Bizi Takip Edin

Diplomasi

Michael Pettis: Küresel ticaret sistemi zaten bozuktu

Yayınlanma

Editörün notu: Carnegie Endowment for International Peace düşünce kuruluşundan Michael Pettis, Foreign Affairs dergisinde kaleme aldığı kapsamlı makalede küresel ticaret sisteminin temelindeki dengesizliklere odaklanıyor. Sistemin, ülkeleri ücret artışını baskılayarak ihracata öncelik vermeye teşvik ettiğini, bunun da küresel talebi olumsuz etkilediğini savunan ve Trump’ın gümrük vergileri gibi mevcut çözümlerin yetersiz kaldığını belirten Pettis, iç ekonomik dengesizlikleri yönetmeyi taahhüt eden ülkeler arasında Keynes tarzı yeni bir gümrük birliği öneriyor. Bu birliğin, ülkelerin kendi politikalarının maliyetini başkalarına yüklemesini engelleyerek daha dengeli ve sürdürülebilir bir küresel ticaret ortamı yaratabileceğini öne sürüyor.


Küresel ticaret sistemi zaten bozuktu

Ancak bunu pervasız bir gümrük vergisi rejiminden daha iyi düzeltmenin yolu var

Michael Pettis, Foreign Affairs

ABD Başkanı Donald Trump’ın 2 Nisan’da duyurduğu kapsamlı gümrük vergileri, ardından gelen ertelemeler ve misillemeler, küresel çapta muazzam bir belirsizliği tetikledi. Dünyanın dikkatinin büyük kısmı, bu politikaların kaotik, kısa vadeli sonuçlarına —borsalardaki sert dalgalanmalar, ABD tahvil piyasasıyla ilgili endişeler, durgunluk korkuları ve farklı ülkelerin nasıl müzakere edeceği veya tepki vereceği konusundaki spekülasyonlar— odaklanmış durumda.

Ancak yakın vadede ne olursa olsun, şu açık: Trump’ın politikaları, küresel ticaret ve sermaye rejiminde zaten başlamış olan dönüşümü yansıtıyor. Öyle ya da böyle, küresel ekonomide on yıllardır süregelen dengesizlikleri gidermek için dramatik türden bir değişiklik gerekliydi. Mevcut ticaret gerilimleri, tek tek ekonomilerin ihtiyaçları ile küresel sistemin ihtiyaçları arasındaki kopukluğun sonucu. Küresel sistem, her yerdeki üreticiler için talebi artıran yükselen ücretlerden fayda sağlasa da, tek tek ülkeler ücret artışı pahasına imalat sektörlerini güçlendirerek daha hızlı büyüyebildiğinde gerilimler —örneğin, işçi verimliliğindeki artışa kıyasla hane halkı gelirindeki artışı doğrudan ve dolaylı olarak baskılayarak— ortaya çıkar. Sonuç, ülkelerin toplu zararlarına olacak şekilde ücretleri düşük tutarak rekabet ettiği bir küresel ticaret sistemi olur.

Trump’ın bu ayın başlarında açıkladığı gümrük vergisi rejiminin bu sorunu çözmesi pek mümkün değil. Etkili olabilmesi için ticaret politikası ya dünyanın geri kalanındaki tasarruf dengesizliğini tersine çevirmeli ya da Washington’un bunu karşılama rolünü sınırlamalı. İkili gümrük vergileri ise ikisini de yapmıyor.

Fakat mevcut sistemin yerini bir şey alması gerektiğinden, politika yapıcıların mantıklı bir alternatif oluşturmaya başlaması akıllıca olacaktır. En iyi sonuç, iç ekonomik dengesizliklerini ticaret fazlaları şeklinde dışsallaştırmak yerine yönetmeyi taahhüt eden ekonomiler arasında yeni bir küresel ticaret anlaşması olacaktır. Sonuç, iktisatçı John Maynard Keynes’in 1944’teki Bretton Woods konferansında önerdiği gibi bir gümrük birliği olacaktır. Bu anlaşmaya taraf olanların, ihracat ve ithalatlarını kabaca dengelemeleri ve ticaret anlaşması dışındaki ülkelerden gelen ticaret fazlalarını kısıtlamaları gerekecektir. Böyle bir birlik kademeli olarak tüm dünyaya yayılabilir ve hem daha yüksek küresel ücretlere hem de daha iyi ekonomik büyümeye yol açabilir.

Keynes’in planı Bretton Woods’ta kabul görmedi, zira büyük ölçüde o zamanın önde gelen fazla veren ekonomisi olan Amerika Birleşik Devletleri buna karşı çıktı. Ancak bugün, onun önerisini yeniden canlandırma ve uyarlama şansı var.

Açığa dikkat

Küresel ticaret sisteminin neyin enfekte ettiğini anlamak için ücretlerin bireysel bir ekonomiyi nasıl şekillendirdiğini düşünün. Daha yüksek ücretler genellikle ekonomi için iyidir, zira işletmeler için talebi artırırken verimliliğe yatırım yapma teşviklerini de artırırlar. Sonuç, erdemli bir döngüdür. Artan talep, daha az işçiyle daha fazla üretim yapmanın yollarına yönelik yatırımı teşvik eder, bu da ekonomik verimliliği artırır ve bu da ücretlerde daha fazla artışı tetikler.

Ancak bireysel işletmelerin farklı teşvikleri vardır. Ücretleri baskılayarak kârlarını artırabilirler. Sorun şu ki, daha düşük ücretler bireysel bir işletmeye fayda sağlayabilse de, diğerlerinin kârlarını azaltır. İşletme yatırımının temel olarak daha fazla üretim için talep olup olmadığıyla sınırlı olduğu bir ekonomide, eğer işletmeler toplu olarak ücretleri baskılarsa, ya kaybolan talebi yerine koymak için hane halkı ve mali borç artmalı ya da toplam üretim ve işletme kârları azalacaktır.

