Dünya Basını
Orta Doğu’da ABD’nin beceriksizliği yerini Çin diplomasisine bırakırken…

Orta Doğu’daki normalleşme sürecinde “ABD’nin resmin dışında kalması Washington’un otuz yıllık beceriksizliği, kibri ve ikiyüzlülüğünü yansıtan büyük bir dönüşüm… Çin’in bir arabulucu olarak yeni önemi, Yemen ve Sudan’daki gibi çatışmalara kadar uzanabilir… Pekin, Kuşak ve Yol Girişimi’ni engelleyebilecek herhangi bir anlaşmazlığın olabildiğince barışçıl bir şekilde çözülmesini istiyor…”
Orta Doğu’da ABD politikalarının iflası ve bölgesel güçlerin inisiyatif alırken Çin ve Rusya’nın nüfuzunu artırdıkları artık malumun ilânı. Aşağıda tamamını okuyacağınız makalede, Amerikalı tarihçi Juan Cole, bu gerçeği Washington açısından değerlendiriyor. Michigan Üniversitesi’nde Tarih Profesörü olan Juan Cole makalesinde, Orta Doğu’da ABD’nin “istenmeyen kişi” olma ve Çin’in nüfuzunu genişletme sürecine mercek tutuluyor. Makale Washington yönetiminin İran’ı izole etme politikasının neden ve nasıl başarısızlıkla sonuçlandığını açıklamaya çalışıyor. Gelinen noktada Pekin arabuluculuğunda imzalanan İran-Suudi Arabistan normalleşme anlaşmasına özel olarak eğilen yazar, bu anlaşmanın Çin için önemini açıklamanın yanı sıra bölgenin neden buna ihtiyacı olduğuna da değiniyor. Makale, Çin’in bu “diplomatik zaferini” Çin’in başarısından daha çok ABD’nin başarısızlığına fatura eden bakış açısına rağmen Orta Doğu’daki dönüşüm sürecini adım adım açıklaması dolayısıyla dikkate değer.
Makalenin tamamı:
***
Çin’in Yükselişinin Temelindeki Diplomatik Zaferler
Orta Doğu’daki ilişkileri yeniden tesis etmedeki diplomatik başarısı, yükselen bir güç olarak konumundan çok Amerika’nın bölgesel güvenilirliğindeki şaşırtıcı düşüşü yansıtıyor.
Çin Devlet Başkanı Xi Jinping’in Dışişleri Bakanı Wang Yi’nin 6 Mart’ta Pekin’de yayınlanan fotoğrafı Washington’da sismik bir şok etkisi yarattı. Wang Yi, İran Ulusal Güvenlik Konseyi Sekreteri Ali Şemhani ve Suudi Ulusal Güvenlik Danışmanı Musaad bin Muhammed el-Ayban’ın arasında duruyordu. Karşılıklı diplomatik ilişkilerin yeniden tesis edilmesine yönelik bir anlaşma üzerinde acemice el sıkışıyorlardı. Bu fotoğraf, Başkan Bill Clinton’ın 1993 yılında İsrail Başbakanı Yitzhak Rabin ve FKÖ lideri Yaser Arafat’ı Oslo Anlaşması’nı kabul ettikleri sırada Beyaz Saray’ın bahçesinde ağırladığı fotoğrafı akla getirmiş olmalı. Uzun zaman önce yaşanan bu anın kendisi de Sovyetler Birliği’nin çöküşü ve 1991 Körfez Savaşı’ndaki ezici Amerikan zaferinin ardından ABD’nin kazandığı yenilmezlik halesinin bir sonucuydu.
Bu kez ABD resmin dışında kalmıştı; bu sadece Çin’in girişimlerini değil, Washington’un Orta Doğu’daki otuz yıllık beceriksizliğini, kibrini ve ikiyüzlülüğünü yansıtan büyük bir dönüşümdü. Mayıs ayı başında, binlerce Amerikan askerine ev sahipliği yapan ABD müttefiki Birleşik Arap Emirlikleri’nde bir Çin deniz üssünün gizlice inşa edilmesine ilişkin endişelerin Kongre’yi sarmasıyla artçı bir şok yaşandı. Abu Dabi’deki tesis, Afrika’nın doğu kıyısındaki Cibuti’de bulunan ve Halk Kurtuluş Ordusu-Donanması tarafından korsanlıkla mücadele, çatışma bölgelerinden sivillerin tahliyesi ve belki de bölgesel casusluk için kullanılan küçük üsse bir ek olacaktı.
Ancak Çin’in İranlı Ayetullahlar ile Suudi monarşisi arasındaki gerilimi yatıştırmaya yönelik ilgisi, bölgedeki herhangi bir askeri hırsından değil, her iki ülkeden de önemli miktarda petrol ithal etmesinden kaynaklanıyordu. Bir diğer itici güç ise hiç şüphesiz Başkan Xi’nin Avrasya’nın kara ve deniz ekonomik altyapısını genişleterek bölgesel ticareti artırmayı hedefleyen ve merkezinde elbette Çin’in yer aldığı iddialı Kuşak ve Yol Girişimi’ydi (BRI). Çin, halihazırda Çin-Pakistan Ekonomik Koridoru’na ve Körfez petrolünün kuzeybatı vilayetlerine taşınmasını kolaylaştırmak için Pakistan’ın Gwadar limanının geliştirilmesine milyarlarca dolar yatırım yaptı.
İran ve Suudi Arabistan’ın savaş halinde olması Çin’in ekonomik çıkarlarını tehlikeye attı. Eylül 2019’da İran’ın bir vekilinin ya da bizzat İran’ın Abkayk’taki devasa rafineri kompleksine bir drone saldırısı düzenlediğini ve Suudi Arabistan’ın günde beş milyon varillik kapasitesini kısa süreliğine devre dışı bıraktığını hatırlayın. Bu ülke şu anda Çin’e günde 1,7 milyon varil petrol ihraç ediyor ve gelecekteki drone saldırıları veya benzer olaylar bu kaynakları tehdit ediyor. Çin’in ayrıca İran’dan günde 1,2 milyon varil kadar petrol aldığına inanılıyor, ancak bunu ABD yaptırımları nedeniyle gizlice yapıyor. Aralık 2022’de ülke çapındaki protestolar Xi’nin “Kovid’e hayır” karantina önlemlerini sona erdirmeye zorladığında bu ülkenin petrol iştahı bir kez daha açığa çıktı ve talep 2022’ye göre şimdiden yüzde 22 arttı.
Dolayısıyla Körfez’de daha fazla istikrarsızlık Çin Komünist Partisi’nin şu anda ihtiyaç duyduğu son şey. Elbette Çin aynı zamanda petrol yakıtlı araçlardan uzaklaşma konusunda da küresel bir lider ve bu da eninde sonunda Orta Doğu’nun Pekin için önemini azaltacak. Ancak o zamana daha 15 ila 30 yıl var.
Her şey farklı olabilirdi
Çin’in sürekli olarak daha da kızışma tehdidinde bulunan İran-Suudi soğuk savaşını sona erdirmekteki çıkarı yeterince açık, ancak bu iki ülke neden böyle bir diplomatik kanal seçti? Ne de olsa Amerika Birleşik Devletleri kendisini hâlâ “vazgeçilmez ülke” olarak tanımlıyor. Ancak bu ifadenin bir anlamı varsa bile, İsrailli sağcıların Oslo barış sürecini sonlandırmasına izin vermek, 2003’te Irak’ta yasadışı bir işgal ve savaş başlatmak ve Trump’ın İran’ı gülünç bir şekilde kötü idare etmesi gibi hatalar yüzünden Amerika’nın vazgeçilmezliğine olan inanç artık gözle görülür bir şekilde azalıyor. Avrupa’dan ne kadar uzak olursa olsun, Tahran yine de NATO’nun etki alanına sokulabilirdi ki Başkan Barack Obama bunu başarmak için muazzam bir siyasi sermaye harcadı. Bunun yerine dönemin Başkanı Donald Trump Tahran’ı doğrudan Vladimir Putin’in Rusya Federasyonu ve Xi’nin Çin’inin kucağına itti.
