Bizi Takip Edin

Diplomasi

Trump’ın ikinci döneminde Tayvan’a silah satışları, Biden dönemini yüzde 40 aştı

Yayınlanma

Pekin ABD’nin ilişkilerdeki kararlılığını test ederken, Washington Tayvan’a 14 milyar dolarlık yeni silah paketini değerlendiriyor.

Nikkei’nin edindiği bilgilere göre, ABD Başkanı Donald Trump’ın ikinci yönetimi, ilk bir buçuk yılında Tayvan’a Joe Biden yönetiminin dört yıllık görev süresi boyunca onayladığından yüzde 36 daha fazla silah satışına onay verdi.

Bu artış haberi, Taipei’ye verilen desteğin Pekin’le yürütülen daha geniş kapsamlı pazarlıkların parçası olarak azaltılabileceğine dair Tayvan’da kaygıların büyüdüğü bir dönemde geldi.

ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Kongre oturumlarında yasa koyuculara, yönetimin Tayvan’a değeri 14 milyar dolara kadar çıkabilecek ek silah satışlarını gözden geçirdiğini söyledi.

Rubio, çarşamba gününe kadar iki gün boyunca Kongre komiteleri önünde Tayvan meselesi de dahil olmak üzere ABD politikasını anlattı.

Rubio’nun açıklamaları, Trump’ın Çin Devlet Başkanı Xi Jinping ile mayıs ortasında yaptığı zirvenin ardından, Tayvan’a silah satışlarının Pekin’le ilişkilerde “çok iyi bir pazarlık kozu” işlevi görebileceği yönündeki sözlerinden sonra geldi.

Bu açıklama, ABD’nin Tayvan’a desteğinin Pekin’le yapılacak daha kapsamlı bir anlaşmanın parçası olarak ciddi biçimde yeniden ayarlanabileceği endişelerini artırdı. Rubio ise bu görüşü reddetti.

Rubio, Çin’in taleplerinin Beyaz Saray’ın Tayvan’a silah satışları konusundaki karar alma sürecine müdahale etmesine izin verilmeyeceğini vurguladı.

ABD-Tayvan İş Konseyi’ne göre Biden yönetimi, Ocak 2021’de başlayan dört yıllık dönemde Tayvan’a 8,4 milyar dolarlık silah satışını onayladı. Buna karşılık ilk Trump yönetimi, dört yılda yaklaşık 18,3 milyar dolarlık silah satışını onaylayarak son dönem ABD yönetimleri içinde en yüksek toplam rakama ulaştı.

Mevcut Trump yönetimi ise Aralık 2025’te 11,4 milyar dolarlık bir paketi onayladı. Rubio’nun sözünü ettiği ek 14 milyar dolarlık paketin de onaylanması halinde, Trump’ın ikinci döneminde toplam silah satışları yaklaşık 25 milyar dolara ulaşacak.

Rubio, muhalefetteki Demokrat yasa koyucuların Trump yönetiminin Tayvan’a destek vermekte isteksiz davrandığı yönündeki eleştirilerine karşı çıktı. Uygulamada yönetimin, Demokrat selefinden daha agresif davrandığını savundu.

Rubio, yurt içi ve yurt dışındaki kaygıları gidermeye çalışırken, “Bazı açılardan kaybedilen zamanı telafi etmeye çalışıyoruz,” dedi.

Her iki partiden yasa koyucular, yönetimi Tayvan’a ek satışlar konusunda hızlı hareket etmeye çağırıyor. Rubio’nun verdiği güvencelerin somut adımlarla desteklenip desteklenmeyeceği, yönetimin bir sonraki kararına bağlı olacak. Bu karar, giderek daha fazla Trump yönetiminin Tayvan politikasının bir turnusol testi olarak görülüyor.

Trump yönetimiyle yakın bağları bulunan muhafazakâr düşünce kuruluşu Heritage Foundation’ın Asya Çalışmaları Merkezi’nde kıdemli politika analisti olan Edward Owen, yıl sonundan önce yeni bir silah paketinin onaylanacağından emin olduğunu söyledi.

Ancak bazıları, böyle bir onayın bu zaman dilimi içinde alınabileceği konusunda kuşkularını koruyor.

Trump, Xi’yi 24 Eylül’de Beyaz Saray’a davet etti.

İki taraf, yıl sonuna kadar üçe kadar zirve toplantısı düzenlemeyi hedefliyor. Xi, Trump’a Tayvan’a silah satışlarını durdurması yönünde defalarca çağrıda bulundu.

Trump yönetimi yeni bir paketle ilerlerse Çin’in sert tepki vermesi muhtemel. Bu da gelecekteki zirve toplantılarına ilişkin planları etkileyebilir.

Xi’nin ABD ziyareti, 3 Kasım’daki ara seçimlerden yaklaşık bir ay önce planlanıyor. Trump, içeride seçmenlere sunabileceği ekonomik anlaşmaları Çin’le yapma konusunda istekli.

Xi’yi kızdıracak herhangi bir adım bu çabaları karmaşıklaştırabilir. Bu nedenle Tayvan’a ek silah satışlarına ilişkin alınacak karar özellikle önemli hale geliyor.

Pratik kısıtlar da yeni silah satışlarını geciktirebilir.

