Bizi Takip Edin

Avrupa

Politico: İngiliz şirketleri Reform UK ile flört etmeye başladı

Yayınlanma

Anketlerde İşçi Partisi’ni geçen Nigel Farage’ın Reform UK partisinin bu yılkı konferansına İngiliz iş dünyasından temsilcileri ağırlamaya hazırlandığı belirtiliyor.

POLITICO’ya göre isyancı sağcı partinin ulusal anketlerdeki istikrarlı liderliği, bu yılki yerel seçimlerdeki başarısı ve görevdeki Başbakan Keir Starmer’ın çalkantılı ilk yılı, İngiliz iş dünyasını Farage’ın ekibinin motivasyonlarını anlamaya çalışmak için harekete geçirdi.

Partinin dış ilişkiler direktörü Matthew MacKinnon, “Son zamanlarda, özellikle yerel seçimlerden sonra ve ondan hemen önce yapılan anketler nedeniyle büyük bir hareketlilik var. Reform’un önerilerine ilgi duyan, bizimle tanışmak isteyen veya müşterilerinin ya da şirketlerinin Reform’un önerilerine ilgi duyduğunu söyleyen kişilerden olumlu tepkiler alıyoruz. Bizi tanımak ve daha iyi anlamak istiyorlar,” dedi.

MacKinnon, POLITICO’ya verdiği röportajda, bunun eylül ayında Reform UK’in yıllık konferansına ilk kez katılmayı planlayan şirket temsilcileri ve lobicilerin sayısında “büyük” bir artışa yol açtığını söylüyor.

Westminster’ın köklü partilerinin düzenlediği dört günlük toplantılardan farklı olarak, bu konferans sadece iki gün sürecek.

İşçi Partisi ve Muhafazakâr Parti’nin konferansları genellikle sıkı güvenlik önlemleri altında, sergi merkezleri ve otel komplekslerinde düzenlenirken, Farage’ın düzenlediği etkinlik Birmingham Ulusal Sergi Merkezinin sadece bir bölümünü kaplayacak.

Bu alanı ilk gün, anime avatarları kullanarak hayranlarına oyun yayınları yapan Vtuber’lar için düzenlenen bir kongre ile paylaşacaklar.

Bu yeni düzenlemeye rağmen, halkla ilişkiler şirketi SEC Newgate’in müdür yardımcısı Ian Silvera, Reform ve yeni politika platformuna olan ticari ilginin artmasının gerçek olduğunu söylüyor.

Silvera, sektörün Farage’ın ekibinin nabzını tutmak için ortaya çıkmasının artık “görev” olduğunu savunuyor.

Silvera, “Partiyi anlamak isteyen bir unsur var, bu yüzden buradaki ana hedef, ana karar vericilerin karşısına çıkmak ve bu yeni partinin nasıl işlediğini anlamak,” diyor.

Bu, konferans gündemlerini yüz yüze toplantılar ve İşçi Partisi ve Muhafazakârların önemli isimlerinin katıldığı panel etkinlikleriyle doldurmaya alışkın kurumsal konukların beklentilerinde bir değişiklik gerektirecek.

Bunun yerine, iç işleri hakkında konuşmak için isminin açıklanmaması koşuluyla konuşan bir kamu ilişkileri uzmanı, Reform UK’in yeni yerel meclis üyelerinin akınıyla iletişime geçmeye çalışmanın artık bir zorunluluk olduğunu söylüyor.

Bu yaklaşım, diğer parti konferanslarında kaynakların büyük bir israfı olarak görmezden geliniyordu.

Uzman, “Birkaç yıl sonra bu insanların aslında hükümetin çok üst düzey paydaşları olacağı çılgın ama hayal edilemez bir dünya var, bu yüzden şimdi Reform’u tanımak için zaman ayırmalı, aynı zamanda büyümesini de takip etmelisiniz. Partinin hâlâ kurulma aşamasında olduğu bu olağandışı bir durumdayız,” ifadelerini kullanıyor.

POLITICO’ya göre seçilmiş görevlerin en alt kademesindekileri hedeflemek, deneyimli konferans lobicileri için tuhaf görünebilir. Fakat Reform’un eski basın sorumlusu ve şu anda danışmanlık firması Bradshaw Advisory’nin üst düzey danışmanı Gawain Towler, partinin Westminster (Parlamentonun yer aldığı bölge) makinesinin dışında yer alan bir parti olması nedeniyle bu düzeyde bir katılımın bile zor olabileceğini vurguluyor.

