Diplomasi
Çok kutuplu dünyada Bandung Ruhu’nu yeniden değerlendirmek

Fang Xuting, Şanghay Üniversitesi Türkiye Araştırmaları Merkezi Araştırma Görevlisi
Çin diplomatik söylemini nasıl ifade ediyor?
18-24 Nisan 1955 tarihleri arasında 29 Asya ve Afrika ülkesi ile bölgesinden hükümet heyetleri, tarihi Asya-Afrika Konferansı için Endonezya’nın Bandung kentinde bir araya geldi. Bandung Konferansı’nın 70. yıl dönümünde, “Küresel Güney”in yükselişi ve geleneksel uluslararası güç dinamiklerinin yeniden yapılandığı, hızla dönüşen küresel düzenin arka planında, konferansın anısını ve kalıcı “Bandung Ruhu”nu yeniden ziyaret etmek yeni stratejik önem kazanıyor. Günümüz Çin’i için bu durum, çok taraflı diplomasiyi ilerletme, Güney-Güney işbirliğini derinleştirme ve uluslararası düzenin yeniden yapılandırılmasına katkıda bulunma açısından taze değer sunuyor.
Bandung Konferansı’nın tarihsel bağlamı
1950’lerde, Soğuk Savaş’ın yoğunlaştığı dönemde, Amerika Birleşik Devletleri ve Sovyetler Birliği liderliğindeki iki ideolojik blok, Üçüncü Dünya’da nüfuz için giderek daha fazla rekabet ediyordu. Asya ve Afrika’da yeni ortaya çıkan devletlerin liderleri kendi kaderlerini tayin hakkını ararken, anti-emperyalist ve sömürgecilik karşıtı hareketler ivme kazandı. Sömürge sistemi çözülmeye başladı. Asya ve Afrika’daki bağımsız uluslar, uluslararası ilişkilerde tarafsızlıklarını savunmada daha cesur hale geldi ve 1950’lerin başlarında Birleşmiş Milletler forumlarında giderek daha aktif rol aldı. Örneğin Hindistan, defalarca Asya ve Arap ülkeleri adına konuşarak Kore Savaşı’nda ateşkes ve barışçıl çözüm çağrısında bulundu. Amerikan askeri politikasını açıkça eleştirdi ve güç siyasetinden korkmadığını gösterdi.
1954 sonlarında düzenlenen Bogor Konferansı’nda beş ülke —Hindistan, Endonezya, Burma (şimdiki Myanmar), Seylan (şimdiki Sri Lanka) ve Pakistan— 1955’te ilk Asya-Afrika Konferansı’nı resmen başlatmak üzere ortak bildiri yayınladı. “Bağımsız hükümetler” ilkesine dayanarak, Çin dahil otuz ülke konferansa katılmaya davet edildi.
Çin’in diplomatik geçişi açısından bakıldığında, Bandung Konferansı, yeni kurulan Çin Halk Cumhuriyeti’nin devrimci dış politikadan uzaklaşıp devlet diplomasisine dayalı politikaya yöneldiği önemli anı temsil ediyordu. Bu, ikili Soğuk Savaş hizipleşmesinden barış içinde birlikte yaşamaya dayalı bağımsız dış politikaya geçişi simgeliyordu. Aslında, konferanstan önce bile —özellikle Kore Savaşı’ndan (1950–1953) sonra— Çin, Asyalı ve Afrikalı komşularına daha barışçıl imaj sunmak için dış politikasını yumuşatma eğilimi göstermişti.
Çin’in Kore Savaşı’na katılımı daha geniş çatışmanın sadece parçası olsa da, rolü askeri açıdan belirleyiciydi. Savaşın sonuçları, Asya’daki sosyalist hareketlerin ve ulusal kurtuluş mücadelelerinin seyrini kayda değer ölçüde etkiledi. Hem Asya’da hem de Avrupa’da sosyalist devletlerin ortaya çıkışı, Batılı güçlere karşı jeopolitik denge sağladı. Uzun süre, Doğu ile Batı arasındaki iki kutuplu çatışma stratejik dengeyi korudu, zira Amerika Birleşik Devletleri liderliğindeki Batılı güçler artık sadece Avrupa’daki sosyalist blokla değil, hem Avrupa hem de Asya’daki sosyalist ülkeler ittifakıyla karşı karşıyaydı.
Dahası, savaş, Çin Halk Cumhuriyeti’nin kuruluşundan bu yana Çin ile büyük Batılı güç arasındaki ilk doğrudan askeri çatışmaya işaret ediyordu. Azimli mücadeleyle Çin, Amerika Birleşik Devletleri’ni müzakere masasına dönmeye zorladı, Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti’ni krizden kurtardı, kendi ulusal sınırlarını savundu, Çin-Sovyet ittifakını pekiştirdi ve uluslararası konumunu yükseltti. Çin, savaşın haklı gerekçesini —”ABD saldırganlığına direnmek ve Kore’ye yardım etmek; vatanı korumak”— vurguladı ve anlatısını küresel anti-emperyalist mücadelelerle ilişkilendirerek, yeni ortaya çıkan Asya ve Afrika uluslarının sömürgecilik karşıtı özlemleriyle güçlü yankı uyandırdı. Bu retorik ve ideolojik uyumlar, Çin’in Üçüncü Dünya ile dayanışması için sağlam temel oluşturdu.
Son olarak, Çin’in Kore Savaşı sırasındaki Panmunjom müzakereleri de dahil olmak üzere diplomatik ve askeri angajmanı, Batı ile ilişkilerde değerli deneyim sağladı; bu deneyim daha sonra Çu Enlay’ın Bandung Konferansı’ndaki diplomatik başarısında etkili olacaktı.
18 Nisan 1955’te Bandung Konferansı resmen başladı. 24 Nisan akşamına gelindiğinde, son genel kurul oturumu, tarihte 29 Asya ve Afrika ülkesi tarafından topluca yayınlanan ilk ortak bildiri olan Asya-Afrika Konferansı Nihai Bildirisi’ni oybirliğiyle kabul etti. Bildiri, sömürgecilik karşıtlığı ve ulusal bağımsızlıkla ilgili konuları ele alan Bandung’un On İlkesi’ni içeriyor, küresel barış ve işbirliğini teşvik eden kararları benimsiyor ve Asya ve Afrika halklarının saldırganlığa karşı çıkma ve dünya barışını koruma yönündeki ortak özlemini yeniden teyit ediyordu.