Bazen Michal Kalecki’nin Maliyetler Paradoksu (adını ilk öneren iktisatçıdan almıştır) olarak adlandırılan bu olgu esas olarak işletmeleri tanımlasa da, küresel bir ekonomideki ülkeler için de geçerli. Eğer ücret artışını baskılamak bir ülkedeki imalatı küresel olarak daha rekabetçi hale getirebiliyorsa, imalat ihracatını sübvanse edip artırarak o ülke için daha hızlı büyüme yaratabilir. Fakat tüm ülkeler ücret artışını baskılarsa, küresel talepteki büyüme azalır ve tüm ülkeler zarar görür.

Bazı ülkelerin işgücü maliyetlerini baskılamada diğerlerinden daha başarılı olduğu oldukça küreselleşmiş bir dünyada, sonuç mal talebi ve arzında bir asimetridir. İşletmeler ürünleri sattıkları yerlerde üretmek zorunda olmadıkları için, yerli işgücü maliyetleri imalatçıların rekabet gücü için hayati önem kazanır. Üretimi, işgücü maliyetlerinin işçi verimliliğine göre daha düşük olduğu ülkelere kaydıran işletmeler, malları daha ucuza üretebilir ve ürünlerini küresel olarak daha çekici hale getirebilir.

Her ülkede, ücret baskılaması iç tüketim üzerinde aşağı yönlü baskı yaratırken yerli üretimi sübvanse eder. Bu, üretim ve tüketim arasında artan bir boşlukla sonuçlanır; eğer bu boşluk ekonomi içinde kalırsa, iç yatırımı artırarak dengelenmelidir (ki bu da üretim ve tüketim arasındaki boşluğu daha da kötüleştirebilir). Aksi takdirde, boşluk kaçınılmaz olarak ya ücretleri artırarak ya da üretimi kısarak tersine döner.

Ancak küreselleşmiş bir ekonomide başka bir seçenek daha var, o da ticaret fazlası vermek. Bu, ülkenin tüketim ve üretim arasındaki boşluğun maliyetini ticaret ortaklarına ihraç etmesine olanak tanır. İktisatçı Joan Robinson’ın 1937’de bastırılmış iç talepten kaynaklanan ticaret fazlalarını “komşuyu zarara sokma” (beggar-my-neighbor) politikalarının sonuçları olarak adlandırmasının nedeni bu.

Aynı zamanda, 1944’teki Bretton Woods konferansında Keynes’in, ülkelerin büyük, kalıcı ticaret fazlaları vermesine izin veren bir küresel ticaret sistemine karşı çıkmasının nedeni de bu. Keynes, bu fazlaları barındıran bir sistemin, imalatı genişletmeye hevesli ülkeleri, bunu iç talep pahasına sübvanse etmeye teşvik edeceğini söylemişti. Keynes, sonucun, ülkeler ücret artışını baskılayarak rekabetçi kalmak için savaşırken küresel talep üzerinde aşağı yönlü bir baskı olacağını açıklamıştı. Bunu yapmada en başarılı olan ülkeler küresel ticaretin kazananları olacaktı. Küresel imalattaki payları genişlerken, ticaret ortaklarınınki daralacaktı.

Keynes bunun yerine ülkelerin “iç politikalarıyla tam istihdam sağlamayı öğrenmeleri” çağrısında bulunmuştu. Böyle bir dünyada, “bir ülkenin çıkarını komşularınınkine karşı koyacak önemli ekonomik güçler hesaplanmayacağını” savundu.

Keynes ve Robinson’ın yazdığı dönemde, komşuyu zarara sokma politikalarının maliyeti esas olarak daha yüksek işsizlik şeklinde ortaya çıkıyordu, zira daha yüksek ithalatla dengelenmeyen daha yüksek ihracat, ticaret açığı veren ülkelerdeki imalatçıları zayıflatıyor ve onları işçi çıkarmaya zorluyordu. Ancak dünya 1970’lerin başında Bretton Woods sistemini terk ettikten sonra, ABD hükümeti de dahil olmak üzere hükümetler, ya tüketici kredilerini teşvik etmek için faiz oranlarını düşürerek ya da sınırsız açık harcaması yoluyla işsizlik maliyetlerini hafifletmeyi öğrendi. Böylece Amerika Birleşik Devletleri, sürekli ticaret açığı vermenin istihdam sonuçlarını gizledi, ancak bunu artan hane halkı ve mali borçlanma yoluyla yaptı.

İthalat için ihracat

Bir ülkenin iç dengesizlikleri ile ticaret ortaklarınınkiler arasındaki bağlantının, iktisatçıların bazen tam olarak anlayamadığı sonuçları vardır. Her ekonomide, iç ve dış ekonomik dengesizlikler uyumlu olmalıdır, tıpkı her ülkenin dış dengesizliklerinin dünyanın geri kalanının dış dengesizlikleriyle uyumlu olması gerektiği gibi. Bu, iç dengesizliklerini kontrol edebilen ülkelerin, ticaret ortaklarının iç dengesizliklerini en azından kısmen yönlendireceği anlamına gelir. İktisatçı Dani Rodrik’in açıkladığı üzere, herhangi bir küreselleşmiş sistemde ülkelerin ya daha fazla küresel entegrasyonu ya da iç ekonomi üzerinde daha fazla kontrolü seçmek zorunda olmasının nedeni budur.

Rodrik’in formülasyonu içinde, küreselleşmeyi anlamanın en az iki çok farklı yolu vardır. Çoğu analistin dünyayı tanımladığını varsaydığı modelde, büyük ekonomilerin tümü, daha fazla küresel entegrasyon lehine iç ekonomileri üzerindeki kontrol derecelerinden genel olarak aynı ölçüde vazgeçmeyi seçti. Bu nedenle küresel ticaret, piyasa güçleri iç dengesizlikler yaratan hükümet politikalarını tersine çevirdiği için genelde dengeli. Örneğin, bir ülke büyük, kalıcı ticaret fazlaları verirse, para birimi değerlenir veya ücretleri artar, bu da mallarını daha pahalı hale getirir. Bu da, iç hane halklarının refahı genişledikçe ticaret fazlasının küçülmesine neden olur.

