Bizi Takip Edin

Avrupa

Yeniden “Alman sorunu”

Yayınlanma

İhracat şampiyonu, Avrupa’nın en büyük ekonomisi, Eski Kıtadaki büyümenin motoru, klasik bir sanayi devi… Bir zamanlar böyle anılan Almanya, artık geride kalmakla, sanayisizleşmekle, istihdam kaybıyla, enflasyonla, siyasi çekişmelerle ve ezcümle, durgunlukla kamuoyunun gündemine giriyor.

Herkes Almanya’nın zayıflığından bahsediyor. Pandemi öncesinde kriz emareleri gösteren otomotiv sektörü ülkenin gerileyişinin en sembolik göstergelerinden biri sayılıyor. Otomotivdeki krizi, Ukrayna savaşının ardından yaptırımlarla bozulan ucuz gazi akışı kaynaklı enerji maliyetleri ve kimya, makine üretimi gibi sektörlerde yaşanan gerileme takip ediyor.

Ekonominin genelindeki teknik resesyon nedeniyle gelecekle ilgili endişeler artıyor. Yeni CDU-SPD büyük koalisyonu, bu ruh halini değiştirme hedefiyle yola koyuldu ama bunu başarabilmiş değil. Koalisyon, emeklilik paketi oylamasının hükümetin varlığını tehdit eden bir krize dönüşmesini kıl payı önledi. Birçokları, Şansölye Friedrich Merz yönetimindeki hükümetin günlerinin sayılı olduğunu düşünüyor.

Bütün bunları akılda tutarak, her şeye karşın, Alman devletinin Avrupa’da tekrar bir sorun olarak belireceğini, hatta şimdiden belirdiğini öne sürüyorum. Bunu yalnızca Almanya’daki muazzam askerileşme eğilimi bağlamında değil, ABD’nin merkezinde durduğu uluslararası yeniden düzenleme kapsamında dile getiriyorum.

ABD’nin Avrupa’daki askeri varlığı hakkında oluşan soru işaretleri, bizzat Trump yönetimi tarafından Almanya’nın arkadan ittirildiği bir plana doğru ilerliyor. Askeri olarak Almanya, bizzat ABD tarafından, Kıtanın önderliğini almaya zorlanıyor. Merz, halihazırda buna hazırlık yapıyor. Üstelik, yeni ABD Ulusal Güvenlik Stratejisi (NSS) nedeniyle panik yaşayan Avrupalılardan kısmen farklı olarak, “Avrupa’yı gözden çıkarabilirsiniz, ama en azından ilişkinizi Almanya üzerinden kurun” diyebilecek bir özgüven sergileyebiliyor.

Almanya’da ‘sanayisizleşme’ ile ‘sanayinin askerileşmesi’ el ele

Bu noktaya Handelsblatt yazarı Moritz Koch da dikkat çekiyor. Ona göre tam da bu zayıflık tartışmaları sürerken, ülke “tarihi bir güç artışı” yaşıyor. Koch, “Önümüzdeki on yılı siyasi olarak şekillendirecek olan Almanya’nın düşüşü değil. Tam tersine, Federal Cumhuriyet’in Avrupa’nın hakim gücü haline gelmesi,” diye yazıyor.

Koch, Olaf Scholz’un Ukrayna savaşının ardından ilan ettiği “dönüm noktası”nı (“Zeitenwende”) hatırlatarak, bunun kıtadaki güç dengesini değiştirdiğini ve ABD’nin “güvenlik garantörü” rolünden ayrılmasının da bu eğilimi hızlandırdığını düşünüyor.

“Gelecekte Avrupa’yı kim koruyacak?” sorusuna verdiği yanıtta İngilizler ve Fransızlar yer almıyor; bu ülkeler “kronik olarak nakit sıkıntısı” içerisinde. Mali olarak bu yükü çekebilecek tek ülke Almanya; kayda değer bir yeniden silahlanma için gerekli kaynaklar burada toplanıyor:

“Dünya nadiren bu kadar tehditkar görünmüştü, Avrupa hiç bu kadar yalnız görünmemişti. Güvenlik politikası açısından bu olağanüstü durumda, Almanya’ya lider ülke rolü verilmiştir. Uzun vadede, iyi donanımlı bir Bundeswehr [Alman Silahlı Kuvvetleri], Rusya’yı caydırmada önemli bir katkı sağlayabilir ve en azından Amerika’nın Avrupa’ya sırtını döndüğünde bıraktığı konvansiyonel boşluğu doldurabilir.”

Bu kapsamda zorunlu askerlik tartışmaları(1), yeniden silahlanmaya ayrılan 108 milyar avroluk dev bütçe (2029 yılına kadar savunma harcamalarının yıllık 153 milyar avroya ulaşması bekleniyor), “sivil” sektörlerin devletin ve ordunun yeniden yapılandırılması kapsamında göreve koşulması (yer yer “planlama” seslerinin duyulması), işgücü piyasasının savunma sanayisinin ihtiyaçları doğrultusunda yeniden düzenlenmesi, yeni nesil savunma teknolojilerinin ve bu paketin içinde yer alan risk sermayesinin benimsenmesi(2) yeni hükümetin politika seti içinde yer alıyor.

