Avrupa
Nükleer silah yarışı Avrupa’da yayılıyor

Alman Şansölyesi Friedrich Merz, Avrupa nükleer şemsiyesinin kurulması için bu yıl ilk somut adımların atılmasını istiyor.
Merz, Foreign Affairs’te yayınlanan bir makalede, Fransa ile gizli görüşmelerin başladığını duyurdu.
Şansölye, Avrupa’nın kendi güvenlik politikasıyla küresel bir siyasi aktör haline gelmesini isterken, Avrupa Birliği Antlaşması’nın 42.7. maddesinde, “Üyeler silahlı saldırı durumunda birbirlerine yardım etmeyi taahhüt ederler,” dendiğini hatırlattı.
Bunu AB düzeyinde ve “NATO’nun yerine değil, ittifakın kendi kendine yeten, güçlü bir ayağı olarak” nasıl organize edebileceklerini açıkça belirtmek isteyen Merz şunları yazdı:
“Bu çabaların bir parçası olarak, Avrupa’da nükleer caydırıcılık konusunda Fransa ile gizli görüşmelere başladık. Bu konudaki yol haritamız açıktır: Bu girişim, NATO’nun nükleer paylaşım çerçevelerine sıkı sıkıya bağlıdır; Almanya, uluslararası hukuktan doğan yükümlülüklerine uymaya devam edecektir; ve Avrupa’da farklı güvenlik bölgelerinin ortaya çıkmasına izin vermeyeceğiz. Bu yıl ilk somut adımlar üzerinde anlaşmaya varmayı umuyoruz.”
Merz, “güç politikası” istiyor: Almanya’da nükleer bomba çağrıları
Nükleer şemsiye genişleyecek mi?
Fransa daha önce nükleer kuvvetleri ile Britanya’nın nükleer kuvvetleri arasında yakın işbirliği başlatmıştı.
Paris, yıllardır nükleer şemsiyesini tüm AB’ye genişletmeyi teklif ediyor, fakat Almanya, Fransız nükleer silahları ve bunların olası kullanımı konusunda söz sahibi olmak istediği için bu girişim şu ana kadar başarısız oldu.
Yeniden alevlenen mevcut tartışmada, olası bir Alman bombası konusu da yeniden gündeme geldi.
Münih Güvenlik Konferansı’nın, Avrupa’nın nükleer güçlere karşı caydırıcılığı için beş seçeneği ele alan yeni bir çalışması ise tartışmayı hızlandırdı.
En azından geçici olarak, ABD’nin nükleer şemsiyesi gerekli olmaya devam edecek. Nükleer silahsızlanmayı şiddetle sürdürme seçeneği ise ciddi olarak değerlendirilmiyor.
Münih’ten çıkan beş nükleer seçenek
Avrupa ülkelerinin nükleer caydırıcılık konusunda sahip olduğu seçenekleri ele alan çalışma, Şubat 2024’te, yani mevcut ABD Başkanı Donald Trump’ın seçim zaferinden dokuz ay önce başlayan ön çalışmalara dayanıyor.
Çalışma, Münih Güvenlik Konferansı (MSC), Berlin’deki Hertie Okulu Uluslararası Güvenlik Merkezi ve St. Gallen Üniversitesi Siyaset Bilimi Enstitüsü’nün ortak girişimi olan Avrupa Nükleer Çalışma Grubu (ENSG) tarafından hazırlandı.
Çalışmanın yazarları, prensip olarak beş farklı yaklaşımın düşünülebileceğini belirtiyor.
Bunlardan ilkinde, Avrupa’nın ABD’nin nükleer caydırıcılığına güvenmeye devam edebileceğini söylüyorlar.
İkinci seçenek, Fransız ve İngiliz nükleer silahlarını kullanarak bir Avrupa caydırıcılığı oluşturmak.
Üçüncü sırada, Avrupa’nın ortak bir Avrupa nükleer silahı tedarik etmesi yer alıyor. Dördüncü olarak, ulusal tek taraflı nükleer silahlanmaya güvenilebilir.
ENSG, son çare olarak, Avrupa’daki NATO ülkeleri tarafından konvansiyonel silahların hızla artırılmasını düşünüyor.
Makaleye göre, Avrupa hükümetleri artık “derhal ve gecikmeden” hangi seçeneği seçecekleri sorusunu ele almalı ve gerekli mali kaynakları sağlamalı.
