Bizi Takip Edin

Ortadoğu

Netanyahu: Türkiye’nin Suriye’nin güneyine girmesini engelledik

Yayınlanma

İsrail Başbakanı Netanyahu, Suudi Arabistan ile normalleşme karşılığında dahi bir Filistin devletinin kurulmasına izin vermeyeceklerini açıkladı. Netanyahu, Türkiye’nin Suriye’nin güneyine girmesini engellediklerini ve Ankara’nın İsrail için potansiyel bir tehdit olduğunu söyledi.

İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu, Abu Ali Express adlı Telegram kanalına verdiği mülakatta, “Bir Filistin devleti olmayacak. Çok basit: Kurulmayacak” diye konuştu.

Netanyahu, bu tutumun Riyad ile normalleşmeyi riske atıp atmayacağına ilişkin soruya, “Cevap şu: Bir Filistin devleti kurulmayacak. Bu, İsrail için varoluşsal bir tehdit” yanıtını verdi.

Normalleşmenin önündeki engelin ne olduğu sorusunu yanıtlayan Netanyahu, Gazze’deki savaşın süreci zorlaştırdığını ancak savaşın sonuna yaklaşıldığını ve “koşulların yeniden oluşabileceğini” söyledi.

Bununla birlikte Netanyahu, “Fakat koşullar iki taraf için de kabul edilebilir olmalı. Temel şartlarımızda kararlıyım, güvenliğimizi tehlikeye atmayız. Bu süreç olgunlaşırsa iyi olur, olmazsa da hayati çıkarlarımızı koruruz” ifadelerini kullandı.

Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman da hafta başında Washington’da Beyaz Saray yetkilileriyle yaptığı görüşmede, Riyad’ın İbrahim Anlaşmalarına katılmak istediğini ancak bunun için iki devletli çözüme giden yolun güvence altına alınması gerektiğini vurgulamıştı.

Suriye’nin güneyinde İsrail işgali altındaki bölgeyi ziyaretinin ardından açıklama yapan Netanyahu, Şam ile bir güvenlik anlaşması yapılmasının tercih edilen seçenek olduğunu belirtti.

Ancak Netanyahu, İsrail’in sınır güvenliğinden ve ülkedeki Dürzi topluluğunu koruma taahhüdünden taviz verilmeyeceğinin altını çizdi.

Netanyahu, “Suriye’nin de en az İsrail kadar, belki daha fazla, güvenlik anlaşmasına ilgi duyduğuna inanıyorum” dedi.

Suriye Devlet Başkanı Ahmed eş-Şaraa’nın ABD arabuluculuğundaki görüşmelere yaklaşımıyla ilgili soruları yanıtsız bırakan Netanyahu, “Çeşitli koşullar var; buna girmeyeceğim” diye ekledi.

Netanyahu, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Önemli olan şu: İsrail çok güçlü bir ülke. Kararlıyız. Suriye’nin güneybatısından bize yönelen tehditlere izin vermeyiz ve Suriye’deki Dürzi müttefiklerimizi korumakta kararlıyız. Bir anlaşmayla olur ya da olmaz; benim tercihim anlaşmadır. Ancak sınırlarımızı ve müttefiklerimizi savunma ilkeleri her durumda geçerli olacak.”

‘Türkiye’nin Suriye’nin güneyine girmesini engelledik’

Netanyahu, Türkiye ile de bir düzenleme yapmayı arzuladıklarını ancak Türkiye’nin İsrail için potansiyel bir tehdit olma ihtimalinin göz ardı edilemeyeceğini kaydetti.

“Umarım böyle bir tehdit ortaya çıkmaz ama bunu dışlayamayız” diyen Netanyahu, “Biz Türkiye ile bir modus vivendi (gerilimsiz ve yönetilebilir ilişki) tercih ediyoruz” şeklinde konuştu.

Netanyahu, açıklamasına şöyle devam etti:

“Çok ısrarcılar ve sert konuşuyorlar; biz de buna karşılık veriyoruz. Ancak sahada, onların Suriye’nin güneyine girişini engelledik. Sınırımıza yakın bir noktaya girmek istediler, bunun olmayacağını söyledim. Ayrıca Suriye’nin merkezindeki T-4 üssüne girmelerini de istemedik ve o havaalanını vurduk.”

