Bizi Takip Edin

DÜNYA BASINI

Oskar Lafontaine yazdı: Biedermann ve kundakçılar

Yayınlanma

Çevirmenin notu: Üçüncü yılını yaşayan savaşta Ukrayna ve Batılı destekçileri, hala Rusya’nın asker sayısı ve silah üstünlüğüne yetişmekte zorlanıyor. Elbette, Ukrayna’nın kendi avantajları da mevcut: askerleri daha iyi motive edilmiş ve daha esnek hareket edebiliyorlar ama Rusya kalite farkını kapatıyor. Eğer ABD ve Avrupalı müttefikler, Rusya’nın silah üretimine yetişebilmesi için üretimini artırır ve Ukrayna’ya daha fazla teçhizatı bağışlarsa maçın döneceği hissiyatı olsa da bu ancak bir mucizeyle mümkün. Bu hissiyatı en çok dile getirenlerin başında Almanya Savunma Bakanı geliyor. Almanya’nın eski Maliye Bakanı ve Sosyal Demokrat Parti’nin (SPD) eski başkanı Oskar Lafontaine yazdı.


Biedermann ve kundakçılar

Oskar Lafontaine

Weltwoche

7 Mayıs 2024

Boris Pistorius, aylardır Almanya’nın en popüler siyasetçisi. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra “Bir daha asla savaş yok” diye yemin eden bir ülkede buna alışmak zaman alıyor. Pistorius, halkın büyük beğenisiyle Almanya’yı yeniden “savaşa hazır” hale getirmek istiyor. Onu ve meslektaşlarını dünya sahnesinde “savunma bakanı” olarak izlerken, aklıma her zaman 1980’lerin sonunda, Varşova Paktı’nın dağılmasından kısa bir süre önce, o zamanki Bulgar devlet başkanı Todor Jivkov’u Sofya’da ziyaret ettiğimde yaşadığım önemli hadise geliyor. Akşamları, bir Alman dili ve edebiyatı profesörü beni kentte gezdiriyordu ve üzerinde büyük harflerle “Savunma Bakanlığı” yazan etkileyici bir binanın önünden geçtik. Kolumdan tuttu ve “Yalan burada başlıyor. Eskiden orada ‘Savaş Bakanlığı’ yazıyordu,” dedi.

Boris Pistorius, geçtiğimiz günlerde Sandra Maischberger’in programına konuk oldu. Başarılı bir performanstı. “Savunma Bakanı” rahat, samimi ve hiçbir sorudan kaçınmayan bir tavır sergiledi. Seyirciler alkışladı ve sunucu, savaş ve barış konusunda konuğuyla büyük ölçüde aynı fikirde olduğunu gizlemedi. İzleyenler, Savunma Bakanlığı’nda Putin’in bize yakında saldırmasını engelleyecek bir adamın oturduğu hissiyle yatmaya gidebilirlerdi. Fakat Pistorius sadece ilk bakışta ikna ediciydi. Maischberger’in programında, psikologların “zayıf yönün ele verilmesi” dediği yaygın hatayı yaptı. İnsanlar kendi hatalarından başkalarını suçlama eğilimindedir. “Ruslar insanları kelimenin en kötü anlamıyla top yemi olarak kullanıyor,” dedi. ABD’nin, Berlin’deki savaş kışkırtıcılarının da desteğiyle Ukraynalıları jeostratejik hedefleri için top yemi olarak kullandığı ve bunun bedelini de hiç düşünmeden Almanlardan istediği aklına bile getirmedi. Amerikan Girişim Enstitüsü güvenlik uzmanı olan Kori Schake, 2023 baharında CNN’de “ABD, savunma bütçesinin yüzde 5’i ve sıfır askeri kayıpla Ukrayna ordusu ve Rusya ordusunu yok ediyor ve bu kesinlikle ABD’nin çıkarına,” diye övünmüştü. Ancak Alman ve Avrupalı savaş kışkırtıcıları, ABD’li politikacıların bu ve benzeri açıklamalarını hiç işitmedikleri anlaşılıyor.

“Vladimir Putin’in bir gün bir NATO ülkesine de saldırabileceğini hesaba katmalıyız. Uzmanlarımız bunun beş ila sekiz yıl içinde mümkün olabileceğini tahmin ediyor,” diyen Pistorius, ne yazık ki kendisinin de inandığı bu sorumsuz açıklamalarla, daha fazla silahlanma talebini yerine getirmek için Alman halkına korku salıyor. Bu bağlamda, Rusya’nın savunma harcamalarını kayda değer ölçüde artırdığına da dikkat çekiyor. Bu doğru, ancak NATO’nun 2023’te Rusya ile karşılaştırıldığında orduya on kat daha fazla, 1,3 trilyon dolar harcadığını saklıyor.

Bu noktada, Alman Savunma Bakanı’nın son on yıldır güvenlik politikalarına dair sürdürülen tartışmalara aşina olmadığı anlaşılıyor. Askeri denge barışı istikrara kavuşturur. Bu, eski Şansölye Helmut Schmidt’in savunma politikası anlayışının temel argümanıydı. Bu konu hakkında bir kitap bile yazdı. Pistorius ve tüm Batılı silahlanma taraftarları gibi bu ilkeyi göz ardı eden herkes, yeni silahlanma yarışından ve bunun sonucunda dünya çapında savunma harcamalarındaki çılgınca artıştan kısmen sorumludur. Alman Savunma Bakanı, yakında Alman askerlerinin Litvanya’ya, Rusya sınırına konuşlandırılacağını gururla vurguluyor.

Yahudilerin katiliyle anlaşmak

ABD diplomasisinin usta ismi George Kennan’ın Orta Avrupa için geliştirdiği, birliklerin ve askeri üslerin birbirinden ayrılması anlamına gelen “ayrışma” politikasından belli ki hiç haberi olmamış. Bu fikirler, Willy Brandt ve Egon Bahr’ın Doğu ve Gevşeme Politikasının temelini oluşturuyordu. Bu temel üzerine, uzun yıllar boyunca sosyal demokrat dış politikasının merkezinde yer alan ortak güvenlik kavramını geliştirdiler. Komşularıyla iyi geçinen bir ülke olmak ve güven inşa edici önlemler almak istiyoruz; Sosyal Demokratları tarihinin en büyük seçim başarısına ulaştıran eski Şansölye’nin bu dış politika değerleri, bugünün SPD yönetimine bariz biçimde yabancı.

Bir savunma bakanının diplomat olması gerekmez, ancak Almanya tarihini ve bunun getirdiği yükümlülükleri bilmelidir. Winston Churchill hakkında yeni çıkan bir biyografiyi tanıtırken Putin’in saldırganlığa son vermeyeceği konusunda uyarıda bulunması ve “Bunu açıkça söyledi. Tıpkı her zaman durmayacağını söyleyen Hitler gibi,” demesi bir gaftı. O da Alman politikacıların ve gazetecilerin çoğunluğu gibi Hitler’in imha savaşında 25 milyon Sovyet vatandaşının öldürüldüğünü unutmuş. Nasıl olur da hem Yahudi nefretiyle mücadele edip hem de Yahudi katili Stepan Bandera’nın hayranlarıyla anlaşabilir ve milyonlarca Rus’un Naziler tarafından katledilmesine rağmen Rus düşmanlığını fütursuzca körükleyebilirsiniz?

