Bizi Takip Edin

Diplomasi

Michael Pettis: Küresel ticaret sistemi zaten bozuktu

Yayınlanma

Editörün notu: Carnegie Endowment for International Peace düşünce kuruluşundan Michael Pettis, Foreign Affairs dergisinde kaleme aldığı kapsamlı makalede küresel ticaret sisteminin temelindeki dengesizliklere odaklanıyor. Sistemin, ülkeleri ücret artışını baskılayarak ihracata öncelik vermeye teşvik ettiğini, bunun da küresel talebi olumsuz etkilediğini savunan ve Trump’ın gümrük vergileri gibi mevcut çözümlerin yetersiz kaldığını belirten Pettis, iç ekonomik dengesizlikleri yönetmeyi taahhüt eden ülkeler arasında Keynes tarzı yeni bir gümrük birliği öneriyor. Bu birliğin, ülkelerin kendi politikalarının maliyetini başkalarına yüklemesini engelleyerek daha dengeli ve sürdürülebilir bir küresel ticaret ortamı yaratabileceğini öne sürüyor.


Küresel ticaret sistemi zaten bozuktu

Ancak bunu pervasız bir gümrük vergisi rejiminden daha iyi düzeltmenin yolu var

Michael Pettis, Foreign Affairs

ABD Başkanı Donald Trump’ın 2 Nisan’da duyurduğu kapsamlı gümrük vergileri, ardından gelen ertelemeler ve misillemeler, küresel çapta muazzam bir belirsizliği tetikledi. Dünyanın dikkatinin büyük kısmı, bu politikaların kaotik, kısa vadeli sonuçlarına —borsalardaki sert dalgalanmalar, ABD tahvil piyasasıyla ilgili endişeler, durgunluk korkuları ve farklı ülkelerin nasıl müzakere edeceği veya tepki vereceği konusundaki spekülasyonlar— odaklanmış durumda.

Ancak yakın vadede ne olursa olsun, şu açık: Trump’ın politikaları, küresel ticaret ve sermaye rejiminde zaten başlamış olan dönüşümü yansıtıyor. Öyle ya da böyle, küresel ekonomide on yıllardır süregelen dengesizlikleri gidermek için dramatik türden bir değişiklik gerekliydi. Mevcut ticaret gerilimleri, tek tek ekonomilerin ihtiyaçları ile küresel sistemin ihtiyaçları arasındaki kopukluğun sonucu. Küresel sistem, her yerdeki üreticiler için talebi artıran yükselen ücretlerden fayda sağlasa da, tek tek ülkeler ücret artışı pahasına imalat sektörlerini güçlendirerek daha hızlı büyüyebildiğinde gerilimler —örneğin, işçi verimliliğindeki artışa kıyasla hane halkı gelirindeki artışı doğrudan ve dolaylı olarak baskılayarak— ortaya çıkar. Sonuç, ülkelerin toplu zararlarına olacak şekilde ücretleri düşük tutarak rekabet ettiği bir küresel ticaret sistemi olur.

Trump’ın bu ayın başlarında açıkladığı gümrük vergisi rejiminin bu sorunu çözmesi pek mümkün değil. Etkili olabilmesi için ticaret politikası ya dünyanın geri kalanındaki tasarruf dengesizliğini tersine çevirmeli ya da Washington’un bunu karşılama rolünü sınırlamalı. İkili gümrük vergileri ise ikisini de yapmıyor.

Fakat mevcut sistemin yerini bir şey alması gerektiğinden, politika yapıcıların mantıklı bir alternatif oluşturmaya başlaması akıllıca olacaktır. En iyi sonuç, iç ekonomik dengesizliklerini ticaret fazlaları şeklinde dışsallaştırmak yerine yönetmeyi taahhüt eden ekonomiler arasında yeni bir küresel ticaret anlaşması olacaktır. Sonuç, iktisatçı John Maynard Keynes’in 1944’teki Bretton Woods konferansında önerdiği gibi bir gümrük birliği olacaktır. Bu anlaşmaya taraf olanların, ihracat ve ithalatlarını kabaca dengelemeleri ve ticaret anlaşması dışındaki ülkelerden gelen ticaret fazlalarını kısıtlamaları gerekecektir. Böyle bir birlik kademeli olarak tüm dünyaya yayılabilir ve hem daha yüksek küresel ücretlere hem de daha iyi ekonomik büyümeye yol açabilir.

