Avrupa
Yeniden “Alman sorunu”

İhracat şampiyonu, Avrupa’nın en büyük ekonomisi, Eski Kıtadaki büyümenin motoru, klasik bir sanayi devi… Bir zamanlar böyle anılan Almanya, artık geride kalmakla, sanayisizleşmekle, istihdam kaybıyla, enflasyonla, siyasi çekişmelerle ve ezcümle, durgunlukla kamuoyunun gündemine giriyor.
Herkes Almanya’nın zayıflığından bahsediyor. Pandemi öncesinde kriz emareleri gösteren otomotiv sektörü ülkenin gerileyişinin en sembolik göstergelerinden biri sayılıyor. Otomotivdeki krizi, Ukrayna savaşının ardından yaptırımlarla bozulan ucuz gazi akışı kaynaklı enerji maliyetleri ve kimya, makine üretimi gibi sektörlerde yaşanan gerileme takip ediyor.
Ekonominin genelindeki teknik resesyon nedeniyle gelecekle ilgili endişeler artıyor. Yeni CDU-SPD büyük koalisyonu, bu ruh halini değiştirme hedefiyle yola koyuldu ama bunu başarabilmiş değil. Koalisyon, emeklilik paketi oylamasının hükümetin varlığını tehdit eden bir krize dönüşmesini kıl payı önledi. Birçokları, Şansölye Friedrich Merz yönetimindeki hükümetin günlerinin sayılı olduğunu düşünüyor.
Bütün bunları akılda tutarak, her şeye karşın, Alman devletinin Avrupa’da tekrar bir sorun olarak belireceğini, hatta şimdiden belirdiğini öne sürüyorum. Bunu yalnızca Almanya’daki muazzam askerileşme eğilimi bağlamında değil, ABD’nin merkezinde durduğu uluslararası yeniden düzenleme kapsamında dile getiriyorum.
ABD’nin Avrupa’daki askeri varlığı hakkında oluşan soru işaretleri, bizzat Trump yönetimi tarafından Almanya’nın arkadan ittirildiği bir plana doğru ilerliyor. Askeri olarak Almanya, bizzat ABD tarafından, Kıtanın önderliğini almaya zorlanıyor. Merz, halihazırda buna hazırlık yapıyor. Üstelik, yeni ABD Ulusal Güvenlik Stratejisi (NSS) nedeniyle panik yaşayan Avrupalılardan kısmen farklı olarak, “Avrupa’yı gözden çıkarabilirsiniz, ama en azından ilişkinizi Almanya üzerinden kurun” diyebilecek bir özgüven sergileyebiliyor.
Almanya’da ‘sanayisizleşme’ ile ‘sanayinin askerileşmesi’ el ele
Bu noktaya Handelsblatt yazarı Moritz Koch da dikkat çekiyor. Ona göre tam da bu zayıflık tartışmaları sürerken, ülke “tarihi bir güç artışı” yaşıyor. Koch, “Önümüzdeki on yılı siyasi olarak şekillendirecek olan Almanya’nın düşüşü değil. Tam tersine, Federal Cumhuriyet’in Avrupa’nın hakim gücü haline gelmesi,” diye yazıyor.
Koch, Olaf Scholz’un Ukrayna savaşının ardından ilan ettiği “dönüm noktası”nı (“Zeitenwende”) hatırlatarak, bunun kıtadaki güç dengesini değiştirdiğini ve ABD’nin “güvenlik garantörü” rolünden ayrılmasının da bu eğilimi hızlandırdığını düşünüyor.
“Gelecekte Avrupa’yı kim koruyacak?” sorusuna verdiği yanıtta İngilizler ve Fransızlar yer almıyor; bu ülkeler “kronik olarak nakit sıkıntısı” içerisinde. Mali olarak bu yükü çekebilecek tek ülke Almanya; kayda değer bir yeniden silahlanma için gerekli kaynaklar burada toplanıyor:
“Dünya nadiren bu kadar tehditkar görünmüştü, Avrupa hiç bu kadar yalnız görünmemişti. Güvenlik politikası açısından bu olağanüstü durumda, Almanya’ya lider ülke rolü verilmiştir. Uzun vadede, iyi donanımlı bir Bundeswehr [Alman Silahlı Kuvvetleri], Rusya’yı caydırmada önemli bir katkı sağlayabilir ve en azından Amerika’nın Avrupa’ya sırtını döndüğünde bıraktığı konvansiyonel boşluğu doldurabilir.”
Bu kapsamda zorunlu askerlik tartışmaları(1), yeniden silahlanmaya ayrılan 108 milyar avroluk dev bütçe (2029 yılına kadar savunma harcamalarının yıllık 153 milyar avroya ulaşması bekleniyor), “sivil” sektörlerin devletin ve ordunun yeniden yapılandırılması kapsamında göreve koşulması (yer yer “planlama” seslerinin duyulması), işgücü piyasasının savunma sanayisinin ihtiyaçları doğrultusunda yeniden düzenlenmesi, yeni nesil savunma teknolojilerinin ve bu paketin içinde yer alan risk sermayesinin benimsenmesi(2) yeni hükümetin politika seti içinde yer alıyor.
Görünen o ki, Avrupa da gözünü Almanya’ya dikmiş durumda; en azından bu rolü üstlenmesi için reklam faaliyetleri yoğunlaşıyor. Financial Times, 88 iktisatçının katıldığı bir anket yapmış. Anketten çıkan sonuç, Avrupa’nın istikrarlı bir büyüme rotasına girmesi için, Almanların borcun kamçıladığı 1 trilyon dolarlık savunma altyapı yatırımlarının başarılı olması gerektiği yönünde.
