Dünya Basını
Prabhat Patnaik Nijer krizini yazdı: Duraksayan dekolonizasyon

Çevirmenin notu: Darbeden sonra komşu ülkelerin müdahale tehdidine rağmen Nijerliler, Fransız sömürgesine karşı protestolarını sürdürüyor. Protestolar ilk kurbanlarını verdi. Geçen hafta çarşamba günü darbe yönetimi, Fransız birliğini garnizonlarına saldırmak ve beş askeri öldürmekle suçladı. Paris inkâr ediyor.
Bu protestolar Nijer söz konusu olduğunda tehlikeli hadiseler. Kasım 2021’de, ülkenin Tere kasabası civarında sivillere ateş açılmasıyla sona eren gösteride iki kişi öldü ve yirmi kişi de yaralandı. Daha sonra olay hasır altı edildi.
Darbenin hemen ardından Nijer’e işgal tehdidinde bulunan ECOWAS’ın üyelerinden Fildişi Sahili’nin devlet başkanı Alassane Ouattara, yaptığı açıklamada “Bazı ülkelerin silahlı kuvvetlerinin bir kısmı Fildişi Sahili’ne gönderilecek. Fildişi Sahili daha sonra bir tabur konuşlandıracak. Genelkurmay Başkanına birlikleri hazırlamaya başlaması talimatını verdim bile,” dedi. Müdahale hazırlığının, devrilmesi aynı Fransızlar tarafından aktif olarak desteklenen Laurent Gbagbo’dan sonra iktidara gelen devlet başkanı tarafından duyurulması dikkat çekici. Benin, Senegal ve Nijerya işgale katılmaya hazır görünüyor. Sonuncusu olmasaydı, kuvvetler Nijer, Mali ve Burkina Faso koalisyonu ile neredeyse eşit olacaktı.
Ancak ECOWAS’ın başkanlığını yürüten Nijerya’da geçen hafta sadece diplomasi konuşuldu. Parlamento bile asker konuşlandırılmasına izin vermedi: “ECOWAS’ın eylemi çifte standarttır, zira hem taarruza hazırlandığınızı söyleyip hem de müzakere edemezsiniz. Müdahale hakikaten gerçekleşir ve başarılı olursa, bunun arkasındaki güçlere daha büyük bir şey için fırlatma rampası verecektir. Daha yumuşak, esnek ve Fransa da dahil olmak üzere Batı’nın çıkarlarına boyun eğen bir Bazoum 2.0’a sahip olacaklar.”
Cezayir de bir şeyler biliyor gibi görünüyor. Ülke önceki hafta hava sahasını Fransız askeri uçaklarına kapattı: “Nijerya ordusu harekattan sorumlu olsa bile, imkanları bir avantajı garanti etmek için yeterli değil. Hava ve lojistik kapasiteleri ve istihbaratları eksik olacaktır. Henüz özel bir talepte bulunulmadı. Fakat Paris böyle bir desteği göz ardı etmiş gibi görünmüyor.”
Togo Devlet Başkanı Silvanus Olympio’nun suikasta kurban gittiği 1963 yılından Muammer Kaddafi’nin 2011’deki ölümüne kadar geçen sürede Afrika ülkelerinin yarısında devlet başkanları ya zor yolla devrildi ya da suikasta uğradı. Belli ki bu kanlı gelenek Fransız Senatosunu düşündürmüş ve Senato bu hafta Macron’a bir mektup yazdılar: “Bugün Nijer, dün Mali, Orta Afrika Cumhuriyeti ve Burkina Faso; tamamı Fransa’yı, Fransız askerlerini ve Fransız şirketlerini reddediyor. Bu hareket, Fildişi Sahili ve Senegal gibi bize yakın görünen ülkelerde bile gösterilerin ve Fransız karşıtı eylemlerin gerçekleştiği Sahra altı Afrika’da büyüyor. Kuzey Afrika’da da hayal kırıklığı var.”
Fransızların sorumlu tutulduğu garnizon saldırısında, Timbuktu kentini Nijer’in müttefiki Mali’den alma yemini veren El Kaide bağlantılı Nusret el-İslam vel-Müslimin’in saha komutanları kaçtı. Eski radikal Tuareg kabilesi lideri Rissa Ag Bula ise Nijer Devlet Başkanı Bazoum’u yeniden iktidara getirmek için bir direniş konseyi kurulduğunu söyledi.
Nijerli darbecilerin Bazoum’u öldürmekle tehdit ederek açık sözlülük sergilemesi de Amerikalı diplomatların müdahaleyi teşvik etmesinde kolaylaştırıcı oldu. Tehdit, Ukrayna projesinin mimarlarından olan ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Victoria Nuland’ın iki yıl içinde Niamey’e yaptığı üçüncü ziyarete Nuland şunları söyledi: “Yetkili kişilere oraya gitme arzumuz olmadığını, ancak bizi gitmeye zorlayabileceklerini çok açık bir şekilde ifade ettim. Onlardan dikkatli olmalarını ve anayasal düzene geri dönmelerini talep ettik.”
Hemen ardından Pentagon, darbecilerden bazılarının ABD’de askeri eğitim aldığını açıkladı. Örneğin General Salifu Modi, ABD Hava Kuvvetlerindeki mevkidaşı James Krisel’i yakından tanıyor. Nuland’ın muhatabı Musa Barmu da önce Georgia’daki Fort Benning’de, üç yıl sonra da Washington’daki Ulusal Savunma Üniversitesi’nde eğitim gördü.
Washington, geçen yıl Niamey’e USAID aracılığıyla “iyi yönetişim”, gıda güvenliği ve sağlık hizmetleri projeleri için 400 milyon dolar vaat etmişti. Elbette Washington’un bu ülkede ekonomik nedenlerle itaatkâr bir yönetime ihtiyacı yok, bu yüzden Niamey’den çok fazla şey gelmiyor. AB’ye daha fazla sıvılaştırılmış gaz satmak ve Nijer’den geçmesi beklenen Trans-Sahra boru hattı aracılığıyla Avrupa’yı gazdan mahrum bırakmak çok daha kârlı.
Siyasi etki de önemli. ABD’nin eski Sahel Özel Temsilcisi Peter Pham, Batı’nın bölgede o kadar da birlik içinde olmadığını yazıyor: “Avrupalı müttefikler ABD ile ortak değerleri ve çıkarları paylaşsalar da her konuda aynı fikirde değiller. Bunu unutmamalıyız ve Ukrayna’daki savaş devam ettiği sürece açık bir çatlak istemiyoruz.”
ECOWAS’ın ablukası nedeniyle gıda taşıyan kamyonlar Nijer’e ulaşamıyor. Enerji eksikliği o kadar ileri gidiyor ki başkentteki sokak lambaları geceleri kapatılıyor. Ülkeye 130 megawatt elektrik ve tarım için kilometrelerce sulanan arazi kazandırabilecek Kandaji 2 hidroelektrik santrali gibi kilit projeler askıya alındı. Bir de AB’nin Nijerya karşıtı yaptırımlar geliştirme hamlesi var. AB’nin Sahel Özel Temsilcisi durumdan epey hoşnut: “Yaptırımlar etkisini göstermeye başladı: ilaç ve gıda sıkıntısı var ve elektrik eskisinden daha sık kesiliyor. Eğer cuntanın zayıflamasını istiyorsak yaptırım baskısını sürdürmeliyiz.”
Nijer’i hedef alan ablukanın ardında yatan kâr hırsı hemen herkes tarafından görülüyor. Pazartesi günü Nijer’de 35 bin kişi Fransız karşıtı darbeyi desteklemek için toplandı. Economist tarafından yaptırılan bir ankete göre, uranyum ve altın zenginliği on yıllardır parmaklarının arasından Avrupa’ya akan ülkede yaşayanların neredeyse yüzde 80’i darbe planını onaylıyor.