Her şey gerçekten de farklı olabilirdi. Obama yönetiminin aracılık ettiği 2015 tarihli Kapsamlı Ortak Eylem Planı (KOEP) nükleer anlaşması ile İran’ın nükleer silah yapmasının önündeki tüm pratik yollar kapatılmıştı. İran’ın Ayetullahlarının uzun zamandır, kullanılması halinde potansiyel olarak çok sayıda sivili ayrım gözetmeksizin öldürecek, İslam hukuku etiğiyle bağdaşmayan bir kitle imha silahı istemedikleri konusunda ısrar ettikleri de doğru.
Bu ülkenin dini liderlerine inanılsın ya da inanılmasın, KOEP İran’ın çalıştırabileceği santrifüj sayısına, Buşehr’deki nükleer tesisi için uranyum zenginleştirme seviyesine, stoklayabileceği zenginleştirilmiş uranyum miktarına ve inşa edebileceği nükleer tesis türlerine ciddi kısıtlamalar getirdiği için bu soruyu tartışmalı hale getirdi. BM Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı müfettişlerine göre İran 2018’e kadar yükümlülüklerini sadakatle yerine getirdi ve – bunu Trump döneminin bir ironisi olarak kabul edin – bu tür bir uyum nedeniyle Washington tarafından cezalandırıldı.
İran’ın Ayetullahı Ali Hamaney, Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani’nin BM Güvenlik Konseyi’nin daimî üyeleriyle bu utanç verici anlaşmayı imzalamasına ancak Washington’un yaptırımlarından kurtulma sözü karşılığında izin verdi ki bu söz hiçbir zaman yerine getirilmedi. 2016 yılının başlarında Güvenlik Konseyi gerçekten de İran’a yönelik 2006 yaptırımlarını kaldırdı. Ancak bunun anlamsız bir jestti çünkü o zamana kadar Kongre, Hazine Bakanlığı’nın Yabancı Varlıklar Kontrol Ofisi’ni görevlendirerek İran’a tek taraflı Amerikan yaptırımları uygulamıştı ve nükleer anlaşmanın ardından bile Kongre’deki Cumhuriyetçiler bu yaptırımları kaldırmayı reddetti. Hatta İran’ın Boeing’den sivil yolcu uçağı almasını sağlayacak 25 milyar dolarlık bir anlaşmayı bile iptal ettiler.
Daha da kötüsü, bu tür yaptırımlar, bunları ihlal eden üçüncü tarafları cezalandırmak için tasarlanmıştı. Renault ve Total Enerji gibi Fransız firmaları İran pazarına girmeye hevesliydi ama misillemeden korkuyorlardı. Ne de olsa ABD, Fransız bankası BNP’yi bu yaptırımları deldiği için 8.7 milyar dolar para cezasına çarptırmıştı ve hiçbir Avrupalı şirket bu tür bir acıyı yaşamak istemiyordu. İşin özü, Kongre’deki Cumhuriyetçiler ve Trump yönetimi İran’ı, pazarlığın kendisine düşen kısmını yerine getirmiş olmasına rağmen bu kadar ağır yaptırımlar altında tutarken İranlı girişimciler Avrupa ve ABD ile iş yapmak için sabırsızlanıyordu. Kısacası Tahran, Kuzey Atlantik ticaret anlaşmalarına artan bağımlılık yoluyla amansız bir şekilde Batı yörüngesine çekilebilirdi ama öyle olmadı.
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun şimdi olduğu gibi o zaman da KOEP’ye karşı sıkı bir lobi faaliyeti yürüttüğünü, hatta Kongre’yi anlaşmayı iptal etmeye teşvik için eşi benzeri görülmemiş bir şekilde Başkan Obama’nın üzerine gittiğini unutmayın. Bu oyun bozanlık çabası başarısızlıkla sonuçlandı; ta ki Mayıs 2018’de Başkan Trump anlaşmayı yırtıp atana kadar. Netanyahu, saf Trump’ı bu adımı atmaya ikna ettiği için övünürken kasete yakalandı. İsrail sağ kanadı en büyük endişesinin İran’ın nükleer başlık sahibi olması olduğunda ısrar etse de kesinlikle böyle davranmadı. 2015 anlaşmasını sabote etmek aslında bu ülkeyi tüm kısıtlamalardan kurtardı. Görünüşe göre Netanyahu ve onun gibi düşünen İsrailli siyasetçiler, KOEP’den sadece İran’ın sivil nükleer zenginleştirme programını ele almasından ve asıl tehdit olarak gördükleri Lübnan, Irak ve Suriye’deki İran nüfuzunun geriletilmesini zorunlu kılmamasından rahatsız olmuşlardı.
Trump İran’a mali ve ticari ambargoya varan uygulamaya devam etti. Bunun ardından, bu ülkeyle ticaret yapmak giderek daha riskli bir iş haline geldi. Mayıs 2019’a gelindiğinde Trump kendi standartlarına (ve Netanyahu’nun standartlarına) göre oldukça başarılı olmuştu. İran’ın petrol ihracatını günde 2,5 milyon varilden günde 200.000 varile kadar düşürmeyi başarmıştı. Bu ülkenin liderliği yine de 2019 ortasına kadar KOEP’nin gerekliliklerini yerine getirmeye devam etti, ancak bu tarihten sonra hükümleri çiğnemeye başladılar. İran şu anda yüksek düzeyde zenginleştirilmiş uranyum üretiyor ve nükleer silah yapma kapasitesine her zamankinden çok daha yakın, ancak hâlâ askeri bir nükleer programı yok ve Ayetullahlar böyle bir silah istediklerini inkar etmeye devam ediyor.
Gerçekte Trump’ın “maksimum baskı kampanyası” Tahran’ın bölgedeki etkisini yok etmek dışında her işe yaradı. Hatta Lübnan, Suriye ve Irak’ta Ayetullahların gücü daha da arttı.
Bir süre sonra İran da petrolünü Çin’e kaçırmanın yollarını buldu ve burada sadece iç pazar için çalışan küçük özel rafinerilere satıldı. Bu firmaların uluslararası bir mevcudiyeti ya da varlığı olmadığı ve dolar üzerinden işlem yapmadıkları için Hazine Bakanlığı’nın onlara karşı harekete geçme imkânı yoktu. Bu şekilde Başkan Trump ve Kongre’deki Cumhuriyetçiler İran’ın ekonomik olarak ayakta kalabilmesi için Çin’e bağımlı hale gelmesine ve bu yükselen gücün Orta Doğu’daki öneminin artmasına yol açtılar.
Suudi dönüşü
Rusya Şubat 2022’de Ukrayna’yı işgal ettiğinde petrol fiyatları yükseldi ve İran hükümetinin işine yaradı. Bunun üzerine Biden yönetimi, Rusya Federasyonu’na Trump’ın İran’a karşı uyguladığı türden maksimum baskı yaptırımları uyguladı. Şaşırtıcı olmayan bir şekilde, İran ve Rusya’nın ticaret ve silah anlaşmaları yaptığı ve İran’ın Ukrayna seferberliği için Moskova’ya insansız hava araçları sağladığı iddiasıyla yeni bir Yaptırım Ekseni oluştu.