Diğer küreselleşme modelinde —ki bu dünyayı olduğu gibi daha iyi tanımlar—bazı büyük ekonomiler daha fazla küresel entegrasyon lehine iç ekonomileri üzerinde daha az kontrol uygularken, diğerleri ücret artışını kontrol ederek, iç fiyatları ve kredi tahsisini belirleyerek veya ticaret ve sermaye hesaplarını kısıtlayarak iç ekonomileri üzerindeki kontrolü elinde tutmayı seçer. İkinci grup ülkelerin, iç ekonomik dengesizliklerinin tersine dönmesini önlemek için müdahale ettikleri ölçüde, iç dengesizliklerini ticaret ve sermaye hesapları üzerinde daha az kontrol sahibi olan ülkelere etkili bir şekilde dayatırlar. Örneğin, imalat sektörlerini genişletmeyi amaçlayan sanayi politikaları seçerlerse, zımnen ticaret ortaklarına da sanayi politikaları dayatmış olurlar, ancak bunlar o ortakların imalat sanayilerinde göreceli bir daralmayla sonuçlanır.

Dünyanın yeni bir gümrük birliğine ihtiyacı var.

Bu tam da Keynes ve Robinson’ın karşı çıktığı türden bir küreselleşme. Bu, hükümetlerin kendi ekonomileri için genişletici, ancak bir bütün olarak küresel ekonomi için daraltıcı olan Kalecki tarzı stratejiler izlemesine izin veren türden bir küreselleşme.

Eğer küreselleşme gelişecekse, dünya, ülkelerin ithalat yapmak için ihracat yaptığı ve bir ülkenin üretim, tüketim ve yatırım dengesizliklerinin ticaret ortaklarına yüklenmek yerine içeride çözüldüğü bir tür küreselleşmeye geri dönmeli. Başka bir deyişle, dünya, ülkelerin iç dengesizliklerini dizginlemeyi ve iç talebi iç arzla eşleştirmeyi kabul ettiği yeni bir küresel ticaret rejimine ihtiyaç duyuyor. Ancak o zaman ülkeler artık birbirlerinin iç dengesizliklerini absorbe etmek zorunda kalmayacaklardır.

Bu tür bir küreselleşmeyi başarmanın en iyi yolu, Keynes’in Bretton Woods’ta önerdiği doğrultuda yeni bir gümrük birliği oluşturmaktır. Katılımcı ülkeler, aralarındaki ticareti genel olarak dengede tutmayı kabul ederler ve bunu başaramayan üyelere cezalar uygulanır. Ancak aynı zamanda, kendilerini gümrük birliği dışındaki dengesizliklerden korumak için katılmayan ülkelere karşı ticaret engelleri de dikerler. Ticaretin ikili olarak dengelenmesi beklenmez elbette, daha ziyade tüm ticaret ortakları arasında dengelenmesi beklenir. Üyeleri, kendi iç politikalarının maliyetlerini dışsallaştırmayacak şekilde ekonomilerini yönetmeyi taahhüt etmek zorunda kalacaklardır. Bu sistemde, her ülke kendi tercih ettiği kalkınma yolunu seçebilir ama bunu iç dengesizliklerin maliyetlerini ticaret ortaklarına yükleyecek şekilde yapamaz (Daha küçük, daha az gelişmiş ekonomiler birliğin kurallarından bazı sınırlı muafiyetler alabilir).

Özellikle ekonomilerini düşük iç talep ve kalıcı fazlalar etrafında yapılandırmış pek çok ülke, başlangıçta böyle bir birliğe katılmayı reddedebilir. Fakat organizatörler; Kanada, Hindistan, Meksika, Birleşik Krallık ve Amerika Birleşik Devletleri gibi küresel ticaret açıklarının büyük bölümünü oluşturan küçük bir grup ülkeyi toplayarak işe başlayabilir ve onları birliğe dahil edebilirler. Bu ülkelerin katılmak için her türlü teşviki olacaktır ve katıldıklarında, dünyanın geri kalanı da sonunda katılmak zorunda kalacaktır. Nihayetinde, açık veren ülkeler kalıcı açık vermeyi reddederse, fazla veren ülkeler kalıcı fazla veremezler. Bunun yerine iç tüketimi veya iç yatırımı artırmak zorunda kalacaklardır —ki her ikisi de küresel talep için iyi olacaktır— ya da iç aşırı üretimi azaltmaktan başka seçenekleri kalmayacaktır.

Eğer dünya böyle bir gümrük birliği yaratırsa, uluslararası ticaret, Keynes’in yazdığı gibi, “yabancı pazarlara satışları zorlayarak ve alımları kısıtlayarak evde istihdamı sürdürmek için umutsuz bir çare” olmaktan çıkacaktır. Ülkelerin ihracatı maksimize etme nedeni artık yerli imalatı sübvanse etmenin maliyetini ihraç etmek değil, ithalatı ve hane halkı refahını maksimize etmek olacaktır.

Fakat böyle bir gümrük birliği mümkün değilse, en olası sonuç, Robinson’ın öngördüğü, ülkelerin “yükün daha büyük bir payını diğerlerinin üzerine atmaya” çalıştığı komşuyu zarara sokma oyunudur. Robinson’ın yazdığı üzere, “Biri diğerlerinin pahasına ticaret dengesini artırmayı başarır başaramaz, diğerleri misilleme yapar ve toplam uluslararası ticaret hacmi sürekli olarak düşer.”