Avrupa Merkez Bankası da FT iktisatçıları da, 2026 yılında Avro bölgesinde büyümenin yavaşlayarak yüzde 1,2’ye çekileceğini öngörüyor. Özel tüketimin ve savunma harcamalarının sürpriz yapmasını bekliyorlar. Avro bölgesi ekonomisinin “Amerikanizasyonu” öngörüsü yapmakta sakınca yok: Nüfusun en zengin yüzde 10’luk kesimlerinin sürüklediği bir tüketim patlaması ve askerileşmenin pompaladığı bir üretim artışı. Neoliberal dönemin amentülerinden “para politikası”nın pabucu dama atılırken, “maliye politikaları” öne çıkacak. Elbette bir de, Avrupa’nın “hasta adamı” Alman ekonomisini güçlendirecek “yapısal reformlar.”
Buna, Britanya ve Fransa’nın da yanına eklenmesi kaydıyla, ABD’lilerden destek geldiğini de hatırlatmak gerekiyor. Darbeler hakkında yazdığı kitaplarla bilinen Amerikalı Edward Luttwak, geçen mayıs ayında kaleme aldığı bir yazıda “süper güç” rekabetinin geri döndüğünden dem vurarak, Avrupa’nın yeni bir süper güce ihtiyaç duyduğunu ileri sürüyordu:
“Üç hükümet arasındaki farklılıklar ne olursa olsun, NATO’nun bir bütün olarak yapabileceğinden çok daha büyük bir çeviklikle hareket edebilirler. Üçlü anlaşma, Estonya’dan Norveç’e ve İspanya’ya kadar onlarca Avrupa NATO üyesiyle uğraşmaktan açıkça daha kolay.”
Luttwak, askeri bağlamda, Almanya’nın hâlâ “uzmanlık alanı” olan zırhlı kuvvetlere odaklanacağını ve İngiliz ve Fransızların hafif piyade ve komando birliklerini tamamlayacağını söylüyor. Bu üçlü, have ve denizde Rusya’ya karşı koyabilir; yazarın iddiası bu.
Yeniden Koch’a dönelim. Koch, Almanya’nın Avrupalı komşularının, Şansölyenin “Avrupa’nın en güçlü konvansiyonel ordusunu” kurmak istediğini açıklamasına ve Savunma Bakanı Boris Pistorius’un “savaşa hazır” silahlı kuvvetler çağrısına “memnuniyetle” karşılık verdiklerini öne sürüyor. Yine de “Fakat bu durum böyle kalacak mı? Alman sorusu Avrupa tarihini şekillendirmiştir. Şimdi bu soru yeniden sorulmaktadır,” diye hatırlatıyor. 19. yüzyılda Alman birliği tartışmalarından Anschluss’a, Kıtadaki Almanca konuşan topluluklar sorunundan Soğuk Savaş’taki iki kampa kadar, “Alman sorunu” Alman olmayanlar için hep endişe kaynağı olagelmiştir; Koch, bunu ima ediyor.
Yazar, şimdiki Alman hükümetini ve sonra gelecekleri, “büyük ve küçük ortak ülkelere” karşı alçak gönüllü ve özenli davranmaya çağırıyor. Berlin, “Avrupa’nın çıkarları” doğrultusunda hareket etmezse, “inatçı ve hatta milliyetçi bir tutum” sergilerse, güvensizlik Avrupa’yı zehirleyecek, eski çatışma hatları yeniden ortaya çıkacak ve uzun süredir aşıldığı düşünülen rekabetler yeniden alevlenecek.
Avrupa kendini korumayı öğrenmek zorunda ve Almanya’nın askeri gücü bu konuda önemli bir katkı sağlayabilir; Koch, Alman egemenlerinin bu alışageldik türküsünü çığırıyor. Ama ekliyor: “Bu güç bir daha asla yanlış ellere geçmemeli.”
Yanlış güç, tahmin edilebileceği üzere, Almanya için Alternatif (AfD). AfD, Trump yönetiminin desteğini de arkasına alarak, 2025’i büyük bir ilerleme ile kapatıyor. Seçim başarısına anketlerdeki birincilik ekleniyor. Ama daha önemlisi, pek de sessiz olmayan bir şekilde, partideki “doğucu” (siz “Rusya’cı” anlayın) kanada karşı Goldman Sachs, Credit Suisse ve Allianz gibi finans devlerinden çıkıp siyasete atılan Eş Başkan Alice Weidel öncülüğünde sert bir yıpratma savaşı veriliyor. Weidel ve partideki destekçileri, kontrolü ele almış ve AfD’yi yeni bir transatlantik ittifak sisteminin içine atarak, merkezinde Trump ve Muhafazakâr Siyasi Eylem Konferansı’nın (CPAC) durduğu “milli-muhafazkâr” enternasyonale eklemlenmiş görünüyor. Macaristan ve Avusturya’daki “kardeş partilerle” olan sıkı ilişkiler, yeni bir Orta Avrupa egemenlik bölgesinin oluşumuna işaret ediyor.
Bu eklemlenme, içeride de “güvenlik duvarı”nda delikler açıldığı anlamına geliyor. AfD, haklı bir biçimde CDU/CSU’nun kendi programından esinlenen siyasetler izlediğini, bu nedenle artık bir AfD-CDU koalisyonunun zamanının geldiğini düşünüyor. Bir önceki koalisyonun küçük ortağı Hür Demokratlar (FDP) neredeyse erimiş durumda. Bugün unutulsa da, AfD’yi kuranların, Yunanistan krizi sırasında FDP’den koparak Avro bölgesinin mali yükünü Almanya’nın taşımaması gerektiğini savunan iktisatçı kökenliler olduğunu hatırlatmak gerekiyor.