Bağımsız Nijer’in ilk Cumhurbaşkanı Amani Diori, bu yüzdelerin oranını değiştirmeye çalışmış ve tabii ki bu da onun düşüşüyle sonuçlanmıştı. İşgal tehdidi baki. NATO’nun Avrupa’daki eski komutanı James Stavridis’in de belirttiği üzere, büyük bir Afrika savaşı için yüksek bir potansiyel söz konusu.
Metindeki köşeli parantezler çevirmene aittir.
Duraksayan dekolonizasyon
Prabhat Patnaik
Peoples Democracy
20 Ağustos 2023
Tabii kaynaklarının kontrolünü metropol sermayesinden almak ve korumacı duvarlar ardında sanayi kurmak için dirijist [devlet güdümlü ekonomi] rejimler kuran eski sömürge dünyasının büyük bir kısmı, neo liberal ekonomik düzen aracılığıyla emperyalist hegemonyaya yeniden asimile edilmeye çalışıldı; ancak bu dünyanın bir kısmında dekolonizasyonun kendisi hiçbir zaman tamamlanamadı. Batı Afrika’daki eski Fransız sömürgeleri bu kesime ait. Yerli personel Fransız yöneticilerin yerini almış olsa da Fransız hegemonyasından ve dolayısıyla metropol hegemonyasından geçici olarak bile kurtulamadılar.
Fransız birlikleri bu ülkelerin her birinde konuşlu bulunmaya devam etti ve para birimleri olan CFA frangının (1945’te tedavüle sokudu) eski Fransız frangıyla (ve daha sonra avro ile) sabit bir döviz kuruna sahip olduğu Fransa ile bir para birimi birliğine bağlıydılar, üstelik bu döviz kuru her zaman biraz fazla değerli tutuldu. Herhangi bir para birliğinde, aşırı değerli para birimine sahip olan kesim daha az rekabetçi hale gelir ve Almanya’nın “yeniden birleşmesinden” sonra Doğu Almanya’da olduğu gibi sanayisizleşme ve işsizliğe maruz kalır. Frankofon Afrika örneğinde, Fransa ile aşırı değerli döviz kuru üzerinden para birliği, bu ülkeleri kalıcı bir sanayi yokluğuna mahkûm etti: Fransa’dan ithal etmek her zaman daha ucuz olduğu için (ki bu da Fransa’ya daimî tutsak bir pazar sağlıyordu) hiçbir sanayi malı hiçbir ülkede yerli olarak üretilemedi. Öte yandan, bu ülkelerden ihraç edilen ana mallar uluslararası piyasada belirli sabit dolar (ve dolayısıyla frank) fiyatlarından satılmak zorundaydı ve aşırı değerli para birimi, bu ülkelerin birincil mal piyasalarında uluslararası düzeyde rekabet edebilmeleri için yerel ücretlerin uygun şekilde aşağıya doğru ayarlanması gerektiği anlamına geliyordu. Dolayısıyla net sonuç, yerli nüfusun ücret oranları açısından kazançlı değil, istihdam açısından kayıplı olmasıydı (bunun da ücret oranları üzerinde ikinci dereceden etkileri oldu). Kısacası bu ülkeler kalıcı bir az gelişmişlik ve yoksulluk durumuna mahkûm oldular.
Fakat hepsi bu kadar da değildi. Sömürge Hindistan’da olduğu gibi döviz rezervlerinin büyük bir kısmı (en az yüzde 50’si) Fransa’da tutuldu ve bu da Paris’in elindeki döviz kaynaklarını artırdı. Fransız para birimiyle sabit döviz kurunu korumak için, para politikalarının Fransa’nınkiyle uyumlu olması ve bunun için de Fransız para otoriteleri tarafından kontrol edilmesi gerektiği düşünülüyordu; bu da iktisadi kalkınmayı başlatmak için gereken olası bir aracı cephaneliklerinden çıkarıyordu.
Bu tuhaf durum, siyasi olarak demokratik bir cephe arkasında hileli seçimlerden darbelere ve hatta suikastlara kadar çeşitli tedbirlerle sürdürüldü. En çarpıcı vaka, 1983 yılında Burkina Faso’da iktidara gelen ve Fransız birliklerinin ülkesinden çıkmasını isteyen Burkinalı subay, Marksist devrimci ve pan-Afrikanist Thomas Sankara’nın durumuydu. Şu anda Afrika’da ikonik bir figür olan Sankara, emperyalizm adına çalıştığı iddia edilen ve daha sonra ülkenin devlet başkanı olarak yerine geçen kendi ortaklarından biri tarafından öldürüldü. Batı Afrika’nın Batı taraftarı liderlerinin egemen olduğu, statükoyu koruma ve dolayısıyla emperyalizmin davasını ilerletme sorumluluğunu üstlenen ECOWAS (Batı Afrika Devletleri Ekonomik Topluluğu) adlı bir teşkilat kuruldu.
Ancak son zamanlarda Frankofon Afrika’nın pek çok ülkesinde emperyalizm karşıtı popüler bir yükseliş söz konusu. Gine, Mali, Çad ve Burkina Faso’da son birkaç yıl içinde Fransız askerlerinin ülkelerinden çıkmasını isteyen yeni anti-emperyalist hükümetler iktidara geldi; hatta Mali’de Fransız askerlerini ülkeden defetmeyi başardılar.
Nijer bu gruba katılan en son ülke. Bu gruptaki ülkelerin hükümetleri darbe yoluyla iktidara geldi ve Nijer örneğinde darbe, seçilmiş bir hükümete karşı yapıldı. Bu durum, emperyalist ülkelerin yeni kurulan bu tür hükümetleri “anti-demokratik” olarak nitelendirmesine olanak tanıdı; fakat emperyalist ülkeler, sağcı ve emperyalizm yanlısı rejimler kuran darbelere karşı benzer bir tutum sergilemiyor.
Bu emperyalist ikiyüzlülüğün ironisi yakın zamanda oldukça barizdi. Nijer’deki yeni hükümet, ülkede konuşlu Fransız askerlerinin sayısının artırılmasını talep edecek kadar Batı ve ABD taraftarı olan seçilmiş Cumhurbaşkanı Bazoum hükümetine karşı silahlı kuvvetlerin elit bir kesimi olan Cumhurbaşkanlığı Muhafızlarının darbesiyle iktidara geldi. ABD’nin neo-con Dışişleri Bakan Yardımcısı Victoria Nuland, yeni Nijer hükümetini demokrasiye saygı göstermeye ve Bazoum’u yeniden iktidara getirmeye “ikna etmek” için ABD’de askeri eğitim almış olan darbe liderlerinden biriyle görüşmeye gitti. Oysa aynı Victoria Nuland, 2014 yılında Ukrayna’da, ülkenin seçilmiş Devlet Başkanı Viktor Yanukoviç’i iktidardan uzaklaştıran darbenin tertip edilmesinden doğrudan sorumluydu ve bu hadise, ülkedeki mevcut trajik savaşa yol açan olaylar zincirini başlatmıştı. Başka bir deyişle emperyalist kaygı gerçekte demokrasi için değil, emperyalist hegemonyanın sürdürülmesi için.
Frankofon ülkelerdeki seçilmiş hükümetleri savunan argüman istisnai görünebilir; fakat gerçek şu ki, emperyalizm yanlısı pek çok Batı Afrikalı politikacı, Fransız hükümeti ve Fransız ticari çıkarları ile işbirliği yaparak devasa bir kişisel servet biriktiriyor ve bu sonuncusu da ülkelerinin değerli tabii kaynaklarını sömürmesine izin veriyordu (örneğin Nijer, Fransa’nın elektrik üretmek için ihtiyaç duyduğu zengin uranyum yataklarına sahip); bu büyük haksız servetle oy satın alıyor ve ayrıca hile yaparak seçimleri kazanmayı başarıyorlar. Kısacası “seçilmiş” hükümetler halk desteğine sahip yapılar değil; kendilerini iktidarda tutmak için seçimleri manipüle eden yozlaşmış politikacılar tarafından oluşturuluyorlar.