Keynes’in planı Bretton Woods’ta kabul görmedi, zira büyük ölçüde o zamanın önde gelen fazla veren ekonomisi olan Amerika Birleşik Devletleri buna karşı çıktı. Ancak bugün, onun önerisini yeniden canlandırma ve uyarlama şansı var.

Açığa dikkat

Küresel ticaret sisteminin neyin enfekte ettiğini anlamak için ücretlerin bireysel bir ekonomiyi nasıl şekillendirdiğini düşünün. Daha yüksek ücretler genellikle ekonomi için iyidir, zira işletmeler için talebi artırırken verimliliğe yatırım yapma teşviklerini de artırırlar. Sonuç, erdemli bir döngüdür. Artan talep, daha az işçiyle daha fazla üretim yapmanın yollarına yönelik yatırımı teşvik eder, bu da ekonomik verimliliği artırır ve bu da ücretlerde daha fazla artışı tetikler.

Ancak bireysel işletmelerin farklı teşvikleri vardır. Ücretleri baskılayarak kârlarını artırabilirler. Sorun şu ki, daha düşük ücretler bireysel bir işletmeye fayda sağlayabilse de, diğerlerinin kârlarını azaltır. İşletme yatırımının temel olarak daha fazla üretim için talep olup olmadığıyla sınırlı olduğu bir ekonomide, eğer işletmeler toplu olarak ücretleri baskılarsa, ya kaybolan talebi yerine koymak için hane halkı ve mali borç artmalı ya da toplam üretim ve işletme kârları azalacaktır.

Bazen Michal Kalecki’nin Maliyetler Paradoksu (adını ilk öneren iktisatçıdan almıştır) olarak adlandırılan bu olgu esas olarak işletmeleri tanımlasa da, küresel bir ekonomideki ülkeler için de geçerli. Eğer ücret artışını baskılamak bir ülkedeki imalatı küresel olarak daha rekabetçi hale getirebiliyorsa, imalat ihracatını sübvanse edip artırarak o ülke için daha hızlı büyüme yaratabilir. Fakat tüm ülkeler ücret artışını baskılarsa, küresel talepteki büyüme azalır ve tüm ülkeler zarar görür.

Bazı ülkelerin işgücü maliyetlerini baskılamada diğerlerinden daha başarılı olduğu oldukça küreselleşmiş bir dünyada, sonuç mal talebi ve arzında bir asimetridir. İşletmeler ürünleri sattıkları yerlerde üretmek zorunda olmadıkları için, yerli işgücü maliyetleri imalatçıların rekabet gücü için hayati önem kazanır. Üretimi, işgücü maliyetlerinin işçi verimliliğine göre daha düşük olduğu ülkelere kaydıran işletmeler, malları daha ucuza üretebilir ve ürünlerini küresel olarak daha çekici hale getirebilir.

Her ülkede, ücret baskılaması iç tüketim üzerinde aşağı yönlü baskı yaratırken yerli üretimi sübvanse eder. Bu, üretim ve tüketim arasında artan bir boşlukla sonuçlanır; eğer bu boşluk ekonomi içinde kalırsa, iç yatırımı artırarak dengelenmelidir (ki bu da üretim ve tüketim arasındaki boşluğu daha da kötüleştirebilir). Aksi takdirde, boşluk kaçınılmaz olarak ya ücretleri artırarak ya da üretimi kısarak tersine döner.

Ancak küreselleşmiş bir ekonomide başka bir seçenek daha var, o da ticaret fazlası vermek. Bu, ülkenin tüketim ve üretim arasındaki boşluğun maliyetini ticaret ortaklarına ihraç etmesine olanak tanır. İktisatçı Joan Robinson’ın 1937’de bastırılmış iç talepten kaynaklanan ticaret fazlalarını “komşuyu zarara sokma” (beggar-my-neighbor) politikalarının sonuçları olarak adlandırmasının nedeni bu.

Aynı zamanda, 1944’teki Bretton Woods konferansında Keynes’in, ülkelerin büyük, kalıcı ticaret fazlaları vermesine izin veren bir küresel ticaret sistemine karşı çıkmasının nedeni de bu. Keynes, bu fazlaları barındıran bir sistemin, imalatı genişletmeye hevesli ülkeleri, bunu iç talep pahasına sübvanse etmeye teşvik edeceğini söylemişti. Keynes, sonucun, ülkeler ücret artışını baskılayarak rekabetçi kalmak için savaşırken küresel talep üzerinde aşağı yönlü bir baskı olacağını açıklamıştı. Bunu yapmada en başarılı olan ülkeler küresel ticaretin kazananları olacaktı. Küresel imalattaki payları genişlerken, ticaret ortaklarınınki daralacaktı.

