Bizi Takip Edin

Diplomasi

Çok kutuplu dünyada Bandung Ruhu’nu yeniden değerlendirmek

Yayınlanma

Fang Xuting, Şanghay Üniversitesi Türkiye Araştırmaları Merkezi Araştırma Görevlisi

Çin diplomatik söylemini nasıl ifade ediyor?

18-24 Nisan 1955 tarihleri arasında 29 Asya ve Afrika ülkesi ile bölgesinden hükümet heyetleri, tarihi Asya-Afrika Konferansı için Endonezya’nın Bandung kentinde bir araya geldi. Bandung Konferansı’nın 70. yıl dönümünde, “Küresel Güney”in yükselişi ve geleneksel uluslararası güç dinamiklerinin yeniden yapılandığı, hızla dönüşen küresel düzenin arka planında, konferansın anısını ve kalıcı “Bandung Ruhu”nu yeniden ziyaret etmek yeni stratejik önem kazanıyor. Günümüz Çin’i için bu durum, çok taraflı diplomasiyi ilerletme, Güney-Güney işbirliğini derinleştirme ve uluslararası düzenin yeniden yapılandırılmasına katkıda bulunma açısından taze değer sunuyor.

Bandung Konferansı’nın tarihsel bağlamı

1950’lerde, Soğuk Savaş’ın yoğunlaştığı dönemde, Amerika Birleşik Devletleri ve Sovyetler Birliği liderliğindeki iki ideolojik blok, Üçüncü Dünya’da nüfuz için giderek daha fazla rekabet ediyordu. Asya ve Afrika’da yeni ortaya çıkan devletlerin liderleri kendi kaderlerini tayin hakkını ararken, anti-emperyalist ve sömürgecilik karşıtı hareketler ivme kazandı. Sömürge sistemi çözülmeye başladı. Asya ve Afrika’daki bağımsız uluslar, uluslararası ilişkilerde tarafsızlıklarını savunmada daha cesur hale geldi ve 1950’lerin başlarında Birleşmiş Milletler forumlarında giderek daha aktif rol aldı. Örneğin Hindistan, defalarca Asya ve Arap ülkeleri adına konuşarak Kore Savaşı’nda ateşkes ve barışçıl çözüm çağrısında bulundu. Amerikan askeri politikasını açıkça eleştirdi ve güç siyasetinden korkmadığını gösterdi.

1954 sonlarında düzenlenen Bogor Konferansı’nda beş ülke —Hindistan, Endonezya, Burma (şimdiki Myanmar), Seylan (şimdiki Sri Lanka) ve Pakistan— 1955’te ilk Asya-Afrika Konferansı’nı resmen başlatmak üzere ortak bildiri yayınladı. “Bağımsız hükümetler” ilkesine dayanarak, Çin dahil otuz ülke konferansa katılmaya davet edildi.

Çin’in diplomatik geçişi açısından bakıldığında, Bandung Konferansı, yeni kurulan Çin Halk Cumhuriyeti’nin devrimci dış politikadan uzaklaşıp devlet diplomasisine dayalı politikaya yöneldiği önemli anı temsil ediyordu. Bu, ikili Soğuk Savaş hizipleşmesinden barış içinde birlikte yaşamaya dayalı bağımsız dış politikaya geçişi simgeliyordu. Aslında, konferanstan önce bile —özellikle Kore Savaşı’ndan (1950–1953) sonra— Çin, Asyalı ve Afrikalı komşularına daha barışçıl imaj sunmak için dış politikasını yumuşatma eğilimi göstermişti.

Çin’in Kore Savaşı’na katılımı daha geniş çatışmanın sadece parçası olsa da, rolü askeri açıdan belirleyiciydi. Savaşın sonuçları, Asya’daki sosyalist hareketlerin ve ulusal kurtuluş mücadelelerinin seyrini kayda değer ölçüde etkiledi. Hem Asya’da hem de Avrupa’da sosyalist devletlerin ortaya çıkışı, Batılı güçlere karşı jeopolitik denge sağladı. Uzun süre, Doğu ile Batı arasındaki iki kutuplu çatışma stratejik dengeyi korudu, zira Amerika Birleşik Devletleri liderliğindeki Batılı güçler artık sadece Avrupa’daki sosyalist blokla değil, hem Avrupa hem de Asya’daki sosyalist ülkeler ittifakıyla karşı karşıyaydı.

