminden yalnızca en üstteki yüzde 0,1 ile yüzde 10’luk dilimde yer alan, bu teknolojiyi kullanabilen yetenekli grubun kazançlı çıkacağını ifade eden Dalio, üniversite mezunlarının dahi iş bulmakta zorlandığı bir döneme girildiğini belirtti. Birçok işletme için yeni mezun yetiştirmenin maliyetli hale geldiğini, bu görevlerin yapay zeka vasıtasıyla hızla tamamlanabildiğini aktardı.

Gençlere ve gelecek nesillere tavsiyelerde bulunan Dalio, şunları kaydetti:

“Tarih göstermiştir ki en başarılı olanlar en zeki olanlar ya da en çok çalışanlar değil, değişime en iyi uyum sağlayanlardır. Geleceğin ne getireceğini kesin olarak bilemezsiniz. Kodlama öğrenmenin çözüm olduğu söyleniyordu ancak yapay zeka modelleri artık kodlama yapabiliyor. Önemli olan insanın kendi doğasını tanıması, yapay zeka araçlarını en üst düzeyde kullanmayı öğrenmesi ve adaptasyon kabiliyetini geliştirmesidir.”

“Büyük bir borç krizinin ve çöküş döneminin içindeyiz”

Ekonomik hareketlerin arkasındaki yapısal mekanizmaları “Büyük Döngü” kavramıyla açıklayan Dalio, yaklaşık 80 yıllık bir insan ömrüne karşılık gelen uzun vadeli borç ve güç döngülerinin son safhasına gelindiğini belirtti.

1945 yılında kurulan dünya düzeninin para, iç siyaset ve jeopolitika alanlarında kırılma yaşadığını savundu.

ABD ve İngiltere gibi ülkelerin aşırı borçlandığını, kamu bütçe açıkları verdiğini ve gelir eşitsizliğinin hat safhaya ulaştığını kaydeden Dalio, İngiltere’deki siyasi tabloyu örnek gösterdi.

İngiltere’de son yedi yılın altısında yeni bir başbakanın göreve geldiğini hatırlatan Dalio, “İngiltere aşırı borçlanmış, üretkenliği düşmüş ve seçenekleri tükenmiş klasik bir döngü örneğidir. Yeterli para olmadığında vaatler tutulamaz, liderler sürekli değişir. Zenginler yüksek vergi bölgelerinden kaçar. Bütçe açıklarını finanse edecek alacaklı bulmak zorlaşır” dedi.

Connecticut eyaletindeki sosyo-ekonomik durumu da paylaşan Dalio, eyaletin kişi başına düşen gelirde ABD’nin en zengin ikinci bölgesi olmasına rağmen lise öğrencilerinin yüzde 22’sinin okulu bıraktığını veya devamsızlık yaptığını, çete ve uyuşturucu sorunları nedeniyle hapishane bütçesinin eğitim bütçesini aştığını ifade etti.

Sistemlerin toplumun geneli için çalışmadığı dönemlerde iç çatışmaların arttığını vurgulayan Dalio, ABD ve Çin arasındaki küresel güç dengesine ilişkin şu değerlendirmelerde bulundu:

“İçinde bulunduğumuz evre bir gerileme ve çöküş dönemidir. Tarihte tek bir hakim gücün düzeni sağladığı dönemler daha barışçıl olmuştur. Bugün Çin, birçok ülke için ABD’den daha büyük bir ticaret ortağı konumundadır. Orta Doğu’daki ve İran civarındaki gelişmeler, ABD toplumunun uzun süreli kara savaşlarına veya benzin fiyatlarındaki artışlara tahammülünün olmadığını göstermiştir. Bu durum ABD’nin küresel güç kullanma ve caydırıcılık kabiliyetinin sınırlarını ortaya koymakta, İngiliz İmparatorluğu’nun Süveyş Krizi sonrası yaşadığı güç kaybına benzer bir kaymaya işaret etmektedir.”

Küresel ekonomideki mevcut zorlukların aşılması için partiler üstü, ekonomik gerçekleri kavrayan yapılar tarafından zorlu yapısal reformların hayata geçirilmesi gerektiğini belirten Ray Dalio, genç girişimcilerin sınır bağımlı kalmadan eğitim, üretkenlik ve toplumsal huzurun yüksek olduğu küresel merkezlerde varlık göstermeleri gerektiğini sözlerine ekledi.