AfD’nin Almanya’ya ve dünyaya bakışı: Maximilian Krah ile mülakat
Ekonomide, özellikle aile işletmeleri diyebileceğimiz Mittelstand şirketlerinde AfD ile işbirliği eğilimi artıyor ve bu konuda ilk kurşunu FDP’li Marie-Christine Ostermann’ın atması da şaşırtıcı değil. KOBİ sektöründe, örneğin Saksonya’da, her iki girişimciden biri artık AfD’ye sempati duyuyor; özellikle de FDP’nin bir zamanlar yaptığı gibi, iş dünyasına dostça bir tutum sergilediği için.(3)
Dolayısıyla, 2026’da Alman sorunu, AfD’nin fiili olarak bölünmesiyle birlikte çok daha korkutucu boyutlar kazanmaya meyilli. Yeni transatlantik ittifaka hırsla tutunan AfD’de, ülkelerinin atom bombası elde etmesini savunan, NATO’da “gittiği yere kadar” kalınması gerektiğini savunan ve Rusya ile eskisi kadar sıcak ilişkiler kurulmaması gerektiğine inananların sesi daha çok çıkıyor.
Bu “dönüm noktası”nda AfD’nin de bir rol oynayacağı aşikar. Ama sürecin inişli çıkışlı olmasını beklemek gerek. Alman militarizmi, keskin (“devrimci”) bir biçimde değil, daha sürece yayılan, evrimci, ruh halini dönüştürücü bir şekilde topluma ve Avrupa’ya nüfuz edecek. Avrupa’da daha büyük bir güvenlik rolü üstlenmek için artan baskı altında olan hükümet, 2. Dünya Savaşından sonra askerliği bir risk olarak gören stratejik kültürün kısıtlamaları ile de mücadele etmek zorunda.
Öte yandan ABD’nin Kıtadan çekilmesi durumunda Almanya’dan liderlik rolünü üstlenmesini istemesinin en önemli çıktısının, Alman ordusunun bir anda büyümesinden ziyade, Alman-Amerikan savunma sanayisi bağlantılarının çok daha iç içe geçmesi olması beklenmeli. Alman silah sektörü büyük bir canlanma yaşarken, özellikle yeni teknoloji dronlar, denizcilik ve hava savunma konusundaki transatlantik işbirliği gitgide büyüyor. Anduril ile Rheinmetall, Lockheed ile Diehl, Northrop Grumman ile MBDA arasında 2025 içinde yoğunlaşan ortaklıklar önemli bir işaret veriyor.(4)
Daha kritik olanı ise, Ukrayna savaşından sonra Rusya’nın ucuz enerjisinden kopan Mittelstand’lar, bu işbirliği ile kendine geliyor: Alman savunma sanayi, sık sık ABD savunma sanayi üreticilerine tedarikçi olarak hizmet veren yaklaşık 1.350 orta ölçekli şirketi içeriyor. INSS’in Alman savunma sanayisi üzerine yaptığı araştırma, bu uzmanlaşmış firmaların bazıları için (2023 yılında) satışların yüzde 50’sinin ABD ordusuna yapılan ihracattan oluştuğunu tespit ediyor; Bundeswehr’e giden satışlar ise yalnızca yüzde 7 civarında. Nitekim Almanya Ulusal Güvenlik ve Savunma Sanayii Stratejisi de, iç pazarın değer zincirlerini korumak ve genişletmek ve uzun vadede inovasyonu teşvik etmek için yetersiz kaldığını kabul ediyor.(5)
Öte yandan, askerileşme, bir tür “iç tüketim”i de elbette teşvik ediyor: 100 milyar avroluk özel fon (Sondervermögen), birçok firmanın odağını yurtiçi sözleşmelere kaydırdı. Örneğin, ürünlerinin yüzde 90’ı ihracata dayalı olan elektronik firması Rohde and Schwartz, Zeitenwende’nin ardından yurtiçi işlerinin yüzde 30-35’lere çıktığını görüyor. Bu sermaye akışı, Rheinmetall’in Unterluess’ta açtığı 300 milyon avroya mal olan yeni mühimmat fabrikası gibi yurtiçi altyapıyı da destekliyor.
Dolayısıyla, Amerikan gölgesinin Avrupa’dan çekilmesiyle Almanya’nın liderlik etmesi için arkadan ittirilmesi birbirine paralel ilerleyen iki süreç; en büyük kanıtı, Alman savunma sanayisi ile ABD arasındaki işbirliğinin Alman iç tüketimini artırması. Dolayısıyla, Amerikan postallarının Kıtayı terk edeceği günü iple çekenlerin, karşılığında Alman panzerleri alıp almayacakları konusunda uyanık olmaları gerekiyor. Avrupalılar ve biz Avrupa’nın kıyısındakiler, yeni yıl sabahına bir kez daha Alman sorunu ile uyanma riskiyle karşı karşıyayız.
(1) Yeni yasa tasarısı, “seçici hizmet çerçevesi” yoluyla Alman Silahlı Kuvvetleri’nin personel açığını kapatmayı hedefliyor: 18 yaşındaki tüm erkekler, hizmete istekli olup olmadıklarını ve uygunluklarını değerlendirmek için bir anket ve tıbbi tarama tamamlayacak, kadınlar ise gönüllü olarak katılabilecek. Kayıt süreci, 2008 ve sonrasında doğan erkekler için 1 Ocak 2026’da başlayacak. Yasa ayrıca gönüllüler için daha iyi ücret ve sosyal haklar ile uzun süreli hizmet için teşvikler öngörüyor. Başlangıçta gönüllü askere alınmaya odaklanan yasa, gönüllü sayısının yetersiz kalması durumunda zorunlu hizmetin yeniden getirilmesi seçeneğini açık bırakıyor.