Dahası, savaş, Çin Halk Cumhuriyeti’nin kuruluşundan bu yana Çin ile büyük Batılı güç arasındaki ilk doğrudan askeri çatışmaya işaret ediyordu. Azimli mücadeleyle Çin, Amerika Birleşik Devletleri’ni müzakere masasına dönmeye zorladı, Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti’ni krizden kurtardı, kendi ulusal sınırlarını savundu, Çin-Sovyet ittifakını pekiştirdi ve uluslararası konumunu yükseltti. Çin, savaşın haklı gerekçesini —”ABD saldırganlığına direnmek ve Kore’ye yardım etmek; vatanı korumak”— vurguladı ve anlatısını küresel anti-emperyalist mücadelelerle ilişkilendirerek, yeni ortaya çıkan Asya ve Afrika uluslarının sömürgecilik karşıtı özlemleriyle güçlü yankı uyandırdı. Bu retorik ve ideolojik uyumlar, Çin’in Üçüncü Dünya ile dayanışması için sağlam temel oluşturdu.

Son olarak, Çin’in Kore Savaşı sırasındaki Panmunjom müzakereleri de dahil olmak üzere diplomatik ve askeri angajmanı, Batı ile ilişkilerde değerli deneyim sağladı; bu deneyim daha sonra Çu Enlay’ın Bandung Konferansı’ndaki diplomatik başarısında etkili olacaktı.

18 Nisan 1955’te Bandung Konferansı resmen başladı. 24 Nisan akşamına gelindiğinde, son genel kurul oturumu, tarihte 29 Asya ve Afrika ülkesi tarafından topluca yayınlanan ilk ortak bildiri olan Asya-Afrika Konferansı Nihai Bildirisi’ni oybirliğiyle kabul etti. Bildiri, sömürgecilik karşıtlığı ve ulusal bağımsızlıkla ilgili konuları ele alan Bandung’un On İlkesi’ni içeriyor, küresel barış ve işbirliğini teşvik eden kararları benimsiyor ve Asya ve Afrika halklarının saldırganlığa karşı çıkma ve dünya barışını koruma yönündeki ortak özlemini yeniden teyit ediyordu.

Bandung Ruhu’nun tarihsel değeri ve Çin’in katkıları

Bandung Konferansı, zamanının en geniş coğrafi alanı ve nüfusu kapsayan, en büyük ve en temsili kıtalararası zirvesiydi. Asya ve Afrika uluslarının emperyalizme ve sömürgeciliğe karşı çıkma, ulusal bağımsızlığı koruma ve barış ile kalkınmayı teşvik etme yönündeki kolektif iradesini somutlaştırdı. Bandung Ruhu —farklılıkları koruyarak ortak zemin arama, barış içinde birlikte yaşama, dayanışma, işbirliği ve ortak mücadele— o zamandan beri dünya tarihinde değerli entelektüel miras haline geldi. Gelişmekte olan ülkelerin daha sonra uluslararası ilişkilere yaklaşımını derinden etkiledi. Sadık destekçi ve aktif katılımcı olarak Çin, Çin bilgeliğini ve diplomatik deneyimini sunarak Bandung Ruhu’nun oluşumuna önemli katkıda bulundu.

1) Çin’in barış içinde birlikte yaşamanın beş ilkesinin entegrasyonu

Asya-Afrika Konferansı Nihai Bildirisi’nin sonuç bölümü, Çin’in önerisi üzerine oybirliğiyle kabul edilen dünya barışını ve işbirliğini teşvik etme beyanını içeriyordu. Bu beyan, temel insan haklarına ve Birleşmiş Milletler Şartı’nın amaç ve ilkelerine saygı, tüm ulusların egemenliğine ve toprak bütünlüğüne saygı, büyük ya da küçük tüm ırkların ve ulusların eşitliğinin tanınması ve diğer ülkelerin iç işlerine müdahale etmeme gibi uluslararası ilişkilerin yürütülmesine yönelik on ilkeyi ana hatlarıyla belirtiyordu. Bandung’un On İlkesi, Çu Enlay’ın Barış İçinde Birlikte Yaşamanın Beş İlkesi’nin tüm unsurlarını tam olarak içeriyor ve bunları daha da geliştiriyordu.

2) Çin’in tutarlı anti-emperyalist ve sömürgecilik karşıtı duruşu

Çin liderliği, 1950’lerin “savaş ve devrim” ile karakterize edilen tarihsel bağlamını yansıtarak, yeni kurulan Halk Cumhuriyeti’ni sömürgeci saldırıya uğramış ve ulusal bağımsızlığını kazanmış sosyalist ulus olarak tanımladı. Bu kimlik, Bandung dönemindeki dış politikasına rehberlik etti. Konferansa giden toplantılarda Çu Enlay, kapitalist blok içindeki ülkelerin tipolojisini ortaya koyarak, Çin’in Amerika Birleşik Devletleri’ni izole etmesi, ara devletleri kazanması ve en çok ezilen uluslarla birleşmesi gerektiğini savundu. Buna göre, Çin’in Bandung Konferansı’na katılmaktaki temel amacı, uluslararası izolasyonunu kırmak ve Asya ile Afrika’daki ulusal kurtuluş için verilen haklı mücadeleyi tam olarak desteklemekti; böylece Bandung Ruhu’nun şekillenmesinde temel rol oynadı.