Avrupa’da Fransız nükleer şemsiyesi ve ‘Alman bombası’ tartışması
Geçici bir çözüm olarak ABD’nin nükleer şemsiyesi
ENSG’ye göre, bahsedilen seçeneklerden üçünün önemli zayıflıkları var.
Bu öncelikle ABD’nin nükleer caydırıcılığına güvenmeye devam etme seçeneği için geçerli: bu seçenek, Washington’dan daha fazla bağımsızlık hedefine ulaşamıyor.
Çalışmaya göre, konvansiyonel silahlarla nükleer silaha sahip güçleri caydırma fikri de yetersiz. Bunun için finansmanı zor olacak, benzeri görülmemiş bir silah alımı gerekecek.
Ayrıca Avrupa’nın ortak nükleer bomba tedariki seçeneği de gerçekçi bulunmuyor. Rapora göre Avrupa ülkeleri her türlü konuda o kadar bölünmüş durumda ki, nükleer silahlanma konusunda sağlam bir ortak yaklaşım söz konusu olamaz.
ENSG’ye göre, diğer iki seçenek için bir çözüme ulaşılsa bile, bu hiçbir şekilde bir gecede gerçekleştirilemez.
Yazarlara göre anahtar soru, seçilen çözümü uygularken, Avrupa’nın nükleer caydırıcılığında ABD’nin mevcut rolünü, bir nevi geçici çözüm olarak nasıl sürdüreceği.
ENSG’ye göre hiçbir koşulda Washington’a, gelecekte artık ihtiyaç duyulmayacağı “izlenimi” verilmemeli.
Böyle bir durumda, ABD’nin caydırıcılığının aniden sona ermesi ve bir kırılganlık döneminin başlaması korkusu ortaya çıkabilir.
En olası seçenek: Fransız-İngiliz işbirliği
En olası çözüm, Fransa’nın ve belirli koşullar altında İngiltere’nin nükleer güçlerini kullanarak bir Avrupa nükleer şemsiyesi oluşturmaya çalışmak.
Bunu yaparken, iki ülke arasındaki mevcut nükleer işbirliği de dikkate alınmak zorunda. Bu işbirliği, en son 10 Temmuz 2025 tarihli Northwood Deklarasyonu ile yoğunlaştırılmıştı.
Deklarasyonda Paris ve Londra, bir tarafın “hayati çıkarlarının” tehdit altında olduğu, diğer tarafınkilerin ise tehdit altında olmadığı bir durumun mümkün olmadığı tespit ediyor.
Bu nedenle Birleşik Krallık ve Fransa, Avrupa’ya yönelik “aşırı bir tehdit” bulunması halinde iki ülkenin de tepki vermesi konusunda hemfikir olduklarını belirtiyorlar.
Bildiride, “Fransa ve Birleşik Krallık bu nedenle nükleer işbirliği ve koordinasyonlarını derinleştirmeye karar verdiler,” deniyor.
Bildirildiği üzere, Fransa ilk adımı atarak üst düzey İngiliz askeri yetkilileri Paris yakınlarındaki Taverny’de bulunan Base aérienne 921’deki Forces Aériennes Stratégiques (FAS) kontrol merkezine davet ederek Fransız Rafale savaş uçaklarıyla yapılan bir nükleer savaş tatbikatını izlemelerini sağladı.
Aralık ayında, yeni bir Fransız-İngiliz nükleer yönlendirme grubunun ilk ortak toplantısı Paris’te gerçekleşti.
AfD’de savaş kampı sesini yükseltiyor: Almanya’nın nükleer silahı olmalı
Almanya-Fransa görüşmeleri: Berlin “karar hakkı” istiyor
Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, yıllardır Fransa’nın nükleer şemsiyesini AB’ye genişletmeyi teklif ediyor.
Ocak 2024’te Stockholm Askeri Akademisi’nde yaptığı bir konuşmada gerekçesini şöyle açıklamıştı:
“Bugün hayati çıkarlarımız büyük ölçüde Avrupa’ya ait, bu da bize nükleer caydırıcılık açısından özel bir sorumluluk yüklüyor.”
Bu, somut olarak, Almanya ve diğer AB ülkelerinin, düzenli olarak gerçekleştirilen Fransız nükleer manevralarına katılabilecekleri anlamına geliyor.