Suudi Arabistan’a gelince, fiili lideri Veliaht Prens Muhammed bin Salman son zamanlarda daha iyi danışmanlar edinmiş görünüyor. Mart 2015’te komşu ülke Yemen’de, Şii Zeydi “Allah’ın Yardımcıları” ya da Husi isyancıların ülkenin kalabalık kuzey bölgesini ele geçirmesi yıkıcı ve tahrip edici bir savaş başlattı. Suudiler öncelikle bir gerilla gücüne karşı hava gücü kullandıkları için kampanyalarının başarısız olması kaçınılmazdı. Bunun üzerine Suudi yönetimi Husilerin yükselişini ve direncini İranlılara bağladı. İran gerçekten de Allah’ın Yardımcıları’na bir miktar para sağlamış ve silah kaçakçılığı yapmış olsa da Husiler Suudilere karşı uzun süredir şikayetleri olan yerel bir hareketti. Sekiz yıl sonra savaş yıkıcı bir çıkmaza girdi.
Suudiler ayrıca Arap dünyasının başka yerlerinde de İran’ın etkisine karşı koymaya çalışmış ve Suriye’deki iç savaşa, otokrat Beşar Esad hükümetine karşı köktendinci Selefi isyancıların yanında müdahale etmişti. 2013’te Lübnan’ın Şii Hizbullah milisleri Esad’ı desteklemek üzere savaşa katıldı ve 2015’te Rusya isyancıların yenilgisini sağlamak üzere hava gücü gönderdi. Çin de Esad’ı (askeri olarak olmasa da) desteklemiş ve ülkenin savaş sonrası yeniden inşasında sessiz bir rol oynamıştı. İran ve bölgesel müttefikleriyle gerilimi azaltmak için Çin’in aracılık ettiği son anlaşmanın bir parçası olarak Suudi Arabistan, Esad hükümetini Arap Birliği üyeliğine geri döndürme kararına öncülük etti (2011’de Arap Baharı isyanlarının zirvesinde ihraç edilmişti).
2019’un sonlarına doğru, Abkayk rafinerilerine yapılan insansız hava aracı saldırısının ardından, Bin Selman’ın İran’la olan bölgesel mücadelesini kaybettiği belli olmuştu ve Suudi Arabistan bir çıkış yolu aramaya başladı. Diğer şeylerin yanı sıra Suudiler, dönemin Irak Başbakanı Adil Abdülmehdi’ye ulaşarak İranlılarla (iletişim için) arabulucu olmasını istedi. O da İran Devrim Muhafızları Kudüs Tugayı Komutanı General Kasım Süleymani’yi Suud Hanedanı ile yeni bir ilişkiyi değerlendirmek üzere Bağdat’a davet etti.
Çok az kişinin unutacağı üzere, 3 Ocak 2020’de Süleymani sivil bir uçakla Irak’a geldi ve Amerikalıları öldürmeye geldiğini iddia eden Başkan Trump’ın emriyle Bağdat Uluslararası Havalimanı’nda bir Amerikan insansız hava aracı saldırısıyla öldürüldü. Trump, Suudilerle yakınlaşmayı engellemek mi istiyordu? Ne de olsa bu ülkeyi ve diğer Körfez ülkelerini İsrail ile birlikte, İran karşıtı bir ittifaka çekmek damadı Jared Kushner’in “İbrahim Anlaşmaları”nın merkezinde yer alıyordu.
Çin’in yükselişi, Amerika’nın çöküşü
Washington artık istenmeyen kişi. İranlılar arabulucu olarak Amerikalılara asla güvenmeyeceklerdi. Suudiler, başka bir Hellfire füzesine eşdeğer bir füzenin ateşlenmesi korkusuyla onlara müzakerelerini anlatmaktan çekinmiş olmalı. 2022 sona ererken Başkan Xi, İran’la ilişkilerin açıkça bir konuşma konusu olduğu Suudi başkenti Riyad’ı fiilen ziyaret etti. Çin Dışişleri Bakanlığına göre, Başkan Xi’nin Körfez’deki iki rakip arasında arabuluculuk yapma konusunda kişisel taahhüt geliştirirken İran Cumhurbaşkanı İbrahim Reisi Şubat ayında Pekin’e gitti. Şimdi, yükselen bir Çin, “bölge dışındaki bazı büyük ülkelerin” “kişisel çıkar” nedeniyle “Orta Doğu’da uzun vadeli istikrarsızlığa” neden olduğundan şikâyet ederken, diğer Orta Doğu ülkeleri arasında arabuluculuk teklif ediyor.
Çin’in bir arabulucu olarak yeni önemi, yakında Yemen ve Sudan’daki gibi çatışmalara kadar uzanabilir. Gözü Avrasya, Orta Doğu ve Afrika’ya diken ve dünyadaki yükselen güç olan Pekin, Kuşak ve Yol Girişimi’ni engelleyebilecek herhangi bir anlaşmazlığın olabildiğince barışçıl bir şekilde çözülmesi için açıkça istekli.
Çin, üç uçak gemisi saldırı grubuna sahip olmanın eşiğinde olmasına rağmen, bunlar evlerinin yakınında faaliyet göstermeye devam ediyor ve Amerika’nın Orta Doğu’da Çin askeri varlığına ilişkin korkuları şu ana kadar temelsiz.
Suudi Arabistan ve İran’da olduğu gibi iki tarafın da çatışmadan bıktığı bir yerde, Pekin artık açıkça dürüst arabulucu rolünü oynamaya hazır. Bununla birlikte, bu ülkeler arasındaki ilişkileri yeniden tesis etme konusundaki olağanüstü diplomatik başarısı, yükselen bir Orta Doğu gücü olarak konumundan ziyade, otuz yıllık sahte vaatler (Oslo), fiyaskolar (Irak) ve geriye dönüp bakıldığında artık çoktan vadesi dolmuş bir dizi alaycı emperyal böl-yönet taktiğinden daha önemli bir şeye dayanmadığı görülen kaprisli politikalardan sonra Amerika’nın bölgesel güvenilirliğindeki şaşırtıcı düşüşü yansıtıyor.
Dünya Basını
Ray Dalio yapay zeka balonu ve küresel borç krizini değerlendirdi

Dünyanın en büyük hedge fonu Bridgewater Associates’in kurucusu Ray Dalio, YouTube yayınında Steven Bartlett’a açıklamalarda bulundu. Dalio, yapay zeka teknolojilerindeki aşırı değerlemelerin bir yatırım balonuna dönüştüğünü ve küresel ekonomide tarihi bir kırılma yaşandığını bildirdi.
Dünyanın en büyük hedge fonu olan Bridgewater Associates’i 1975 yılında iki odalı bir dairede kuran ve kurumsal yatırımcılara 53 milyar doları aşkın kümülatif net kazanç sağlayan ünlü küresel makro yatırımcı Ray Dalio, “A Diary of a CEO” adlı söyleşi programında Steven Bartlett’ın sorularını yanıtladı.
2008 küresel finans krizini öngören az sayıdaki fon yöneticisinden biri olan ve S&P 500 endeksinin yüzde 40’a yakın değer kaybettiği o dönemde Bridgewater bünyesinde yüzde 9,5 pozitif getiri elde eden Dalio, güncel piyasa dinamikleri, yapay zeka yatırımları ve küresel ekonomi hakkındaki tespitlerini paylaştı.
Yatırımcı Jeremy Grantham’ın “tarihin en büyük yatırım balonuyla karşı karşıya olunduğu” yönündeki görüşünün hatırlatılması üzerine Dalio, bu değerlendirmeye katıldığını belirtti. Piyasalardaki mevcut durumu analiz eden Dalio, “Bir balonun içinde olduğumuza dair klasik işaretleri görüyorum” dedi.