İktisatçı Ann Pettifor: Faiz sistemi ekolojiyi tahrip ediyor

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Milyarder Elon Musk: Paranın hiçbir değerinin kalmayacağı döneme giriyoruz

Yayınlanma

Tesla ve SpaceX’in CEO’su Elon Musk, İngiliz yayın kuruluşu The Economist’e verdiği özel mülakatta yapay zeka teknolojilerinin beş yıl içinde tüm insanlığın toplam zekasını geride bırakacağını açıkladı. İnsan benzeri robotların ve dijital süper zekanın üretimi devasa boyutlara ulaştıracağını belirtilen ünlü iş insanı, önümüzdeki 10 yıl içinde paranın tüm anlamını yitireceğini ve küresel ekonomide benzeri görülmemiş bir bolluk çağının başlayacağını savundu.

Tesla ve SpaceX’in CEO’su olan Amerikalı milyarder Elon Musk, İngiliz yayın kuruluşu The Economist’e verdiği kapsamlı video mülakatta açıklamalarda bulundu.

Tesla’nın Teksas’taki dev tesislerinde gerçekleşen söyleşide Musk, yapay zeka gelişiminin durdurulamaz bir hıza ulaştığını ve önümüzdeki beş ila 10 yıl içinde dünyada taşların yerinden oynayacağını ilan etti.

Sunucunun “Önümüzdeki 10 yıl içinde, yani 2036 yılında başarmayı hedeflediğiniz dünya nasıl bir yer olacak?” sorusunu yanıtlayan Elon Musk, “10 yıl sonrasından, yani 2036 yılından bahsediyoruz. Büyük ihtimalle her ikimiz de o günleri göreceğiz. Yapay zekanın ezici bir üstünlük kurmadığı bir gelecek hayal etmek imkansız. 10 yıl içinde yapay zekanın tüm insanların toplam zekasından katbekat üstün olmasını bekliyorum. Hatta bence yapay zeka yaklaşık beş yıl içinde tüm insanlığın toplam zekasını aşacak” dedi.

“Yapay zeka beş yıl içinde tüm insanların toplam zekasını geçecek”

Gelişimin boyutlarını tarif eden Musk, “İnsan olmak dışında yapay zekanın insanlardan daha iyi yapamayacağı hiçbir şey kalmayacak. En olası senaryo, herkesin aklına gelen her şeye sahip olabileceği inanılmaz bir bolluk çağıdır. Bu kulağa çılgınca gelebilir ama işte 2026 yılındayız, 2036’da nerede olacağımızı göreceğiz. Tabii ki küresel bir nükleer savaş gibi felaketler bu süreci rayından çıkarabilir. Ancak Üçüncü Dünya Savaşı çıkmadığını varsayarsak, muazzam bir bolluk çağına doğru ilerliyoruz. Bu, geleceğe dair bir iyimserlik ve heyecan mesajıdır” ifadelerini kullandı.

Şirketlerinin gelecekte nasıl para kazanacağına ilişkin soru üzerine ekonomi tanımını yeniden yapan Elon Musk, dijital zekanın hızlı ilerleyişine karşın fiziksel dünyada varlık göstermesi için robotlara ihtiyaç duyulduğunu belirtti.

Musk, “Ekonomiyi dijital ve fiziksel zeka olarak düşünebilirsiniz. Şu an dijital zeka neredeyse her geçen hafta yeni bir kırılmayla ilerliyor. Ancak henüz dijital aleme sıkışmış durumda. Mekanik tutuculara, yani insan benzeri robotlara ihtiyacınız var. Kısacası çok sayıda robota ihtiyacınız var” açıklamasını yaptı.

“2036 yılında paranın hiçbir önemi kalmayacak”

Ekonominin mal üretimi ve hizmet sunumu olduğunu vurgulayan ünlü girişimci, “Muazzam miktarda dijital zekaya sahip devasa sayıda robotunuz olduğunda, bir bakıma sonsuz bir ekonomiye ulaşırsınız. Gelecek geçmişten çok ama çok farklı olacak. Yaşayacağımız değişimin büyüklüğünü anlatabilecek hiçbir benzetme ya da mecaz yok. Şirketlerimin nasıl para kazanacağına gelince, başka bir tahminde daha bulunayım: 2036 yılında paranın hiçbir önemi kalmayacak” dedi.