(2) Bu ay içinde CNBC’de yayınlanan bir habere göre, Birleşik Krallık ve Almanya, yeni bir yapay zeka savunma startup’ları dalgasının önemli merkezleri olarak öne çıkıyor. Alman yapay zeka drone üreticileri Helsing ve Quantum Systems, yüz milyonlarca avro değerindeki yatırım turlarının ardından bu yıl sırasıyla 12 ve 3 milyar avro değerine ulaştı. 2024 yılında kurulan Stark ise, saldırı ve keşif amaçlı insansız hava araçları üretiyor ve Sequoia Capital, Peter Thiel’in Thiel Capital ve NATO İnovasyon Fonu dahil olmak üzere yatırımcılardan 100 milyon dolarlık fon sağlamış durumda. Ekonomi ve İklim Eylemi Bakanlığı tarafından yapılan son pazar araştırmasına göre ise, 1995 yılından bu yana Almanya’da 149.000 kişiyi istihdam eden 6.600’den fazla yapay zeka (AI) startup’ı kurulmuş.
(3) Alman düşünür Wolfgang Streeck, AfD’lilerin çoğunun “orta sınıf poujadist” olduğunu, devlete karşı ve neoliberalizmden yana tutum belirlediğini savunuyor. 1950’li yıllarda Pierre Poujade tarafından Fransa’da kurulan hareket (UDCA), özellikle alt orta sınıfları, esnafları, zanaatkârları ve güneydeki köylüleri harekete geçirmişti.
(4) Anduril-Rheinmetall ortaklığı Avrupa için askeri dronlar üretecek. Lockheed ile Diehl denizdeki hava savunma sistemleri için işbirliği yaparken, Northrop Grumman ve MBDA, Almanya’nın Entegre Hava ve Füze Savunma Savaş Komuta Sistemi (IBCS) bağlantılı hava savunma sistemlerini geliştirmek için mutabakat zaptı imzaladı. Buna Raytheon (RTX) ile MBDA arasında Patriot üretim işbirliğini de eklemek gerek.
(5) Alman savunma sektöründe 135.000’den fazla vasıflı işçi istihdam ediliyor. Bu pozisyonlar genellikle özel kaynak ve tank top namlusu gibi karmaşık sistemlerin üretimi gibi üst düzey teknik uzmanlık gerektiriyor. Finansal etki açısından ise, Alman savunma şirketleri yıllık yaklaşık 30 milyar dolar gelir elde ediyor. Almanya’nın silah ihracat lisansları da son zamanlarda rekor seviyelere ulaştı: 2023 yılında 12,2 milyar avro, 2024 yılında ise 13,2 milyar avro değerindeydi.
Avrupa
The Times, Infantino hakkındaki ikinci maaş haberini geri çekerek özür diledi

The Times gazetesi, FIFA Başkanı Gianni Infantino’nun 2024 yılında Dünya Kupası organizasyon şirketinden 1,76 milyon dolarlık gizli bir ikinci maaş aldığı yönündeki haberini geri çekerek özür diledi. Gazete, İsviçre raporlama kuralları gereği harcama geri ödemelerinin maaş sayılmadığını ve Infantino’nun Miami’deki şirketle ya da gayrimenkulle bir ilgisinin olmadığını kabul etti.
İngiliz gazetesi The Times, FIFA Başkanı Gianni Infantino hakkında yayımladığı ve gizli bir “ikinci maaş” aldığını öne sürdüğü haberi yalanlayarak FIFA’dan özür diledi.
FIFA’nın X platformu üzerinden aktardığı açıklamaya göre gazete, 13 Ekim tarihli haberindeki iddiaların gerçeği yansıtmadığını bildirdi.
The Times, söz konusu haberinde bir vergi beyannamesine dayanarak Infantino’nun 2024 yılında FIFA’dan kamuoyuna açıklanmayan 1,76 milyon dolarlık ikinci bir maaş aldığını iddia etmişti.
İddiaya göre bu ödeme, 2026 Dünya Kupası’nın organizasyonunu yürütmek amacıyla FIFA bünyesinde kurulan FWC2026 adlı yapı üzerinden aktarılmıştı.
Yayımladığı tekzip metninde iddiaların gerçeğe aykırı olduğunu kaydeden gazete, ortada herhangi bir ikinci maaş olmadığını belirtti.
Açıklamada, İsviçre raporlama kuralları uyarınca harcama ve geri ödemelerin tazminat sayılmadığı, bu nedenle düzenlemelerin FIFA’nın yıllık raporunda Infantino’nun aldığı bu masraf kalemlerini göstermesini zorunlu kılmadığı açıklandı.
The Times ayrıca Infantino’nun Miami’de değerinin altında bir bedelle gayrimenkul satın almadığını ve Shadi LLC şirketiyle hiçbir bağlantısı olmadığını kabul etti.
Açıklamada, “Ne Infantino ne de ailesi, iddia ettiğimiz gibi Shadi LLC’nin yasal ya da intifa hakkı sahibi değildir ve bu şirket üzerinde herhangi bir kontrolleri yoktur. Yapılan hatalar nedeniyle Sayın Infantino ve FIFA’dan özür dileriz” ifadelerine yer verildi.
İddiayı gündeme getiren tek yayın organı The Times değildi. ABD’deki kâr amacı gütmeyen kuruluşların her yıl doldurmak zorunda olduğu 990 numaralı IRS vergi beyannamesine atıfta bulunan ESPN de benzer bir haber yayımlamıştı; bu haberde Infantino’nun 2024’te FWC2026’dan 1,72 milyon dolar aldığı öne sürülmüştü.
Gelişmelerin ardından FIFA, ağustos ayında federasyonu ve başkanını yıpratmaya yönelik koordineli girişimlere işaret ettiklerini hatırlattı.
Yapılan açıklamada, “FIFA, asılsız ve karalayıcı bilgilerin yayılmasını engellemek için medyayı sorumlu davranmaya ve tüm kaynakları titizlikle doğrulamaya çağırmaktadır. Bu olayda olduğu gibi haberler hatalı, yanıltıcı ya da tamamen gerçek dışı olduğunda FIFA bunlara doğrudan ve kararlılıkla karşı çıkmayı sürdürecektir” denildi.