Bandung Ruhu’nun tarihsel değeri ve Çin’in katkıları
Bandung Konferansı, zamanının en geniş coğrafi alanı ve nüfusu kapsayan, en büyük ve en temsili kıtalararası zirvesiydi. Asya ve Afrika uluslarının emperyalizme ve sömürgeciliğe karşı çıkma, ulusal bağımsızlığı koruma ve barış ile kalkınmayı teşvik etme yönündeki kolektif iradesini somutlaştırdı. Bandung Ruhu —farklılıkları koruyarak ortak zemin arama, barış içinde birlikte yaşama, dayanışma, işbirliği ve ortak mücadele— o zamandan beri dünya tarihinde değerli entelektüel miras haline geldi. Gelişmekte olan ülkelerin daha sonra uluslararası ilişkilere yaklaşımını derinden etkiledi. Sadık destekçi ve aktif katılımcı olarak Çin, Çin bilgeliğini ve diplomatik deneyimini sunarak Bandung Ruhu’nun oluşumuna önemli katkıda bulundu.
1) Çin’in barış içinde birlikte yaşamanın beş ilkesinin entegrasyonu
Asya-Afrika Konferansı Nihai Bildirisi’nin sonuç bölümü, Çin’in önerisi üzerine oybirliğiyle kabul edilen dünya barışını ve işbirliğini teşvik etme beyanını içeriyordu. Bu beyan, temel insan haklarına ve Birleşmiş Milletler Şartı’nın amaç ve ilkelerine saygı, tüm ulusların egemenliğine ve toprak bütünlüğüne saygı, büyük ya da küçük tüm ırkların ve ulusların eşitliğinin tanınması ve diğer ülkelerin iç işlerine müdahale etmeme gibi uluslararası ilişkilerin yürütülmesine yönelik on ilkeyi ana hatlarıyla belirtiyordu. Bandung’un On İlkesi, Çu Enlay’ın Barış İçinde Birlikte Yaşamanın Beş İlkesi’nin tüm unsurlarını tam olarak içeriyor ve bunları daha da geliştiriyordu.
2) Çin’in tutarlı anti-emperyalist ve sömürgecilik karşıtı duruşu
Çin liderliği, 1950’lerin “savaş ve devrim” ile karakterize edilen tarihsel bağlamını yansıtarak, yeni kurulan Halk Cumhuriyeti’ni sömürgeci saldırıya uğramış ve ulusal bağımsızlığını kazanmış sosyalist ulus olarak tanımladı. Bu kimlik, Bandung dönemindeki dış politikasına rehberlik etti. Konferansa giden toplantılarda Çu Enlay, kapitalist blok içindeki ülkelerin tipolojisini ortaya koyarak, Çin’in Amerika Birleşik Devletleri’ni izole etmesi, ara devletleri kazanması ve en çok ezilen uluslarla birleşmesi gerektiğini savundu. Buna göre, Çin’in Bandung Konferansı’na katılmaktaki temel amacı, uluslararası izolasyonunu kırmak ve Asya ile Afrika’daki ulusal kurtuluş için verilen haklı mücadeleyi tam olarak desteklemekti; böylece Bandung Ruhu’nun şekillenmesinde temel rol oynadı.
3) Çin’in “farklılıkları koruyarak ortak zemin arama” diplomatik yaklaşımını tanıtması
Katılımcı ülkelerin farklı ideolojik yönelimleri ve Amerika Birleşik Devletleri ile müttefiklerinin öncülüğündeki anti-komünist propaganda göz önüne alındığında, pek çok heyet Çin’e karşı temkinliydi. Hatta bazıları hem sömürgeciliğin hem de komünizmin kınanması gerektiğini savundu. Bu zorlukla karşı karşıya kalan Çu Enlay, uzlaşmacı ve kapsayıcı yanıt verdi: “Aramızda anlaşmazlıklar var, ancak bu tür farklılıkları kabul etmek, kendi başına bir anlaşma biçimidir”. Çin, suçlamalara yanıt olarak devrimci veya ideolojik retorikten kaçınarak bilinçli olarak “tartışmasız” yaklaşım benimsedi. Bu, konferansın sorunsuz ilerlemesini sağladı.
Konferans sırasında Çin, farklılıkları koruyarak ortak zemin arama ilkesine bağlı kaldı ve Endonezya ile Çifte Vatandaşlık Anlaşması’nı imzaladı. Endonezya Dışişleri Bakanı Sunario, anlaşmayı “iki Asya ülkesi arasında iyi niyet ve hoşgörü ruhu içinde” varılan anlaşma olarak övdü; ona göre bu ruh, Bandung Konferansı’nın kendisine de rehberlik etmişti.
Bandung Ruhu’nun günümüzdeki önemi ve Çin tarafından miras alınması
Geçtiğimiz 70 yıl içinde küresel manzara derin dönüşümler geçirdi. Sömürge sistemi çöktü, iki kutuplu Soğuk Savaş çatışması geçmişte kaldı ve ekonomik küreselleşme derinleşti. Barış, kalkınma, işbirliği ve karşılıklı fayda, dönemin hakim temaları haline geldi. Fakat, uluslararası toplumdaki temel çelişkiler kökten değişmedi. Adaletsiz ve eşitsiz siyasi ve iktisadi düzen devam ediyor ve medeniyetler, ideolojiler, siyasi sistemler ve kalkınma modelleri arasındaki gerilimler varlığını sürdürüyor.
Şu anda küresel manzarayı üç temel özellik tanımlamaktadır. Birincisi, güvenlik alanında, büyük güç rekabeti, blok çatışması, bölgesel çatışmalar ve iç karışıklıklar birbirini etkileyip güçlendirerek uluslararası güvenlik düzenini şekillendiriyor. 2022’de Ukrayna krizinin patlak vermesi, Soğuk Savaş sonrası dönemin sonunu ve akademisyenlerin artan küresel istikrarsızlıkla işaretlenen “Soğuk Savaş sonrası sonrası dönem” olarak adlandırdığı dönemin başlangıcını işaret ediyor olabilir.
İkincisi, ideolojik alanda, Batı’nın “demokrasi otoriterliğe karşı” anlatısı, Küresel Güney’in “çoklu moderniteler” savunusuyla çatışıyor. Amerika Birleşik Devletleri değer temelli diplomasiyi ve Hint-Pasifik Ekonomik Çerçevesi gibi dışlayıcı ittifakları teşvik ederken, Küresel Güney ülkeleri kalkınma haklarına ve egemen eşitliğe öncelik vererek ikili hizalanma mantığını reddediyor. Bu arada, sosyal medyadaki algoritmik güçlendirme enformasyon savaşını yoğunlaştırdı ve küresel kamuoyunu büyük güçlerin yumuşak güç rekabetinin yeni arenasına dönüştürdü.