Towler, “Bana ‘Gawain, çeşitli ilçe meclislerinin liderleriyle bir öğle yemeği organize edebilir misin? Hayır, yapamam. Kesinlikle yapamam’ diyenler oldu,” diyor.

Öte yandan varlıklarını hissettirmek isteyenler için parti, konferans için 25.000 ila 250.000 sterlin arasında değişen çeşitli kurumsal sponsorluk paketleri sunuyor. Bu paketler, parayı ödeyenlere Reform UK’in liderleriyle ağ kurma ve partinin sadık üyelerine markalarını tanıtma fırsatı sunacak.

Bu tür nakit karşılığı nüfuz anlaşmaları, siyasi konferans çevrelerinde yaygın bir uygulama. Reform’dan MacKinnon, seçim döngüsünün bu aşamasında şirketlerin daha büyük bir katılımı haklı gösterecek “aciliyet” hissetmeyebileceğini kabul ediyor ve kamu ilişkileri uzmanları da, bütçeyi mevcut İşçi Partisi yönetimine lobi faaliyetlerine ayırmanın en akıllıca seçim olmaya devam ettiğini düşünüyor.

Şu anda Reform’un yönetim kurulunda bir koltuk için aday olan Towler, bazı şirketlerin Farage ile ilişkilendirilmenin itibar riskinden dolayı konferansa katılmaktan bile korktuğunu iddia ediyor.

Towler, Brexit referandumunda kazanan tarafın “kötü piçler” olduğu algısının hâlâ var olduğunu söylüyor.

Towler, “Şirketler hala çok çekingen davranıyor. Bazı insanlar bana, etkinliklerinize katılmak istiyorum ama kimseye gelmeyeceğimi söylemeyin dediler. Büyüyün artık. Girişimciler, kendi kararlarını verebilen insanlar arasında her zaman destek gördük. Ancak yönetim kurulu veya hissedarlar olunca korku başlıyor,” diyor.

MacKinnon ve Towler, partinin popülaritesindeki ani artışın, politika yapma mekanizmasındaki önemli boşlukları ortaya çıkardığı konusunda hemfikir. Bu nedenle, bu erken aşamada deneme yapmaya istekli şirketler, gelecekteki Reform gündemini somutlaştırmak için daha iyi erişim ve fırsatlara sahip olacak.

MacKinnon, “İnsanlarla tanıştığımızda oldukça dürüst davranıyoruz. Erken aşamada dahil olanlar, tahmin edebileceğiniz gibi bizimle daha güçlü ve uzun süreli bir ilişki kuracaklar. Bu, her sektörde ve her alanda geçerli bir durum. Bu nedenle, erken katılımı teşvik ediyoruz ve bunu insanlara söylediğimizde onlar da bunu tamamen anlıyorlar,” diyor.

Bu nedenle, halkla ilişkiler şirketi Henham Strategy’nin genel müdürü Nick King, müşterilerine beklentileri konusunda “esnek” olmalarını tavsiye ediyor. Konferans barında bağlantılar kurmak, ayrıntılı politika talepleriyle donanmış olarak ortaya çıkmaktan daha değerli olabilir.

King şöyle konuşuyor: “İnsanların iki günün nasıl geçeceği veya katılım fırsatlarının ne olacağı konusunda tam olarak net bir fikirleri olduğunu sanmıyorum. Fakat bizim için, salonda ve etkinlik yerinde olmak, salonda ve etkinlik yerinde olmamaktan daha iyi olduğu açık.”

Avrupa

Almanya’nın Mélenchon rahatsızlığı

Yayınlanma

Fransa’da önümüzdeki sene yapılacak cumhurbaşkanlığı seçimlerinde iddialı olan Jean-Luc Mélenchon, Berlin’de rahatsızlık yaratıyor.

Boyun Eğmeyen Fransa (LFI) lideri Jean-Luc Mélenchon, Fransa cumhurbaşkanı olması halinde, on yıllardır Avrupa entegrasyonunun temelini oluşturan ama kendisinin esas olarak Berlin’in çıkarlarına hizmet ettiğine inandığı Alman-Fransız ortaklığını altüst etmeye çalışacağını belirtiyor.