Öte yandan, bu ülkelerin pek çoğunda ordunun bazı kesimleri devrimci ve yurtsever fikirlerin gerçek merkezini oluşturuyor. Nijer’deki darbenin, Batılı kamuoyu araştırmalarına göre bile ezici çoğunluğu Fransa’nın ülkelerinden çıkmasını isteyen yerli halk tarafından büyük bir memnuniyetle karşılanması şaşırtıcı değil.
Seçim süreciyle ilgili yolsuzluk en açık şekilde, seçilmiş Devlet Başkanı Bola Tinubu’nun ABD’de olduğu sırada arkadaş olduğu bir grup uyuşturucu kaçakçısı adına kara para aklama işlemleri yaparak büyük bir servet biriktirdiği iddia edilen çağdaş Nijerya örneğinde görülüyor (MROnline, 12 Ağustos). Nijerya’ya döndüğünde kendisini ülkenin en zengin siyasetçileri arasında buldu ve iddialara göre oy satın alarak kendisini ülkenin devlet başkanı seçtirdi. Nijerya’daki ABD büyükelçiliği ile her zaman yakın temas halinde oldu ve Nijer darbesinden sonra tek taraflı yaptırım uygulayarak Nijerya’dan bu ülkeye elektrik akışını kesmeye karar verdi. Ayrıca ECOWAS’ın mevcut başkanı olarak bu örgütü Nijer’in mevcut anti-emperyalist rejimiyle karşı karşıya getirmeye çalıştı. Devlet Başkanı sıfatıyla, Nijer’in seçilmiş eski cumhurbaşkanı görevine iade edilmediği takdirde ECOWAS’ın Nijer’e askeri müdahalede bulunacağını açıkladı.
Onun açısından ne yazık ki ve Frankofon Afrika’daki anti-emperyalist güçler açısından neyse ki, kendi ülkesinin senatosu Nijer’e askeri müdahaleyi onaylamadı. Gine, Burkina Faso ve Mali, Nijer’e karşı herhangi bir askeri müdahale olması halinde kendilerinin de Nijer’in yeni hükümetini savunmak için askeri müdahalede bulunacaklarını beyan ettiler.
Ancak tüm bunlara rağmen ECOWAS askeri müdahale planlarından vazgeçmiş değil ve Nijer’in sınırlarına asker yığıldığına dair haberler geliyor. Dolayısıyla Frankofon Afrika savaşın eşiğinde ama eğer bir savaş olacaksa, bu emperyalizm tarafından, daha başta durdurulmuş olan dekolonizasyon sürecini ilerletmek isteyen ülkelere karşı yürütülen bir vekalet savaşı olacaktır. Emperyalist ülkelerin Nijer’e karşı askeri müdahaleyi kısa bir süre düşündükten sonra bu fikirden vazgeçmeleri ve ECOWAS’ın kendi vekilleri olarak askeri müdahale planlarına devam etmesine izin vermeleri önemli.
Frankofon Afrika’daki yeni rejimlerin emperyalizme karşı mücadelelerinde kendilerine yardımcı olması için Rusya’ya başvurmaları ve Sovyetler Birliği’nin üçüncü dünyanın anti-emperyalist mücadelesinde oynadığı role sık sık atıfta bulunmaları da önemli. Sovyetler Birliği ne yazık ki artık yok ve Rusya onun ideolojik halefi olmaktan çok uzak; fakat emperyalizme karşı kendisini farklı bir eylem alanında savunduğu için bunun hala inandırıcılığı var.
Dünya Basını
Dış politika ve demokrasi: Bir çelişki mi?

Alman siyaset bilimci ve eski Sol Parti milletvekili Dr. Alexander S. Neu, Avrupa’da tırmanan savaş atmosferine rağmen halkın barış ve müzakere arayışının dış politika karar süreçlerine yansımadığını vurguluyor. Temsili demokrasinin pratikte yürütmeyi meclisin önüne geçirdiğini, NATO gibi uluslararası yapıların ise seçilmiş hükümetleri dahi bağlayarak halk iradesini devre dışı bıraktığını kaydeden Neu, savaş ve barış gibi varoluşsal kararların sadece siyasi ve askeri seçkinlere bırakılamayacağını belirterek, anayasal zemini olan doğrudan halk oylamalarının devreye sokulmasıyla demokrasinin demokratikleştirilmesi gerektiğini ifade ediyor.
Dış politika ve demokrasi: Bir çelişki mi?
Alexander Neu
NachDenkSeiten
20 Ekim 2026
Dünya çalkantı içinde; Avrupa’da Ukrayna savaşının kontrolden çıkma ihtimali beliriyor. İnsanlar, Rusya ile sınırları belirsizleşen bir savaşın getireceği tehlikelerin az çok farkında; bunu derinden hissediyor. Doğal hayatta kalma güdüsüyle hareket eden Avrupalıların çoğunluğu, sonunun Avrupa için iyi bitmeyeceğini sezerek bu çatışmacı çizgiyi reddetme eğilimi taşıyor. Buna karşılık, birçok Avrupa hükümetinden ve Almanya’dan ciddi müzakere sinyalleri gelmek yerine sadece dayanma çağrıları yükseliyor. Hepimizin ezberlediği o anlatı, yani Rus emperyalizminin sınırlandırılması gerektiği nakaratı durmaksızın yineleniyor. İlk kez Saksonya-Anhalt eyaletinden farklı bir ses yükseldi; oradaki meclis çoğunluğu, AfD ve BSW oylarıyla barışa dönük bir önerge sundu. Asıl soru şu: Dış ve güvenlik politikası ne kadar demokrasiye müsamaha gösterir? Yurttaş gerçekten çaresiz mi; nihayetinde kaderini salt bir oy sayısından ibaret görerek kabullenmek zorunda mı? Peki, demokrasinin demokratikleştirilmesi adımını artık nihayet atamaz mıyız?
NATO Genel Sekreteri konuyu şöyle dile getirdi:
“Ne olacağını ve nasıl bir sonucun çıkacağını hep birlikte göreceğiz. Şu an eylül ayındayız, Fransa’daki seçimler gelecek yıl mayısta yapılacak. Sonuç her ne olursa olsun NATO buradadır, birlikteliğini koruyacak ve güçlü kalacaktır. Hangi seçimde kim seçilirse seçilsin, temel unsurlar söz konusu olduğunda aynı rotayı sürdüreceğine yürekten inanıyorum: Savunmaya yatırım yapmak, Ukrayna’nın bu savaşı kaybetmemesini güvenceye almak ve Putin müzakere masasına oturmaya her ne zaman hazır olursa savaşı bir sonuca ulaştırmak adına Ukrayna’yı mümkün olan en güçlü konuma getirmek. Başka ülkelerde hükümet değişiklikleri gördüğümüz geçmiş dönemlerde de bu tartışmaları yaşadık. Nihayetinde son beş ila on yılda NATO’nun daha da güçlendiğini, birliğini muhafaza ettiğini ve diyaloğu sürdürdüğünü gördük. Bir kez daha vurgulayayım: Tartışma sorun teşkil etmez, muhalefet sorun değildir. (…) Muhalefet demokrasinin bir parçasıdır. (…)”
NATO Genel Sekreteri Mark Rutte bu ifadelerle, egemen olan halkın ne düşündüğünün, ne arzuladığının, neden korktuğunun veya kime oy verdiğinin egemen sınıfları pek de ilgilendirmediğini alışılmadık bir açıklıkla ortaya koyuyor. İktidar mekanizmaları değişime öylesine dirençli kurgulandı ki; demokrasi ve muhalefet alanı görünürde var olsa da, bu yapılar mevcut iktidar düzenine boyun eğmek zorunda bırakılıyor. Bütün mesele şu şiar üzerinden işliyor: Seçimler ve hükümetler gelip geçer, NATO bizim istediğimiz gibi kalır.