Örneğin, konvansiyonel savaş uçakları, nükleer bombalarla donatılmış Fransız Rafale savaş uçaklarını koruyabilir.
Bazen, Fransız nükleer silahlarının diğer AB ülkelerindeki askeri üslerde konuşlandırılması da tartışılmıştı.
Fakat Paris, olası konuşlandırmalar konusunda herhangi bir ortak karar almayı kategorik olarak reddediyor, bu nedenle Berlin ile bir anlaşma görünmüyor.
Çünkü şu ana kadar Alman hükümeti, nükleer silahların kullanımı konusunda karar sürecine dahil olmakta ısrarcı.
Alman altyapısı ne alemde?
Herhangi bir ilerleme sağlanamazsa, “Alman bombası”nın kullanılması olasılığı devam ediyor.
Örneğin, CDU/CSU parlamento grubu başkanı Jens Spahn, geçen yaz “Almanya’nın liderliğinde” bir Avrupa nükleer şemsiyesi kurulmasını savunmuştu.
Şimdi Spahn, böyle bir seçeneğin “refleksler olmadan” değerlendirilmesini tekrar ısrarla talep ediyor.
Fransız veya İngiliz nükleer silahlarına güvenme seçeneği ile ilgili olarak ise, “Yarın seçimler yapılsaydı, Farage İngiltere’de, Le Pen ise Fransa’da kazanırdı. Her ikisine de güvenmek isteyip istemediğimi bilmiyorum,” diyor.
Uluslararası hukukun getirdiği sorunların yanı sıra uzmanlar, sadece nükleer silahların değil, “ikinci bir saldırı için tüm kurumsal altyapının” da oluşturulması gerektiğini belirtiyorlar.
St. Gallen Üniversitesi’nde siyaset bilimci ve ENSG üyesi James Davis, “komuta ve kontrol yapıları”ndan “erken uyarı sistemleri”ne ve nükleer silahlı “ilk saldırıdan kurtulabilecek denizaltılar gibi platformlara” kadar her şeyin oluşturulması gerektiğini açıklıyor.
Davis, bunun “yıllar süren karmaşık bir güvenlik mimarisi ve politikası” gerektireceğini ve milyarlarca avroya mal olacağını soğukkanlılıkla özetliyor.
Nükleer silah yarışı Avrupa’ya yayılıyor
Son olarak, diğer çeşitli devletler de Almanya’nın nükleer bomba sahibi olmasını, kendilerinin de nükleer silah edinmek için bir fırsat olarak değerlendirebilir.
Kısa bir süre önce, Danimarka Parlamentosu Savunma Komitesi Başkanı Rasmus Jarlov, “İskandinav ülkeleri için bir nükleer bomba”yı “memnuniyetle karşılayacağını” belirtti.
Bundan kısa bir süre önce, İsveç’in en etkili günlük gazetelerinden biri olan Dagens Nyheter, “İsveç nükleer silahları” konusunda bir tartışma çağrısı yapmıştı.
İsveç, Soğuk Savaş’ın ilk yıllarında kendi nükleer silah programına sahipti, fakat bu program 1970’lerin başında sonlandırıldı.
Münih Güvenlik Konferansı’nda, Baltık devletlerinden politikacılar nükleer silahlara açık olduklarını ifade ettiler.
Letonya Başbakanı Evika Siliņa’nın “Neden olmasın?” dediği aktarılırken, Estonya Savunma Bakan Yardımcısı Tuuli Duneton, Avrupa’nın nükleer caydırıcılığı konusunda görüşmelere açık olduğunu söyledi.
Pazar günü, Polonya Cumhurbaşkanı Karol Nawrocki de Polonya’nın güvenlik stratejisini “nükleer potansiyele” dayandırmasından yana olduğunu açıkladı.
ABD’li siyaset bilimci Anne-Marie Slaughter, öngörülebilir gelecekte yaklaşık 30 ülkenin nükleer silaha sahip olabileceğini öngörüyor.
Merz, ABD’nin boşalttığı yere Almanya’yı yerleştirmek istiyor
Foreign Affairs makalesinde Avrupa savunma sanayisinin “daha hızlı, daha ucuz ve daha rekabetçi” hale gelmek için silah sistemlerini standartlaştırmasını, ölçeklendirmesini ve basitleştirmesini isteyen Merz, “Avrupa genelinde savunma sanayi işbirliğini başlatmak için Avrupa için Güvenlik Eylemi (SAFE) gibi AB programlarını kullanacağız. Bu, Avrupa’nın kademeli askeri entegrasyonunu da teşvik edecektir,” dedi.
