Avrupa
Yeniden “Alman sorunu”

İhracat şampiyonu, Avrupa’nın en büyük ekonomisi, Eski Kıtadaki büyümenin motoru, klasik bir sanayi devi… Bir zamanlar böyle anılan Almanya, artık geride kalmakla, sanayisizleşmekle, istihdam kaybıyla, enflasyonla, siyasi çekişmelerle ve ezcümle, durgunlukla kamuoyunun gündemine giriyor.
Herkes Almanya’nın zayıflığından bahsediyor. Pandemi öncesinde kriz emareleri gösteren otomotiv sektörü ülkenin gerileyişinin en sembolik göstergelerinden biri sayılıyor. Otomotivdeki krizi, Ukrayna savaşının ardından yaptırımlarla bozulan ucuz gazi akışı kaynaklı enerji maliyetleri ve kimya, makine üretimi gibi sektörlerde yaşanan gerileme takip ediyor.
Ekonominin genelindeki teknik resesyon nedeniyle gelecekle ilgili endişeler artıyor. Yeni CDU-SPD büyük koalisyonu, bu ruh halini değiştirme hedefiyle yola koyuldu ama bunu başarabilmiş değil. Koalisyon, emeklilik paketi oylamasının hükümetin varlığını tehdit eden bir krize dönüşmesini kıl payı önledi. Birçokları, Şansölye Friedrich Merz yönetimindeki hükümetin günlerinin sayılı olduğunu düşünüyor.
Bütün bunları akılda tutarak, her şeye karşın, Alman devletinin Avrupa’da tekrar bir sorun olarak belireceğini, hatta şimdiden belirdiğini öne sürüyorum. Bunu yalnızca Almanya’daki muazzam askerileşme eğilimi bağlamında değil, ABD’nin merkezinde durduğu uluslararası yeniden düzenleme kapsamında dile getiriyorum.
ABD’nin Avrupa’daki askeri varlığı hakkında oluşan soru işaretleri, bizzat Trump yönetimi tarafından Almanya’nın arkadan ittirildiği bir plana doğru ilerliyor. Askeri olarak Almanya, bizzat ABD tarafından, Kıtanın önderliğini almaya zorlanıyor. Merz, halihazırda buna hazırlık yapıyor. Üstelik, yeni ABD Ulusal Güvenlik Stratejisi (NSS) nedeniyle panik yaşayan Avrupalılardan kısmen farklı olarak, “Avrupa’yı gözden çıkarabilirsiniz, ama en azından ilişkinizi Almanya üzerinden kurun” diyebilecek bir özgüven sergileyebiliyor.
Almanya’da ‘sanayisizleşme’ ile ‘sanayinin askerileşmesi’ el ele
Bu noktaya Handelsblatt yazarı Moritz Koch da dikkat çekiyor. Ona göre tam da bu zayıflık tartışmaları sürerken, ülke “tarihi bir güç artışı” yaşıyor. Koch, “Önümüzdeki on yılı siyasi olarak şekillendirecek olan Almanya’nın düşüşü değil. Tam tersine, Federal Cumhuriyet’in Avrupa’nın hakim gücü haline gelmesi,” diye yazıyor.
Koch, Olaf Scholz’un Ukrayna savaşının ardından ilan ettiği “dönüm noktası”nı (“Zeitenwende”) hatırlatarak, bunun kıtadaki güç dengesini değiştirdiğini ve ABD’nin “güvenlik garantörü” rolünden ayrılmasının da bu eğilimi hızlandırdığını düşünüyor.
“Gelecekte Avrupa’yı kim koruyacak?” sorusuna verdiği yanıtta İngilizler ve Fransızlar yer almıyor; bu ülkeler “kronik olarak nakit sıkıntısı” içerisinde. Mali olarak bu yükü çekebilecek tek ülke Almanya; kayda değer bir yeniden silahlanma için gerekli kaynaklar burada toplanıyor:
“Dünya nadiren bu kadar tehditkar görünmüştü, Avrupa hiç bu kadar yalnız görünmemişti. Güvenlik politikası açısından bu olağanüstü durumda, Almanya’ya lider ülke rolü verilmiştir. Uzun vadede, iyi donanımlı bir Bundeswehr [Alman Silahlı Kuvvetleri], Rusya’yı caydırmada önemli bir katkı sağlayabilir ve en azından Amerika’nın Avrupa’ya sırtını döndüğünde bıraktığı konvansiyonel boşluğu doldurabilir.”
Bu kapsamda zorunlu askerlik tartışmaları(1), yeniden silahlanmaya ayrılan 108 milyar avroluk dev bütçe (2029 yılına kadar savunma harcamalarının yıllık 153 milyar avroya ulaşması bekleniyor), “sivil” sektörlerin devletin ve ordunun yeniden yapılandırılması kapsamında göreve koşulması (yer yer “planlama” seslerinin duyulması), işgücü piyasasının savunma sanayisinin ihtiyaçları doğrultusunda yeniden düzenlenmesi, yeni nesil savunma teknolojilerinin ve bu paketin içinde yer alan risk sermayesinin benimsenmesi(2) yeni hükümetin politika seti içinde yer alıyor.
Görünen o ki, Avrupa da gözünü Almanya’ya dikmiş durumda; en azından bu rolü üstlenmesi için reklam faaliyetleri yoğunlaşıyor. Financial Times, 88 iktisatçının katıldığı bir anket yapmış. Anketten çıkan sonuç, Avrupa’nın istikrarlı bir büyüme rotasına girmesi için, Almanların borcun kamçıladığı 1 trilyon dolarlık savunma altyapı yatırımlarının başarılı olması gerektiği yönünde.