Keynes bunun yerine ülkelerin “iç politikalarıyla tam istihdam sağlamayı öğrenmeleri” çağrısında bulunmuştu. Böyle bir dünyada, “bir ülkenin çıkarını komşularınınkine karşı koyacak önemli ekonomik güçler hesaplanmayacağını” savundu.

Keynes ve Robinson’ın yazdığı dönemde, komşuyu zarara sokma politikalarının maliyeti esas olarak daha yüksek işsizlik şeklinde ortaya çıkıyordu, zira daha yüksek ithalatla dengelenmeyen daha yüksek ihracat, ticaret açığı veren ülkelerdeki imalatçıları zayıflatıyor ve onları işçi çıkarmaya zorluyordu. Ancak dünya 1970’lerin başında Bretton Woods sistemini terk ettikten sonra, ABD hükümeti de dahil olmak üzere hükümetler, ya tüketici kredilerini teşvik etmek için faiz oranlarını düşürerek ya da sınırsız açık harcaması yoluyla işsizlik maliyetlerini hafifletmeyi öğrendi. Böylece Amerika Birleşik Devletleri, sürekli ticaret açığı vermenin istihdam sonuçlarını gizledi, ancak bunu artan hane halkı ve mali borçlanma yoluyla yaptı.

İthalat için ihracat

Bir ülkenin iç dengesizlikleri ile ticaret ortaklarınınkiler arasındaki bağlantının, iktisatçıların bazen tam olarak anlayamadığı sonuçları vardır. Her ekonomide, iç ve dış ekonomik dengesizlikler uyumlu olmalıdır, tıpkı her ülkenin dış dengesizliklerinin dünyanın geri kalanının dış dengesizlikleriyle uyumlu olması gerektiği gibi. Bu, iç dengesizliklerini kontrol edebilen ülkelerin, ticaret ortaklarının iç dengesizliklerini en azından kısmen yönlendireceği anlamına gelir. İktisatçı Dani Rodrik’in açıkladığı üzere, herhangi bir küreselleşmiş sistemde ülkelerin ya daha fazla küresel entegrasyonu ya da iç ekonomi üzerinde daha fazla kontrolü seçmek zorunda olmasının nedeni budur.

Rodrik’in formülasyonu içinde, küreselleşmeyi anlamanın en az iki çok farklı yolu vardır. Çoğu analistin dünyayı tanımladığını varsaydığı modelde, büyük ekonomilerin tümü, daha fazla küresel entegrasyon lehine iç ekonomileri üzerindeki kontrol derecelerinden genel olarak aynı ölçüde vazgeçmeyi seçti. Bu nedenle küresel ticaret, piyasa güçleri iç dengesizlikler yaratan hükümet politikalarını tersine çevirdiği için genelde dengeli. Örneğin, bir ülke büyük, kalıcı ticaret fazlaları verirse, para birimi değerlenir veya ücretleri artar, bu da mallarını daha pahalı hale getirir. Bu da, iç hane halklarının refahı genişledikçe ticaret fazlasının küçülmesine neden olur.

Diğer küreselleşme modelinde —ki bu dünyayı olduğu gibi daha iyi tanımlar—bazı büyük ekonomiler daha fazla küresel entegrasyon lehine iç ekonomileri üzerinde daha az kontrol uygularken, diğerleri ücret artışını kontrol ederek, iç fiyatları ve kredi tahsisini belirleyerek veya ticaret ve sermaye hesaplarını kısıtlayarak iç ekonomileri üzerindeki kontrolü elinde tutmayı seçer. İkinci grup ülkelerin, iç ekonomik dengesizliklerinin tersine dönmesini önlemek için müdahale ettikleri ölçüde, iç dengesizliklerini ticaret ve sermaye hesapları üzerinde daha az kontrol sahibi olan ülkelere etkili bir şekilde dayatırlar. Örneğin, imalat sektörlerini genişletmeyi amaçlayan sanayi politikaları seçerlerse, zımnen ticaret ortaklarına da sanayi politikaları dayatmış olurlar, ancak bunlar o ortakların imalat sanayilerinde göreceli bir daralmayla sonuçlanır.

Dünyanın yeni bir gümrük birliğine ihtiyacı var.