Sunucunun hisse hissedarlarının para kazanma beklentisini hatırlatması üzerine Musk, “Gıda, barınma, ulaşım ve eğlence için paraya ihtiyaç duyarsınız. Eğer robotlar ve yapay zeka herhangi bir insanın tüketebileceğinden çok daha fazla mal ve hizmet üretiyorsa, o zaman paraya neden ihtiyaç duyasınız ki?” cevabını verdi.

“İnsanların kontrolü elinde tutması neredeyse imkansız”

Süper zeki sistemlerin insan kontrolünden çıkacağını iddia eden Musk, “İnsanların 10 yıl içinde kontrolü elinde tutması neredeyse imkansız. Yapay zeka ile insan arasındaki zeka farkı, insan ile şempanze arasındaki zeka farkından katbekat fazla olduğunda, şempanzelerin kontrolü elinde tutmasını hayal etmek zordur. Bizler esasen evrimleşmiş şempanzeleriz. Çok değil, kısa süre önce ormanda ağaçlarda sallanıp muz yiyorduk” şeklinde konuştu.

“Süper zeki bir yapay zekayı kontrol edebileceğimi düşünmek kibir olur”

Gelecekte devasa bir yapay zekayı yönlendirme iddiasında olmadığını belirten Musk, “Benden katbekat akıllı olan süper zeki bir yapay zekayı kontrol edebileceğimi düşünmek benim açımdan bir kibir gösterisi olur. Yapmamız ve denememiz gereken tek şey, yapay zekanın iyi değerlere sahip olmasını, insanlığı önemsemesini, mutlu olmamızı ve gelişmemizi istemesini sağlamaktır. Biyolojik sinir ağımın bana söylediği şey, yapay zeka güvenliği için en önemli unsurun azami düzeyde hakikat arayışında bulunması ve meraklı olması gerektiğidir. Eğer durum buysa, insanlığı besleyip koruyacaktır” dedi.

“Katil robotların insanlığı yok etme riski yüzde 10 ila 20 arasında”

Daha önce yaptığı uyarılara değinen Musk, “Yapay zeka ve robotlarla ilgili halen risk olduğunu düşünüyorum, bu risk sıfır değil. Geçmişte katil robotların insanlığı yok etme olasılığının yüzde 10 ila 20 arasında olduğunu söylemiştim. Felsefi olarak olumlu tarafa bakma kararı aldım. Yapay zeka ve robotların bu inanılmaz ivmesini gerçekten durdurmanın bir yolunu göremiyorum” ifadelerini kullandı.

“Çılgın akışı durduramam, o yüzden yolculuğun tadını çıkarmaya bakıyorum”

Musk, teknolojik gidişata ilişkin duruşunu şu sözlerle özetledi: “Durdurma düğmesi olsaydı bile muhtemelen ona basmamalıydık, çünkü en olası sonuç herkes için inanılmaz bir bolluk çağıdır. Benim felsefem şu an için ‘yolculuğun tadını çıkaralım’ noktasına geldi. Dürüst olmak gerekirse burada durdurulamaz bir ilerleme var. Durdurmak istesem bile bunu başaramam. Evrenin sonu fizik kurallarına göre kademeli bir soğuma, yani ısı ölümüyle bitecek. Eğer nihai varış noktası korkunçsa, o zaman her şey yolculuğun kendisiyle ilgilidir.”

“Rakip teknoloji devleri birbirini denetleyip dürüst tutmalı”

Yapay zeka güvenlik risklerinin azaltılması için teknoloji devlerinin işbirliği yapması gerektiğini savunan Tesla CEO’su, Google DeepMind CEO’su Demis Hassabis ile yaptığı görüşmeyi aktardı.

Musk, “En önde gelen yapay zeka şirketlerinin birkaç haftada bir toplanıp güvenlik konularını tartışması kısa vadede atılacak en hızlı adımdır. Mevcut sistemlerden çok daha akıllı yeni bir öncü model piyasaya sürülmeden önce, rakip yapay zeka şirketlerinin bu modeli zararlı etkilere karşı test etmesine ve güvenlik sorunlarını gidermek için erteleme tavsiyesinde bulunmasına fırsat tanınmalıdır. Hükümette derin teknik bilgisi olmayan kişilerin bir modelin yayınlanıp yayınlanmaması gerektiğine karar vermesi zordur. Ancak rakipler kendilerine bir iki hafta süre verildiğinde sorunları vurgulayabilir. Rakiplerin birbirini dürüst tutma teşviki vardır” değerlendirmesinde bulundu.