Fransa’daki kritik cumhurbaşkanlığı seçimlerine hâlâ dokuz ay var fakat anket sonuçları, Mélenchon’un kampanyaya güçlü bir başlangıç yapması ve solun geri kalanı arasındaki iç çekişmeler nedeniyle, ikinci turda Le Pen’e rakip olabilecek en güçlü adaylardan biri konumuna geldiğini gösteriyor.

POLITICO’ya göre bu durum Berlin’de pek de cesaret verici bir ihtimal olarak görülmüyor.

Mélenchon, 2015 yılında Alman modeline duyduğu küçümsemeyi bir kitapta ele almıştı. Bu ay ise, AB’nin temelini oluşturan geleneksel Paris-Berlin ittifakından kesin bir kopuş göstererek, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ile Almanya Şansölyesi Friedrich Merz arasında nükleer caydırıcılıktan sanayi politikasına kadar uzanan konularda yakın zamanda imzalanan bir dizi anlaşmaya bağlı kalmayacağını açıkladı.

Şu anda Ren Nehri’nin öteki yakasındaki iktidar çevrelerinde Mélenchon’un zaferi olası görülmüyor ve son anketler, ikisi de ikinci tura kalırsa Le Pen’in onu rahatlıkla yeneceğini gösteriyor.

Fakat Alman milletvekilleri, bu “antikapitalistin” yaratabileceği tahrip edici potansiyelin farkında.

Almanya, Fransız Ulusal Birlik partisi ile temasa geçti

Örneğin, Fransız-Alman ilişkileri konusundaki çalışmalarıyla tanınan, CDU’lu milletvekili Roland Theis, “Mélenchon’un Avrupa politikasının kilit konularındaki siyasi duruşu, Almanya’ya karşı düşmanca tavrı… onu Fransız-Alman işbirliği için büyük bir sorun haline getirecek,” dedi.

Berlin, Le Pen’in zaferi ihtimaline çok daha fazla odaklanmış durumda; zira bu durum da kendine özgü bir dizi sorunu beraberinde getirecek.

Le Pen’in babası Jean-Marie Le Pen, partisini Nazi işbirlikçileriyle birlikte kurmuş ve Holokost’u önemsiz göstermesiyle kötü şöhret kazanmıştı.

Genç Le Pen, partisi Ulusal Birlik’i (RN) geçmişinden uzaklaştırmaya çalışmış, hatta babasını partiden kovmuş olsa da, hâlâ Avrupa Birliği’ne yapılan Fransız katkı paylarını kesintiye uğratmaya yemin etmiş sert bir “Avrupa karşıtı.”

Bu kritik seçim öncesinde Almanya ve Fransa, ortak AB hedefleri üzerindeki çalışmaları ortaklaşa hızlandırdı.

Fakat bu aciliyetin, Le Pen’in başkanlığından önce “işleri halletmekten” ziyade iktisadi zorunluluktan kaynaklandığını belirtiyorlar.

Fakat Mélenchon da mevcut Alman hükümeti için bir tehdit oluşturuyor. Yeşiller milletvekili ve Bundestag’ın Avrupa İşleri Komisyonu Başkanı Anton Hofreiter, “Mélenchon’un cumhurbaşkanlığı, en üst düzeydeki ikili ve Avrupa işbirliğini önemli ölçüde zorlaştıracaktır,” dedi.

Hofreiter, savunma kapasitelerini örnek göstererek, bunun Fransız katılımı olmadan Avrupa projelerinin hayata geçirilmesine yol açabileceği konusunda uyarıda bulundu.

Mélenchon’un Brüksel ve Berlin’e karşı duyduğu antipati, Le Pen’in Avrupa şüpheciliğini besleyen milliyetçi duygudan çok, özellikle Almanya’ya yönelik ideolojik muhalefetten kaynaklanıyor.

LFI milletvekili ve Fransa Ulusal Meclisi Dışişleri Komisyonu üyesi Aurélien Taché, “Almanlar, Avrupa’ya ordoliberalizmi [devlet denetimi altında, Alman esintili bir serbest piyasa ekonomisi vizyonu] dayatıyor. Biz Avrupa karşıtı değiliz; ordoliberalizme karşıyız,” dedi.

LFI, AB’nin merkezinde bir “Fransız-Alman motorunun” var olmadığını, bunun yerine Almanların kendi gündemlerini AB’ye dayatmaya çalıştığını savunuyor.

Mélenchon ise, Fransa’nın Çin’in yanı sıra Afrika’daki Fransızca konuşulan ülkeler ve Güney Amerika ülkeleriyle bağlarını güçlendirmesini istiyor.