Trump’ın Deniz Kuvvetleri Bakan vekili Hung Cao, Tayvan’a ek transferlerin ABD’nin İran’a yönelik saldırılarının sonuçları nedeniyle yavaşlayabileceğini söylediç

Operasyonda Tomahawk seyir füzeleri de dahil olmak üzere büyük miktarda silah kullanıldı.

Bazı analistler, stokların yeniden tamamlanmasının yıllar alabileceğini tahmin ediyor.

Satışların halihazırda onaylandığı durumlarda bile, ABD’li savunma üreticilerinin üretim kapasitesini artırmakta zorlanması nedeniyle Tayvan’a teslimatlar sık sık gecikti.

George Mason Üniversitesi’ne göre Tayvan, nisan ayı itibarıyla onaylanmış ancak teslim edilmemiş 29,7 milyar dolar değerinde silahı hâlâ bekliyordu.

Benzer teslimat birikmeleri, Japonya dahil dünyanın dört bir yanındaki ABD müttefiklerine yapılan silah sevkiyatlarını da etkiledi.

Birbiri ardına gelen ABD yönetimleri, olası bir Tayvan senaryosuna ilişkin uzun süredir stratejik muğlaklık politikasına bağlı kaldı.

Bu yaklaşım kapsamında Washington, Tayvan’a savunma kabiliyetleri sağlamayı taahhüt ederken, bir çatışma durumunda ABD güçlerinin nasıl karşılık vereceğini bilinçli olarak belirsiz bırakıyor.

Amaç, Pekin’in her zaman en kötü senaryo ihtimalini hesaba katmak zorunda kalmasını sağlayarak caydırıcılığı güçlendirmek.

ABD ayrıca uzun süredir izlediği “Tek Çin” politikasını da söylemde desteklemeye devam ediyor. Washington, Pekin’in Çin ana karası ile Tayvan’ın tek bir Çin’in ayrılmaz parçaları olduğu yönündeki tutumuna karşı çıkmamakla birlikte, Tayvan’ın savunmasını güçlendirmeye ve ayrılıkçı hükümeti desteklemeye devam ediyor. Daha geniş ABD-Çin ilişkilerine değinen Rubio, yönetimin “stratejik istikrar” dönemini korumaya çalıştığını söyledi.

Aynı zamanda dünyanın en büyük iki ekonomisi arasındaki rekabetin kalıcı niteliğini de kabul etti.

Rubio, “Yalnızca yıllar boyunca değil, muhtemelen on yıllar boyunca da çatışmanın süreceği alanlar bulunduğunu kabul ediyoruz,” dedi.

Büyük Güç Rekabetinden Stratejik İstikrara: Çin-ABD İlişkilerinde Yeni Yönelim

Diplomasi

ABD, BM Genel Kurulu’nda “ifade özgürlüğü” vurgusu yapacak

Yayınlanma

Trump yönetimi, yaklaşan BM Genel Kurulu’nu, küresel bir “ifade özgürlüğü” bildirgesini gündeme getirmek için kullanacak.

POLITICO, ABD’nin eylül ayında yapılacak yıllık BM toplantısının yan etkinliklerinde hükümet başkanları tarafından imzalanması umuduyla ülkeler arasında dolaşıma sokmaya başladığı ortak bildirinin taslağını elde etti.

POLITICO’nun gördüğü belge, “tarihsel olarak demokratik ülkeler”de dünya çapında ifade özgürlüğünü tehlikeye attığını iddia ettiği “yeni yasalar”ı ve “düzenleyici çerçeveleri” kınıyor.

Beyaz Saray ve Cumhuriyetçi müttefikleri, özellikle Avrupa Birliği’nde olmak üzere çeşitli yargı bölgelerinde çevrimiçi platformları düzenleyen kurallara, bunların sansüre eşdeğer olduğu iddiasıyla defalarca eleştirdi.

En akılda kalanı ise, yeni seçilen ABD Başkan Yardımcısı JD Vance’in Şubat 2025’te söylediği, Avrupa’ya yönelik en büyük tehdidin Rusya ya da Çin değil, ifade özgürlüğüne karşı kendi eylemleri olduğu yönündeki sözleriydi.

Alman Yeşiller Avrupa Parlamentosu Üyesi Alexandre Geese, bildirinin bazı bölümleri kendisine gösterildiğinde, “Trump yönetiminin her türlü teknoloji düzenlemesini ifade özgürlüğüne karşı bir haçlı seferi olarak gösterme konusundaki reflekssel tavrı, siyasi bir tiyatrodur; asıl sansürcülerin, yani ABD hükümeti ve kurumsal müttefiklerinin dikkatini başka yöne çekmek için tasarlanmış, hesaplı bir sis perdesidir,” dedi.

İmzacılar, “dezenformasyon”, “yanlış bilgi” veya “nefret söylemi” gibi “sözde yanlış ifadeleri cezalandırmanın”, söz konusu içerik doğrudan şiddete tahrik etmediği sürece “ifade özgürlüğünü” tehlikeye atabileceğini “kabul etmeyi” taahhüt edecekler.

