Diplomasi
Michael Pettis: Küresel ticaret sistemi zaten bozuktu

Editörün notu: Carnegie Endowment for International Peace düşünce kuruluşundan Michael Pettis, Foreign Affairs dergisinde kaleme aldığı kapsamlı makalede küresel ticaret sisteminin temelindeki dengesizliklere odaklanıyor. Sistemin, ülkeleri ücret artışını baskılayarak ihracata öncelik vermeye teşvik ettiğini, bunun da küresel talebi olumsuz etkilediğini savunan ve Trump’ın gümrük vergileri gibi mevcut çözümlerin yetersiz kaldığını belirten Pettis, iç ekonomik dengesizlikleri yönetmeyi taahhüt eden ülkeler arasında Keynes tarzı yeni bir gümrük birliği öneriyor. Bu birliğin, ülkelerin kendi politikalarının maliyetini başkalarına yüklemesini engelleyerek daha dengeli ve sürdürülebilir bir küresel ticaret ortamı yaratabileceğini öne sürüyor.
Küresel ticaret sistemi zaten bozuktu
Ancak bunu pervasız bir gümrük vergisi rejiminden daha iyi düzeltmenin yolu var
Michael Pettis, Foreign Affairs
ABD Başkanı Donald Trump’ın 2 Nisan’da duyurduğu kapsamlı gümrük vergileri, ardından gelen ertelemeler ve misillemeler, küresel çapta muazzam bir belirsizliği tetikledi. Dünyanın dikkatinin büyük kısmı, bu politikaların kaotik, kısa vadeli sonuçlarına —borsalardaki sert dalgalanmalar, ABD tahvil piyasasıyla ilgili endişeler, durgunluk korkuları ve farklı ülkelerin nasıl müzakere edeceği veya tepki vereceği konusundaki spekülasyonlar— odaklanmış durumda.
Ancak yakın vadede ne olursa olsun, şu açık: Trump’ın politikaları, küresel ticaret ve sermaye rejiminde zaten başlamış olan dönüşümü yansıtıyor. Öyle ya da böyle, küresel ekonomide on yıllardır süregelen dengesizlikleri gidermek için dramatik türden bir değişiklik gerekliydi. Mevcut ticaret gerilimleri, tek tek ekonomilerin ihtiyaçları ile küresel sistemin ihtiyaçları arasındaki kopukluğun sonucu. Küresel sistem, her yerdeki üreticiler için talebi artıran yükselen ücretlerden fayda sağlasa da, tek tek ülkeler ücret artışı pahasına imalat sektörlerini güçlendirerek daha hızlı büyüyebildiğinde gerilimler —örneğin, işçi verimliliğindeki artışa kıyasla hane halkı gelirindeki artışı doğrudan ve dolaylı olarak baskılayarak— ortaya çıkar. Sonuç, ülkelerin toplu zararlarına olacak şekilde ücretleri düşük tutarak rekabet ettiği bir küresel ticaret sistemi olur.
Trump’ın bu ayın başlarında açıkladığı gümrük vergisi rejiminin bu sorunu çözmesi pek mümkün değil. Etkili olabilmesi için ticaret politikası ya dünyanın geri kalanındaki tasarruf dengesizliğini tersine çevirmeli ya da Washington’un bunu karşılama rolünü sınırlamalı. İkili gümrük vergileri ise ikisini de yapmıyor.
Fakat mevcut sistemin yerini bir şey alması gerektiğinden, politika yapıcıların mantıklı bir alternatif oluşturmaya başlaması akıllıca olacaktır. En iyi sonuç, iç ekonomik dengesizliklerini ticaret fazlaları şeklinde dışsallaştırmak yerine yönetmeyi taahhüt eden ekonomiler arasında yeni bir küresel ticaret anlaşması olacaktır. Sonuç, iktisatçı John Maynard Keynes’in 1944’teki Bretton Woods konferansında önerdiği gibi bir gümrük birliği olacaktır. Bu anlaşmaya taraf olanların, ihracat ve ithalatlarını kabaca dengelemeleri ve ticaret anlaşması dışındaki ülkelerden gelen ticaret fazlalarını kısıtlamaları gerekecektir. Böyle bir birlik kademeli olarak tüm dünyaya yayılabilir ve hem daha yüksek küresel ücretlere hem de daha iyi ekonomik büyümeye yol açabilir.
Keynes’in planı Bretton Woods’ta kabul görmedi, zira büyük ölçüde o zamanın önde gelen fazla veren ekonomisi olan Amerika Birleşik Devletleri buna karşı çıktı. Ancak bugün, onun önerisini yeniden canlandırma ve uyarlama şansı var.