Avrupa’nın en büyük ikilemlerinden birinin, “büyük güçlerin yönlendirdiği küresel yeniden düzenlenmenin, bizim hazır olabileceğimizden daha hızlı gerçekleşiyor olması” olduğunu savunan Şansölye, sadece bu nedenle, “Avrupa’nın ABD’yi bir ortak olarak silmesi yönündeki çağrılara ikna olmadığının” altını çizdi ve şöyle devam etti:
“Bu tür taleplerin ortaya çıkmasına neden olan tedirginlik ve şüpheleri anlıyorum. Aslında, bunların bir kısmını ben de paylaşıyorum. Fakat bu talepler, böyle bir eylemin olası sonuçlarını yeterince hesaba katmıyor. Avrupa’nın Rusya ile olan gergin komşuluk ilişkisinin sert jeopolitik gerçeklerini görmezden geliyorlar. Ve tüm zorluklara rağmen, ABD ile olan ortaklığımızın hâlâ sahip olduğu güçlü potansiyeli hafife alıyorlar.”
ABD yönetimine, Münih Güvenlik Konferansında yaptığı konuşmayla paralel biçimde, açıkça eleştirilerde bulunan Merz, NATO’da olmanın yalnızca Almanya’ya değil, ABD’ye de “rekabetçi avantaj” sağladığını vurgulayarak, “transatlantik ittifakı yeniden kurma” çağrısı yaptı:
“Almanya bu nedenle yeni bir transatlantik ortaklık kurmak istiyor. Rahatsız edici gerçek şu ki, Avrupa ile Amerika Birleşik Devletleri arasında bir uçurum açıldı. MAGA hareketinin yürüttüğü kültür savaşı bizim savaşımız değil. Gümrük vergileri ve korumacılığa değil, serbest ticarete inanıyoruz. Küresel iklim anlaşmalarına ve Dünya Sağlık Örgütü’ne bağlıyız, çünkü küresel sorunları ancak birlikte çözebileceğimize inanıyoruz. Transatlantik ortaklık artık kendiliğinden anlaşılır bir şey değil, bu nedenle bir geleceği olması için onu yeniden kurmalıyız. Yeni temelleri ezoterik olmamalı, Avrupa ve ABD’nin birlikte daha güçlü oldukları konusunda karşılıklı bir kabul üzerine kurulmalıdır.”
AB ve Almanya’nın bu kapsamda ortaklıklarını genişlettiğini vurgulayan Merz, Japonya, Kanada, Türkiye, Hindistan, Brezilya, Güney Afrika ve Körfez ülkelerinin önemli roller oynadığını, “karşılıklı saygı çerçevesinde” bu ülkelerle daha yakın ilişkiler kurmak istediklerini söyledi.
Avrupa
Yatırımcıların faiz artış beklentilerini düşürmesiyle avro bölgesi tahvilleri düştü

Yatırımcıların Avrupa Merkez Bankasının faiz artırımlarına yönelik beklentilerini azaltması ve ABD Merkez Bankasının artırımlara devam edeceği öngörülerinin güçlenmesiyle avro bölgesi devlet tahvili faizleri düşüşünü ikinci güne taşıdı. ECB Başkanı Christine Lagarde’ın enflasyona yönelik açıklamaları ve gerileyen petrol fiyatları, bankanın agresif sıkılaşma adımlarına dair beklentileri zayıflattı.
Avro bölgesi devlet tahvili faizleri, yatırımcıların Avrupa Merkez Bankasının (ECB) daha fazla faiz artırımına gideceğine yönelik tahminlerini azaltmasıyla salı günü düşüşünü ikinci güne taşıdı.
Buna karşın ABD Merkez Bankasının (Fed) faiz artırımlarına devam edeceği beklentileri ise güçlendi.
Reuters’ın aktardığına göre Almanya 2 yıllık tahvil fiyatları pazartesi günü geç işlemlerde keskin bir yükseliş kaydetti ve faizler son iki haftanın en büyük günlük düşüşünü yaşadı.