Avrupa Merkez Bankası da FT iktisatçıları da, 2026 yılında Avro bölgesinde büyümenin yavaşlayarak yüzde 1,2’ye çekileceğini öngörüyor. Özel tüketimin ve savunma harcamalarının sürpriz yapmasını bekliyorlar. Avro bölgesi ekonomisinin “Amerikanizasyonu” öngörüsü yapmakta sakınca yok: Nüfusun en zengin yüzde 10’luk kesimlerinin sürüklediği bir tüketim patlaması ve askerileşmenin pompaladığı bir üretim artışı. Neoliberal dönemin amentülerinden “para politikası”nın pabucu dama atılırken, “maliye politikaları” öne çıkacak. Elbette bir de, Avrupa’nın “hasta adamı” Alman ekonomisini güçlendirecek “yapısal reformlar.”
Buna, Britanya ve Fransa’nın da yanına eklenmesi kaydıyla, ABD’lilerden destek geldiğini de hatırlatmak gerekiyor. Darbeler hakkında yazdığı kitaplarla bilinen Amerikalı Edward Luttwak, geçen mayıs ayında kaleme aldığı bir yazıda “süper güç” rekabetinin geri döndüğünden dem vurarak, Avrupa’nın yeni bir süper güce ihtiyaç duyduğunu ileri sürüyordu:
“Üç hükümet arasındaki farklılıklar ne olursa olsun, NATO’nun bir bütün olarak yapabileceğinden çok daha büyük bir çeviklikle hareket edebilirler. Üçlü anlaşma, Estonya’dan Norveç’e ve İspanya’ya kadar onlarca Avrupa NATO üyesiyle uğraşmaktan açıkça daha kolay.”
Luttwak, askeri bağlamda, Almanya’nın hâlâ “uzmanlık alanı” olan zırhlı kuvvetlere odaklanacağını ve İngiliz ve Fransızların hafif piyade ve komando birliklerini tamamlayacağını söylüyor. Bu üçlü, have ve denizde Rusya’ya karşı koyabilir; yazarın iddiası bu.
Yeniden Koch’a dönelim. Koch, Almanya’nın Avrupalı komşularının, Şansölyenin “Avrupa’nın en güçlü konvansiyonel ordusunu” kurmak istediğini açıklamasına ve Savunma Bakanı Boris Pistorius’un “savaşa hazır” silahlı kuvvetler çağrısına “memnuniyetle” karşılık verdiklerini öne sürüyor. Yine de “Fakat bu durum böyle kalacak mı? Alman sorusu Avrupa tarihini şekillendirmiştir. Şimdi bu soru yeniden sorulmaktadır,” diye hatırlatıyor. 19. yüzyılda Alman birliği tartışmalarından Anschluss’a, Kıtadaki Almanca konuşan topluluklar sorunundan Soğuk Savaş’taki iki kampa kadar, “Alman sorunu” Alman olmayanlar için hep endişe kaynağı olagelmiştir; Koch, bunu ima ediyor.
Yazar, şimdiki Alman hükümetini ve sonra gelecekleri, “büyük ve küçük ortak ülkelere” karşı alçak gönüllü ve özenli davranmaya çağırıyor. Berlin, “Avrupa’nın çıkarları” doğrultusunda hareket etmezse, “inatçı ve hatta milliyetçi bir tutum” sergilerse, güvensizlik Avrupa’yı zehirleyecek, eski çatışma hatları yeniden ortaya çıkacak ve uzun süredir aşıldığı düşünülen rekabetler yeniden alevlenecek.
Avrupa kendini korumayı öğrenmek zorunda ve Almanya’nın askeri gücü bu konuda önemli bir katkı sağlayabilir; Koch, Alman egemenlerinin bu alışageldik türküsünü çığırıyor. Ama ekliyor: “Bu güç bir daha asla yanlış ellere geçmemeli.”
Yanlış güç, tahmin edilebileceği üzere, Almanya için Alternatif (AfD). AfD, Trump yönetiminin desteğini de arkasına alarak, 2025’i büyük bir ilerleme ile kapatıyor. Seçim başarısına anketlerdeki birincilik ekleniyor. Ama daha önemlisi, pek de sessiz olmayan bir şekilde, partideki “doğucu” (siz “Rusya’cı” anlayın) kanada karşı Goldman Sachs, Credit Suisse ve Allianz gibi finans devlerinden çıkıp siyasete atılan Eş Başkan Alice Weidel öncülüğünde sert bir yıpratma savaşı veriliyor. Weidel ve partideki destekçileri, kontrolü ele almış ve AfD’yi yeni bir transatlantik ittifak sisteminin içine atarak, merkezinde Trump ve Muhafazakâr Siyasi Eylem Konferansı’nın (CPAC) durduğu “milli-muhafazkâr” enternasyonale eklemlenmiş görünüyor. Macaristan ve Avusturya’daki “kardeş partilerle” olan sıkı ilişkiler, yeni bir Orta Avrupa egemenlik bölgesinin oluşumuna işaret ediyor.
Bu eklemlenme, içeride de “güvenlik duvarı”nda delikler açıldığı anlamına geliyor. AfD, haklı bir biçimde CDU/CSU’nun kendi programından esinlenen siyasetler izlediğini, bu nedenle artık bir AfD-CDU koalisyonunun zamanının geldiğini düşünüyor. Bir önceki koalisyonun küçük ortağı Hür Demokratlar (FDP) neredeyse erimiş durumda. Bugün unutulsa da, AfD’yi kuranların, Yunanistan krizi sırasında FDP’den koparak Avro bölgesinin mali yükünü Almanya’nın taşımaması gerektiğini savunan iktisatçı kökenliler olduğunu hatırlatmak gerekiyor.