Açığa dikkat
Küresel ticaret sisteminin neyin enfekte ettiğini anlamak için ücretlerin bireysel bir ekonomiyi nasıl şekillendirdiğini düşünün. Daha yüksek ücretler genellikle ekonomi için iyidir, zira işletmeler için talebi artırırken verimliliğe yatırım yapma teşviklerini de artırırlar. Sonuç, erdemli bir döngüdür. Artan talep, daha az işçiyle daha fazla üretim yapmanın yollarına yönelik yatırımı teşvik eder, bu da ekonomik verimliliği artırır ve bu da ücretlerde daha fazla artışı tetikler.
Ancak bireysel işletmelerin farklı teşvikleri vardır. Ücretleri baskılayarak kârlarını artırabilirler. Sorun şu ki, daha düşük ücretler bireysel bir işletmeye fayda sağlayabilse de, diğerlerinin kârlarını azaltır. İşletme yatırımının temel olarak daha fazla üretim için talep olup olmadığıyla sınırlı olduğu bir ekonomide, eğer işletmeler toplu olarak ücretleri baskılarsa, ya kaybolan talebi yerine koymak için hane halkı ve mali borç artmalı ya da toplam üretim ve işletme kârları azalacaktır.
Bazen Michal Kalecki’nin Maliyetler Paradoksu (adını ilk öneren iktisatçıdan almıştır) olarak adlandırılan bu olgu esas olarak işletmeleri tanımlasa da, küresel bir ekonomideki ülkeler için de geçerli. Eğer ücret artışını baskılamak bir ülkedeki imalatı küresel olarak daha rekabetçi hale getirebiliyorsa, imalat ihracatını sübvanse edip artırarak o ülke için daha hızlı büyüme yaratabilir. Fakat tüm ülkeler ücret artışını baskılarsa, küresel talepteki büyüme azalır ve tüm ülkeler zarar görür.
Bazı ülkelerin işgücü maliyetlerini baskılamada diğerlerinden daha başarılı olduğu oldukça küreselleşmiş bir dünyada, sonuç mal talebi ve arzında bir asimetridir. İşletmeler ürünleri sattıkları yerlerde üretmek zorunda olmadıkları için, yerli işgücü maliyetleri imalatçıların rekabet gücü için hayati önem kazanır. Üretimi, işgücü maliyetlerinin işçi verimliliğine göre daha düşük olduğu ülkelere kaydıran işletmeler, malları daha ucuza üretebilir ve ürünlerini küresel olarak daha çekici hale getirebilir.
Her ülkede, ücret baskılaması iç tüketim üzerinde aşağı yönlü baskı yaratırken yerli üretimi sübvanse eder. Bu, üretim ve tüketim arasında artan bir boşlukla sonuçlanır; eğer bu boşluk ekonomi içinde kalırsa, iç yatırımı artırarak dengelenmelidir (ki bu da üretim ve tüketim arasındaki boşluğu daha da kötüleştirebilir). Aksi takdirde, boşluk kaçınılmaz olarak ya ücretleri artırarak ya da üretimi kısarak tersine döner.
Ancak küreselleşmiş bir ekonomide başka bir seçenek daha var, o da ticaret fazlası vermek. Bu, ülkenin tüketim ve üretim arasındaki boşluğun maliyetini ticaret ortaklarına ihraç etmesine olanak tanır. İktisatçı Joan Robinson’ın 1937’de bastırılmış iç talepten kaynaklanan ticaret fazlalarını “komşuyu zarara sokma” (beggar-my-neighbor) politikalarının sonuçları olarak adlandırmasının nedeni bu.
Aynı zamanda, 1944’teki Bretton Woods konferansında Keynes’in, ülkelerin büyük, kalıcı ticaret fazlaları vermesine izin veren bir küresel ticaret sistemine karşı çıkmasının nedeni de bu. Keynes, bu fazlaları barındıran bir sistemin, imalatı genişletmeye hevesli ülkeleri, bunu iç talep pahasına sübvanse etmeye teşvik edeceğini söylemişti. Keynes, sonucun, ülkeler ücret artışını baskılayarak rekabetçi kalmak için savaşırken küresel talep üzerinde aşağı yönlü bir baskı olacağını açıklamıştı. Bunu yapmada en başarılı olan ülkeler küresel ticaretin kazananları olacaktı. Küresel imalattaki payları genişlerken, ticaret ortaklarınınki daralacaktı.
