Dünya Basını
Prabhat Patnaik Nijer krizini yazdı: Duraksayan dekolonizasyon

Çevirmenin notu: Darbeden sonra komşu ülkelerin müdahale tehdidine rağmen Nijerliler, Fransız sömürgesine karşı protestolarını sürdürüyor. Protestolar ilk kurbanlarını verdi. Geçen hafta çarşamba günü darbe yönetimi, Fransız birliğini garnizonlarına saldırmak ve beş askeri öldürmekle suçladı. Paris inkâr ediyor.
Bu protestolar Nijer söz konusu olduğunda tehlikeli hadiseler. Kasım 2021’de, ülkenin Tere kasabası civarında sivillere ateş açılmasıyla sona eren gösteride iki kişi öldü ve yirmi kişi de yaralandı. Daha sonra olay hasır altı edildi.
Darbenin hemen ardından Nijer’e işgal tehdidinde bulunan ECOWAS’ın üyelerinden Fildişi Sahili’nin devlet başkanı Alassane Ouattara, yaptığı açıklamada “Bazı ülkelerin silahlı kuvvetlerinin bir kısmı Fildişi Sahili’ne gönderilecek. Fildişi Sahili daha sonra bir tabur konuşlandıracak. Genelkurmay Başkanına birlikleri hazırlamaya başlaması talimatını verdim bile,” dedi. Müdahale hazırlığının, devrilmesi aynı Fransızlar tarafından aktif olarak desteklenen Laurent Gbagbo’dan sonra iktidara gelen devlet başkanı tarafından duyurulması dikkat çekici. Benin, Senegal ve Nijerya işgale katılmaya hazır görünüyor. Sonuncusu olmasaydı, kuvvetler Nijer, Mali ve Burkina Faso koalisyonu ile neredeyse eşit olacaktı.
Ancak ECOWAS’ın başkanlığını yürüten Nijerya’da geçen hafta sadece diplomasi konuşuldu. Parlamento bile asker konuşlandırılmasına izin vermedi: “ECOWAS’ın eylemi çifte standarttır, zira hem taarruza hazırlandığınızı söyleyip hem de müzakere edemezsiniz. Müdahale hakikaten gerçekleşir ve başarılı olursa, bunun arkasındaki güçlere daha büyük bir şey için fırlatma rampası verecektir. Daha yumuşak, esnek ve Fransa da dahil olmak üzere Batı’nın çıkarlarına boyun eğen bir Bazoum 2.0’a sahip olacaklar.”
Cezayir de bir şeyler biliyor gibi görünüyor. Ülke önceki hafta hava sahasını Fransız askeri uçaklarına kapattı: “Nijerya ordusu harekattan sorumlu olsa bile, imkanları bir avantajı garanti etmek için yeterli değil. Hava ve lojistik kapasiteleri ve istihbaratları eksik olacaktır. Henüz özel bir talepte bulunulmadı. Fakat Paris böyle bir desteği göz ardı etmiş gibi görünmüyor.”
Togo Devlet Başkanı Silvanus Olympio’nun suikasta kurban gittiği 1963 yılından Muammer Kaddafi’nin 2011’deki ölümüne kadar geçen sürede Afrika ülkelerinin yarısında devlet başkanları ya zor yolla devrildi ya da suikasta uğradı. Belli ki bu kanlı gelenek Fransız Senatosunu düşündürmüş ve Senato bu hafta Macron’a bir mektup yazdılar: “Bugün Nijer, dün Mali, Orta Afrika Cumhuriyeti ve Burkina Faso; tamamı Fransa’yı, Fransız askerlerini ve Fransız şirketlerini reddediyor. Bu hareket, Fildişi Sahili ve Senegal gibi bize yakın görünen ülkelerde bile gösterilerin ve Fransız karşıtı eylemlerin gerçekleştiği Sahra altı Afrika’da büyüyor. Kuzey Afrika’da da hayal kırıklığı var.”
Fransızların sorumlu tutulduğu garnizon saldırısında, Timbuktu kentini Nijer’in müttefiki Mali’den alma yemini veren El Kaide bağlantılı Nusret el-İslam vel-Müslimin’in saha komutanları kaçtı. Eski radikal Tuareg kabilesi lideri Rissa Ag Bula ise Nijer Devlet Başkanı Bazoum’u yeniden iktidara getirmek için bir direniş konseyi kurulduğunu söyledi.