Dünya buna doğru gidiyor gibi görünüyor. Trump’ın gümrük vergilerini ve dünyanın dört bir yanındaki insanlardan gelen artan ticaret şikayetlerini getiren de bu. Karar merciileri ekonomiler için teşvikleri değiştirene kadar, uluslararası ticaret gerilimleri azalmayacaktır.

Gümrük vergileri, Triffin ikilemi ve doların akıbeti

Diplomasi

Emekli Yarbay Daniel Davis: Artık 1992’de değiliz, ABD askeri üstünlüğünü kaybetti

Yayınlanma

Editörün notu: ABD ordusundan emekli Yarbay Daniel Davis, 26 Eylül’de İstanbul’da düzenlenen East-West Forum kapsamındaki sunumunda Washington’ın 1992 sonrasına ait tek kutuplu askeri üstünlüğünü kaybettiğini belirtti. Amerikan yönetiminin ve Avrupalı müttefiklerin yeni askeri gerçeklikleri okuyamadığını belirten Davis; Çin, Rusya ve İran’ın değişen dengelerin tamamen bilincinde olduğunu ifade etti. Karabağ Savaşı ve Ukrayna cephesinde Bayraktar TB2 gibi İHA sistemlerinin geleneksel zırhlı harp doktrinlerini geçersiz kıldığını, ABD’nin ise insansız sistemler yarışında rakiplerinin çok gerisinde kaldığını vurguladı. İran’ın dağ altı tesisleri ve balistik füze kapasitesiyle güçlü bir savunma hattı kurduğunu dile getiren kıdemli subay, askeri dayatmalar yerine gerçekçi diplomasiye dönülmesi gerektiğini kaydetti.


Size son dakika bir haberim var: Artık 1992 yılında yaşamıyoruz. Anlaşılan bu haberi benim vermem gerekiyor; zira hem Washington’da hem de Avrupa’da bunu henüz idrak edememiş görünenler var. Oysa 1992’de Amerika Birleşik Devletleri, kurduğu koalisyonla Irak ordusunu rekor sürede darmadağın ettiği Çöl Fırtınası Harekâtı’ndan henüz yeni çıkmıştı.

Sovyetler Birliği dağılmış, Varşova Paktı tarihe karışmıştı. Ayakta kalan Rus ordusunun donanması limanlarda paslanmaya terk edilmişti; konvansiyonel düzeyde hiçbir varlık gösteremiyordu. Elbette nükleer silahları mevcuttu ancak konvansiyonel sahada koca bir sıfırdan ibaretti. Çin ise esasen piyadeye dayalı bir ordu niteliği taşıyordu.

İşte o tarihe kadar ABD, küresel sahnede kesin biçimde mutlak askeri güç konumundaydı. Güç intikalini herkesten daha iyi icra edebiliyor, bunu konvansiyonel olarak sahaya yansıtabiliyorduk; üstelik nükleer cephanemiz de arkamızdaydı.

Oysa artık 1992’de değiliz. ABD ise sanki hâlâ 1992 yılındaymışız, hâlâ tek kutuplu dünyanın rakipsiz askeri gücü bizmişiz gibi hareket ediyor. Fakat bu konuda ne Çin’in kafası karışık ne de Rusya’nın. Artık İran da durumun gayet farkında. Gezegendeki en kudretli askeri kuvvet olmadığımızı hepsi çok iyi biliyor.

Karşınızda Başkan Trump, Savaş Bakanı Pete Hegseth ve Temsilciler Meclisi Başkanı Johnson gibi isimler var. Durmaksızın, tarihin ve gezegenin gelmiş geçmiş en güçlü askeri kuvveti olduğumuzu, hiç kimsenin yanımıza bile yaklaşamayacağını yineliyorlar. Doğrusu bize yaklaşan pek çok aktör var; üstelik hemen yanı başımıza değil, tam karşımıza dikilecek kadar yakınlar.

Yirmi birinci yüzyılda askeri harekâtları hâlâ yirminci yüzyıl kafasıyla yürütmeye çalışıyoruz. Çağın fersah fersah gerisinde kaldık ve bunun sonuçları son derece ağır oluyor.

Arkanızda bunu icra edecek askeri kudret yoksa tek kutuplu bir güç olamaz, insanlara ne yapacaklarını dikte edemez ve üzerlerinde hâkimiyet kuramazsınız. Biz artık öyle bir orduya sahip değiliz. Bu gerçek, bizim dışımızdaki herkes için gün gibi ortada.

İşin en tehlikeli yanı da liderlerimizin söylediklerine sahiden inanması; en güçlü ordu olduğumuzu ve canımızın istediği her şeyi yapabileceğimizi düşünmeleri.

Ne yazık ki bu yanılsamanın doğru göründüğü en talihsiz örneklerden biri Venezuela oldu. Bir meslektaşımın deyişiyle Başkan Trump orada “yıkıcı bir başarı” elde etti. Birçok kişi kendisini türlü sorunlar çıkabileceği konusunda uyarmıştı; nitekim Venezuela halkı gerçekten direnseydi bu sorunlar yaşanırdı da.

Ancak içeriden istihbarat aldığımız ve iş birliği yapan bazı unsurlar bulunduğu için neredeyse kansız bir darbe gerçekleşti. Yine de 80 civarında insan hayatını kaybetti; yani onlar açısından hiç de kansız sayılmazdı, fakat Trump için büyük bir başarı oldu.

Böylece meselenin sarpa saracağını, zorlaşacağını ya da yeni bir Vietnam’a dönüşeceğini öne süren bütün o muhaliflerin aklını kaçırdığı sonucuna vardı. Artık atacağı her adımın tutacağını sanıyor.

İran’a girebileceğimiz, belki Küba’ya, hatta yakın zamana kadar Grönland’a bile uzanabileceğimiz inancıyla hareket ediyor. Kısacası yapamayacağımız hiçbir şey olmadığını zannediyor.