Keynes bunun yerine ülkelerin “iç politikalarıyla tam istihdam sağlamayı öğrenmeleri” çağrısında bulunmuştu. Böyle bir dünyada, “bir ülkenin çıkarını komşularınınkine karşı koyacak önemli ekonomik güçler hesaplanmayacağını” savundu.
Keynes ve Robinson’ın yazdığı dönemde, komşuyu zarara sokma politikalarının maliyeti esas olarak daha yüksek işsizlik şeklinde ortaya çıkıyordu, zira daha yüksek ithalatla dengelenmeyen daha yüksek ihracat, ticaret açığı veren ülkelerdeki imalatçıları zayıflatıyor ve onları işçi çıkarmaya zorluyordu. Ancak dünya 1970’lerin başında Bretton Woods sistemini terk ettikten sonra, ABD hükümeti de dahil olmak üzere hükümetler, ya tüketici kredilerini teşvik etmek için faiz oranlarını düşürerek ya da sınırsız açık harcaması yoluyla işsizlik maliyetlerini hafifletmeyi öğrendi. Böylece Amerika Birleşik Devletleri, sürekli ticaret açığı vermenin istihdam sonuçlarını gizledi, ancak bunu artan hane halkı ve mali borçlanma yoluyla yaptı.
İthalat için ihracat
Bir ülkenin iç dengesizlikleri ile ticaret ortaklarınınkiler arasındaki bağlantının, iktisatçıların bazen tam olarak anlayamadığı sonuçları vardır. Her ekonomide, iç ve dış ekonomik dengesizlikler uyumlu olmalıdır, tıpkı her ülkenin dış dengesizliklerinin dünyanın geri kalanının dış dengesizlikleriyle uyumlu olması gerektiği gibi. Bu, iç dengesizliklerini kontrol edebilen ülkelerin, ticaret ortaklarının iç dengesizliklerini en azından kısmen yönlendireceği anlamına gelir. İktisatçı Dani Rodrik’in açıkladığı üzere, herhangi bir küreselleşmiş sistemde ülkelerin ya daha fazla küresel entegrasyonu ya da iç ekonomi üzerinde daha fazla kontrolü seçmek zorunda olmasının nedeni budur.
Rodrik’in formülasyonu içinde, küreselleşmeyi anlamanın en az iki çok farklı yolu vardır. Çoğu analistin dünyayı tanımladığını varsaydığı modelde, büyük ekonomilerin tümü, daha fazla küresel entegrasyon lehine iç ekonomileri üzerindeki kontrol derecelerinden genel olarak aynı ölçüde vazgeçmeyi seçti. Bu nedenle küresel ticaret, piyasa güçleri iç dengesizlikler yaratan hükümet politikalarını tersine çevirdiği için genelde dengeli. Örneğin, bir ülke büyük, kalıcı ticaret fazlaları verirse, para birimi değerlenir veya ücretleri artar, bu da mallarını daha pahalı hale getirir. Bu da, iç hane halklarının refahı genişledikçe ticaret fazlasının küçülmesine neden olur.
Diğer küreselleşme modelinde —ki bu dünyayı olduğu gibi daha iyi tanımlar—bazı büyük ekonomiler daha fazla küresel entegrasyon lehine iç ekonomileri üzerinde daha az kontrol uygularken, diğerleri ücret artışını kontrol ederek, iç fiyatları ve kredi tahsisini belirleyerek veya ticaret ve sermaye hesaplarını kısıtlayarak iç ekonomileri üzerindeki kontrolü elinde tutmayı seçer. İkinci grup ülkelerin, iç ekonomik dengesizliklerinin tersine dönmesini önlemek için müdahale ettikleri ölçüde, iç dengesizliklerini ticaret ve sermaye hesapları üzerinde daha az kontrol sahibi olan ülkelere etkili bir şekilde dayatırlar. Örneğin, imalat sektörlerini genişletmeyi amaçlayan sanayi politikaları seçerlerse, zımnen ticaret ortaklarına da sanayi politikaları dayatmış olurlar, ancak bunlar o ortakların imalat sanayilerinde göreceli bir daralmayla sonuçlanır.
Dünyanın yeni bir gümrük birliğine ihtiyacı var.
Bu tam da Keynes ve Robinson’ın karşı çıktığı türden bir küreselleşme. Bu, hükümetlerin kendi ekonomileri için genişletici, ancak bir bütün olarak küresel ekonomi için daraltıcı olan Kalecki tarzı stratejiler izlemesine izin veren türden bir küreselleşme.