Avrupa federasyonları başkanlık seçiminde desteğini çekmişti
Infantino, 2026 yazında kapsamlı yolsuzluk suçlamalarıyla karşı karşıya kalmıştı.
Bu süreçte bazı Avrupa futbol federasyonları, yaklaşan FIFA başkanlık seçiminde Infantino’ya verdikleri desteği geri çekmişti.
Söz konusu tepkilerin gerekçeleri arasında 2026 Dünya Kupası eleme turlarındaki bir kriz yer alıyordu.
ABD Milli Takımı forveti Folarin Balogun’un cezasının kaldırılması kararı ile FIFA’nın Dünya Kupası’na ait bazı ticari hakları dış yatırımcılara satma planı yoğun eleştirilere yol açmış, federasyon bu ticari planları geri çekmek zorunda kalmıştı.
Avrupa
Ukrayna’nın 70 milyar avroluk açığı için İngiltere ve Kanada devrede

Politico’nun haberine göre Avrupa Birliği, Ukrayna’nın 2027 yılındaki 70 milyar avroluk finansman açığını kapatabilmek için İngiltere ve Kanada’ya yardım desteğini artırma çağrısı yapmaya hazırlanıyor.
Avrupa Birliği, Ukrayna’nın 2027 yılında oluşacak 70 milyar avroluk finansman açığını kapatmak için İngiltere ve Kanada’yı yardımlarını artırmaya ikna etmeyi planlıyor.
Politico‘nun Avrupalı yetkililere ve diplomatlara dayandırdığı habere göre Brüksel, bu konuyu 29-30 Ekim tarihlerinde Kanada ve 20 Kasım’da İngiltere ile yapılacak zirvelerde gündeme getirmeyi hedefliyor.
Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy, ay başında Brüksel’deki zirvede ülkenin 2027 yılındaki askeri harcamalarının 155 milyar avroya ulaşacağını belirterek Avrupalı liderlerden ek 70 milyar avro talep etmişti.
Brüksel yönetimi ise daha önce onaylanan 90 milyar avroluk kredinin tüm maliyetleri karşılamaya yetmediğini belirterek diğer müttefikleri devreye sokmak istiyor.
Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, “Diğer ortaklarımızın çabalarını acilen artırmasına ihtiyacımız var” diyerek AB ve üye ülkelerin Ukrayna’ya sağlanan dış yardımların yüzde 80’ini üstlendiğini hatırlattı.
Birlik verilerine göre AB ve üye devletler şimdiye kadar Ukrayna’ya 231 milyar avrodan fazla kaynak aktardı.
Brüksel yardım çağrısını ticari şartlara bağlamayacak
Avrupalı yetkililer, yardım miktarını yükseltme çağrısının İngiltere ya da Kanada’ya yönelik bir eleştiri niteliği taşımadığını vurguluyor.
Gazeteye konuşan bir Avrupalı diplomat, Brüksel’in Ukrayna’ya desteği doğrudan ticaret veya savunma işbirliği koşullarıyla ilişkilendirmeyeceğini belirterek, “AB, Trump gibi hareket edip ortaklarına yönelik olumlu yaklaşımını Ukrayna’ya verecekleri katkılara açıkça bağlamayacak” dedi.
AB, Ukrayna’nın 2026-2027 yıllarındaki gereksinimlerinin yaklaşık üçte ikisini karşılamak üzere daha önce 90 milyar avroluk kredi sağlama taahhüdünde yer almıştı.
Brüksel yönetimi; Kanada, Japonya, Güney Kore, Avustralya ve Norveç gibi ortaklardan da 45 milyar avro toplamayı bekliyordu ancak bu kaynağın bir bölümü henüz tahsis edilmedi.
Londra yönetimi Ukrayna’ya 25 milyar sterlin taahhüt ettiğini belirtirken Kanada ise 5,4 milyar avro değerinde askeri yardım ile 8,2 milyar avroluk doğrudan mali destek sözü verdi.
Kanada Danışma Meclisi sözcüsü Catherine Séguin, ülkesinin Ukrayna’nın sarsılmaz bir destekçisi olduğunu vurgulayarak askeri, mali, insani yardım ve kalkınma desteği için yaklaşık 26 milyar Kanada doları taahhüt ettiklerini dile getirdi.
Brüksel ayrıca Japonya’ya da yardım miktarını artırması yönünde çağrı yapıyor.
Tokyo’nun tutumuna yakın bir kaynak, Japonya’nın Kiev’e yaklaşık 20 milyar dolar sağladığını ve Ukrayna’nın talebi doğrultusunda ek kaynak ayırabileceğini ifade etti.
Ukrayna Merkez Bankası Başkanı Andriy Pışnıy, yaz aylarında yaptığı açıklamada çatışmanın başlangıcından bu yana Batı’dan yaklaşık 200 milyar dolar doğrudan bütçe finansmanı sağlandığını duyurmuştu.
Ukrayna Maliye Bakanlığı ise haziran ayı sonunda ülkenin 2026-2029 dönemindeki dış finansman ihtiyacını 145,9 milyar dolar olarak hesaplamıştı.
Maliye Bakanı Serhiy Marçenko, Batı’dan gelen desteğe rağmen ülkenin finansman ihtiyacının yüksek kalmaya devam ettiğini belirtmişti.
Avrupa
Prof. Murphy: Finansal servet odaklı sistem Avrupa’da çöküşe uğruyor

İktisatçı Prof. Richard Murphy, Fransa’da başlayan ve Avrupa geneline yayılan kitlesel protestoların anlık bir tepki değil, 1979’dan bu yana uygulanan piyasa politikalarının sonucu olduğunu belirtti. Murphy, konut krizinden nitelikli genç işsizliğine kadar genişleyen tıkanmanın üretken sermaye yerine finansal ranta öncelik verilmesinden kaynaklandığını vurguladı.