Perşembe günü X’te yayınlanan bir gönderide, ABD Dışişleri Bakanlığı Kamu Diplomasisi Müsteşarı Sarah Rogers, OECD’de son dönemde yapılan görüşmelerin bir parçası olarak “ifade özgürlüğü” konulu bir belge taslağı hazırlandığını belirtti:

“Şeffaflığı teşvik etmek ve uzlaşma sağlamak amacıyla ortak bir bildiri taslağı hazırladık. Bu bildiri, karşılıklı saygı ve ortak değerlerin bir ifadesi olmasının yanı sıra, yurtdışı yasalarına uyan Amerikan iletişim şirketleri için yorumlayıcı bir kılavuz kaynağı olarak da tasarlanmıştır.”

Rogers, bildirinin AB’nin “amiral gemisi” niteliğindeki platform yasası olan Dijital Hizmetler Yasasını (DSA) geçersiz kılmayı amaçlamadığını da ekledi.

İki AB yetkilisi, taslağın şu anda Brüksel’de dolaşımda olduğunu ve ABD’nin eylül ayında BM’de düzenlemeyi planladığı halka açık imza töreni öncesinde hazırlandığını doğruladı.

Avrupa hükümetleri, bazı AB ülkelerinde yasadışı olan kışkırtıcı çevrimiçi söylemlerin riskleriyle mücadele etmeye çalışıyor.

DSA, seçimlere yönelik tehditleri sistemik bir risk olarak değerlendiriyor ve düzenleyiciler bu kapsamda dezenformasyona odaklanmış durumda.

Trump’ın “MAGA” destekçileri ise bu yasaların çok ileri gittiğini ve yalnızca belirli türdeki söylemleri bastırmak için bir bahane olduğunu savunuyor.

Taslak bildirinin bazı bölümlerini gören Fransız liberal Avrupa Parlamentosu Üyesi Sandro Gozi, POLITICO’ya yaptığı açıklamada, Trump yönetiminin platformların denetlenmediği bir “küresel Vahşi Batı” ortamı yaratmaya çalıştığını söyledi.

Gozi şöyle devam etti:

“İfade özgürlüğü bahanesinin arkasına saklanıyorlar. Avrupalılar olarak bu yaklaşımı paylaşmıyoruz. Bizim için ifade özgürlüğü, erişim özgürlüğü değildir; bu durum özellikle çok büyük çevrimiçi platformlar için geçerlidir. Bu platformların, olan biteni sansürlemek yerine denetlemeleri gerektiğini düşünüyoruz.”

27 ülkenin diplomat ve hükümet uzmanlarının bir araya geldiği Avrupa Birliği Konseyi, geçen salı günü “Çevrimiçi İfade Özgürlüğünün Korunması ve Teşvik Edilmesi” başlıklı gündem maddesi kapsamında karar tasarılarını görüştü.

AB ülkeleri, bloğun yasalarını hedef alabilecek bir emsal teşkil etmemek ve ifade özgürlüğünü korumayı amaçlayan bir belgeyi imzalamayı reddetmeleri halinde ortaya çıkabilecek eleştirilerden kaçınmak için metin üzerinde müzakere etmeye çalışabilir.

Taslak ayrıca, çevrimiçi platformları çevrimiçi içeriğe müdahale etme zorunluluğundan korumaya çalışıyor.

İmza sahipleri, “yasal veya düzenleyici baskı yoluyla, hizmet sağlayıcılara aşırı içerik kaldırılmasına veya korunan ifadenin engellenmesine yol açacak yükümlülükler dayatmaktan kaçınmayı” taahhüt edecek.

Hükümetlerden ayrıca, çevrimiçi platformlardan belirli ifade kategorilerine giren içerikleri “proaktif olarak denetlemelerini” talep etmemeleri konusunda mutabık kalmaları isteniyor.

Amerikan teknoloji şirketlerinin belgenin kabul edilmesi için baskı yapmada bir rol oynayıp oynamadıkları belirsiz.

Taslak bildiride listelenen “korunan ifade kategorileri” arasında siyasi söylem ve dini ifade yer alıyor ama aynı zamanda MAGA hareketinin temelini oluşturan birkaç alan da bulunuyor: “seçim süreçleri hakkındaki söylem” (buna “oy sayım sistemlerine ilişkin endişeler” de dahil); “halk sağlığı konusundaki görüşler ve yeni teoriler dahil olmak üzere bilimsel, akademik ve entelektüel söylem” ile “istatistiksel, biyolojik veya ampirik olarak desteklenen gerçekler ki bu gerçekler resmi kurumlar tarafından tartışmalı bulunsa veya siyasi açıdan sakıncalı olsa bile.”

Okumaya Devam Et

Diplomasi

Ukrayna için bağış dönemi yerini özel yatırımlara bırakıyor

Yayınlanma

Ukrayna’nın yeniden imarı için yapılan uluslararası yardımlarda bağışların yerini kademeli olarak özel sektör yatırımları alıyor. Polonya’nın Gdansk kentinde düzenlenen kurtarma konferansında 160 anlaşma kapsamında Ukrayna’ya yaklaşık 11 milyar dolarlık özel yatırım ve yardım taahhüdü sağlandı. 

Ukrayna’da savaş devam ederken, uluslararası iş dünyasının savaş sonrası döneme yönelik yatırım arayışları ivme kazanıyor.

The New York Times gazetesinin haberine göre, Ukrayna’ya yönelik finansal desteklerde geleneksel bağış yardımlarının yerini yavaş yavaş özel sektör yatırımları almaya başladı.