Bu tam da Keynes ve Robinson’ın karşı çıktığı türden bir küreselleşme. Bu, hükümetlerin kendi ekonomileri için genişletici, ancak bir bütün olarak küresel ekonomi için daraltıcı olan Kalecki tarzı stratejiler izlemesine izin veren türden bir küreselleşme.

Eğer küreselleşme gelişecekse, dünya, ülkelerin ithalat yapmak için ihracat yaptığı ve bir ülkenin üretim, tüketim ve yatırım dengesizliklerinin ticaret ortaklarına yüklenmek yerine içeride çözüldüğü bir tür küreselleşmeye geri dönmeli. Başka bir deyişle, dünya, ülkelerin iç dengesizliklerini dizginlemeyi ve iç talebi iç arzla eşleştirmeyi kabul ettiği yeni bir küresel ticaret rejimine ihtiyaç duyuyor. Ancak o zaman ülkeler artık birbirlerinin iç dengesizliklerini absorbe etmek zorunda kalmayacaklardır.

Bu tür bir küreselleşmeyi başarmanın en iyi yolu, Keynes’in Bretton Woods’ta önerdiği doğrultuda yeni bir gümrük birliği oluşturmaktır. Katılımcı ülkeler, aralarındaki ticareti genel olarak dengede tutmayı kabul ederler ve bunu başaramayan üyelere cezalar uygulanır. Ancak aynı zamanda, kendilerini gümrük birliği dışındaki dengesizliklerden korumak için katılmayan ülkelere karşı ticaret engelleri de dikerler. Ticaretin ikili olarak dengelenmesi beklenmez elbette, daha ziyade tüm ticaret ortakları arasında dengelenmesi beklenir. Üyeleri, kendi iç politikalarının maliyetlerini dışsallaştırmayacak şekilde ekonomilerini yönetmeyi taahhüt etmek zorunda kalacaklardır. Bu sistemde, her ülke kendi tercih ettiği kalkınma yolunu seçebilir ama bunu iç dengesizliklerin maliyetlerini ticaret ortaklarına yükleyecek şekilde yapamaz (Daha küçük, daha az gelişmiş ekonomiler birliğin kurallarından bazı sınırlı muafiyetler alabilir).

Özellikle ekonomilerini düşük iç talep ve kalıcı fazlalar etrafında yapılandırmış pek çok ülke, başlangıçta böyle bir birliğe katılmayı reddedebilir. Fakat organizatörler; Kanada, Hindistan, Meksika, Birleşik Krallık ve Amerika Birleşik Devletleri gibi küresel ticaret açıklarının büyük bölümünü oluşturan küçük bir grup ülkeyi toplayarak işe başlayabilir ve onları birliğe dahil edebilirler. Bu ülkelerin katılmak için her türlü teşviki olacaktır ve katıldıklarında, dünyanın geri kalanı da sonunda katılmak zorunda kalacaktır. Nihayetinde, açık veren ülkeler kalıcı açık vermeyi reddederse, fazla veren ülkeler kalıcı fazla veremezler. Bunun yerine iç tüketimi veya iç yatırımı artırmak zorunda kalacaklardır —ki her ikisi de küresel talep için iyi olacaktır— ya da iç aşırı üretimi azaltmaktan başka seçenekleri kalmayacaktır.

Eğer dünya böyle bir gümrük birliği yaratırsa, uluslararası ticaret, Keynes’in yazdığı gibi, “yabancı pazarlara satışları zorlayarak ve alımları kısıtlayarak evde istihdamı sürdürmek için umutsuz bir çare” olmaktan çıkacaktır. Ülkelerin ihracatı maksimize etme nedeni artık yerli imalatı sübvanse etmenin maliyetini ihraç etmek değil, ithalatı ve hane halkı refahını maksimize etmek olacaktır.

Fakat böyle bir gümrük birliği mümkün değilse, en olası sonuç, Robinson’ın öngördüğü, ülkelerin “yükün daha büyük bir payını diğerlerinin üzerine atmaya” çalıştığı komşuyu zarara sokma oyunudur. Robinson’ın yazdığı üzere, “Biri diğerlerinin pahasına ticaret dengesini artırmayı başarır başaramaz, diğerleri misilleme yapar ve toplam uluslararası ticaret hacmi sürekli olarak düşer.”

Dünya buna doğru gidiyor gibi görünüyor. Trump’ın gümrük vergilerini ve dünyanın dört bir yanındaki insanlardan gelen artan ticaret şikayetlerini getiren de bu. Karar merciileri ekonomiler için teşvikleri değiştirene kadar, uluslararası ticaret gerilimleri azalmayacaktır.