ABD’yi “emperyalist bir tehlike” olarak görürken, Alman hükümeti transatlantik ilişkileri dış politikasının en önemli unsuru olarak görüyor.

Mélenchon, Almanya’nın serbest piyasa ekonomi modeline olan derin bağlılığına karşı çıkıyor ve bunun yerine planlı ekonomiyi savunuyor.

Mélenchon ayrıca Almanya’nın yeniden silahlanmasına ve topraklarında ABD nükleer silahlarının devam eden varlığına da eleştirel yaklaşıyor ve bu durumun “komşu ülkeler için ciddi güvenlik endişeleri yarattığını” belirtiyor.

Berlin, Ukrayna savaşı ve ABD’nin Avrupa’dan geri çekilmesinin ardından Avrupa’nın baskın askeri gücü olmayı hedefliyor.

Mélenchon’un 2015 yılında yayımlanan ve alt başlığı “Alman Zehri” olan “Bismarck’ın Ringa Balığı” adlı kitabı, o dönemde Fransa’da düşük işsizlik oranı ve güçlü büyüme oranları nedeniyle Almanya’yı bir politika modeli olarak gören birçok politikacıya yanıt niteliğindeydi.

Mélenchon, o dönemde Fransa’dakinden birkaç puan daha yüksek olan Almanya’daki yoksulluk oranını ve düşük doğum oranlarını, bu modelin başarısızlıklarına örnek olarak göstermişti.

Kitabın tanıtım yazısında şöyle deniyordu:

“Amacım, Almanya’ya hayran olan pek çok yorumcuyu çevreleyen mutluluk perdesini yırtıp atmak. Gözlerimizin önünde bir canavar doğdu: düzenlemelerden arındırılmış finansın ve kendini buna adamış, nüfusunun hızla yaşlanmasından dolayı harap olmuş bir ülkenin çocuğu.”

Fransız medyasının bir kısmı, hatta sol eğilimli Libération gazetesi bile, kitabı aşırı derecede “Almanofobik” bulmuştu.

Mélenchon kitapta kışkırtıcı bir üslup benimsiyor ve “Alman hükümetleriyle siyasi çatışma, halkların kurtuluşu için şartlardan biridir,” diyor.

Mélenchon ayrıca, bu ayın başlarında yayınlanan yaklaşık 20 sayfalık bir dış politika analizinin ortak yazarı.

Bu analizde, Washington’un ittifaka karşı “açıkça düşmanca” tutumu nedeniyle NATO’dan çekilme de dahil olmak üzere, bazı temel uluslararası önceliklerini özetliyor.

Öte yandan Le Pen’in partisi RN, yalnızca NATO’nun entegre komutasından ayrılmayı öneriyor.

Belgede ayrıca, bir üye ülkeye saldırı olması durumunda diğer üye ülkelerden yardım ve destek sağlanmasını garanti eden AB’nin 42. maddesini Fransa’nın taahhüt etmesi gerektiği belirtildi.

Hatta bu maddenin Grönland gibi AB ülkeleriyle “bağlantılı” topraklara da genişletilmesinin “mutlak bir öncelik” olduğu ifade edildi.

Fakat Mélenchon ve ortak yazarları, Fransa’nın “aşırı Atlantikçilikle karakterize edilen” AB içinde hiçbir şekilde “coğrafi bir bloğa zincirlenmemesi” gerektiği konusunda ısrar ettiler.

Mélenchon, Fransa’nın bir başka komşusu olan İspanya ile ilişkileri güçlendirmeye çok daha fazla ilgi duyuyor. İspanya’nın merkez sol Başbakanı Pedro Sánchez’i, Trump ve İsrail’e karşı sergilediği eleştirel yaklaşımı nedeniyle kendisine daha uygun bir müttefik olarak görüyor.

Öte yandan Berlin, Paris ile anlaşmazlıkların artmasıyla birlikte yeni müttefikler (özellikle de Roma) aramaya başladı.

Almanya’nın desteklediği, Fransa’nın ise karşı çıktığı AB’nin Güney Amerika ile imzaladığı tarihi Mercosur ticaret anlaşması ve yeni nesil savaş uçağı üretimi için ortak projenin iptal edilmesi kararı, Fransız-Alman ilişkilerini sarstı.

LFI milletvekili Taché, “Son altı yıldaki önemli kararlar , örneğin Mercosur ile ilgili olanlar ya da Donald Trump ile imzalanan serbest ticaret anlaşmaları gibi, her zaman Fransızların değil, Almanların lehine olmuştur,” dedi.