Görünen o ki, Avrupa da gözünü Almanya’ya dikmiş durumda; en azından bu rolü üstlenmesi için reklam faaliyetleri yoğunlaşıyor. Financial Times, 88 iktisatçının katıldığı bir anket yapmış. Anketten çıkan sonuç, Avrupa’nın istikrarlı bir büyüme rotasına girmesi için, Almanların borcun kamçıladığı 1 trilyon dolarlık savunma altyapı yatırımlarının başarılı olması gerektiği yönünde.

Avrupa Merkez Bankası da FT iktisatçıları da, 2026 yılında Avro bölgesinde büyümenin yavaşlayarak yüzde 1,2’ye çekileceğini öngörüyor. Özel tüketimin ve savunma harcamalarının sürpriz yapmasını bekliyorlar. Avro bölgesi ekonomisinin “Amerikanizasyonu” öngörüsü yapmakta sakınca yok: Nüfusun en zengin yüzde 10’luk kesimlerinin sürüklediği bir tüketim patlaması ve askerileşmenin pompaladığı bir üretim artışı. Neoliberal dönemin amentülerinden “para politikası”nın pabucu dama atılırken, “maliye politikaları” öne çıkacak. Elbette bir de, Avrupa’nın “hasta adamı” Alman ekonomisini güçlendirecek “yapısal reformlar.”

Buna, Britanya ve Fransa’nın da yanına eklenmesi kaydıyla, ABD’lilerden destek geldiğini de hatırlatmak gerekiyor. Darbeler hakkında yazdığı kitaplarla bilinen Amerikalı Edward Luttwak, geçen mayıs ayında kaleme aldığı bir yazıda “süper güç” rekabetinin geri döndüğünden dem vurarak, Avrupa’nın yeni bir süper güce ihtiyaç duyduğunu ileri sürüyordu:

“Üç hükümet arasındaki farklılıklar ne olursa olsun, NATO’nun bir bütün olarak yapabileceğinden çok daha büyük bir çeviklikle hareket edebilirler. Üçlü anlaşma, Estonya’dan Norveç’e ve İspanya’ya kadar onlarca Avrupa NATO üyesiyle uğraşmaktan açıkça daha kolay.”

Luttwak, askeri bağlamda, Almanya’nın hâlâ “uzmanlık alanı” olan zırhlı kuvvetlere odaklanacağını ve İngiliz ve Fransızların hafif piyade ve komando birliklerini tamamlayacağını söylüyor. Bu üçlü, have ve denizde Rusya’ya karşı koyabilir; yazarın iddiası bu.

AfD ve Almanya: Avrupa İhracatçılar Federasyonu mu?

Yeniden Koch’a dönelim. Koch, Almanya’nın Avrupalı komşularının, Şansölyenin “Avrupa’nın en güçlü konvansiyonel ordusunu” kurmak istediğini açıklamasına ve Savunma Bakanı Boris Pistorius’un “savaşa hazır” silahlı kuvvetler çağrısına “memnuniyetle” karşılık verdiklerini öne sürüyor. Yine de “Fakat bu durum böyle kalacak mı? Alman sorusu Avrupa tarihini şekillendirmiştir. Şimdi bu soru yeniden sorulmaktadır,” diye hatırlatıyor. 19. yüzyılda Alman birliği tartışmalarından Anschluss’a, Kıtadaki Almanca konuşan topluluklar sorunundan Soğuk Savaş’taki iki kampa kadar, “Alman sorunu” Alman olmayanlar için hep endişe kaynağı olagelmiştir; Koch, bunu ima ediyor.

Yazar, şimdiki Alman hükümetini ve sonra gelecekleri, “büyük ve küçük ortak ülkelere” karşı alçak gönüllü ve özenli davranmaya çağırıyor. Berlin, “Avrupa’nın çıkarları” doğrultusunda hareket etmezse, “inatçı ve hatta milliyetçi bir tutum” sergilerse, güvensizlik Avrupa’yı zehirleyecek, eski çatışma hatları yeniden ortaya çıkacak ve uzun süredir aşıldığı düşünülen rekabetler yeniden alevlenecek.

Avrupa kendini korumayı öğrenmek zorunda ve Almanya’nın askeri gücü bu konuda önemli bir katkı sağlayabilir; Koch, Alman egemenlerinin bu alışageldik türküsünü çığırıyor. Ama ekliyor: “Bu güç bir daha asla yanlış ellere geçmemeli.”

Yanlış güç, tahmin edilebileceği üzere, Almanya için Alternatif (AfD). AfD, Trump yönetiminin desteğini de arkasına alarak, 2025’i büyük bir ilerleme ile kapatıyor. Seçim başarısına anketlerdeki birincilik ekleniyor. Ama daha önemlisi, pek de sessiz olmayan bir şekilde, partideki “doğucu” (siz “Rusya’cı” anlayın) kanada karşı Goldman Sachs, Credit Suisse ve Allianz gibi finans devlerinden çıkıp siyasete atılan Eş Başkan Alice Weidel öncülüğünde sert bir yıpratma savaşı veriliyor. Weidel ve partideki destekçileri, kontrolü ele almış ve AfD’yi yeni bir transatlantik ittifak sisteminin içine atarak, merkezinde Trump ve Muhafazakâr Siyasi Eylem Konferansı’nın (CPAC) durduğu “milli-muhafazkâr” enternasyonale eklemlenmiş görünüyor. Macaristan ve Avusturya’daki “kardeş partilerle” olan sıkı ilişkiler, yeni bir Orta Avrupa egemenlik bölgesinin oluşumuna işaret ediyor.