Gümrük vergileri, Triffin ikilemi ve doların akıbeti

Diplomasi

Çin, AB’nin dış destek kurallarını sert bir şekilde eleştirdi

Yayınlanma

Çin, AB’nin yabancı sübvansiyon kurallarının Brüksel ile arasındaki daha geniş kapsamlı ticaret anlaşmazlığının parçası olduğu mesajını verdi.

Çin Adalet Bakanlığı, Çinli şirketlere, Yabancı Sübvansiyonlar Yönetmeliği (FSR) kapsamında yürütülen soruşturmalarda AB yetkililerine bilgi vermemeleri talimatını verdi.

Bu düzenleme, tek pazardaki aktörlerin yurt dışından haksız destek almamasını sağlamak için AB’nin kullandığı bir araç.

Bildirimde, Avrupa Komisyonu’nun, tüketici elektroniği perakendecisi MediaMarkt’ın ana şirketi olan Alman Ceconomy’yi 2 milyar avroluk bir anlaşma ile satın almaya çalışan Çinli e-ticaret devi JD.com’a yönelik derinlemesine soruşturmasından açıkça bahsedildi.

Bu hamle, AB ile Çin arasında yeniden başlayan ticaret diyaloğunun ortasında Brüksel’e baskı uygulamayı amaçlıyor gibi görünüyor.

Müzakereciler, AB’nin Çin ile olan günlük 1 milyar avroluk mal ticaret açığını nasıl azaltacakları konusunda yoğun kapalı kapı görüşmeleri yürütüyorlar.

Komisyon’un eylül ayında Çin Ticaret Bakanlığı ile bir video konferans düzenlemesi ve bu konferansın, Ticaret Sorumlusu Maroš Šefčovič’in ekim başında Pekin’e yapacağı ziyaretin önünü açması bekleniyor.

Komisyon, birkaç gün sonra düzenlenecek bir zirvede AB liderlerine durum değerlendirmesi sunacak.

Bu, blok için ticaret ilişkilerini yeniden dengelemek için yapıcı bir yaklaşımın yeterli olup olmadığına ya da Brüksel’in Avrupa’nın ticari çıkarlarını daha kararlı bir şekilde savunması gerekip gerekmediğine karar vermesi açısından bir dönüm noktası olabilir.

Çin Ticaret Bakanlığı sözcüsü perşembe günü gazetecilere yaptığı açıklamada, “Çin, AB’nin Çinli şirketleri baskı altına almak için Yabancı Sübvansiyonlar Yönetmeliği (FSR) gibi tek taraflı araçları kötüye kullanmasına sürekli olarak karşı çıkmıştır,” dedi.

Sözcü şöyle devam etti:

“Çin ve AB’nin bir Ticaret ve Yatırım Danışma (TIC) mekanizması kurduğunu ve farklılıkların diyalog ve danışma yoluyla yönetilmesi konusunda bir uzlaşmaya vardığını vurgulamak isterim. AB’nin, FSR soruşturmasındaki hatalı uygulamalarını derhal düzeltmek ve hükümetler arası diyalog yoluyla iletişimi güçlendirmek için Çin ile işbirliği yapmasını umuyoruz. Çin, AB’nin adımlarını yakından takip edecek ve ulusal güvenliği ile işletmelerin meşru hak ve çıkarlarını kararlılıkla korumak için gerekli önlemleri alacaktır.”

Komisyon, FSR’nin şirketlere merkezlerinin bulunduğu yere göre ayrımcılık yapmadığını savunuyor.

Sözcü Ricardo Cardoso perşembe günü Brüksel’de gazetecilere yaptığı açıklamada, “FSR, milliyetlerine bakılmaksızın tüm şirketlere uygulandığı için DTÖ kurallarına tamamen ve tam olarak uygundur; amacı, Çinli şirketler de dahil olmak üzere AB’de faaliyet gösteren tüm şirketlerin eşit muamele görmesini ve eşit şartlarda rekabet etmesini sağlamaktır,” dedi.

Pekin’e göre, AB, JD.com’un anlaşmasının Çin devlet desteği ile haksız bir şekilde desteklenip desteklenmediğini araştırırken çok fazla bilgi talep ediyor.

Ticaret Bakanlığı sözcüsü, “JD.com davasında AB, yine keyfi ve mantıksız bir şekilde, soruşturmayla ilgisi olmayan çok çeşitli bilgileri ilgili Çinli bankalardan talep etmiştir,” dedi.