Nijerli darbecilerin Bazoum’u öldürmekle tehdit ederek açık sözlülük sergilemesi de Amerikalı diplomatların müdahaleyi teşvik etmesinde kolaylaştırıcı oldu. Tehdit, Ukrayna projesinin mimarlarından olan ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Victoria Nuland’ın iki yıl içinde Niamey’e yaptığı üçüncü ziyarete Nuland şunları söyledi: “Yetkili kişilere oraya gitme arzumuz olmadığını, ancak bizi gitmeye zorlayabileceklerini çok açık bir şekilde ifade ettim. Onlardan dikkatli olmalarını ve anayasal düzene geri dönmelerini talep ettik.”
Hemen ardından Pentagon, darbecilerden bazılarının ABD’de askeri eğitim aldığını açıkladı. Örneğin General Salifu Modi, ABD Hava Kuvvetlerindeki mevkidaşı James Krisel’i yakından tanıyor. Nuland’ın muhatabı Musa Barmu da önce Georgia’daki Fort Benning’de, üç yıl sonra da Washington’daki Ulusal Savunma Üniversitesi’nde eğitim gördü.
Washington, geçen yıl Niamey’e USAID aracılığıyla “iyi yönetişim”, gıda güvenliği ve sağlık hizmetleri projeleri için 400 milyon dolar vaat etmişti. Elbette Washington’un bu ülkede ekonomik nedenlerle itaatkâr bir yönetime ihtiyacı yok, bu yüzden Niamey’den çok fazla şey gelmiyor. AB’ye daha fazla sıvılaştırılmış gaz satmak ve Nijer’den geçmesi beklenen Trans-Sahra boru hattı aracılığıyla Avrupa’yı gazdan mahrum bırakmak çok daha kârlı.
Siyasi etki de önemli. ABD’nin eski Sahel Özel Temsilcisi Peter Pham, Batı’nın bölgede o kadar da birlik içinde olmadığını yazıyor: “Avrupalı müttefikler ABD ile ortak değerleri ve çıkarları paylaşsalar da her konuda aynı fikirde değiller. Bunu unutmamalıyız ve Ukrayna’daki savaş devam ettiği sürece açık bir çatlak istemiyoruz.”
ECOWAS’ın ablukası nedeniyle gıda taşıyan kamyonlar Nijer’e ulaşamıyor. Enerji eksikliği o kadar ileri gidiyor ki başkentteki sokak lambaları geceleri kapatılıyor. Ülkeye 130 megawatt elektrik ve tarım için kilometrelerce sulanan arazi kazandırabilecek Kandaji 2 hidroelektrik santrali gibi kilit projeler askıya alındı. Bir de AB’nin Nijerya karşıtı yaptırımlar geliştirme hamlesi var. AB’nin Sahel Özel Temsilcisi durumdan epey hoşnut: “Yaptırımlar etkisini göstermeye başladı: ilaç ve gıda sıkıntısı var ve elektrik eskisinden daha sık kesiliyor. Eğer cuntanın zayıflamasını istiyorsak yaptırım baskısını sürdürmeliyiz.”
Nijer’i hedef alan ablukanın ardında yatan kâr hırsı hemen herkes tarafından görülüyor. Pazartesi günü Nijer’de 35 bin kişi Fransız karşıtı darbeyi desteklemek için toplandı. Economist tarafından yaptırılan bir ankete göre, uranyum ve altın zenginliği on yıllardır parmaklarının arasından Avrupa’ya akan ülkede yaşayanların neredeyse yüzde 80’i darbe planını onaylıyor.
Bağımsız Nijer’in ilk Cumhurbaşkanı Amani Diori, bu yüzdelerin oranını değiştirmeye çalışmış ve tabii ki bu da onun düşüşüyle sonuçlanmıştı. İşgal tehdidi baki. NATO’nun Avrupa’daki eski komutanı James Stavridis’in de belirttiği üzere, büyük bir Afrika savaşı için yüksek bir potansiyel söz konusu.
Metindeki köşeli parantezler çevirmene aittir.
Duraksayan dekolonizasyon
Prabhat Patnaik
Peoples Democracy
20 Ağustos 2023
Tabii kaynaklarının kontrolünü metropol sermayesinden almak ve korumacı duvarlar ardında sanayi kurmak için dirijist [devlet güdümlü ekonomi] rejimler kuran eski sömürge dünyasının büyük bir kısmı, neo liberal ekonomik düzen aracılığıyla emperyalist hegemonyaya yeniden asimile edilmeye çalışıldı; ancak bu dünyanın bir kısmında dekolonizasyonun kendisi hiçbir zaman tamamlanamadı. Batı Afrika’daki eski Fransız sömürgeleri bu kesime ait. Yerli personel Fransız yöneticilerin yerini almış olsa da Fransız hegemonyasından ve dolayısıyla metropol hegemonyasından geçici olarak bile kurtulamadılar.