Bu eklemlenme, içeride de “güvenlik duvarı”nda delikler açıldığı anlamına geliyor. AfD, haklı bir biçimde CDU/CSU’nun kendi programından esinlenen siyasetler izlediğini, bu nedenle artık bir AfD-CDU koalisyonunun zamanının geldiğini düşünüyor. Bir önceki koalisyonun küçük ortağı Hür Demokratlar (FDP) neredeyse erimiş durumda. Bugün unutulsa da, AfD’yi kuranların, Yunanistan krizi sırasında FDP’den koparak Avro bölgesinin mali yükünü Almanya’nın taşımaması gerektiğini savunan iktisatçı kökenliler olduğunu hatırlatmak gerekiyor.

AfD’nin Almanya’ya ve dünyaya bakışı: Maximilian Krah ile mülakat

Ekonomide, özellikle aile işletmeleri diyebileceğimiz Mittelstand şirketlerinde AfD ile işbirliği eğilimi artıyor ve bu konuda ilk kurşunu FDP’li Marie-Christine Ostermann’ın atması da şaşırtıcı değil. KOBİ sektöründe, örneğin Saksonya’da, her iki girişimciden biri artık AfD’ye sempati duyuyor; özellikle de FDP’nin bir zamanlar yaptığı gibi, iş dünyasına dostça bir tutum sergilediği için.(3)

Dolayısıyla, 2026’da Alman sorunu, AfD’nin fiili olarak bölünmesiyle birlikte çok daha korkutucu boyutlar kazanmaya meyilli. Yeni transatlantik ittifaka hırsla tutunan AfD’de, ülkelerinin atom bombası elde etmesini savunan, NATO’da “gittiği yere kadar” kalınması gerektiğini savunan ve Rusya ile eskisi kadar sıcak ilişkiler kurulmaması gerektiğine inananların sesi daha çok çıkıyor.

Bu “dönüm noktası”nda AfD’nin de bir rol oynayacağı aşikar. Ama sürecin inişli çıkışlı olmasını beklemek gerek. Alman militarizmi, keskin (“devrimci”) bir biçimde değil, daha sürece yayılan, evrimci, ruh halini dönüştürücü bir şekilde topluma ve Avrupa’ya nüfuz edecek. Avrupa’da daha büyük bir güvenlik rolü üstlenmek için artan baskı altında olan hükümet, 2. Dünya Savaşından sonra askerliği bir risk olarak gören stratejik kültürün kısıtlamaları ile de mücadele etmek zorunda.

Öte yandan ABD’nin Kıtadan çekilmesi durumunda Almanya’dan liderlik rolünü üstlenmesini istemesinin en önemli çıktısının, Alman ordusunun bir anda büyümesinden ziyade, Alman-Amerikan savunma sanayisi bağlantılarının çok daha iç içe geçmesi olması beklenmeli. Alman silah sektörü büyük bir canlanma yaşarken, özellikle yeni teknoloji dronlar, denizcilik ve hava savunma konusundaki transatlantik işbirliği gitgide büyüyor. Anduril ile Rheinmetall, Lockheed ile Diehl, Northrop Grumman ile MBDA arasında 2025 içinde yoğunlaşan ortaklıklar önemli bir işaret veriyor.(4)

Daha kritik olanı ise, Ukrayna savaşından sonra Rusya’nın ucuz enerjisinden kopan Mittelstand’lar, bu işbirliği ile kendine geliyor: Alman savunma sanayi, sık sık ABD savunma sanayi üreticilerine tedarikçi olarak hizmet veren yaklaşık 1.350 orta ölçekli şirketi içeriyor. INSS’in Alman savunma sanayisi üzerine yaptığı araştırma, bu uzmanlaşmış firmaların bazıları için (2023 yılında) satışların yüzde 50’sinin ABD ordusuna yapılan ihracattan oluştuğunu tespit ediyor; Bundeswehr’e giden satışlar ise yalnızca yüzde 7 civarında. Nitekim Almanya Ulusal Güvenlik ve Savunma Sanayii Stratejisi de, iç pazarın değer zincirlerini korumak ve genişletmek ve uzun vadede inovasyonu teşvik etmek için yetersiz kaldığını kabul ediyor.(5)

Öte yandan, askerileşme, bir tür “iç tüketim”i de elbette teşvik ediyor: 100 milyar avroluk özel fon (Sondervermögen), birçok firmanın odağını yurtiçi sözleşmelere kaydırdı. Örneğin, ürünlerinin yüzde 90’ı ihracata dayalı olan elektronik firması Rohde and Schwartz, Zeitenwende’nin ardından yurtiçi işlerinin yüzde 30-35’lere çıktığını görüyor. Bu sermaye akışı, Rheinmetall’in Unterluess’ta açtığı 300 milyon avroya mal olan yeni mühimmat fabrikası gibi yurtiçi altyapıyı da destekliyor.

Dolayısıyla, Amerikan gölgesinin Avrupa’dan çekilmesiyle Almanya’nın liderlik etmesi için arkadan ittirilmesi birbirine paralel ilerleyen iki süreç; en büyük kanıtı, Alman savunma sanayisi ile ABD arasındaki işbirliğinin Alman iç tüketimini artırması. Dolayısıyla, Amerikan postallarının Kıtayı terk edeceği günü iple çekenlerin, karşılığında Alman panzerleri alıp almayacakları konusunda uyanık olmaları gerekiyor. Avrupalılar ve biz Avrupa’nın kıyısındakiler, yeni yıl sabahına bir kez daha Alman sorunu ile uyanma riskiyle karşı karşıyayız.


