Bizi Takip Edin

Diplomasi

Çok kutuplu dünyada Bandung Ruhu’nu yeniden değerlendirmek

Yayınlanma

Fang Xuting, Şanghay Üniversitesi Türkiye Araştırmaları Merkezi Araştırma Görevlisi

Çin diplomatik söylemini nasıl ifade ediyor?

18-24 Nisan 1955 tarihleri arasında 29 Asya ve Afrika ülkesi ile bölgesinden hükümet heyetleri, tarihi Asya-Afrika Konferansı için Endonezya’nın Bandung kentinde bir araya geldi. Bandung Konferansı’nın 70. yıl dönümünde, “Küresel Güney”in yükselişi ve geleneksel uluslararası güç dinamiklerinin yeniden yapılandığı, hızla dönüşen küresel düzenin arka planında, konferansın anısını ve kalıcı “Bandung Ruhu”nu yeniden ziyaret etmek yeni stratejik önem kazanıyor. Günümüz Çin’i için bu durum, çok taraflı diplomasiyi ilerletme, Güney-Güney işbirliğini derinleştirme ve uluslararası düzenin yeniden yapılandırılmasına katkıda bulunma açısından taze değer sunuyor.

Bandung Konferansı’nın tarihsel bağlamı

1950’lerde, Soğuk Savaş’ın yoğunlaştığı dönemde, Amerika Birleşik Devletleri ve Sovyetler Birliği liderliğindeki iki ideolojik blok, Üçüncü Dünya’da nüfuz için giderek daha fazla rekabet ediyordu. Asya ve Afrika’da yeni ortaya çıkan devletlerin liderleri kendi kaderlerini tayin hakkını ararken, anti-emperyalist ve sömürgecilik karşıtı hareketler ivme kazandı. Sömürge sistemi çözülmeye başladı. Asya ve Afrika’daki bağımsız uluslar, uluslararası ilişkilerde tarafsızlıklarını savunmada daha cesur hale geldi ve 1950’lerin başlarında Birleşmiş Milletler forumlarında giderek daha aktif rol aldı. Örneğin Hindistan, defalarca Asya ve Arap ülkeleri adına konuşarak Kore Savaşı’nda ateşkes ve barışçıl çözüm çağrısında bulundu. Amerikan askeri politikasını açıkça eleştirdi ve güç siyasetinden korkmadığını gösterdi.

1954 sonlarında düzenlenen Bogor Konferansı’nda beş ülke —Hindistan, Endonezya, Burma (şimdiki Myanmar), Seylan (şimdiki Sri Lanka) ve Pakistan— 1955’te ilk Asya-Afrika Konferansı’nı resmen başlatmak üzere ortak bildiri yayınladı. “Bağımsız hükümetler” ilkesine dayanarak, Çin dahil otuz ülke konferansa katılmaya davet edildi.

Çin’in diplomatik geçişi açısından bakıldığında, Bandung Konferansı, yeni kurulan Çin Halk Cumhuriyeti’nin devrimci dış politikadan uzaklaşıp devlet diplomasisine dayalı politikaya yöneldiği önemli anı temsil ediyordu. Bu, ikili Soğuk Savaş hizipleşmesinden barış içinde birlikte yaşamaya dayalı bağımsız dış politikaya geçişi simgeliyordu. Aslında, konferanstan önce bile —özellikle Kore Savaşı’ndan (1950–1953) sonra— Çin, Asyalı ve Afrikalı komşularına daha barışçıl imaj sunmak için dış politikasını yumuşatma eğilimi göstermişti.

Çin’in Kore Savaşı’na katılımı daha geniş çatışmanın sadece parçası olsa da, rolü askeri açıdan belirleyiciydi. Savaşın sonuçları, Asya’daki sosyalist hareketlerin ve ulusal kurtuluş mücadelelerinin seyrini kayda değer ölçüde etkiledi. Hem Asya’da hem de Avrupa’da sosyalist devletlerin ortaya çıkışı, Batılı güçlere karşı jeopolitik denge sağladı. Uzun süre, Doğu ile Batı arasındaki iki kutuplu çatışma stratejik dengeyi korudu, zira Amerika Birleşik Devletleri liderliğindeki Batılı güçler artık sadece Avrupa’daki sosyalist blokla değil, hem Avrupa hem de Asya’daki sosyalist ülkeler ittifakıyla karşı karşıyaydı.

Dahası, savaş, Çin Halk Cumhuriyeti’nin kuruluşundan bu yana Çin ile büyük Batılı güç arasındaki ilk doğrudan askeri çatışmaya işaret ediyordu. Azimli mücadeleyle Çin, Amerika Birleşik Devletleri’ni müzakere masasına dönmeye zorladı, Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti’ni krizden kurtardı, kendi ulusal sınırlarını savundu, Çin-Sovyet ittifakını pekiştirdi ve uluslararası konumunu yükseltti. Çin, savaşın haklı gerekçesini —”ABD saldırganlığına direnmek ve Kore’ye yardım etmek; vatanı korumak”— vurguladı ve anlatısını küresel anti-emperyalist mücadelelerle ilişkilendirerek, yeni ortaya çıkan Asya ve Afrika uluslarının sömürgecilik karşıtı özlemleriyle güçlü yankı uyandırdı. Bu retorik ve ideolojik uyumlar, Çin’in Üçüncü Dünya ile dayanışması için sağlam temel oluşturdu.