Bu hareket, ECB Başkanı Christine Lagarde’ın Avrupa Parlamentosunda yaptığı konuşmada, daha güçlü bir politika adımını gerektirecek türden bir enflasyon artışına dair kanıt bulunmadığını belirtmesinin ardından geldi.
Pazartesi günü Almanya’nın 2 yıllık Schatz tahvil faizi yaklaşık 5 baz puan düşerek yüzde 2,595 seviyesine geriledi. Buna karşılık ABD 2 yıllık Hazine tahvili faizleri, yatırımcıların Fed’in önümüzdeki aylarda faiz artıracağına yönelik beklentilerini artırmasıyla 5 baz puan yükselerek yüzde 4,236 ile son 16 ayın en yüksek seviyesine ulaştı.
Salı günü ise Almanya 2 yıllık tahvil faizi günlük bazda 3 baz puan düşüşle yüzde 2,564 seviyesinde dengelenirken, ABD’li muadili yüzde 4,192 seviyesinde işlem gördü.
Bu gelişmeyle birlikte, Alman hükümetinin iki yıllık borçlanma için ödediği faiz ile ABD’nin ödediği faiz arasındaki fark yaklaşık 163 baz puana ulaştı.
Bu fark, Eylül 2025’ten bu yana görülen en yüksek seviye olurken, iki ay önceki yaklaşık 113 baz puanlık farkın oldukça üzerine çıktı.
Almanya ayrıca salı günü 3,087 milyar avro (3,52 milyar dolar) tutarında 2 yıllık Schatz tahvili ihraç etti. İhalede ortalama faiz yüzde 2,57 ile nisan ayından bu yana en düşük seviyede gerçekleşirken, talebi gösteren bid-to-cover (teklif-kabul) oranı 1,9 ile ocak ayından bu yana en yüksek düzeye ulaştı.
ABD’den gelen güçlü ekonomik veriler ve Fed’in yeni Başkanı Kevin Warsh yönetiminde enflasyonu kontrol altına almaya odaklanan söylem değişikliği, son bir haftalık süreçte ABD Hazine tahvillerine olan talebi azalttı ve doları yukarı taşıdı.
Hürmüz Boğazı’ndan ham petrol ve ürün akışının artmasıyla petrol fiyatlarının varil başına 80 doların altına gerilemesi de ECB’nin enflasyonu dizginlemek için agresif faiz artırımlarına gideceği yönündeki beklentileri zayıflattı.
Para piyasalarındaki fiyatlamalar, yatırımcıların avro bölgesi faizlerinin bu yılı şu anki seviyesinin yaklaşık 30 baz puan üzerinde tamamlayacağını ve bir sonraki artırımın ekim ayında yapılacağını tahmin ettiğini gösterdi. Geçen hafta ise piyasalar iki faiz artırımını fiyatlıyordu.
Jefferies Stratejisti Mohit Kumar konuya ilişkin değerlendirmesinde, “Bu açıklamaları, petrol fiyatlarının benzer veya daha düşük seviyelerde kalması durumunda daha fazla faiz artışına gerek kalmayacağı şeklinde okuyoruz. Son ECB toplantısından bu yana görüşümüz, bankanın bu iş döngüsünde daha fazla faiz artırmasına gerek kalmayacağı yönündeydi” ifadelerini kullandı.
Salı günü erken saatlerde açıklanan avro bölgesi özel sektör anket verileri, ticari faaliyetlerin haziran ayında daha yavaş bir hızda da olsa üçüncü ayda da daraldığını gösterdi.
Girdi maliyetlerinin ise şubat sonundaki savaşın patlak vermesinden hemen önceki dönemden bu yana en yavaş hızda artması, teorik olarak ECB karar vericileri üzerindeki baskıyı hafifletti.
ING Ekonomisti Bert Colijn, “Bu durum ECB için güvercin bir haber. Satın alma yöneticileri endeksinin (PMI) çizdiği bu tablo önümüzdeki haftalarda da devam ederse, enflasyonist ortam güçlü bir parasal sıkılaşmayı gerektirecek kadar sert olmayacağı için ECB’yi güçlü faiz artışlarından caydıracaktır” dedi.
Öte yandan ECB Başekonomisti Philip Lane salı günü yaptığı açıklamada, avro bölgesinde enflasyonun bir süre daha yüksek kalabileceğini belirtti.