(1) Yeni yasa tasarısı, “seçici hizmet çerçevesi” yoluyla Alman Silahlı Kuvvetleri’nin personel açığını kapatmayı hedefliyor: 18 yaşındaki tüm erkekler, hizmete istekli olup olmadıklarını ve uygunluklarını değerlendirmek için bir anket ve tıbbi tarama tamamlayacak, kadınlar ise gönüllü olarak katılabilecek. Kayıt süreci, 2008 ve sonrasında doğan erkekler için 1 Ocak 2026’da başlayacak. Yasa ayrıca gönüllüler için daha iyi ücret ve sosyal haklar ile uzun süreli hizmet için teşvikler öngörüyor. Başlangıçta gönüllü askere alınmaya odaklanan yasa, gönüllü sayısının yetersiz kalması durumunda zorunlu hizmetin yeniden getirilmesi seçeneğini açık bırakıyor.
(2) Bu ay içinde CNBC’de yayınlanan bir habere göre, Birleşik Krallık ve Almanya, yeni bir yapay zeka savunma startup’ları dalgasının önemli merkezleri olarak öne çıkıyor. Alman yapay zeka drone üreticileri Helsing ve Quantum Systems, yüz milyonlarca avro değerindeki yatırım turlarının ardından bu yıl sırasıyla 12 ve 3 milyar avro değerine ulaştı. 2024 yılında kurulan Stark ise, saldırı ve keşif amaçlı insansız hava araçları üretiyor ve Sequoia Capital, Peter Thiel’in Thiel Capital ve NATO İnovasyon Fonu dahil olmak üzere yatırımcılardan 100 milyon dolarlık fon sağlamış durumda. Ekonomi ve İklim Eylemi Bakanlığı tarafından yapılan son pazar araştırmasına göre ise, 1995 yılından bu yana Almanya’da 149.000 kişiyi istihdam eden 6.600’den fazla yapay zeka (AI) startup’ı kurulmuş.
(3) Alman düşünür Wolfgang Streeck, AfD’lilerin çoğunun “orta sınıf poujadist” olduğunu, devlete karşı ve neoliberalizmden yana tutum belirlediğini savunuyor. 1950’li yıllarda Pierre Poujade tarafından Fransa’da kurulan hareket (UDCA), özellikle alt orta sınıfları, esnafları, zanaatkârları ve güneydeki köylüleri harekete geçirmişti.
(4) Anduril-Rheinmetall ortaklığı Avrupa için askeri dronlar üretecek. Lockheed ile Diehl denizdeki hava savunma sistemleri için işbirliği yaparken, Northrop Grumman ve MBDA, Almanya’nın Entegre Hava ve Füze Savunma Savaş Komuta Sistemi (IBCS) bağlantılı hava savunma sistemlerini geliştirmek için mutabakat zaptı imzaladı. Buna Raytheon (RTX) ile MBDA arasında Patriot üretim işbirliğini de eklemek gerek.
(5) Alman savunma sektöründe 135.000’den fazla vasıflı işçi istihdam ediliyor. Bu pozisyonlar genellikle özel kaynak ve tank top namlusu gibi karmaşık sistemlerin üretimi gibi üst düzey teknik uzmanlık gerektiriyor. Finansal etki açısından ise, Alman savunma şirketleri yıllık yaklaşık 30 milyar dolar gelir elde ediyor. Almanya’nın silah ihracat lisansları da son zamanlarda rekor seviyelere ulaştı: 2023 yılında 12,2 milyar avro, 2024 yılında ise 13,2 milyar avro değerindeydi.

Avrupa

Çekya’da NATO zirvesine kim katılacak krizi

Yayınlanma

Çekya Başbakanı Andrej Babiš, ülkesinin cumhurbaşkanının önümüzdeki ay Ankara’da düzenlenecek NATO zirvesine katılımını engelledi.

Bu durum, Prag’ı yurtdışında temsil etme yetkisine kimin sahip olduğu konusunda anayasal bir tartışmaya yol açtı.

Eski bir NATO komutanı ve Ukrayna’nın sadık bir destekçisi olan Cumhurbaşkanı Petr Pavel, salı günü yaptığı açıklamada, cumhurbaşkanının yetkilerini ihlal eden ve “benzeri görülmemiş ve son derece talihsiz bir adım” olarak nitelendirdiği bu durumla ilgili olarak anayasa mahkemesine başvuracağını söyledi.

Bu çatışma, Pavel ile Babiš arasındaki iktidar mücadelesinde yaşanan en son tırmanışı işaret ediyor.

Trump’ın da müttefiki olan milyarder başbakan Babiš, Çek vatandaşlarının Ukrayna’nın silah masraflarını karşılamasına karşı kampanya yürüttükten sonra aralık ayında yeniden göreve dönmüştü.

Pavel, 2023’teki cumhurbaşkanlığı ikinci tur seçimlerinde Babiš’i mağlup etmişti. Fakat Babiš, geçen yıl ANO partisinin parlamento seçimlerini kazanmasının ardından koalisyon hükümetinin başında yeniden iktidara gelmişti.