“Bir balonun içinde olduğumuza dair klasik işaretleri görüyorum”
Tarihteki borsa balonlarının oluşum ve patlama mekanizmalarını detaylandıran Dalio, devrim niteliğindeki yeni teknolojilerin piyasalarda aşırı coşku yarattığını söyledi.
1929 Büyük Buhranı öncesinde evlere ilk kez elektrik, aydınlatma, buzdolabı girmesinin, otomobillerin, uçakların ve radyonun yaygınlaşmasının büyük bir gelecek beklentisi oluşturduğunu hatırlatan Dalio, 2000 yılındaki internet balonu sürecinde de benzer bir dinamiğin yaşandığına dikkat çekti.
Yapay zeka teknolojisinin insan vücudunun fiziksel işlevlerinin yanı sıra zihnin düşünme ve muhakeme süreçlerini de ikame etmeye başladığını kaydeden Dalio, yatırımcıların gelecekteki kârlılığı gözetmeksizin piyasaya akın ettiğini vurguladı.
Dalio, “İnsanlar mucizevi bir teknoloji gördüklerinde ona yatırım yaparlar, hatta borç para alarak bahis oynarlar. Ancak varlığın fiyatının önemli olduğunu gözden kaçırırlar. Şu anda yapay zeka konusunda çok heyecanlıyız ve heyecanlı olmalıyız da çünkü devrim niteliğinde değişimler getirecektir” değerlendirmesinde bulundu.
“Servet ile para aynı şey değildir”
Finansal balonların teknik arka planını açıklayan Dalio, servet ile nakit para arasındaki farka işaret etti. Muhasebe üzerindeki değerlemelerin harcanabilir nakit olmadığını belirten Dalio, “Servet ile para aynı şey değildir. Birçok insanın zenginleştiğini görürsünüz ancak bu serveti doğrudan harcayamazsınız. Harcama yapabilmek için serveti satıp paraya çevirmeniz gerekir” dedi.
Şirketlerin finansman sağlama süreçlerini örnek gösteren Dalio, 50 milyon dolar sermaye toplayan bir girişimcinin şirket değerlemesini 1 milyar dolara çıkarabileceğini, kağıt üzerinde milyarder olabileceğini ancak gerçekte harcanan paranın yalnızca 50 milyon dolar kaldığını vurguladı. Balonların patlama tetikleyicilerini sıralayan Dalio, şu ifadeleri kullandı:
“Balonu patlatan şey genellikle insanların borçlarını ödemek veya vergi yükümlülüklerini karşılamak için ellerindeki varlıkları satıp paraya çevirme ihtiyacı duymasıdır. Bu durum çoğunlukla faiz oranlarının yükselmesiyle gerçekleşir. Enflasyon baskısı arttığında merkez bankaları frene basmak ister. Faizler yükseldiğinde borcu olanlar daha fazla nakit bulmak zorunda kalır. Satışlar başladığında süreç tersine işler. Varlık fiyatları düşer, teminatlar erir, borçları ödemek için daha fazla satış yapılır ve bu da tüketim harcamalarının kesilmesine yol açar.”
Bartlett’ın sunduğu senaryoyu doğrulayan Dalio, piyasada zayıf ve tecrübesiz yatırımcıların borçla veya kaldıraçlı borsa yatırım fonları üzerinden pozisyon almasının balona işaret eden en belirgin göstergelerden biri olduğunu söyledi.
Yapay zeka şirketlerinin gelecekte elde edecekleri gelirleri kesin olarak öngöremediğini belirten Dalio, firmaların ya yetersiz yatırım yaparak rekabette geride kalma ya da aşırı yatırım yaparak maliyet baskısı altında kalma dilemmasıyla karşı karşıya olduğunu kaydetti.
Milyarder Elon Musk: Paranın hiçbir değerinin kalmayacağı döneme giriyoruz
“Nakitte kalmak enflasyon karşısında en kötü yatırımdır”
Bireysel yatırımcıların ve girişimcilerin olası bir ekonomik çöküşe karşı nasıl hazırlanması gerektiğine değinen Dalio, piyasaları zamanlamanın son derece güç olduğunu, en etkili yöntemin portföy çeşitlendirmesi olduğunu vurguladı.
Parasını mevduat hesabında veya para piyasası fonlarında tutan kişilerin güvende olmadığını savunan Dalio, “İnsanlar parayı bankada tutmanın en güvenli liman olduğunu düşünür. Bu doğru değildir. Uzun vadede enflasyon karşısında erimeye mahkum en kötü yatırımdır. Yıllık yüzde 3,5 ila 4 seviyesindeki enflasyon paranın alım gücünü eksiltir. Alınan faizden ödenen vergiler de düşüldüğünde reel getiri oldukça zayıf kalır” dedi.
Çeşitlendirilmiş bir varlık sepetinin önemine değinen Dalio; hisse senetleri, tahviller, gayrimenkul, altın ve kripto varlıklar arasındaki ilişkiyi aktardı. Portföyünde yüzde 1 oranında Bitcoin bulundurduğunu belirten Dalio, altın tercihini şu sözlerle açıkladı:
“Sert para kategorisinde portföylerin yüzde 5 ila 15’inin bu tür varlıklara ayrılması gerektiğini düşünüyorum. Ben külçe altını Bitcoin’e tercih ediyorum. Altın basılamayan bir paradır. 1971 yılına kadar resmi para sisteminin merkezindeydi ve halen merkez bankalarının en büyük ikinci rezerv varlığıdır. Altın başkasının yükümlülüğü olmayan tek finansal varlıktır. Bitcoin ise basılamayan bir diğer tür para olmakla birlikte kuantum bilgisayarlar gibi teknolojik risklere, hükümetlerin düzenleme, vergilendirme ve yasaklama baskılarına açıktır. Merkez bankaları işlemlerinin gizli ve kendi kontrollerinde kalmasını istedikleri için önemli miktarda Bitcoin tutmayacaktır.”
“Aklınız ve bedeniniz ikame edildiğinde satacak neyiniz kalır?”
Yapay zeka ve robotik teknolojilerin istihdam piyasası üzerindeki etkilerini değerlendiren Dalio, otomasyonun tarihsel gelişimini özetledi.
İnsanlığın tarım toplumundan sanayi devrimine geçişinde makinelerin kas gücünün yerini aldığını, günümüzde ise yapay zekanın insan zihninin üst düzey düşünme ve muhakeme yetilerini üstlendiğini dile getirdi.
Bu dönüşümün sermaye sahipleri ile çalışanlar arasındaki gelir dağılımı makasını daha da açacağını belirten Dalio, “İşletmelerin elde ettiği gelirden çalışanlara giden pay azalırken iş yeri sahiplerine giden pay artmaktadır. İnsan bedeninin ve zihninin yerini makineler aldığında insanların satacak neyi kalacak sorusuyla yüzleşeceğiz. İnsana özgü kalan unsurlar duygular ve sezgilerdir” dedi.
Yapay zeka devriminden yalnızca en üstteki yüzde 0,1 ile yüzde 10’luk dilimde yer alan, bu teknolojiyi kullanabilen yetenekli grubun kazançlı çıkacağını ifade eden Dalio, üniversite mezunlarının dahi iş bulmakta zorlandığı bir döneme girildiğini belirtti. Birçok işletme için yeni mezun yetiştirmenin maliyetli hale geldiğini, bu görevlerin yapay zeka vasıtasıyla hızla tamamlanabildiğini aktardı.