Son olarak, Çin’in Kore Savaşı sırasındaki Panmunjom müzakereleri de dahil olmak üzere diplomatik ve askeri angajmanı, Batı ile ilişkilerde değerli deneyim sağladı; bu deneyim daha sonra Çu Enlay’ın Bandung Konferansı’ndaki diplomatik başarısında etkili olacaktı.

18 Nisan 1955’te Bandung Konferansı resmen başladı. 24 Nisan akşamına gelindiğinde, son genel kurul oturumu, tarihte 29 Asya ve Afrika ülkesi tarafından topluca yayınlanan ilk ortak bildiri olan Asya-Afrika Konferansı Nihai Bildirisi’ni oybirliğiyle kabul etti. Bildiri, sömürgecilik karşıtlığı ve ulusal bağımsızlıkla ilgili konuları ele alan Bandung’un On İlkesi’ni içeriyor, küresel barış ve işbirliğini teşvik eden kararları benimsiyor ve Asya ve Afrika halklarının saldırganlığa karşı çıkma ve dünya barışını koruma yönündeki ortak özlemini yeniden teyit ediyordu.

Bandung Ruhu’nun tarihsel değeri ve Çin’in katkıları

Bandung Konferansı, zamanının en geniş coğrafi alanı ve nüfusu kapsayan, en büyük ve en temsili kıtalararası zirvesiydi. Asya ve Afrika uluslarının emperyalizme ve sömürgeciliğe karşı çıkma, ulusal bağımsızlığı koruma ve barış ile kalkınmayı teşvik etme yönündeki kolektif iradesini somutlaştırdı. Bandung Ruhu —farklılıkları koruyarak ortak zemin arama, barış içinde birlikte yaşama, dayanışma, işbirliği ve ortak mücadele— o zamandan beri dünya tarihinde değerli entelektüel miras haline geldi. Gelişmekte olan ülkelerin daha sonra uluslararası ilişkilere yaklaşımını derinden etkiledi. Sadık destekçi ve aktif katılımcı olarak Çin, Çin bilgeliğini ve diplomatik deneyimini sunarak Bandung Ruhu’nun oluşumuna önemli katkıda bulundu.

1) Çin’in barış içinde birlikte yaşamanın beş ilkesinin entegrasyonu

Asya-Afrika Konferansı Nihai Bildirisi’nin sonuç bölümü, Çin’in önerisi üzerine oybirliğiyle kabul edilen dünya barışını ve işbirliğini teşvik etme beyanını içeriyordu. Bu beyan, temel insan haklarına ve Birleşmiş Milletler Şartı’nın amaç ve ilkelerine saygı, tüm ulusların egemenliğine ve toprak bütünlüğüne saygı, büyük ya da küçük tüm ırkların ve ulusların eşitliğinin tanınması ve diğer ülkelerin iç işlerine müdahale etmeme gibi uluslararası ilişkilerin yürütülmesine yönelik on ilkeyi ana hatlarıyla belirtiyordu. Bandung’un On İlkesi, Çu Enlay’ın Barış İçinde Birlikte Yaşamanın Beş İlkesi’nin tüm unsurlarını tam olarak içeriyor ve bunları daha da geliştiriyordu.

2) Çin’in tutarlı anti-emperyalist ve sömürgecilik karşıtı duruşu

Çin liderliği, 1950’lerin “savaş ve devrim” ile karakterize edilen tarihsel bağlamını yansıtarak, yeni kurulan Halk Cumhuriyeti’ni sömürgeci saldırıya uğramış ve ulusal bağımsızlığını kazanmış sosyalist ulus olarak tanımladı. Bu kimlik, Bandung dönemindeki dış politikasına rehberlik etti. Konferansa giden toplantılarda Çu Enlay, kapitalist blok içindeki ülkelerin tipolojisini ortaya koyarak, Çin’in Amerika Birleşik Devletleri’ni izole etmesi, ara devletleri kazanması ve en çok ezilen uluslarla birleşmesi gerektiğini savundu. Buna göre, Çin’in Bandung Konferansı’na katılmaktaki temel amacı, uluslararası izolasyonunu kırmak ve Asya ile Afrika’daki ulusal kurtuluş için verilen haklı mücadeleyi tam olarak desteklemekti; böylece Bandung Ruhu’nun şekillenmesinde temel rol oynadı.

3) Çin’in “farklılıkları koruyarak ortak zemin arama” diplomatik yaklaşımını tanıtması

Katılımcı ülkelerin farklı ideolojik yönelimleri ve Amerika Birleşik Devletleri ile müttefiklerinin öncülüğündeki anti-komünist propaganda göz önüne alındığında, pek çok heyet Çin’e karşı temkinliydi. Hatta bazıları hem sömürgeciliğin hem de komünizmin kınanması gerektiğini savundu. Bu zorlukla karşı karşıya kalan Çu Enlay, uzlaşmacı ve kapsayıcı yanıt verdi: “Aramızda anlaşmazlıklar var, ancak bu tür farklılıkları kabul etmek, kendi başına bir anlaşma biçimidir”. Çin, suçlamalara yanıt olarak devrimci veya ideolojik retorikten kaçınarak bilinçli olarak “tartışmasız” yaklaşım benimsedi. Bu, konferansın sorunsuz ilerlemesini sağladı.