3) Çin’in “farklılıkları koruyarak ortak zemin arama” diplomatik yaklaşımını tanıtması

Katılımcı ülkelerin farklı ideolojik yönelimleri ve Amerika Birleşik Devletleri ile müttefiklerinin öncülüğündeki anti-komünist propaganda göz önüne alındığında, pek çok heyet Çin’e karşı temkinliydi. Hatta bazıları hem sömürgeciliğin hem de komünizmin kınanması gerektiğini savundu. Bu zorlukla karşı karşıya kalan Çu Enlay, uzlaşmacı ve kapsayıcı yanıt verdi: “Aramızda anlaşmazlıklar var, ancak bu tür farklılıkları kabul etmek, kendi başına bir anlaşma biçimidir”. Çin, suçlamalara yanıt olarak devrimci veya ideolojik retorikten kaçınarak bilinçli olarak “tartışmasız” yaklaşım benimsedi. Bu, konferansın sorunsuz ilerlemesini sağladı.

Konferans sırasında Çin, farklılıkları koruyarak ortak zemin arama ilkesine bağlı kaldı ve Endonezya ile Çifte Vatandaşlık Anlaşması’nı imzaladı. Endonezya Dışişleri Bakanı Sunario, anlaşmayı “iki Asya ülkesi arasında iyi niyet ve hoşgörü ruhu içinde” varılan anlaşma olarak övdü; ona göre bu ruh, Bandung Konferansı’nın kendisine de rehberlik etmişti.

Bandung Ruhu’nun günümüzdeki önemi ve Çin tarafından miras alınması

Geçtiğimiz 70 yıl içinde küresel manzara derin dönüşümler geçirdi. Sömürge sistemi çöktü, iki kutuplu Soğuk Savaş çatışması geçmişte kaldı ve ekonomik küreselleşme derinleşti. Barış, kalkınma, işbirliği ve karşılıklı fayda, dönemin hakim temaları haline geldi. Fakat, uluslararası toplumdaki temel çelişkiler kökten değişmedi. Adaletsiz ve eşitsiz siyasi ve iktisadi düzen devam ediyor ve medeniyetler, ideolojiler, siyasi sistemler ve kalkınma modelleri arasındaki gerilimler varlığını sürdürüyor.

Şu anda küresel manzarayı üç temel özellik tanımlamaktadır. Birincisi, güvenlik alanında, büyük güç rekabeti, blok çatışması, bölgesel çatışmalar ve iç karışıklıklar birbirini etkileyip güçlendirerek uluslararası güvenlik düzenini şekillendiriyor. 2022’de Ukrayna krizinin patlak vermesi, Soğuk Savaş sonrası dönemin sonunu ve akademisyenlerin artan küresel istikrarsızlıkla işaretlenen “Soğuk Savaş sonrası sonrası dönem” olarak adlandırdığı dönemin başlangıcını işaret ediyor olabilir.

İkincisi, ideolojik alanda, Batı’nın “demokrasi otoriterliğe karşı” anlatısı, Küresel Güney’in “çoklu moderniteler” savunusuyla çatışıyor. Amerika Birleşik Devletleri değer temelli diplomasiyi ve Hint-Pasifik Ekonomik Çerçevesi gibi dışlayıcı ittifakları teşvik ederken, Küresel Güney ülkeleri kalkınma haklarına ve egemen eşitliğe öncelik vererek ikili hizalanma mantığını reddediyor. Bu arada, sosyal medyadaki algoritmik güçlendirme enformasyon savaşını yoğunlaştırdı ve küresel kamuoyunu büyük güçlerin yumuşak güç rekabetinin yeni arenasına dönüştürdü.

Üçüncüsü, iktisadi alanda, Küresel Güney’in yükselişi ve yeni Güney-Güney işbirliği biçimlerinin ortaya çıkışı, küresel kalkınma manzarasını yeniden şekillendirdi. Geçmişle karşılaştırıldığında, güney ülkeleri artık daha fazla maddi kapasiteye, kalkınma deneyimine ve kurumsal platformlara sahip. Yapısal güçleri ciddi ölçüde arttı ve günümüzün küresel dönüşümlerinde giderek daha etkili roller oynamalarına olanak tanıdı.