Oysa durumun hiç de öyle olmadığını tüm çıplaklığıyla kanıtlamış bulunuyoruz. Zaten birkaç gün önce sizinle de tam olarak bunu konuşuyorduk.

Eski bir tank subayı olarak Çöl Fırtınası’nda bizzat savaştım. Bilginiz olsun diye söylüyorum; İkinci Dünya Savaşı’ndan o güne kadarki en büyük tank çarpışması olan 70 Easting Muharebesi’nde yer aldım. 2000’li yıllarda Almanya’daki ABD 1. Zırhlı Tümeni bünyesinde zırhlı süvari taburunun ikinci komutanıydım; personelin eğitiminden ve muharebeye hazırlanmasından sorumluydum. O dönem modern savaş buydu.

Bu görev, yine konvansiyonel yöntemlerle yürüttüğümüz 2003 Irak Savaşı’nın sonrasına denk geliyordu. Yeri gelmişken belirteyim, artık 2003 yılında da değiliz. Çünkü o çatışmalarda hava kuvvetlerine, İHA gücüne ya da balistik füze cephanesine sahip bir düşmanla karşılaşma endişemiz yoktu; bu tür tehditlerin hiçbirini dert etmek zorunda değildik.

İran’ın açıkça gözler önüne serdiği üzere, füzelerin sahadaki varlığı sebebiyle, 1991’de Çöl Fırtınası ile başlayıp sonraki yıllarda yürüttüğümüz türden bir savaşı bugün vermemiz imkânsız.

2020 yılındaki Ermenistan-Azerbaycan Savaşı ve Bayraktar TB2 İHA’larının kullanımı, konvansiyonel harbin ebediyen ve kökten değiştiğini kanıtladı. Amerikan ordusunda, özellikle de kara kuvvetlerimizde köklü bir dönüşüm yaşanacağını; hatta dünya genelindeki tüm kara unsurlarının bunu göreceğini düşünmüştüm.

Oysa artık karada, daha 2003’te Bağdat’ta yaptığımız gibi savaşamazsınız; bunu tekrarlamak mümkün değil. Sahaya toplu birlikler ve zırhlı araçlar yığdığınız an, tanklarınız ne kadar gelişmiş olursa olsun havaya uçacaktır. Aynı durum zırhlı birlikler için de geçerli; artık toplu halde intikal edemezsiniz. Dolayısıyla savaşmak için yeni yöntemler geliştirmek zorundasınız.

Şaşırtıcı biçimde Rusya da bu dersi hemen kavrayamadı; 2022’de Ukrayna’ya yönelik ilk harekâtlarında çağın gerisindeydiler. O aşamada Ukrayna aslında daha ilerideydi; nitekim ilk safhalarda Bayraktar TB2 İHA’larını kayda değer bir etkiyle kullandılar.

Fakat Rusya toparlandı, vaziyeti kesin olarak çözdü ve bana göre şu anda küresel ölçekte lider konuma yerleşti. Ukrayna da bu konuda çok yakın ve son derece yetkin; ancak Rusya özellikle hacim ve ölçek bakımından onların önüne geçti. Biz ise fersah fersah gerideyiz. Hâlâ yirminci yüzyılda çakılı kaldık, arayı kapatamadık bile. Durumu özetlemek gerekirse: 2027 sonuna kadar muhtelif türlerde yaklaşık 300 bin İHA edinmeyi planlıyoruz.

Rusya bu miktarı ne kadar sürede üretiyor dersiniz? İki haftada, belki de daha kısa bir sürede. Kısıtlı imkânlarına rağmen Ukrayna da öyle; üstelik katbekat daha ucuza mal ediyorlar. Asıl can alıcı nokta da bu. Bizim zihniyetimiz ise hâlâ salyangoz hızıyla ilerliyor; olup biteni kavrayamıyoruz.

Artık herkese ne yapacağını dikte edemeyiz fakat hâlâ bunu deniyoruz. Bu yüzden Başkan Trump, elindeki nüfuzu Rusya-Ukrayna savaşını sonlandırmak için kullanmaya yanaşmıyor.

Ukrayna’nın Rusya’nın içlerini vurmasına yardım etmeyi sürdürebileceğimize ve işleri zorlaştırarak bir hayal dünyasında Rusya’ya “Pekala, ne haliniz varsa görün, Ukrayna ne istiyorsa yapalım, savaşı onların şartlarıyla bitirelim” dedirtebileceğimize dair bir kuruntuya sarılıyor. Bunu dile getirmek bile abes, ancak tam olarak bu hayal doğrultusunda hareket ediyoruz.

Belirli bir açıdan bakıldığında, İran’a karşı yürüttüğümüz savaş çok daha anlamsız. Daha savaş başlamadan önce bas bas bağırıyor, askeri yollarla bir zafer kazanılamayacağını haykırıyordum.

İran’ın savunma düzenine, balistik füzeleri ve İHA’larıyla kurduğu taarruz sistemlerine ve Rusya’dan alıp geliştirdikleri -ki Rusya da bu teknolojileri ilerletip muhtemelen bir kısmını geri aktarmıştır- donanıma bakmanız yeterli.

İran bu kabiliyete sahip; 2003’te yürüttüğümüz savaştan ders çıkardılar. Bütün fabrikalarınızı Amerikan füzelerinin kolayca vurabileceği açık hedefler halinde yer üstünde tutmayın, erişemeyeceğimiz dağların altına gömün dediler ve bunu harfiyen uyguladılar.

Sonuç olarak, PAC-3 veya THAAD önleme sistemlerimizle kurduğumuz savunma gücü ne olursa olsun, ateşledikleri her hedefi vurabileceklerini gösterdiler. Savunmamız yetersiz kalıyor; İran nişan aldığı yeri vuruyor.