Konferans sırasında Çin, farklılıkları koruyarak ortak zemin arama ilkesine bağlı kaldı ve Endonezya ile Çifte Vatandaşlık Anlaşması’nı imzaladı. Endonezya Dışişleri Bakanı Sunario, anlaşmayı “iki Asya ülkesi arasında iyi niyet ve hoşgörü ruhu içinde” varılan anlaşma olarak övdü; ona göre bu ruh, Bandung Konferansı’nın kendisine de rehberlik etmişti.

Bandung Ruhu’nun günümüzdeki önemi ve Çin tarafından miras alınması

Geçtiğimiz 70 yıl içinde küresel manzara derin dönüşümler geçirdi. Sömürge sistemi çöktü, iki kutuplu Soğuk Savaş çatışması geçmişte kaldı ve ekonomik küreselleşme derinleşti. Barış, kalkınma, işbirliği ve karşılıklı fayda, dönemin hakim temaları haline geldi. Fakat, uluslararası toplumdaki temel çelişkiler kökten değişmedi. Adaletsiz ve eşitsiz siyasi ve iktisadi düzen devam ediyor ve medeniyetler, ideolojiler, siyasi sistemler ve kalkınma modelleri arasındaki gerilimler varlığını sürdürüyor.

Şu anda küresel manzarayı üç temel özellik tanımlamaktadır. Birincisi, güvenlik alanında, büyük güç rekabeti, blok çatışması, bölgesel çatışmalar ve iç karışıklıklar birbirini etkileyip güçlendirerek uluslararası güvenlik düzenini şekillendiriyor. 2022’de Ukrayna krizinin patlak vermesi, Soğuk Savaş sonrası dönemin sonunu ve akademisyenlerin artan küresel istikrarsızlıkla işaretlenen “Soğuk Savaş sonrası sonrası dönem” olarak adlandırdığı dönemin başlangıcını işaret ediyor olabilir.

İkincisi, ideolojik alanda, Batı’nın “demokrasi otoriterliğe karşı” anlatısı, Küresel Güney’in “çoklu moderniteler” savunusuyla çatışıyor. Amerika Birleşik Devletleri değer temelli diplomasiyi ve Hint-Pasifik Ekonomik Çerçevesi gibi dışlayıcı ittifakları teşvik ederken, Küresel Güney ülkeleri kalkınma haklarına ve egemen eşitliğe öncelik vererek ikili hizalanma mantığını reddediyor. Bu arada, sosyal medyadaki algoritmik güçlendirme enformasyon savaşını yoğunlaştırdı ve küresel kamuoyunu büyük güçlerin yumuşak güç rekabetinin yeni arenasına dönüştürdü.

Üçüncüsü, iktisadi alanda, Küresel Güney’in yükselişi ve yeni Güney-Güney işbirliği biçimlerinin ortaya çıkışı, küresel kalkınma manzarasını yeniden şekillendirdi. Geçmişle karşılaştırıldığında, güney ülkeleri artık daha fazla maddi kapasiteye, kalkınma deneyimine ve kurumsal platformlara sahip. Yapısal güçleri ciddi ölçüde arttı ve günümüzün küresel dönüşümlerinde giderek daha etkili roller oynamalarına olanak tanıdı.

Bandung Konferansı’na katılan ve Küresel Güney’in kilit liderlerinden biri olan Çin, giderek çok kutuplu hale gelen dünyada kendi diplomatik söylemini etkili şekilde ifade edebilmek için Bandung Ruhu’nu miras almalı ve yeni dönemin özellikleriyle uyumlu hale getirerek ilerletmeli.

1) Blok öatışmasını azaltmak için “barış içinde birlikte yaşama”yı kullanmak

Çin, Soğuk Savaş zihniyetine karşı çıkmaya ve güvenliğe yönelik “kapsamlı, işbirlikçi ve sürdürülebilir” yaklaşımı teşvik etmeye devam etmeli. Kavramsal düzeyde, Çin’in önerdiği Küresel Güvenlik Girişimi, Küresel Güney’in endişelerinin çoğuyla uyumlu. Bu nedenle, Küresel Güney Güvenlik Perspektifi oluşturmak için yol gösterici çerçeve işlevi görebilir. Pratikte Çin, Küresel Güney ülkeleri arasında hem ikili hem de çok taraflı diplomasiyi güçlendirmeli. İki tipik çok taraflılık biçimi ortaya çıktı:

Birincisi, BRICS’in tipik örnek olduğu büyük Küresel Güney güçleri arasında çok taraflı işbirliği. Yoğunlaşan büyük güç rekabeti bağlamında, BRICS’in genişlemesi —özellikle Orta Doğu devletlerinin dahil edilmesi— mekanizmanın güvenlik yönetişiminde daha büyük rol oynayabileceğinin sinyalini veriyor. Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) ve BRICS gibi platformlar, güvenlik çıkarlarını koordine etmek ve Hint-Pasifik stratejilerinin dışlayıcılığına karşı koymak için kullanılmalı.