Prag’daki bu gergin ortak yaşam ortamına rağmen Pavel, NATO zirvesindeki temsil konusunda hükümetle “aylarca sürecek kamuoyu önünde tartışmaları” önlemek için defalarca çaba gösterdiğini belirtti.

Her ikisinin de Ankara’ya gidebileceğini, kendisinin gayri resmi bir akşam yemeğine katılmakla yetineceğini, resmi müzakereleri ise Babiš’e bırakacağını önerdi.

Pavel şunları söyledi:

“Bu anlaşmazlık aslında tek bir dış toplantıdaki tek bir koltukla ilgili değil. Bu, cumhurbaşkanını, silahlı kuvvetlerin başkomutanını ve eski bir NATO yüksek temsilcisini, Çek Cumhuriyeti’nin ve vatandaşlarının güvenliği yararına hayat boyu edindiği uzmanlığını kullanabileceği bir zamanda ittifakın zirvesinden dışlamak için hükümetin bilinçli olarak aldığı bir kararla ilgilidir.”

Pavel, Anayasa Mahkemesi’nden zirveye katılım konusunda kimin karar verebileceğini netleştirmesini ve hükümete cumhurbaşkanını engellememesini, bunun yerine onunla işbirliği yapmasını emretmesini istedi.

Ayrıca, Çek cumhurbaşkanlarının sağlık sorunları nedeniyle bir kez hariç, son 20 NATO zirvesinin 19’unda ülkeyi temsil ettiklerini de belirtti.

Pavel salı günü yaptığı açıklamada şöyle devam etti:

“Bu gelenek herhangi bir nedenle değişecekse, bu yine müzakereler ve mutabakat yoluyla gerçekleşmeli, hükümetin tek taraflı bir kararıyla değil. Başbakan Andrej Babiš geçtiğimiz günlerde cumhurbaşkanının kendisinin üstü olmadığını söyledi. Bu konuda haklı. Ben sadece bunun tersinin de geçerli olduğunu eklemek isterim.”

Babiš, dışişleri ve savunma bakanlarıyla birlikte Ankara’ya gelmeye hazırlanıyor. Çek lider, Prag’ın NATO savunma harcamaları hedeflerini tutturamaması nedeniyle ABD başkanının öfkesinden kaçınmak için Trump’a olan yakınlığına güveniyor.

Babiš geçen ay Financial Times’a verdiği demeçte, hükümetinin bu yıl GSYİH’nın yüzde 2’sini savunmaya ayırma hedefini “muhtemelen” tutturamayacağını ama bölgedeki ABD başkanını açıkça destekleyen son liderlerden biri olmanın “avantajına” güvendiğini söylemişti.

Çek başbakanı, Ukrayna’yı silahlandırma konusunda da daha az kararlı bir tutum sergiliyor. Oysa Pavel, 2024 yılında Prag öncülüğünde Kiev’e top mermisi sağlayan uluslararası bir girişimin başlatılmasına yardımcı olmuştu.

Babiš, projeye finansman sağlamayı durdurdu ve projeye katılan ülke sayısı geçen yıldan bu yana yarı yarıya azaldı.

Okumaya Devam Et

Avrupa

Aşırı sıcaklar Avrupa genelinde uyarıları artırdı

Yayınlanma

Aşırı sıcak hava dalgası Avrupa’nın birçok ülkesini etkisi altına alırken, Fransa, İspanya ve İtalya’da yetkililer alarm seviyelerini yükseltti. Fransa Başbakanı Sebastien Lecornu, son beş günde ülkede 40 kişinin boğularak hayatını kaybettiğini açıkladı. Bazı ülkelerde okullar ve belirli işyerleri faaliyetlerini durdurdu.

Aşırı sıcak hava dalgası Avrupa’nın çeşitli ülkelerini etkisi altına alırken, Fransa Başbakanı Sebastien Lecornu salı günü yaptığı açıklamada, ülkede son beş gün içinde 40 kişinin aşırı sıcakların yaşandığı dönemde boğularak hayatını kaybettiğini bildirdi.

Avrupa’daki birçok ülkenin yetkilileri tehlike uyarıları yayımlarken, bazı okullar ve işyerleri faaliyetlerini durdurdu.

Dünya Meteoroloji Örgütüne göre Avrupa kıtası, küresel ortalamaya kıyasla iki kat daha hızlı ısınıyor. Bu durum, uzun süreli sıcak hava dalgalarının daha sık görülme olasılığını artırıyor.

Meteorologlar, mevcut sıcak hava dalgasının “omega blokajı” olarak bilinen atmosferik basınç sistemiyle bağlantılı olduğunu belirtiyor.

Adını şeklinin Yunan alfabesindeki omega harfine benzemesinden alan bu yapıda, yüksek basınç merkezinde sıcak hava bulunurken iki yanında daha serin hava kütleleri yer alıyor.

Meteorologların aktardığına göre bu durum, Batı ve Orta Avrupa üzerinde sıcak havanın hapsolduğu bir “ısı kubbesi” oluşturdu. Hapsolan sıcak hava nedeniyle sıcaklıklar her gün daha da yükseliyor.

Meteo France verilerine göre Fransa’nın neredeyse tamamında sıcak hava uyarısı yürürlükte bulunuyor. Ülkenin batısındaki bazı bölgelerde sıcaklığın 43 dereceye kadar çıkması bekleniyor.

İtalya Sağlık Bakanlığı, 15 kent için en yüksek alarm seviyesini ilan etti. Ülkedeki bazı üretim tesislerinde çalışmalar durduruldu.