Komisyon, JD.com’un Çin hükümeti tarafından sağlanan tercihli finansman, vergi teşvikleri ve hibeler şeklinde haksız avantajlardan yararlanıyor olabileceğinden endişe duyuyor.

Bu durum, işlem tamamlandığında şirkete AB pazarında rekabet avantajı sağlayabilir.

JD.com, bu hafta Komisyon’un endişelerini gidermek için düzeltici önlemler sundu. Bu durum genellikle görüşmelerin ileri bir aşamada olduğunun işareti olarak kabul edilir.

Konuyu yakından takip eden Hollandalı Avrupa Parlamentosu üyesi ve Avrupa Parlamentosu Uluslararası Ticaret Komitesi üyesi Dirk Gotink’e göre, Pekin’in müdahalesi satın almayı tehlikeye bile atabilir.

“Siyasi bir sürecin rehineleri haline geliyorlar,” diyen Gotink, Pekin’in hamlesini “tek taraflı bir tırmanış” olarak nitelendirdi.

Okumaya Devam Et

Diplomasi

ABD’nin yol açtığı istikrarsızlık ortamında Ürdün Kralı Abdullah, Çin’i ziyaret ediyor

Yayınlanma

İran savaşının sona ereceğine dair bir işaret bulunmaması ve İsrail’in bölge genelindeki politikasının denetimsiz biçimde sürmesi, Ürdün’ü gelecekteki belirsizliklere ve daha az öngörülebilir bir ABD politikasına karşı alternatiflerini artırmaya yöneltiyor. Ürdün Kralı bu atmosferde Çin’i ziyaret ediyor.

Orta Doğu, ABD-İsrail-İran savaşının devam eden sonuçlarıyla mücadele ederken, Çin’in cazibesi Washington’ın bölgedeki en yakın ortakları arasında bile giderek artıyor.

Bölge genelindeki hükümetler yatırım, teknoloji ve giderek daha fazla ölçüde güvenlik işbirliği için Pekin’e yöneliyor. Mısır, Çin ile savunma ilişkilerini genişletirken Körfez ülkeleri de Çin ile askeri ve ekonomik anlaşmalar peşinde.

Bu hafta Ürdün Kralı II. Abdullah da bu eğilime katılarak bir haftalık ziyaret için Çin’e gitti. Bu, Abdullah’ın on yıldan uzun bir süredir Çin’e gerçekleştirdiği ilk devlet ziyareti.

Ziyaret, Ürdün’ün ABD’den uzaklaşarak Çin’e yöneldiği anlamına gelmiyor. Daha ziyade bölge genelindeki daha kapsamlı bir yeniden dengeleme sürecini yansıtıyor. ABD’nin ortakları, giderek daha belirsiz hale gelen bölgesel ortamda daha fazla ekonomik seçenek ve daha geniş bir stratejik hareket alanı arıyor.

Çin’de bir hafta

Kral Abdullah’ın 18-24 Ağustos tarihleri arasındaki ziyareti Şanghay’da başladı ve Pekin ile Shenzhen’i de kapsıyor. Bu, 1999’da tahta çıkmasından bu yana Çin’e yaptığı dokuzuncu ziyaret ve Ürdün ile Çin’in stratejik ortaklık kurduğu 2015’ten bu yana gerçekleştirdiği ilk ziyaret.

Kraliyet Sarayı’nın açıklamasına göre Ürdün Kralı salı günü Şanghay’da ilaç, gıda, mühendislik, tarım ve havacılık sektörlerinde faaliyet gösteren Çinli şirketlerin yöneticileriyle bir araya geldi. Ayrıca Çin’in önde gelen robotik şirketlerinden AgiBot’u ziyaret etti ve burada imalat ve lojistikten konaklama ve güvenliğe kadar uzanan robotik uygulamalar hakkında bilgi aldı.

Xinhua’ya göre Ürdün Kralı Abdullah perşembe günü Pekin’e ulaştı. Burada Çin Devlet Başkanı Xi Jinping ve Başbakan Li Qiang ile görüşmesi bekleniyor. Ayrıca yasama organının başkanı Zhao Leji ile görüşme gerçekleştirdi. Ürdün’ün resmi haber ajansı Petra, iki tarafın çeşitli sektörlerde işbirliği anlaşmaları ve mutabakat zabıtları imzalamasının beklendiğini bildirdi. Çin’in teknoloji ve üretim merkezi Shenzhen’e gerçekleştireceği ziyaret ise gezinin ticari ağırlığını ortaya koyuyor.