İran’ın bugüne kadar sergilediği itidal hayret verici; zira isteselerdi Orta Doğu’yu çoktan ateşe verebilirlerdi. Bu durum hem ulusal güvenliğimizi hem de küresel ekonomik dengeleri yerle bir ederdi. Şimdilik bunu yapmadılar.

Fakat görüyorsunuz, Başkan Trump geçen gün Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda o cafcaflı konuşmasını yaptı. Belki aranızdan görenler olmuştur; hemen ertesinde buna dair bir değerlendirme yayımladım.

Bir Amerikalı olarak hem utandım hem de öfkelendim. Çünkü aklıma John F. Kennedy ve Eisenhower gibi, insanlarla ortak bir zemin bulmayı, barış için çabalamayı telkin eden o büyük Amerikalı liderler ve yaptıkları unutulmaz konuşmalar geliyor.

Oysa Trump burada kendini adeta tanrı yerine koyup İran’a ya barış ve güvenlik bahşedeceğini ya da ülkeyi haritadan sileceğini söylüyor. Elbette bunu konvansiyonel silahlarla başaramayacağınıza göre, kastettiği neredeyse kesin olarak nükleer silahlar.

Bunu açıkça telaffuz etmedi belki; fakat zihninden ne geçerse geçsin, bunu yapabileceğimizi varsayıyor. Oysa yapamayız. Çok sayıda İranlıyı katledebiliriz, bundan şüphe yok; ancak ne askeri kapasitelerini yok edebilir ne de diğer bölgelerde yaratacakları yıkıcı etkinin önüne geçebilirsiniz.

Tanrı’ya dua ediyorum, dilerim Amerika Birleşik Devletleri aklıselime kavuşur ve artık 1992’de yaşamadığımızı, insanlara öylece buyruk veremeyeceğimizi nihayet idrak eder.

Hâlâ bir çıkış yolu var. Aklımızı başımıza toplarsak, hem Rusya-Ukrayna savaşında hem de İran krizinde bir çıkış kapısı mevcut. Üstelik teslim olmak zorunda da değiliz; yalnızca gerçekleri kabul etmemiz yeterli.

Ancak bunu yapmaz, hâlâ tek hâkim güç olduğumuz, takvimlerin 1992’yi gösterdiği ve herkesin emirlerimize boyun eğmek zorunda kaldığı zannıyla bu yolda körü körüne ilerlersek, neticesi herkes adına bir felaket olacak.

Amerikalılardan ziyade Avrupalıların tavrına şaşıyorum. Birçok Amerikalı liderin tutumu midemi bulandırıyor; fakat Avrupalılar beni asıl hayrete düşüren taraf, çünkü bütün bu gerçekler gün gibi ortada. Görmek hiç de zor değil.

Ne yapmaya kalkıştığımızı, nerede çuvalladığımızı görüyorsunuz. Rusya-Ukrayna savaşında geçen neredeyse beş yıllık süreçten, İran’da harcanan onca yıldan bahsediyorum; askeri açıdan hiçbir şey sonuç vermiyor. Buna rağmen bir sonraki seferde işe yarayacağını iddia edip duruyoruz.

Trump kalkıp “Şunu yapmazlarsa ben de bunu yapmam” diyor. Yapamazsınız. Bakın, Suudi Arabistan bu işin yürümeyeceğini anladı; son gerilimde Trump’a saldırmaması için yalvardılar, zira namlunun ucunda olduklarını ve yerle bir edilebileceklerini biliyorlardı. Petrol üretim altyapılarını kaybettiklerinde ayakta kalıp kalamayacakları meçhul.

Artık vaktimiz geldi. Buradaki buluşmanın beni bu denli heyecanlandırmasının, daveti tereddüt etmeden kabul etmemin sebebi de bu: İstediği her şeyi anında yapabilecek baskın bir askeri güç olmadığımızı kabullenmek zorundayız.

Bu kabulleniş hayırlı bir şey; zira her şeyi yapabileceğinizi sandığınızda, “Dediğimi yapmazsan seni öldürürüm” kibrine kapılıyorsunuz ve çok fazla insan canından oluyor. Oysa bunun adı diplomasi değil.

İran’a karşı sergilediğimiz tavırların çoğu diplomasiyle uzaktan yakından uyuşmuyor. “Şartlarımızı kabul ederseniz canınızı bağışlarız” diyoruz; diplomasi bu değil.

Artık onların da direnme kabiliyeti var ve direnecekler. Rusya da bu baskıya boyun eğip “Madem bizi vuracaksınız, o halde her dediğinizi yapalım” demeyecektir. Bunu asla yapmazlar; çünkü bu durum onlar için de varoluşsal bir tehdit teşkil ediyor.

Bütün bu hakikatler apaçık ortada. Tanrı’dan tek dileğim, iş işten geçmeden önce yeniden akıl ve mantık çizgisine dönecek bir yol bulabilmemiz.

Zira hem Orta Doğu’da hem de Avrupa’da nükleer eşiğin aşılma ihtimali haddinden fazla yüksek. Nereden kaynaklanırsa kaynaklansın, böyle bir gelişme tüm insanlık adına felaket anlamına gelir.

Okumaya Devam Et

Diplomasi

G20 ticaret bakanları açıklamasına tek itiraz Çin’den geldi

Yayınlanma

G20 ticaret yetkilileri bu hafta Milwaukee’de bir araya geldi ve küresel çelik arz fazlasıyla mücadeleye yönelik yeni bir anlaşma duyurdu.

“Milwaukee Çerçevesi”, ülkeleri piyasayı bozan sübvansiyonları kısıtlamaya ve çelik ithalatı ile ticaretin kuralları dışına çıkarılmasının izlenmesini artırmaya çağırıyor.

Ayrıca, olası gümrük vergileri de dahil olmak üzere, kapasite fazlasına karşı “kanıta dayalı önlemleri” destekliyor.

Bu anlaşma, Eylül ayında Kuzey Carolina’nın Asheville kentinde düzenlenen G20 maliye bakanları toplantısında varılan daha geniş kapsamlı bir mutabakatın ardından geldi.