Haziran ayında Polonya’nın Gdansk kentinde düzenlenen Ukrayna’nın yeniden inşası konferansı, bu dönüşümün en somut göstergesi oldu. 7 bin 500 katılımcıyı bir araya getiren konferansta, Ukrayna için yaklaşık 11 milyar dolar değerinde özel yatırım ve yardım içeren 160 anlaşmaya imza atıldı.

Diplomatlar, askeri analistler ve iş insanlarının Ukrayna’nın geleceğine dair daha iyimser beklentiler içinde olduğu kaydediliyor.

“Düşüşte yatırım yapın” çağrısı

ABD Dışişleri Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı Jeremy Lewin konferanstaki konuşmasında, iş dünyasına hitaben, ülkenin yeniden yapılanma sürecinde varlık fiyatları henüz düşükken yatırım yapma zamanının geldiğini belirtti.

Bu yaklaşımın bir parçası olarak ABD İhracat-İthalat Bankası (Exim Bank), Ukrayna’nın ulusal enerji şirketi Naftogaz’a ABD menşeili petrol ekipmanları ve hizmetleri satın alabilmesi amacıyla 300 milyon dolarlık kredi hattı sağladı.

Bireysel girişimciler de Ukrayna pazarındaki fırsatları değerlendiriyor. Google’ın eski üst yöneticisi Eric Schmidt ve eşi, Kiev’deki alışveriş merkezlerine sahip fonlardan hisse satın alarak ticari gayrimenkul sektörüne yöneldi.

Söz konusu yatırımın tutarının 55 ila 70 milyon dolar civarında olabileceği tahmin ediliyor. Schmidt’in ayrıca Ukraynalı insansız hava aracı üreticisi şirketlere de yatırım yaptığı aktarılıyor.

Avrupa İmar ve Kalkınma Bankası (EBRD) ise Ukrayna için 500 milyon avroluk yeni bir finansman paketi açıklayarak son yıllardaki toplam yatırım hacmini 10 milyar avroya ulaştırdı.

Banka, Ukrayna’da savaş nedeniyle tahrip olan kömür santrallerinin yarattığı açığı kapatmak amacıyla Kiev yönetiminin stratejisiyle uyumlu şekilde yenilenebilir enerji projelerine kaynak aktarmayı hedefliyor.

Yeni yatırımcılar temkinli

Savaş sonrası döneme yönelik planlara rağmen doğrudan yabancı yatırımların mevcut aşamada sınırlı kalmaya devam ettiği belirtiliyor.

Kiev’deki Amerikan Ticaret Odası Başkanı Andy Handler, Ukrayna’da halihazırda faaliyet gösteren şirketlerin operasyonlarını genişlettiğini, ancak pazara yeni girecek aktörlerin çoğunlukla beklemeyi tercih ettiğini ifade etti.

Ukrayna’nın yer altı kaynakları da uluslararası alanda dikkat çekiyor. ABD Başkanı Donald Trump temmuz ayı başında yaptığı açıklamada, imzalanan maden anlaşmasının ardından ABD’nin Ukrayna topraklarında “küçük bir paya” sahip olduğunu belirtmişti.

Trump, Ukrayna’nın dünyanın en büyük nadir toprak elementi rezervlerinden bazılarına sahip olduğunu ve yüksek bir potansiyel barındırdığını vurgulamıştı.

Analiz şirketi McKinsey uzmanları, Ukrayna’nın yeniden inşası için on yıllık süreçte toplam 770 milyar dolarlık yatırıma ihtiyaç duyulacağını hesaplıyor. Değerlendirmeye göre, sanayi ve insan gücü potansiyeline odaklanılması gereken ilk beş yıl kritik önem taşıyor.

Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy de Aralık 2025’te yaptığı açıklamada, çatışma sonrası ülkenin imarı için öz kaynaklar, hibeler, borç yükümlülükleri ve özel katkılar vasıtasıyla 800 milyar dolar çekmeyi hedeflediklerini duyurmuştu.

Okumaya Devam Et

Diplomasi

Eski AB yetkilisi Burgsdorff: Gazze’de Avrupa Birliği değerleri öldü

Yayınlanma

Harici Medya Genel Yayın Yönetmeni Tunç Akkoç’a konuşan eski Avrupa Birliği Temsilcisi Sven Kühn von Burgsdorff, birliğin insan hakları söylemi ile Gazze politikası arasındaki derin çelişkiyi anlattı. Burgsdorff, Brüksel’in İsrail’i dizginleyecek ortak kararlar alamamasını karar mekanizmalarındaki oy birliği tıkanıklığına ve üye devletlerin ulusal çıkarlarına bağladı. Almanya’nın tarihsel sorumluluk anlayışının İsrail hükümetini her türlü eleştiriden koruduğunu belirten eski diplomat, iki devletli çözümün korunması için dış baskının zorunlu olduğunu vurguladı.

Harici Medya Genel Yayın Yönetmeni Tunç Akkoç, gerçekleştirdiği özel yayında, eski üst düzey Avrupa Birliği yetkilisi ve deneyimli diplomat Dr. Sven Kühn von Burgsdorff’u ağırladı.