Gençlere ve gelecek nesillere tavsiyelerde bulunan Dalio, şunları kaydetti:
“Tarih göstermiştir ki en başarılı olanlar en zeki olanlar ya da en çok çalışanlar değil, değişime en iyi uyum sağlayanlardır. Geleceğin ne getireceğini kesin olarak bilemezsiniz. Kodlama öğrenmenin çözüm olduğu söyleniyordu ancak yapay zeka modelleri artık kodlama yapabiliyor. Önemli olan insanın kendi doğasını tanıması, yapay zeka araçlarını en üst düzeyde kullanmayı öğrenmesi ve adaptasyon kabiliyetini geliştirmesidir.”
“Büyük bir borç krizinin ve çöküş döneminin içindeyiz”
Ekonomik hareketlerin arkasındaki yapısal mekanizmaları “Büyük Döngü” kavramıyla açıklayan Dalio, yaklaşık 80 yıllık bir insan ömrüne karşılık gelen uzun vadeli borç ve güç döngülerinin son safhasına gelindiğini belirtti.
1945 yılında kurulan dünya düzeninin para, iç siyaset ve jeopolitika alanlarında kırılma yaşadığını savundu.
ABD ve İngiltere gibi ülkelerin aşırı borçlandığını, kamu bütçe açıkları verdiğini ve gelir eşitsizliğinin hat safhaya ulaştığını kaydeden Dalio, İngiltere’deki siyasi tabloyu örnek gösterdi.
İngiltere’de son yedi yılın altısında yeni bir başbakanın göreve geldiğini hatırlatan Dalio, “İngiltere aşırı borçlanmış, üretkenliği düşmüş ve seçenekleri tükenmiş klasik bir döngü örneğidir. Yeterli para olmadığında vaatler tutulamaz, liderler sürekli değişir. Zenginler yüksek vergi bölgelerinden kaçar. Bütçe açıklarını finanse edecek alacaklı bulmak zorlaşır” dedi.
Connecticut eyaletindeki sosyo-ekonomik durumu da paylaşan Dalio, eyaletin kişi başına düşen gelirde ABD’nin en zengin ikinci bölgesi olmasına rağmen lise öğrencilerinin yüzde 22’sinin okulu bıraktığını veya devamsızlık yaptığını, çete ve uyuşturucu sorunları nedeniyle hapishane bütçesinin eğitim bütçesini aştığını ifade etti.
Sistemlerin toplumun geneli için çalışmadığı dönemlerde iç çatışmaların arttığını vurgulayan Dalio, ABD ve Çin arasındaki küresel güç dengesine ilişkin şu değerlendirmelerde bulundu:
“İçinde bulunduğumuz evre bir gerileme ve çöküş dönemidir. Tarihte tek bir hakim gücün düzeni sağladığı dönemler daha barışçıl olmuştur. Bugün Çin, birçok ülke için ABD’den daha büyük bir ticaret ortağı konumundadır. Orta Doğu’daki ve İran civarındaki gelişmeler, ABD toplumunun uzun süreli kara savaşlarına veya benzin fiyatlarındaki artışlara tahammülünün olmadığını göstermiştir. Bu durum ABD’nin küresel güç kullanma ve caydırıcılık kabiliyetinin sınırlarını ortaya koymakta, İngiliz İmparatorluğu’nun Süveyş Krizi sonrası yaşadığı güç kaybına benzer bir kaymaya işaret etmektedir.”
Küresel ekonomideki mevcut zorlukların aşılması için partiler üstü, ekonomik gerçekleri kavrayan yapılar tarafından zorlu yapısal reformların hayata geçirilmesi gerektiğini belirten Ray Dalio, genç girişimcilerin sınır bağımlı kalmadan eğitim, üretkenlik ve toplumsal huzurun yüksek olduğu küresel merkezlerde varlık göstermeleri gerektiğini sözlerine ekledi.
İktisatçı Ann Pettifor: Faiz sistemi ekolojiyi tahrip ediyor
Dünya Basını
Milyarder Elon Musk: Paranın hiçbir değerinin kalmayacağı döneme giriyoruz

Tesla ve SpaceX’in CEO’su Elon Musk, İngiliz yayın kuruluşu The Economist’e verdiği özel mülakatta yapay zeka teknolojilerinin beş yıl içinde tüm insanlığın toplam zekasını geride bırakacağını açıkladı. İnsan benzeri robotların ve dijital süper zekanın üretimi devasa boyutlara ulaştıracağını belirtilen ünlü iş insanı, önümüzdeki 10 yıl içinde paranın tüm anlamını yitireceğini ve küresel ekonomide benzeri görülmemiş bir bolluk çağının başlayacağını savundu.
Tesla ve SpaceX’in CEO’su olan Amerikalı milyarder Elon Musk, İngiliz yayın kuruluşu The Economist’e verdiği kapsamlı video mülakatta açıklamalarda bulundu.
Tesla’nın Teksas’taki dev tesislerinde gerçekleşen söyleşide Musk, yapay zeka gelişiminin durdurulamaz bir hıza ulaştığını ve önümüzdeki beş ila 10 yıl içinde dünyada taşların yerinden oynayacağını ilan etti.
Sunucunun “Önümüzdeki 10 yıl içinde, yani 2036 yılında başarmayı hedeflediğiniz dünya nasıl bir yer olacak?” sorusunu yanıtlayan Elon Musk, “10 yıl sonrasından, yani 2036 yılından bahsediyoruz. Büyük ihtimalle her ikimiz de o günleri göreceğiz. Yapay zekanın ezici bir üstünlük kurmadığı bir gelecek hayal etmek imkansız. 10 yıl içinde yapay zekanın tüm insanların toplam zekasından katbekat üstün olmasını bekliyorum. Hatta bence yapay zeka yaklaşık beş yıl içinde tüm insanlığın toplam zekasını aşacak” dedi.
“Yapay zeka beş yıl içinde tüm insanların toplam zekasını geçecek”
Gelişimin boyutlarını tarif eden Musk, “İnsan olmak dışında yapay zekanın insanlardan daha iyi yapamayacağı hiçbir şey kalmayacak. En olası senaryo, herkesin aklına gelen her şeye sahip olabileceği inanılmaz bir bolluk çağıdır. Bu kulağa çılgınca gelebilir ama işte 2026 yılındayız, 2036’da nerede olacağımızı göreceğiz. Tabii ki küresel bir nükleer savaş gibi felaketler bu süreci rayından çıkarabilir. Ancak Üçüncü Dünya Savaşı çıkmadığını varsayarsak, muazzam bir bolluk çağına doğru ilerliyoruz. Bu, geleceğe dair bir iyimserlik ve heyecan mesajıdır” ifadelerini kullandı.
Şirketlerinin gelecekte nasıl para kazanacağına ilişkin soru üzerine ekonomi tanımını yeniden yapan Elon Musk, dijital zekanın hızlı ilerleyişine karşın fiziksel dünyada varlık göstermesi için robotlara ihtiyaç duyulduğunu belirtti.
Musk, “Ekonomiyi dijital ve fiziksel zeka olarak düşünebilirsiniz. Şu an dijital zeka neredeyse her geçen hafta yeni bir kırılmayla ilerliyor. Ancak henüz dijital aleme sıkışmış durumda. Mekanik tutuculara, yani insan benzeri robotlara ihtiyacınız var. Kısacası çok sayıda robota ihtiyacınız var” açıklamasını yaptı.