Toplantıda ABD ve diğer neredeyse tüm G20 ekonomileri, büyük ve kalıcı ticaret dengesizliklerinin diğer ülkelere zarar verebileceği konusunda mutabık kaldı.

Büyük ticaret fazlası olan ülkelerden, büyüme için ihracata aşırı bağımlı hale getiren politikalarını gözden geçirmelerini isteyen bir bildirgeyi imzaladılar.

Çin, bu bildirgeye itiraz eden tek G20 üyesi oldu.

Axios’a göre giderek daha fazla ülke, Donald Trump’ın küresel ticaretteki sorunlara ilişkin argümanının temel bir unsurunu benimsiyor. Üstelik bu durum, Trump’ın uyguladığı gümrük vergilerinin dünya ekonomisini sarsmasına rağmen gerçekleşiyor.

On yıllardır hükümetler, aşırı çelik üretimi de dahil olmak üzere küresel ticaretteki dengesizlikler konusunda uyarıda bulunuyorlar.

Değişen şey ise, yerli sanayilere verilen zararı kabul etme ve onları koruma konusundaki istek.

ABD Ticaret Temsilcisi Jamieson Greer, konferansın aralarında gazetecilere yaptığı açıklamada, “Çoğu ülke bu küresel sorunlara katılıyor, insanlar teşhise katılıyor fakat harekete geçmekten çekiniyorlar,” dedi.

Greer’e göre Milwaukee anlaşmasının “2015 yılında gerçekleşmesi” mümkün değildi.

Greer şöyle konuştu:

“Diğer tüm ülkeler, ABD pazarına erişimlerini sürdürmek istiyorlarsa uluslararası sistemi yeniden düzenlememiz gerektiğini biliyorlar. Yaratıcı fikirler, yeni yapılar ve tutarlı planlar ortaya koydukça, onlar da bu sürece katılıyorlar.”

AB Ticaret Komiseri Maroš Šefčovič, salı günü Rockwell Automation’ın Milwaukee’deki genel merkezinde Greer ve imalat sektöründen CEO’larla düzenlenen yuvarlak masa toplantısında, yönetimin kapasite fazlası konusuna odaklanmasını olumlu karşıladı.

Greer, “Ticaret komiseri ve diğerleri de dahil olmak üzere Avrupa’daki pek çok kişinin bu konu hakkında oldukça net bir görüşe sahip olduğunu düşünüyorum… Onlar, bizim 10 yıl önce atmaya başladığımız bazı adımları atmaya başlıyorlar,” dedi ve Avrupa’nın kendisinin de küresel kapasite fazlasına katkıda bulunduğuna inandığını ekledi.

ABD’nin ticaret ortakları, Washington ile birlikte çözmeye çalıştıkları bazı sorunları hedef alan gümrük vergileriyle ya da bu vergilerin uygulanma olasılığıyla karşı karşıya kalıyor.

Kanada’nın ABD’ye yaptığı çelik ihracatının çoğu %50’lik bir gümrük vergisiyle karşı karşıya. 

Ülkenin ticaret yetkililerinden biri Milwaukee’ye vardığında, belirli Kanadalı ürünlere yönelik bir ithalat yasağı yürürlüğe girdi.

Greer ayrıca 16 ekonomideki kapasite fazlası ve üretimi de soruşturuyor ve bu soruşturmalar nihayetinde yeni gümrük vergilerinin önünü açabilir.

Greer, yuvarlak masa toplantısındaki gerginliği kabul ederek, ABD ile ticaret ortakları arasında anlaşmazlıklar olabileceğini ama yine de başka yerlerdeki üretim fazlası konusunda ortak endişeleri paylaştıklarını belirtti.

Dış ticaret bakanları dün öğleden sonra, Rockwell Automation’ın Milwaukee’deki genel merkezine 1,5 mil (yaklaşık 2,4 km) uzunluğundaki bir yolculuk için otobüslere bindi ve burada fabrika tesisini gezdi.

Bu “saha gezisi”, Trump yönetiminin teşvik etmek istediği türden ileri düzey yerli üretimi sergilemeyi amaçlıyordu.

Rockwell, bakanlara gezi için çelik burunlu spor ayakkabılar hediye etti (bu ayakkabılar Vietnam’da üretilmişti).

Fabrikalarda kullanılan otomasyon teknolojisi üreten Rockwell, ABD’deki tesislerine, insan kaynağına ve teknolojiye 2 milyar dolarlık yatırım yapıyor. 

Fakat gümrük vergileri de bu üreticinin maliyetlerini artırıyor. Rockwell, yaz aylarında yatırımcılara bazı müşterilerinin projelerini ertelediğini bildirdi.

CEO Blake Moret, şirketin kazanç açıklamasında, “Gümrük vergileri ve enflasyon açısından bu kadar dalgalı bir ortamda, müşteriler iş planlarının maliyet tarafının sağlam olduğundan emin olmak istiyorlar,” dedi.

Okumaya Devam Et

Diplomasi

Tayvan, Xi-Trump zirvesinin ardından gelen F-16V teslimatını memnuniyetle karşıladı

Yayınlanma

Tayvan, ayrı bir milyarlarca dolarlık silah paketine ilişkin ABD başkanlığı tarafından getirilen askıya alma kararına rağmen, uzun süredir ertelenen iki adet F-16V savaş uçağının teslimatını, ABD’nin askeri desteğinin devam ettiğinin bir göstergesi olarak değerlendirdi.

Cuma günü doğudaki Taitung ilçesindeki Chihhang Hava Üssü’ne ulaşan iki tek kişilik uçak, 1997 yılında orijinal F-16A/B filosunun teslimatlarının başlamasından bu yana adanın aldığı ilk yeni F-16’lar.