Eğer küreselleşme gelişecekse, dünya, ülkelerin ithalat yapmak için ihracat yaptığı ve bir ülkenin üretim, tüketim ve yatırım dengesizliklerinin ticaret ortaklarına yüklenmek yerine içeride çözüldüğü bir tür küreselleşmeye geri dönmeli. Başka bir deyişle, dünya, ülkelerin iç dengesizliklerini dizginlemeyi ve iç talebi iç arzla eşleştirmeyi kabul ettiği yeni bir küresel ticaret rejimine ihtiyaç duyuyor. Ancak o zaman ülkeler artık birbirlerinin iç dengesizliklerini absorbe etmek zorunda kalmayacaklardır.
Bu tür bir küreselleşmeyi başarmanın en iyi yolu, Keynes’in Bretton Woods’ta önerdiği doğrultuda yeni bir gümrük birliği oluşturmaktır. Katılımcı ülkeler, aralarındaki ticareti genel olarak dengede tutmayı kabul ederler ve bunu başaramayan üyelere cezalar uygulanır. Ancak aynı zamanda, kendilerini gümrük birliği dışındaki dengesizliklerden korumak için katılmayan ülkelere karşı ticaret engelleri de dikerler. Ticaretin ikili olarak dengelenmesi beklenmez elbette, daha ziyade tüm ticaret ortakları arasında dengelenmesi beklenir. Üyeleri, kendi iç politikalarının maliyetlerini dışsallaştırmayacak şekilde ekonomilerini yönetmeyi taahhüt etmek zorunda kalacaklardır. Bu sistemde, her ülke kendi tercih ettiği kalkınma yolunu seçebilir ama bunu iç dengesizliklerin maliyetlerini ticaret ortaklarına yükleyecek şekilde yapamaz (Daha küçük, daha az gelişmiş ekonomiler birliğin kurallarından bazı sınırlı muafiyetler alabilir).
Özellikle ekonomilerini düşük iç talep ve kalıcı fazlalar etrafında yapılandırmış pek çok ülke, başlangıçta böyle bir birliğe katılmayı reddedebilir. Fakat organizatörler; Kanada, Hindistan, Meksika, Birleşik Krallık ve Amerika Birleşik Devletleri gibi küresel ticaret açıklarının büyük bölümünü oluşturan küçük bir grup ülkeyi toplayarak işe başlayabilir ve onları birliğe dahil edebilirler. Bu ülkelerin katılmak için her türlü teşviki olacaktır ve katıldıklarında, dünyanın geri kalanı da sonunda katılmak zorunda kalacaktır. Nihayetinde, açık veren ülkeler kalıcı açık vermeyi reddederse, fazla veren ülkeler kalıcı fazla veremezler. Bunun yerine iç tüketimi veya iç yatırımı artırmak zorunda kalacaklardır —ki her ikisi de küresel talep için iyi olacaktır— ya da iç aşırı üretimi azaltmaktan başka seçenekleri kalmayacaktır.
Eğer dünya böyle bir gümrük birliği yaratırsa, uluslararası ticaret, Keynes’in yazdığı gibi, “yabancı pazarlara satışları zorlayarak ve alımları kısıtlayarak evde istihdamı sürdürmek için umutsuz bir çare” olmaktan çıkacaktır. Ülkelerin ihracatı maksimize etme nedeni artık yerli imalatı sübvanse etmenin maliyetini ihraç etmek değil, ithalatı ve hane halkı refahını maksimize etmek olacaktır.
Fakat böyle bir gümrük birliği mümkün değilse, en olası sonuç, Robinson’ın öngördüğü, ülkelerin “yükün daha büyük bir payını diğerlerinin üzerine atmaya” çalıştığı komşuyu zarara sokma oyunudur. Robinson’ın yazdığı üzere, “Biri diğerlerinin pahasına ticaret dengesini artırmayı başarır başaramaz, diğerleri misilleme yapar ve toplam uluslararası ticaret hacmi sürekli olarak düşer.”
Dünya buna doğru gidiyor gibi görünüyor. Trump’ın gümrük vergilerini ve dünyanın dört bir yanındaki insanlardan gelen artan ticaret şikayetlerini getiren de bu. Karar merciileri ekonomiler için teşvikleri değiştirene kadar, uluslararası ticaret gerilimleri azalmayacaktır.