Bandung Konferansı’na katılan ve Küresel Güney’in kilit liderlerinden biri olan Çin, giderek çok kutuplu hale gelen dünyada kendi diplomatik söylemini etkili şekilde ifade edebilmek için Bandung Ruhu’nu miras almalı ve yeni dönemin özellikleriyle uyumlu hale getirerek ilerletmeli.

1) Blok öatışmasını azaltmak için “barış içinde birlikte yaşama”yı kullanmak

Çin, Soğuk Savaş zihniyetine karşı çıkmaya ve güvenliğe yönelik “kapsamlı, işbirlikçi ve sürdürülebilir” yaklaşımı teşvik etmeye devam etmeli. Kavramsal düzeyde, Çin’in önerdiği Küresel Güvenlik Girişimi, Küresel Güney’in endişelerinin çoğuyla uyumlu. Bu nedenle, Küresel Güney Güvenlik Perspektifi oluşturmak için yol gösterici çerçeve işlevi görebilir. Pratikte Çin, Küresel Güney ülkeleri arasında hem ikili hem de çok taraflı diplomasiyi güçlendirmeli. İki tipik çok taraflılık biçimi ortaya çıktı:

Birincisi, BRICS’in tipik örnek olduğu büyük Küresel Güney güçleri arasında çok taraflı işbirliği. Yoğunlaşan büyük güç rekabeti bağlamında, BRICS’in genişlemesi —özellikle Orta Doğu devletlerinin dahil edilmesi— mekanizmanın güvenlik yönetişiminde daha büyük rol oynayabileceğinin sinyalini veriyor. Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) ve BRICS gibi platformlar, güvenlik çıkarlarını koordine etmek ve Hint-Pasifik stratejilerinin dışlayıcılığına karşı koymak için kullanılmalı.

İkincisi, Küresel Güney güçleri ile tüm bölgesel gruplar arasındaki işbirliği. Örnekler arasında Çin’in Afrika, Arap devletleri ve Pasifik ada ülkeleriyle angajmanı yer alıyor. Çin-Afrika İşbirliği Forumu (FOCAC) ve Çin-Arap Devletleri İşbirliği Forumu gibi forumlar, bölgesel sıcak noktaların gerilimini düşürmek ve blok temelli çatışmayı reddetmek için platformlar sağlıyor.

2) Değer temelli diplomasiyi “farklılıkları koruyarak ortak zemin arama” ilkesiyle dengelemek

İlk olarak Çu Enlay tarafından Bandung’da önerilen farklılıkları koruyarak ortak zemin arama kavramı, pragmatik işbirliği lehine ideolojik dogmatizme direnmeyi vurguladı. Bugün Çin, egemen eşitlik ilkesini ve tüm ulusların kendi kalkınma yollarını seçme hakkını vurgulayarak “demokrasi otoriterliğe karşı” anlatısına meydan okumalı. Karşılıklı saygı ve kapsayıcılık ilkesi, medeniyetler arası diyaloğu ve sistemler arası karşılıklı öğrenmeyi vurgulayan modeli destekleyerek uluslararası ilişkilere rehberlik etmeli.

Çin, tek taraflılığa, sıfır toplamlı düşünceye ve hegemonik uygulamalara karşı çıkmalı, karşılıklı saygı, adalet, hakkaniyet ve kazan-kazan işbirliğine dayalı yeni tip uluslararası ilişkileri teşvik etmeli. Ayrıca kalkınma haklarına öncelik veren Küresel Güney söylem sisteminin inşasını hızlandırmalı. BM İnsan Hakları Konseyi gibi uluslararası platformlarda Çin, Batılı güçler tarafından insan haklarının siyasallaştırılmasına direnmeli. Dahası, CGTN ve TikTok gibi platformlar aracılığıyla uluslararası iletişim güçlendirilmeli, algı savaşına karşı koymak için etkili Kuşak ve Yol işbirliği vakaları kullanılmalı.

3) Güney-Güney işbirliği yoluyla kalkınma paradigması dönüşümünü yönlendirmek

Barış İçinde Birlikte Yaşamanın Beş İlkesi’nden Bandung Ruhu’na ve yeni Güney-Güney işbirliğinin ortaya çıkışına kadar, öz her zaman kalkınma yollarının çeşitliliğine saygı ve eşitlik, dayanışma ve karşılıklı faydaya dayalı ortaklıklar oldu. Amaç, yoksulluğu ve az gelişmişliği aşmak, adil küresel düzen inşa etmek ve çeşitlilik içinde birliği gerçekleştirmek.