Fransa genelinde sokaklara taşan kitlesel eylemler, sokağa çıkma yasakları ve hükümetin olağanüstü hal ihtimalini tamamen dışlamayan açıklamalarıyla birlikte Avrupa genelinde yeni bir toplumsal fay hattını görünür kılıyor.
Paris sokaklarındaki öfkeyi ve kıta geneline yayılan hoşnutsuzluğu değerlendiren siyasi iktisat profesörü Richard Murphy, yayıncı Mario Nawfal ile gerçekleştirdiği mülakatta, krizin anlık bir patlama olmadığını belirtti.
Murphy, Fransa sokaklarındaki çatışmaların ardında kırk beş yıldır uygulanan ve üretken sermayeyi tahrip eden iktisadi modelin yer aldığını vurguladı.
Nawfal’ın Fransa’daki sarsıntının Avrupa’nın geri kalanı için ne anlama geldiğine dair sorusunu yanıtlayan Murphy, hükümetlerin hazırlıksız yakalandığını ifade etti.
“Fransızlar herkesten önce öfkelenir; sokak söz konusu olduğunda son derece hareketlidirler”
Fransa’nın toplumsal reflekslerine değinen Murphy, Britanya ile Fransa arasındaki yaklaşım farkını şu sözlerle aktardı: “Fransızlar herkesten önce öfkelenir; sokak söz konusu olduğunda son derece hareketlidirler. Eşim her zaman Britanya’da omuz silkip yolumuza devam ettiğimizi, Fransa’da ise birkaç kaldırım taşını söküp fırlatmaya başladıklarını söyler. Fransa’da olan tam olarak budur.”
1968 Mayıs olaylarını hatırlayacak yaşta olduğunu belirten Murphy, meselenin yalnızca Fransa sınırlarıyla çevrili kalmadığını kaydetti. Murphy, “Avrupa genelinde şu anda öfke dip dalgasının bulunmadığı neredeyse hiçbir ülke yok. Bu durumu Avrupa genelinde aşırı sağ siyasi partilerin yükselişinde açıkça görüyoruz; Fransa’da, Birleşik Krallık’ta, Almanya’da ve diğer ülkelerde bu partilere rastlıyoruz” dedi.
“Toplumun yaklaşık yüzde 25 ila 30’u ciddi şekilde geride bırakıldığını hissediyor”
Murphy, sahada gerçek insanlarla konuşarak siyasi iktisat yaptığını ve toplumdaki yabancılaşmanın son derece somut bir zemine oturduğunu anlattı. Özellikle genç kuşakların ve onların ebeveynlerinin büyük bir hayal kırıklığı yaşadığına işaret etti.
Toplumsal yapının farklı kesimlerindeki kırılmayı özetleyen Murphy, “Toplumun yaklaşık yüzde 25 ila 30’u ciddi şekilde geride bırakıldığını hissediyor. Bunların birçoğu genç, birçoğu çok çalışarak, üniversiteye giderek, borç yükünün altına girerek parlak bir geleceğe kavuşacağı vadedilen ama bu geleceğe ulaşamayan mezunlar” değerlendirmesini yaptı.
Emeklilikte huzurlu bir yaşam bekleyen ebeveynlerin de çocuklarının ellerinden alınan olanaklar yüzünden öfkeli olduğunu belirten Murphy, otuzlu yaşlardaki kuşağın ev alamadığını, yuva kuramadığını ve çocuk sahibi olmaya maddi güçlerinin yetmediğini söyledi. İspanya ve Portekiz’in yanı sıra Milano’da da sokak çatışmaları yaşandığını hatırlatan Murphy, Akdeniz kuşağından kuzeye doğru ilerleyen bir hoşnutsuzluğun şekillendiğini kaydetti.
Fransa’daki eğitim sisteminin katılığını eleştiren Murphy, okullarda öğretmen açığı bulunduğunu, binaların fiziki yetersizlikler yaşadığını ve gençlerin sistemin kendilerini yüzüstü bıraktığını doğrudan gördüklerini ifade etti. Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un aksine halkın büyük kısmının katı devlet okullarında eğitim aldığını hatırlatan Murphy, gençlerin artık bu kuralları sorgulamaya başladığını aktardı: “Gençler kendileri düşünüyor ve gördükleri şeyin kendilerini yarı yolda bıraktığını söylüyorlar. Sokağa çıkıp polise taş atamayacağınız, havai fişek fırlatamayacağınız yönündeki tabu bir kez kırıldığında olaylar yayılır; nitekim Paris, Lyon, Marsilya ve Bordeaux sokaklarında yarım milyon insan var.”
“Ekonominin gerçek üretken servet yerine finansal servet birikimi için işletilmesi fikri bizi bu noktaya getirdi”
Yayıncı Nawfal’ın sistemin nerede ve ne zaman aksamaya başladığına ilişkin sorusunu yanıtlayan Murphy, sürecin başlangıç noktasını Margaret Thatcher’ın Birleşik Krallık Başbakanı olduğu Mayıs 1979 tarihine dayandırdı. Bu dönemin üniversiteden mezun olduğu tarihe denk geldiğini belirten Murphy, neoliberalizmin köklerini şu ifadelerle açıkladı:
“Margaret Thatcher ile birlikte Friedrich Hayek ve Milton Friedman’ın fikirleri geldi; ardından Ronald Reagan ile ABD’ye ve bütün Avrupa’ya yayıldı. Ekonominin gerçek üretken servet yerine finansal servet birikimi için işletilmesi fikri bizi bu noktaya getirdi. Neoliberalizm toplumda piyasaların mutlak egemen olduğunu, bireylerin faydayı azamiye çıkarmak için piyasa takaslarına katılan eşit özneler olduğunu varsayar ki bu açıkça anlamsızdır.”