Otuz yılı aşkın bir süre boyunca Avrupa Birliği’nin dış ilişkilerinde görev yapan, Kudüs, Güney Sudan ve Mozambik gibi kritik bölgelerde üst düzey diplomatik ve arabuluculuk rolleri üstlenen Dr. Sven Kühn von Burgsdorff, 2020 ile 2023 yılları arasında Batı Şeria, Gazze Şeridi ve Birleşmiş Milletler Filistinli Mültecilere Yardım Ajansı nezdinde Avrupa Birliği Temsilcisi olarak görev yürüttü.

Çalışmaları çatışma çözümü, insani diplomasi, Avrupa Birliği dış politikası ve İsrail-Filistin meselesi üzerinde yoğunlaşan Alman diplomat, Harici Medya’ya verdiği mülakatta, Avrupa Birliği’nin insan hakları ve uluslararası hukuk söylemi ile Gazze’de izlediği somut politikalar arasındaki derin ve aşılması güç çelişkileri paylaştı.

Mülakatın açılışında Tunç Akkoç, konuğunun yakın tarihte kaleme aldığı ve geniş yankı uyandıran makalesine değindi.

Akkoç, “Okuduğum bu makalede ‘Gazze’de Avrupa Birliği Değerlerinin Ölümü’ başlığını kullandınız. Neden böyle söylediniz?” sorusunu yöneltti.

Dr. Sven Kühn von Burgsdorff, bu çarpıcı başlığı seçmesinin arkasındaki felsefi ve gerekçeli nedenleri şu sözlerle açıkladı: “Çünkü Avrupa Birliği, uluslararası hukuku uygulama, ona saygı gösterme ve onu geliştirme ilkesi üzerine kurulmuştur. Temelinde demokrasi ilkeleri, insan haklarının evrenselliğinin kabulü ve uluslararası hukuka bağlılık vardır.”

Birliğin kuruluş felsefesinin bu değerler üzerine inşa edildiğini hatırlatan Burgsdorff, Gazze’deki duruma zamanında ve gereken şiddette tepki verilemediğini ifade etti.

“Avrupa Birliği değerlerinin ölümü derken, insanlığın mezarlığını kastediyordum”

Avrupa Birliği’nin sessizliğinin ve eylemsizliğinin yarattığı yıkımı tarif eden Dr. Sven Kühn von Burgsdorff, “Avrupa Birliği’nin zamanında ve gerektiği biçimde tepki verememesi, Gazze’deki kıyımı ve Batı Şeria’daki adım adım ilhakı durduracak güçlü önlemler alamaması, ayrıca neler olduğunu bilmemiz, çünkü her gece televizyonlarımızda ve diğer medya mecralarında canlı olarak yayımlanması, beni şu sonuca götürdü: Avrupa Birliği kurumlarının en üst kademelerinde ve 27 üye devletin hükümetlerinde İsrail’i dizginleyecek önlemler için yeterli siyasi uzlaşı yok” dedi.

Birliğin içinde hem Netanyahu hükümetini dizginleyecek hem de bu dönemde İsrail’i koşulsuz desteklemeyi sürdüren ABD gibi küresel aktörlerle yüzleşecek bir siyasi iradenin yer almadığını belirten Burgsdorff, değerlerin ölümünü şu sarsıcı ifadelerle nitelendirdi:

“Bugün de bu destek sürüyor. ‘Avrupa Birliği değerlerinin ölümü’ derken, insanlığın mezarlığını kastediyordum. Demokrasi ve insan hakları gibi evrensel değerlerin dünyanın her yerinde, her zaman herkes için geçerli olduğuna inananların mezarlığını. Kendi standartlarımızı, kendi ilkelerimizi ve hedeflerimizi yerine getirememiş olmamız, üstelik bunları dünyaya sürekli vaaz ederken, bu başlığı seçmeme yol açtı.”

Akkoç’un, “Avrupa Birliği Gazze’de yaşananlara fiilen ortak mı, yoksa yalnızca iç ayrılıklar ve başka etkenler yüzünden mi felç olmuş durumda?” sorusu üzerine Burgsdorff, yapısal sorunlara dikkat çekti.

Avrupa Birliği’nin karar alma süreçlerindeki karmaşık yapıyı açıklayan eski diplomat, öncelikle 27 üye devletin egemenlik hakları ile birlik politikaları arasındaki ayrımı ortaya koydu.

2010 yılında yürürlüğe giren Lizbon Antlaşması çerçevesinde dış ve güvenlik politikasının her üye devletin kendi egemenlik yetki alanında kaldığını hatırlatan Burgsdorff, üye devletler arasında ortak bir zemin arama yükümlülüğü olsa da bu alanın nihai olarak ulusal kararlara dayandığını ve hiçbir devlete dışarıdan bir politika dayatılamayacağını belirtti.

“Biz ABD değiliz, biz bir uzlaşı birliğiyiz”

Karar alma süreçlerindeki en büyük engelin oy birliği kuralı olduğunu belirten Dr. Sven Kühn von Burgsdorff, “Bu kararların çoğunda geçerli olan oy birliği ilkesi, Avrupa Birliği’nin bir aktör olarak düzenli, zamanında ve güçlü önlemlerle hareket etmesini çok zorlaştırıyor” tespitini yaptı.

Bazı üye devletlerin, ulusal çıkar olarak gördükleri hassas dosyalarda tamamen farklı görüşlere sahip olduğunu söyleyen Burgsdorff, “Biz ABD değiliz. Biz Avrupa Birleşik Devletleri’yiz. Bu bir uzlaşmadır” ifadesini kullandı.