Çin, özellikle Asya ve Afrika’da altyapı ve kapasite işbirliğine odaklanarak Kuşak ve Yol Girişimi’nin (KYG) yüksek kaliteli gelişimini derinleştirmelidir. Gelecek On Yıl İçin Kuşak ve Yol Girişimi’nin Yüksek Kaliteli Gelişimine Bakış‘a göre, Çin “küçük ama güzel” geçim projelerine öncelik vermeli, böylece Bandung’un ekonomik karşılıklı yardım idealini yerine getirmeli.

Çin, Güney-Güney işbirliği modellerinde yenilik yapmalı. Büyük ölçüde gelişmiş Batı ülkelerinin modernleşme deneyimleriyle şekillenen geleneksel uluslararası kalkınma paradigmaları, tek yönlü akma eğilimindedir ve alıcı ülkeleri kurumsal olarak Batı normlarına uymaya zorlar. Buna karşılık Çin, Afrika ile sürdürdüğü ortak modernleşme modelini teşvik etmeye devam etmeli. Bu yaklaşım, karşılıklı etkileşimi ve paylaşılan iradeyi vurgular, aşağıdan yukarıya istişare, ortak inşa ve ortak paylaşım yoluyla yerli inisiyatifi teşvik eder ve böylece daha eşit ve sürdürülebilir kalkınma ortaklıklarını besler.

Çin, modernleşme modeli olarak hizmet etmeli. Çin tarzı modernleşmenin yeni uygulamaları, yalnızca Çin’in Küresel Güney kalkınmasındaki liderliği için sağlam temel sağlamakla kalmaz, aynı zamanda diğer Küresel Güney ülkelerine alternatif kalkınma yolları sunar. Çin-Afrika ortak modernleşmesi kilit stratejik odak noktası olarak, Çin yeni uluslararası modernleşme işbirliği paradigmasına öncülük etmeye yardımcı olabilir.

1955’te Bandung Konferansı’nın sunduğu fırsatı değerlendirerek, Çin Halk Cumhuriyeti Batı’nın izolasyonunu ve ablukasını başarıyla kırdı ve kendisini Üçüncü Dünya için güvenilir ortak olarak sundu. Yetmiş yıl sonra Çin, Bandung deneyiminden tekrar yararlanmalı, Bandung Ruhu’nu yeni dönemde Çin karakteristiği taşıyan diplomasi pratiğiyle bütünleştirmeli. Bunu yaparken Çin, daha adil ve makul uluslararası düzenin inşasına yardımcı olacak ve dünya barışı ile kalkınmasına katkıda bulunacaktır. Bu sadece tarihe saygı duruşu değil, aynı zamanda mevcut zorluklara yanıt ve geleceğin keşfidir.

Diplomasi

ABD, Batı Şeria’daki yerleşimci terörünü kınadı

Yayınlanma

ABD’nin İsrail Büyükelçisi Mike Huckabee, Batı Şeria’da bir Filistin köyünü ve Filistin asıllı bir Amerikalı’nın evini kuşatan “İsrailli teröristlerin” eylemlerini kınadı.

Huckabee, İsrail güvenlik güçlerinden bu grubun uzaklaştırmasını talep ettiğini belirterek, eylemlerini “suç ve terör eylemi” olarak nitelendirdi.

Huckabee’nin açıklaması, İsrail yerleşimcileriyle ilgili olarak Trump yönetimi tarafından verilen alışılmadık derecede sert bir tepkiyi işaret ediyor.

Büyükelçi, Batı Şeria’daki İsrail yerleşimlerini destekliyor ve Başkan Donald Trump da daha önce, Biden yönetimi tarafından uygulanan şiddet uygulayan İsrailli yerleşimcilere yönelik yaptırımları kaldırmıştı.

Huckabee, çarşamba ve perşembe günleri X sosyal medya platformunda yaptığı paylaşımlarda, İsrail ordusu ve polisinin, Filistin topraklarına izinsiz giren İsrailli yerleşimcileri uzaklaştırmak üzere ABD’nin talebi üzerine harekete geçtiğini belirtti.

ABD, İsrail’in Batı Şeria’daki Yahudi yerleşimci terörünü önlemek için yeterince çaba göstermediğini düşünüyor

Huckabee, durumun tırmanmasıyla birlikte yönetimin müdahale etmek zorunda kaldığını iddia eden bir gönderideki yoruma yanıt verirken, ABD Büyükelçiliğinin sürece dahil olduğunu ve İsrail ordusu ile polisinin “bunu yapan İsrailli teröristleri uzaklaştırmak için bizim talebimiz üzerine harekete geçtiğini” söyledi.

Huckabee sözlerine şöyle devam etti:

“Bu ailenin evine bunu yapanların eylemleri suç niteliğindedir. Beyaz Saray ‘müdahale’ etmedi çünkü biz zaten Washington’u durumdan haberdar etmiştik. Bu aileyi sindirmek ve taciz etmek amacıyla bu korkunç terör eylemini gerçekleştirenlerin eylemleri iğrençtir. Böylesine haydutça bir davranışın hiçbir mazereti olamaz.”