“2036 yılında paranın hiçbir önemi kalmayacak”
Ekonominin mal üretimi ve hizmet sunumu olduğunu vurgulayan ünlü girişimci, “Muazzam miktarda dijital zekaya sahip devasa sayıda robotunuz olduğunda, bir bakıma sonsuz bir ekonomiye ulaşırsınız. Gelecek geçmişten çok ama çok farklı olacak. Yaşayacağımız değişimin büyüklüğünü anlatabilecek hiçbir benzetme ya da mecaz yok. Şirketlerimin nasıl para kazanacağına gelince, başka bir tahminde daha bulunayım: 2036 yılında paranın hiçbir önemi kalmayacak” dedi.
Sunucunun hisse hissedarlarının para kazanma beklentisini hatırlatması üzerine Musk, “Gıda, barınma, ulaşım ve eğlence için paraya ihtiyaç duyarsınız. Eğer robotlar ve yapay zeka herhangi bir insanın tüketebileceğinden çok daha fazla mal ve hizmet üretiyorsa, o zaman paraya neden ihtiyaç duyasınız ki?” cevabını verdi.
“İnsanların kontrolü elinde tutması neredeyse imkansız”
Süper zeki sistemlerin insan kontrolünden çıkacağını iddia eden Musk, “İnsanların 10 yıl içinde kontrolü elinde tutması neredeyse imkansız. Yapay zeka ile insan arasındaki zeka farkı, insan ile şempanze arasındaki zeka farkından katbekat fazla olduğunda, şempanzelerin kontrolü elinde tutmasını hayal etmek zordur. Bizler esasen evrimleşmiş şempanzeleriz. Çok değil, kısa süre önce ormanda ağaçlarda sallanıp muz yiyorduk” şeklinde konuştu.
“Süper zeki bir yapay zekayı kontrol edebileceğimi düşünmek kibir olur”
Gelecekte devasa bir yapay zekayı yönlendirme iddiasında olmadığını belirten Musk, “Benden katbekat akıllı olan süper zeki bir yapay zekayı kontrol edebileceğimi düşünmek benim açımdan bir kibir gösterisi olur. Yapmamız ve denememiz gereken tek şey, yapay zekanın iyi değerlere sahip olmasını, insanlığı önemsemesini, mutlu olmamızı ve gelişmemizi istemesini sağlamaktır. Biyolojik sinir ağımın bana söylediği şey, yapay zeka güvenliği için en önemli unsurun azami düzeyde hakikat arayışında bulunması ve meraklı olması gerektiğidir. Eğer durum buysa, insanlığı besleyip koruyacaktır” dedi.
“Katil robotların insanlığı yok etme riski yüzde 10 ila 20 arasında”
Daha önce yaptığı uyarılara değinen Musk, “Yapay zeka ve robotlarla ilgili halen risk olduğunu düşünüyorum, bu risk sıfır değil. Geçmişte katil robotların insanlığı yok etme olasılığının yüzde 10 ila 20 arasında olduğunu söylemiştim. Felsefi olarak olumlu tarafa bakma kararı aldım. Yapay zeka ve robotların bu inanılmaz ivmesini gerçekten durdurmanın bir yolunu göremiyorum” ifadelerini kullandı.
“Çılgın akışı durduramam, o yüzden yolculuğun tadını çıkarmaya bakıyorum”
Musk, teknolojik gidişata ilişkin duruşunu şu sözlerle özetledi: “Durdurma düğmesi olsaydı bile muhtemelen ona basmamalıydık, çünkü en olası sonuç herkes için inanılmaz bir bolluk çağıdır. Benim felsefem şu an için ‘yolculuğun tadını çıkaralım’ noktasına geldi. Dürüst olmak gerekirse burada durdurulamaz bir ilerleme var. Durdurmak istesem bile bunu başaramam. Evrenin sonu fizik kurallarına göre kademeli bir soğuma, yani ısı ölümüyle bitecek. Eğer nihai varış noktası korkunçsa, o zaman her şey yolculuğun kendisiyle ilgilidir.”
“Rakip teknoloji devleri birbirini denetleyip dürüst tutmalı”
Yapay zeka güvenlik risklerinin azaltılması için teknoloji devlerinin işbirliği yapması gerektiğini savunan Tesla CEO’su, Google DeepMind CEO’su Demis Hassabis ile yaptığı görüşmeyi aktardı.
Musk, “En önde gelen yapay zeka şirketlerinin birkaç haftada bir toplanıp güvenlik konularını tartışması kısa vadede atılacak en hızlı adımdır. Mevcut sistemlerden çok daha akıllı yeni bir öncü model piyasaya sürülmeden önce, rakip yapay zeka şirketlerinin bu modeli zararlı etkilere karşı test etmesine ve güvenlik sorunlarını gidermek için erteleme tavsiyesinde bulunmasına fırsat tanınmalıdır. Hükümette derin teknik bilgisi olmayan kişilerin bir modelin yayınlanıp yayınlanmaması gerektiğine karar vermesi zordur. Ancak rakipler kendilerine bir iki hafta süre verildiğinde sorunları vurgulayabilir. Rakiplerin birbirini dürüst tutma teşviki vardır” değerlendirmesinde bulundu.
İçerik denetiminde film derecelendirme sistemine benzer bir sektör grubu modelini öneren Musk, “Eğer bir şirket çok tehlikeli bir şey yapıyor ve tehlikeyi azaltmak için adım atmayı reddediyorsa, işte o zaman hükümetin müdahale etmesi gereklidir” dedi. Amazon’un Anthropic üretimi Mythos modeli hakkındaki siber güvenlik endişeleri üzerine Beyaz Saray’ı aramasını bu duruma örnek gösterdi.
“Çin elektriğe sahip ama çip sıkıntısı çekiyor”
Sektördeki küresel rekabeti değerlendiren Musk, Çin merkezli teknoloji firmalarının başarısına dikkat çekti. Çin’in Kimi K3 modelinin Anthropic’in Fable modeline yaklaştığını belirten Musk, jeopolitik dengeler hakkında şunları söyledi: “Çinli yapay zeka şirketleri nispeten küçük bir hesaplama gücüyle çok iyi iş çıkarıyor. Büyük bir hesaplama gücüne sahip olurlarsa lider konuma geçme şansları yüksek. Yapay zekanın önündeki kısıtlamalar elektrik ve yapay zeka çipleridir. Çin, ABD, Avrupa ve Hindistan’ın toplamından daha fazla elektriğe sahip. ABD’nin çip ihracatı kısıtlamaları nedeniyle Çin şu an çip sıkıntısı çekiyor. Çin dışındaki dünyada ise kısıtlayıcı unsur elektrik ve soğutma kapasitesidir. Çin ayrıca litografi sorununu çözmeye ve devasa hacimlerde çip üretmeye tahmin edilenden daha yakın. Fiziksel yapay zeka alanında da çok iyi robot şirketlerine sahipler.”
Çin’deki robot dövüşü etkinliklerini eğlenceli bulduğunu söyleyen Musk, kafası koptuğu halde dövüşmeye devam eden bir robot izlediğini belirtti.
Rakipleriyle olan ilişkilerine değinen Musk, OpenAI CEO’su Sam Altman’a yönelik eleştirilerini yineledi. Musk, “Sam Altman’ın hayranı değilim. Kar amacı gütmeyen, açık kaynaklı ve dünyaya ait olması gereken bir şirket kuruyorsunuz, sonra bu şirket bir şekilde 800 milyar dolarlık kapalı kaynaklı, kar amacı güten bir şirkete dönüşüyor. Bence bu, para bağışlama amacıma tamamen zıt bir durum. Anthropic Kurucusu Dario Amodei de Sam Altman’a güvenmediği için ekibiyle OpenAI’dan ayrıldı. Dario ilkeli bir insandır. Dünyanın iyiliği için kişisel farklılıklarımızı bir kenara bırakıp konuşmamız gerekiyorsa konuşuruz” dedi.