İçerik denetiminde film derecelendirme sistemine benzer bir sektör grubu modelini öneren Musk, “Eğer bir şirket çok tehlikeli bir şey yapıyor ve tehlikeyi azaltmak için adım atmayı reddediyorsa, işte o zaman hükümetin müdahale etmesi gereklidir” dedi. Amazon’un Anthropic üretimi Mythos modeli hakkındaki siber güvenlik endişeleri üzerine Beyaz Saray’ı aramasını bu duruma örnek gösterdi.

“Çin elektriğe sahip ama çip sıkıntısı çekiyor”

Sektördeki küresel rekabeti değerlendiren Musk, Çin merkezli teknoloji firmalarının başarısına dikkat çekti. Çin’in Kimi K3 modelinin Anthropic’in Fable modeline yaklaştığını belirten Musk, jeopolitik dengeler hakkında şunları söyledi: “Çinli yapay zeka şirketleri nispeten küçük bir hesaplama gücüyle çok iyi iş çıkarıyor. Büyük bir hesaplama gücüne sahip olurlarsa lider konuma geçme şansları yüksek. Yapay zekanın önündeki kısıtlamalar elektrik ve yapay zeka çipleridir. Çin, ABD, Avrupa ve Hindistan’ın toplamından daha fazla elektriğe sahip. ABD’nin çip ihracatı kısıtlamaları nedeniyle Çin şu an çip sıkıntısı çekiyor. Çin dışındaki dünyada ise kısıtlayıcı unsur elektrik ve soğutma kapasitesidir. Çin ayrıca litografi sorununu çözmeye ve devasa hacimlerde çip üretmeye tahmin edilenden daha yakın. Fiziksel yapay zeka alanında da çok iyi robot şirketlerine sahipler.”

Çin’deki robot dövüşü etkinliklerini eğlenceli bulduğunu söyleyen Musk, kafası koptuğu halde dövüşmeye devam eden bir robot izlediğini belirtti.

Rakipleriyle olan ilişkilerine değinen Musk, OpenAI CEO’su Sam Altman’a yönelik eleştirilerini yineledi. Musk, “Sam Altman’ın hayranı değilim. Kar amacı gütmeyen, açık kaynaklı ve dünyaya ait olması gereken bir şirket kuruyorsunuz, sonra bu şirket bir şekilde 800 milyar dolarlık kapalı kaynaklı, kar amacı güten bir şirkete dönüşüyor. Bence bu, para bağışlama amacıma tamamen zıt bir durum. Anthropic Kurucusu Dario Amodei de Sam Altman’a güvenmediği için ekibiyle OpenAI’dan ayrıldı. Dario ilkeli bir insandır. Dünyanın iyiliği için kişisel farklılıklarımızı bir kenara bırakıp konuşmamız gerekiyorsa konuşuruz” dedi.

İstihdam piyasasındaki dönüşüme işaret eden Musk, yapay zekanın tüm masa başı işleri insanlardan daha iyi yapacağını vurguladı. Musk, “Yazılım mühendisliğinde yapay zeka, profesyonel yazılım mühendislerinin en az yüzde 90’ından daha iyi kod yazıyor. Yakında bu oran yüzde 99’a çıkacak ve rekabet etmek imkansız hale gelecek. Bu durum Stockfish satranç programının seviyesine ulaşmaya benziyor. Stockfish satrançta o kadar iyi ki, küçük bir bilgisayarda hatta telefonunuzda çalıştırıp Magnus Carlsen’i rahatça yenebilirsiniz. Yazılımda da durum bu olacak” uyarısında bulundu.

“Çalışmak tıpkı bahçe bakımı gibi isteğe bağlı bir hobiye dönüşecek”

Gelecekte çalışmanın zorunluluk olmaktan çıkacağını savunan Musk, “Çalışmak isteğe bağlı hale gelecek. Bunu bahçe bakımına benzetebiliriz. Bahçenizde sebze yetiştirmek zorunda değilsiniz, markete gidip kusursuz sebzeler alabilirsiniz. Bahçenizdeki domatesler markettekiler kadar sulu ve düzgün olmaz ama kendi ürettiğiniz için hoş bir dokunuştur. İş hayatı da tıpkı böyle bir hobiye dönüşecek” ifadelerini kullandı.