Üçüncüsü, iktisadi alanda, Küresel Güney’in yükselişi ve yeni Güney-Güney işbirliği biçimlerinin ortaya çıkışı, küresel kalkınma manzarasını yeniden şekillendirdi. Geçmişle karşılaştırıldığında, güney ülkeleri artık daha fazla maddi kapasiteye, kalkınma deneyimine ve kurumsal platformlara sahip. Yapısal güçleri ciddi ölçüde arttı ve günümüzün küresel dönüşümlerinde giderek daha etkili roller oynamalarına olanak tanıdı.
Bandung Konferansı’na katılan ve Küresel Güney’in kilit liderlerinden biri olan Çin, giderek çok kutuplu hale gelen dünyada kendi diplomatik söylemini etkili şekilde ifade edebilmek için Bandung Ruhu’nu miras almalı ve yeni dönemin özellikleriyle uyumlu hale getirerek ilerletmeli.
1) Blok öatışmasını azaltmak için “barış içinde birlikte yaşama”yı kullanmak
Çin, Soğuk Savaş zihniyetine karşı çıkmaya ve güvenliğe yönelik “kapsamlı, işbirlikçi ve sürdürülebilir” yaklaşımı teşvik etmeye devam etmeli. Kavramsal düzeyde, Çin’in önerdiği Küresel Güvenlik Girişimi, Küresel Güney’in endişelerinin çoğuyla uyumlu. Bu nedenle, Küresel Güney Güvenlik Perspektifi oluşturmak için yol gösterici çerçeve işlevi görebilir. Pratikte Çin, Küresel Güney ülkeleri arasında hem ikili hem de çok taraflı diplomasiyi güçlendirmeli. İki tipik çok taraflılık biçimi ortaya çıktı:
Birincisi, BRICS’in tipik örnek olduğu büyük Küresel Güney güçleri arasında çok taraflı işbirliği. Yoğunlaşan büyük güç rekabeti bağlamında, BRICS’in genişlemesi —özellikle Orta Doğu devletlerinin dahil edilmesi— mekanizmanın güvenlik yönetişiminde daha büyük rol oynayabileceğinin sinyalini veriyor. Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) ve BRICS gibi platformlar, güvenlik çıkarlarını koordine etmek ve Hint-Pasifik stratejilerinin dışlayıcılığına karşı koymak için kullanılmalı.
İkincisi, Küresel Güney güçleri ile tüm bölgesel gruplar arasındaki işbirliği. Örnekler arasında Çin’in Afrika, Arap devletleri ve Pasifik ada ülkeleriyle angajmanı yer alıyor. Çin-Afrika İşbirliği Forumu (FOCAC) ve Çin-Arap Devletleri İşbirliği Forumu gibi forumlar, bölgesel sıcak noktaların gerilimini düşürmek ve blok temelli çatışmayı reddetmek için platformlar sağlıyor.
2) Değer temelli diplomasiyi “farklılıkları koruyarak ortak zemin arama” ilkesiyle dengelemek
İlk olarak Çu Enlay tarafından Bandung’da önerilen farklılıkları koruyarak ortak zemin arama kavramı, pragmatik işbirliği lehine ideolojik dogmatizme direnmeyi vurguladı. Bugün Çin, egemen eşitlik ilkesini ve tüm ulusların kendi kalkınma yollarını seçme hakkını vurgulayarak “demokrasi otoriterliğe karşı” anlatısına meydan okumalı. Karşılıklı saygı ve kapsayıcılık ilkesi, medeniyetler arası diyaloğu ve sistemler arası karşılıklı öğrenmeyi vurgulayan modeli destekleyerek uluslararası ilişkilere rehberlik etmeli.
Çin, tek taraflılığa, sıfır toplamlı düşünceye ve hegemonik uygulamalara karşı çıkmalı, karşılıklı saygı, adalet, hakkaniyet ve kazan-kazan işbirliğine dayalı yeni tip uluslararası ilişkileri teşvik etmeli. Ayrıca kalkınma haklarına öncelik veren Küresel Güney söylem sisteminin inşasını hızlandırmalı. BM İnsan Hakları Konseyi gibi uluslararası platformlarda Çin, Batılı güçler tarafından insan haklarının siyasallaştırılmasına direnmeli. Dahası, CGTN ve TikTok gibi platformlar aracılığıyla uluslararası iletişim güçlendirilmeli, algı savaşına karşı koymak için etkili Kuşak ve Yol işbirliği vakaları kullanılmalı.
3) Güney-Güney işbirliği yoluyla kalkınma paradigması dönüşümünü yönlendirmek
Barış İçinde Birlikte Yaşamanın Beş İlkesi’nden Bandung Ruhu’na ve yeni Güney-Güney işbirliğinin ortaya çıkışına kadar, öz her zaman kalkınma yollarının çeşitliliğine saygı ve eşitlik, dayanışma ve karşılıklı faydaya dayalı ortaklıklar oldu. Amaç, yoksulluğu ve az gelişmişliği aşmak, adil küresel düzen inşa etmek ve çeşitlilik içinde birliği gerçekleştirmek.
Çin, özellikle Asya ve Afrika’da altyapı ve kapasite işbirliğine odaklanarak Kuşak ve Yol Girişimi’nin (KYG) yüksek kaliteli gelişimini derinleştirmelidir. Gelecek On Yıl İçin Kuşak ve Yol Girişimi’nin Yüksek Kaliteli Gelişimine Bakış‘a göre, Çin “küçük ama güzel” geçim projelerine öncelik vermeli, böylece Bandung’un ekonomik karşılıklı yardım idealini yerine getirmeli.
Çin, Güney-Güney işbirliği modellerinde yenilik yapmalı. Büyük ölçüde gelişmiş Batı ülkelerinin modernleşme deneyimleriyle şekillenen geleneksel uluslararası kalkınma paradigmaları, tek yönlü akma eğilimindedir ve alıcı ülkeleri kurumsal olarak Batı normlarına uymaya zorlar. Buna karşılık Çin, Afrika ile sürdürdüğü ortak modernleşme modelini teşvik etmeye devam etmeli. Bu yaklaşım, karşılıklı etkileşimi ve paylaşılan iradeyi vurgular, aşağıdan yukarıya istişare, ortak inşa ve ortak paylaşım yoluyla yerli inisiyatifi teşvik eder ve böylece daha eşit ve sürdürülebilir kalkınma ortaklıklarını besler.