İkincisi, Küresel Güney güçleri ile tüm bölgesel gruplar arasındaki işbirliği. Örnekler arasında Çin’in Afrika, Arap devletleri ve Pasifik ada ülkeleriyle angajmanı yer alıyor. Çin-Afrika İşbirliği Forumu (FOCAC) ve Çin-Arap Devletleri İşbirliği Forumu gibi forumlar, bölgesel sıcak noktaların gerilimini düşürmek ve blok temelli çatışmayı reddetmek için platformlar sağlıyor.

2) Değer temelli diplomasiyi “farklılıkları koruyarak ortak zemin arama” ilkesiyle dengelemek

İlk olarak Çu Enlay tarafından Bandung’da önerilen farklılıkları koruyarak ortak zemin arama kavramı, pragmatik işbirliği lehine ideolojik dogmatizme direnmeyi vurguladı. Bugün Çin, egemen eşitlik ilkesini ve tüm ulusların kendi kalkınma yollarını seçme hakkını vurgulayarak “demokrasi otoriterliğe karşı” anlatısına meydan okumalı. Karşılıklı saygı ve kapsayıcılık ilkesi, medeniyetler arası diyaloğu ve sistemler arası karşılıklı öğrenmeyi vurgulayan modeli destekleyerek uluslararası ilişkilere rehberlik etmeli.

Çin, tek taraflılığa, sıfır toplamlı düşünceye ve hegemonik uygulamalara karşı çıkmalı, karşılıklı saygı, adalet, hakkaniyet ve kazan-kazan işbirliğine dayalı yeni tip uluslararası ilişkileri teşvik etmeli. Ayrıca kalkınma haklarına öncelik veren Küresel Güney söylem sisteminin inşasını hızlandırmalı. BM İnsan Hakları Konseyi gibi uluslararası platformlarda Çin, Batılı güçler tarafından insan haklarının siyasallaştırılmasına direnmeli. Dahası, CGTN ve TikTok gibi platformlar aracılığıyla uluslararası iletişim güçlendirilmeli, algı savaşına karşı koymak için etkili Kuşak ve Yol işbirliği vakaları kullanılmalı.

3) Güney-Güney işbirliği yoluyla kalkınma paradigması dönüşümünü yönlendirmek

Barış İçinde Birlikte Yaşamanın Beş İlkesi’nden Bandung Ruhu’na ve yeni Güney-Güney işbirliğinin ortaya çıkışına kadar, öz her zaman kalkınma yollarının çeşitliliğine saygı ve eşitlik, dayanışma ve karşılıklı faydaya dayalı ortaklıklar oldu. Amaç, yoksulluğu ve az gelişmişliği aşmak, adil küresel düzen inşa etmek ve çeşitlilik içinde birliği gerçekleştirmek.

Çin, özellikle Asya ve Afrika’da altyapı ve kapasite işbirliğine odaklanarak Kuşak ve Yol Girişimi’nin (KYG) yüksek kaliteli gelişimini derinleştirmelidir. Gelecek On Yıl İçin Kuşak ve Yol Girişimi’nin Yüksek Kaliteli Gelişimine Bakış‘a göre, Çin “küçük ama güzel” geçim projelerine öncelik vermeli, böylece Bandung’un ekonomik karşılıklı yardım idealini yerine getirmeli.

Çin, Güney-Güney işbirliği modellerinde yenilik yapmalı. Büyük ölçüde gelişmiş Batı ülkelerinin modernleşme deneyimleriyle şekillenen geleneksel uluslararası kalkınma paradigmaları, tek yönlü akma eğilimindedir ve alıcı ülkeleri kurumsal olarak Batı normlarına uymaya zorlar. Buna karşılık Çin, Afrika ile sürdürdüğü ortak modernleşme modelini teşvik etmeye devam etmeli. Bu yaklaşım, karşılıklı etkileşimi ve paylaşılan iradeyi vurgular, aşağıdan yukarıya istişare, ortak inşa ve ortak paylaşım yoluyla yerli inisiyatifi teşvik eder ve böylece daha eşit ve sürdürülebilir kalkınma ortaklıklarını besler.

Çin, modernleşme modeli olarak hizmet etmeli. Çin tarzı modernleşmenin yeni uygulamaları, yalnızca Çin’in Küresel Güney kalkınmasındaki liderliği için sağlam temel sağlamakla kalmaz, aynı zamanda diğer Küresel Güney ülkelerine alternatif kalkınma yolları sunar. Çin-Afrika ortak modernleşmesi kilit stratejik odak noktası olarak, Çin yeni uluslararası modernleşme işbirliği paradigmasına öncülük etmeye yardımcı olabilir.

1955’te Bandung Konferansı’nın sunduğu fırsatı değerlendirerek, Çin Halk Cumhuriyeti Batı’nın izolasyonunu ve ablukasını başarıyla kırdı ve kendisini Üçüncü Dünya için güvenilir ortak olarak sundu. Yetmiş yıl sonra Çin, Bandung deneyiminden tekrar yararlanmalı, Bandung Ruhu’nu yeni dönemde Çin karakteristiği taşıyan diplomasi pratiğiyle bütünleştirmeli. Bunu yaparken Çin, daha adil ve makul uluslararası düzenin inşasına yardımcı olacak ve dünya barışı ile kalkınmasına katkıda bulunacaktır. Bu sadece tarihe saygı duruşu değil, aynı zamanda mevcut zorluklara yanıt ve geleceğin keşfidir.