AfD’nin Almanya’ya ve dünyaya bakışı: Maximilian Krah ile mülakat
Ekonomide, özellikle aile işletmeleri diyebileceğimiz Mittelstand şirketlerinde AfD ile işbirliği eğilimi artıyor ve bu konuda ilk kurşunu FDP’li Marie-Christine Ostermann’ın atması da şaşırtıcı değil. KOBİ sektöründe, örneğin Saksonya’da, her iki girişimciden biri artık AfD’ye sempati duyuyor; özellikle de FDP’nin bir zamanlar yaptığı gibi, iş dünyasına dostça bir tutum sergilediği için.(3)
Dolayısıyla, 2026’da Alman sorunu, AfD’nin fiili olarak bölünmesiyle birlikte çok daha korkutucu boyutlar kazanmaya meyilli. Yeni transatlantik ittifaka hırsla tutunan AfD’de, ülkelerinin atom bombası elde etmesini savunan, NATO’da “gittiği yere kadar” kalınması gerektiğini savunan ve Rusya ile eskisi kadar sıcak ilişkiler kurulmaması gerektiğine inananların sesi daha çok çıkıyor.
Bu “dönüm noktası”nda AfD’nin de bir rol oynayacağı aşikar. Ama sürecin inişli çıkışlı olmasını beklemek gerek. Alman militarizmi, keskin (“devrimci”) bir biçimde değil, daha sürece yayılan, evrimci, ruh halini dönüştürücü bir şekilde topluma ve Avrupa’ya nüfuz edecek. Avrupa’da daha büyük bir güvenlik rolü üstlenmek için artan baskı altında olan hükümet, 2. Dünya Savaşından sonra askerliği bir risk olarak gören stratejik kültürün kısıtlamaları ile de mücadele etmek zorunda.
Öte yandan ABD’nin Kıtadan çekilmesi durumunda Almanya’dan liderlik rolünü üstlenmesini istemesinin en önemli çıktısının, Alman ordusunun bir anda büyümesinden ziyade, Alman-Amerikan savunma sanayisi bağlantılarının çok daha iç içe geçmesi olması beklenmeli. Alman silah sektörü büyük bir canlanma yaşarken, özellikle yeni teknoloji dronlar, denizcilik ve hava savunma konusundaki transatlantik işbirliği gitgide büyüyor. Anduril ile Rheinmetall, Lockheed ile Diehl, Northrop Grumman ile MBDA arasında 2025 içinde yoğunlaşan ortaklıklar önemli bir işaret veriyor.(4)
Daha kritik olanı ise, Ukrayna savaşından sonra Rusya’nın ucuz enerjisinden kopan Mittelstand’lar, bu işbirliği ile kendine geliyor: Alman savunma sanayi, sık sık ABD savunma sanayi üreticilerine tedarikçi olarak hizmet veren yaklaşık 1.350 orta ölçekli şirketi içeriyor. INSS’in Alman savunma sanayisi üzerine yaptığı araştırma, bu uzmanlaşmış firmaların bazıları için (2023 yılında) satışların yüzde 50’sinin ABD ordusuna yapılan ihracattan oluştuğunu tespit ediyor; Bundeswehr’e giden satışlar ise yalnızca yüzde 7 civarında. Nitekim Almanya Ulusal Güvenlik ve Savunma Sanayii Stratejisi de, iç pazarın değer zincirlerini korumak ve genişletmek ve uzun vadede inovasyonu teşvik etmek için yetersiz kaldığını kabul ediyor.(5)
Öte yandan, askerileşme, bir tür “iç tüketim”i de elbette teşvik ediyor: 100 milyar avroluk özel fon (Sondervermögen), birçok firmanın odağını yurtiçi sözleşmelere kaydırdı. Örneğin, ürünlerinin yüzde 90’ı ihracata dayalı olan elektronik firması Rohde and Schwartz, Zeitenwende’nin ardından yurtiçi işlerinin yüzde 30-35’lere çıktığını görüyor. Bu sermaye akışı, Rheinmetall’in Unterluess’ta açtığı 300 milyon avroya mal olan yeni mühimmat fabrikası gibi yurtiçi altyapıyı da destekliyor.
Dolayısıyla, Amerikan gölgesinin Avrupa’dan çekilmesiyle Almanya’nın liderlik etmesi için arkadan ittirilmesi birbirine paralel ilerleyen iki süreç; en büyük kanıtı, Alman savunma sanayisi ile ABD arasındaki işbirliğinin Alman iç tüketimini artırması. Dolayısıyla, Amerikan postallarının Kıtayı terk edeceği günü iple çekenlerin, karşılığında Alman panzerleri alıp almayacakları konusunda uyanık olmaları gerekiyor. Avrupalılar ve biz Avrupa’nın kıyısındakiler, yeni yıl sabahına bir kez daha Alman sorunu ile uyanma riskiyle karşı karşıyayız.
(1) Yeni yasa tasarısı, “seçici hizmet çerçevesi” yoluyla Alman Silahlı Kuvvetleri’nin personel açığını kapatmayı hedefliyor: 18 yaşındaki tüm erkekler, hizmete istekli olup olmadıklarını ve uygunluklarını değerlendirmek için bir anket ve tıbbi tarama tamamlayacak, kadınlar ise gönüllü olarak katılabilecek. Kayıt süreci, 2008 ve sonrasında doğan erkekler için 1 Ocak 2026’da başlayacak. Yasa ayrıca gönüllüler için daha iyi ücret ve sosyal haklar ile uzun süreli hizmet için teşvikler öngörüyor. Başlangıçta gönüllü askere alınmaya odaklanan yasa, gönüllü sayısının yetersiz kalması durumunda zorunlu hizmetin yeniden getirilmesi seçeneğini açık bırakıyor.