Çin, modernleşme modeli olarak hizmet etmeli. Çin tarzı modernleşmenin yeni uygulamaları, yalnızca Çin’in Küresel Güney kalkınmasındaki liderliği için sağlam temel sağlamakla kalmaz, aynı zamanda diğer Küresel Güney ülkelerine alternatif kalkınma yolları sunar. Çin-Afrika ortak modernleşmesi kilit stratejik odak noktası olarak, Çin yeni uluslararası modernleşme işbirliği paradigmasına öncülük etmeye yardımcı olabilir.
1955’te Bandung Konferansı’nın sunduğu fırsatı değerlendirerek, Çin Halk Cumhuriyeti Batı’nın izolasyonunu ve ablukasını başarıyla kırdı ve kendisini Üçüncü Dünya için güvenilir ortak olarak sundu. Yetmiş yıl sonra Çin, Bandung deneyiminden tekrar yararlanmalı, Bandung Ruhu’nu yeni dönemde Çin karakteristiği taşıyan diplomasi pratiğiyle bütünleştirmeli. Bunu yaparken Çin, daha adil ve makul uluslararası düzenin inşasına yardımcı olacak ve dünya barışı ile kalkınmasına katkıda bulunacaktır. Bu sadece tarihe saygı duruşu değil, aynı zamanda mevcut zorluklara yanıt ve geleceğin keşfidir.
Diplomasi
Ermenistan parlamento seçimleri için sandık başına gidiyor

Ermenistan’da yaklaşık 2,5 milyon seçmen, Avrupa Birliği ile entegrasyonu savunan Başbakan Nikol Paşinyan ve Avrasya Ekonomik Birliği yanlısı muhalefet arasında tercih yapmak üzere parlamento seçimlerine gidiyor. Seçim yarışında iktidardaki Sivil Sözleşme partisinin yanı sıra iş insanı Samvel Karapetyan ve eski Cumhurbaşkanı Robert Koçaryan’ın liderlik ettiği ittifaklar öne çıkıyor.
Ermenistan, Avrupa Birliği (AB) ile entegrasyonu savunan mevcut Başbakan Nikol Paşinyan ile Avrasya Ekonomik Birliği (AEB) üyeliğinin korunmasını hedefleyen muhalefet arasında tercih yapacağı parlamento seçimlerine gidiyor.
Farklı resmi aktarımlara göre 6 veya 7 Haziran’da yapılması planlanan oylamaya 17 parti ve iki seçim ittifakının, diğer bir veriye göre ise toplam 18 siyasi gücün katılması bekleniyor. Göç ve Vatandaşlık Servisi, seçimlerde yaklaşık 2 milyon 500 bin kişinin oy kullanacağını kaydetti.
Parlamenter cumhuriyet sistemiyle yönetilen Ermenistan’da hükümeti, en az 101 milletvekilinden oluşan ve beş yıllık süre için seçilen Ulusal Meclis kuruyor.
Hükümetin başında, meclis çoğunluğunun önerisi üzerine cumhurbaşkanı tarafından atanan ve fiili devlet başkanı statüsü taşıyan başbakan bulunuyor.
Ulusal Meclis seçimleri nispi temsil sistemine, başka bir deyişle parti listelerine göre gerçekleştiriliyor. Tek bir partinin meclise girebilmesi için oyların en az yüzde 4’ünü, iki veya üç partili ittifakların yüzde 8’ini, daha büyük ittifakların ise yüzde 10’unu alması gerekiyor.
Barajı üçten az listenin geçmesi durumunda, en çok oy alan ilk üç lider doğrudan manda elde ediyor.
Sistemde “bonus sistemi” adı verilen özel bir uygulama bulunuyor. Bu kurala göre, yüzde 54’ten az oy alan lider listeye, yüzde 54’lük sandalye oranına ulaşana kadar ek milletvekilliği veriliyor. Oy oranının yüzde 66’yı aşması halinde ise elde edilen fazla mandalar diğer katılımcılara devrediliyor.
Üç ana aday başbakanlık koltuğu için seçim yarışına giriyor
Sivil Sözleşme partisinin adayı olan gazeteci, “Kadife Devrim” lideri ve mevcut Başbakan Nikol Paşinyan, 1 Haziran 1975’te Ermenistan SSC’nin İcevan kentinde doğdu. Okul yıllarında Karabağ hareketinin protestolarına katılan Paşinyan, 1991 yılında Erivan Devlet Üniversitesi Filoloji Fakültesi Gazetecilik Bölümüne girdi ve öğrenciliği sırasında muhalif yayınlarla çalışmaya başladı.
1993’ten itibaren muhabirlik yapan isim, 1998’deki cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Aşot Bleyan’ın seçim kampanyası koordinatörü olarak görev aldı. Aynı dönemde Oragir gazetesini kurarak yöneticiliğini üstlendi. 2004 yılında otomobili Erivan’ın merkezinde patlatıldı. Paşinyan suikast girişimiyle ilgili olarak iş insanı Gagik Tsarukyan’ı suçladı ancak soruşturma makamları patlamanın kısa devreden kaynaklandığı sonucuna vardı.
Siyasi kariyerine 2007 yılında başlayan Paşinyan, parlamento seçimlerinde yüzde 1,3 oy alan Azil ittifakının liderliğini yürüttü. Ardından cumhurbaşkanı adayı Levon Ter-Petrosyan’ın seçim karargahına katıldı. 2008’de Ter-Petrosyan’ın yenilgisinin ardından başlayan protestolarda aktif rol oynadı ve hakkında arama kararı çıkarıldı.
2010 yılında 7 yıl hapis cezasına çarptırıldı ancak ertesi yıl afla cezaevinden çıktı. 2012’de Ermeni Ulusal Kongresi ittifakından Ulusal Meclis milletvekili seçildi. Üç yıl sonra Sivil Sözleşme partisinin kurucuları arasında yer aldı. 2017 yılında Çıkış ittifakı listesinden yeniden seçilen Paşinyan, aynı dönemde Erivan belediye başkanlığına aday oldu fakat mevcut başkan Taron Margaryan’a karşı seçimi kaybetti.
Paşinyan, anayasa değişikliklerinin yürürlüğe girmesiyle ülkenin başkanlık sisteminden parlamenter sisteme geçmesinin ardından, eski Cumhurbaşkanı Serj Sarkisyan’ın başbakanlığa atanmasına karşı 2018’de iktidardaki Ermenistan Cumhuriyet Partisi’ne yönelik protestolara liderlik etti.