İstihdam, enerji ve teknoloji

Amman’ın Çin’e yönelik en acil ilgisi ekonomik alanda. ABD-İsrail-İran savaşı Ürdün üzerindeki ekonomik baskıyı daha da artırarak yatırım çekme ve ekonomiyi çeşitlendirme ihtiyacını daha acil hale getirdi. GSYH’nin yüzde 10 ila 15’ini oluşturan turizm, bölgesel istikrarsızlıktan darbe alırken yükselen enerji maliyetleri ile ticaret ve hava ulaşımındaki aksamalar, ithalata büyük ölçüde bağımlı olan ekonomi üzerindeki baskıyı artırdı.

Kral Abdullah pazartesi günü Çin devlet haber ajansı Xinhua’ya verdiği röportajda ekonomik işbirliği fırsatlarını özellikle vurguladı. Abdullah, Ürdün’ün “bölgesel bir üretim ve ihracat merkezi olarak hizmet vermek için son derece elverişli bir konumda olduğunu” belirterek şöyle dedi:

“Çin’in imalat yatırımları, doğal kaynaklarımızdan, nitelikli iş gücümüzden, istikrarlı iş ortamımızdan, stratejik konumumuzdan ve geniş ticaret anlaşmaları ağımızdan yararlanarak bu konumu değerlendirebilir.”

Jordan Times’ın verilerine göre Ürdün ile Çin arasındaki ticaret 2025’te yaklaşık 6,7 milyar dolara ulaştı ancak ticaret ilişkisi büyük ölçüde Pekin’in lehine. Çin’in Ürdün’e ihracatı yaklaşık 6,29 milyar dolar olurken Ürdün’ün Çin’e ihracatı yalnızca 430 milyon dolar seviyesinde kaldı. Bu dengesizlik, Amman’ın yalnızca ticareti genişletmek yerine neden yatırım, teknoloji ve üretim kapasitesi çekmeye odaklandığını da açıklıyor.

Çin, Ürdün’ün uzun vadede büyümeyi hızlandırmayı ve 2033 yılına kadar en az 1 milyon yeni genç çalışanı iş gücü piyasasına dahil etmeyi amaçlayan Ekonomik Modernizasyon Vizyonu’nda daha büyük bir rol oynayabilir. Enerji, bu işbirliğinin halihazırda somutlaşmaya başladığı alanlardan biri.

Ürdün, Eylül 2025’te Çinli UEG Green Hydrogen Development Holding Limited şirketiyle 1,155 milyar dolarlık önerilen bir yeşil hidrojen projesini incelemek üzere anlaşma imzaladı. Projenin amacı, ihracat için yılda yaklaşık 200 bin ton yeşil amonyak üretmek.

Ancak Ürdün açısından Çin’in cazibesi yalnızca potansiyel yatırımlarla sınırlı değil. Üretim alanındaki uzmanlık, yenilenebilir enerji teknolojileri ve Çin tedarik zincirlerine erişim de Amman’ın yerli sanayi kapasitesini geliştirmesine ve özel sektörde istihdam yaratmasına yardımcı olabilir.

“Zamanlama her şeyi anlatıyor”

Uzun yıllardır Amman’da yaşayan gazeteci ve The Christian Science Monitor’ün kıdemli Orta Doğu muhabiri Taylor Luck, kralın ziyaretinin öneminin zamanlamasında yattığını söyledi.

Luck, Al-Monitor’a, “Kral Abdullah’ın Çin’e gitmesi tek başına haber değeri taşıyan bir gelişme değil ancak zamanlaması her şeyi anlatıyor” dedi.

Luck’a göre ziyaret, Amman’da tek bir ekonomik ve güvenlik ortağına aşırı bağımlı olmanın risk taşıdığı yönündeki farkındalığın giderek arttığını gösteriyor.

Luck, “Bu Washington’a yönelik bir tepki olmasa da derin bir bölgesel krizin yaşandığı bir dönemde Kral Abdullah’ın Çin’e bir haftalık ziyaret gerçekleştirmesi, Ürdün’de Amerika’ya aşırı bağımlılığın uzun vadede sürdürülebilir olmadığı ve giderek kısa vadede bile sürdürülemez hale geldiği yönündeki farkındalığa işaret ediyor” dedi.