Huckabee’nin açıklamaları, Beyaz Saray’dan üst düzey bir yetkilinin KAN’a, ABD’nin İsrail’in Batı Şeria’daki yerleşimcilerin şiddetini önlemek için yeterince çaba göstermediğini düşündüğünü söylemesinin ardından geldi.

KAN’ın haberine göre, söz konusu yetkili bu konuyu Başbakanlık Ofisi’ne gündeme getirmeyi ve güvenlik kurumlarının durumu neden kontrol altına alamadığını açıklamalarını istemeyi planlıyor.

Filistin köyünün elektrik ve suyunu kestiler

Yahudi yerleşimci aşırılıkçılar ile Batı Şeria’daki Filistinliler arasında süregelen gerginlikler, çarşamba günü bir grup aşırılıkçının Kusra köyündeki Filistinli evlere kuşatma uygulamasının ardından tırmandı.

İsrail ordusu perşembe günü, yerleşimcilerin neredeyse bir haftadır sürdürdüğü kuşatmaya yanıt olarak, iki yasadışı İsrail karakolunu ortadan kaldırmak amacıyla Kusra’ya askeri bir operasyon düzenlediğini açıkladı.

Yerleşimciler, Filistin köyündeki üç eve giden yolu kapatmış, evlerin ön bahçelerine çadır kurmuş ve kimsenin girip çıkmasına izin vermemişti.

Yerleşimciler daha önce bu evlerin elektrik ve su bağlantılarını kesmişti.

Kuşatma altındaki evlerden biri, Ohio’da yaşayan Filistinli Amerikalı Loui Ridi’ye aitti.

Ridi, evinin güvenlik kameralarından kuşatmanın gelişmesini izledi ve içeride kalan kardeşi ve yeğeniyle konuştu.

Ridi, telefonla verdiği mülakatta Reuters’a kendini çaresiz hissettiğini söyledi ve “Bu korkunç bir durum; hayal kırıklığı ve ailemin hayatları için duyduğum endişe,” dedi.

ABD Dışişleri: Batı Şeria’nın istikrarı İsrail’in güvenliğini sağlar

Dışişleri Bakanlığı sözcüsü, ABD’nin Batı Şeria’da herhangi bir tarafın işlediği suç niteliğindeki şiddeti kınadığını ve bölgenin istikrarının İsrail’in güvenliğini sağladığını belirtti.

Sözcü, bakanlığın bölgede barışı sağlama yönündeki Trump yönetiminin hedefiyle uyumlu hareket etmeye devam ettiğini vurguladı ve Batı Şeria’daki istikrar ve güvenliğin artırılması konusunda ortaklarla düzenli temas halinde olduklarını ekledi:

“Trump Yönetimi’nin Amerikalıların emniyeti ve güvenliğinden daha öncelikli bir meselesi yoktur ve Batı Şeria’da ikamet eden ABD vatandaşlarına konsolosluk yardımı sunulmaktadır. Bir Amerikalı yurtdışında zorluklarla karşılaştığında, Bakanlık tüm uygun konsolosluk hizmetlerini sunmak için çalışır.”

Trump, İsrail’in Batı Şeria’yı ilhak etme niyetine karşı çıkmış olsa da, yönetimi İsrailli yerleşimcilerin Filistinlilere yönelik artan şiddet olaylarıyla yüzleşmekten kaçınmıştı.

Özellikle, Batı Şeria’da İsrailliler tarafından öldürüldüğü iddia edilen Filistinli Amerikalıların davalarının kovuşturulması için İsrail’e baskı yapmayı reddetmişti.

Mayıs ayında, Senatör Chris Van Hollen ve diğer 30 Demokrat senatör, Trump yönetimi yetkililerine bir mektup yazarak, İsrailli yerleşimciler tarafından vurularak öldürüldüğü iddia edilen Amerikan vatandaşı Nasrallah Ebu Siyam’ın ölümünün soruşturulmasını talep ettiler.

Ebu Siyam, Ocak 2022’den bu yana Batı Şeria’da öldürülen dokuzuncu Amerikan vatandaşıydı ve bu ölümlerin hiçbirinde kimse sorumlu tutulmadı.

Senatörler mektupta, “Bu yönetimin ve diğer yönetimlerin, hesap sorulmasını sağlamak ve cezasız bir şekilde devam eden Amerikalıların öldürülmesine son vermek için ciddi ve inandırıcı adımlar atması için Batı Şeria’da daha kaç Amerikalı’nın ölmesi gerektiği bize belirsiz geliyor,” diye yazmışlardı.