Sürecin sonucunda başbakanlık koltuğuna Paşinyan oturdu. Yeni hükümet başkanı o dönemde, “Devrim sadece Ermenistan’da değil, tüm dünyadaki Ermeniler arasında ve ulusal bilinçte gerçekleşti, bunun en önemli sonucu da ulusal potansiyelin kullanılması olmalıdır” ifadelerini kullandı.
Aralık 2018’deki erken parlamento seçimlerinde Benim Adımım ittifakına liderlik ederek oyların yüzde 70’inden fazlasını aldı ve görevini korudu.
Mevcut başbakanın en büyük problemini, istifasını talep eden protestolara yol açan 2020 İkinci Karabağ Savaşı’ndaki yenilgi oluşturdu.
Buna rağmen, 2021’deki erken seçimlerde Sivil Sözleşme oyların yüzde 54’ünü alarak iktidarı elinde tuttu. Başbakan konu hakkında, “Tarih, savaşta kazanılan zaferin her zaman zafere dönüşmediğini, aynı şekilde savaşta alınan yenilginin de her zaman yenilgi olmadığını göstermiştir. Yenilgimizi zafere dönüştürmeliyiz” açıklamasını yaptı.
O dönem Paşinyan, Rusya, Kolektif Güvenlik Antlaşması Örgütü (KGAÖ) ve AEB ile ilişkileri derinleştirip geliştirme sözü verdi.
2024 yılında Avrupa Parlamentosu, Ermenistan’ın Avrupa Birliği’ne katılım şartlarını karşıladığını belirten bir karar tasarısını kabul etti. Bu gelişmenin ardından Paşinyan’ın söyleminde değişiklik görüldü.
2025’te Ulusal Meclis ülkenin AB üyeliği sürecinin başlatılmasına ilişkin yasayı onaylarken, başbakan ülkenin bunu “şartsız ve koşulsuz” olarak istediğini duyurdu. Başbakan Mayıs 2026’da, “Ermenistan halkının bir alternatifi olmalıdır; AEB’de veya AB’de olmak. Buna ben değil, siz, Ermenistan vatandaşları karar verecek” görüşünü aktardı.
Buna karşılık Moskova, ülkenin AEB’den ayrılması durumunda karşılaşacağı ciddi ekonomik sonuçlar konusunda uyarıda bulunarak Ermeni çiçek, alkol, balık ve tarım ürünlerinin ithalatını kısıtlamaya başladı.
Rusya ile ilişkilerde hiçbir radikal eylemde bulunma niyetinde olmadığını belirten Paşinyan, “Rusya Devlet Başkanı ile kelimenin tam anlamıyla dostane ilişkilerim var” dedi.
Sanayi ve inşaat grubu Taşir’in kurucusu ve başkanı Samvel Karapetyan, Güçlü Ermenistan partisinin adayı olarak öne çıkıyor. 18 Ağustos 1965’te Ermenistan SSC’nin Kalinino kentinde doğan iş insanının girişimiyle 1991’de şehre Taşir adı verildi.
Erivan Politeknik Enstitüsü Makine Mühendisliği Fakültesinden mühendislik eğitimi alarak mezun olan Karapetyan, üniversiteden sonra bir süre yerel bir fabrikada çalıştı. Girişimcilik faaliyetlerine 1980’lerin sonunda Ermenistan’da küçük bir emaye eşya üretim tesisi kurarak başladı.
Rusya’ya taşındıktan sonra, 1997’de kardeşi Karen ile birlikte Kalugaglavsnab’ı satın alarak gelecekteki Taşir holdinginin yapısını kurdu.
İlk projeler Kaluga bölgesindeki inşaat ve yerel yatırımlarla ilgiliydi, ancak zamanla şirket portföyüne gayrimenkul geliştirme, enerji, finans, üretim ve kamu beslenmesi alanlarındaki varlıklar dahil oldu. Forbes dergisi, 2026 yılında girişimcinin servetini 4,1 milyar dolar olarak tahmin etti.
Haziran 2025’e kadar siyasi hayata katılmayan Karapetyan, Paşinyan ile Ermeni Apostolik Kilisesi arasındaki anlaşmazlık zemininde kiliseyi savunan bir açıklama yaptı.
İş insanı, “Eğer siyasi figürler başarılı olamazsa, kiliseye yönelik kampanyaya kendi yöntemlerimizle müdahale edeceğiz” dedi.
Bu açıklamanın ardından kendisine iktidarı ele geçirme çağrısı ve kara para aklama suçlamaları yöneltildi. Girişimci şu anda ev hapsinde bulunuyor.
Karapetyan, 2026’nın başlarında Güçlü Ermenistan partisini kurdu ve başına geçti. Parti, seçimlere Yeni Dönem ve Birleşik Ermeniler ile ittifak halinde katılıyor. Milyarder, “Rusya yanlısı tutumuma gelince, Rusya’yı düşmanımız olarak görmüyorum, dost bir ülke olarak görüyorum, ancak benim için Ermenistan Cumhuriyeti’nin ve Ermeni halkının çıkarları söz konusudur” ifadelerini kullandı.
Nisan ayında Karapetyan, seçimlere katılmak için Rusya vatandaşlığından çıkacağını duyurdu. Girişimci ayrıca sahip olduğu Kıbrıs pasaportundan da vazgeçti.
Güçlü Ermenistan partisi; radikal ekonomik reformlar, büyük yatırımların çekilmesi, küçük ve orta ölçekli işletmeler üzerindeki vergi yükünün azaltılması, deregülasyon yapılması ve denetleyici kurumların yetkilerinin kısıtlanmasının yanı sıra enerji ve altyapı sözleşmelerinin ulusal çıkarlar lehine gözden geçirilmesi taahhüdünde bulunuyor.
İş insanı, “Ermenistan’ı jeopolitik kurban statüsünden çıkaracağız. Bölgedeki çıkarların ve önceliklerin dengesini yeniden kuracağız. Ve o zaman transit yollar Ermenistan’ın egemen topraklarında kalacak, müttefik bile olsa başka bir ülkenin bütçesini değil, kendi bütçesini yılda yüz milyonlarca dolarla dolduracak” sözlerini kaydetti.
Ana muhalefet gücünün lideri olan eski Cumhurbaşkanı Robert Koçaryan ise Ermenistan ittifakını temsil ediyor. 31 Ağustos 1954’te Azerbaycan SSC’ye bağlı Dağlık Karabağ Özerk Oblastı’nın başkenti Stepanakert’te, bugünkü adıyla Azerbaycan’ın Hankendi şehrinde doğdu.