(2) Bu ay içinde CNBC’de yayınlanan bir habere göre, Birleşik Krallık ve Almanya, yeni bir yapay zeka savunma startup’ları dalgasının önemli merkezleri olarak öne çıkıyor. Alman yapay zeka drone üreticileri Helsing ve Quantum Systems, yüz milyonlarca avro değerindeki yatırım turlarının ardından bu yıl sırasıyla 12 ve 3 milyar avro değerine ulaştı. 2024 yılında kurulan Stark ise, saldırı ve keşif amaçlı insansız hava araçları üretiyor ve Sequoia Capital, Peter Thiel’in Thiel Capital ve NATO İnovasyon Fonu dahil olmak üzere yatırımcılardan 100 milyon dolarlık fon sağlamış durumda. Ekonomi ve İklim Eylemi Bakanlığı tarafından yapılan son pazar araştırmasına göre ise, 1995 yılından bu yana Almanya’da 149.000 kişiyi istihdam eden 6.600’den fazla yapay zeka (AI) startup’ı kurulmuş.
(3) Alman düşünür Wolfgang Streeck, AfD’lilerin çoğunun “orta sınıf poujadist” olduğunu, devlete karşı ve neoliberalizmden yana tutum belirlediğini savunuyor. 1950’li yıllarda Pierre Poujade tarafından Fransa’da kurulan hareket (UDCA), özellikle alt orta sınıfları, esnafları, zanaatkârları ve güneydeki köylüleri harekete geçirmişti.
(4) Anduril-Rheinmetall ortaklığı Avrupa için askeri dronlar üretecek. Lockheed ile Diehl denizdeki hava savunma sistemleri için işbirliği yaparken, Northrop Grumman ve MBDA, Almanya’nın Entegre Hava ve Füze Savunma Savaş Komuta Sistemi (IBCS) bağlantılı hava savunma sistemlerini geliştirmek için mutabakat zaptı imzaladı. Buna Raytheon (RTX) ile MBDA arasında Patriot üretim işbirliğini de eklemek gerek.
(5) Alman savunma sektöründe 135.000’den fazla vasıflı işçi istihdam ediliyor. Bu pozisyonlar genellikle özel kaynak ve tank top namlusu gibi karmaşık sistemlerin üretimi gibi üst düzey teknik uzmanlık gerektiriyor. Finansal etki açısından ise, Alman savunma şirketleri yıllık yaklaşık 30 milyar dolar gelir elde ediyor. Almanya’nın silah ihracat lisansları da son zamanlarda rekor seviyelere ulaştı: 2023 yılında 12,2 milyar avro, 2024 yılında ise 13,2 milyar avro değerindeydi.
Avrupa
NATO, Fransa seçimlerinden endişeli

Fransa’da 2027’de yapılacak seçimlerde NATO ile ilişkileri değiştirmek isteyen güçlü adayların varlığı Brüksel’de kaygıyla karşılanıyor.
POLITICO’da yer alan habere göre Ulusal Birlik (RN) lideri Marine Le Pen NATO’nun entegre komutanlığından ülkesini çıkarmak isterken, solcu Boyun Eğmeyen Fransa’nın (LFI) lideri Jean-Luc Mélechon ise ittifaktan tamamen ayrılmayı savunuyor.
Hem Le Pen hem de Mélenchon, görüşlerini yüksek sesle ve net bir şekilde dile getirdi.
Le Pen mayıs ayında yaptığı açıklamada, “NATO’nun entegre komutasından ayrılmalıyız,” demişti.
Üstelik bu sadece seçim kampanyası retoriği gibi görünmüyor. Konuyu ilk elden bilen bir yetkiliye göre, Le Pen bu yılın başlarında üst düzey bir Fransız askeri komutanla yaptığı kapalı kapılar ardındaki toplantıda da aynı noktaya değindi.
Yetkili, Le Pen’in ayrıca Fransa’nın eninde sonunda Rusya ile ilişkilerini yeniden kurmak zorunda kalacağını savunduğunu da ekledi.
Hükümete yakın bir Fransız milletvekili, “Bugün, Ulusal Birlik içinde iktidarı yeniden ele geçiren … Rus yanlısı kanattır,” dedi.
Mélenchon ise daha da ileri ediyor. Uzun süredir NATO’yu eleştiren Mélenchon, geçen ayın sonlarında, Amerika’nın “açıkça düşmanca” tutumu nedeniyle NATO’dan tamamen çekilmeyi de içeren bazı temel uluslararası önceliklerini ana hatlarıyla açıkladı.
Fransız siyasetçi, haziran ayında katıldığı bir konferansta, “NATO üyeliğinin devamı söz konusu olamaz,” demişti.
POLITICO’ya göre ittifak, Avrupa’ya yönelik Washington’un savunma taahhüdüne ilişkin şüphelerle boğuşurken ve Rusya’nın olası bir saldırısına karşı hazırlık amacıyla silahlanmasını sürdürürken, Fransa’da yapılan son anketler, gelecek yılki seçimlerde Fransız seçmenlerin yaklaşık yarısının NATO’ya karşı çıkan “sert çizgideki” adayları desteklediğini gösteriyor.
AB’nin tek nükleer gücü olan Fransa’nın NATO’dan çekilmesi, ittifakta şok dalgaları yaratacak, Romanya ve Estonya’daki Fransız birliklerinin konuşlandırılmasını belirsizliğe sürükleyecek, önemli savaş teçhizatına erişimi kısıtlayacak ve 32 üye ülke arasındaki askeri koordinasyonu zayıflatacak.
Friends of Europe düşünce kuruluşunda kıdemli savunma uzmanı ve eski NATO sözcüsü Jamie Shea, ABD’nin varlığının azalmasıyla birlikte, hedefin Fransa da dahil olmak üzere Avrupalıların daha fazla sorumluluk üstlenmesi olduğu bir dönemde, “büyük bir Avrupa ülkesinin ittifaktan uzaklaşmasını istemeyeceklerini” söyledi.