İsrail, Türkiye’nin devralmak istediği öne sürülen, Suriye’nin Humus vilayetine bağlı Palmira’nın batısındaki T-4 hava üssünü 2 Nisan’da vurmuştu.

Öte yandan, The Cradle‘a konuşan kaynaklar, Rus heyetinin Güney Suriye’ye yeniden konuşlanmak amacıyla 17 Kasım’da Kuneytra’ya yaptığı ziyarete bir Türk heyetinin katıldığı yönündeki iddiaları yalanlamıştı.

Tüm bu gelişmelere rağmen Netanyahu, İsrail’in “manşetlerin ötesinde bir diyalog sürdürdüğünü” ve “çatışmadan kaçınmanın iki tarafın da çıkarına olduğunu” aktardı.

İsrail’in gerilimi düşürme çabalarına rağmen ülkenin gelecekteki askeri güç tasarımının, Türkiye’nin geliştireceği kabiliyetlerden etkileneceğini belirten Netanyahu, “Askeri üstünlüğümüzden vazgeçmeyi düşünmüyoruz. Düşman aramıyoruz ama bölgede hiçbir ülkenin bizi tehdit etmesine izin vermeyiz” dedi.

F-35 satışları ve İsrail’in askeri üstünlüğü

Netanyahu, Suudi Arabistan’ın ardından Türkiye’nin de ABD’den F-35 alıp alamayacağı sorusuna, “Bu ihtimal son derece uzak, varsa bile oldukça zayıf” yanıtını verdi.

ABD’nin Suudi Arabistan’a F-35 satışıyla ilgili ise Netanyahu, “F-35’lerin satışından önce bize danışmadılar ancak satış gerçekleştiğinde Senatör Marco Rubio ile görüştüm ve bunu teyit ettim” dedi.

Netanyahu, “(Suudi Veliaht Prensi) Muhammed bin Selman, (Trump’tan) istediği her şeyi alamadı” diye ekledi.

ABD yasaları, İsrail’e bölgede “niteliksel bir askeri üstünlük” garanti ederken, İsrail halihazırda F-35’i kullanan tek Orta Doğu ülkesi konumunda bulunuyor.

İsrail ordusunun daha önce The Hill‘e, Washington’a F-35 satışına itiraz ettiğini belirten resmi bir görüş belgesi gönderdiği ve bunun İsrail’in bölgedeki hava üstünlüğünü engelleyebileceğini savunduğu bildirilmişti.

Başbakan Netanyahu, “Suudi Arabistan meselesi ve F-35 konusundaki tutumumuz, ki Suudi Arabistan bizimle çatışma halinde bir devlet değil, Türkiye’ye F-35 satışı söz konusu olduğunda çok daha sert olacaktır” diyerek sözlerini tamamladı.

 “Altıncı Orta Doğu Savaşı” sona yaklaşırken muhasebe ve beklentiler

Ortadoğu

Trump: Hamas tamamen silahsızlanmayı kabul etti

Yayınlanma

ABD Başkanı Donald Trump, “Barış Kurulu”nun Hamas ve Gazze’deki diğer silahlı grupların “tamamen silahsızlandırılması” konusunda bir anlaşmaya vardığını söyledi.

Barış Kurulu yaptığı açıklamada, anlaşmanın aylar süren “yoğun ve iyi niyetli müzakerelerin” sonucu olduğunu ve kurulun artık uygulamanın gerçekleştirilmesine odaklandığını belirtti.

“Hamas’tan üst düzey bir yetkili” BBC’ye yaptığı açıklamada, örgütün Gazze’de tamamen silahsızlandırılmasını öngören Barış Kurulu’nun planını kabul ettiğini ve yakında resmi bir açıklama yapılacağını belirtti.

Bu anlaşma, ABD’nin arabuluculuğunda hazırlanan Gazze ateşkes planının ikinci aşamasının bir parçası ve Hamas’ın silahsızlandırılması, İsrail birliklerinin çekilmesi ve Gazze’nin yeniden inşasını içeriyor.