Almanya Federal Cumhuriyeti’nde demokratik irade oluşumunun fiili hali
Federal Almanya’da uygulanan demokratik irade süreci, yurttaşın yalnızca dört yılda bir, yani yasama döneminin nihayetinde egemenliğini hatırlamasına izin verilmesi anlamına geliyor. Yurttaşın egemenlik konumu, gerçekte o tek seçim gününe hapsoluyor; oy pusulasında bir partiye (ikinci oy) ve bir doğrudan adaya (birinci oy) oy verme hakkından öteye gitmiyor. Yurttaş, sandıkta gelecek dönemin politikalarına açık çek kestikten sonra yeniden dört yıllık bir “egemen kış uykusu”na çekiliyor. Parti teşkilatlarının dışındaki siyasal katılım ise fiilen istenmiyor, uygulanamaz gösteriliyor.
Dahası var: Federal Meclis (Bundestag) milletvekilleri seçim vaatlerine uymak zorunda değil; zira Anayasa’nın 38. maddesinin 1. fıkrası uyarınca “hiçbir emir ve talimatla bağlı olmayıp yalnızca vicdanlarına karşı sorumludurlar.” Vicdan özgürlüğü, gerçekte en öznel özgürlük alanlarından biridir. Bir milletvekili vicdanına neyi sığdırabilir? Bir sonraki maaş artışını onaylamayı mı, yoksa Federal Ordu’nun yurt dışındaki silahlı harekâtına el kaldırmayı mı? Vicdan özgürlüğü ayrıcalığıyla birlikte, asıl egemen olan yurttaş ile bağımsız vekil arasındaki bağ fiilen kopuyor. Böylece vekil, yurttaşların çıkarlarına açıkça taban tabana zıt kararlar alma kudretine kavuşuyor ve bunu sıkça sergiliyor; elbette her defasında “memleketin ali menfaatleri” kılıfıyla. Zira yurttaşın aksine, neyin iyi ve doğru olduğunu yalnızca vekilin bildiği varsayılıyor (“varsayımsal halk iradesi”).
Böylelikle Federal Almanya’nın alışılagelmiş dolaylı demokratik irade süreci işlemeye başlıyor: Yüzde beşlik seçim barajını aşan partiler, kısa süre sonra kurucu oturum için Federal Meclis’te yerini alıyor. Mecliste temsil edilen fraksiyonlar arasında hükümet kurma pazarlıkları yürütülüyor. Genellikle iki veya üç parti bir koalisyon kuruyor, geri kalanlar ise muhalefet rolüne itiliyor. Hükümeti destekleyen meclis grupları fiilen yürütmenin emrine giriyor: “Kendi” federal hükümetleriyle önceden mutabakata vardıkları önergeleri veya yasa tasarılarını meclise taşıyorlar.
Zaman zaman da hükümet bizzat önergeler (örneğin Federal Ordu’nun yurt dışı görevleri) veya yasa tasarıları (örneğin federal bütçe tasarısı) hazırlıyor; iktidar fraksiyonları ise birkaç biçimsel düzeltmeyle bu metinleri genel kurulda oylamaya sunuyor. Yapılan bu biçimsel rötuşlar, iktidar milletvekillerinin salt hükümet politikalarına körü körüne el kaldıran bir çoğunluk aygıtı gibi görünmesini engelleme amacına hizmet ediyor. Federal Meclis’teki 16 yıllık deneyimime (sekiz yılı milletvekili, sekiz yılı Sol Parti meclis grubu danışmanı) dayanarak şunu söyleyebilirim: Bu algı bütünüyle gerçeği yansıtıyor; iktidar grupları, esasında hükümetin alabildiğine serbest hareket edebilmesi için parlamenter zemini düzlüyor.
Buradan çıkan sonuç şudur: Federal Almanya’nın siyaset pratiğinde kuvvetler ayrılığı, ders kitaplarında anlatıldığı gibi işlemiyor. Yasama (parlamento), yargı (mahkemeler) ve yürütme (hükümet) üçgen bir dengede karşılıklı durup birbirini denetlemiyor. Aksine yasama organı, yani meclis, en iyi ihtimalle hükümet yandaşı ve muhalif olmak üzere iki kampa bölünüyor. Muhalefet kanadı hükümeti denetliyor ya da denetlemeye çalışıyor yahut denetliyormuş gibi yapıyor. İktidar kanadı ise yukarıda değindiğim üzere, esasen hükümetin serbestçe eylemde bulunmasının önünü açıyor. İktidar fraksiyonlarının somut bir meselede “kendi” hükümetlerine bayrak açtığına son derece nadir rastlanır. Bir görüş ayrılığı doğarsa, mesele parlamentoda değil kapalı kapılar ardında hallediliyor. Hükümetin “kendi” meclis grubundan tokat yemesi neredeyse imkânsızdır. Meclis grup başkanı ve yönetimi, hükümet temsilcileriyle kusursuz bir uyum sağlayacak kişilerden seçilir. Başbakanına veya hükümetine diş gösterecek hiç kimse grup yönetiminde yer alamaz ya da grup başkanı seçilemez. Dolayısıyla yüce meclis (Deutscher Bundestag), gerçekte büründüğü bu farklı rol ve işlev dağılımı nedeniyle öyle sanıldığı kadar yüce bir makamda durmuyor. Siyasi iktidar fiilen mecliste değil, başbakanlıkta toplanıyor.
Federal Alman siyasetindeki bu özgül yapı, devlet teorisindeki kuvvetler ayrılığı yaklaşımından ciddi ölçüde sapıyor. Ancak öylesine kanıksandı, öylesine kökleşti ve o denli olağan görüldü ki, bu düzeneği neredeyse kimse sorgulamıyor. Sorgulasınlar ki zaten; ne de olsa bugüne kadar işler bir şekilde yürüdü…
İrade oluşumu sürecinin anayasal seçenekleri
Anayasa, oy kullanan yurttaşın, yani egemenin siyasal katılımı konusunda çok daha halkçı bir çerçeve çizer. Nitekim 20. maddenin 2. fıkrası, ilk olarak yurttaşı egemenlik makamına yerleştirir; bu ilke demokrasinin kurucu özüdür, zira halk egemenliği olmaksızın demokrasiden söz edilemez:
“Bütün devlet yetkisi halktan doğar.”
Hemen ardından gelen cümlede şu hüküm yer alır:
“Bu yetki halk tarafından seçimler ve halk oylamaları yoluyla, ayrıca yasama, yürütme ve yargının yetkili organları aracılığıyla kullanılır.”
Burada geçen iki kavram belirleyicidir: “Seçimler” ve “halk oylamaları”. Seçimlerden kasıt şüphesiz parlamento seçimleridir. “Halk oylamaları” ise egemenin doğrudan siyasi iradesini, yani doğrudan halk kararını (referandumu) imler. Bu yaklaşım, Anayasa’nın bir diğer maddesi olan 21. madde ile perçinlenir:
“Partiler, halkın siyasal iradesinin oluşumuna katkıda bulunur.”