Diplomasi
Alman Sanayi Federasyonu’nun ‘Çin Şoku 2.0’ uyarısına Çin’de yanıt: Kendi sorunlarınızı dışsallaştırmayın

Alman Sanayi Federasyonu (BDI), Çin’le ilişkilerde giderek büyüyen sorunların Alman sanayisini tüm sektörlerde ağır biçimde etkilediğini ve ülkenin bir “Çin Şoku 2.0” yaşadığını bildirildi. Çinli bir uzman ise Almanya’nın kendi sorunlarıyla yüzleşmesi ve rekabet gücünü artırması gerektiğini belirterek, iç yapısal sorunları dışsallaştırmanın gerçek bir çözüm sağlamayacağını ve Çin ile Almanya arasında kazan-kazan esasına dayalı işbirliğini de geliştirmeyeceğini söyledi.
Alman Frankfurter Allgemeine Zeitung (FAZ) gazetesi pazartesi günü yayımladığı haberde, BDI İcra Kurulu Başkanı Tanja Gönner’in Alman Basın Ajansı’na yaptığı açıklamada, federasyonun rakip olarak Çin’le ilgili giderek artan sorunlar gördüğünü söylediğini aktardı.
Gönner, Çin’in “kritik ham maddelerde bağımlılık, önemli ölçüde düşük değerlenmiş para birimi ve devlet kaynaklı kapasite fazlası” gibi unsurlar üzerinden sanayi üzerinde büyük bir etki yarattığını ileri sürdü. Gönner’e göre bunlara, Çin’in kilit teknolojilerde küresel pazar lideri olma hedefi de ekleniyor.
Fudan Üniversitesi Uluslararası Çalışmalar Enstitüsü bünyesindeki Çin-Avrupa İlişkileri Merkezi Direktörü Jian Junbo, pazartesi günü Global Times’a yaptığı açıklamada, “Geçtiğimiz 20 yıl boyunca Almanya ve diğer Avrupa ülkelerinin otomotiv ve makine gibi sektörlerdeki şirketleri, Çin’in açık pazarından, eksiksiz tedarik zincirlerinden ve nispeten düşük maliyetlerinden yararlanarak kâr elde etti,” dedi.
Jian, Çin’in sanayisini geliştirmesi ve elektrikli araçlar ile fotovoltaik gibi alanlarda rekabet gücü kazanmasının ardından Almanya dahil Avrupa ülkelerinin normal piyasa rekabetini “şok” ve “tehdit” olarak tanımlamaya başladığını kaydetti.
Çin Uluslararası Ticaret ve Ekonomik İşbirliği Akademisi araştırmacısı Zhou Mi ise pazartesi günü Global Times’a verdiği demeçte, “Çin, kritik ham maddeler alanında kesintisiz yatırım ve araştırma-geliştirme faaliyetlerini sürdürdü. Çin’in teknolojik avantajları ve kurallara uygun ihracat kontrolleri birer engel teşkil etmiyor. Bu konuyu abartarak Çin’e kendi yönetim sistemlerinden vazgeçmesi için baskı yapmak makul değildir,” ifadelerini kullandı.
Zhou, döviz kurlarının esas olarak piyasa ve ekonomik temeller tarafından belirlendiğine işaret ederek, “para biriminin düşük değerlendiği” iddiasının daha da dayanaksız olduğunu savundu.
Zhou’ya göre Çin, “kapasite fazlası” meselesine ilişkin birçok kez açıklama yaptı ve konuyu sistematik biçimde izah eden bir beyaz kitap yayımladı: “Sözde kapasite fazlası hükümet tarafından yaratılmış değil. Belirli dönemlerde ve özel piyasa koşullarında arz ile talep arasında geçici bir dengesizlik ortaya çıkabilir. Ancak bu tür dengesizliklerle ticari engeller oluşturarak veya tehditlere başvurarak değil, bilgi paylaşımını güçlendirerek ve şeffaflığı artırarak birlikte mücadele edilmesi gerekiyor.”
BDI, 2019’un başında yayımladığı bir politika belgesinde Almanya’nın Çin politikasının yeniden yönlendirilmesi çağrısında bulunmuştu. Belgede, piyasa ekonomisinin “daha dayanıklı” hale getirilmesi gerektiği belirtilmişti. Çin bir ortak olarak tanımlanmakla birlikte, giderek daha fazla sistemik bir rakip olarak da görülmeye başlanmıştı. FAZ’ın aktardığına göre Alman hükümetinin 2023 tarihli Çin Stratejisi’nde Çin, ortak, rakip ve sistemik hasım olarak tanımlandı.