Üye ülkelerin Lizbon Antlaşması’nı kabul ederken dış ve güvenlik politikasını ortak bir yetki alanına taşımamaya karar verdiklerini aktardı. Ancak antlaşmaların koruyucusu olan Avrupa Komisyonu’nun da bu süreçte yasal sorumlulukları üstlenmesi gerektiğini ekledi.

Eski büyükelçileri, bakanları ve üst düzey yetkilileri koordine eden ve şu an bünyesinde bazı eski başbakanlar da dahil olmak üzere 470’ten fazla üst düzey ismi barındıran yönlendirme grubu olarak harekete geçtiklerini belirten Burgsdorff, Avrupa Komisyonu’na yükümlülüklerini hatırlattıklarını söyledi.

Avrupa Birliği ile İsrail arasında 2000 yılında imzalanan Ortaklık Anlaşması’na değinen Burgsdorff, bu metnin temel insan haklarını düzenleyen ikinci maddesinin derhal işletilmesi gerektiğini savundu. İsrail’in askeri faaliyetleri ve Batı Şeria’daki ilhak politikaları nedeniyle insan haklarının ihlal edildiği sonucuna varıldığı an Komisyonun harekete geçerek Avrupa Konseyi’ne yasa teklifi sunması gerektiğini belirtti.

Usul çerçevesine dair teknik detayları paylaşan deneyimli diplomat, ticaret, kalkınma işbirliği veya araştırma fonları gibi ortak yetki alanına giren konularda nitelikli çoğunluğun yeterli olduğunu, yani Avrupa nüfusunun en az yüzde 65’ini temsil eden en az 15 üye devletin onayının bir kararın kabulü için kafi geldiğini açıkladı.

Buna karşın, doğrudan yaptırım veya kısıtlayıcı önlemler için oy birliğinin şart olduğunu hatırlattı.

“Tarihsel sorumluluk, İsrail hükümetini her türlü eleştiriden koruyamaz”

Tunç Akkoç’un “Avrupa neden bu konuda bu kadar pasif ve hareketsiz? Asıl engel sizce ne?” sorusuna yanıt veren Dr. Sven Kühn von Burgsdorff, Avrupa’nın ve özellikle kendi ülkesi Almanya’nın İsrail politikasının arkasındaki tarihsel psikolojiyi analiz etti.

İsrail’in son 50-60 yıldır adeta dokunulmaz kabul edildiğini vurgulayan Burgsdorff, 1948 yılındaki Nekbe döneminden ve 1949 Cenevre Sözleşmeleri’nden bu yana hukuki dayanaklar olmasına rağmen İsrail’e yönelik tek bir kısıtlayıcı önlemin dahi uygulanamadığını ifade etti. Almanya’da Yahudi halkına karşı geçmiş yüzyıllarda ve Holokost döneminde işlenen korkunç suçların haklı bir suçluluk duygusu yarattığını söyleyen Burgsdorff, ancak bu durumun suistimal edildiğini şu sözlerle dile getirdi:

“Fakat bu tarihsel sorumluluk, özellikle Almanlerin Yahudilerin ve Yahudi yaşamının güvenliğine karşı hissettiği sorumluluk, İsrail hükümetini her türlü eleştiriden koruyabileceğiniz anlamına gelmez. Bunun, İsrail’e ya da Yahudi halkına karşı tarihsel sorumluluğunuzu ihlal etmek olarak görüleceğinden ya da antisemit olarak damgalanacağınızdan korkamazsınız. Bunlar tamamen farklı şeyler.”

İsrail’in yürüttüğü Hasbara propaganda çalışmaları vasıtasıyla Yahudi güvenliği ile mevcut hükümet politikaları arasında sarsılmaz bir bağ kurduğunu ve bu sayede siyasi zümre nezdinde dokunulmazlık kazandığını belirten Burgsdorff, Almanya’nın eski Şansölyesi Angela Merkel’in 2008 yılında İsrail Parlamentosu’nda yaptığı konuşmaya atıfta bulundu.

Merkel’in orada ilan ettiği “Staatsräson” yani devlet aklı kavramının, Almanya’daki tüm siyasi yelpaze tarafından yanlış anlaşıldığını ifade eden Burgsdorff, “Almanya’nın devlet aklı, İsrail’in güvenliğiydi. Knesset’teki İsrailli milletvekillerine, Almanya’nın bir devlet olarak var olabilmesinin nedeninin bu olduğunu söyledi. Bu sözler yalnızca yanlış yorumlanmadı, aynı zamanda Almanya’daki tüm siyasi sınıf tarafından, soldan sağa, merkez de dahil olmak üzere, İsrail’in eleştirilemeyeceği şeklinde yanlış anlaşıldı. Bu, adeta doğal hukuk öncesi, anayasa öncesi bir hakka dönüştü” dedi. Bu yaklaşımın uluslararası hukukun dahi önüne konulduğunu belirtti.

“İsrail Ortadoğu’da çok ileride bir askeri süper güç haline geldi”

Avrupa’nın pasifliğinin arkasındaki ikinci büyük etkenin ABD olduğunu kaydeden Dr. Sven Kühn von Burgsdorff, Washington’ın onlarca yıldır süren kesintisiz desteğini ele aldı.