Bir savunma bakanında diplomatik beceri eksikliği hala görmezden gelinebilir olsa da stratejik akıl yürütme böyle bir sorumluluğu üstlenmek için olmazsa olmaz bir ön koşuldur. Fakat Pistorius, Ukrayna’ya Taurus seyir füzelerinin tedariki konusundaki tartışmada, stratejik akıl yürütmenin kendisine göre olmadığını gösterdi. Olaf Scholz, 500 kilometre menzile sahip ve Moskova’daki stratejik hedefleri yok edebilen seyir füzelerini Kiev’e tedarik etmenin sorumluluğunu alamayacağını açıklarken Pistorius, onu sırtından bıçakladı ve bunu yapmaya hazır olduklarını ağzından kaçırdı. Hava Kuvvetleri generalleri ve subaylarının, bu füzelerin Ruslar fark etmeden nasıl teslim edilebileceği ve programlanabileceği konusunda atıp tuttukları ortaya çıktığında bile askerlerinin önünde korumacı bir tavırla durmuş ve Şansölyeyi terslemişti.

Tuzağa düşmek

Daha sonra Maischberger başbakanın kararını savundu, ancak uluslararası hukukun saldırıya uğrayan Ukrayna’nın uzun menzilli füzelerle savaşı Rusya topraklarına taşımasına izin verdiğine dikkat çekti. Fakat hiçbir şekilde bunun Almanya tarafından sağlanan füzeler olmaması gerektiğini, zira bu durumda Federal Cumhuriyet’in kesin olarak savaşan taraf olacağını açıkça belirtmedi. Her halükârda, silah sevkiyatını savunan Almanların, ülkenin savaşan taraf olup olmadığı sorusunun nihayetinde kendileri veya uluslararası hukuk tarafından değil, yalnızca Rusya tarafından yanıtlanacağının farkında olmamaları şaşırtıcı. Taurus seyir füzeleri tedarik etmesi halinde düşeceği stratejik tuzağı göremeyen bir siyasetçinin savunma bakanı olmaması gerekir.

Bu göreve uygun olup olmadığı konusundaki şüpheler, sanki Rusya bir nükleer güç değilmiş gibi konuştuğunda da ortaya çıkıyor. Bununla karşı karşıya kaldıklarında Alman koltuk stratejistleri her zaman ABD’nin nükleer şemsiyesine işaret ediyor. Ancak bu bir yanılsamaydı ve öyle olmaya devam ediyor. Hiçbir ABD başkanı, Rusya’nın bir Avrupa kentine yönelik nükleer saldırısının ardından ülkesinin Rusya’dan atılacak kıtalararası füzeler tarafından yok edilmesi riskini göze almaz.

Avrupalılar bunu ne zaman anlayacak ve ortaya çıkan yeni dünya düzeninde süper güçler arasında arabulucu bir barış gücü olarak kendi kaderlerini ellerine alacaklar?

Avrupa’nın Latin Amerikalılaşması mı?

DÜNYA BASINI

Çin’de realist ekolün temsilcisi Yan Xuetong: Trump Tayvan Boğazı’nda Çin’le savaşa girmek istemez  

Yayınlanma

Çin realizminin öncülerinden Yan Xuetong, yaklaşan ABD başkanlık seçimleri öncesi değerlendirmelerde bulundu: “Trump, Tayvan Boğazı’nda Çin ile savaşa girmek istemez. Boğazda bir savaşı önleme konusunda Biden’dan daha temkinli davranacaktır… Ancak Çin ile ABD arasındaki ticari anlaşmazlığın daha da kötüleşmeye devam edeceğini düşünüyorum.”

Tsinghua Üniversitesi Uluslararası Çalışmalar Enstitüsü Direktörü ve The Chinese Journal of International Politics dergisinin baş editörü olan Prof. Dr. Yan Xuetong, ayrıca Çin’de Uluslararası İlişkiler (Uİ) disiplininde realist yaklaşımın temsilcisidir.

Çin akademisinin kendine özgü, Batı dışı Uluslararası İlişkiler teorisi geliştirme çabalarına öncülük eden isimlerden biri olan Yan Xuetong, 2005 yılında Uluslararası İlişkiler disiplinini Batılı olmayan düşünce ve tarihsel deneyimlerle zenginleştirmeyi amaçlayan bir araştırma projesi başlatmıştır. Batılı realist yaklaşımın temel varsayımlarını eski Çin felsefesinden türetilen yeni kavramlarla birleştiren Yan, ahlaki realizm (moral realism) teorisini geliştirmiştir. Ahlaki realizm teorisi ile Çin’in yükselişini ve uluslararası düzendeki değişimleri açıklamayı hedefleyen Yan Xuentong, realist yaklaşımın merkezindeki ‘güç’ unsurunu Çin felsefesinden ödünç aldığı ‘ahlak’ kavramı ile birleştirerek ‘büyük güç’ için yeni bir tanımlama yapmaktadır.

Aşağıda çevirisini paylaştığımız röportaj, Yan Xuetong’un ve aynı ekolden gelen Çinli entelektüellerin, Çin’e özgü realist yaklaşımla ABD-Çin ilişkilerini, Çin’in uluslararası düzendeki rolünü ve çok kutupluluk tartışmalarını nasıl okuduğunu anlamak açısından önemli. Öte yandan Çin Uİ akademisinde Yan’ın realizmini eleştiren, eksik bulan ve özgün teori geliştirme iddiasıyla kendi kavramlarını üretmeye çalışan farklı yaklaşımlar da mevcut.

***

Önümüzdeki 10 yıl: Tsinghua Üniversitesi’nden Yan Xuetong, Trump, Tayvan ve bunların Çin için ne anlama geldiğini anlatıyor

Kawala Xie, South China Morning Post

-Sizce eski ABD Başkanı Donald Trump Tayvan konusunda nerede duruyor? Son döneminde yaptığı gibi “tek Çin” politikasına meydan okuyacak mı?

Trump’ın Tayvan konusunda ABD Başkanı Joe Biden’dan daha ileri gideceğini sanmıyorum. Biden ve Trump dönemlerinin politikalarını karşılaştırırsanız, Biden’ın [yönetiminin] Tayvan’ın bağımsızlığına Trump’tan daha meyilli olduğunu görürsünüz. Fark etmiş olabileceğiniz bir husus da Trump’ın her zaman Soğuk Savaş’tan bu yana yeni bir savaşa dahil olmayan tek ABD başkanı olduğunu iddia etmesidir. Bu ne anlama geliyor? Trump gerçekten de Tayvan Boğazı’nda Çin ile savaşa girmek istemiyor. Boğazda bir savaşı önleme konusunda Biden’dan daha temkinli davranacaktır.

-İki ülke başkanının kasım ayında San Francisco’da bir araya gelmesinden bu yana Çin ve ABD arasında bir şey değişti mi? Zirve herhangi bir şey başardı mı?

San Francisco zirvesi aslında Çin ve ABD’nin Tayvan konusunda savaşa girmesini engelledi. Çin ve ABD arasındaki ana temel sorunu çözdü.

Tayvan lideri William Lai Ching-te’nin göreve başlamasının ardından bu kez Tayvan Boğazı’nda yapılan tatbikatların son gününde Çinli ve Amerikalı askeri yetkililer bir video görüşmesi gerçekleştirdi. Bu da Çin ve ABD’nin Tayvan ihtilafının bir savaşa dönüşmesini engellemek için bir kriz yönetim mekanizması kurduğunu gösteriyor.

Çin ve ABD arasındaki çatışma ve karşı karşıya gelme zirvenin ardından durmadı ancak iki önemli şekilde değişti. Birincisi, daha da kötüye gitti: ABD, Çin’i çevreleme politikasını teknolojik ayrışmadan ticari korumacılığa kadar genişletti… Çin ile ABD arasındaki ticari anlaşmazlığın daha da kötüleşmeye devam edeceğini düşünüyorum.