“Katkıda bulunma” ifadesi, partilere bu irade üzerinde bir tekel tanımaz. Dolayısıyla doğrudan halk oylamalarının yolu burada da örtük biçimde açılır. Bunun yanında doğrudan karar ilkesi, 29. maddede (“Federal Toprakların Yeniden Düzenlenmesi”) açıkça, 146. maddede (“Anayasanın Yürürlük Süresi”) ise örtük biçimde zemin bulur.
Görüldüğü üzere Anayasa, en azından bu iki özel durumda (Madde 29 ve 146) ve 20. (“halk oylamaları”) ile 21. maddelerin (“katkıda bulunma”) getirdiği esnek tanımlarla doğrudan halk kararlarına kapı aralar. Anayasal pratiğin bir parti demokrasisine ya da parti devletine sıkışmış olması, anayasa teorisinin farklı seçenekler barındırmadığı anlamına gelmez.
Alman dış ve güvenlik politikasında demokratik irade süreci
NATO Genel Sekreteri Rutte’nin başta aktarılan sözleri, her dürüst demokratın yüzüne inen bir tokat gibi yankılanmalıdır: Kime oy verirseniz verin, NATO varlığını sürdürür. Demokratik irade, halkın istenci NATO’ya boyun eğmek zorundadır.
Rutte’nin mesajına bakılırsa; yurttaşın siyasi iradesi dış ve güvenlik politikasının haricinde bile sırf sandığa atılan oya indirgenmişken, iş dış ve güvenlik politikasına geldiğinde demokratik irade süreci tamamen askıya alınıyor.
Federal Anayasa Mahkemesi’nin 2001 yılında, “NATO Stratejik Konseptinin Geliştirilmesinde Federal Meclisin Katılım Hakları” uyuşmazlığına dair verdiği bir karar da dış politikada federal hükümete, meclisin onayını alma zorunluluğu getirmeksizin geniş bir hareket alanı tanıyor:
“Almanya’nın karşılıklı kolektif güvenlik sistemine dahil olması, Anayasa’nın 24. maddesinin 2. fıkrası ile 59. maddesinin 2. fıkrasının 1. cümlesi uyarınca yasa koyucunun onayını gerektirir.
Anayasa’nın 24. maddesinin 2. fıkrası anlamında karşılıklı kolektif güvenlik sisteminin geliştirilmesi, bir antlaşma değişikliği niteliği taşımıyorsa, Federal Meclisin ayrıca onayını gerektirmez.
(…)
NATO’nun 1999 tarihli yeni Stratejik Konsepti, ne şekli bakımdan ne de zımnen tesis edilmiş bir antlaşmadır.”
Özetle: NATO’ya katılmak Federal Meclis’in onayını gerektirir; çünkü uluslararası bir antlaşmayı onaylama yetkisi yalnızca meclise aittir. Fakat ittifakın “geliştirilmesi” meclisin karar alanı dışına çıkarılıp bütünüyle federal hükümetin uhdesine (yürütmenin önceliği alanına) bırakılıyor.
Bu düzenlemeyle federal hükümete dış ve güvenlik politikasında belirli bir hareket serbestisi tanınması amaçlanıyor. Bu yaklaşım belki anlaşılabilir; ancak kesinlikle bu boyutta uygulanmak zorunda değildir. Nitekim NATO’nun o dönem benimsediği “Yeni Stratejik Konsept”, ittifakı belirli bir coğrafyayı savunan bir paktan, küresel müdahale yetkisi vehmeden askeri bir birliğe dönüştürerek niteliksel bir kırılmaya yol açmıştı; üstelik Federal Meclis onay veya ret yönünde irade gösteremeden. Bu dönüşüm köklü ve niteliksel bir değişim sayılmayacaksa, neyin öyle sayılacağı haklı bir sorudur.
Fakat Rutte’nin söyledikleri çok daha derinlere uzanıyor: Meclislerin ötesinde, NATO üyesi ülkelerin seçilmiş hükümetlerinin dahi ittifak üzerinde gerçek bir etkisi bulunmadığını, alınan kararları geri çeviremeyeceğini ortaya koyuyor. Tam bu noktada, bir Federal Ordu generaliyle yaptığım görüşmeyi anımsatmak isterim. Söz konusu generali vaktiyle Sol Parti’nin güvenlik çalışma grubuna davet etmiştim. Orada bize, askeri ve savunma sanayisine dair kararların, göreve gelecek yeni bir hükümet tarafından sorgulanamaması adına mümkün mertebe uzun vadeli ve bağlayıcı biçimde alındığını dobra dobra anlattı. Generalin “uzun vadeli öngörülebilirlik” dediği şey, esasen demokratik yollarla seçilmiş bir hükümetin alabileceği kararlara karşı bir korunma tedbiri olarak da okunabilir. Başka bir deyişle: Egemen yurttaş günün birinde silahsızlanmayı ya da barış odaklı adımları önceleyen bir hükümeti iktidara getirse bile, silah tekelleriyle önceden imzalanmış sayısız sözleşme veya NATO bünyesinde alınmış bağlayıcı kararlar bu iradenin önüne set çekecektir.
Savaş ve barışa ya da askeri yapıların niteliğine dair hayati kararların, olası bir felakette bedeli bizzat ödeyecek olan yurttaştan, asıl egemenden bu denli kopuk alınabilmesi tam da burada sorgulanmalıdır. Temsili demokratik sistemin temel varsayımı olan yönetenlerle yönetilenler arasındaki o sözde özdeşlik, gerçekte çoktan yok olmuştur.
Dış ve güvenlik politikası: Demokrasinin demokratikleştirilmesi
Küresel ve iç siyasetteki sarsıntılar mevcut statükoyu kırıyor; bu kırılmalar, dış ve güvenlik politikası sahası da dahil olmak üzere demokrasiyi demokratikleştirmek için bir fırsata dönüştürülmelidir. Anayasa artık tüm boyutlarıyla hayata geçirilmelidir. Bunun yolu, temsili sistemin yerine değil, onu dengeleyecek bir supap olarak doğrudan demokrasinin işletilmesinden geçer. Silahlanma yarışı, bütçe kaynaklarının sosyal devletten alınıp silahlanmaya ve Ukrayna’ya aktarılması ve Ukrayna krizinde müzakere masasına oturma konusundaki isteksizlik artık sadece NATO’nun ve hükümetlerin tekeline terk edilemez. Söz konusu olan, insanların en temel hakkı olan hayatta kalma meselesidir. Böylesi bir varoluşsal çıkar, yalnızca karar verici bir seçkinler zümresinin inisiyatifine bırakılamaz. Gerçek, yani doğrudan demokrasi tam da burada başlar; kağıt üstündeki egemen, ancak bu yolla gerçek bir egemene dönüşür.
Dünya Basını
Savaş, petrolde varil başına 65 dolarlık bir savaş primi oluşturdu

Ekonomist Prof. Steve Hanke, Ortadoğu’daki çatışmaların fiziki petrol fiyatlarında varil başına yaklaşık 65 dolarlık savaş primi oluşturduğunu açıkladı. Brent ham petrolün vadeli işlemlerde 110 dolar, fiziki piyasada ise 140 dolardan işlem gördüğünü kaydeden Hanke, dizel arzındaki tıkanıklığın ve yüksek emtia fiyatlarının küresel çapta süreceğini belirtti.
Johns Hopkins Üniversitesi Uygulamalı Ekonomi Profesörü Steve Hanke, Mario Nawfal Show programının ortak sunucusu Brandon J. Weichert’e verdiği mülakatta, İran savaşının küresel piyasalar, enerji lojistiği ve uluslararası siyaset üzerindeki sarsıcı etkilerini değerlendirdi.
Hanke, Hürmüz Boğazı ve Kızıldeniz geçişlerindeki aksamaların ham petrolün gerçek maliyetini vadeli piyasa göstergelerinin çok üzerine çıkardığını ve petrol varilinde yaklaşık 65 dolarlık bir savaş primi yarattığını kaydetti.