Fransız birlikleri bu ülkelerin her birinde konuşlu bulunmaya devam etti ve para birimleri olan CFA frangının (1945’te tedavüle sokudu) eski Fransız frangıyla (ve daha sonra avro ile) sabit bir döviz kuruna sahip olduğu Fransa ile bir para birimi birliğine bağlıydılar, üstelik bu döviz kuru her zaman biraz fazla değerli tutuldu. Herhangi bir para birliğinde, aşırı değerli para birimine sahip olan kesim daha az rekabetçi hale gelir ve Almanya’nın “yeniden birleşmesinden” sonra Doğu Almanya’da olduğu gibi sanayisizleşme ve işsizliğe maruz kalır. Frankofon Afrika örneğinde, Fransa ile aşırı değerli döviz kuru üzerinden para birliği, bu ülkeleri kalıcı bir sanayi yokluğuna mahkûm etti: Fransa’dan ithal etmek her zaman daha ucuz olduğu için (ki bu da Fransa’ya daimî tutsak bir pazar sağlıyordu) hiçbir sanayi malı hiçbir ülkede yerli olarak üretilemedi. Öte yandan, bu ülkelerden ihraç edilen ana mallar uluslararası piyasada belirli sabit dolar (ve dolayısıyla frank) fiyatlarından satılmak zorundaydı ve aşırı değerli para birimi, bu ülkelerin birincil mal piyasalarında uluslararası düzeyde rekabet edebilmeleri için yerel ücretlerin uygun şekilde aşağıya doğru ayarlanması gerektiği anlamına geliyordu. Dolayısıyla net sonuç, yerli nüfusun ücret oranları açısından kazançlı değil, istihdam açısından kayıplı olmasıydı (bunun da ücret oranları üzerinde ikinci dereceden etkileri oldu). Kısacası bu ülkeler kalıcı bir az gelişmişlik ve yoksulluk durumuna mahkûm oldular.
Fakat hepsi bu kadar da değildi. Sömürge Hindistan’da olduğu gibi döviz rezervlerinin büyük bir kısmı (en az yüzde 50’si) Fransa’da tutuldu ve bu da Paris’in elindeki döviz kaynaklarını artırdı. Fransız para birimiyle sabit döviz kurunu korumak için, para politikalarının Fransa’nınkiyle uyumlu olması ve bunun için de Fransız para otoriteleri tarafından kontrol edilmesi gerektiği düşünülüyordu; bu da iktisadi kalkınmayı başlatmak için gereken olası bir aracı cephaneliklerinden çıkarıyordu.
Bu tuhaf durum, siyasi olarak demokratik bir cephe arkasında hileli seçimlerden darbelere ve hatta suikastlara kadar çeşitli tedbirlerle sürdürüldü. En çarpıcı vaka, 1983 yılında Burkina Faso’da iktidara gelen ve Fransız birliklerinin ülkesinden çıkmasını isteyen Burkinalı subay, Marksist devrimci ve pan-Afrikanist Thomas Sankara’nın durumuydu. Şu anda Afrika’da ikonik bir figür olan Sankara, emperyalizm adına çalıştığı iddia edilen ve daha sonra ülkenin devlet başkanı olarak yerine geçen kendi ortaklarından biri tarafından öldürüldü. Batı Afrika’nın Batı taraftarı liderlerinin egemen olduğu, statükoyu koruma ve dolayısıyla emperyalizmin davasını ilerletme sorumluluğunu üstlenen ECOWAS (Batı Afrika Devletleri Ekonomik Topluluğu) adlı bir teşkilat kuruldu.
Ancak son zamanlarda Frankofon Afrika’nın pek çok ülkesinde emperyalizm karşıtı popüler bir yükseliş söz konusu. Gine, Mali, Çad ve Burkina Faso’da son birkaç yıl içinde Fransız askerlerinin ülkelerinden çıkmasını isteyen yeni anti-emperyalist hükümetler iktidara geldi; hatta Mali’de Fransız askerlerini ülkeden defetmeyi başardılar.