NATO’nun birleşik komutasından ayrılmanın yaratacağı etkiler, hem Paris hem de ittifak için sorunlara yol açacak.
Finlandiya Savunma Bakanı Antti Häkkänen, POLITICO’ya verdiği demeçte şunları söyledi:
“Fransa’nın güçlü bir NATO’nun uzun vadeli faydalarını anlamasını umuyoruz… ve bu, Fransa’nın NATO yapılarına oldukça tam bir şekilde entegre olmasını da gerektiriyor. Bu nedenle, savunma politikasında… siyasi çizgilerini güçlü bir konumda tutacaklarını umuyoruz.”
Cumhurbaşkanlığı seçimlerine hâlâ sekiz ay varken, sonucun ne olacağı belirsiz. Adayların seçildikten sonra ittifak hakkındaki görüşlerini yumuşatma ihtimali de var; tıpkı İtalya Başbakanı Giorgia Meloni’nin 2022’de yaptığı gibi.
Fakat ülkenin ittifakla olan tarihsel olarak gergin ilişkisi göz önüne alındığında, NATO için tehdit ciddi boyutta.
İsminin açıklanmasını istemeyen bir NATO diplomatı, “O seçimlerden korkuyorum. Fransa’yı kaybetmek korkunç olur,” dedi.
Le Pen’in önerdiği seçenek Fransa’da ilk kez tartışılmıyor. 1966 yılında, dönemin Fransa Cumhurbaşkanı Charles De Gaulle, daha fazla egemenlik ihtiyacını gerekçe göstererek ülkesinin NATO askeri yapılarına katılımını sonlandırmıştı.
Yaklaşık 26.000 askeri geri çeken De Gaulle, NATO’nun Belçika’ya taşınmasına neden olmuştu.
Paris, bu kararını ancak 2009 yılında, eski Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy döneminde geri aldı.
Rasmussen Global siyasi danışmanlık şirketinin CEO’su ve NATO’nun eski politika planlama başkanı Fabrice Pothier, bunun tekrar olması durumunda Paris’in ittifakla ilişkilerini tamamen kesmesinin pek olası olmadığını belirtti.
Fakat ona göre yeni bir “sert çizgideki” cumhurbaşkanının yönetiminde “sürekliliğin olacağını düşünmek “aptalca” olur.
“Fransızlar hiçbir zaman en NATO yanlısı üyeler arasında yer almadı” diyen Pothier, bu konunun “popülistler” için “kolay bir hedef” olduğunu belirtti.
POLITICO’nun elde ettiği bu bahar aylarında yapılan ittifak içi anket sonuçlarına göre, Fransız seçmenlerin yaklaşık yüzde 54’ü NATO’da kalmak için oy kullanacaklarını belirtti.
Bu oran, Karadağ’dan sonra NATO’nun 32 üyesi arasında en düşük ikinci oran.
Fransa’nın iki turlu cumhurbaşkanlığı seçim sistemi, seçmenlerin daha ılımlı adayların etrafında birleşmesi nedeniyle daha önce sert çizgideki adayların kazanmasını engellemiş olsa da, bu durum gelecek yıl gerçekleşmeyebilir.
Bu tehdidi hayata geçirmek, NATO için ciddi sonuçlar doğuracak. Avrupa Parlamentosu Savunma Komisyonu Başkanı Alman siyasetçi Marie-Agnes Strack Zimmermann şöyle konuştu:
“Fransa sadece kurucu bir üye değil, aynı zamanda bu ittifakın kilit aktörlerinden biri… özellikle de nükleer silah envanteri nedeniyle. Bundan kazanç sağlayacak tek bir grup var — o da özgürlüğümüzün düşmanlarıdır.”
Teorik olarak, NATO’nun komuta yapılarından ayrılma kararı derhal alınabilir. Fransa cumhurbaşkanının parlamentoya danışmasına gerek yok ve NATO antlaşmasındaki bir yıllık çekilme hükmü, yalnızca ittifakın siyasi yapılarından ayrılan ülkeler için geçerli; ki bu, Le Pen’in politikası kapsamında mutlaka böyle olmayabilir.
Fakat pratikte, bu sürecin yaklaşık bir yıl süreceğini tahmin ediliyor zira geçiş süreci, NATO’da kalıcı olarak görevlendirilmiş yaklaşık 1.000 subayın geri çekilmesini ve ileride ittifakla koordinasyonu sağlamak üzere bir irtibat organının kurulmasını gerektirecek.
Öte yandan De Gaulle’ün hamlesinden sonra bile Paris, NATO ile yakın bağlarını sürdürmeye devam etti ve sık sık operasyonlara katıldı.
Gelecek yıl sert çizgide bir cumhurbaşkanının göreve gelmesiyle, durum farklı bir şekilde gelişebilir.
Üç NATO diplomatına göre, bu senaryodaki en büyük endişeler, Romanya’daki 1.200 kişilik Fransa liderliğindeki muharebe grubunun geleceği, Fransa’nın nükleer silahlar konusunda NATO ile gayri resmi işbirliği ve uydu ve istihbarat gibi özel yetenekleriyle ilgili.
Örneği Fransa olmadan NATO’nun askeri planlayıcıları, Avrupa’nın tek nükleer güçle çalışan uçak gemisine, Mistral sınıfı gemileri içeren amfibi filoya, CERES istihbarat uydularına ve filosunun yaklaşık yüzde 65’ini konuşlandırabilen güçlü bir donanmaya erişim imkânını yitirecek.
Öte yandan NATO’nun komuta yapılarından ayrılmak Fransa’ya da zarar verecek. Ülke NATO’nun siyasi organlarındaki koltuğunu korusa da askeri öneriler söz konusu olduğunda yetkileri büyük ölçüde azalacak.