“İnsanlara karşılıksız para dağıtılmalı, enflasyon değil deflasyon çıkacak”

İşini kaybeden kitlelerin yaşam standartlarına dair ekonomi teorisini açıklayan Musk, “Hazine insanlara doğrudan karşılıksız para çekleri dağıtmalıdır. Para, mal ve hizmetlerin paraya oranıdır. Üretim miktarı yüzde 1000 oranında artarsa, veri tabanında para oluştursanız bile mal ve hizmet üretimi para arzından daha hızlı artacağı için enflasyon değil deflasyon yaşanacaktır. Önümüzdeki dönemin ana sorunu enflasyon değil deflasyon olacak” açıklamasında bulundu.

Kendi serveti ve vergi yükümlülüklerine dair rakamlar veren Musk, “Tarihte bir insan tarafından ödenen en yüksek vergiyi ödeyerek rekor kırdım. Federasyona yüzde 40, California eyaletine yüzde 15 olmak üzere toplamda yaklaşık yüzde 45 vergi ödüyorum. Öldüğümde kalan servetimden bir yüzde 45 daha vergi alınacak. Trilyonlarca dolar vergi ödeyeceğim ve bundan rahatsız değilim. Şirketler üzerindeki oy kontrolüm (SpaceX’te yüzde 80 civarında) bana sadece beş ila 10 yıllık uzun vadeli yatırımlara, Ay ve Mars üslerine odaklanma imkanı tanıyor. Aksi takdirde borsa analistlerinin çeyrek dönemlik kar baskılarına maruz kalırsınız” dedi.

Uzay projelerine ilişkin tutkusunu dile getiren ünlü iş insanı, “Altı yaşındayken sinemada izlediğim ilk film Yıldız Savaşları olmuştu ve aklımı başımdan almıştı. Bilinci dünya ötesine taşımak ve Yıldız Görevi tarzı bir geleceği gerçek kılmak istiyorum. Yıldız Gemisi füzesini günde birden fazla kez fırlatmayı hedefliyoruz. Bazen hayatım o kadar gerçek dışı geliyor ki bir simülasyonun içinde olduğumuza inanıyorum” sözlerini sarf etti.

Starlink uydu ağının jeopolitik rolüne ve Ukrayna savaşına değinen Musk, cephe hatlarının iki yılı aşkın süredir değişmediğini belirterek pragmatik bir barış anlaşmasının şart olduğunu söyledi.

Musk, “Diplomatlar lüks mekanlarda yedi kap yemek yerken cephede her gün insanlar ölüyor. Rusya geri çekilmeyecek, bu gerçekçi değil. Pragmatik davranıp barış yapmalıyız” ifadelerini kullandı.

“Hükümet harcamalarındaki devasa israfı engellemek için siyasete girdim”

ABD siyasetine ve Hükümet Verimliliği Departmanı bünyesindeki çalışmalarına ilişkin özeleştiride bulunan Musk, “Siyasete biraz fazla karıştım, kendimi kaptırdım. Amacımız devasa boyutlara ulaşan bütçe açığıyla mücadele etmekti. ABD’de borç faiz ödemeleri, Savunma Bakanlığı ve istihbarat bütçesinin toplamını aştı. Afrika’ya yardım adı altında istenen paraların Washington’daki adreslere yönlendirildiğini gördük. ABD Uluslararası Kalkınma Ajansı fonlarının kesilmesi nedeniyle kimsenin öldüğüne inanmıyorum, Gates Vakfı gibi dev özel vakıflar bu kaynakları karşılayabilir” şeklinde konuştu.

“Sınırların korunmasını ve güvenli şehirler istemek aşırı sağcılık değildir”

Avrupa siyasetine dair görüşlerini savunan ve kendisine yönelik aşırı sağcılık suçlamalarını reddeden Elon Musk, “Güvenli sınırlar, güvenli şehirler ve mantıklı kamu harcamaları istemek aşırı sağcılık değil, normal insanların talepleridir. İngiltere’de mevcut nüfus artışı ve Batı değerlerine tamamen karşıt görüşlerin yayılması devam ederse önümüzdeki 20 yıl içinde bir iç savaş kaçınılmaz hale gelebilir. Sosyal refah devletleri, yaşam standardı düşük insanları çekerek ekonomik bir güç oluşturuyor. Sadece topluma faydalı olacak, dürüst göçmenlerin kabul edildiği kontrollü göçü destekliyorum” dedi.