Peki diğer nispeten olumlu değişiklik nedir? İki taraf, öğrenciler arasında, ikinci aşama diyaloglarda ve akademik değişimler de dahil olmak üzere sosyal değişimleri güçlendirmek için bir anlaşmaya vardı. Çin ve ABD arasındaki sosyal değişimler bir önceki yıla göre daha rahat bir hale geldi.

-Pekin bu alışverişlerin Trump’ın Beyaz Saray’a dönme ihtimali nedeniyle sekteye uğrayabileceğinden endişe ediyor mu?

Seçimin sonucu ne olursa olsun, Trump ya da Biden kazansın, Çin-ABD ilişkilerinin şu andan gelecek yılın ilk yarısına kadarki genel eğilimi sürekli kötüleşme yönünde olacaktır. Seçimler yoğunlaştıkça, her iki taraf ve partileri Çin’e karşı daha sert olmak zorunda kalıyor, bu nedenle Biden yönetimi kesinlikle ikili ilişkiler için yapıcı olmayan bazı yeni politikalar getirecektir.

Ancak kimin kazandığına bağlı olarak etkiler farklı olacaktır. Biden kazanırsa, ikili ilişkiler temelde şu anda olduğu gibi aynı yolda devam edecek. Ancak Trump kazanırsa – ki kazanma ihtimali giderek artıyor – Çin ve ABD arasındaki ekonomik çatışma artacak ve güvenlik konusundaki anlaşmazlıklarından bile daha ciddi olacak.

Trump, Çin ürünlerine yönelik gümrük vergilerini Biden’dan daha büyük ölçekte artırırsa, Çin kesinlikle kendi önlemleriyle karşılık verecektir. Eğer [Washington] Çin ürünlerinin ithalatını kısıtlarsa, Çin de Amerikan ürünlerine ancak belli bir ölçüde kısıtlama getirebilir.

-Trump kazanırsa, Çin’in Avrupa Birliği ile ilişkileri nasıl olacak?

Biden ya da Trump’ın kazanmasından bağımsız olarak, önümüzdeki yıl Çin-AB ilişkilerinde kademeli bir iyileşme olacaktır. Zira İsrail-Hamas savaşı Avrupa ülkeleri ile ABD arasındaki mesafeyi açmıştır.

Avrupa ülkeleri Gazze konusunda stratejik olarak ABD ile aralarına mesafe koydukları sürece, bu konudaki pozisyonları kaçınılmaz olarak Çin’inkine yakın olacaktır. Dolayısıyla Çin ile Avrupa arasındaki ilişkilerin geliştirilmesine yönelik siyasi koşullar, Avrupa ülkelerinin Çin’i eleştirdiği Ukrayna savaşının yaşandığı döneme kıyasla daha iyi olacaktır.

ABD’nin müttefikleri buna hazırlanmaya başladı. Daha bu yıl Almanya Başbakanı [Olaf Scholz] Çin’i ziyaret etti ve Çin, Japonya ve Güney Kore arasındaki diyalog 4 buçuk yıl sonra yeniden başladı. Bunun nedeni açık: Trump’ın güvenlik konularında Biden kadar güçlü bir şekilde Çin’in karşısına çıkacağını düşünmüyorlar. Başka bir deyişle, Trump’ın müttefiklerine sağladığı güvenlik korumaları Biden dönemine göre çok daha zayıf olacak, bu nedenle Çin ve ABD arasında tuttukları dengeyi ayarlamaları gerektiğini biliyorlar.

-Çin son Japonya-Filipinler güvenlik anlaşmasından endişe duymalı mı?

ABD’nin başlıca stratejik rakibi olarak Çin de hazırlıklı olmalı. Çin’in de ABD müttefikleriyle ilişkilerini geliştirmek için inisiyatif alacağını düşünüyorum – muhtemelen güvenlik açısından değil. Çin’in bu ülkelerle ekonomik ve sosyal ilişkilere ağırlık vermesi daha muhtemel. Çünkü ister Avrupa, ister Japonya, ister Güney Kore ya da başka bir ülke olsun, Çin pazarına hala ihtiyaçları var.

-AB, Çin’in elektrikli araçlar gibi yeni enerji ürünlerine yönelik sübvansiyon iddialarına ilişkin soruşturma başlattı. Sizce bu tür ticari anlaşmazlıkları yönetmenin bir yolu var mı? 

ABD güvenlik konusunda müttefikleriyle arasına mesafe koydu diye Çin ile ABD müttefikleri arasındaki ekonomik ilişkiler otomatik olarak iyileşmeyecektir. Çin’in bu konuda hala yapması gereken çok şey var.

Avrupa Birliği bu konuda iyi bir örnektir. Çin ve ABD arasındaki stratejik ilişki ne olursa olsun, Avrupa, Avrupa pazarına karşı daha korumacı olma eğilimindedir. Popülizm ve korumacılık da yükselişte.

Ben şahsen Çin ve Avrupa ülkelerinin ticari anlaşmazlıkları çözmek istiyorlarsa, birbirlerine karşı kısasa kısas misilleme yapmak yerine yeni alanlarda işbirliğine odaklanmaları gerektiğini düşünüyorum. Örneğin, elektrikli otomobiller konusunda Avrupa, Çin ile üretim konusunda ortak çalışmalar yapabilir ve bunu Avrupa ülkeleri için karlı hale getirebilirse işbirliğini yeniden gözden geçirebilir. Çin’den daha fazla araba ithal etmesi, Çin’in elektrikli araba yapması için daha fazla parça ihraç edebileceği anlamına geliyor. Çin arabalarını ithal etmezse, Çin daha az üretecek ve o zaman da daha az parça ihraç edecektir. Çin ve Avrupa arasındaki ekonomik ilişkilerin gelişmesine yardımcı olabilecek böyle bir çıkar ilişkisi kurmalıdır.

-Önümüzdeki 10 yıl içinde Çin-ABD ilişkileri hakkında bir tahminde bulunmak ister misiniz? İki ülke ekonomik, teknolojik ve askeri güç açısından nasıl karşılaştırılacak?

Uluslararası ilişkiler açısından, İsrail-Gazze savaşı ABD’nin küresel siyasi etkisini azaltacaktır. Bu zaten çok açık, çünkü müttefikleri bile bu konuda onunla aralarına mesafe koymak zorunda. Bu durum savaşın sonuna kadar da değişmeyecek.

ABD’nin [uluslararası] ilişkileri daha da kötüleşirken, Çin’in [uluslararası] ilişkileri de mutlaka iyileşmek zorunda değil. Ancak ABD’nin diğer büyük güçlerle stratejik ilişkileri zayıflayacağından, Çin ile ABD arasındaki stratejik denge ABD’nin aleyhine bozulacaktır.

Çin ve ABD’nin ekonomik büyüklükleri halihazırda diğer büyük güçlerin dört ila yedi katı olduğu için, kapsamlı güç açısından Çin ve ABD önümüzdeki 10 yıl içinde diğer ülkelerle aralarındaki farkı daha da açacaktır. ABD’nin GSYİH’si, Çin hariç diğer büyük ülkelerin GSYİH’sinden en az yedi kat daha fazladır. ABD ekonomisi yılda yüzde 1 büyürse, Çin dışındaki ülkelerin aradaki farkın açılmasını önlemek için en az yüzde 7 büyümesi gerekir. Bunu başarmak mümkün değil.