Yerleşimlerin sorumluluğu polise devredilecek

İsrail Savunma Bakanı Israel Katz bugün (14 Ağustos) yaptığı açıklamada, bu bölgedeki ordunun rolünü yeniden tanımlamaya yönelik daha geniş kapsamlı bir çabanın parçası olarak, Batı Şeria’daki İsrail yerleşim yerleri ve sakinlerine ilişkin tüm sivil kolluk yetkilerini İsrail Polisi’ne devretmek üzere bir plan hazırlaması için IDF’ye talimat verdiğini duyurdu.

Katz’a göre, önerilen plan, Batı Şeria’daki İsrail nüfusunu ilgilendiren sivil kanun uygulama ve kamu düzeni sorumluluğunu IDF’den polise devredecek.

Katz yaptığı açıklamada, “IDF’nin rolü, Filistin terörizmiyle mücadele etmek ve sınırları ile yerleşim yerlerini tehditlere karşı savunmaya odaklanmak,” dedi.

Bakan, sivil meselelerin uygulanması ve kamu düzeninin sağlanmasına ilişkin tüm sorumluluğun polise devredileceğini ekledi.

Üst düzey bir polis yetkilisi, Katz’ın kararını kınayarak , Savunma Bakanı’nın “işlerin nasıl yürüdüğünü öğrenmesi gerektiğini” söyledi ve “Kafası çok karışıyor. Bırakın ödevini yapsın,” dedi.

Ayrıca N12 kanalı, IDF Genelkurmay Başkanı Eyal Zamir’in Güvenlik Kabinesi’ne, askerlerin “yerleşim yerlerinin itibarını zedeleyen küçük bir grubun peşine düşmesinin” “imkansız” olacağını söylediğini aktardı.

Zamir, “Polisle işbirliği içinde çalışıyoruz ama IDF’nin artık bu tür görevlerle uğraşmaması uygun olur,” dedi.

Okumaya Devam Et

Diplomasi

Türkiye, Suudi Arabistan liderliğindeki Kızıldeniz koalisyonunun tüzüğünü cuma günü imzalayacak

Yayınlanma

Ankara geçen ay kurulması planlanan çok uluslu Kızıldeniz ittifakına destek sözü vermişti. Cuma günü beklenen imza ise Türkiye’nin Suudi Arabistan liderliğindeki yapıya resmen katılımı anlamına gelecek.

Bölgesel yetkililerin Al-Monitor’a verdiği bilgiye göre Türkiye, Husilerin saldırıları da dahil olmak üzere Kızıldeniz’deki deniz taşımacılığına yönelik tehditlere karşı koymayı amaçlayan Suudi Arabistan liderliğindeki askeri koalisyonun tüzüğünü imzalamaya hazırlanıyor. Bu adım, Ankara’nın stratejik su yolunun güvenliğini sağlamayı amaçlayan çok uluslu girişime resmen katılması anlamına gelecek.

Yetkililer, Türk yetkililerin tüzüğü cuma günü Suudi Arabistan’da imzalamasının beklendiğini söyledi.

Bu adım, Türkiye’nin 30 Temmuz’da Riyad’da düzenlenen genelkurmay başkanları toplantısına katılmasının ardından geliyor. Ankara ayrıca geçen ay, kurulması planlanan Çok Uluslu Deniz Savunma İttifakı’na destek veren 13 ülkeyle birlikte ortak bir açıklamaya imza atmıştı. Ancak söz konusu açıklama, tüzüğü ve örgütsel yapısı henüz kesinleşmemiş olan koalisyona ülkelerin resmen katılacağı anlamına gelmiyordu.

Milli Savunma Bakanlığı dün yaptığı açıklamada, “Suudi Arabistan’ın daveti üzerine Bab el-Mendeb Boğazı’nda seyrüsefer serbestisinin sağlanması amacıyla 28 Temmuz’da Riyad’da teknik bir toplantı, ardından 30 Temmuz 2026 tarihinde genelkurmay başkanları toplantısı düzenlenmiştir” ifadelerini kullandı.

Suudi Arabistan liderliğindeki koalisyonun Kızıldeniz, Bab el-Mendeb Boğazı ve Aden Körfezi genelinde faaliyet göstermesi bekleniyor. Riyad, Husilerin Kızıldeniz’i Aden Körfezi’ne bağlayan hayati önemdeki deniz geçiş noktası Bab el-Mendeb’de gemi trafiğini tehdit etmesi nedeniyle bu yapının kurulması için girişimlerini sürdürüyor.