İstihdam piyasasındaki dönüşüme işaret eden Musk, yapay zekanın tüm masa başı işleri insanlardan daha iyi yapacağını vurguladı. Musk, “Yazılım mühendisliğinde yapay zeka, profesyonel yazılım mühendislerinin en az yüzde 90’ından daha iyi kod yazıyor. Yakında bu oran yüzde 99’a çıkacak ve rekabet etmek imkansız hale gelecek. Bu durum Stockfish satranç programının seviyesine ulaşmaya benziyor. Stockfish satrançta o kadar iyi ki, küçük bir bilgisayarda hatta telefonunuzda çalıştırıp Magnus Carlsen’i rahatça yenebilirsiniz. Yazılımda da durum bu olacak” uyarısında bulundu.
“Çalışmak tıpkı bahçe bakımı gibi isteğe bağlı bir hobiye dönüşecek”
Gelecekte çalışmanın zorunluluk olmaktan çıkacağını savunan Musk, “Çalışmak isteğe bağlı hale gelecek. Bunu bahçe bakımına benzetebiliriz. Bahçenizde sebze yetiştirmek zorunda değilsiniz, markete gidip kusursuz sebzeler alabilirsiniz. Bahçenizdeki domatesler markettekiler kadar sulu ve düzgün olmaz ama kendi ürettiğiniz için hoş bir dokunuştur. İş hayatı da tıpkı böyle bir hobiye dönüşecek” ifadelerini kullandı.
“İnsanlara karşılıksız para dağıtılmalı, enflasyon değil deflasyon çıkacak”
İşini kaybeden kitlelerin yaşam standartlarına dair ekonomi teorisini açıklayan Musk, “Hazine insanlara doğrudan karşılıksız para çekleri dağıtmalıdır. Para, mal ve hizmetlerin paraya oranıdır. Üretim miktarı yüzde 1000 oranında artarsa, veri tabanında para oluştursanız bile mal ve hizmet üretimi para arzından daha hızlı artacağı için enflasyon değil deflasyon yaşanacaktır. Önümüzdeki dönemin ana sorunu enflasyon değil deflasyon olacak” açıklamasında bulundu.
Kendi serveti ve vergi yükümlülüklerine dair rakamlar veren Musk, “Tarihte bir insan tarafından ödenen en yüksek vergiyi ödeyerek rekor kırdım. Federasyona yüzde 40, California eyaletine yüzde 15 olmak üzere toplamda yaklaşık yüzde 45 vergi ödüyorum. Öldüğümde kalan servetimden bir yüzde 45 daha vergi alınacak. Trilyonlarca dolar vergi ödeyeceğim ve bundan rahatsız değilim. Şirketler üzerindeki oy kontrolüm (SpaceX’te yüzde 80 civarında) bana sadece beş ila 10 yıllık uzun vadeli yatırımlara, Ay ve Mars üslerine odaklanma imkanı tanıyor. Aksi takdirde borsa analistlerinin çeyrek dönemlik kar baskılarına maruz kalırsınız” dedi.
Uzay projelerine ilişkin tutkusunu dile getiren ünlü iş insanı, “Altı yaşındayken sinemada izlediğim ilk film Yıldız Savaşları olmuştu ve aklımı başımdan almıştı. Bilinci dünya ötesine taşımak ve Yıldız Görevi tarzı bir geleceği gerçek kılmak istiyorum. Yıldız Gemisi füzesini günde birden fazla kez fırlatmayı hedefliyoruz. Bazen hayatım o kadar gerçek dışı geliyor ki bir simülasyonun içinde olduğumuza inanıyorum” sözlerini sarf etti.
Starlink uydu ağının jeopolitik rolüne ve Ukrayna savaşına değinen Musk, cephe hatlarının iki yılı aşkın süredir değişmediğini belirterek pragmatik bir barış anlaşmasının şart olduğunu söyledi.
Musk, “Diplomatlar lüks mekanlarda yedi kap yemek yerken cephede her gün insanlar ölüyor. Rusya geri çekilmeyecek, bu gerçekçi değil. Pragmatik davranıp barış yapmalıyız” ifadelerini kullandı.
“Hükümet harcamalarındaki devasa israfı engellemek için siyasete girdim”
ABD siyasetine ve Hükümet Verimliliği Departmanı bünyesindeki çalışmalarına ilişkin özeleştiride bulunan Musk, “Siyasete biraz fazla karıştım, kendimi kaptırdım. Amacımız devasa boyutlara ulaşan bütçe açığıyla mücadele etmekti. ABD’de borç faiz ödemeleri, Savunma Bakanlığı ve istihbarat bütçesinin toplamını aştı. Afrika’ya yardım adı altında istenen paraların Washington’daki adreslere yönlendirildiğini gördük. ABD Uluslararası Kalkınma Ajansı fonlarının kesilmesi nedeniyle kimsenin öldüğüne inanmıyorum, Gates Vakfı gibi dev özel vakıflar bu kaynakları karşılayabilir” şeklinde konuştu.
“Sınırların korunmasını ve güvenli şehirler istemek aşırı sağcılık değildir”
Avrupa siyasetine dair görüşlerini savunan ve kendisine yönelik aşırı sağcılık suçlamalarını reddeden Elon Musk, “Güvenli sınırlar, güvenli şehirler ve mantıklı kamu harcamaları istemek aşırı sağcılık değil, normal insanların talepleridir. İngiltere’de mevcut nüfus artışı ve Batı değerlerine tamamen karşıt görüşlerin yayılması devam ederse önümüzdeki 20 yıl içinde bir iç savaş kaçınılmaz hale gelebilir. Sosyal refah devletleri, yaşam standardı düşük insanları çekerek ekonomik bir güç oluşturuyor. Sadece topluma faydalı olacak, dürüst göçmenlerin kabul edildiği kontrollü göçü destekliyorum” dedi.
Yapay zeka devriminin siyasi çatışmalardan çok daha hızlı gerçekleşeceğini belirten Musk, söyleşiyi “İngiltere’deki olası bir iç savaş 20 yıl uzaklıktaysa, yapay zeka tekilliği 10 yıl uzaklıktadır. Yapay zeka ve robotik devrimi her şeyi domine edecektir” diyerek noktaladı.
Dünya Basını
Pekin ve Brüksel, küresel enerji geçişinin kurallarını baştan yazıyor

Project Syndicate için bir makale kaleme alan Emmanuel Guerin, Avrupa Birliği ve Çin’in küresel enerji geçişinde egemenlik kurmak amacıyla birbirlerinin geleneksel güç alanlarına yöneldiğini belirtti. Emmanuel Guerin, Çin’in küresel standartları belirlemeye odaklanırken Avrupa’nın sanayi tabanını yeniden inşa etmeye çalıştığını vurguladı.
Project Syndicate platformunda Emmanuel Guerin imzasıyla yayımlanan “Pekin Modeli Brüksel Etkisiyle Buluşuyor” başlıklı makalede, küresel enerji geçişinde güç dengelerinin yeniden şekillendiği kaydedildi.
Sciences Po bünyesindeki Paris İklim Okulu Dekan Yardımcısı ve Avrupa İklim Vakfı Üst Yöneticisi Özel Danışmanı olan Emmanuel Guerin, yazısında Avrupa ve Çin’in uzun yıllar boyunca birbirine rakip kalkınma ve enerji dönüşümü modellerini temsil ettiğini aktardı.