Siyasi iktisadın güç ve kaynak dağılımı meselesi olduğunu hatırlatan Murphy, bu modelin servet sahiplerine daha fazla servet biriktirme gücü aktardığını söyledi. Thatcher döneminde kamu konutlarının vatandaşa satılmasının orta sınıfı konut fiyatlarına bağımlı kıldığını ancak bunun üretken bir servet yaratmadığını belirtti: “Bir evin fiyatını iki katına çıkarabilirsiniz ancak toplumda yeni bir yatak odası yaratmış olmazsınız; Birleşik Krallık’ta konut sorununun büyümesinin sebebi budur.”
Nawfal’ın hisse senedi ve varlık sahiplerinin zenginleşirken varlığı bulunmayan geniş kesimlerin güven endekslerinde tarihi düşüşler yaşadığı yönündeki verisini değerlendiren Murphy, hükümetlerin 1979 sonrasında kamusal alandan çekildiğini kaydetti. Su, elektrik, gaz ve ulaşım gibi altyapı hizmetlerinin özelleştirildiğini ancak piyasanın vaat edilen yatırımları yapmadığını anlatan Murphy, kamusal eğitimin de rantiye yapılarına teslim edildiğini söyledi.
Murphy, rant kavramını iktisadi anlamıyla tarif etti: “Buradaki rant yalnızca arazi kullanımı karşılığı ödenen para değil, bir varlığı üretken kullanıma sokmak için gereken normal getiri oranının üzerindeki her türlü fazlalıktır. Tekel karları da birer ranttır.”
“Ekonomi o kadar kötü durumda ki en iyi üniversitelerden mezun olanlar bile barista olarak çalışıyor”
Birleşik Krallık’ta nüfusun en alttaki yüzde 70’lik diliminin 12 trilyon sterlinlik toplam varlıktan neredeyse hiç pay alamadığını vurgulayan Murphy, genç işsizliği ve atıl kalan nitelikli iş gücü konusundaki gözlemlerini paylaştı.
Murphy, istihdam piyasasındaki tıkanmayı somut örneklerle ortaya koydu: “Ekonomi o kadar kötü durumda ki en iyi üniversitelerden mezun olanlar bile barista olarak çalışıyor. Ülkedeki en iyi 15 üniversiteyi kapsayan Russell Grubu mezunları bile çok geçerli alanlarda derece yapmalarına rağmen iş bulamıyor. İşverenler risk almıyor; bilişim alanında yapay zekanın insanların yerini alacağını söyleyerek alım yapmıyorlar, maliye ve muhasebede stajyer istihdam etmiyorlar.”
Kendi gençlik dönemi ile günümüz arasındaki alım gücü uçurumunu kişisel tecrübesi üzerinden anlatan Murphy, Londra’da yirmi dört yaşında mesleğe başladığı dönemi hatırlattı: “Yıllık 14 bin sterlin kazanıyordum ve Londra’nın güneyinde üç odalı bir daireyi 28 bin sterline, yani yıllık maaşımın iki katına satın alabilmiştim. Bugün aynı daire yaklaşık 500 bin sterlin değerinde ve başlangıç maaşı ancak 40 bin sterlin civarında; yani evin değeri gelirin on katından fazla bir seviyeye çıktı. Eskiden tek başıma alabildiğim bir evi bugün iki kişinin yüksek gelirle dahi alması neredeyse imkansız.”
Bu ekonomik şartlar altında Fransa’daki gençlerin sokaklara dökülmesine şaşırmadığını belirten Murphy, kendisini asıl şaşırtan hususun Britanya, Almanya ve İsveç gençliğinin henüz sokaklara çıkmaması olduğunu kaydetti.
“Siyasi sınıf bütünüyle neoliberalizme teslim olmuş durumda ve başka seçenek görmüyor”
Mevcut siyasi elitlerin Thatcher’ın meşhur formülünü benimsediğini aktaran Murphy, alternatif politikaların bilinçli şekilde dışlandığını söyledi: “Siyasi sınıf bütünüyle neoliberalizme teslim olmuş durumda ve başka seçenek görmüyor. Margaret Thatcher’ın ‘alternatif yok’ yaklaşımını sürdürüyorlar; oysa ben ‘gerçek bir alternatif var’ yaklaşımından yanayım. Ancak iktidarlar sokaktaki öfkeyi aşırı solcuların vandallığı olarak niteleyerek geçiştirmeye çalışıyor.”
Fransa’daki siyasi tabloyu değerlendiren Murphy, Marine Le Pen liderliğindeki aşırı sağın da halkın sorunlarına çare üretemeyeceğini ifade etti. Macron yönetiminin Avrupa Merkez Bankası kuralları doğrultusunda 80 milyar avroluk bütçe kesintisi planlarken Le Pen’in yıllık 140 milyar avroluk kesinti vadettiğine işaret eden Murphy, bu politikaların toplumsal yapıyı büsbütün dağıtacağını savundu.
Mevcut mali kuralların finansal servet piramidini korumak için inşa edilmiş bir kumdan kale olduğunu söyleyen Murphy, yapının bir saadet zincirine dönüştüğünü ve ABD merkezli teknoloji piyasalarındaki yapay zeka balonuyla birlikte çöküşün eşiğinde olduğunu kaydetti. Murphy, 2000 yılındaki teknoloji balonu döneminde iki şirketin finans direktörlüğünü yürüttüğünü ve Londra borsasının o dönemde yüzde 50 değer kaybettiğini hatırlatarak benzer bir sarsıntının yeniden kapıda olduğunu dile getirdi.
Murphy, finansal piyasaların birbiriyle olan karmaşık bağlarının yaratacağı riskleri anlattı: “Hedge fonlar, özel sermaye fonları ve ikincil bankacılık sistemi çökebilir; bu durum doğrudan temel bankacılık sistemini de aşağı çekebilir. Devletler domino etkisiyle batacak bankaları kurtarmak zorunda kalacak ancak bu defa paradan çok daha fazlasına, parayı nereye harcayacaklarını bilmeye ihtiyaçları var.”