ABD Başkanı, “silahsızlandırma tamamlandıkça” İsrail’in Gazze’den çekileceğini belirterek, anlaşmayı “Gazze’nin nihayet yeni bir Filistin hükümeti tarafından yönetilmesine doğru atılmış kritik bir adım” olarak nitelendirdi.

Trump, Truth Social’da paylaştığı bir gönderide, “Uluslararası İstikrar Gücü, Gazze’nin sakinleri ve komşuları için güvenli olmasını sağlamak üzere yeni bir Filistin polis gücüyle birlikte çalışacak,” dedi.

Trump, anlaşmanın “Trump 20 Madde Planı’nın uygulanmasında önemli bir dönüm noktası” olduğunu belirtti ve arabulucular olan Mısır, Katar ve Türkiye’ye teşekkür etti.

Bir ABD’li yetkili, gazetecilerle yaptığı telefon görüşmesinde, Hamas’ın silahsızlandırılmasının ardından İsrail’in Gazze’den çekilmeyi kabul edeceğine dair ABD’nin ne kadar umutlu olduğu sorulduğunda, “İsrail’den, başlangıçta kabul ettikleri 20 madde planına uymaktan başka bir şey istemiyoruz. Bu nedenle, İsrail’in bu plana uyacağından çok eminiz,” dedi.

Yetkili, İsrail’in geri çekilmeme kararı alması halinde Trump’ın “çok hayal kırıklığına uğrayacağını” belirtti. Yetkili, ABD’nin İsrail’in iyi bir ortak olmaya devam edeceğine inandığını da ekledi.

BBC, Hamas’ın elinde kalan ağır silahların Filistin denetimi altında envanterinin çıkarılması ve depolanmasını öngören anlaşmayı inceledi.

Bu anlaşma, Trump’ın desteklediği Gazze barış girişiminin ilerlemesindeki en önemli engeli ortadan kaldırabilir.

ABD’li yetkililer, Hamas’ın tüneller, silah depoları ve üretim tesislerinden oluşan ve “devlet benzeri” olarak tanımladıkları askeri altyapısını sökmeye başlamadan önce, Gazze’deki daha küçük grupların silahsızlandırılacağını belirtti.

Yetkililer, bu sürecin çok daha uzun süreceğini kabul etti.

Yetkililer , planın kasıtlı olarak “sıfır güven” prensibine dayandığını ve doğrulama mekanizması içerdiğini, ne Hamas ne de İsrail’in karşı taraf taahhütlerini yerine getirene kadar bir sonraki aşamaya geçeceğini belirtti.

Devlete bağlı Al-Qahera News’in bildirdiğine göre, Kahire “yakında” ABD, Katar ve Türkiye’nin de dahil olduğu Gazze ateşkes arabulucularının bir toplantısına ev sahipliği yapacak.

Günün erken saatlerinde Reuters’a konuşan isimsiz kaynaklar, Kahire’de arabulucular ile Hamas liderleri arasında ABD’nin arabuluculuğunda hazırlanan Gazze barış planının uygulanmasına ilişkin görüşmelerde nadir görülen bir ilerleme kaydedildiğini bildirmiş ama bir İsrailli yetkili önerilen şartların tatmin edici olmadığını söylemişti.

Trump’ın açıklamasının ardından Times of Israel, ismi açıklanmayan bir kaynağa atıfta bulunarak, anlaşmanın Hamas’tan müzakereciler ile yönetim kurulu ve arabulucu ülkeler arasında imzalandığını bildirdi.

Fakat gazete, “bir İsrail makamının” silahsızlanma önerisinin Kudüs’ün taleplerini karşılamadığını belirten bir açıklama yayınladığını aktardı.

Günün erken saatlerinde İsrail medyası, İsrail’in Hamas ile görüşülmekte olan bir anlaşmaya karşı çıktığını bildirmişti.

Okumaya Devam Et

Ortadoğu

Körfez zenginleri miras konusunda “şeriat” ile “İngiliz hukuku” arasında kaldı

Yayınlanma

Körfez bölgesindeki varlıklı kişiler, şeriat hukukunun getirdiği kısıtlamaları hafifletmek amacıyla vasiyetnamelerini düzenlerken giderek daha fazla İngiliz hukukunu kullanıyor.