“Vadeli fiyat ile fiziksel fiyat arasında 30 dolarlık bir fark var”
Weichert’in tanker savaşlarının kalıcı hale gelmesi ve Batı Teksas tipi ham petrol ile Brent petrol fiyatlarındaki hareketliliğe ilişkin sorusunu yanıtlayan Hanke, piyasada ekranlara yansıyan rakamlar ile fiziki teslimat fiyatları arasındaki açılmaya dikkati çekti.
Resmi çevrelerin boğazdaki petrol akışının savaş öncesi seviyelere yaklaştığı yönündeki beyanlarını sorgulayan Hanke, fiziki sevkiyatta önemli darboğazlar yaşandığını vurguladı.
Hanke, petrol maliyetlerindeki artışın iki ayrı savaş priminden kaynaklandığını belirterek, “Eğer basına bakarsanız, Brent ham petrolü aslında varil başına 110 dolar civarında. Vadeli işlemler piyasasında gördüğünüz bu 110 dolarlık fiyat, kağıt üzerinde geçerli olan fiyattır. Ancak fiziki teslimatlara baktığınızda petrol varil başına 140 dolardan alıcı buluyor. Yani kağıt üzerindeki fiyat ile fiziksel fiyat arasında 30 dolarlık bir fark var” dedi.
Savaş öncesinde yaklaşık 75 dolar olan Brent petrolün doğrudan boğaz geçişindeki engeller nedeniyle 35 dolar civarında bir ilk prim kazandığını ifade eden Hanke, “Buna lojistik bir tıkanma noktasından kaynaklanan 30 dolarlık başka bir savaş primini daha eklemeniz gerekiyor. Petrol çıktıktan sonra daha küçük tankerlerden büyük tankerlere aktarılmak zorunda kalıyor; fakat büyük tanker arzı son derece kısıtlı. Petrolün taşınması savaş öncesine göre çok daha uzun sürüyor. Yani boğazın yarattığı tıkanma kadar büyük bir taşıma darboğazı var. Bu iki kalemi topladığınızda varil başına yaklaşık 65 dolarlık bir savaş primiyle karşılaşıyorsunuz” diye konuştu.
Amerikan vergi mükelleflerinin deniz güvenliği ve eskort harekatları için üstlendiği doğrudan ve dolaylı maliyetlerin bu hesaba katılmadığını da kaydeden Hanke, ikincil ve üçüncül etkiler toplandığında maliyetin çok daha ağır seviyelere tırmanacağını, mevcut durumun uzun vadede sürdürülemez olduğunu ifade etti.
Bölgedeki gerilimin askeri seyrine ilişkin öngörülerini aktaran Hanke, Washington yönetiminin ve müttefiklerinin kapsamlı bir stratejik plana sahip olmadığını dile getirdi.
Olası bir çatışma tırmanışının Basra Körfezi’ndeki temel altyapıları çökertebileceği uyarısında bulunan Hanke, siyasi aktörlerin adımlarına dikkat çekti.
Hanke, bölgesel risklerin merkezinde İsrail’in askeri kararlarının bulunduğunu belirterek, “Yönetimin ve müttefiklerinin bir plan kavramından tamamen uzak olduğunu defalarca gördük. En endişe verici gelişme, İsrail’in İran’a yönelik önleyici bir saldırı düzenlemesi olur. Böyle bir hamle ABD’yi doğrudan çatışmanın içine çeker ve tüm süreç kontrolsüz şekilde tırmanır. Bu tabloda İran misilleme yaparak Körfez’deki bütün petrol tesislerini ve deniz suyu arıtma tesislerini tamamen imha edebilir; bu da Körfez’in sonu anlamına gelir” değerlendirmesini yaptı.
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun siyasi geleceğine ve yaklaşan İsrail seçimlerine de değinen Hanke, “Netanyahu köşeye sıkışmış durumda; seçimleri kazanamazsa cezaevine girme ihtimali oldukça yüksek. Bu nedenle elindeki bütün kozları sonuna kadar kullanacaktır. İsrail siyasetindeki rakipleri de temel yaklaşımlar bakımından farksız bir çizgide yer alıyor. Farklı isimler taşısalar da hepsi aynı hedeflere odaklanmış durumda. Ancak İsrail halkının önemli bir kesimi yolsuzluk iddiaları nedeniyle mevcut başbakana tepki duyuyor” ifadelerini kullandı.
Hanke, ABD Başkanı’nın Netanyahu’yu destekleyen tavrının ardında İsrail lobisinin etkili faaliyetlerinin yer aldığını kaydetti.
“Kızıldeniz’deki kriz Süveyş Kanalı gelirlerini doğrudan vurdu”
Bölgedeki deniz güvenliği krizinin yalnızca Hürmüz Boğazı ile sınırlı kalmadığına, Babülmendep Boğazı ve Süveyş Kanalı hattında da hissedildiğine işaret eden Weichert, Mısır Parlamentosu’nun Riyad’ın talep etmesi halinde Suudi Arabistan’a asker gönderilmesine olanak tanıyacak yetki talebini tartıştığını hatırlattı.
Hanke, Husilerin deniz trafiğine müdahalelerinin küresel ticaret yollarını yıprattığını belirterek, “Süveyş Kanalı’nın sağladığı gelirler şimdiden gerilemiş durumda. Kanal ciddi bir darbe aldı ve eğer güney koridoru tamamen tıkanırsa kanalın işlevsizleşmesi kaçınılmaz hale gelir. Süveyş Kanalı şu anda savaş öncesine göre çok daha yavaş bir işleyişe sahip ve savunmasız kalmaya devam ediyor” dedi.
Mısır Cumhurbaşkanı Abdülfettah es-Sisi’nin parlamento onayı arayışını değerlendiren Hanke, askeri geçmişi bulunan Mısır liderliğinin geçmiş tecrübeler ışığında dikkatli davranmak zorunda olduğunu kaydetti.
Hanke, “Husilerle askeri mücadeleye giren tüm güçler ağır bedeller ödedi. ABD dahi askeri tavsiyeler doğrultusunda bu operasyonların başarıya ulaşamayacağını görerek taarruzlarını sınırlandırmak zorunda kaldı. Suudilerin askeri üstünlük sağladığına dair anlatılar sahadaki gerçeklerle örtüşmüyor; Husiler ilerlemeyi sürdürüyor” değerlendirmesinde bulundu.
Suudi Arabistan’ın petrol üretim ve ihracat akışında ciddi yavaşlamalar olduğunu, ancak üretimin henüz tamamen durmadığını belirten Hanke, hayati altyapıların korunmasının ekonomik tesislerden daha kritik bir öncelik taşıdığını vurguladı.
Hanke, “Suudi Arabistan gibi bir coğrafyada deniz suyu arıtma tesislerinin devre dışı kalması ölüm kalım meselesidir. Petrol tesisleri yalnızca finansal kayıp yaratır, fakat su arıtma altyapısının hedef alınması ülkedeki yaşam koşullarını doğrudan ortadan kaldırır” diye konuştu.
“Emtia piyasalarında bir süper döngünün içindeyiz”
Hanke, dünya genelinde tırmanan enerji maliyetlerinin dönemsel bir dalgalanmadan ibaret olmadığını, küresel çapta geniş kapsamlı bir fiyat artış döngüsünün yaşandığını savundu. Rafineri kapasitelerindeki kısıtlar ve yakıt arzındaki darlıkların özellikle dizel fiyatlarında uzun süreli bir baskı oluşturacağını bildirdi.