Birleşik Krallık Meteoroloji Servisi, salı günü İngiltere’nin güneyinde sıcaklığın 37 dereceye ulaşacağını ve sonraki iki gün içinde daha da yükseleceğini öngördü.

Kuruma göre bu durum, haziran ayı için yeni bir sıcaklık rekoruna yol açabilir.

İspanya Devlet Meteoroloji Ajansı ise bazı bölgelerde kırmızı alarm ilan etti. Bu bölgelerde hava sıcaklığının 44 dereceye kadar yükselmesi beklenirken, Andujar belediyesinde pazartesi günü sıcaklık 45 dereceyi aştı.

Okumaya Devam Et

Avrupa

Alman istihbarat teşkilatı BND yeniden yapılandırılıyor

Yayınlanma

Almanya’nın dış istihbarat servisi BND, “Rusya’dan gelen tehdide karşı koymak” amacıyla daha etkili bir hizmet vermek istiyor.

Financial Times’ta (FT) yer alan habere göre siyasetçiler ve hatta BND personeli, 6.500 çalışanı bulunan bu kurumun, İngiltere’nin SIS’i, ABD’nin CIA’i ve Fransa’nın DGSE’si gibi “et yiyen” muadillerine kıyasla “vejetaryen” olduğunu esprili bir şekilde dile getiriyorlardı.

2022’de ise BND, Rusya konusunda o kadar geride kalmıştı ki, Kiev’e bombalar düşmeye başladığında kurumun o dönemki başkanı şehirde mahsur kaldı ve Polonya sınırına ulaşması iki gün sürdü. Buna karşılık, CIA ve SIS bir saldırı olacağı konusunda uyarıda bulunmuştu.

Dört yıl sonra, Avrupa liderlerinin artık ABD’ye bu kadar fazla güvenemeyeceklerine karar verdikleri bir dönemde Almanya, Rusya’dan gelen tehdide karşı koymak için BND’yi daha modern ve etkili bir istihbarat servisi haline getirmeye çalışıyor.

Ukrayna savaşının ardından Alman Silahlı Kuvvetleri (Bundeswehr) hızla yeniden silahlanırken, hükümet BND’nin de yeniden donatılması, genişletilmesi ve savaş hazırlığına geçirilmesi zamanının geldiğine inanıyor.

Berlin, hem istihbarat yetkilileri hem de askerleri için bir Zeitenwende (“dönüm noktası”) planlıyor.

Almanya’da baskı artıyor: BND yasası değiştirilecek

Şansölye Friedrich Merz geçen sonbaharda yaptığı bir konuşmada, “Avrupa’da üstlendiğimiz sorumluluk, büyüklüğümüz ve ekonomik gücümüz göz önüne alındığında, BND’nin istihbarat alanında en üst düzeyde faaliyet göstermesi hedefimizdir,” demişti.

Hükümet, bu yıl BND’nin bütçesini yaklaşık yüzde 25 artırarak 1,51 milyar avroya çıkardı ve sonbahara kadar kurumla ilgili yeni bir yasa tasarısını Federal Meclis’e sunması bekleniyor.

Sızan ilk taslaklar, BND’nin 70 yıllık tarihindeki en önemli reformlar olacak ve kuruma önemli yeni yetkiler kazandıracak kapsamlı bir reform paketine işaret ediyor.

Merz’in 2025 yılında atadığı BND Başkanı Martin Jäger, nisan ayında kapalı kapılar ardında yaptığı bir konuşmada çalışanlara, “Almanya’nın ilk savunma hattı olmalıyız ve olacağız,” dedi.

Fakat FT’nin siyasetçiler, yetkililer ve BND’nin eski ve mevcut çalışanlarıyla yaptığı bir dizi mülakat, bu girişimin hâlâ Alman devletinin pek çok kesimini etkileyen bürokrasi ve yasalcılıkla  ve ayrıca kurumun kendi zihniyetiyle engellenebileceğini gösteriyor.

Hükümetin önerdiği yeni yasa, BND’nin şu anda tabi olduğu siyasi ve hukuki denetim sistemini ortadan kaldıracak ve kimin gözetim altına alınabileceği, kimin alınamayacağına ilişkin kuralları değiştirecek.

Bir Alman diplomat ise, “Yeni bir yasa taslağı hazırlamak, bir soruna çok ‘Alman’ bir çözüm. Asıl sorun . . . [ise] siyasi kültürle ilgili,” diyerek, ülkede özellikle Soğuk Savaş sonrasında hassas bir konu olan “gözetim” alerjisine dair kamuoyu hafızasına işaret ediyor.

BND’de deneyimi olanlar, değişimin sadece gerekli değil, aynı zamanda acil olduğunu ileri sürüyor.

Örneğin eski bir BND yetkilisi şunları söylüyor:

“Gerçek şu ki, son yirmi yılın büyük bir bölümünde, dünya daha istikrarsız hale gelip Almanya’ya yönelik tehditler artarken, BND’nin [müdahale kuralları] giderek daha katı hale geldi. Ya radikal bir adım atarız ya da sonuçlarına gerçekten katlanırız diye bir kırılma noktasına geldik.”

Öte yandan BND’nin geçmişi pek de temiz değil. Bu kurumun öncülü, Nazi rejiminden gelen eski Alman askeri istihbarat ajanlarından oluşan ve ABD tarafından desteklenen bir ağ olan “Gehlen Örgütü” idi.