Benzer şekilde ECB Yönetim Konseyi Üyesi Peter Kazimir de Orta Doğu’daki çatışmanın yarattığı hasarın bir gecede ortadan kalkmayacağını ve merkez bankasının hala yapacak işleri olduğunu ifade etti.
Gösterge niteliğindeki 10 yıllık Alman tahvili faizleri 4 baz puan düşüşle yüzde 2,912’ye gerilerken, İtalya 10 yıllık tahvil faizi 3 baz puan düşerek yüzde 3,65 seviyesinde işlem gördü.
Avro bölgesinde bir yıllık enflasyon swapları bu hafta yaklaşık yüzde 2,52 seviyesine geriledi.
Bu oran hala ECB’nin yüzde 2’lik hedefinin üzerinde bulunsa da mayıs ayı sonlarında görülen ve son üç yılın zirvesi olan yaklaşık yüzde 4 seviyesinin oldukça altında kalıyor.
Avrupa
Varşova-Kiev gerilimi iş anlaşmalarını zorlaştırabilir

Bloomberg’e göre, Polonya ile Ukrayna arasında Ukrayna Silahlı Kuvvetleri’ndeki bir birliğe Nazi işbirlikçisi Ukrayna İsyan Ordusu’nun (UPA) adının verilmesi nedeniyle yaşanan anlaşmazlık, Gdansk’ta düzenlenecek Ukrayna konferansını ve iki ülke arasındaki işbirliğini olumsuz etkileyebilir. Tartışma, özellikle Ukrayna’nın savaş sonrası yeniden inşası kapsamında planlanan ticari anlaşmalar açısından belirsizlik yaratıyor.
Bloomberg’in haberine göre, Ukrayna yönetiminin Ukrayna Silahlı Kuvvetleri’ndeki bir birliğe Ukrayna İsyan Ordusu’nun (UPA) adını vermesi nedeniyle Varşova ile Kiev arasında yaşanan anlaşmazlık, Polonya’nın Gdansk kentinde düzenlenecek Ukrayna konferansını ve iki ülke arasındaki ticari işbirliğini olumsuz etkileyebilir.
25 Haziran Perşembe günü başlaması planlanan iki günlük konferans, başlangıçta Polonyalı şirketlerin Rusya ile savaşın ardından Ukrayna’nın yeniden inşasına yönelik sözleşmeler elde etmesine yardımcı olmayı amaçlıyordu.
Ancak Polonya Cumhurbaşkanı Karol Nawrocki’nin, Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenski’yi ülkenin en yüksek devlet nişanı olan Beyaz Kartal Nişanı’ndan mahrum bırakma kararının ardından Zelenski’nin konferansa katılımı belirsizliğini koruyor.
Daha önce İsviçre, Birleşik Krallık, Almanya ve İtalya’nın ev sahipliği yaptığı konferansın, siyasi anlaşmazlıklara rağmen liderlerin işbirliğini sürdürme kapasitesi açısından bir sınav niteliği taşıdığı belirtildi.
Polonya Doğu Araştırmaları Merkezi’nin verilerine göre Polonya, Ukrayna’daki en büyük onuncu yabancı yatırımcı konumunda bulunuyor.
Ukrayna ile İşbirliği Konseyi Başkanı Pawel Kowal, anlaşmazlık büyümeden önce yaptığı açıklamada, konferans sırasında enerjiden savunmaya kadar çeşitli sektörlerde onlarca sözleşmenin imzalanabileceğini söylemişti.
Bloomberg, Polonya inşaat sektörünün özellikle Ukrayna’daki altyapı projelerine yönelik sözleşmeler beklediğini aktardı. İnşaat şirketleri Budimex, Polimex-Mostostal ve AMW Sinevia işbirliği anlaşmaları yaparken, LPP, Pepco, Allegro ve PZU da Ukrayna’daki faaliyetlerini genişletiyor.
Bununla birlikte siyasi atmosferin iki ülke arasındaki ticari ilişkileri zorlaştırabileceği değerlendiriliyor. Polonya İnşaat İşverenleri Federasyonu Başkan Yardımcısı Damian Kazmierczak, “Her iki tarafta da artan siyasi ihtiyat, anlaşmaların sonuçlandırılmasını daha da zorlaştıracak. Ukraynalılar bizi açık kollarla karşılamıyor” dedi.