Diplomasi

İngiltere yaptırım ihlali yapan şirketin adını ilk kez açıkladı

Yayınlanma

İngiltere merkezli petrol ve doğalgaz saha hizmetleri şirketi Petrofac Facilities Management Ltd, Rusya’dan çekilme sürecinde uygulanan yaptırımları ihlal ettiği gerekçesiyle hazineye 569 bin sterlin para cezası ödedi. İngiliz hükümeti, yaptırım rejimini ihlal ettiği için Gelir ve Gümrük İdaresi tarafından ismi kamuoyuna açıklanan ilk şirketin Petrofac olduğunu duyurdu.

Birleşik Krallık merkezli uluslararası petrol ve doğalgaz saha hizmetleri şirketi Petrofac Facilities Management Ltd (PFML), Rusya’daki faaliyetlerini sonlandırma sürecinde uygulanan yaptırımları ihlal ettiği gerekçesiyle 569 bin sterlin para cezası ödedi. Karar, İngiltere Finansal Yaptırımlar Uygulama Ofisi (OFSI) tarafından açıklandı.

İngiltere hükümetinin resmi internet sitesinde yayımlanan açıklamada, ihlallerin 2022 ve 2023 yıllarında, şirketin Rusya’daki operasyonlarını tasfiye ettiği dönemde gerçekleştiği belirtildi.

Açıklamada, “PFML, Rusya ile bağlantılı kişi ve kurumlara yaptırım kapsamındaki sanayi ürünlerini tedarik etmiş ve bu ürünlerle ilgili teknik yardım sağlamıştır” ifadelerine yer verildi.

Hükümet kaynakları, Petrofac firmasının ihlalleri Birleşik Krallık Gelir ve Gümrük İdaresine (HMRC) kendisinin bildirdiğini ve yürütülen soruşturmada yetkililerle işbirliği yaptığını açıkladı.

Açıklamada ayrıca PFML’nin, yaptırım rejimini ihlal ettiği için HMRC tarafından ismi kamuoyuna açıkça ifşa edilen ilk şirket olduğu kaydedildi.

HMRC Dolandırıcılık Soruşturmaları Müdür Yardımcısı Edwige Hill, yaptırımların uygulanması konusundaki kararlılığı şu sözlerle aktardı:

“Rusya’ya yönelik yaptırımlara uyulmaması ciddi bir suç teşkil ediyor. Birleşik Krallık hükümeti, uluslararası ortaklarıyla birlikte bugüne kadar büyük bir ekonomiye uygulanan en katı yaptırım paketini hayata geçirdi. İhlalde bulunanların isimlerinin kamuoyuyla paylaşılması, bizi diğer kolluk kuvvetleriyle aynı çizgiye getirmekte ve yaptırım kurallarını çiğnemenin sonuçlarına dair net bir mesaj vermektedir.”

Rusya’daki 15 yıllık faaliyetin sonu

Petrofac Facilities Management Ltd, petrol, doğalgaz ve enerji sektörlerindeki tesislerin tasarımı, inşası, yönetimi ve bakımı alanlarında uzmanlaşmış Birleşik Krallık merkezli çok uluslu bir servis şirketi olarak faaliyet gösteriyor.

Şirketin resmi verilerine göre dünya genelinde gaz, petrol, hidrojen ve rüzgar enerjisi alanlarında 200’den fazla büyük ölçekli proje yürütüldü.

Rusya pazarında toplamda 15 yıldan fazla süre faaliyet gösteren şirket, 2006 yılında Sahalin’de petrol ve doğalgaz projelerinde çalışacak operatörlerin eğitimi için Sahalin Teknik Eğitim Merkezini açmıştı.

Moskova’da da ofisi bulunan şirket, Rusya’nın Ukrayna’ya yönelik askeri müdahalesinin ardından ülkeden çekilme kararı almış ve tasfiye süreci 2022 ile 2023 yılları arasında tamamlanmıştı.

Birleşik Krallık makamları, Rusya’ya yönelik yaptırım listelerini düzenli olarak genişletiyor. Londra’nın yürürlüğe koyduğu kısıtlamalar arasında Rus gemilerinin limanlara giriş yasağı, gölge filoya yönelik tedbirler, varlıkların dondurulması, bankaların SWIFT sisteminden çıkarılması, kripto platformlarının engellenmesi yer alıyor.

Ayrıca petrol, altın, kömür ve sıvılaştırılmış doğalgaz (LNG) ithalat ambargoları ile teknoloji ürünleri, havacılık parçaları ve lüks tüketim mallarının ihracat yasağı da bu tedbirler arasında bulunuyor.

Londra yönetimi son olarak 16 Haziran’da Yandex Bank, WB Bank, Eurofinance, Mosnarbank ile çok sayıda şirket ve kişiyi yaptırım listesine eklemişti.

Okumaya Devam Et

Diplomasi

AB, Çin’e karşı gümrük vergileri koymaktan vazgeçti

Yayınlanma

AB, Çin’den yapılan ithalata karşı cezai gümrük vergileri ve diğer önlemleri uygulamaktan geçici olarak kaçındı.

Brüksel, Asya devi ile artan ticaret açığına ilişkin anlaşmazlık konusunda ekim ayına kadar Pekin ile bir çözüme ulaşmayı hedefliyor.