1971’de Moskova Enerji Enstitüsünün uzaktan eğitim bölümüne girdi, ancak kısa süre sonra Sovyet ordusuna askere çağrıldı. 1973’ten itibaren Stepanakert ve Moskova’daki işletmelerde çalıştı, ardından eğitimine devam ederek 1982’de Erivan Politeknik Enstitüsü Elektroteknik Fakültesinden elektromekanik mühendisi diplomasıyla onur derecesiyle mezun oldu.
1980’lerin başında siyasi faaliyetlerine başlayan Koçaryan, 1980 ile 1981 yılları arasında Stepanakert Elektroteknik Fabrikasında makine mühendisi olarak çalıştı. 1981 ile 1985 yılları arasında ise Komsomol Stepanakert Şehir Komitesinin ikinci sekreteri olarak görev yaptı.
Koçaryan 1988’de, Dağlık Karabağ’ın Azerbaycan SSC’den ayrılması ve Ermenistan’ın kontrolüne geçmesi için başlatılan hareketin liderliğini üstlendi. 1994’te tanınmayan Dağlık Karabağ Cumhuriyeti’nin başına geçti.
Üç yıl sonra Ermenistan Başbakanı oldu ve bir yıl sonra cumhurbaşkanı seçilerek bu görevde iki dönem bulundu. Koçaryan’ın yönetiminin son dönemi, parlamento seçimlerinin ardından muhalefetin protestosunun şiddet kullanılarak bastırıldığı ve 10 kişinin öldüğü 1 Mart 2008 olaylarıyla gölgelendi.
İktidara gelen Paşinyan, olaylara karıştığı iddiasıyla eski cumhurbaşkanı hakkında cezai kovuşturma başlattı. Haziran 2009’da AFK Sistema şirketinin bağımsız direktörü seçilen Koçaryan, 2015 anayasa reformlarına kesinlikle karşı çıktı.
2021’deki erken parlamento seçimlerinin sonuçlarına göre Koçaryan’ın Ermenistan ittifakı en büyük muhalefet grubunu oluşturdu, ancak kendisi mandayı reddetti. Politikacı bu kararını, “Zamanında hem Artsah’ın hem de Ermenistan’ın parlamentosunda milletvekilliği yapmıştım, ancak karakterim gereği her zaman yürütme erkinin bir adamı oldum” sözleriyle açıkladı.
2022’nin sonuna doğru ittifak dağıldı. Koçaryan’ın koalisyonu güncellenmiş bir formatta seçimlere katılıyor ve Rusya ile ilişkilerin derinleştirilmesini savunuyor. Politikacı, “Müttefiklerimiz ve büyük ülkeler tarafından güvenliklerine tehdit olarak değerlendirilebilecek adımları asla atmamalıyız” görüşünü taşıyor.
Anket verileri iktidar partisinin önde olduğunu gösteriyor
EVN verilerine göre, ankete katılanların yaklaşık yüzde 85’i 7 Haziran’da oy kullanma niyetinde olduğunu beyan etti. Yalnızca Sivil Sözleşme ve Güçlü Ermenistan’ın barajı geçebileceği belirtiliyor.
Anket, iktidar partisinin yaklaşık yüzde 50 ile kazanacağına işaret ediyor. Diğer siyasi güçlerin destek seviyesi ise yüzde 1’in altı ile yüzde 15 arasında değişiyor. PolitPro verilerine göre “Sivil Sözleşme”, 2026 yılı boyunca liderliğini korudu. Partinin reytingi Mayıs ayında yüzde 56 ile rekor seviyeye ulaştı.
Başka bir EVN anketinin sonuçlarına göre vatandaşların yüzde 49’u Başbakan Nikol Paşinyan’ın faaliyetlerini onaylarken, katılımcıların yüzde 33,7’si politikalarından memnuniyet duymadığını bildirdi. Ankete katılanların yüzde 55,1’i mevcut hükümetin yolsuzlukla mücadelede yeterli önlem alamadığına inanıyor.
Öte yandan katılımcıların yüzde 53,8’i, Paşinyan’ın başbakanlığı döneminde ülkede güvenlik durumunun iyileştiğine dikkat çekiyor. “Sivil Sözleşme”nin, vatandaşların üçte birinin oyunu alarak yarışın favorisi konumunda olduğu ön anketlere yansıyor.
Moskova yönetimi üyelik tercihinin referanduma gitmesini istiyor
Rusya Dışişleri Bakanlığı, Ermeni makamlarının muhalefet partilerini seçimlerden çekme girişimleri olduğunu aktardı. Bakanlık Temsilcisi Mariya Zaharova’nın açıklamasına göre, cumhuriyette “demokratik prosedürlere karşı bir mücadele” yürütülüyor.
Daha önce cumhuriyetin Merkez Seçim Kurulu, yarışın bir diğer katılımcısı olan Cumhuriyet partisinin ısrarına rağmen muhalif Güçlü Ermenistan ittifakını parlamento seçimlerinden men etmeyi reddetmişti.
Rus yetkililer Erivan’ın AB ve AEB arasındaki tercihini halk oylamasına sunmasını talep ediyor. 5 Haziran’da Kremlin Sözcüsü Dmitriy Peskov, Ermenistan’ın Avrupa Birliği’nden ziyade Avrasya Ekonomik Birliği’nde daha iyi olacağı fikrini dile getirdi.
Sözcüye göre cumhuriyetin vatandaşları AEB içinde daha fazla kazanacak ve gelişecek. Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ise bu konuda mümkün olan en kısa sürede bir referandum yapılması çağrısında bulundu. Putin, ülkenin gelecekteki yolu hakkında alacağı karar ne olursa olsun Rusya’nın Ermenistan ile normal ilişkilerini koruyacağını ekledi.
Seçmenler istihdam yaratılması ve ekonomik reform bekliyor
Her türlü propaganda faaliyetinin yasaklandığı sessizlik gününde Kommersant FM’e Erivan’daki durumu aktaran yerel gazeteci Naira Ovhannisyan, sokakların sakin göründüğünü ancak bu sükunetin aldatıcı olduğunu bildirdi.
Ovhannisyan, “Son günlerde durum gözle görülür şekilde gerginleşti. Muhalif aktivistler ve seçim karargahı temsilcilerine yönelik bir gözaltı ve tutuklama dalgası yaşandı. Daha dün, Güçlü Ermenistan bloğunun kaydını iptal etme ve yarıştan çekme girişimi oldu. İttifak yine de oylamaya katılabilecek” bilgisini verdi.