Nawrocki geçen hafta, Ukrayna Silahlı Kuvvetleri’ndeki bir birliğe “UPA Kahramanları” unvanı verilmesi nedeniyle Zelenski’nin nişanını geri aldı.
Polonya Savunma Bakanı Wladyslaw Kosiniak-Kamysz, “Aşılmaması gereken sınırlar vardır” açıklamasını yaptı. Polonya Dışişleri Bakanlığı da Ukrayna’nın Varşova Büyükelçisi Vasıl Bodnar’ı bakanlığa çağırdı.
Zelenski ise nişanı posta yoluyla Polonya’ya geri göndererek Ukrayna’nın Polonya halkına destek ve işbirliği için minnettar olduğunu söyledi.
Buna karşılık Polonya Cumhurbaşkanlığı Ofisi Bakanı Agnieszka Endziak, “UPA Kahramanları adının Ukrayna askeri birliğine verilmesiyle bağlantılı hakarete, ödülü kurye ile geri göndererek bir yenisini ekliyor” ifadelerini kullandı.
UPA, Rusya’da aşırılık yanlısı olarak tanınan ve yasaklanan Ukrayna Milliyetçileri Örgütü’nün (OUN) silahlı kanadı olarak faaliyet gösterdi.
İkinci Dünya Savaşı yıllarında Alman ordusuyla işbirliği yapan örgüt, ağırlıklı olarak Batı Ukrayna’da Sovyet yönetimine karşı mücadele yürüttü.
1942 ve 1943 yıllarında OUN-UPA birlikleri Volın bölgesindeki etnik Polonyalılara yönelik kitlesel katliamlar gerçekleştirdi. Polonyalı tarihçiler, Volın Katliamı’nda hayatını kaybedenlerin sayısını 50 bin ila 100 bin arasında tahmin ediyor.
Polonya Parlamentosu 2016 yılında bu olayları soykırım olarak tanıdı ve 11 Temmuz’u kurbanları anma günü ilan etti.
Avrupa
Avrupa sağı Trump’tan uzaklaşıyor

İtalya, Fransa ve Polonya’da da dahil olmak üzere 2027’de yaklaşan önemli seçimler nedeniyle, Avrupa sağı Donald Trump ile ilişkilerini yeniden değerlendiriyor.
Cluster17 tarafından ocak ayında yedi AB ülkesinde gerçekleştirilen bir anket, sağcı seçmenlerin genel nüfusa kıyasla Trump’a daha olumlu baktıklarını fakat bunların sadece azınlığının onu “Avrupa’nın dostu” olarak gördüğünü ortaya koydu.
Oranlar; Fransa’daki Ulusal Birlik (RN) seçmenleri arasında yüzde 18, İtalya’daki İtalya’nın Kardeşleri (FdI) seçmenleri arasında yüzde 23 ve Almanya için Alternatif (AfD) partisinin destekçileri arasında yüzde 25.
Public First tarafından haziran ayında yapılan bir POLITICO anketinde ise, AfD seçmenlerinin yalnızca yüzde 31’i ve Ulusal Birlik seçmenlerinin yüzde 36’sı ABD’nin “güvenilir bir müttefik” olduğu görüşüne katıldığını belirtti.
Birleşik Krallık’ta Trump, Nigel Farage’ın Reform UK partisi için, özellikle kararsız seçmenler arasında bir yük haline geldi.
Bu durum Fransa için de geçerli: Bu ülkede ABD Başkanı, RN’nin kazanmaya çalıştığı merkez sağ seçmenler arasında popüler değil.
POLITICO’ya göre bu tepkiyi Washington için özellikle utanç verici kılan şey, Trump’tan uzaklaşan politikacıların tam da onun yönetiminin kazanmaya çalıştığı kişiler olması.
Geçen yıl yayınlanan Ulusal Güvenlik Stratejisi’nde Beyaz Saray, “vatansever Avrupa partilerinin artan etkisini” takdir etmişti.
Takip eden aylarda yönetim, bu söylemi, şu anda Trump’ın kendilerine oy kaybettirebileceğini düşünen hareketlere yönelik yüksek profilli kamuoyu destekleri ve perde arkası temaslar ile pekiştirdi.
En dikkat çeken örneklerden birinde, ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, eski Başbakan Viktor Orbán’ın yeniden seçilme çabasını desteklemek üzere Macaristan’a gitti ve bunun “yapılması gereken doğru şey” olduğunu söyledi.