AB Ticaret Komiseri Maroš Šefčovič, Brüksel’de Çin Ticaret Bakanı Wang Wentao ile yaptığı yoğun görüşmelerin ardından pazartesi günü bu tutumu doğruladı.

Anlaşmazlık, Çin’in AB’ye yönelik ihracatını önemli ölçüde artırırken, aynı zamanda Almanya’nın ve AB’nin ihracat rekabet gücünün azalmasından kaynaklanıyor.

Kiel Dünya Ekonomisi Enstitüsü’nün (IfW) yaptığı bir araştırmaya göre, bunun başlıca nedeni Almanya’da inovasyona yapılan yatırımların yetersizliği.

Öte yandan Berlin, Alman ekonomisinin Çin’in verdiği sübvansiyonların ve aşırı derecede düşük değer biçilmiş Çin para biriminin kurbanı olduğunu iddia ediyor.

Almanya Şansölyesi Friedrich Merz kısa süre önce Pekin’e karşı sert önlemler alma tehdidinde bulunsa da, uzmanlar AB’nin Çin’e karşı bir ekonomik savaşı muhtemelen kaybedeceği konusunda uyarıyor.

Brüksel savunma pozisyonuna geçti

German Foreign Policy’nin aktardığına göre AB üye devletlerinin Çin ile artan ticaret açığı, uzun süredir AB için bir endişe kaynağı.

Geçen yıl bu açık 360 milyar avroya ulaştı; bu, günde yaklaşık bir milyar avro demek. Bunun nedeni, Çin Halk Cumhuriyeti’nin yüksek teknolojili ürünleri giderek daha uygun maliyetle üretebilmesi.

Bu durumun başlıca nedenleri arasında iktisadi planlama ve Çin gibi devasa bir iç pazar için üretimden kaynaklanan ölçek ekonomisi yer alıyor.

Çin malları, Avrupa mallarıyla giderek daha fazla rekabet ediyor ve bu rekabette giderek daha başarılı oluyor.

Bu durum, özellikle güneş panelleri, rüzgâr türbinleri ve elektrikli otomobiller gibi ürünler için geçerli

AB, endüstrisinin küresel pazarda lider konumunu güvence altına almak amacıyla Yeşil Mutabakat aracılığıyla bu ürünleri özellikle teşvik etmeye çalışmıştı.

Brüksel ve AB üye ülkeleri, artık AB içinde bile yerli şirketleri savunma pozisyonuna sokmaya başlayan artan Çin rekabetine karşı savunma önlemleriyle yanıt veriyor.

Örneğin, AB, Ekim 2024’te Çin menşeli elektrikli otomobil ithalatına yüzde 17 ile 35,3 arasında değişen gümrük vergileri uygulamaya başladı.

Güvenlik riski oluşturduğu iddia edilen Çin Halk Cumhuriyeti’nden gelen telekomünikasyon teknolojisine yönelik kısıtlamalar gibi başka önlemler de hazırlık aşamasında.

Çin’in ticaret fazlası üzerine tartışmalar

Bu önlemler çeşitli nedenlerle tartışmalı. İlk olarak, Çin’in ticaret fazlası hiçbir şekilde benzersiz bir durum değil.

Mevcut tahminlere göre, bu fazlalık Çin’in iktisadi üretiminin yüzde 4’ünün biraz altında. Bu rakam, geçen yıl AB’nin iktisadi üretiminin yüzde 1,9’u olan ortalama ticaret fazlasından daha yüksek olmakla birlikte, Federal Maliye Bakanlığı istatistiklerine göre 2025 yılında Almanya’nın gayri safi yurtiçi hasılasının yüzde 4,6’sına ulaşan Almanya’nın ticaret fazlasından önemli ölçüde daha düşük. 2024 yılında bu oran %5,8’e bile ulaşmıştı.

Dolayısıyla Almanya’nın Çin’in ihracat fazlasına yönelik eleştirisi, bir kez daha çifte standartlara dayanıyor gibi görünüyor.

Dahası, yakın zamanda yapılan bir analiz, özellikle Alman sanayisindeki mevcut zayıflığın öncelikle Çin ihracatının mevcut gücüne atfedilebileceği görüşüne ciddi şüpheler düşürüyor.

Kiel Dünya Ekonomisi Enstitüsü (IfW) tarafından yürütülen araştırmaya göre, Almanya’nın üçüncü ülkelerdeki pazar payındaki düşüşün yalnızca yaklaşık üçte biri Çin’in genişlemesine atfedilebilir.

Bu durum, IfW’ye göre, bazı zorlukların iç kaynaklı olduğunu ve yalnızca Çin’in yükselişiyle açıklanamayacağını gösteriyor.

Enstitü kalıcı çözümün, “inovasyon ve yeni teknolojilere yapılan yatırımlarda” yattığını da söylüyor.

Çin’e karşı iktisadi yaptırım çağrılarının başını Fransa çekiyor

Bununla birlikte, AB içinde Çin’den yapılan ithalata yeni kısıtlamalar getirilmesi yönündeki çağrılar artıyor. Hem yüksek gümrük vergileri hem de ithalat kotaları tartışılıyor.

Şu ana kadar özellikle Fransa sert önlemler alınmasını talep ederken, özellikle İspanya son zamanlarda bu konuda fren yapıyor.

Madrid, oldukça uzun bir süredir Trump yönetimi ile çatışma rotasında ve dengeyi sağlamak için Pekin ile ilişkilerini iyileştirmeye çalışıyor.