Peki ya Çin? Diğer ülkelerle Çin arasındaki GSYİH farkı en az dört kat, yani … Çin yılda yüzde 2 büyürse, bu ülkelerin aradaki farkın açılmasını önlemek için yüzde 8 büyümeleri gerekecek. Bu da sadece küçük bir olasılıktır. Çin’in yıllık en az %2 ya da daha fazla büyümeyi sürdürmesi zor değil.

Çin’in ikinci çeyrek büyümesi %4,7 ile beklentilerin altında kaldı. Bunun sonucu olarak Çin ve ABD arasındaki iki kutuplu yapı daha belirgin hale gelecektir.

İkinci olarak, önümüzdeki beş yıl içinde, 2024’ten 2029’a kadar, Çin ve ABD arasındaki GSYİH farkı açılma tehlikesiyle karşı karşıyadır. Neden mi? Yapay zeka ve çip araştırma ve üretiminde Çin ve ABD arasındaki fark giderek artıyor ve bu iki şey hem Çin hem de ABD ekonomilerinin giderek daha fazla bağımlı olduğu gelecekteki dijital ekonomi üzerinde büyük bir etkiye sahip.

Bir başka faktör de önümüzdeki beş yıl içinde Çin’deki yabancı ve Çinli özel yatırımların ABD’deki yabancı ve Amerikalı özel yatırımlardan daha az olabileceği. Dolayısıyla, ABD’deki toplam yatırım Çin’dekinden daha büyüktür ve ABD’nin yapay zeka ve çip araştırma ve geliştirme alanında Çin ile arasındaki fark da açılabilir. Sonuç olarak, Çin ve ABD’nin GSYİH farkı açılma tehlikesiyle karşı karşıya.

Savunma harcamaları açısından ABD yılda 900 milyar ABD dolarının üzerinde harcama yapmaktadır. Çin ise bunun yüzde 30’undan daha azını harcamaktadır. ABD de savaşlara katılıyor ve savaş deneyimi kazanıyor. Dolayısıyla önümüzdeki beş yıl içinde Çin’in askeri güç bakımından ABD ile arasındaki farkı kapatması daha az mümkün.

2030’dan 2034’e kadar ise tahmin yapmak daha zor. Çünkü 2030’a kadar “karşı küreselleşme” daha güçlü olacak ve hem Çin hem de ABD önceki beş yıla göre daha büyük kalkınma sorunlarıyla karşı karşıya kalacak. Popülizm dünyanın ideolojisine hakim olacak ve her iki ülkenin de bununla başa çıkmak için büyük politika düzenlemeleri yapması gerekecek. Her iki ülke için de içeride ve dışarıda daha büyük zorluklar yaşanacak. Bakalım kim bununla daha iyi başa çıkabilecek.

Bu dönemde Çin’in ABD ile arasındaki güç farkını kapatması gibi büyük bir ihtimal olduğunu düşünmüyorum. Ancak aradaki farkın açılmasını durdurmak mümkün. Çin ile ABD arasındaki fark bu dönemde yeniden daralmaya başlayabilir mi? Bu mümkün, ancak bu Çin’in ABD’den daha fazla politika reformu yapıp yapamayacağına bağlı.

-Yani yükselen Doğu ve gerileyen Batı fikri geçerli olmayabilir mi?

“Doğu yükseliyor ve Batı geriliyor” demekle ilgili iki sorun var. Birincisi, Doğu ve Batı’nın kimler olduğu net değil. Doğu Hindistan’ı, Brezilya’yı, Güney Afrika’yı, Vietnam’ı ya da Küba’yı kapsıyor mu? Doğu Rusya’yı da kapsıyor mu? Rusya kendisini kesinlikle bu şekilde görmüyor. O halde grupların ne olduğunu bilmiyorsak, kimin yükseldiğini ve kimin gerilediğini nasıl bilebiliriz?

İkinci olarak, bir yükseliş ve düşüşü nasıl değerlendirirsiniz? Hızlı GSYH büyümesi ya da dünya GSYH’sinde büyük bir paya sahip olmak yükseliş anlamına mı gelir? Yoksa teknolojideki daha hızlı gelişmeler mi? Doğu ve Batı’nın kim olduğunu ve yükseliş ve düşüş kriterlerini bilmediğimizde, bu sözün sadece [bazı] insanların hüsnükuruntularını yansıttığını düşünüyorum… Diledikleri şey gerçek olmayacaktır – bu karşılaştırmalı güçteki değişime bağlıdır.

Eğer Doğu’yu sadece Çin, Batı’yı da sadece ABD olarak tanımlarsanız, 2002’den 2012’ye kadar geçen 10 yılda Çin gerçekten de GSYİH açısından ABD ile arasındaki farkı hızla kapattı. Ancak bugün artık durum böyle değil. ABD doları cinsinden dünyanın toplam GSYH’sinde Çin ve ABD’nin oranını karşılaştırırsak, şu anda daralmıyor, aksine genişliyor.

-Eğer önümüzdeki on yıl içinde dünya daha da iki kutuplu hale gelecekse, bu Çin’in çok kutuplu bir düzeni destekleme politikasını nasıl etkiler?

“Çok kutupluluk” terimi dünyanın nesnel bir tanımı değildir – bu bir temennidir, gerçeklik değil. Pek çok ülke çok kutupluluğu ilerletmek istiyor, ABD bile. ABD … [dünyanın] iki kutuplu olduğunu söylemiyor, çünkü ABD Çin’in kendisiyle eşit düzeyde olduğunu kabul etmek istemiyor. Diğer büyük ülkeler de çok kutuplulukta ısrar ediyor, çünkü dünyanın bir kutbu olmak istiyorlar.

Çin dünyanın çok kutuplu hale geleceğini umuyor ve bu nedenle çok kutupluluğu teşvik edeceğini söylüyor. Ancak iki kutuplu bir yapıya doğru olan mevcut eğilimin, herhangi bir ülkenin bunu durdurma kabiliyetinden çok daha güçlü olduğu açıktır.

İki kutuplu bir dünyada, iki süper güç orta bölge ülkeleri olarak adlandırılan ülkeler için rekabet edecektir. [Bu ülkeler] taraf tutmamayı, bağlantısız olmayı tercih ederler, böylece her ikisinden de faydalanabilirler. Ancak tek kutuplu bir dünya söz konusu olduğunda bu stratejiyi kullanamazlar.

Küresel Güney” kavramı yeniden popüler olmaya başladı çünkü Çin ve ABD rekabet ettiğinde, bu ülkeler aralarındaki çatışmaları kendi çıkarlarına hizmet etmek için kullanabilirler. Bu da Çin’i dezavantajlı duruma düşürüyor.

Çin’in Küresel Güney politikası, örneğin Hindistan’ınkinden farklıdır. Çin’in mevcut politikası, kendisinin Küresel Güney kavramından dışlanmasını engellemektir. Hindistan hükümetinin politikası ise bunun tam tersi: Çin’i Küresel Güney kavramının dışında tutmak ve kendisinin bu gruplaşmanın en önemli temsilcisi olduğunu vurgulamak.

Çin, Batılı ülkeleri içermeyen BRICS gibi çok taraflı örgütlerde Rusya ile birlikte bu kavramı desteklemeyi umuyor. [Çin, üyesi olduğu tüm Batılı olmayan örgütlerin bu Küresel Güney kavramına dahil olmasını ve böylece bu grubun bir parçası olma stratejik hedefine doğal olarak ulaşabilmeyi umuyor.

-Rusya ve Ukrayna arasındaki savaş konusunda, Çin’in barış görüşmelerine aracılık etmesi mümkün mü?