Fakat Macar liderin 16 yıllık iktidarı ezici bir yenilgiyle sona erdikten sonra, gelecek yılki en önemli siyasi görevleri hedefleyen çoğu aşırı sağcı lider, Trump’a yönelik tutumlarını ya yeniden gözden geçiriyor ya da tamamen tersine çeviriyor.
Bu değişim, aşırı sağın tarihsel olarak ABD başkanına karşı her zaman çok sıcak davrandığı İtalya ve Almanya’da özellikle dikkat çekici.
Başbakan Meloni, Trump’ı 2024’teki yeniden seçilmesinden dolayı tebrik eden ilk Avrupalı liderlerden biriydi.
Trump, transatlantik bir ticaret savaşını başlattığında ise Meloni kendisini, Avrupa ile Başkan arasında potansiyel bir köprü olarak konumlandırmıştı.
İkili arasındaki ilişki başlangıçta oldukça canlıydı. Geçen nisan ayında Beyaz Saray’da düzenlenen bir toplantıda Trump, Meloni’yi “çok özel bir kişi” olarak nitelendirmiş ve Roma’ya yönelik daveti kabul etmişti.
Günümüze geldiğimizde ise, Meloni’nin İran savaşına katılan ABD savaş uçaklarının İtalya’daki askeri üslerini kullanmasına izin vermemesi üzerine ikili artık kamuoyu önünde birbirlerine sert sözler sarf ediyor.
Bu arada Almanya’da İran savaşı, çatışma öncesinde zaten tırmanmakta olan Trump ile aşırı sağ arasındaki güven krizini daha da şiddetlendirdi.
Bu bahar, AfD liderleri, önemli bölgesel seçimler öncesinde parti yetkililerine ABD’ye yapılacak gezileri azaltmaları çağrısında bulundu.
Yine de Avrupa’daki tüm sağcı liderler bu ilişkiyi kamuoyu önünde yeniden değerlendiriyor değil. Örneğin Polonya’nın milli-muhafazakâr Hukuk ve Adalet (PiS) partisi, Trump ile ilişkilerini hâlâ geliştiriyor.
Gelecek yıl parlamento seçimlerine gidecek olan Varşova, ABD’nin yakın bir siyasi ve askeri müttefiki ve hızla büyüyen silahlı kuvvetleri için Avrupa’nın en büyük Amerikan silah alıcılarından biri.
PiS’in desteklediği Cumhurbaşkanı Karol Nawrocki, ülkenin en güçlü makamını elinde bulunduran Başbakan Donald Tusk ile mücadele ederken Trump ile olan bağlantılarını kullanmaya çalışıyor.
Cuma günü Varşova’da düzenlenen bir basın toplantısında, PiS lideri Jarosław Kaczyński, Nawrocki’nin “ABD başkanıyla olan mükemmel ilişkilerini” övdü ve Polonya’nın kalıcı bir ABD askeri üssü kurma girişiminin iddia edilen “başarısını” takdir etti.
Szacki, “Polonyalıların çoğunluğu hâlâ, bizi güvende tutan şeyin Polonya’daki Amerikan askerlerinin varlığı olduğunu düşünüyor,” dedi.
Cluster17 anketinde, Polonyalı katılımcıların yüzde 17’si Trump’ın “Avrupa’nın dostu” olduğunu belirtti ki bu, ankete katılan yedi AB ülkesi arasında en yüksek oran.
Amerika6 gün öncePeter Thiel’in gizli cemiyeti: “Dialog”
Görüş2 hafta önceYeni Delhi’den Yükselen Ses: BRICS’in Yeni Dünya Düzeni Manifestosu
Asya1 hafta önceÇKP, ‘Xi Jinping’in Parti İnşası Üzerine Düşüncesi’ni resmi doktrin ilan etti
Dünya Basını2 hafta önceİran’ın Yeni Büyük Stratejisi
Görüş1 hafta önceSavaşın kısa tarihi ve senaryolar – 5
Ortadoğu1 hafta önceİran, ABD ile varılan anlaşmanın detaylarını açıkladı
Asya2 hafta önceGüney Kore’de askeri istihbarat teşkilatına tarihi darbe
Görüş2 hafta önceSavaşın kısa tarihi ve senaryolar – 4