Bu, Paris’in nihai önerileri yalnızca “kabul etmek ya da reddetmek”le yetineceği anlamına gelir.
Fransa bu durumda ittifak içindeki üst düzey pozisyonlarını da kaybedecek. Bunlara Müttefik Dönüşüm Yüksek Komutanlığı, NATO Hava Kuvvetleri Karargahı’ndaki komutan yardımcılığı ve Almanya’daki Brunssum üssündeki genelkurmay başkanlığı da dahil.
Ayrıca Fransa bilgi paylaşımını sonlandırırsa, ittifakın geri kalanında olup bitenlere ilişkin bilgilere erişimi de engellenebilir.
Siyasi açıdan da bu, Almanya’nın Avrupa’nın önde gelen NATO üyesi haline gelmesi anlamına gelebilir. Yukarıda alıntılanan NATO diplomatı, “Fransa’nın ayrılması ve Amerikalıların geri çekilmesiyle… Almanya’nın öne çıkması gerekecek. Eğer çıkarsanız, her şeyi kaybedersiniz,” dedi.
Eski NATO sözcüsü Shea, “Ekonomik ve siyasi açıdan, artık GSYİH açısından en fazla harcama yapan ülkeler olan Almanya ve Polonya’ya doğru zaten muazzam bir kayma yaşandı. Bu, halihazırda olanları sadece hızlandıracaktır,” diye konuştu.
Shea, en kötü senaryoyu önlemek için NATO yetkililerinin, EN ve LFI partilerinden milletvekilleri ile perde arkasında girişimlerde bulunmaya başlamaları gerektiğini savundu.
Seçimler yaklaştıkça, NATO’ya şüpheci bir kişinin Paris’te iktidara gelme ihtimali ittifak içinde giderek artan bir endişe kaynağı haline geliyor.
Aynı diplomat, “Hayatta kalacağız [ama] bu çok, çok tehlikeli olacak,” dedi.
Avrupa
Alman ordusundaki rekor personel artışı yapısal sorunu gizleyemiyor

Almanya Savunma Bakanlığı, 31 Temmuz itibarıyla 186 bin 700 askere ulaşarak son 13 yılın en yüksek personel seviyesini yakaladığını duyurdu. Ancak ordudaki büyümenin yeni erlerden ziyade kıdemli ve yaşlı kadroların hizmet sürelerinin uzatılmasına dayanması, kuvvet yapısının bozulduğu yönündeki eleştirileri artırıyor.
Almanya Savunma Bakanlığı, yılın ikinci yarısı için bir dizi öncelikli hedef belirledi. Boris Pistorius (SPD) liderliğindeki bakanlık yönetimi, kasım ayı sonunda Federal Meclis (Bundestag) tarafından kabul edilmesi planlanan federal bütçe hükümet tasarısından memnuniyet duyuyor.
Welt gazetesinin haberine göre yetkililerin kamuoyu önünde açıkça dile getirmediği temel mesele ise vergi gelirlerinden ve kredilerden tahsis edilen kaynakların askeri kabiliyetlere olabildiğince verimli şekilde dönüştürülmesi gerekliliği; zira bu alanda halen aksaklıklar yaşanıyor.
Yeni altyapı inşaatlarında ise sürecin genel olarak planlandığı gibi ilerlediği değerlendiriliyor.
Bu yıl kışlalara yaklaşık 9 bin yeni yatak kapasitesinin kazandırılması hedefleniyor ve ilk yataklara yerleşimler bugünlerde başlamış durumda.
Önümüzdeki dört yıl içinde ise yeni binalarla birlikte yaklaşık 54 bin yatağın daha sisteme dahil edilmesi planlanıyor.
Tüm bu başlıklara karşın ordudaki en büyük sorun sahası personel konusu olmaya devam ediyor.
Bakanlık hafta başında yaptığı açıklamada, 31 Temmuz itibarıyla asker sayısının 186 bin 700’e ulaştığını ve yaklaşık 13 yılın en yüksek seviyesinin görüldüğünü bildirdi.
Bu rakam, en geç 2035 yılına kadar ulaşılması hedeflenen 260 bin askerlik nihai hedefin oldukça gerisinde kalsa da bakanlık, mevcut değerin “personel artışı için öngörülen hedef koridoru içinde” yer aldığını savunuyor.
Bu da, Federal Meclis ile başlangıçta oldukça yavaş bir artış rotası üzerinde uzlaşılmış olmasından kaynaklanıyor. Söz konusu planlama, yıl sonuna kadar 186 bin ila 190 bin kişilik bir personel mevcudu öngörüyor.
Bakanlık, “personel temin sürecinin genelindeki olumlu gelişmeler doğrultusunda, mevsimsel dalgalanmaların etkisine rağmen Bundeswehr’in personel artışının yıl sonuna kadar olumlu seyrini sürdüreceğini” tahmin ediyor.
Ancak tüm gözlemciler bu değerlendirmeye katılmıyor. Eski Kara Kuvvetleri Komutanı Korgeneral Alfons Mais, LinkedIn’de yayımladığı yazıda şu değerlendirmelerde bulundu:
“Bu açıklamalara bakıldığında, Bundeswehr’in anayasal görevinin mümkün olduğunca fazla insanı istihdam etmek olduğu izlenimine kapılmak mümkün. Temel soru şudur: Hizmet süresi uzatılan personelin de dahil olduğu bu ilave güç, savunma görevine nerede katkı sağlıyor? İdari kadrolarda mı? Yurt içi savunmada mı? Harekat birliklerinin yedek unsurlarında mı? Kıtadaki mevcut personel açıklarının kapatılmasında mı? NATO planlama hedeflerine yönelik yeni kabiliyetlerin artırılmasında mı? Litvanya’da mı?”