Erivan’ın merkezinde çok sayıda insan bulunduğunu, bazılarının oy kullanmak için Ermenistan’a uçtuğunu aktaran Ovhannisyan; çok sayıda gözlemci, gazeteci ve analistin de geldiğini kaydetti.
Seçim yarışındaki tartışmaların çok hararetli geçtiğini belirten gazeteci sözlerini şöyle sürdürdü:
“Bu seçimler şu an bir kavşak olarak adlandırılıyor, çünkü masada temel meseleler var: Ermenistan Avrupa ve ABD ile entegrasyona doğru ilerlemeye devam edecek mi ve halk Azerbaycan ile barış anlaşması imzalama yönündeki mevcut rotayı destekleyecek mi? Anketlere göre nüfusun yaklaşık yüzde 30 ila yüzde 40’ının son ana kadar kararını vermemiş olması durumu daha da belirsizleştiriyor. Şu an Ermenistan’ın beklenti içinde donup kaldığı söylenebilir. Yarın ülkenin bundan sonra nereye gideceğini gösterecek.”
Erivanlı iş danışmanı Karen Avakyan ise vatandaşların öncelikli olarak ülkedeki ekonomik değişimlerle ilgilendiğini ifade etti. İnsanların arkadaş veya iş ortamlarında dile getirdikleri görüşlerin oy kabinindeki sonuçlarla her zaman örtüşmeyebileceğini belirten Avakyan, siyasi mücadelenin toplumu yorduğunu ve tartışma düzeyinin oldukça yükseldiğini söyledi.
Beklentinin yüksek olduğunu kaydeden Avakyan, “Mevcut iktidar yeniden seçilse bile kendisinden yine de değişim beklenecek ve partinin üstlendiği taahhütlerin yerine getirilmesi gerekecek. İnsanlar her şeyden önce ekonomik bağlamda, istihdam yaratılması ve her ailenin refahının artması yönünde değişimler bekliyor. Ermeni toplumunun onlarca yıldır karşılaştığı pek çok birikmiş zorluk var” değerlendirmesini yaptı.
Bu arada Ermenistan Savunma Bakanlığı, oy kullanmak için cumhuriyete gelen ancak ülkede yaşamayan bazı erkeklere 25 günlük askeri eğitim kamplarına katılmaları için celp kağıtları verildiğini duyurdu.
Diplomasi
Trump’ın ikinci döneminde Tayvan’a silah satışları, Biden dönemini yüzde 40 aştı

Pekin ABD’nin ilişkilerdeki kararlılığını test ederken, Washington Tayvan’a 14 milyar dolarlık yeni silah paketini değerlendiriyor.
Nikkei’nin edindiği bilgilere göre, ABD Başkanı Donald Trump’ın ikinci yönetimi, ilk bir buçuk yılında Tayvan’a Joe Biden yönetiminin dört yıllık görev süresi boyunca onayladığından yüzde 36 daha fazla silah satışına onay verdi.
Bu artış haberi, Taipei’ye verilen desteğin Pekin’le yürütülen daha geniş kapsamlı pazarlıkların parçası olarak azaltılabileceğine dair Tayvan’da kaygıların büyüdüğü bir dönemde geldi.
ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Kongre oturumlarında yasa koyuculara, yönetimin Tayvan’a değeri 14 milyar dolara kadar çıkabilecek ek silah satışlarını gözden geçirdiğini söyledi.
Rubio, çarşamba gününe kadar iki gün boyunca Kongre komiteleri önünde Tayvan meselesi de dahil olmak üzere ABD politikasını anlattı.
Rubio’nun açıklamaları, Trump’ın Çin Devlet Başkanı Xi Jinping ile mayıs ortasında yaptığı zirvenin ardından, Tayvan’a silah satışlarının Pekin’le ilişkilerde “çok iyi bir pazarlık kozu” işlevi görebileceği yönündeki sözlerinden sonra geldi.
Bu açıklama, ABD’nin Tayvan’a desteğinin Pekin’le yapılacak daha kapsamlı bir anlaşmanın parçası olarak ciddi biçimde yeniden ayarlanabileceği endişelerini artırdı. Rubio ise bu görüşü reddetti.
Rubio, Çin’in taleplerinin Beyaz Saray’ın Tayvan’a silah satışları konusundaki karar alma sürecine müdahale etmesine izin verilmeyeceğini vurguladı.
ABD-Tayvan İş Konseyi’ne göre Biden yönetimi, Ocak 2021’de başlayan dört yıllık dönemde Tayvan’a 8,4 milyar dolarlık silah satışını onayladı. Buna karşılık ilk Trump yönetimi, dört yılda yaklaşık 18,3 milyar dolarlık silah satışını onaylayarak son dönem ABD yönetimleri içinde en yüksek toplam rakama ulaştı.
Mevcut Trump yönetimi ise Aralık 2025’te 11,4 milyar dolarlık bir paketi onayladı. Rubio’nun sözünü ettiği ek 14 milyar dolarlık paketin de onaylanması halinde, Trump’ın ikinci döneminde toplam silah satışları yaklaşık 25 milyar dolara ulaşacak.
Rubio, muhalefetteki Demokrat yasa koyucuların Trump yönetiminin Tayvan’a destek vermekte isteksiz davrandığı yönündeki eleştirilerine karşı çıktı. Uygulamada yönetimin, Demokrat selefinden daha agresif davrandığını savundu.
Rubio, yurt içi ve yurt dışındaki kaygıları gidermeye çalışırken, “Bazı açılardan kaybedilen zamanı telafi etmeye çalışıyoruz,” dedi.
Her iki partiden yasa koyucular, yönetimi Tayvan’a ek satışlar konusunda hızlı hareket etmeye çağırıyor. Rubio’nun verdiği güvencelerin somut adımlarla desteklenip desteklenmeyeceği, yönetimin bir sonraki kararına bağlı olacak. Bu karar, giderek daha fazla Trump yönetiminin Tayvan politikasının bir turnusol testi olarak görülüyor.
Trump yönetimiyle yakın bağları bulunan muhafazakâr düşünce kuruluşu Heritage Foundation’ın Asya Çalışmaları Merkezi’nde kıdemli politika analisti olan Edward Owen, yıl sonundan önce yeni bir silah paketinin onaylanacağından emin olduğunu söyledi.
Ancak bazıları, böyle bir onayın bu zaman dilimi içinde alınabileceği konusunda kuşkularını koruyor.
Trump, Xi’yi 24 Eylül’de Beyaz Saray’a davet etti.