Öte yandan Almanya, bir süredir RN ile temas halinde ve önümüzdeki nisan ayında yapılacak Fransa cumhurbaşkanlığı seçimlerini kazanması durumunda işbirliği fırsatlarını yoklamaya başladı.

RN Başkanı Jordan Bardella şubat ayında Almanya’nın Fransa büyükelçisiyle bir araya geldi. Bu, RN’den bir politikacının ilk kez böyle bir görüşme gerçekleştirmesi anlamına geliyor.

Bardella yakın zamanda önde gelen bir Alman gazetesine verdiği röportajda, seçim zaferinin ardından mümkün olan her alanda, örneğin mülteci kontrolü konusunda, Alman hükümetiyle yakın işbirliği içinde olmayı planladığını açıkladı ve Almanya’nın sınır kontrollerini övdü.

Okumaya Devam Et

Avrupa

ECB: İran savaşının olumsuz iktisadi etkilerini Çin zayıflattı

Yayınlanma

Avrupa Merkez Bankası (ECB) iktisatçıları, Çin’in devasa petrol rezervlerinin ve çeşitlendirilmiş enerji karışımının, İran savaşının küresel ekonomi üzerindeki etkisini hafifletmeye yardımcı olduğunu belirtti.

Pazartesi günü yayınlanan bir blog yazısında ECB analistleri, Pekin’in ham petrol konusunda yaptığı “önemli stoklama”, elektrikli araçlara geçiş ve petrokimya tüketimindeki azalmanın, ABD ve İsrail’in İran’a düzenlediği saldırıdan bu yana petrol ve doğalgaz fiyatlarındaki “nispeten sınırlı” artışa katkıda bulunduğunu söyledi.

Raporda, dünyanın en büyük ikinci ekonomisinin ham petrol stoklarının 2023’te 92 günlük ithalat seviyesinden bu yılın başlarında 115 güne yükseldiği belirtildi.

Bu durum, 2022’de başlayan Ukrayna savaşının ardından enerji üretimindeki daralmayı çok aşan “arz kayıplarının etkisini hafifletmeye yardımcı oldu.”

Raporda, İran savaşının dünya petrol arzından günde yaklaşık 14 milyon varil (küresel üretimin %14’ü) eksilttiği belirtilirken, buna karşılık Ukrayna savaşının ardından bu rakamın günde sadece 1 milyon varil, yani küresel arzın %1’i olduğu ifade edildi.

Bu farka rağmen, her iki çatışma da enerji fiyatlarında benzer artışlara yol açtı. Haziran başında petrol fiyatları, savaş öncesi seviyelere kıyasla %29 artarken, Rusya’nın müdahalesinin ardından ise %30’luk bir zirveye ulaşmıştı.

ABD’deki kaya petrolü üretiminin artması, Batı’nın stratejik petrol rezervlerinden yapılan serbest bırakmalar ve yatırımcıların çatışmanın “hızlı bir şekilde çözüleceği” yönündeki beklentileri de enerji fiyatlarının kontrol altında tutulmasına yardımcı oldu.

Çok sayıda başka analist tarafından da doğrulanmış olan rapor, bu ayın başlarında ateşkesin bozulmasının ardından her iki tarafın da misilleme saldırılarını askıya alması sonucu ABD ile İran arasındaki gerginliğin azalmasıyla birlikte yayınlandı.

Brent ham petrolü, geçen hafta varil başına 100 doların üzerine çıktıktan sonra pazartesi öğleden sonra varil başına 90 dolar civarında işlem görüyordu. 

Avro bölgesi referansı olan Alman 10 yıllık Bund getirileri de, geçen hafta %3,21 ile 15 yılın en yüksek seviyesine ulaştıktan sonra %3,13’e geriledi.

Savaş, Orta Doğu’nun enerji altyapısının bazı kısımlarını tahrip etti ve Tahran’ı, savaş öncesinde küresel enerji arzının yaklaşık beşte birinin geçtiği kritik bir su yolu olan Hürmüz Boğazı’nı kapatmaya itti.

ECB analistleri, “Boğaz’ın kalıcı olarak yeniden açılmasının enerji fiyatları üzerinde önemli bir aşağı yönlü baskı oluşturabileceğini” belirtirken, “Hürmüz Boğazı’ndaki koşulların –ve dolayısıyla küresel enerji piyasalarının– son derece dalgalı olmaya devam ettiğini” uyardı.