Almanya, özellikle otomotiv ve kimya sektörlerinde çok sayıda Alman şirketinin Çin’de yaptığı önemli yatırımlar nedeniyle uzun süre temkinli bir tutum sergiledi.

Fakat 18–19 Haziran tarihlerinde Brüksel’de düzenlenen AB zirvesinde Şansölye Friedrich Merz de daha sert bir üslup kullandı.

Özellikle, Alman sanayisinin dezavantajlı durumda olmasının başlıca nedeninin Çin para biriminin yüzde 30 oranında düşük değerlenmiş olması olduğunu ileri sürdü.

Bu durumun, Çinli şirketlerin AB pazarlarını bile “istila etmesine” yol açtığını ve bunun “kabul edilemez” olduğunu söyledi.

Merz daha önce, G7 zirvesi sırasında ABD Başkanı Donald Trump ile de bu konuyu görüştüğünü ve Trump’ın “aynı görüşte olduğunu” bildirmişti.

Yuanın değerinin düşük olduğu görüşü pek çok kişi tarafından paylaşılıyor. Fakat Merz’in bahsettiği “yüzde 30” rakamı bir savaş ilanı olarak görülebilir: Uluslararası Para Fonu (IMF), devalüasyon oranını en fazla yüzde 15 olarak tahmin ediyor.

Çin, yeni bir “Plaza Anlaşması”nı kabul etmeyecek

AB’nin Çin’i para birimini devalüe etmeye zorlamayı başarabileceği düşüncesi son derece olasılık dışı; özellikle de Merz’in yeni bir “Plaza Anlaşması”ndan söz ettiği göz önüne alındığında.

22 Eylül 1985 tarihli Plaza Anlaşması’nda ABD, Birleşik Krallık, Fransa, Almanya ve Japonya, ABD dolarının Alman markı ve yen karşısında hedefli bir şekilde devalüe edilmesini kararlaştırmıştı. Bunun amacı, ABD’nin ticaret açığını azaltmaktı.

Plaza Anlaşması yalnızca kısmen başarılı oldu: ABD’nin Batı Almanya ile olan ticaret açığı azaldı fakat Japonya ile olan ticaret açığı azalmadı.

Bunun yerine, anlaşma Japonya’da bir resesyona yol açtı ve bu da ülke ekonomisine uzun vadede ciddi zararlar verdi.

Çin’in, kendi sanayisi için potansiyel olarak benzer sonuçlar doğurabilecek benzer bir önlemi kabul edeceği düşünülmüyor.

Pekin’deki yetkililer, yeni bir Plaza Anlaşması çağrısının yalnızca siyasi baskıyı artırmayı amaçladığını belirtiyorlar.

Ticaret savaşı simülasyonu: AB, Çin’i yenemiyor

Bu durum, ticaret engellerinin getirilmesi kadar riskli olarak değerlendirilebilir.

Haziran ortasında Financial Times, düşünce kuruluşları ve akademiden uzmanların yürüttüğü, AB ile Çin arasındaki bir ticaret savaşına ilişkin masaüstü simülasyonunu haber yaptı. 

Senaryolarında, AB’nin tartışmasız en keskin silahı sayılabilecek bir önlem bile yer alıyordu: çip üretim makineleri üreten Hollandalı ASML şirketinin ürünlerine ambargo uygulanması. Çin, günümüzde hâlâ bu ürünlere bağımlı durumda. 

Fakat simülasyonda Çin, nadir toprak elementlerinin yanı sıra Avrupa’nın ilaç endüstrisi için hayati önem taşıyan hammaddelere de ambargo uygulama tehdidiyle karşılık verdi.

ASML ambargosunun aksine, bu iki önlem de nispeten hızlı bir şekilde yürürlüğe girecek ve AB sanayisine ciddi zarar verebilecekti.

Financial Times’ın da belirttiği gibi, AB simülasyonda Çin tarafına gerçek anlamda baskı uygulamayı başaramadı.

Sonuçta, kaybedeceği topyekûn bir iktisadi savaşı önlemek için Pekin’den sadece sembolik tavizlerle yetinmek zorunda kaldı.

AB, nadir toprak elementlerine kendi erişimini güvence altına almaya karar verdi, ama bu, on yıllar sürmese bile yıllar alacak.

Çözüm için hedef ekim ayı

Pazar günü Almanya Ekonomi Bakanı Katherina Reiche ile yapılan görüşmelerin ardından, Çin Ticaret Bakanı Wang Wentao Pazartesi günü AB Ticaret Komiseri Maroš Šefčovič ile bir araya gelerek yoğun görüşmeler gerçekleştirdi.

Šefčovič daha sonra “yapıcı” müzakerelerin yapıldığını ve hedefin ortak bir çözüme ulaşmak olduğunu belirtti.

Bunun Ekim ayına kadar gerçekleştirilmesi bekleniyor. Reiche daha önce de benzer açıklamalarda bulunmuştu.

Bu durum, Berlin ve Brüksel’in bir ticaret savaşını kaybedebileceklerini fark ederek şimdilik çatışmayı tırmandırmaktan kaçındıklarını gösteriyor.