Jian, Almanya’nın önde gelen sektörlerinde giderek artan bir baskıyla karşı karşıya olduğunu söyledi. Ancak uzmana göre Alman sanayisinin rekabet gücündeki göreli gerilemenin temel nedeni; yüksek enerji maliyetleri, aşırı düzenlemeler ve inovasyonu pratik sonuçlara dönüştürmedeki düşük verimlilik gibi iç yapısal sorunlarda yatıyor.
Jian, “Bu iç yapısal sorunları dışsallaştırmak, sorunların gerçek anlamda çözülmesine yardımcı olmaz,” dedi.
FAZ’ın haberinde Gönner, Avrupa’nın Çin karşısında daha iddialı olması gerektiğini, ancak kendisini Çin’den tamamen soyutlamaması gerektiğini söyledi.
Gönner, “Kendimizi nasıl savunabileceğimizi değerlendirirken aynı zamanda birçok alanda kurallara dayalı düzeni korumaya çalışmalıyız,” ifadelerini kullandı.
Bloomberg geçen hafta, Almanya’nın Çin’in tedarik zincirindeki kırılganlıkları tespit etmeye çalıştığını ve olası bir Almanya-Çin ticaret savaşında bu bilgileri baskı aracı olarak kullanmayı planladığını bildirmişti.
Jian, Almanya’nın çok taraflılığı ve Dünya Ticaret Örgütü kurallarını savunduğunu iddia ederken tek taraflı ticaret araçlarına başvurmaya çalıştığını söyledi. Uzman, bunun uzun vadede yalnızca Alman sanayisinin içinin boşalmasını hızlandıracağını belirtti. Çünkü gerçekten rekabetçi şirketler, kaynakların dünya genelinde en uygun şekilde dağıtılabileceği yerleri aramaya devam edecek.
Çin’deki Alman Ticaret Odasının inovasyon raporuna göre, otomotiv sektöründeki şirketlerin yüzde 81’i, araştırma-geliştirme çalışmalarını Çin’de yerelleştirmelerinin son iki yıldaki gelişim hızlarını artırdığını belirtti. Şirketlerin yüzde 79’u Çin’de yerelleştirilen araştırma-geliştirme faaliyetlerinin Almanya’ya kıyasla maliyetlerini azalttığını söylerken, yüzde 70’i Çin’deki inovasyon ortaklıklarının ek maliyet tasarrufu sağladığını ifade etti.
Jian, Çin-Almanya ilişkilerinin uzun süredir kapsamlı stratejik ortaklık çerçevesinde karşılıklı fayda ve kazan-kazan esasına dayalı işbirliği üzerine kurulduğunu, iki ülke arasındaki rekabetin ise piyasa ekonomisinin olağan bir unsuru olduğunu belirtti.
Jian’a göre kilit nokta, ikili rekabeti bir tehdit olarak görmek ve sorunları daha da karmaşık hale getirecek tek taraflı, hedefe yönelik tedbirlere başvurmak yerine, rekabete akılcı ve nesnel bir tutumla yaklaşmak.
Diplomasi
Ukrayna, 2022’den bu yana en zorlu kışına hazırlanıyor

CNBC kanalına konuşan Ukraynalı yetkililer, hava savunma sistemlerindeki eksiklikler ve enerji altyapısına yönelik artan tehditler nedeniyle ülkenin 2022’den bu yana en zorlu kış sezonuna hazırlandığını bildirdi. Kiev yönetimi, Rusya’nın kış aylarında enerji tesislerine yönelik saldırılarını artırmasını beklerken füze mühimmatı temininde ve yerli savunma teknolojilerinde ciddi güçlüklerle karşılaşıyor.
Ukraynalı yetkililer, insansız hava aracı üreticileri ve güvenlik uzmanları, yaklaşan kış mevsiminin çatışmaların başladığı 2022 yılından bu yana ülke için en ağır dönem olabileceği değerlendirmesinde bulunuyor.
CNBC’nin haberine göre Kiev yönetimi, Rusya’nın kış aylarında Ukrayna’nın enerji altyapısına yönelik saldırılarını artırmasını bekliyor.
Ülkede hava savunma araçlarının, özellikle de ABD yapımı Patriot sistemleri için kullanılan önleme füzelerinin yetersizliği endişe yaratıyor.
Ukraynalı insansız hava aracı üreticisi Fire Point şirketinin başkanı Irina Tereh, CNBC’ye yaptığı açıklamada Ukrayna’nın tehdidin boyutunu gerçekçi biçimde değerlendirmesi gerektiğini belirtti.