Almanya, istihbarat teşkilatına geniş yetkiler vermeyi planlıyor

1956’da örgütün ilk başkanı olan Reinhard Gehlen, İkinci Dünya Savaşı sırasında Wehrmacht’ın doğu cephesindeki casusluk şefi olarak görev yapmıştı.

Soğuk Savaş döneminde de BND özellikle CIA ile birlikte çalışarak adından söz ettirdi. On yıllar boyunca, CIA ile birlikte, İsviçre merkezli Crypto AG adlı, ticari açıdan dünyanın en başarılı şifreleme şirketinin gizli sahibi de BND idi. 1980’lere gelindiğinde, küresel diplomatik iletişimin tahmini olarak yüzde 40’ı Crypto AG makineleri kullanılarak gönderiliyordu. CIA ve BND bu iletişimin tamamını okuyabiliyordu.

Soğuk Savaş sonrasında ise BND biraz daha geri plana itildi. 2013 yılında eski ABD Ulusal Güvenlik Ajansı (NSA) çalışanı Edward Snowden tarafından sızdırılan belgeler, ABD istihbarat kurumlarının Alman topraklarında BND ile el ele yürüttüğü kitlesel gözetim faaliyetlerini ortaya çıkarmış ve bu durum, zaten var olan güvensizliği daha da derinleştirmişti.

Bu ifşaatlara yanıt olarak Almanya, BND’yi düzenleyen BND Kanunu’nu sıkılaştırarak yeni kısıtlamalar getirdi.

Ama 2022 başlayan Ukrayna savaşından bu yana durum değişti. BND’nin çalışmalarını denetleyen güçlü Bundestag komitesinin CDU’lu başkanı Marc Henrichmann bu konuda şunları söylüyor:

“İnsanlar artık, bu ülkeyi son yıllarda yapabildiğimizden daha iyi korumamız gerektiğini fark ettikleri bir noktaya geldi. Artık burada siber saldırıların ne kadar sık gerçekleştiğinin farkında olmayan tek bir girişimciye bile rastlamıyorum. Herkes havaalanında insansız hava araçlarını gördü. Herkes haberlerde ya da başka yerlerde ‘gölge filo’ tankerlerini görüyor.”

BND’nin artık bilgi almak için ABD istihbarat kurumlarına güvenemeyeceği düşüncesi birçok Alman’da yankı buldu.

Mart 2025’te Donald Trump yönetimi Ukrayna ile istihbarat paylaşımını kısa süreliğine askıya aldığında, bir Avrupalı istihbarat yetkilisi bunun kıtadaki herkesin dikkatini çektiğini söyledi.

Merz hükümeti, yeni BND yasasının bu sorunu çözeceğini savunuyor. Yeni yasanın ayrıntıları hâlâ üzerinde çalışılıyor olsa da, BND ve Şansölyelik yetkilileri, yasanın dört alanı kapsamayı hedeflediğini belirtiyor: sinyal istihbaratı, yapay zeka ve teknolojinin kullanımı, kurumun düşmanlara “karşılık verebilmesi” için yeni yetkiler ve BND’nin denetimi.

Henrichmann, yasanın ilk taslaklarının bu yıl sızdırılması üzerine, kamuoyundaki tepkilerin reform sürecini bozacağını ya da en azından yeniden gözden geçirilmesine yol açacağını düşündüğünü söylüyor.

Fakat Henrichmann’a göre, “Tepkiler çok hafifti… Bana yazanların çoğu, ‘Nihayet bir şeyler oluyor’ dedi.”

2020 yılında, Almanya Federal Anayasa Mahkemesi, Snowden’ın ifşaatlarından bu yana BND’nin gözetim uygulamalarına karşı mücadele eden bir grup sivil haklar savunucusunun lehine tarihi bir karar vermişti.

Mahkemenin, BND’nin gözetleme faaliyetlerini denetlemek ve onaylamak üzere bir yargıçlar konseyi kurmasını öngören kararının etkisi, 332 maddelik kararın birinci maddesinde şu şekilde ifade edildi: “Alman Anayasası’nın . . . gözetleme faaliyetlerine karşı savunma hakkı olarak sağladığı korumalar, yurtdışındaki yabancı uyruklular için de geçerlidir.”

BND şu anda en az dört ayrı kurum tarafından denetleniyor. 2020 tarihli kararla kurulan konseye ek olarak, BND, çoğunlukla gizli toplantılar düzenleyen ve ABD Kongresi’ndeki istihbarat komiteleri gibi geniş denetim ve kontrol yetkilerine sahip olan Henrichmann’ın komitesi tarafından da denetleniyor.

Ayrıca, komite tarafından atanan ve BND’nin gözetleme faaliyetlerini geriye dönük olarak izleyen, uzmanlar ve eski milletvekillerinden oluşan 10 kişilik bir komisyon da bulunuyor.

Bu komisyon da endişe duyduğu konuları, geniş yaptırım yetkilerine sahip olan Almanya Federal Veri Koruma ve Bilgi Özgürlüğü Komiserine havale edebilir.

Dünyanın en büyük iletişim merkezlerinden biri olan Frankfurt’taki DE-CIX internet değişim noktasından BND, günlük yaklaşık 1,2 trilyon iletişim verisini süzüp Münih yakınlarındaki Pullach’taki teknik merkezine kopyalayabilir.