Meselenin yalnızca nicelik değil, aynı zamanda nitelik yani doğru personelin doğru yerde istihdam edilmesi olduğunu belirten Mais; personelin yalnızca karargahlarda değil, topçu taburlarında, yüzer unsurlarda, savaş uçağı filolarında veya elektronik harp alanında bulunması gerektiğine işaret ediyor.
Nitekim bakanlık da emekli korgeneralin dikkat çektiği bu yapısal sorunların farkında.
Siyaseten arzulanan rekor veriler kamuoyuna duyurulsa da Bendlerblock’taki yetkililer, olası bir kriz ve savaş durumuna uygun bir savunma düzeni alabilmek için Bundeswehr’in personel yapısının yeniden bir piramit formuna kavuşturulması gerektiğini kabul ediyor.
Bakanlık koridorlarında ordunun mevcut yapısıyla “fazla yağ bağladığı” ve gövdesinin hantallaştığı konuşuluyor.
Silahlı kuvvetlerde ideal kabul edilen piramit modelinde, zirveyi generaller ve kurmay subaylar oluştururken geniş tabanı erbaş ve erler meydana getiriyor; bu iki kesimin arasında ise subaylar ve astsubaylar yer alıyor.
Tabanın kalabalık, komuta kademesinin az sayıda pozisyondan oluşması, hem genç ve fiziki açıdan dayanıklı bir orduyu hem de en başarılı askerlerin sürekli bir eleme süreciyle üst kademelere yükselmesini güvence altına alıyor.
Bu model aynı zamanda maliyet etkinliği sağlıyor ve görev süresi bitip yedeğe ayrılan askerler sayesinde yüksek seferberlik kabiliyeti sunuyor.
Bugün ise Bundeswehr yalnızca tepe kadrosu şişkin bir yapıya sahip olmakla kalmıyor, aynı zamanda orantısız biçimde geniş bir orta kademeyi, yani hantal gövde yapısını barındırıyor.
Genç er kadrolarının sayısı yetersiz kalırken yaşlı subayların sayısı fazlalık oluşturuyor. Komuta edecek yeterli askeri bulunmayan bir binbaşı askeri açıdan katma değer üretmediği gibi, kıdemli personelin görevde uzun süre kalması genç askerlerin terfi etmesini de engelliyor.
Bu da savunma bütçesinin muharebe gücüne, teçhizata veya yeni nesil askerlere aktarılması yerine, orta ve üst kademedeki personelin yüksek maaşlarına harcanmasına yol açıyor.
Bakanlığın bu tespitine rağmen uygulamada henüz somut bir dönüşüm adımı atılmış değil.
Yaşlanan ama caydırıcılığı artmayan kuvvet
Pistorius yönetimi, olumlu personel verilerini koruyabilmek amacıyla yeni asker alımının yanı sıra sözleşmeli ve muvazzaf askerleri hizmet sürelerinin sonunda ordu içinde tutmaya yönelik “personel bağlama tedbirlerine” başvuruyor.
Bakan, nisan ayından bu yana astsubay ve subaylara kişiye özel mektuplar gönderiyor.
Verilen hizmetler için teşekkürle başlayan bu mektuplarda şu ifadelere yer veriliyor:
“Aktif kıtadaki son günleriniz, köklü kırılmaların yaşandığı bir döneme denk geliyor. Ülkemiz ve kıtamız muazzam sınamalarla karşı karşıyadır. Bu süreçte Bundeswehr’in görevi daha da kritik hale gelmektedir. Bu nedenle personel artışı temel odak noktamızdır. Bu artış ancak nitelikli, yüksek performanslı ve özellikle görevine bağlı askerlerle, yani sizler gibi deneyimli silah arkadaşlarıyla başarılabilir. Mesleki geleceğinize gelin birlikte bakalım. Katkınız her gün önem taşıyor.”
Bakanlık, uygulanan bu ve benzeri elde tutma tedbirlerini yalnızca sayısal hedefler üzerinden savunuyor. Açıklamaya göre yalnızca 2025 yılında yürütülen “hedefe yönelik bireysel danışmanlık tedbirleri” sayesinde tüm statü ve branşlardan binlerce askerin hizmet süresini uzatması sağlandı.
Ancak bu yöntem özellikle yaşça ileri muvazzaf askerler arasında karşılık buluyor. Temmuz 2026 sonu itibarıyla muvazzaf ve sözleşmeli asker mevcudu bir önceki yıla göre yaklaşık 3 bin artışla 174 bin 700’e ulaştı.
Bu artışın temelini muvazzaf asker sayısındaki yükseliş oluştururken, sözleşmeli asker mevcudunda hafif bir gerileme kaydedildi.
Özel uzmanlığından ötürü fiziki performansı sınırlı olsa dahi ordunun ihtiyaç duyduğu 56 yaşında muvazzaf askerler bulunabilse de bu geniş kapsamlı uygulama, personel yapısının piramide dönüştürülmesi hedefini yavaşlatıyor.
Silahlı kuvvetler fiilen yaşlanırken bu durumun orduyu daha etkin ve vurucu bir güce dönüştürüp dönüştürmediği tartışılıyor.
Bakanlık, personel açığının gerçek boyutunu kamuoyuna açıklama konusunda da çekingen davranıyor. Zira mesele sadece 260 binlik hedef ile mevcut 186 bin 700 kişilik durum arasındaki 73 bin 300 askerlik farktan ibaret değil.
Personele ilişkin düzenli bilgilendirmelerde, ordudan ayrılan askerlerin sayısı, yani yenilenme ve ikmal ihtiyacı yer almıyor.
Son üç yılda her yıl ortalama 14 bin muvazzaf ve sözleşmeli asker Bundeswehr’den ayrıldı. Bakanlığın bilgi talebine verdiği yanıta göre 2025 yılında bu sayı yaklaşık 14 bin 600 oldu; bu yıl da benzer rakamlar bekleniyor. Bu verilere görev süreleri biten zorunlu askerlik yükümlüleri de ekleniyor.