Bence Rusya ve Ukrayna’nın bu yıl doğrudan diyalog kurması pek olası değil. Savaş alanında mutlak bir çıkmaz yok, dolayısıyla iki tarafın oturup konuşması pek olası değil. Her ikisi de artık savaş alanında ilerlemelerinin mümkün olduğuna inanıyor.

Trump’ın seçimi kazanıp gelecek yıl göreve geleceğini ve ABD’nin Ukrayna politikasını değiştireceğini varsayarsak, doğrudan müzakereler mümkün olacaktır. ABD Ukrayna’nın başlıca askeri destekçisi olduğu için Avrupa’nın sağladığı askeri yardım Ukrayna’yı uzun vadede desteklemeye yetmiyor. Bu durumda 2025 yılında bir müzakere ihtimal dışı bırakılamaz.

Çin ne savaşın başlatıcısı ne de katılımcısıdır. Avrupa ülkeleri ve ABD’den farklı olarak, aslında askeri yardım sağlayıcıları olarak savaşa dolaylı olarak dahil olmuşlardır. Dolayısıyla Çin’in oynayabileceği rol onlarınki kadar büyük değildir. Çin’in barış yapıcılığı yapıcıdır, ancak müzakereleri kolaylaştırmada oynayabileceği fazla bir rolü olmayabilir.

-Avrupa ülkeleri sık sık Çin’in Rusya üzerinde etkili olmasını umduklarını söylüyorlar. Sizce bu beklenti çok mu yüksek?

Nisan ayında Avrupa’yı ziyaret ettiğimde birçok kişi bana bu soruyu sordu. Bence bu soruyu sormalarının nedeni uluslararası siyasetin temel yasalarını anlamamaları. Rusya dünyada nükleer bir güç ve [BM] Güvenlik Konseyi’nin daimi üyesi. Çin, Rusya’yı büyük politika değişiklikleri yapması için nasıl etkileyebilir? Bu mümkün değil. İsrail nükleer silahlara sahip olmasına rağmen büyük bir güç değil ve Güvenlik Konseyi’nin daimi üyesi de değil. Çok küçük bir ülke ama Avrupa devletleri ve ABD birlikte Gazze’deki savaşı sürdürmesini engelleyemez. Rusya’yı barışa ikna etmek Çin’in kapasitesinin ötesindedir.

-Çin ayrıca Hamas ve El Fetih arasındaki görüşmeleri de kolaylaştırdı. Sizce Çin Gazze’deki çatışmada nasıl bir rol oynayabilir?

Bence Çin, Hamas ve El Fetih’in nasıl uzlaşabileceklerini, ortaklaşa yönetebileceklerini veya belirli siyasi ilişkiler kurabileceklerini tartışmak için savaş sonrasına kadar beklemek zorunda olduklarına inanmıyor. Çin, Gazze konusundaki tutumları ve gelecekte Filistin meselesine nasıl yaklaşacakları konusunda onları müzakere etmeye teşvik etmenin şimdi mümkün olduğuna inanıyor.

Bu nedenle Çin, Hamas ve El Fetih’i Pekin’de görüşmeye davet etti. Bunun iki taraf arasında uzlaşma için bir başlangıç noktası oluşturduğunu düşünüyorum. Bunun sonunda taraflar arasında bir uzlaşmaya varılıp varılamayacağını ve Gazze Şeridi’nin ortak yönetiminin sağlanıp sağlanamayacağını bilmiyorum çünkü müzakerelerin sonucu sadece El Fetih ve Hamas’ın uzlaşıp uzlaşamayacağına değil aynı zamanda İsrail ve ABD’nin bölgeyi yönetmelerine izin verip vermeyeceğine de bağlı. Dolayısıyla korkarım ki müzakerelerin daha çok taraflı bir uluslararası ortamda yürütülmesi gerekecek.

-Birçok kişi Güney Çin Denizi’nde bir çatışma olasılığının Tayvan Boğazı’ndakinden daha fazla olduğunu söylüyor. Siz ne düşünüyorsunuz?

Tayvan meselesinin Çin ve ABD arasında askeri çatışmaya yol açma ihtimali artık daha düşük çünkü iki ülkenin bir yönetim mekanizması var. Tayvan Boğazı’ndaki askeri çatışma kontrol altına alındı, bu nedenle şimdi herkes Güney Çin Denizi meselesini tartışmaya başladı. Her iki meselenin de kazara bir çatışmayı ateşleme riski var, ancak Çin ile ABD arasında bir savaşa dönüşme riski yok.

1991’den bu yana Doğu Asya’da Güney Çin Denizi de dahil olmak üzere birçok küçük çaplı askeri çatışma yaşandığını, ancak bu bölgedeki ülkeler arasında savaş yaşanmadığını görebilirsiniz. O zamandan bu yana 33 yıl geçti, dolayısıyla Çin ve ABD’nin Doğu Asya’da küçük çaplı askeri çatışmaların ya da kazaların savaşa dönüşme ihtimalini önleyebilecek kapasitede olduğunu düşünüyorum.

-Rusya’nın Kuzey Kore için Çin’den daha öncelikli olduğu ve Moskova ile Pyongyang’ı birbirine yaklaştırdığı yönünde bazı tartışmalar var. Siz bunu nasıl görüyorsunuz? 

Kuzey Kore’nin ekonomik ve askeri gücü o kadar küçük ki Rusya’ya sağlayabileceği destek, ister savaş alanında, ister ekonomik kalkınmada, isterse de uluslararası etki anlamında olsun, çok sınırlı. Rusya için Kuzey Kore’nin desteği hiç yoktan iyidir ama önemli bir anlamı yoktur. Benzer şekilde, Rusya şu anda savaşta her şeyini ortaya koyuyor, bu nedenle Kuzey Kore’ye belirleyici ve büyük ölçekli destek sağlayamıyor.

Putin ve Kim, Batı ile artan gerilimin ortasında ‘şimdiye kadarki en güçlü’ savunma anlaşmasını imzaladı. Bu anlamda, iki taraf arasındaki ilişki nasıl gelişirse gelişsin, Kuzey Kore ve Rusya’nın Çin’e olan ihtiyacı, karşılıklı olarak birbirlerine olan ihtiyaçlarından çok daha fazladır. Dolayısıyla bu durum, ne tür bir ilişki geliştirirlerse geliştirsinler, Kuzey Kore ile Çin arasındaki ilişkinin ve Rusya ile Çin arasındaki ilişkinin önemli ölçüde etkilenmeyeceğini belirlemektedir.

 –Kore yarımadasının nükleer silahlardan arındırılması Çin’in diplomatik öncelikleri arasında yer alıyor mu?

Çin için Kore yarımadasındaki güvenlik odağımız sahada neler olup bittiğine bağlı. Farklı sorunlar farklı zamanlarda farklı krizlere yol açmıştır ve her zaman önce en acil olanları ele almanız gerekir.

Şu an için en büyük istikrarsızlık kaynağı ABD politikası ve ABD, Japonya ve Güney Kore arasında artan askeri tatbikatlardır. Kuzey Kore birkaç yıldır nükleer deneme yapmadı. Nükleer silahları olumlu bir faktör olmayabilir ancak Kore yarımadasındaki mevcut istikrarsızlığın en doğrudan nedeni de değiller.

Hem Kuzey Kore hem de ABD’nin bölgesel istikrarsızlık üzerinde etkisi var ama ABD faktörü şu anda daha büyük, daha doğrudan ve daha acil.

-ABD, Japonya ve Güney Kore arasındaki askeri ittifakın Kuzey Kore ve Çin’e karşı “caydırıcılıklarını” artıracağını düşünüyor musunuz?