Tereh, Ukraynalı şirketlerin kendi füze savunma teknolojilerini geliştirmek için çalışmaları hızlandırdığını, ancak bu tür sistemlerin oluşturulmasının genellikle onlarca yıl aldığını ifade etti.
Tereh, bu nedenle söz konusu görevin ısıtma sezonu başlamadan tamamlanmasının imkansız olduğunu vurguladı.
ABD Başkanı Donald Trump, 1 Ağustos’ta yaptığı açıklamada, ABD’ye karşı kullanılma endişesi gerekçesiyle Kiev’e Patriot lisansı verme fikrinden vazgeçtiğini bildirdi.
ABD Temsilciler Meclisi’nin Cumhuriyetçi üyesi Mike Turner ise ABD ile Ukrayna’nın şu anda Kiev’e teknoloji transferi konusunda görüşmeler yürüttüğünü kaydetti.
CNBC’nin aktardığına göre Ukraynalı yetkililer bir yandan enerji tesislerinin korumasını artırırken, diğer yandan yakıt ile ekipman stoku oluşturuyor.
Kiev yönetimi aynı zamanda Avrupa Birliği’nin (AB) 90 milyar euroluk finansal destek programından aktarılacak kaynaklar da dahil olmak üzere Avrupalı ortaklarından ek finansman temin etmeyi hesaplıyor.
Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenski, temmuz ayı sonunda vatandaşlara “çok zorlu bir kışa” hazırlanma çağrısında bulunarak, sürecin sonucunun hem Kiev’in adımlarına hem de Batılı müttefiklerin desteğine bağlı olacağını vurguladı.
Zelenski, Serhiy Koretskiy’nin başbakan olarak atanmasını, yeni hükümet başkanının enerji konularına hakim olması ve ülkenin soğuk hava şartlarına hazırlanmasını sağlaması gerekliliğiyle açıkladı.
Gelecek kışın öncekilerden daha ağır geçebileceği yönündeki değerlendirmeler daha önce Başbakan Koretskiy, Enerji Bakanı Denıs Şmıhal ve Çernihiv Bölgesel Yönetimi Başkanı Vyaçeslav Çaus tarafından da dile getirildi.
Yetkililerin açıklamalarına göre Ukrayna’nın 10 gigavattan fazla üretim kapasitesini restore etmesi, yaklaşık 3 gigavatlık yeni merkezsiz üretim tesisi kurması, enerji altyapısının korunmasını güçlendirmesi ve yeraltı depolarındaki gaz stokunu yaklaşık 14,6 milyar metreküpe çıkarması gerekiyor.
Geçen kış Ukrayna’da elektrik ve ısıtma sunumunda kesintiler yaşandı. Bazı bölgelerde elektrik kesintileri günde 12 ila 16 saat sürerken, bazı yerleşim yerleri günlerce ısıtmasız kaldı.
Zelenski, ocak ayında yaptığı açıklamada Ukrayna enerji sisteminin ülkenin ihtiyaçlarının yalnızca yüzde 60 kadarlık bölümünü karşılayabildiğini, gerekli olan 18 gigavatlık üretim kapasitesine karşılık sistemin yaklaşık 11 gigavat üretebildiğini bildirmişti.
Diplomasi
Bloomberg uyardı: Dünyayı yeni gıda krizi dalgası vurabilir

Dünya, küresel çatışmalar ve aşırı hava koşullarının kıskacında yeni bir gıda fiyatı artışı dalgasıyla karşı karşıya kaldı. Karadeniz’deki savaş ve İran gerilimi tedarik zincirini vururken, Avrupa’dan Avustralya’ya kadar uzanan aşırı sıcaklar rekolteyi tehdit ediyor. Asya’da ise El Nino iklim olayı ve eksik muson yağmurları pirinç üretimini krizin eşiğine getirdi.
Dünya küresel boyutta yeni bir gıda fiyatı artışı dalgası tehdidiyle karşı karşıya. Bloomberg’in haberine göre, silahlı çatışmalar ve zorlu hava koşulları dünyanın en kritik tarım bölgelerini kıskaca almış durumda.
Savaşın sürdüğü Karadeniz bölgesinde Ukrayna’dan yapılan sevkiyatlar büyük aksamalarla karşılaşıyor.
Dünya buğday pazarının dörte birinden fazlasını, ayçiçeği yağı ihracatının yaklaşık üçte ikisini ve mısır tedarikinin onda birini tek başına Rusya ve Ukrayna karşılıyor. Buğday fiyatları temmuz ayında yüzde 10’dan fazla artış gösterdi.