Guerin, Avrupa’nın öncelikle pazarlara, ortak kurallara ve çok taraflı kurumlara bağlı kaldığını, Çin’in ise sanayi politikasına, altyapı yatırımlarına ve üretime ağırlık verdiğini belirtti. Makalede, “Avrupa sıklıkla küresel ölçekte referans noktası haline gelen düzenlemeler üretti (‘Brüksel Etkisi’). Çin ise fabrikalar üretti” ifadelerine yer verildi.
Ancak makaleye göre bu ayrım günümüzde ortadan kalkıyor. Avrupa sanayi tabanını hızla yeniden inşa etmeye çalışırken Çin, uluslararası standartları ve yönetişim çerçevelerini etkilemeye daha fazla odaklanıyor. Guerin, Avrupalı karar vericiler Pekin’in sanayi stratejisini incelerken, Çinli liderlerin de Avrupa’nın uzun süre önce öğrendiği bir gerçeği fark ettiklerini kaydetti: “Kalıcı güç sadece teknolojileri üretmekten değil, aynı zamanda onları yöneten kuralları yazmaktan gelir.”
Guerin, bu eğilimlerin jeoekonomik gücün yapısındaki bir değişimi yansıttığını savundu. Makalede belirleyici sorunun artık kaynakları kimin kontrol ettiği, ürünleri kimin ürettiği veya her teknolojide kimin liderlik ettiği olmadığı ifade edildi. Asıl sorunun, bir sonraki enerji ve teknoloji dönüşümünün gerçekleşeceği değer zincirlerini kimin yönettiği olduğu vurgulandı.
Avrupa’nın temiz enerji teknolojilerindeki Çin imalat hakimiyeti ve derinleşen bağımlılıkları karşısında sanayi politikasını yeniden keşfettiğini aktaran Guerin; Sanayi Hızlandırıcı Yasası, Kritik Hammaddeler Yasası ve ilgili tedbirlerin, sanayi kapasitesi olmadan ortaya konan iklim hedefinin dayanıklılık değil, bağımlılık yarattığı bilincinden doğduğunu yazdı.
Çin’in ise güneş panelleri, bataryalar, elektrikli araçlar ve elektrik şebekeleri için dünyanın en büyük ekosistemini kurduktan sonra yalnızca sanayi liderliğinin yeterli olmadığı sonucuna vardığı kaydedildi. Çin’in Küresel Enerji Şebekeleri Geliştirme ve İşbirliği Örgütü üzerinden fotovoltaik, hidrojen, enerji depolama, yüksek voltajlı iletim, akıllı şebeke ve karbon muhasebesi alanlarında standartlar belirlemek üzere teknik komiteleri topladığı aktarıldı.
Guerin, bu adımları değerlendirirken makalesinde şu ifadelere yer verdi: “Bunlar mühendislik çalışmalarına benzeyebilir ancak bundan çok daha fazlasıdır. Bunlar, Çin’in temiz enerji ekonomisinin işletim sistemine sahip olma çabasını temsil ediyor. Endüstri standartlarını belirleyen ülke, bir teknolojiyi düzenlemekten fazlasını yapar. Kendisini yatırımları yönlendirebilecek, neyin neyle uyumlu çalışabileceğine karar verebilecek ve herkesin üzerine inşa etmek zorunda olduğu mimariyi sabitleyecek bir konuma getirir.”
“Sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye ve ucuz enerji gerektirir”
Makalede, Avrupa liderlerinin üretim kapasitesi olmadan koyulan kuralların stratejik özerklik sağlamadığını öğrendiği, Çin’in ise standartlar olmadan çalışan fabrikaların uluslararası etkiyi sınırlandırdığını gördüğü ifade edildi. Her iki tarafın da diğerinin onlarca yıldır mükemmelleştirdiği stratejik avantajların peşinden koştuğu vurgulandı.
Buna karşın bu yakınlaşmanın simetri anlamına gelmediğini belirten Guerin, iki tarafın da kendi geleneksel güç alanlarının ötesine uzanırken yeni ve yabancı zorluklarla karşılaştığını dile getirdi. Guerin makalesinde, “Bir sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye, ucuz enerji, yoğun tedarikçi ağları ve örtük bilgi gerektirir; bunların hiçbiri yalnızca düzenlemeler yoluyla ortaya çıkarılamaz” değerlendirmesinde bulundu.
Küresel standartları belirlemenin de kolay olmadığını ekleyen yazar, bir devletin her teknik komiteye personel atasa bile ürettiği standartları dünyanın geri kalanına kabul ettirmekte başarısız olabileceğini kaydetti.
“ABD sahayı Avrupa ve Çin’e bırakıyor”
Sürecin sonucunun üçüncü büyük bir faktörden etkileneceğini belirten Guerin, Hindistan, Endonezya, Brezilya ve çeşitli Körfez ülkeleri gibi hırslı devletlerin kendi sanayi kapasitelerini inşa ettiklerini aktardı. Ancak çoğu ülkenin bu tür stratejileri izleyemeyeceğini, standartları yazamayacakları ve fabrikaları kuramayacakları için Brüksel veya Pekin’de tasarlanan işletim sistemlerini devralarak seçmedikleri bağımlılıkları kabul etmek zorunda kalacaklarını vurguladı.
Makalede Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) konumuna ilişkin olarak ise şu ifadelere yer verildi: “Bir de enerji dönüşümünü tamamen terk ederek bu yarışın dışında kalmayı seçen Birleşik Devletler var. Fabrikalar kurmak veya elektrikleşmenin kurallarını yazmak yerine gümrük duvarları örüyor ve sahayı Avrupa ile Çin’e bırakıyor.”
“Üçüncü aşama zincirleri yönetmekle ilgili olacak”
Değer zincirlerinin yönetişiminin teknik olduğu kadar siyasi bir mesele de olduğunu vurgulayan Guerin, geleneksel sanayi politikası yaklaşımının değişmesi gerektiğini savundu. Temiz enerji yarışının ilk aşamasının teknolojileri icat etmek, ikinci aşamasının bunları ölçekli bir şekilde üretmek olduğunu belirten Guerin, makalesinde “Üçüncü aşama ise bunların dolaştığı, bağlandığı ve değer yarattığı zincirleri yönetmekle ilgili olacak” ifadelerini kullandı.
Guerin, Avrupa için çıkarılacak dersin sadece daha fazla fabrika kurmak olmadığını, Avrupa’nın gerçek stratejik avantajının kendi kurallarını herkesin kuralına dönüştürme konusunda kanıtlanmış yeteneği olduğunu kaydetti. Makale, “Enerji dönüşümü aynı nadir kombinasyonu ödüllendirir: Üretim kapasitesi, kural koyma yetkisi ve karmaşık sistemleri bir arada tutacak kurumlar. Hiçbir taraf sadece geleneksel güçlerine dayanarak kazanamaz” değerlendirmesiyle son buldu.
Dünya Basını1 hafta önceGlazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 1
Diplomasi6 gün öncePaşinyan’dan Moskova’ya demiryolu resti
Dünya Basını1 hafta önceGlazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 2
Dünya Basını1 hafta önceEski NATO yetkilisi Kujat’tan nükleer kış uyarısı
Avrupa1 hafta önce‘Yeraltı ülkesi’ geri geliyor: İsviçre sığınaklarında yeni ‘savaş düzenlemesi’
Asya2 hafta önceDeepSeek kullanıcılarının özel sohbetleri Google’a sızdı
Dünya Basını2 hafta önceProf. Pape: İran savaş öncesinden daha güçlü
Asya1 hafta önceÇin, ileri düzey çip üretimi açısından kritik önemedeki yerli litografi makinelerinin seri üretimine başladı