Girişim, Hürmüz Boğazı’ndaki deniz trafiğinin sekteye uğraması nedeniyle Suudi Arabistan’ın petrol ihracatı açısından giderek daha önemli hale gelen alternatif bir güzergâhı koruma arayışıyla birlikte ortaya çıktı. Husiler Kızıldeniz’de Suudi Arabistan’a ait gemileri tehdit ederken, bu su yolundan geçen ticari gemilerden ücret alınabileceği ihtimalini de gündeme getirdi.

Türkiye’nin Suudi Arabistan liderliğindeki yapıya resmen katılma kararı, Ankara, Riyad ve İslamabad’ın üç ülkenin birbirlerinin güvenliğine destek vermesini öngören ayrı bir savunma anlaşmasını imzalamasından birkaç gün sonra geldi. İki anlaşma resmen birbiriyle bağlantılı değil ancak birbirini tamamlayıcı nitelikte.

Kızıldeniz koalisyonu, Türkiye’ye stratejik öneme sahip Kızıldeniz ve Aden Körfezi’ndeki askeri ve güvenlik faaliyetleri için daha geniş bir çerçeve sağlarken, Suudi Arabistan ile işbirliğini de derinleştirebilir.

Girişimin kapsamı yalnızca Husilerle mücadeleden ibaret değil. Koalisyonun ilan edilen görev alanının korsanlık, kaçakçılık ve terörizmle mücadeleyi ve seyrüsefer serbestisinin korunmasını da içermesi bekleniyor.

Bireysel üyelerin ne ölçüde askeri rol üstlenmeye hazır oldukları ise henüz net değil. Bu belirsizlik, özellikle Türkiye ve Pakistan’ın İran’la işleyen ilişkilerini sürdürme çabaları dikkate alındığında önem taşıyor. Koalisyonun merkezinin Riyad’da bulunması ve Suudi Arabistan liderliğinde faaliyet göstermesi bekleniyor.

Suudi Arabistan girişime geniş çaplı uluslararası katılım sağlamaya çalışıyor. Ancak ABD’nin destek veya askeri unsur sağlayıp sağlamayacağı henüz net değil.

Okumaya Devam Et

Diplomasi

Netanyahu, Birleşik Krallık’a çattı

Yayınlanma

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, Ordu Radyosu’na verdiği uzun bir podcast röportajında İngiltere’den “İslam cumhuriyeti” olarak bahsetti.

Winston Churchill’in oğlu Randolph Churchill ve torunu Winston Spencer Churchill’den bahseden Netanyahu, bu ikilinin “buraya gelip Altı Gün Savaşı’nı bizim için çok olumlu bir şekilde haberleştirdiklerini” söyledi.

Daha sonra Netanyahu gülümseyerek, “Şimdi, ‘İngiltere İslam Cumhuriyeti’ olarak adlandırabileceğiniz İngiltere’de buna benzer bir şey bulmaya çalışın,” dedi.

Ardından, muhabir “tüm Avrupa zaten öyle değil mi?” diye sorduğunda Netanyahu “evet” yanıtını verdi.

İsrailli lider bu sözleriyle görünüşe göre, Avrupa ülkelerindeki Müslüman topluluklara ve son yıllarda birçok Avrupa hükümetinin İsrail’e karşı giderek daha eleştirel hale gelen tutumlarına atıfta bulunuyordu.

“İlk nükleer [silahlara sahip] İslam cumhuriyeti, İngiltere İslam Cumhuriyeti olacak,” diye şaka yapan Netanyahu, “İran’da bir tane daha olmamasını sağlıyoruz,” diye ekledi.

Burnham hükümeti eylül ayında bir dizi yeni politika açıklamaya hazırlanıyor. Bu politikalar hâlâ tartışma aşamasında olmakla birlikte, yasadışı İsrail yerleşimlerinden gelen mallara yönelik bir yasağı da içerecek.

Kaynaklara göre, Dışişleri Bakanlığı’nda, işgal altındaki Filistin topraklarındaki yerleşim yerleriyle ticari veya başka türden bağları olan şirket ve kuruluşlara yönelik yasal yaptırımların da bu tedbirler kapsamında yer alıp almayacağı konusunda görüşmeler sürüyor.

Bu gelişme, Birleşik Krallık’ın hayır kurumları düzenleme kurumu olan Hayır Kurumları Komisyonu’nun, yerleşim yerlerine para gönderdiği iddiasıyla suçlanan birkaç İngiliz hayır kurumunu soruşturduğu bir dönemde ortaya çıktı.

Dışişleri Bakanlığı, işgal altındaki Batı Şeria’daki yerleşimci hareketine dahil olan kişi ve kuruluşlara yeni yaptırımlar uygulama olasılığını değerlendiriyor.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English