Küresel emtia hareketlerini değerlendiren Hanke, “Savaşın olumsuz etkileri bugüne kadar stratejik stokların tüketilmesiyle hafifletildi. Fakat bu stoklar artık eritilebilecek sınırların sonuna geldi ve depoların yeniden doldurulması gerekecek. Tüm uzman projeksiyonları, dizel fiyatlarının en iyi ihtimalle gelecek yılın ortasına kadar mevcut yüksek seviyelerini koruyacağını gösteriyor. Her şeyin fiyatı yükseliyor ve fiilen bir emtia süper döngüsünün içindeyiz” tespitinde bulundu.
Basra Körfezi’nin yalnızca petrol değil diğer temel sanayi hammaddeleri açısından da küresel tedarik merkezi olduğunu hatırlatan Hanke, metalurji süreçlerinde ve gübre üretiminde zorunlu olarak kullanılan sülfürün dünya ticaretindeki yaklaşık yüzde 50’lik payının bu bölgeden çıktığını belirtti. Ukrayna’daki Odesa Limanı’nın ablukada olması ve Azak Denizi’ndeki tahıl sevkiyatlarının kesintiye uğramasıyla birlikte iki büyük çatışma alanının küresel tedarik zincirlerini kökten sarstığını ifade etti.
Bu maliyet şoklarının tüketiciye doğrudan yansıdığını kaydeden Hanke, ABD’deki siyasi dengelerin de bu baskıyla değiştiğini aktardı.
The Economist tarafından izlenen anket verilerinde mevcut yönetimin popülaritesinin gerilediğine işaret eden Hanke, “İnsanların temel öfkesi dizel fiyatlarındaki fahiş artıştan besleniyor. Hayat pahalılığı seçmenin sabrını tüketmiş durumda” dedi.
“Siyasi seçkinler halktan tamamen kopmuş bir sınıf oluşturuyor”
Avrupa’da, özellikle Fransa’da alevlenen sokak eylemleri ve toplumsal huzursuzluklara değinen Hanke, meselenin kökeninde yalnızca göç dalgalarının değil, derin bir ekonomik kopuşun ve sınıfsal öfkenin bulunduğunu söyledi.
Fransa’daki durumu yerinde gözlemleme imkanı bulduğunu belirten Hanke, Paris banliyölerindeki demografik birikimin ve yargı sistemindeki yetersizliklerin yıllar içinde biriktiğini kaydetti.
Hanke, “Banliyölerde eski Fransız sömürgelerinden gelen ikinci ve üçüncü kuşak yaşıyor. Sokak eylemleri, araç kundaklamaları ve yağmalar onlarca yıldır tekrarlanan olaylar. Ancak barışçıl protestolar başladığında bu gruplar devreye girerek hareketin kontrolünü ele geçiriyor” dedi.
Protestoların arkasındaki siyasi ve iktisadi zemini aktaran Hanke, “Fransa’da siyasi seçkinler halktan tamamen kopuk ayrı bir sınıf meydana getiriyor. Bu durum Washington’ın Amerikan halkından kopukluğuna benziyor. Sıradan yurttaşlar ile iktidar elitleri arasında neredeyse hiçbir ortak nokta kalmadı. Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron zamanının büyük bölümünü Rusya’ya karşı savaş söylemleriyle geçiriyor. Almanya’da Friedrich Merz ve İngiltere’de Andy Burnham gibi aktörler de halkın onaylamadığı savaş politikalarına odaklanıyor” değerlendirmesinde bulundu.
Liderlerin kamuoyu destek oranlarının tarihi dip seviyelere indiğini hatırlatan Hanke, Fransa’nın kamu maliyesindeki yapısal bozulmaya dikkat çekti.
Hanke, “Fransa’da kamu harcamaları gayrisafi yurtiçi hasılanın yüzde 57,2’sine ulaştı. Piyasalar, Macron yönetiminin ekonomik gidişatı düzeltebilecek hiçbir somut plana sahip olmadığını görüyor. Macron artık görev süresi tükenmiş bir aktördür ve arkasında ciddi bir mali enkaz bırakıyor” ifadelerini kullandı.
Dünya Basını
“Tescilli aşırı sağcı”: Alman parti sisteminin bumerangı

Editörün notu: Oskar Lafontaine, İsviçre merkezli aktüel dergi Die Weltwoche‘nin son sayısı için kaleme aldığı köşe yazısında, Alman siyaset ve medya seçkinlerinin kullandığı “tescilli aşırı sağcı” kavramının içeriğinin boşaltıldığını, İçişleri Bakanlığı denetimindeki Anayasayı Koruma Teşkilatı’nın taraflı nitelemeleriyle bu tabirin sistemi tıkayan bir bumeranga dönüştüğünü belirtiyor. Aşırı sağcılığın yalnızca AfD’nin marjinal kanadına hasredilemeyeceğini kaydeden Lafontaine; ölçüsüz silahlanmayı, sosyal hakların budanmasını, Rus düşmanlığının körüklenmesini ve ifade özgürlüğünün kısıtlanmasını sağ politikaların asıl tezahürleri olarak tarif ediyor. Lafontaine, toplumdaki kutuplaşmayı aşmak için bugünkü siyasi tabloyu Weimar Cumhuriyeti dönemi ve Nazizmle bir tutan mesnetsiz tarihsel paralelliklerin terk edilmesini ve halk iradesini temel alan anayasal zemine dönülmesini öneriyor.
“Tescilli aşırı sağcı”: Alman parti sisteminin bumerangı
Oskar Lafontaine
Die Weltwoche
15 Ekim 2026
2026 yılının gençlik sözcüğü henüz yeni seçildi: “Ragebait” [öfke yemi]. O güne dek bu kelimeyi hiç duymamıştım; mümkün olduğunca fazla öfke uyandırıp bu yolla yüksek etkileşim ve erişim toplamayı amaçlayan internet paylaşımlarına bu adın verildiğini yeni öğreniyorum.
Almanya’nın siyasetçi ve gazeteci zümresi açısından 2026 yılının en yakışıksız kelimesi [Unwort] ise hiç şüphesiz “tescilli aşırı sağcı” [gesichert rechtsextrem] tamlamasıdır. Bu kavram da yıllardır ziyadesiyle öfke ve geniş bir yankı yaratıyor.
Herkesin kendine göre yorumladığı bu kavram, Alman siyasetinde eşi görülmemiş bir kafa karışıklığına yol açtı. Nihayetinde Almanya’nın Savaş Bakanı Boris Pistorius, SPD Meclis Grubu üyeleriyle birlikte Brandenburg Kapısı’ndan “kendiliğinden” yürüyüşe geçti ve Hitler’in iktidarı ele geçirmesinin ardından Otto Wels’in Reichstag’da yaptığı o meşhur konuşmayı andıran bir nutuk atmak üzere derme çatma bir sandığın üstüne çıktı. Pek de başarılı bir deneme sayılmazdı; birçok yorumcuya göre bilakis utanç vericiydi. Üstelik Almanların milli marşını AfD’ye bırakmamak gayesiyle marşı bizzat söylemeye kalkıştığında, sesinin de pek fena olduğu anlaşıldı.
Peki, perde arkasında ne yaşanmıştı? Magdeburg Eyalet Parlamentosu’nda [Saksonya-Anhalt – Editörün Notu], AfD’nin 35 yaşındaki milletvekili Tobias Rausch parlamento başkanlığına seçilmişti. Emlak danışmanı olan bu isim, kapalı oylamada AfD ve BSW’nin yanı sıra muhtemelen CDU’lu beş milletvekilinin de oylarını almıştı.
Alman ana akım medyası, Anayasayı Koruma Teşkilatı’nın Saksonya-Anhalt AfD teşkilatını “tescilli aşırı sağcı” olarak sınıflandırdığına dikkat çekerek feryat figan “Ne büyük skandal!” diye dövündü.