Yapay zeka devriminin siyasi çatışmalardan çok daha hızlı gerçekleşeceğini belirten Musk, söyleşiyi “İngiltere’deki olası bir iç savaş 20 yıl uzaklıktaysa, yapay zeka tekilliği 10 yıl uzaklıktadır. Yapay zeka ve robotik devrimi her şeyi domine edecektir” diyerek noktaladı.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Pekin ve Brüksel, küresel enerji geçişinin kurallarını baştan yazıyor

Yayınlanma

Project Syndicate için bir makale kaleme alan Emmanuel Guerin, Avrupa Birliği ve Çin’in küresel enerji geçişinde egemenlik kurmak amacıyla birbirlerinin geleneksel güç alanlarına yöneldiğini belirtti. Emmanuel Guerin, Çin’in küresel standartları belirlemeye odaklanırken Avrupa’nın sanayi tabanını yeniden inşa etmeye çalıştığını vurguladı.

Project Syndicate platformunda Emmanuel Guerin imzasıyla yayımlanan “Pekin Modeli Brüksel Etkisiyle Buluşuyor” başlıklı makalede, küresel enerji geçişinde güç dengelerinin yeniden şekillendiği kaydedildi.

Sciences Po bünyesindeki Paris İklim Okulu Dekan Yardımcısı ve Avrupa İklim Vakfı Üst Yöneticisi Özel Danışmanı olan Emmanuel Guerin, yazısında Avrupa ve Çin’in uzun yıllar boyunca birbirine rakip kalkınma ve enerji dönüşümü modellerini temsil ettiğini aktardı.

Guerin, Avrupa’nın öncelikle pazarlara, ortak kurallara ve çok taraflı kurumlara bağlı kaldığını, Çin’in ise sanayi politikasına, altyapı yatırımlarına ve üretime ağırlık verdiğini belirtti. Makalede, “Avrupa sıklıkla küresel ölçekte referans noktası haline gelen düzenlemeler üretti (‘Brüksel Etkisi’). Çin ise fabrikalar üretti” ifadelerine yer verildi.

Ancak makaleye göre bu ayrım günümüzde ortadan kalkıyor. Avrupa sanayi tabanını hızla yeniden inşa etmeye çalışırken Çin, uluslararası standartları ve yönetişim çerçevelerini etkilemeye daha fazla odaklanıyor. Guerin, Avrupalı karar vericiler Pekin’in sanayi stratejisini incelerken, Çinli liderlerin de Avrupa’nın uzun süre önce öğrendiği bir gerçeği fark ettiklerini kaydetti: “Kalıcı güç sadece teknolojileri üretmekten değil, aynı zamanda onları yöneten kuralları yazmaktan gelir.”

Guerin, bu eğilimlerin jeoekonomik gücün yapısındaki bir değişimi yansıttığını savundu. Makalede belirleyici sorunun artık kaynakları kimin kontrol ettiği, ürünleri kimin ürettiği veya her teknolojide kimin liderlik ettiği olmadığı ifade edildi. Asıl sorunun, bir sonraki enerji ve teknoloji dönüşümünün gerçekleşeceği değer zincirlerini kimin yönettiği olduğu vurgulandı.

Avrupa’nın temiz enerji teknolojilerindeki Çin imalat hakimiyeti ve derinleşen bağımlılıkları karşısında sanayi politikasını yeniden keşfettiğini aktaran Guerin; Sanayi Hızlandırıcı Yasası, Kritik Hammaddeler Yasası ve ilgili tedbirlerin, sanayi kapasitesi olmadan ortaya konan iklim hedefinin dayanıklılık değil, bağımlılık yarattığı bilincinden doğduğunu yazdı.

Çin’in ise güneş panelleri, bataryalar, elektrikli araçlar ve elektrik şebekeleri için dünyanın en büyük ekosistemini kurduktan sonra yalnızca sanayi liderliğinin yeterli olmadığı sonucuna vardığı kaydedildi. Çin’in Küresel Enerji Şebekeleri Geliştirme ve İşbirliği Örgütü üzerinden fotovoltaik, hidrojen, enerji depolama, yüksek voltajlı iletim, akıllı şebeke ve karbon muhasebesi alanlarında standartlar belirlemek üzere teknik komiteleri topladığı aktarıldı.