“Para bir hükümet harcama yaptığı her an yeniden yaratılır”
Hükümetlerin kırk beş yıldır piyasa karşısında çaresiz olduklarını iddia ettiklerini ancak 2008 küresel krizinde İngiltere Merkez Bankası, ABD Merkez Bankası ve Avrupa Merkez Bankası aracılığıyla para basarak bankaları kurtardıklarını hatırlatan Murphy, paranın mahiyetine dair değerlendirmelerde bulundu.
Murphy, modern para teorisinin finansal yapıyı doğru açıkladığını vurguladı: “Para bir hükümet harcama yaptığı her an yeniden yaratılır. Neoliberal siyasetçiler paranın son derece kıt olduğunu ve kendilerinin bunu kontrol eden güçler olduğunu düşünmenizi istiyor ama bu doğru değil. Hükümetler parayı yaratma ve yönlendirme gücüne sahiptir; kriz anında da bunu harcamaktan başka çareleri kalmayacak.”
Birleşik Krallık siyasetinde Muhafazakar Parti, İşçi Partisi veya Liberal Demokratların hükümette bulunmasının politikaları değiştirmediğini belirten Murphy, bu tek tipleşmenin seçmenin tercih hakkını fiilen yok ettiğini ve aşırı sağı besleyen asıl zeminin bu umutsuzluk olduğunu kaydetti.
Aşırı sağ partilerin halkın ekonomik sorunlarını çözemeyeceğini, aksine daha derin bütçe kesintileri getireceğini söyleyen Murphy, piyasa ekonomisine karşı olmadığını ancak devletin düzenleyici kurallarına ihtiyaç duyulduğunu belirtti: “Kırk iki yıl yeminli mali müşavirlik yaptım, şirketler yönettim; piyasanın gücünü bilirim. Ancak kuralların olmadığı bir piyasa, Manchester City karşısına sahaya bir takımın on bir, diğerinin on üç kişiyle çıkmasına benzer; bu adaletsizliği yalnızca kamusal akıl giderebilir.”
Tasarrufların üretken yatırımlara yönlendirilmesi gerektiğini savunan Murphy, Britanya’da emeklilik fonlarına sağlanan yıllık 90 milyar sterlinlik vergi teşviklerinin atıl mevduat olarak bankalarda beklediğini, bunun yerine kamusal bir yatırım bankası aracılığıyla yeşil dönüşüm, konut inşası, ulaşım ve eğitim alanlarına doğrudan kaynak aktarılması gerektiğini belirtti.
“Sorun göçmenler değil; neoliberalizmin başarısızlıklarının faturası başkalarına kesiliyor”
Mülakatın son bölümünde Nawfal’ın göçmen nüfus ve toplumsal uyum konusundaki sorularını yanıtlayan Murphy, meselenin ekonomik bir tehdit olarak sunulmasının siyasi bir saptırma olduğunu kaydetti. Kendi ailesinin de İrlanda kökenli göçmenler olduğunu ve eşinin hekimlik, kendisinin ise mali müşavirlik ve akademisyenlik yaparak topluma değer kattığını anlattı.
Aşırı sağın ve neoliberal düzenin başarısızlıklarını örtbas etmek için hedef tahtasına göçmenleri koyduğunu söyleyen Murphy, şu değerlendirmeyi yaptı: “Sorun göçmenler değil; neoliberalizmin başarısızlıklarının faturası başkalarına kesiliyor. 2008 yılındaki ekonomik çöküş İngiltere’deki bir hastanede çalışan Eritreli bir hemşire yüzünden yaşanmadı. Birleşik Krallık Ulusal Sağlık Hizmeti bünyesindeki çalışanların üçte biri birinci veya ikinci nesil göçmenlerden oluşuyor; göçmen doktorları dışlarsanız tedavi görecek sağlık personeli bulamazsınız.”
Britanya’ya yılda gelen kayıt dışı teknelerin 45 bin kişilik bir hacme sahip olduğunu ve 67 milyonluk nüfus içinde bu sayının ekonomik dengeleri bozacak bir büyüklük taşımadığını ifade eden Murphy, göçmen düşmanlığının en yoğun yaşandığı yerlerin yabancı nüfusun neredeyse hiç bulunmadığı kırsal bölgeler olduğuna dikkat çekti. Kendi yaşadığı bölgedeki tarımsal hasadın Bulgar işçiler sayesinde yapılabildiğini hatırlatan Murphy, iklim krizi, kuraklık ve kıtlık kaynaklı zorunlu göç dalgalarının önümüzdeki on yılda daha da büyüyeceğini ve küresel sistemin bu gerçekle yüzleşmek zorunda olduğunu sözlerine ekledi.
Dünya Basını2 hafta önceEski CIA analisti Johnson: Trump İran’a girerse Çanakkale’deki Churchill gibi yenilir
Asya2 hafta önceGüney Kore, Kiev Büyükelçisini geri çağırdı
Amerika2 hafta önceBrezilya’da ikinci tur süreci nasıl işleyecek?
Asya2 hafta önceEndonezya’nın yeni iş yasası işçileri memnun etti, iş dünyasını endişelendirdi
Diplomasi2 hafta önceİtalyan gazeteci ve yazar Thomas Fazi: Avrupa, II. Dünya Savaşı’ndan beri ABD işgali altında
Dünya Basını2 hafta önceNükleer bilimci Hughes: Bölgesel nükleer savaş bile dünya genelinde üç milyar insanı aç bırakır
Dünya Basını1 hafta önceİngiliz diplomat Crooke: Suudi Arabistan’da asıl çöküş içeriden gelecek
Amerika3 gün önceSenatör Sanders: Silikon Vadisi zenginleri “korkunç bir plan” üzerinde çalışıyor