Okumaya Devam Et

Diplomasi

NATO ve Avrupa orduları yeni savaş dönemine hazırlanıyor

Yayınlanma

Londra’da düzenlenen savunma konferansında bir araya gelen üst düzey Avrupalı askeri yetkililer, Rusya kaynaklı olası tehditler karşısında savunma yaklaşımlarının kökten değiştirilmesi gerektiğini açıkladı. Askeri liderler, yapay zekanın muharebe verilerini işlemedeki dönüştürücü rolüne dikkat çekerken, yüksek maliyetli askeri sistemler yerine daha ucuz ve hızlı üretilebilen teknolojilere geçilmesini talep etti.

Avrupa’nın, Rusya’dan gelebilecek olası tehditlerin de etkisiyle şekillenen “yeni savaş dönemine” hazırlanması ve askeri kabiliyetlerini bu doğrultuda gözden geçirmesi gerektiği belirtildi.

Londra’da düzenlenen savunma konferansında bir araya gelen üst düzey askeri yetkililer, kıtanın savunma yaklaşımında köklü değişiklikler yapılması yönünde çağrıda bulundu.

NATO’nun Avrupa Müttefik Kuvvetler Yüksek Komutan Yardımcısı Hava Orgeneral John Stringer, konferansta yaptığı konuşmada karşı karşıya kalınan sınamaları aktardı.

Stringer “Karşı karşıya olduğumuz tehdit, 360 derecelik bir genişliğe sahip. Rusya uzun menzilli havacılık unsurlarının yanı sıra belirgin bir şekilde Rusya Kuzey Filosu’ndan kaynaklanan güçlü su üstü ve su altı tehditleriyle mücadele etmek zorunda olduğumuz menziller açısından artık çok daha kuzeye bakmamız gerekiyor” ifadelerini kullandı.

Hava Orgeneral Stringer ayrıca, AB ülkelerine uzun üretim süreçlerine sahip yüksek maliyetli platformlara olan bağımlılığı azaltmaları çağrısı yaptı. Stringer, bunun yerine insansız hava araçları ve önleyici sistemler gibi kitlesel olarak üretilebilen, daha düşük maliyetli askeri teçhizata geçilmesini önerdi.

Stringer, öncelikli alanlar arasında derinlemesine hassas vuruş kabiliyetlerini, elektronik harp sistemlerini ve binlerce kilometre menzile sahip silahlara karşı hava savunmasının güçlendirilmesini de sıraladı.

Mevcut çatışmaların kara savaşlarının yapısını temelden değiştirdiğini belirten Almanya Kara Kuvvetleri Komutanı Korgeneral Christian Freuding ise harcamaların artırılması ve tedarik süreçlerinin hızlandırılmasının ötesine geçilmesi gerektiğini kaydetti.

Freuding, Avrupa’nın “savaşma yöntemlerini de kökten uyumlu hale getirmesi” gerektiğini ifade etti. Alman ordusunun tedarik süreçlerinde kritik açıkları kapatmak adına mevcut ve hızlı çözümlere odaklandığını aktaran Freuding, “beş yıl sonra mümkün olabilecek ancak teslimatı on yılı bulacak” sistemleri beklemek yerine bugünün imkanlarına yöneldiklerini ekledi.

Askeri liderler, muharebe verilerinin işlenmesinde yapay zekanın sunduğu imkanlara da dikkat çekti. İngiltere Genelkurmay Başkanı General Roly Walker, geçmişte 72 saat süren bir kolordu planlama döngüsünün yapay zeka sayesinde artık bir saate kadar indirilebildiğini kaydetti.

Bazı üst düzey Avrupalı yetkililer, Rusya’nın önümüzdeki birkaç yıl içinde askeri kapasitesini NATO topraklarına tehdit oluşturabilecek seviyeye yeniden ulaştırabileceğini öngörüyor.

ABD merkezli Foreign Affairs dergisinde yayımlanan analizde, Donald Trump’ın ABD Başkanı olarak ikinci dönemine başlamasının ardından Avrupa ülkelerinin kendi güvenlik politikalarını yeniden gözden geçirdiği, silahlanma faaliyetlerini hızlandırdığı ve askeri harcamaları artırma kararı aldığı belirtilmişti.

Dergi, Avrupa’daki yeniden silahlanma sürecinin en önemli yürütücü gücü olarak Almanya’yı işaret etmişti.

AB Güvenlik Çalışmaları Enstitüsü tarafından Haziran ayında yayımlanan “Avrupa’yı Savunmak, Rusya’yı Caydırmak” başlıklı raporda da üye ülkelere NATO içinde daha fazla sorumluluk üstlenme çağrısı yapılmıştı.

Raporda askeri harcamaların, silah üretiminin, ortak tedarik süreçlerinin ve savunma sanayisinin güçlendirilmesi gerektiği vurgulanırken, Avrupa’nın artık ABD’nin eski seviyedeki askeri desteğine güvenerek hareket edemeyeceği kaydedilmişti.

ABD Başkanı Donald Trump, Avrupalı müttefiklerinden savunma harcamalarını gayrisafi yurt içi hasılalarının (GSYİH) yüzde 5’i seviyesine çıkarmalarını talep etmiş, NATO ülkelerini ABD’nin askeri harekatlarına yeterli destek vermedikleri gerekçesiyle eleştirmiş ve ittifakı Washington olmadan bir “kağıttan kaplan” olarak nitelendirmişti.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English