Guerin, bu adımları değerlendirirken makalesinde şu ifadelere yer verdi: “Bunlar mühendislik çalışmalarına benzeyebilir ancak bundan çok daha fazlasıdır. Bunlar, Çin’in temiz enerji ekonomisinin işletim sistemine sahip olma çabasını temsil ediyor. Endüstri standartlarını belirleyen ülke, bir teknolojiyi düzenlemekten fazlasını yapar. Kendisini yatırımları yönlendirebilecek, neyin neyle uyumlu çalışabileceğine karar verebilecek ve herkesin üzerine inşa etmek zorunda olduğu mimariyi sabitleyecek bir konuma getirir.”

“Sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye ve ucuz enerji gerektirir”

Makalede, Avrupa liderlerinin üretim kapasitesi olmadan koyulan kuralların stratejik özerklik sağlamadığını öğrendiği, Çin’in ise standartlar olmadan çalışan fabrikaların uluslararası etkiyi sınırlandırdığını gördüğü ifade edildi. Her iki tarafın da diğerinin onlarca yıldır mükemmelleştirdiği stratejik avantajların peşinden koştuğu vurgulandı.

Buna karşın bu yakınlaşmanın simetri anlamına gelmediğini belirten Guerin, iki tarafın da kendi geleneksel güç alanlarının ötesine uzanırken yeni ve yabancı zorluklarla karşılaştığını dile getirdi. Guerin makalesinde, “Bir sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye, ucuz enerji, yoğun tedarikçi ağları ve örtük bilgi gerektirir; bunların hiçbiri yalnızca düzenlemeler yoluyla ortaya çıkarılamaz” değerlendirmesinde bulundu.

Küresel standartları belirlemenin de kolay olmadığını ekleyen yazar, bir devletin her teknik komiteye personel atasa bile ürettiği standartları dünyanın geri kalanına kabul ettirmekte başarısız olabileceğini kaydetti.

“ABD sahayı Avrupa ve Çin’e bırakıyor”

Sürecin sonucunun üçüncü büyük bir faktörden etkileneceğini belirten Guerin, Hindistan, Endonezya, Brezilya ve çeşitli Körfez ülkeleri gibi hırslı devletlerin kendi sanayi kapasitelerini inşa ettiklerini aktardı. Ancak çoğu ülkenin bu tür stratejileri izleyemeyeceğini, standartları yazamayacakları ve fabrikaları kuramayacakları için Brüksel veya Pekin’de tasarlanan işletim sistemlerini devralarak seçmedikleri bağımlılıkları kabul etmek zorunda kalacaklarını vurguladı.

Makalede Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) konumuna ilişkin olarak ise şu ifadelere yer verildi: “Bir de enerji dönüşümünü tamamen terk ederek bu yarışın dışında kalmayı seçen Birleşik Devletler var. Fabrikalar kurmak veya elektrikleşmenin kurallarını yazmak yerine gümrük duvarları örüyor ve sahayı Avrupa ile Çin’e bırakıyor.”

“Üçüncü aşama zincirleri yönetmekle ilgili olacak”

Değer zincirlerinin yönetişiminin teknik olduğu kadar siyasi bir mesele de olduğunu vurgulayan Guerin, geleneksel sanayi politikası yaklaşımının değişmesi gerektiğini savundu. Temiz enerji yarışının ilk aşamasının teknolojileri icat etmek, ikinci aşamasının bunları ölçekli bir şekilde üretmek olduğunu belirten Guerin, makalesinde “Üçüncü aşama ise bunların dolaştığı, bağlandığı ve değer yarattığı zincirleri yönetmekle ilgili olacak” ifadelerini kullandı.

Guerin, Avrupa için çıkarılacak dersin sadece daha fazla fabrika kurmak olmadığını, Avrupa’nın gerçek stratejik avantajının kendi kurallarını herkesin kuralına dönüştürme konusunda kanıtlanmış yeteneği olduğunu kaydetti. Makale, “Enerji dönüşümü aynı nadir kombinasyonu ödüllendirir: Üretim kapasitesi, kural koyma yetkisi ve karmaşık sistemleri bir arada tutacak kurumlar. Hiçbir taraf sadece geleneksel güçlerine dayanarak kazanamaz” değerlendirmesiyle son buldu.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English