Bu, kurumun temel görevlerinden biri. Fransa’nın DGSE’si gibi, telekom ağlarından gelen dijital verilerin toplu olarak dinlenmesi ve analizinden, bilgisayar korsanlığı faaliyetlerinden ve elde edilen veri setlerinden sorumlu.

Bu işler ABD ve Birleşik Krallık’ta sırasıyla NSA ve GCHQ tarafından yürütülüyor.

Ancak şu anda, katı kurallar bu bilgi hazinesinin nasıl kullanılacağını sınırlıyor. Verileri filtrelemek için, ayrıntılı bir dizi yasal gereklilikle gerekçelendirilmiş bir arama terimi veya terim grubu kullanması gerekir.

Kurum , Alman vatandaşları veya gazetecilerle ilgili verilere ya da cinsel mahremiyet içeren veya bir kişinin dini inançlarına atıfta bulunan herhangi bir bilgiye erişemez.

FT’ye göre bundan dolayı, “Kremlin’in kontrolündeki medya kuruluşlarından birinde gazeteci olarak çalışan şüpheli bir Rus casusu, Alman anayasası sayesinde gözetimden korunuyor.”

Veri saklama konusunda da sıkı kısıtlamalar bulunuyor. Bazen BND, veri setlerini sadece iki hafta sonra silmek zorunda kalır.

Bu durum, ipuçlarını araştırmak için daha uzun süreye ihtiyaç duyan analistleri zor durumda bırakıyor.

Bilgilerin saklanmasına izin verildiği durumlarda bile, 2020 tarihli anayasa kararının gerektirdiği çok sayıda onay ve güvenlik önlemi, analiz sürecini yavaşlatıyor.

Bir kıdemli subay şaka yollu olarak, kurumun Berlin veya müttefikleri için “anlık istihbarat” hazırladığında, bunu alan herkesin önce “bu bir BND dakikası mı, yoksa gerçek bir dakika mı?” diye sorması gerektiğini söylüyor.

Yeni yasa, bu tür sorunları gidermeyi amaçlıyor. Hükümet, denetimi geri çekmeyi değil, daha yönetilebilir hale getirmeyi hedeflediğini belirtiyor.

Örneğin, kurumun filtrelerinden geçen belirli verilerin ve meta verilerin saklanma süresini mevcut altı aylık üst sınırın çok ötesine uzatarak.

BND ayrıca, her gün yakaladığı filtrelenmemiş çevrimiçi bilgilerin tamamını çok daha uzun süre saklamayı umuyor. Bu veriler şu anda sadece birkaç gün boyunca tutuluyor.

Bu önemli bir husus çünkü şu anda Almanya ticari kuruluşlardan verileri saklamalarını zorunlu kılmıyor.

BND, arama emri olsa bile, internet şirketleri bu verileri silmiş oldukları için genellikle değerli bilgilere erişemiyor.

Buna karşılık örneğin Birleşik Krallık, telekom ve internet servis sağlayıcılarından verileri bir yıla kadar saklamalarını talep edebiliyor.

BND’ye, dinleme merkezlerinden topladığı büyük veri yığınını daha uzun süre (meta veriler için 15 aya kadar) saklama konusunda yasal yetki vermek, BND jargonunda kurumun “soğuk başlangıç” yeteneği olarak bilinen şey için hayati önem taşıyor.

Beklenmedik bir durum meydana geldiğinde, geriye dönük olarak taranabilecek depolanmış bir veri “tamponu” (küresel internet trafiğinin bir anlık görüntüsü) ipuçları bulmak için hayati öneme sahip olabilir.

Fakat CIA gibi istihbarat teşkilatlarının işkence ve olağandışı teslim (extraordinary rendition) gibi eylemlere karıştığı bir yüzyılda, birçok yorumcu denetim ve incelemenin önemini vurguluyor.

Ayrıca yeni yasa ile BND’nin yalnızca bilgi toplayan bir istihbarat servisi olmaktan çıkarak kendi operasyonlarını da yürüten bir kurum haline gelmesi hedefleniyor.

Örneğin Alman istihbarat yetkilileri, hedeflerine karşı “karşılık olarak siber saldırı” düzenleyebilecek.

Ajansın bir yetkilisi, örneğin BND’nin kötü amaçlı yazılım kullanarak Rus insansız hava aracı fabrikalarına fiziksel hasar verememesinin nedenini sorguluyor.

Bunun yanı sıra, BND yetkililerinin hesaplı riskler almayı düşünmeye ve daha proaktif olmaya teşvik edildiği daha geniş kapsamlı bir kültürel dönüşümü desteklemek de amaçlanıyor.

Çalışanlar, şu anda kurumun operasyonlarının ajanlar yerine avukatlar tarafından tasarlandığı izlenimini veriyor.

Bununla birlikte, BND’nin kültürünü değiştirmek için yeni bir yasadan fazlası gerekebilir. Eski bir yetkiliye göre sorun, BND’den ziyade Alman devletinin kendisiyle ilgili.

ABD, Birleşik Krallık ve Fransa’da, dış istihbarat servisleri cumhurbaşkanlığı ve başbakanlığın yetki ve nüfuzunun temel bileşenleri iken Almanya’da, BND genellikle başbakanlar ve bakanları tarafından potansiyel bir siyasi yükümlülük kaynağı olarak görülür.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English