Trump’ın göreve gelmesi halinde bazı değişimler olabileceğini düşünüyorum çünkü ABD halihazırda Gazze ve Ukrayna’daki savaşlara dahil olmuş durumda. Doğu Asya’da üçüncü bir askeri çatışmayı kışkırtmak ABD için iyi mi? Hem içeride hem de dışarıda başı dertte. Peki Trump neden Biden’ın politikalarını izleyip kendisini de aynı belaya bulaştırsın?

Okumaya Devam Et

DÜNYA BASINI

Biden “bunaklığında” yalnız değil

Yayınlanma

Çevirmenin notu: Aşağıda çevirisine verdiğimiz makale, Asia Times‘ta “Spengler” imzasıyla yayınlandı. Bunu özellikle vurguluyoruz; zira yazarıni iki dünya savaşı arasında hayli ünlenen ve daha sonra nazizmin de düşünsel “kanonu” içerisinde yer alan Oswald Spengler’e ve onun “Batının çöküşü” temasına yakın olduğu ve kendisine bu nedenle bu mahlası seçtiği anlaşılıyor. Yazara göre Biden’ın “bunaklığı” sadece ona ait değil, Batı medeniyetine ait bir fenomendir. Bunun esas belirleyeni ise demografidir. Metindeki köşeli parantezler çevirmene aittir.


Biden’ın, ve bizim, bunaklığımız…

Spengler
Asia Times
13 Temmuz 2024
Çev. Leman Meral Ünal

Yaşlılıkla tanıştık, o biziz.

Ağır bir şekilde yaşlanan sadece zavallı Joe Biden değil. Dünyanın zengin ulusları da yaşlanıyor ve bunun sonuçları bir Batılı liderin geçici süreliğine aşağılanmasından çok daha acı verici olacak.

Başkanın zihinsel yetkinliğini kanıtlama çabalarına dudak bükmek yerine, belki de aynaya daha dikkatli bakmalıyız. Dante bile Batı’nın ihtiyarlığını daha iyi istiare eden bir “Inferno” [İlahi Komedya’da adı geçen cehennem], sakini icat edemezdi.

Doğurganlıkta eşi benzeri görülmemiş (ve tabii pratikte imkânsız) köklü bir değişiklik olmazsa, dünyanın (kişi başına düşen milli geliri 16,000 ABD dolarının üzerinde olan) yüksek gelirli ülkelerinin çalışma çağındaki nüfusu, içinde bulunduğumuz yüzyılda yüzde 20 oranında azalacak. Kuşkusuz bunun zaman içinde yıkıcı ekonomik sonuçları olacaktır. Hatta küresel stratejide şimdiden tayin edici sonuçlar doğurmaya başladı bile.

Çocuksuz ülkelere gelince, onlar da geleceklerine kayıtsız ve bugünlerine ilgisizler.

Law & Liberty için 10 Temmuz’da kaleme aldığım bir makalede, dünyayı çok kutupluluğa iten tektonik gücün tam da bu olduğunu savundum. Orta gelirli olarak adlandırılan ülkelerin çalışma çağındaki nüfusu, daha yavaş da olsa, yüzyılın geri kalanında artmaya devam edecek ve “Küresel Güney”, dünyanın en kıt kaynağından, yani modern bir ekonominin gereklerini yerine getirmek üzere eğitilebilecek çalışma çağındaki insanlardan, en büyük payı alacak.

Grant Newsham’ın 9 Temmuz’da bu sitede bildirdiği gibi, Japonya geçen yıl ihtiyaç duyduğu askeri personelin yarısını dahi işe alamadı. Albay Newsham konuya dair şunları yazıyordu: “Japon Öz Savunma Kuvvetleri (JSDF) hiçbir zaman gerçek bir savaşa girmedi, fakat geçen yıl ezici bir yenilgiyle karşı karşıya kaldı- işe alım hedeflerini yüzde 50 oranında kaçırdı. Bir önceki yıl bu oran yüzde 35’ti. Yıllardır da yüzde 20 civarında eksiklik yaşıyor. Dolayısıyla, JSDF eski moda, yetersiz personele sahip ve aşırı çalışan bir güç.”

Japonlar savaşmak istemiyor. Rusya’nın Şubat 2022’de Ukrayna’yı işgal etmesinden bu yana silahlı kuvvetleri git gide küçülen Almanlar da öyle. Avrupalılar ve Japonlar savaşmak istemiyor. Neden istesinler ki? Gelecek nesiller olmayacaksa, kim gelecek nesiller için hayatını ortaya koyar?

2015 yılında Gallup, 60’tan fazla ülkenin vatandaşına ülkeleri için savaşmaya ne denli istekli olduklarını sordu. Japonya sadece yüzde 11’lik olumlu yanıt oranıyla sonuncu sıraya yerleşti. Japonya’nın doğurganlık oranında son sıralarda yer alması bu bağlamda hiç de tesadüf değil. Kadın başına üç çocuk doğurganlık oranına sahip olan İsrailli Yahudiler, aşağıdaki grafiğin sağ üst çeyreğinde yer alan tek örnek.

Gerçekten de dünyanın sanayileşmiş ulusları arasında doğurganlık, savaş ve mücadele ruhu arasında güçlü bir ilişki var.

Elbette doğurganlık oranı her şeyi açıklamıyor; 2015’te Gallup anketi yapıldığında Rusya ve Ukrayna’da doğurganlık oranı düşük olmasına rağmen savaşma isteği göreli olarak yüksekti.

Ukrayna savaşı, İkinci Dünya Savaşı sırasında milyonların savaştığı aynı topraklarda bugün sadece birkaç yüz bin muharip askeri tutabiliyor. Sovyetler Birliği 1943’te Harkov’u geri aldığında kente 1,2 milyon asker yığmış, bunların 200.000’ini ise savaş meydanında kaybetmişti. Bugün bu kentin etrafında Rusya’nın belki de bu sayının yüzde biri kadar askeri anca var.

Amerika’nın (NATO) müttefiklerinden ulusal ordularını güçlendirmeleri yönünde çağrılar yapılırken, olan şey bunun tam tersi. Savunma harcamalarında fark yaratacak kadar büyük ekonomilere sahip Amerikan müttefikleri olan Japonya ve Almanya, savunma harcamalarını arttırma taahhütlerinden sessiz sedasız vazgeçiyorlar.

Japonya 2027 yılına kadar savunma harcamaları için 43 trilyon yenlik (yani yaklaşık 272 milyar ABD doları) bir taahhütte bulunmuştu, bunun büyük bir kısmı ise ABD F35’leri ve diğer pahalı yabancı donanımların tedariki şeklinde olacaktı. Ne var ki Japonya tedarik maliyetlerini, dolar başına 108 yenlik döviz kuru üzerinden hesapladı, ancak bu oran şu anda yaklaşık 160 yen civarında. Bu da fiili alımlarda ciddi bir kesinti anlamına geliyor.

Bu arada Almanya’nın geçen haftaki bütçe müzakereleri, Alman savunma bütçesinde planlanan artışın pek çoğunu ortadan kaldırdı. Savunma Bakanı Boris Pistorius, “İmzaladığımdan çok daha azını aldım ve bu beni gerçekten kızdırıyor” diye yakınıyordu. Rusya’nın Ukrayna’yı işgalinden bu yana Almanya’nın silahlı kuvvetleri küçüldü. 1989 yılında ülkenin savaşa hazır 12 tümeni var iken bugün ise tek bir tane bile yok.