Nijer bu gruba katılan en son ülke. Bu gruptaki ülkelerin hükümetleri darbe yoluyla iktidara geldi ve Nijer örneğinde darbe, seçilmiş bir hükümete karşı yapıldı. Bu durum, emperyalist ülkelerin yeni kurulan bu tür hükümetleri “anti-demokratik” olarak nitelendirmesine olanak tanıdı; fakat emperyalist ülkeler, sağcı ve emperyalizm yanlısı rejimler kuran darbelere karşı benzer bir tutum sergilemiyor.
Bu emperyalist ikiyüzlülüğün ironisi yakın zamanda oldukça barizdi. Nijer’deki yeni hükümet, ülkede konuşlu Fransız askerlerinin sayısının artırılmasını talep edecek kadar Batı ve ABD taraftarı olan seçilmiş Cumhurbaşkanı Bazoum hükümetine karşı silahlı kuvvetlerin elit bir kesimi olan Cumhurbaşkanlığı Muhafızlarının darbesiyle iktidara geldi. ABD’nin neo-con Dışişleri Bakan Yardımcısı Victoria Nuland, yeni Nijer hükümetini demokrasiye saygı göstermeye ve Bazoum’u yeniden iktidara getirmeye “ikna etmek” için ABD’de askeri eğitim almış olan darbe liderlerinden biriyle görüşmeye gitti. Oysa aynı Victoria Nuland, 2014 yılında Ukrayna’da, ülkenin seçilmiş Devlet Başkanı Viktor Yanukoviç’i iktidardan uzaklaştıran darbenin tertip edilmesinden doğrudan sorumluydu ve bu hadise, ülkedeki mevcut trajik savaşa yol açan olaylar zincirini başlatmıştı. Başka bir deyişle emperyalist kaygı gerçekte demokrasi için değil, emperyalist hegemonyanın sürdürülmesi için.
Frankofon ülkelerdeki seçilmiş hükümetleri savunan argüman istisnai görünebilir; fakat gerçek şu ki, emperyalizm yanlısı pek çok Batı Afrikalı politikacı, Fransız hükümeti ve Fransız ticari çıkarları ile işbirliği yaparak devasa bir kişisel servet biriktiriyor ve bu sonuncusu da ülkelerinin değerli tabii kaynaklarını sömürmesine izin veriyordu (örneğin Nijer, Fransa’nın elektrik üretmek için ihtiyaç duyduğu zengin uranyum yataklarına sahip); bu büyük haksız servetle oy satın alıyor ve ayrıca hile yaparak seçimleri kazanmayı başarıyorlar. Kısacası “seçilmiş” hükümetler halk desteğine sahip yapılar değil; kendilerini iktidarda tutmak için seçimleri manipüle eden yozlaşmış politikacılar tarafından oluşturuluyorlar.
Öte yandan, bu ülkelerin pek çoğunda ordunun bazı kesimleri devrimci ve yurtsever fikirlerin gerçek merkezini oluşturuyor. Nijer’deki darbenin, Batılı kamuoyu araştırmalarına göre bile ezici çoğunluğu Fransa’nın ülkelerinden çıkmasını isteyen yerli halk tarafından büyük bir memnuniyetle karşılanması şaşırtıcı değil.
Seçim süreciyle ilgili yolsuzluk en açık şekilde, seçilmiş Devlet Başkanı Bola Tinubu’nun ABD’de olduğu sırada arkadaş olduğu bir grup uyuşturucu kaçakçısı adına kara para aklama işlemleri yaparak büyük bir servet biriktirdiği iddia edilen çağdaş Nijerya örneğinde görülüyor (MROnline, 12 Ağustos). Nijerya’ya döndüğünde kendisini ülkenin en zengin siyasetçileri arasında buldu ve iddialara göre oy satın alarak kendisini ülkenin devlet başkanı seçtirdi. Nijerya’daki ABD büyükelçiliği ile her zaman yakın temas halinde oldu ve Nijer darbesinden sonra tek taraflı yaptırım uygulayarak Nijerya’dan bu ülkeye elektrik akışını kesmeye karar verdi. Ayrıca ECOWAS’ın mevcut başkanı olarak bu örgütü Nijer’in mevcut anti-emperyalist rejimiyle karşı karşıya getirmeye çalıştı. Devlet Başkanı sıfatıyla, Nijer’in seçilmiş eski cumhurbaşkanı görevine iade edilmediği takdirde ECOWAS’ın Nijer’e askeri müdahalede bulunacağını açıkladı.