Mishcon de Reya hukuk bürosunun ortağı Charlie Sosna, Financial Times’a (FT) verdiği demeçte, Körfez bölgesindeki zenginlerin bu stratejiyi sevdiğini, çünkü bu stratejinin onlara “şeriatın ruhu içinde kalarak servet ve miras konusunda istediklerini elde etmelerine” olanak tanıdığını söyledi.

Bu, çocuklar arasında daha eşit bir dağılımı da içerebiliyor. Sosna, bu stratejiye “şüphesiz” daha fazla ilgi gösterildiğini ileri sürdü.

İngiliz hukukunda vasiyet özgürlüğü, vasiyetname düzenleyenlerin varlıklarını neredeyse hiçbir kısıtlama olmaksızın istedikleri kişiye bırakabilmeleri anlamına gelir.

Buna karşılık şeriat hukuku, akrabaların ne kadar miras alacağına dair kesin kurallara sahip. Örneğin, bir kız çocuğu genellikle bir erkek çocuğun payının yarısını miras alır.

Ne var ki Withers hukuk bürosunun ortağı Hannah Wailoo, daha “eşitlikçi” bir yaklaşıma doğru bir kayma gözlemlediğini belirtti:

“Oğullarından daha fazla kızı olan, hatta sadece kızları olan Körfez ailelerinin, kızlarının korunmasını ve servetlerinin iyi bir şekilde yönetilmesini sağlamak için küresel bir bakış açısıyla hareket etmek istediklerine dair örnekler gördük.”

Danışmanlar, Körfez ailelerinin İngiliz vasiyetnamelerini giderek daha fazla kullanmasının kısmen çocuklarının artan küreselleşmesinin bir sonucu olduğunu belirtti.

Sosna, “bazen yeni neslin biraz daha Batılılaştığını” ve ayrılıklar ya da boşanmalar gibi daha karmaşık medeni durumlara sahip olabileceğini belirtti.

Müvekkillerinden birinin servetini oğluna bırakmak istediğini fakat şeriat kurallarına göre oğlunun vefatı halinde servetin, müvekkilin ayrıldığı eşine kalacağını örnek olarak gösterdi.

İngiliz hukukuna uygun bir vasiyetname ise bu durumu önleyebilir.

Farrer & Co’nun ortağı Oliver Piper, İngiliz vasiyetnamelerini kullanarak şeriat kurallarını hafifletme yaklaşımını “hafif şeriat” olarak nitelendiriyor.

Charles Russell Speechlys’in ortağı Jonathan Burt, İran’daki savaşın Orta Doğulu miras sahiplerini “varlık tutma yapıları ve planlamasına biraz daha odaklanmaya” teşvik eden bir etken olduğunu söyledi.

Körfez ülkeleri, yabancı sakinlerin şeriat kanunlarıyla karşı karşıya kalma endişelerini hafifletmek için, Abu Dabi’de boşanma için paralel bir yol gibi “batı tarzı mahkeme” sistemlerini uygulamaya koyuyor.

LEK Consulting’in ortağı Andreas Buelow ise şöyle konuştu:

“Nesiller arası servet devrinin temel zorluğu, servetin eskisinden daha geniş bir mirasçı grubu arasında paylaştırılması gerekliliği.”

Bu da danışmanların “yasal yapıların dikkatli bir şekilde yönetilmesini, iş sürekliliğini ve aile uyumunu” denetlemeleri gerektiği anlamına geliyor.

Addleshaw Goddard’ın ortağı Laura Uberoi, bu stratejinin “muhtemelen yaklaşık bir nesil önce ciddi bir şekilde başladığını” ve bölgedeki varlıklı kadın sayısının artmasına şimdiden yol açtığını belirtti.

İngiliz hukukunun yurtdışında ikamet eden vasiyet sahiplerine yönelik yaklaşımı göz önüne alındığında, tüm avukatlar bu stratejinin etkinliğine ikna olmuş değil.

Vasiyetçinin kendi ülkesinin hukuku genellikle Birleşik Krallık dışındaki varlıklar için geçerli.