Amerikan-İsrail Kamu İşleri Komitesi gibi güçlü lobi kuruluşlarının hem Cumhuriyetçi hem de Demokrat Partili siyasetçilere seçim kampanyalarında milyarlarca dolar akıtarak sistemi kontrol ettiğini belirten eski diplomat, ABD’nin kendi içindeki lobi gücü sebebiyle İsrail’i her koşulda savunmayı bir devlet politikası haline getirdiğini aktardı.

Barack Obama döneminde dahi İsrail’e yılda 3 ila 4 milyar dolar askeri yardım sağlayan 10 yıllık bir destek programının onaylandığını hatırlatan Burgsdorff, Demir Kubbe gibi ileri teknoloji savunma sistemlerinin ortaklaşa geliştirildiğini ve bu sayede İsrail’in komşularının fersah fersah ilerisinde askeri bir süper güce dönüştürüldüğünü söyledi.

Avrupa Birliği’nin mevcut çekingenliğini açıklarken yaklaşan ikinci Donald Trump döneminin yarattığı endişelere değinen Burgsdorff, Brüksel ile Washington arasında üç ana çatışma alanının yer aldığını belirtti.

Bunlardan birincisinin ticaret olduğunu, Trump’ın Avrupa mallarına yüzde 15 gümrük vergisi getirmeyi planlarken Amerikan mallarının Avrupa’ye vergisiz girmesini dayattığını söyledi.

Kovid salgını ve Rusya’nın Ukrayna’yı işgaliyle sarsılan Avrupa ekonomisinin yeni bir ticaret savaşı göze alamadığını vurguladı.

İkinci olarak Ukrayna’ya yönelik ABD desteğinin kesilmesi riskini ve Avrupa’nın mali ile askeri olarak tek başına kalma korkusunu aktardı. Üçüncü olarak ise Trump’ın NATO’dan çekilme veya Danimarka’nın denizaşırı toprağı olan Grönland’ı işgal etme yönündeki öngörülemez açıklamalarının yarattığı derin güvensizlik hissini dile getirdi.

Burgsdorff, “Bu üç tehdit ortadayken Avrupalılar kendilerine şunu soruyor: ‘Neden bir çatışma alanı daha açalım? Neden Ortadoğu meselesini Trump’la ilişkilerimizde yeni bir sorun, yeni bir çıkmaz haline getirelim?'” dedi.

“Avrupa Birliği oy birliğiyle hareket edemiyorsa birlik dışı adımlar atılabilir”

Tunç Akkoç’un, Avrupa Birliği’nin ortak bir politika geliştiremediği bu tıkanıklık senaryosunda tek tek üye ülkelerin nasıl bir etki yaratabileceğine dair sorusu üzerine Burgsdorff, kolektif hareket kabiliyetinin önemini vurguladı.

Avrupa Birliği’nin 450 milyonluk nüfusu, devasa tüketici ve yatırımcı tabanıyla dünyanın en büyük ticaret bloğu olduğunu ve muazzam bir düzenleyici güce sahip olduğunu ifade eden Burgsdorff, birliğin ortak karar alamadığı durumlarda “gönüllüler koalisyonu” mantığıyla hareket edilebileceğini belirtti.

“Rusya tehdidine” karşı Birleşik Krallık, Fransa ve Almanya’nın oluşturduğu üçlü Avrupa grubu formatını örnek gösteren eski diplomat, benzer esnek mekanizmaların Filistin konusunda da devreye sokulabileceğini, nitekim İspanya, Slovenya ve İrlanda gibi ülkelerin yerleşim birimleriyle ticareti durdurma kararları alarak öncülük ettiklerini kaydetti.

Küresel düzeyde atılan adımlara da değinen Burgsdorff, Fransa ve Suudi Arabistan’ın öncülüğünde Birleşmiş Milletler nezdinde başlatılan New York Bildirisi sürecini çok önemli bir diplomatik kazanım olarak değerlendirdi.

Bu süreç kapsamında 10 ülkenin daha Filistin Devleti’ni resmen tanıdığını ve dünyada Filistin’i tanıyan ülke sayısının 157’ye ulaştığını bildiren Burgsdorff, bu ülkelerin iki devletli çözümün bölgede kalıcı barış için tek gerçekçi seçenek olduğunu gür bir sesle haykırdıklarını ifade etti.

Buna karşılık, Güney Afrika ve Kolombiya gibi ülkelerin başını çektiği Lahey Grubu’nun İsrail’i soykırım suçlamasıyla Uluslararası Adalet Divanı önüne çıkarmasını destekleyen İspanya, İrlanda ve Belçika gibi Avrupa ülkelerinin duruşunu takdir etti.

“Siyasi alanda köklü bir değişim yaratmak için dışarıdan baskı kesinlikle şart”

Mülakatın en can alıcı kısımlarından birinde, İsrail toplumunun ve siyasetinin gelecekteki on yıllık seyri masaya yatırıldı. Gideon Levy gibi cesur Yahudi liberal yorumcuların kendi hükümetlerinin ve toplumlarının caniliğinden dehşete düştüğünü aktaran Dr. Sven Kühn von Burgsdorff, İsrail’deki ana akım siyasetin Filistinlilere karşı tamamen düşmanca bir nefret söyleminin esiri olduğunu belirtti.