İki taraf, yıl sonuna kadar üçe kadar zirve toplantısı düzenlemeyi hedefliyor. Xi, Trump’a Tayvan’a silah satışlarını durdurması yönünde defalarca çağrıda bulundu.
Trump yönetimi yeni bir paketle ilerlerse Çin’in sert tepki vermesi muhtemel. Bu da gelecekteki zirve toplantılarına ilişkin planları etkileyebilir.
Xi’nin ABD ziyareti, 3 Kasım’daki ara seçimlerden yaklaşık bir ay önce planlanıyor. Trump, içeride seçmenlere sunabileceği ekonomik anlaşmaları Çin’le yapma konusunda istekli.
Xi’yi kızdıracak herhangi bir adım bu çabaları karmaşıklaştırabilir. Bu nedenle Tayvan’a ek silah satışlarına ilişkin alınacak karar özellikle önemli hale geliyor.
Pratik kısıtlar da yeni silah satışlarını geciktirebilir.
Trump’ın Deniz Kuvvetleri Bakan vekili Hung Cao, Tayvan’a ek transferlerin ABD’nin İran’a yönelik saldırılarının sonuçları nedeniyle yavaşlayabileceğini söylediç
Operasyonda Tomahawk seyir füzeleri de dahil olmak üzere büyük miktarda silah kullanıldı.
Bazı analistler, stokların yeniden tamamlanmasının yıllar alabileceğini tahmin ediyor.
Satışların halihazırda onaylandığı durumlarda bile, ABD’li savunma üreticilerinin üretim kapasitesini artırmakta zorlanması nedeniyle Tayvan’a teslimatlar sık sık gecikti.
George Mason Üniversitesi’ne göre Tayvan, nisan ayı itibarıyla onaylanmış ancak teslim edilmemiş 29,7 milyar dolar değerinde silahı hâlâ bekliyordu.
Benzer teslimat birikmeleri, Japonya dahil dünyanın dört bir yanındaki ABD müttefiklerine yapılan silah sevkiyatlarını da etkiledi.
Birbiri ardına gelen ABD yönetimleri, olası bir Tayvan senaryosuna ilişkin uzun süredir stratejik muğlaklık politikasına bağlı kaldı.
Bu yaklaşım kapsamında Washington, Tayvan’a savunma kabiliyetleri sağlamayı taahhüt ederken, bir çatışma durumunda ABD güçlerinin nasıl karşılık vereceğini bilinçli olarak belirsiz bırakıyor.
Amaç, Pekin’in her zaman en kötü senaryo ihtimalini hesaba katmak zorunda kalmasını sağlayarak caydırıcılığı güçlendirmek.
ABD ayrıca uzun süredir izlediği “Tek Çin” politikasını da söylemde desteklemeye devam ediyor. Washington, Pekin’in Çin ana karası ile Tayvan’ın tek bir Çin’in ayrılmaz parçaları olduğu yönündeki tutumuna karşı çıkmamakla birlikte, Tayvan’ın savunmasını güçlendirmeye ve ayrılıkçı hükümeti desteklemeye devam ediyor. Daha geniş ABD-Çin ilişkilerine değinen Rubio, yönetimin “stratejik istikrar” dönemini korumaya çalıştığını söyledi.
Aynı zamanda dünyanın en büyük iki ekonomisi arasındaki rekabetin kalıcı niteliğini de kabul etti.
Rubio, “Yalnızca yıllar boyunca değil, muhtemelen on yıllar boyunca da çatışmanın süreceği alanlar bulunduğunu kabul ediyoruz,” dedi.
Büyük Güç Rekabetinden Stratejik İstikrara: Çin-ABD İlişkilerinde Yeni Yönelim
Diplomasi
Puzder: Trump hiçbir zaman Grönland’ı işgal etmek istemedi

ABD’nin AB Büyükelçisi Andrew Puzder, Başkan Donald Trump’ın hiçbir zaman Grönland’ı işgal etmek istemediğini savundu.
Puzder, Brüksel Ekonomik Güvenlik Forumu’nda katılımcılara, “Bu sözler, sanki Grönland’ın toprak bütünlüğünü tehdit ediyormuşuz gibi yorumlandı,” dedi.
Elçi, Başkanın hiçbir zaman Danimarka’ya bağlı Ada’yı işgal edeceğini söylemediğini öne sürdü.
Trump, ikinci görev süresi boyunca, askeri güç kullanımını da dışlamadan Grönland’ı ilhak etme fikrini defalarca ortaya attı ve bu durum Avrupa’da endişe yarattı.
Puzder, başkanın açıklamalarının Grönland’ın stratejik önemine dikkat çekmek açısından yararlı olduğunu ama ciddiye alınmaması gerektiğini söyledi.
Büyükelçinin yorumları, ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun ABD Temsilciler Meclisi Dışişleri Komitesine bu Arktik adasının “şimdilik” Danimarka’nın bir parçası olduğunu söylemesinden sadece bir gün sonra geldi.
Trump, ocak ayında Grönland’a askeri bir işgal olasılığını nihayetinde ortadan kaldırdı ve bu Arktik adasındaki Amerikan askeri varlığının artırılmasına yönelik ABD ile Danimarka arasında görüşmeler başlattı.
Eski bir restoran işletmecisi olan Puzder, Trump’ın tehditlerine karşı Avrupa’nın tepkilerini “bir kapuçinodaki köpük ve kahveye” benzetti.
Puzder, “Bir kapuçino alırsınız, onu kahvesi için alırsınız, köpüğü için almazsınız. Öyleyse köpüğe değil, kahveye odaklanalım. Ve bunların çoğu köpükten ibaret,” dedi.
Görüş4 gün önceXi liderliğinde yükselen Çin diplomasisi: Bütün yollar Pekin’e çıkıyor
Dünya Basını1 hafta önceKomünizme karşı siper olarak Siyonizm
Görüş6 gün önceÇok kutupluluğun çift yönlü asimetrisi: Yeni dünya dengesini nasıl bulacak?
Dünya Basını5 gün önceABD’li iktisatçı Wolff: Küresel güney artık yeni bir dünya düzeni kuruyor
Görüş1 hafta önceBüyük Güç Rekabetinden Stratejik İstikrara: Çin-ABD İlişkilerinde Yeni Yönelim
Asya2 hafta önceQUAD ülkeleri kritik mineral ortaklığını başlatıyor
Ortadoğu2 hafta önceİddia: İran, zenginleştirilmiş uranyumu Çin’e göndermeye razı oldu
Avrupa2 hafta önceİngiltere ve Fransa NATO’nun Kiev planını engelledi