Howard Kennedy’nin ortağı Simon Malkiel, bu vasiyetlerin “özellikle itiraz edilmediği durumlarda bazen pratikte işe yarayabileceğini” fakat “güvenilir bir çözüm yolu” olmadığını belirtti:

“Durum büyük ölçüde varlıklara ve varlık sahiplerine, ayrıca memnuniyetsiz mirasçıların muhtemel tutumuna bağlı.”

Özellikle Jersey’de tröstler, bir mirastan kimin yararlanacağını belirlemenin bir başka popüler yolu.

Jersey Finansal Hizmetler Komisyonu’nun verilerine göre, 2024 yılında Jersey dışındaki müşterilerin veya Jersey tröstlerinin gerçek sahiplerinin %11,8’ini Orta Doğulu müşteriler oluşturuyordu.

Bu oran 2020’de %10,6’ydı.

Wailoo, “Çoğu tröst yapısı içinde, mirasçılarınızın kimler olacağını, kimin neyi ne zaman alacağını seçebilirsiniz. Bu, söz konusu varlıkları fiilen şeriat rejiminin dışına çıkarır,” dedi.

Okumaya Devam Et

Ortadoğu

İran, Umman’ın Hürmüz Boğazı için yaptığı teklifi reddetti

Yayınlanma

İran, Umman’ın Hürmüz Boğazı’nın kolektif yönetimine dair hazırladığı planı reddetti. Reuters’a konuşan üst düzey bir İranlı yetkili, boğazda eşit kontrol öngören anlaşmanın Tahran’ın çıkarlarına uygun olmadığını bildirdi. Yetkili, Umman’ın sunduğu bu planın “başarı şansı olmadığını” vurguladı.

İran, Umman’ın Hürmüz Boğazı’nın ortak yönetimine ilişkin teklifini geri çevirdi. Reuters haber ajansı, gelişmeyi üst düzey bir İranlı yetkiliye dayandırarak duyurdu.

Ajansa konuşan kaynak, söz konusu planın “başarı şansı olmadığını” kaydetti.

Kaynak; Tahran ve Maskat’ın boğazı başka ülkelerin katılımı olmadan, yalnızca kendi sorumluluk alanları sınırları dahilinde denetlemesi gerektiğini savundu.

Reuters’ın daha önceki haberinde, Umman’ın sunduğu teklifin İran’ın deniz yolu üzerindeki tek taraflı denetimini ortadan kaldırdığı aktarılmıştı.

İran tarafı, İslam Cumhuriyeti’nin Umman’a saygı duyduğunu vurgulamakla birlikte, her iki ülkenin stratejik boğaz üzerinde eşit kontrole sahip olacağı bir anlaşmanın Tahran’ın çıkarlarına uygun düşmediği görüşünü dile getirdi.

Boğazdan geçiş rejimi ve Malakka modeli gündemde

Çatışma öncesinde gemiler, İran ve Umman’ın karasularında yer alan ancak genel kabul itibarıyla uluslararası su yolu sayılan boğazdan serbestçe geçiyordu.

ABD ile askeri çatışmanın başlamasından kısa süre sonra Tahran, boğazı denetleme ve Umman ile ortaklaşa gemilerden harç alma hakkına sahip olduğunu ilan etmişti.

İranlı yetkili, Tahran’ın boğazın tüm giriş rotasını ve çıkış rotasının bir bölümünü denetlemesi gerektiğini, Umman’ın ise kendi kontrolündeki sahayı yönetmesi gerektiğini söyledi.

Reuters kaynakları bir gün önce verdikleri bilgide, Basra Körfezi ülkelerinin Umman’ın boğazın bölgesel yönetimine ilişkin planını desteklediğini bildirmişti.

Bu plan; seyrüsefer, çevre tedbirleri, arama-kurtarma faaliyetleri ve diğer hizmetleri finanse etmek amacıyla gemilerden gönüllülük esasına dayalı harç alınmasını öngörüyordu. Öneri, Malakka Boğazı’ndaki benzer bir yönetim modelini temel alıyordu.

Bloomberg’in aktardığına göre Umman ve İran, hafta sonunda yaptıkları görüşmelerde Hürmüz Boğazı’nın “orta koridor” olarak adlandırılan hattının yeniden trafiğe açılması önerisini ele aldı.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English