İşte asıl mesele tam da burada başlıyor. Başka hiçbir ülkede benzeri bulunmayan, Alman partilerinin kaderini ve geleceğini belirleme cüretini gösteren bu tekinsiz Anayasayı Koruma Teşkilatı da kimin nesidir? İçişleri Bakanlığı’na bağlı bir dairedir ve doğrudan görevdeki içişleri bakanının emrindedir. Bir partinin aşırı sağcı olup olmadığına dairesi karar verirken son sözü söyleyen de yine o bakandır. Aşırılık araştırmaları konusunda ise ne içişleri bakanlarının ne de Anayasayı Koruma Teşkilatı’nın kayda değer bir uzmanlığı vardır.
Haliyle kararları taraflı olmaya mahkûmdur.
Fakat çok daha vahim olanı, bakanların ve bağlı dairelerin aşırı sağcılığın gerçekte ne anlama geldiğini dahi açıkça bilmemeleridir. Dolayısıyla bir partinin “tescilli aşırı sağcı” olup olmadığını tespit edebilecek yetkinlikte de değillerdir. Neticede “tescilli aşırı sağcı” hükmü, Alman parti sisteminin elinde, ateşlendiği an kendi namlusunu parçalayan kusurlu bir silaha dönüşmüştür.
Kavram kargaşasının önüne geçebilmek adına bir süre önce şu paylaşımı yapmıştım: “Güvenlik duvarı [Brandmauer] partilerinin Ukrayna ve İsrail’deki faşistleri silah sevkiyatı ve mali kaynaklarla desteklemesi, onları faşizmin doğrudan suç ortağı haline getirir.”
Bu ithamın, güvenlik duvarı partilerini iğneyi kendilerine batırmaya sevk edeceği ve başka partileri aşırı sağcılıkla suçlarken daha temkinli davranmalarını sağlayacağı yönündeki beklentim boşa çıktı. Talk show programlarının müdavimi gazeteci Robin Alexander nihayet cevap vermeye cesaret edene dek kimseden ses çıkmadı. Büyük bir öfkeyle şöyle yazdı: “Lafontaine’e göre, hükümet başkanları Yahudi olan iki ülke faşistmiş.” Konu “tescilli aşırı sağcı” yaftasına geldiğinde, Alman siyasetçileri ve gazetecilerini saran mutlak zihin bulanıklığını bundan daha iyi ortaya koyabilecek başka bir kanıt bulunamazdı.
Ülkelerin bizzat faşist olamayacağını esasen kendisinin de bilmesi gerekirdi. Üstelik İsrail Başbakanı Netanyahu’nun, bakanlarından birinin “Ben homofobik bir faşistim”, bir diğerinin ise Gazze’yi kastederek “İnsansı hayvanlarla savaşıyoruz ve ona göre hareket ediyoruz” demesine engel olamadığı, tecrübeli bir siyasetçinin gözünden kaçmamalıydı. Keza Ukrayna Devlet Başkanı Zelenskiy’nin, binlerce Yahudinin katili olan Andriy Melnik’in cenazesinin nakli töreninde hazır bulunduğu ve kendisini Ukrayna’nın mühim bir şahsiyeti olarak taltif ettiği de bir sır değildir; nitekim İsrail’deki Yad Vaşem Holokost Anma Merkezi de bu anmayı sert dille eleştirmişti.
Bu kavram kargaşası, aşırı sağcılıkla mücadele edenlerin çifte standartlı terazilerle hüküm vermesinden de kaynaklanıyor. AfD’nin aşırı sağ kanadından Björn Höcke salona SA sloganı olan “Her şey Almanya için” sözünü haykırdığında cezalandırılıyor. Hitler’in propaganda bakanı Goebbels vaktiyle imparatorluğu “savaşa muktedir” kılmak isterken, bugün Savaş Bakanı Boris Pistorius Almanya’yı “savaşa muktedir” [kriegstüchtig] hale getirmek istediğinde bu durum sıradan bir gelişmeymiş gibi karşılanıp gündeme devam ediliyor.
Benim nazarımda, ölçüsüz silahlanma ve bunun tabii neticesi olan ağır sosyal kısıntılar öteden beri aşırı sağcılığın ta kendisidir. Antisemitizmi ve yabancı düşmanlığını körüklemeyi de aynı şekilde aşırı sağcılık addediyorum. Yarısı Rus olmak üzere Sovyetler Birliği’nin 25 milyon yurttaşının katledildiği gerçeği karşısında, her Allah’ın günü kötü Rus düşman imgesini besleyip büyütmek bilhassa alçakçadır ve asıl “tescilli aşırı sağcılık”tır. Zira Naziler de Rusları “aşağı insan” [Untermenschen] olarak niteliyordu.
Kibirli bir edayla sabah akşam “demokrasimiz” nakaratını dilinden düşürmeyen partilerin ifade özgürlüğünü adım adım boğması, sağcı hükümetlerin tipik bir alametidir. CDU/CSU ve SPD koalisyonuyla kurulan federal hükümet, AB’nin ifade hürriyetini boğan ve varoluşsal yıkıma yol açan yaptırımlarına ortak olduğu müddetçe her türlü demokratik meşruiyetini yitirmiştir.
Elbette herkes meseleye benim penceremden bakmak mecburiyetinde değil; gelgelelim Almanya’nın aklı karışık siyasetçileri ve gazetecileri için İncil’deki şu kelam tastamam geçerlidir: “Kardeşinin gözündeki çöpü görürsün de kendi gözündeki merteği neden fark etmezsin?”
Bugün bile, bir soykırımı silah sevkiyatıyla destekleyen partilerle rahatlıkla koalisyon kurulabilirken; AfD ile somut bir önergede birlikte oy kullanmanın ya da parlamento başkanlığı ile eyalet komisyonlarının tanziminde eşgüdüm sağlamanın niçin “cehennemin kapılarını aralamak” sayıldığına dair beni ikna edebilecek makul bir gerekçe duymayı bekliyorum.
Alman toplumunda giderek derinleşen yarılmanın önüne geçmek isteyen kimse, bugünkü gidişatı Weimar Cumhuriyeti’nin çöküşü ve Nasyonal Sosyalizmin yükselişiyle bir tutan temelsiz kıyaslamaları derhal terk etmelidir. AfD’nin sağ cenahında şüphe götürmez biçimde aşırılıkçıların ve tekinsiz figürlerin bulunduğu bir vakıa olsa dahi, soğukkanlı ve rasyonel bir tartışma zeminine geri dönmek elzemdir. Bilhassa Saksonya-Anhalt seçimlerinin ardından, Anayasa’nın 20. maddesinin 2. fıkrasında yer alan şu ilkeyi yeniden hatırlamamız gerekir: “Bütün devlet yetkisi halktan kaynaklanır.”
Dünya Basını2 hafta önceEski CIA analisti Johnson: Trump İran’a girerse Çanakkale’deki Churchill gibi yenilir
Asya2 hafta önceGüney Kore, Kiev Büyükelçisini geri çağırdı
Amerika2 hafta önceBrezilya’da ikinci tur süreci nasıl işleyecek?
Asya2 hafta önceEndonezya’nın yeni iş yasası işçileri memnun etti, iş dünyasını endişelendirdi
Diplomasi2 hafta önceİtalyan gazeteci ve yazar Thomas Fazi: Avrupa, II. Dünya Savaşı’ndan beri ABD işgali altında
Dünya Basını2 hafta önceNükleer bilimci Hughes: Bölgesel nükleer savaş bile dünya genelinde üç milyar insanı aç bırakır
Dünya Basını1 hafta önceİngiliz diplomat Crooke: Suudi Arabistan’da asıl çöküş içeriden gelecek
Amerika3 gün önceSenatör Sanders: Silikon Vadisi zenginleri “korkunç bir plan” üzerinde çalışıyor