Bu da 2024 yılından bu yana görülen en büyük aylık sıçrama olarak kayıtlara geçebilir.
Odessa limanlarında sevkiyat kilitlendi
The Economist dergisi bu hafta yayımladığı haberde, Rusya’nın Odessa bölgesindeki liman altyapısına düzenlediği saldırılar nedeniyle Ukrayna’nın tarım ihracatının felç olabileceğini yazdı.
Ukrayna’nın tahıl ve yağlı tohum ihracatının yüzde 90’ı bu bölgeden geçiyor. Ülke bu yıl 81 milyon tonluk rekor bir tahıl ve yağlı tohum rekoltesi bekliyor. Aksamalar nedeniyle Danimarkalı denizcilik şirketi Maersk, gemilerinin tahliye noktasını Çornomorsk’tan Romanya’nın Köstence Limanı’na kaydırdığını duyurdu.
Odessa merkezli Trident Maritime şirketinin direktörü Oleksiy Smolyar ise dev denizcilik şirketlerinin Ukrayna limanlarına uğramayı durdurduğunu açıkladı.
Ukrayna Tahıl Konfederasyonu (UAK) temmuz ayında yaptığı açıklamada sevk rakamlarını paylaştı. Kremlin’in 2023 yazında Türkiye ve BM arabuluculuğunda kurulan tahıl koridoru anlaşmasından Rusya ile ilgili şartların yerine getirilmediği gerekçesiyle çekilmesinin ardından kapasitenin düştüğü kaydedildi.
Anlaşma yürürlükteyken Odessa, Çornomorsk ve Pivdennıy limanlarından ayda 6 milyon tona kadar ürün gönderilebilirken, günümüzde aylık sevkiyat ortalama 4 milyon metrik tona geriledi.
Financial Times’ın haberine göre Ukraynalı tüccarlar, Odessa limanlarındaki kesintiler nedeniyle tahıl ihracatının bir kısmını Tuna Nehri ve Romanya üzerinden alternatif rotalara kaydırmayı planlıyor.
Rusya Savunma Bakanlığı ise Ukrayna limanlarındaki hedeflere yönelik saldırılar düzenlediğini defalarca rapor etti.
Bakanlık son olarak 1 Ağustos’ta yaptığı açıklamada, Odessa Limanı’nda Ukrayna Silahlı Kuvvetleri için hazırlanan yakıt ve yağ depolarının vurulduğunu, Mıkolayiv’de ise insansız deniz araçları kullanmak üzere dönüştürülen bir römorkörün hedef alındığını bildirdi.
Aşırı sıcaklar rekolteyi vuruyor
Tahıl üreten diğer ana bölgeler de aşırı hava koşullarıyla boğuşuyor. Çiftçiler, İran etrafındaki gerilim sebebiyle fırlayan akaryakıt ve gübre fiyatlarının baskısı altında üretim yapmaya çalışıyor.
Aşırı sıcaklar, kuraklık ve orman yangınlarıyla boğuşan Avrupa, son on yılların en büyük tahıl rekoltesi düşüşüne hazırlanıyor. Kurak havanın Avustralya’daki buğday rekoltesini de düşürmesi bekleniyor.
Pirinç üretimi yapılan Vietnam’dan Filipinler’e kadar uzanan coğrafyada da Pasifik Okyanusu’ndaki su sıcaklıklarını artıran El Nino iklim olayı nedeniyle kriz derinleşiyor.
Dünyanın en büyük pirinç üreticisi ve ihracatçısı konumundaki Hindistan ise mevsimlik muson yağmurlarının yetersiz kalması sebebiyle kuraklık tehlikesi yaşıyor.
Dünya Basını1 hafta önceGlazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 1
Diplomasi4 gün öncePaşinyan’dan Moskova’ya demiryolu resti
Avrupa2 hafta önceBurnham resmen Birleşik Krallık Başbakanı oluyor
Dünya Basını6 gün önceGlazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 2
Dünya Basını1 hafta önceEski NATO yetkilisi Kujat’tan nükleer kış uyarısı
Avrupa2 hafta önceAlmanya, silahlanmak için borçlanıyor
Asya2 hafta önceDeepSeek kullanıcılarının özel sohbetleri Google’a sızdı
Avrupa6 gün önce‘Yeraltı ülkesi’ geri geliyor: İsviçre sığınaklarında yeni ‘savaş düzenlemesi’