Doğurganlık düştükçe Çin de ordusunu küçülttü. Yedek askerler ve paramiliter polis güçleri de dahil olmak üzere silahlı kuvvetlerinin toplam sayısı 4 milyon iken, Çin’in dörtte biri kadar nüfusa sahip olan ABD’de bu sayı 3,4 milyon aktif görev, yedek asker ve sivil çalışandan oluşuyor.

Fakat Çin, kara ordusunun büyüklüğünü yarıya indirirken, füze kapasitesini, donanmasını ve hava kuvvetlerini güçlendirmeye devam etti. Çin bir daha asla Kore Savaşı sırasında olduğu gibi kitlesel piyade gücüyle taarruza geçmeyecek. Epey az sayıda “oğlu” var ve bugün onları harcama lüksünü göze alamaz. Bunun yerine, bugün bir sığınaktaki bilgisayar kontrol odasında yürütülecek türden bir savaşı tercih edecektir.

Bu durumda Çinliler haklı gibi görünüyor. Avrupalıları tükenmiş genç nüfuslarını kara savaşlarında feda etmeye ikna etmek pek de mümkün olmayacak. Amerika’nın NATO müttefikleri daha fazla askeri harcama yapma ve daha fazla asker toplama sözü verecekler ama bu vaatler daha mürekkep kurumadan unutulacak.

Yine Rusya’nın Sovyet İmparatorluğu’nu yeniden kurmak istediği düşüncesi aritmetiğe aykırı duruyor. Stalin Doğu Cephesi’ne 29,5 milyon asker göndermişti; Putin ise yarım milyonluk bir gücü zar zor idare edebiliyor. Bu Donetsk, Luhansk, Kırım ve diğer birkaç toprak parçasını geri almak için yeterli olabilir ama bırakın Polonya’ya yürümeyi Batı Ukrayna’yı işgal etmek için dahi yeterli değil.

Japonya’nın halihazırda yaşlı bağımlılık oranı 50. Bu da demek oluyor ki, çalışma çağındaki her 100 Japon vatandaşına karşılık 50 yaşlı var. Avrupa 2035’te, Çin 2055’te, Amerika Birleşik Devletleri ise 2075’te bu orana ulaşacak. Bunun için Japonya, tasarruflarını yurtdışına aktararak ve 3,5 trilyon dolarlık net uluslararası varlık oluşturarak kolektif yaşlılık dönemine girişini kolaylaştırmaya çalışıyor.

Tüm bunlardan daha planlı ve daha öngörülü olan Çin ise altyapı inşa ederek ve teknoloji ihraç ederek Küresel Güney’deki yüz milyonlarca genç işçinin emeğinden faydalanmayı hedefliyor. Amerika Birleşik Devletleri’nin ise halen hiçbir planı yok.

Okumaya Devam Et

DÜNYA BASINI

Çabahar anlaşması Orta Doğu ve Orta Asya’ya yeni bir gelecek sunuyor

Yayınlanma

Aşağıda çevirisini okuyacağınız makale, Hindistan ile İran arasında imzalanan Hindistan’ın İran’daki Çabahar limanını geliştirmesi ve 10 yıllığına işletmesini öngören anlaşmaya odaklanıyor. Rusya’nın Baltık Denizi kıyısını Hindistan’ın Arap Denizi limanlarına bağlayan Kuzey-Güney Ulaştırma Koridoru’nun kilit noktasındaki Çabahar limanının hangi ülkelere nasıl fayda sağlayabileceğini ele alıyor.

***

Hindistan’ın İran’daki Çabahar Limanı’nı işletme anlaşması, Orta Doğu’nun yeni bir geleceğe yönelmesine nasıl yardımcı olabilir?

Rusya’yı Orta Doğu ile bağlayan Uluslararası Kuzey-Güney Ulaştırma Koridoru’nun baş tacı, yeni işbirliği biçimlerinin ticarette nasıl atılımlar getirebileceğini gösteriyor.

NAZARETH SEFERIAN

Hindistan, İran’ın Çabahar kentindeki limanı işletmek üzere 370 milyon dolarlık resmi ve uzun vadeli bir anlaşma imzalayarak bölge ve dünya çapında jeopolitik yankı uyandıracak bir gelişmeye imza attı.

10 yıllık yönetim anlaşması, bir dizi kısa vadeli öncül anlaşmanın ardından geldi ve büyük dünya güçlerinin kilit küresel ticaret yolları üzerinde nüfuz sahibi olmak için yarıştığı bir dönemde limana yeniden yatırım yapılmasına yol açması bekleniyor.

Yeni Delhi, Çabahar’ın büyük güçler ve hızla yükselen devletler arasındaki rekabeti hafifletmesini ve ülkeler arasında işbirliği ve ortak yatırımın neler başarabileceğinin bir örneği olmasını umuyor.

Hindistan Dışişleri Bakanı Dr. S. Jaishankar, mayıs ayında imzalanan anlaşmayla ilgili soruları yanıtlarken gazetecilere bunu açıkça ifade etti: “Bu aslında herkesin yararına, insanların buna dar bir bakış açısıyla yaklaşmaması gerektiğini düşünüyorum… ABD’nin geçmişte Çabahar’a yönelik kendi tutumuna bile baksanız, ABD Çabahar’ın daha büyük bir öneme sahip olduğu gerçeğini takdir etmiştir.”

Ayrıca, yeni anlaşmanın daha geniş bölge için de ek faydalar sunduğunu, bu tür anlaşmaların nasıl çalışabileceğini ve Çabahar’ın daha da geliştirilmesine yardımcı olacağını belirtti.

Bu anlaşmadan en çok faydalanacak ülkeler Hindistan, İran ve Rusya olsa da başka ülkeler de kazançlı çıkabilir. Majalla, Çabahar’daki uluslararası anlaşmayla ulaşılan dönüm noktasını ve bunun nelere yol açabileceğini inceliyor.

Uluslararası Kuzey-Güney Ulaştırma Koridoru

Çabahar limanı, Rusya’nın Baltık Denizi kıyısını Hindistan’ın Arap Denizi limanlarına bağlayan Uluslararası Kuzey-Güney Ulaştırma Koridoru (INSTC) olarak bilinen 7.200 km’lik güzergâh üzerinde kilit bir nokta yer alıyor.

İlk olarak 2000 yılında Rusya, İran ve Hindistan arasında yapılan bir anlaşmayla açılması öngörüldü. INSTC anlaşması daha sonra Türkiye, Azerbaycan, Kazakistan, Ermenistan, Belarus, Tacikistan, Kırgızistan, Umman, Ukrayna ve Suriye’yi kapsayacak şekilde genişletildi ve Bulgaristan da gözlemci olarak katıldı.

Hindistan ve Baltık arasında bir ticaret yolu olan INSTC, mevcut alternatiflere göre yaklaşık %30 daha ucuz ve %40 daha kısa. Transit süresi 25 ila 30 gün arasında. Süveyş Kanalı’ndan geçen eşdeğer yol ise 45 ila 60 gün arasında sürüyor.

Başka avantajları da var. İran’ın Bender Abbas Limanı ile Çabahar arasındaki hat Hindistan’a 600 km’den fazla daha yakın ve derin su limanı olması nedeniyle tam boyutlu konteynerleri barındırabilir.

Hindistan’ın Çabahar’daki Şehid Beheşti Terminali’ne yaptığı yatırımlar bu limanı daha verimli hale getirerek Hindistan ve limanı kullanmak isteyen diğer ülkeler için zaman ve para tasarrufu sağlayacak.