Bakanlık sözcüsü, verilerin sürekli değişmesi ve oldukça oynak olması nedeniyle önümüzdeki beş yıla ilişkin bir projeksiyon sunamayacaklarını ifade etti. Ancak böyle bir tahminde bulunmak güç değil.
2011 yılında zorunlu askerliğin askıya alınmasının ardından dönemin Savunma Bakanı Thomas de Maizière (CDU), “Personel Yapı Modeli 185” kapsamında sözleşmeli askerleri 20 ila 25 yıl gibi olabildiğince uzun sürelerle göreve bağlamaya başlamıştı.
Önümüzdeki yıllarda bu personelin görev süreleri sona erdiğinde ikmal ihtiyacı belirgin biçimde artacak.
Deneyimli personel planlamacıları, hedeflenen büyümenin yakalanabilmesi için gelecekte her yıl yaklaşık 30 bin yeni askerin orduya alınması gerektiği görüşünde birleşiyor.
Mevcut sayılar ise bu gereksinimin çok gerisinde seyrediyor. Yıllık personel artışı geçen yıla kıyasla yalnızca 3 bin 700 civarında bulunuyor; üstelik bu artış, yüzde 20’nin üzerindeki olağan askerliği bırakma oranları nedeniyle daha da gerileyebilir. Yeni askerlik modeli uygulaması da hedeflenen hızda ilerlemiyor.
Temmuz ayı sonuna kadar askerlik yoklama anketi kapsamında yaklaşık 194 bini genç erkeklere, yaklaşık 184 bini genç kadınlara olmak üzere toplam 378 bin mektup gönderildi.
Anketi doldurma zorunluluğu bulunan erkeklerin yaklaşık yüzde 96’sı bu yükümlülüğünü yerine getirdi. Katılımın gönüllülük esasına dayandığı kadınlarda ise oran yüzde 4 seviyesinde kaldı.
İlgisini beyan eden yaklaşık 2 bin 630 kişi değerlendirme sürecine tabi tutuldu; bu sürecin ardından 865 kişinin Bundeswehr bünyesinde görevlendirilmesi planlandı.
Emekli Korgeneral Mais’in savunma yönetiminden gelen personel bültenlerine şüpheyle yaklaşmasının ardında bu tablo yatıyor.
Mais, tablonun vahametini şu sözlerle vurguluyor: “Yalnızca marjinal sayısal artışlara dair sevinç naraları atarak niteliksel zorlukların üzerini örtemezsiniz!”
Avrupa
Alman ordusu dönercilerden sıhhiye devşirmek istiyor

Alman vatandaşları artık ülke genelindeki sokak yemeği ambalajlarındaki QR kodlarını tarayarak Bundeswehr’in sağlık birimine katılabilecekler.
Savunma Bakanlığı sözcüsü Berliner Kurier gazetesine yaptığı açıklamada, yeni askere alma kampanyasının hedef kitlesinin sadece kariyer seçimi yapan gençler değil, aynı zamanda yeni bir meslek düşünmekte olan “meslek değiştirenler ve vasıflı işçiler” olduğunu belirtti.
Dönerci ambalajları, bakanlığın “ortam reklamcılığı” olarak adlandırdığı uygulamanın bir parçasını oluşturuyor.
Bu, potansiyel adayların günlük yaşamlarını sürdürdükleri yerlere yerleştirilen askere alma materyalleri.
Bakanlığa göre, dönercilere herhangi bir ödeme yapılmıyor ve işletmeciler bu materyalleri dağıtmayı gönüllü olarak kabul ediyor.
Sözcü, “Restoranlar, markalı ambalajları ücretsiz olarak alıyor,” dedi.
Almanya, son yıllarda askeri işe alım stratejisini yeniden gözden geçiren ilk Avrupa ülkesi değil.
2019’daki bir reklam kampanyasında İngiliz Ordusu, “kar taneleri”, “selfie bağımlıları” ve “telefon zombileri”ni hedef almıştı.
Fransa, 2024’te ülke çapında bir multimedya işe alım kampanyası başlattı. Hollanda ise 2023’ten beri gençlere üniforma giyerek ücretli bir yıl geçirme şansı sunuyor.
Bu alışılmadık askere alma stratejisi, Berlin’in silahlı kuvvetlerini genişletmek için acele ettiği bir dönemde ortaya çıktı.
Bundeswehr, temmuz ayı sonunda 186.705 aktif asker sayısına ulaştı; bu, 13 yılın en yüksek seviyesi.
Fakat NATO’nun yetenek hedeflerini karşılamak için 2035 yılına kadar 260.000’in üzerine çıkmayı hedefliyor.
Görüş2 hafta önceTürkiye ve İsrail ilişkilerinin geleceği
Ortadoğu2 hafta önceMısır, üçlü pakta neden katılmadı?
Dünya Basını2 hafta önceThe Jerusalem Post: Suudi Arabistan-Türkiye-Pakistan savunma anlaşması İsrail’e tehdit
Diplomasi2 hafta önce‘İslami NATO’ mu? Yeni savunma paktı Hindistan’ı neden tedirgin ediyor?
Diplomasi2 hafta önceUkrayna, Türkiye’den 70 ATACMS ve diğer ABD menşeli silah satın aldı
Dünya Basını4 gün önceThe Economist, Daron Acemoğlu’nu yerden yere vurdu: “Sığ ve inandırıcılıktan uzak”
Rusya5 gün önceDört AB ülkesi daha Rus pasaportlarına kısıtlama getiriyor
Asya2 hafta önceVietnam, yerli üretim en büyük denizaltı savunma gemisinin inşasına başladı