Hamas’ın 7 Ekim 2023 saldırısının yarattığı travmanın bu vahşeti asla meşrulaştıramayacağını vurgulayan Burgsdorff, toplumdaki sağa kayışı şu verilerle gözler önüne serdi:

“Ben Filistin’de görev yaparken bile İsrail’deki anketleri okuyordum. İsrail’deki Yahudi vatandaşlar arasında kendini sağcı olarak tanımlayanların üçte ikisi, Filistin Devleti’ni duymak bile istemediklerini söylüyordu. Şimdi bu oran yüzde 80-90’a çıktı.” İsrail Parlamentosu’nda iki devletli çözümü savunan neredeyse hiçbir siyasi aktörün kalmadığını, çünkü bu fikrin sandıkta hiçbir karşılığının yer almadığını ekledi.

Hem İsrail hem de Filistin tarafında siyasetin tamamen kemikleştiğini ve çözümsüzlüğe kilitlendiğini ifade eden Burgsdorff, “İsrail’de güçleri bir araya getirecek bir Mandela yok. O karizma nerede? Bu arada Filistin tarafında da bir Mandela yok. Oradaki siyaset de kemikleşmiş durumda. Filistin siyasetinde sıfır toplamlı oyunlar var. El Fetih ve Ebu Mazen yani Mahmud Abbas, siyasi alanın tamamını kontrol etmek istiyor” dedi.

İçeriden bir değişim iradesi çıkmadığı takdirde tek çözüm yolunun dışarıdan uygulanacak yoğun ve tavizsiz baskı olduğunu belirten eski diplomat, ABD ve İsrail ticaretinin üçte birinden fazlasını oluşturan Avrupa Birliği ortaklaşa hareket etmediği sürece bu tıkanıklığın aşılamayacağını, bölgenin sürekli bir ırkçı ayrımcılık rejimine ve cezasız kalan bir soykırım statükosuna mahkum olacağını dile getirdi.

“Gazze Barış Kurulu ve Gazze barış planı tam bir fiyaskodur”

Mülakatın son bölümünde Tunç Akkoç, Trump yönetiminin ortaya attığı Gazze için “Barış Kurulu” girişimini sordu. Dr. Sven Kühn von Burgsdorff, bu girişimi en sert sözlerle eleştirerek projenin arkasındaki çıkar ağlarını ifşa etti.

Girişimin en başından beri ölü doğduğunu belirten Burgsdorff, “Evet, bu en başından beri talihsiz bir girişimdi. Talihsizdi, çünkü gerçek anlamda barış ve adalet yaratma arzusundan doğmamıştı. ABD tarafının ticari ve mali çıkarları, özellikle de Başkan’ın ailesinin, Jared Kushner ve çevresinin çıkarları işin içine karışmıştı” dedi.

Filistinlilerin bu süreçten tamamen dışlandığını, teknokratlardan oluşan bu ulusal komitenin hiçbir hükmünün olmadığını vurguladı.

“Barış Kurulu” ifadesinin aslında Birleşmiş Milletler’i tasfiye etmek amacıyla kullanılan yapay bir örtmece olduğunu söyleyen Burgsdorff, Trump’ın kendisini adeta dünyanın ebedi başkanı ilan etmeye çalıştığını ifade etti.

Ekim ayında ilan edilen ateşkesten bu yana binlerce sivilin, kadın ve çocuğun sistematik olarak öldürülmeye devam ettiğini hatırlatan Burgsdorff, İsrail’in Gazze sınırlarına çekilmek bir yana, toprakların yüzde 70’ini işgal altında tuttuğunu ve iki milyondan fazla Filistinliyi temiz su, enerji ve gıdadan yoksun bir şekilde yüzde 30’dan daha az bir alana hapsettiğini belirtti.

28 Şubat tarihinde İsrail ve ABD’nin İran’a karşı başlattığı yeni savaşın ise Gazze’deki bu insanlık dramını tamamen gölgelediğini kaydetti. Dünya Bankası hesaplarında yeniden inşa için tek bir kuruşun dahi yer almadığını, her şeyin göstermelikten ibaret olduğunu söyleyen Dr. Sven Kühn von Burgsdorff, kurtuluş reçetini şu sözlerle ilan etti:

“Gazze’yi istikrara kavuşturmak için şimdi ne yapabiliriz? İsrail’i nasıl dizginleyebilir, uluslararası güçleri bölgeye getirip Batı Şeria’nın ilhakını durdurabilir, suç işlediği düşünülen ve hakkında iddianame bulunan savaş suçlularını nasıl yargı önüne çıkarabiliriz? En önemlisi de İsrail’in bu tutumunu sürdürmemesi için teşvik yapısını değiştirmeliyiz. Çok sert önlemler almalıyız. İsrail’e askeri ihracatı durdurmalı, Avrupa Birliği-İsrail Ortaklık Anlaşması’nı askıya almalı, İsrail’e yönelik tüm araştırma fonlarını kesmeli, yasa dışı yerleşimlerle yapılan tüm mal ve hizmet ticaretini yasaklamalı ve Birleşmiş Milletler nezdindeki yükümlülüklerimizi, evrensel yargı yetkisini yerine getirerek savaş suçlularından hesap sormalıyız. Ancak o zaman, İsrail hükümetinin siyasi tutumunda ve hesaplarında bir değişim olur.”

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English