Daha hızlı ticaretin tüm avantajlarına ek olarak, INSTC’nin Hindistan için stratejik jeopolitik önemi de var. Bu koridor, Hindistan’ın Pakistan’dan kaçınmasına olanak tanırken bölgedeki Çin’in etkisine karşı da bir denge sağlayacak.

Karayla çevrili ülkeler

Muhtemelen bölgedeki en büyük ilgi, denize kıyısı olmayan ve bundan büyük fayda sağlayabilecek iki ülkeden geliyor: Ermenistan ve Afganistan.

Ocak ayında İran, Hindistan ile ticareti kolaylaştırmak için Ermenistan’a Çabahar ve Bender Abbas limanlarına erişim izni verdi. Ermenistan, Rusya’ya daha hızlı bir kara yolu sunan bölgesel rakibi Azerbaycan ile INSTC’nin sözde “batı rotası” için rekabet halinde.

Yine de Ermenistan’da INSTC’ye sunabileceği bir şeyler olduğuna dair güven var. Ekonomi Bakanlığı Genel Sekreteri Haykaz Nasibyan, “Ermenistan, alternatif bir yük güzergahı oluşturmada önemli bir katılımcı ve uygulayıcı olabilir; Hindistan ve İran’ı Gürcistan ve Karadeniz üzerinden Avrupa’ya ve Avrupa’yı Hindistan’a bağlayan alternatif bir koridor sunabilir” dedi.

“Bu koridor kara yolu ile Rusya Federasyonu’na bağlanabilir. Bu süreçte Ermenistan’ın Avrupa Birliği ile Kapsamlı ve Genişletilmiş Ortaklık Anlaşması (CEPA) imzalayan tek ülke olması ve Avrasya Ekonomik Birliği (AEB) üyesi olması büyük önem taşımaktadır.”

İki güzergahtan birinin tam olarak faaliyete geçebilmesi için hem Ermenistan hem de Azerbaycan’daki altyapının güncellenmesi gerekiyor.

Hindistan ve Ermenistan arasındaki ilişkiler son zamanlarda savunma alanındaki önemli anlaşmalarla ısınırken, Azerbaycan şimdiye kadar Güney Asya’nın güçlü ülkesi için daha büyük bir ticaret ortağı oldu. Ayrıca, Hindistan’ı Rusya’ya bağlayan mevcut rota üzerinde yer alıyor; Mumbai’den deniz yoluyla İran’daki Bender Abbas’a, oradan Tahran’dan demiryoluyla Bender Anzali’ye, oradan da demiryoluyla Azerbaycan’a ya da deniz yoluyla Rusya’daki Astrahan’a gidiyor.

Ancak Yeni Delhi’de Azerbaycan’ın Pakistan’la artan ortaklığı konusunda endişeler var ve bu durum en son temmuz ayında Astana’da düzenlenen Şangay İşbirliği Örgütü zirvesi sırasında Azerbaycan, Pakistan ve Türkiye arasında yapılan kapalı kapılar ardındaki toplantıda ortaya çıktı. Rotayı Ermenistan’a çevirmek Yeni Delhi için stratejik bir önem taşıyabilir.

Afgan yatırımı

Bu arada Afganistan da Çabahar’a yatırım yapma taahhüdünde bulundu. Taliban Hükümeti bu girişime yaklaşık 35 milyon dolar taahhüt ederek kendileri için öneminin altını çizdi. Afganistan şu anda Karaçi ve diğer yerlerdeki limanlar aracılığıyla uluslararası pazarlara erişim için Pakistan’a bağımlı durumda.

Dünya Bankası verilerine göre Afganistan’ın Hindistan ile ticareti 2023 yılında %43 artarak 570 milyon dolara ulaştı. Pakistan’ın bu hayati ortaklık üzerinde herhangi bir baskı kurmasına izin vermek oldukça riskli olabilir. Yeni Delhi, Taliban yönetimini resmen tanımasa da Hindistan’ın ekonomik aygıtı İslamabad’a fazla yaklaşmadıkları sürece Kabil’deki herkesle çalışmaya istekli görünüyor.

Kasım 2023’te Afgan yetkili Abdulgani Birader limanı ziyaret etti ve İran tarafını hızlı hareket etmeye çağırdı.

Birader, “Çabahar limanına bağlanmak Afganistan’ın Avrupa, Orta Doğu, Hindistan ve Çin’deki pazarlara erişimini sağlayacak ve böylece Afganistan’ın küresel ilişkilerini güçlendirecektir. Çabahar limanı, Bender Abbas’tan onlarca kilometre daha yakın ve Karaçi’den yüzlerce kilometre daha kısa olması nedeniyle daha verimli bir güzergâh sunarak ihracat maliyetlerinde ve transit sürelerinde benzeri görülmemiş bir azalma sağlayacaktır” dedi.

Orta Asya

Orta Asya’daki eski Sovyet cumhuriyetlerinin de deniz ticaretine doğrudan erişimi yok.

Kazakistan ve Türkmenistan’ın Hazar Denizi’ne kıyısı var ancak bu deniz açık denizden ziyade büyük bir göl.

Kazakistan ve Türkmenistan nisan ayında Afganistan’ın da dahil olduğu üçlü bir toplantı yaptı. Kazak Başbakan Yardımcısı Serik Jumangarin ve Özbekistan Ulaştırma ve İletişim Ajansı Genel Müdürü Mammethan Chakiev, INSTC’nin bu “doğu rotasının” bölgeleri için büyük potansiyel taşıdığını belirttiler. İran-Türkmenistan sınırındaki Çabahar ve Serahs arasındaki demiryolu bağlantısı bu rotanın hayati bir parçası.

Kırgızistan daha küçük bir devlet olmasına rağmen Çabahar limanı çevresindeki gelişmelere ilgisi az değil.

2022’de Hindistan Büyükelçisi Asein Isayev şöyle demişti: “Çabahar limanını kullanırsak, Hindistan’dan Kırgızistan ve Orta Asya’ya mal ulaştırmak sadece iki hafta sürecek. Şimdi farklı limanlar ve diğer ülkeler üzerinden 30-45 gün sürüyor.”

Malların İran üzerinden Kırgızistan’a ulaşması için Türkmenistan ve Özbekistan’ı da geçmesi gerekecek.

Özbekistan’ın Hindistan büyükelçisi Ferhad Arziyev, birkaç yıl önce verdiği bir röportajda, “Çabahar projesinde büyük pratik bir değer görüyoruz ve şüphesiz tam olarak uygulandığında, Hindistan ve Özbekistan için ve genel olarak Orta Asya için kapsam ve fırsatlar genişleyecektir. Bu sadece olumlu bir rol oynayacaktır” demişti.

Özbekistan Cumhurbaşkanı Şevket Mirziyoyev 2023 yılında İran’a tarihi bir ziyarette bulundu; bu son 20 yılda bir Özbek cumhurbaşkanının İran’a yaptığı ilk ziyaretti.

Bu diplomasi akışı, Hindistan’ın Çabahar’da daha derin bir rol oynamasından kazançlı çıkacak bölgedeki büyük oyuncuların sayısının hiç de az olmadığını gösteriyor.

Hindistan Başbakanı Narendra Modi Ukrayna’nın işgalinden bu yana Moskova’ya ilk ziyaretini gerçekleştirdiğinde şüphesiz bu konudan bahsedilecektir.

Kremlin “tüm konuların gündemde olduğunu” söyledi ve Çabahar’da öncülük edilen ticari bağlantıların gelecekteki gelişimi ve bunların ticaret ve jeopolitiği yeniden şekillendirme potansiyeli, dünya zirveyi izlerken ele alınan konular arasında yer alacak.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English