Luck, Ürdün’deki Çin yatırımlarının yaklaşık 3,56 milyar dolar seviyesinde olduğunu tahmin ediyor. Bu önemli bir miktar olsa da Pekin’in Mısır ve Irak gibi bölgedeki daha büyük pazarlardaki ekonomik varlığının oldukça gerisinde kalıyor.

Uzman ayrıca Ürdün’ün daha geniş kapsamlı bir stratejik hesap yaptığını ve kendisini “krallığın ekonomik geleceğini mevcut savaştan doğabilecek tedarik zincirlerine ve Hürmüz’e alternatif koridorlara bağlayacak” şekilde konumlandırmaya çalıştığını düşünüyor. Yenilenebilir enerji bu konuda olası alanlardan biri.

Ürdün, güneş panellerinde kullanılan silikonun temel hammaddelerinden biri olan önemli silis yataklarına sahip. Çin, küresel güneş enerjisi üretim tedarik zincirinin büyük bölümüne hakim durumda ve sahip olduğu uzmanlık, Ürdün’ün bu sektörde daha büyük bir rol edinmesine potansiyel olarak yardımcı olabilir.

Çin, Suudi Arabistan-Türkiye-Pakistan paktından nasıl fayda sağlayabilir?

Okumaya Devam Et

Diplomasi

UEFA ve CONCACAF 96 takımlı ortak Uluslar Ligi için masaya oturdu

Yayınlanma

UEFA ve CONCACAF, 96 ülkenin mücadele edeceği ortak bir Uluslar Ligi turnuvası kurmak amacıyla resmi müzakereler yürütüyor. Yeni turnuvanın 2028 yılındaki bir sonraki Avrupa Şampiyonası’nın ardından başlaması ve iki yılda bir düzenlenmesi planlanıyor.

The Guardian gazetesinin haberine göre Avrupa Futbol Federasyonları Birliği (UEFA) ile Kuzey, Orta Amerika ve Karayipler Futbol Konfederasyonu (CONCACAF), bünyelerindeki 96 ülkenin katılımıyla ortak bir Uluslar Ligi turnuvası düzenlemek üzere müzakereler yürütüyor.

İngiliz gazetesinin ulaştığı bilgilere göre yeni turnuvanın, bir sonraki Avrupa Futbol Şampiyonası’nın hemen ardından, en erken 2028 yılında hayata geçirilmesi ve iki yılda bir organize edilmesi öngörülüyor.

Turnuvanın formatı, UEFA ve CONCACAF’ın halihazırda uyguladığı Uluslar Ligi modellerini temel alacak. Şampiyonun belirlenmesi için eleme turlarının ardından dört takımlı bir final aşaması oynanması planlanıyor.

En üst lig kategorisinde İspanya, Fransa, İngiltere ve Almanya gibi Avrupa’nın en güçlü milli takımları ile Meksika, ABD ve Kanada gibi CONCACAF bölgesinin önde gelen ekipleri mücadele edecek.

Kendi bünyesinde bir Uluslar Ligi turnuvası bulunmayan Asya Futbol Konfederasyonu (AFC) da gelecekte bu küresel organizasyona dahil olma yönündeki ilgisini iletti.

Karşılaşmaların daha önceden takvime bağlanmış mevcut uluslararası milli maç pencerelerinde oynanacak olması sebebiyle, yeni turnuvanın Uluslararası Futbol Federasyonları Birliğinin (FIFA) onayına ihtiyaç duyup duymayacağı belirsizliğini koruyor.

The Guardian, FIFA Başkanı Gianni Infantino ve Dünya Kupası’nın bir hissesini dış yatırımcılara satma planı nedeniyle kurumun derin bir kriz içinde olduğunu, bu durumun onay meselesini ikincil plana itebileceğini aktardı.

FIFA, “FIFA Forward Enterprise” (FFE) adıyla bir iştirak şirketi kurmayı ve bu şirketin dörtte birini 4,2 milyar dolar karşılığında dış yatırımcılara satmayı planlıyordu.

Söz konusu girişim üzerine UEFA ve bünyesindeki 55 üye ülke federasyonunun tamamı, FIFA çatısı altındaki organizasyonları boykot edeceklerini duyurmuştu.

Infantino’ya yönelik tutumda ortak hareket eden UEFA, CONCACAF ve AFC, yayımladıkları ortak bildiride FIFA Başkanı’nın eylemlerine yönelik bağımsız bir inceleme başlatılması çağrısında bulunarak hazırlanan planı FIFA kurumlarına karşı “güvenin temelden sarsılması” olarak nitelendirdi.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English