Raporda, “Uzun süreli bir kapatma, mevcut tamponları ve küresel stokları kademeli olarak tüketirken, piyasaları hızlı bir çözüm beklentisinden vazgeçmeye zorlayarak, fiyatların yeniden yukarı yönlü baskı altında kalma riskini artıracaktır,” denildi.

Okumaya Devam Et

Avrupa

Merz, AB bütçesinde büyük kesinti istiyor

Yayınlanma

Almanya Şansölyesi Friedrich Merz, Avrupa Komisyonu’nun yaklaşık 2 trilyon avroluk ilk AB bütçe taslağının yüz milyarlarca avro oranında kesintiye uğratılması gerektiğini söyledi.

İrlanda Başbakanı Micheál Martin ile düzenlediği basın toplantısında konuşan Merz, Komisyon’un planını “kabul edilemez” ve “dengesiz” olarak nitelendirdi.

Merz, “İşte bu nedenle, her alanda kesintiler içeren ve toplamda birkaç yüz milyar avro tutarında bir bütçe taslağına ihtiyacımız var. Bu kesintiler hayati önem taşıyor,” diye ekledi.

POLITICO’nun, önerilen bu kesintinin geçen ayın sonunda bir Alman belgesinde önerilen 400 milyar avroluk bütçe kesintisiyle aynı olup olmadığına ilişkin sorusuna Merz, devam eden müzakerelere atıfta bulunarak ayrıntılara girmekten kaçındı.

Merz ayrıca, Komisyon’un AB personel sayısını artırma planına da sert tepki gösterdi.

Brüksel, bu hamlenin mevcut jeopolitik krizlerin yol açtığı artan iş yüküyle başa çıkmak için gerekli olduğunu savunuyor.

“Avrupa kurumları için şimdi 2.500 yeni pozisyon açılması kabul edilemez. Bunu kabul etmeyeceğiz,” diyen Şansölye, Almanya’nın 2029 yılına kadar devlet personelini yüzde 8 oranında azaltacağını belirtti.

Avrupa Birliği Konseyi Dönem Başkanlığı kapsamında İrlanda, ekim ayında yapılacak AB liderleri zirvesi öncesinde yeni bir bütçe teklifi sunmak zorunda kalacak.

Martin, Merz’in kesinti taleplerini, İtalya, İspanya ve Polonya gibi daha büyük bir bütçeyi destekleyen ülkelerden gelen çelişkili baskılarla uzlaştırmak gibi devasa bir görevle karşı karşıya kalacak.

Haziran ayında Kıbrıs’ın Konsey Dönem Başkanlığı’nın Komisyon’un teklifinden yaptığı yüzde 2’lik kesinti, Almanya ve Kuzey Avrupalı müttefikleri tarafından yetersiz görüldü.

Basın toplantısında İrlandalı lider, Alman taleplerine yanıt verirken çekingen davrandı ve yalnızca “Şansölye’nin kendisi ve Almanya için neyin önemli olduğunu dikkatle dinleyeceğini” söyledi.

Martin şunları ekledi:

“Hepimiz bu göreve doğru bir ruhla yaklaşırsak, yıl sonuna kadar bir anlaşmaya varılabileceğine inanıyorum.”

Ne var ki İrlanda için hassas bir konu, bütçeyi finanse etmek üzere “kendi kaynaklar” olarak bilinen yeni blok çapında vergilerin belirlenmesi; bu konuda AB ülkeleri arasında oybirliği gerekli.

Komisyon, geçen yıl ulusal hükümetlerin daha yüksek katkı paylarına tamamen bağımlı kalmadan, hızla artan savunma ve rekabetçilik harcamalarını karşılamak üzere yeni gelir elde etmek amacıyla beş yeni özkaynak önerisinde bulunmuştu.

Almanya, işletme vergisine şiddetle karşı çıktı ve Komisyon’un bir anlaşmaya varmak için küçük ve orta ölçekli işletmeleri muaf tutabileceği yönündeki önerileri reddetti.

Basın toplantısı sırasında Martin, Avrupa Parlamentosu ve Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron tarafından desteklenen dijital vergiye yönelik İrlanda’nın muhalefetini yineledi.

İrlandalı, bu verginin, geçen yıl ABD ile imzalanan “Turnberry ticaret anlaşmasını” zayıflatacağı uyarısında bulundu.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English