Önceki versiyonlarla karşılaştırıldığında, F-16V konfigürasyonu Northrop Grumman APG-83 aktif elektronik taramalı dizi radarını, güncellenmiş aviyonik sistemleri ve geliştirilmiş hedef tespit ve izleme yeteneklerini içermektedir.

Bu iki uçak, ABD Başkanı Donald Trump’ın ilk görev dönemi sırasında, Ağustos 2019’da Washington tarafından onaylanan 247,2 milyar NT$ (7,76 milyar ABD doları) tutarındaki 66 adet F-16V satışının bir parçası.

İki uçağın, geçen hafta Çin Devlet Başkanı Xi Jinping’in ABD’ye yaptığı devlet ziyaretinden yaklaşık bir ay önce, ağustos ayı sonunda Tayvan’a ulaşması bekleniyordu. Ne Taipei ne de Washington, gecikmeyle ilgili kamuoyuna bir açıklama yapmadı.

Kongre’nin gayri resmi incelemesinden geçen, Taipei’ye yönelik yaklaşık 14 milyar ABD doları değerindeki ayrı bir silah paketi ise başkanın onayı beklenirken askıda kalmaya devam ediyor.

Trump’ın Xi’yi sıcak bir şekilde karşılamasının adada bir miktar belirsizliğe yol açmasının ardından, cuma günkü teslimat Tayvan’ın iktidar partisi Demokratik İlerleme Partisi (DPP) tarafından memnuniyetle karşılandı.

Tayvanlı lider William Lai Ching-te, Tayvan’ın kendini savunmasına yönelik “uzun vadeli desteği” ve iki taraf arasındaki güvenlik işbirliğini derinleştirmeye devam ettiği için Washington’a teşekkür etti. Ayrıca, bu teslimatı bölgesel istikrarla ilişkilendirerek, bunun ABD’nin “güvenliği ilerletmek için Tayvan dahil Hint-Pasifik ortaklarıyla birlikte çalışma” taahhüdünü gösterdiğini belirtti.

Demokrasi İlerleme Partisi (DPP) milletvekili Chen Kuan-ting de, bu teslimatın zirveden bu yana ABD’nin silah satışlarında “yapısal bir değişiklik” olmadığını gösterdiğini belirtti.

Buna karşılık, muhalefetteki Kuomintang milletvekili Ma Wen-chun, uçakların gelmesinin programdaki gecikmelerden dikkatleri başka yöne çekmemesi gerektiğini belirterek, savunma bakanlığını kalan uçaklar için net bir takvim sunmaya çağırdı. “İkisi geldi; kalan 64’ü de zamanında gelmelidir” dedi.

Tayvan Savunma Bakanlığı başlangıçta 66 savaş uçağının tamamını yıl sonuna kadar teslim almayı umuyordu, ancak program planlanan takvimin çok gerisinde kaldı. Tayvanlı yetkililer, takvimi etkileyen başlıca faktörler arasında üretim hattının yer değiştirmesini ve tedarik zincirindeki aksaklıkları gösterdi.

Savunma Bakanı Wellington Koo Li-hsiung cuma günü, yıl sonuna kadar daha fazla F-16V’nin teslim edileceğini söyledi, ancak kesin bir sayı vermedi.

İlk iki savaş uçağının teslim süreci de beklenmedik bir şekilde uzamıştı.

17 Ağustos’ta ABD anakarasından ayrılan uçaklar, Pasifik’i aşan yolculuklarında havada yakıt ikmali yaparak 21 Ağustos’ta Hawaii’deki Pearl Harbour-Hickam Ortak Üssü’ne ulaştı. Uçakların birkaç gün içinde Tayvan’a doğru yola devam etmeleri bekleniyordu, ancak bunun yerine üssünde neredeyse altı hafta kaldılar.

Tayvanlı medya ve askeri gözlemciler, teknik sorunlar, elverişsiz hava koşulları ve yakıt ikmal uçağının bulunmaması gibi çeşitli olası açıklamalar öne sürdü.

Nedeni açıklanamayan bu gecikme, Tayvan’da Washington’un, Xi’nin ABD’ye yapacağı devlet ziyaretinden kısa bir süre önce siyasi açıdan hassas bir teslimatı önlemek istemiş olabileceğine dair spekülasyonlara yol açtı.

Tayvan’ın United Daily News gazetesi, isimsiz bir kaynağa atıfta bulunarak, bu hafta bir ekipman sorununun uçağın Hawaii’de gecikmesine neden olmasının ardından Washington’un, teslimatın Xi’nin ziyareti etrafında daha fazla karmaşıklığa yol açmasını istemediğini bildirdi.

Ne ABD ne de Tayvanlı yetkililer, teslimatın zamanlamasını Xi’nin Washington ziyaretiyle ilişkilendirdi.

South China Morning Post, Xi’nin Washington ziyaretinden önce, yönetimin Tayvan’a yönelik büyük çaplı yeni silah satışlarını ertelemeyi değerlendirdiğini bildirmiş; kaynaklar, Pekin’in Xi’nin gezisi sırasında yeni anlaşmaların onaylanmamasını sağlamak için Washington’a gizlice baskı uyguladığını belirtmişti.

14 milyar ABD doları tutarındaki silah paketi, bu yılın başlarında zaten askıya alınmıştı. ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Washington’un silah satışlarını değerlendirirken kendi askeri ihtiyaçlarını, üretim kapasitesini ve silah stoklarını yenileme gerekliliğini de göz önünde bulundurması gerektiğini vurgulamıştı.

Geçen hafta Trump ile yapılan zirve sırasında Xi, ABD’nin “Tayvan bağımsızlığına” karşı çıkacağını ve Tayvan meselesini ihtiyatla ele alacağını umduğunu yineledi.

ABD Dışişleri Bakanlığı, zirvenin ardından Tayvan’a yönelik genel ABD politikasının değişmediğini vurgulamaya çalıştı.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English