Onun açısından ne yazık ki ve Frankofon Afrika’daki anti-emperyalist güçler açısından neyse ki, kendi ülkesinin senatosu Nijer’e askeri müdahaleyi onaylamadı. Gine, Burkina Faso ve Mali, Nijer’e karşı herhangi bir askeri müdahale olması halinde kendilerinin de Nijer’in yeni hükümetini savunmak için askeri müdahalede bulunacaklarını beyan ettiler.
Ancak tüm bunlara rağmen ECOWAS askeri müdahale planlarından vazgeçmiş değil ve Nijer’in sınırlarına asker yığıldığına dair haberler geliyor. Dolayısıyla Frankofon Afrika savaşın eşiğinde ama eğer bir savaş olacaksa, bu emperyalizm tarafından, daha başta durdurulmuş olan dekolonizasyon sürecini ilerletmek isteyen ülkelere karşı yürütülen bir vekalet savaşı olacaktır. Emperyalist ülkelerin Nijer’e karşı askeri müdahaleyi kısa bir süre düşündükten sonra bu fikirden vazgeçmeleri ve ECOWAS’ın kendi vekilleri olarak askeri müdahale planlarına devam etmesine izin vermeleri önemli.
Frankofon Afrika’daki yeni rejimlerin emperyalizme karşı mücadelelerinde kendilerine yardımcı olması için Rusya’ya başvurmaları ve Sovyetler Birliği’nin üçüncü dünyanın anti-emperyalist mücadelesinde oynadığı role sık sık atıfta bulunmaları da önemli. Sovyetler Birliği ne yazık ki artık yok ve Rusya onun ideolojik halefi olmaktan çok uzak; fakat emperyalizme karşı kendisini farklı bir eylem alanında savunduğu için bunun hala inandırıcılığı var.
Dünya Basını
Pekin ve Brüksel, küresel enerji geçişinin kurallarını baştan yazıyor

Project Syndicate için bir makale kaleme alan Emmanuel Guerin, Avrupa Birliği ve Çin’in küresel enerji geçişinde egemenlik kurmak amacıyla birbirlerinin geleneksel güç alanlarına yöneldiğini belirtti. Emmanuel Guerin, Çin’in küresel standartları belirlemeye odaklanırken Avrupa’nın sanayi tabanını yeniden inşa etmeye çalıştığını vurguladı.
Project Syndicate platformunda Emmanuel Guerin imzasıyla yayımlanan “Pekin Modeli Brüksel Etkisiyle Buluşuyor” başlıklı makalede, küresel enerji geçişinde güç dengelerinin yeniden şekillendiği kaydedildi.
Sciences Po bünyesindeki Paris İklim Okulu Dekan Yardımcısı ve Avrupa İklim Vakfı Üst Yöneticisi Özel Danışmanı olan Emmanuel Guerin, yazısında Avrupa ve Çin’in uzun yıllar boyunca birbirine rakip kalkınma ve enerji dönüşümü modellerini temsil ettiğini aktardı.
Guerin, Avrupa’nın öncelikle pazarlara, ortak kurallara ve çok taraflı kurumlara bağlı kaldığını, Çin’in ise sanayi politikasına, altyapı yatırımlarına ve üretime ağırlık verdiğini belirtti. Makalede, “Avrupa sıklıkla küresel ölçekte referans noktası haline gelen düzenlemeler üretti (‘Brüksel Etkisi’). Çin ise fabrikalar üretti” ifadelerine yer verildi.
Ancak makaleye göre bu ayrım günümüzde ortadan kalkıyor. Avrupa sanayi tabanını hızla yeniden inşa etmeye çalışırken Çin, uluslararası standartları ve yönetişim çerçevelerini etkilemeye daha fazla odaklanıyor. Guerin, Avrupalı karar vericiler Pekin’in sanayi stratejisini incelerken, Çinli liderlerin de Avrupa’nın uzun süre önce öğrendiği bir gerçeği fark ettiklerini kaydetti: “Kalıcı güç sadece teknolojileri üretmekten değil, aynı zamanda onları yöneten kuralları yazmaktan gelir.”
Guerin, bu eğilimlerin jeoekonomik gücün yapısındaki bir değişimi yansıttığını savundu. Makalede belirleyici sorunun artık kaynakları kimin kontrol ettiği, ürünleri kimin ürettiği veya her teknolojide kimin liderlik ettiği olmadığı ifade edildi. Asıl sorunun, bir sonraki enerji ve teknoloji dönüşümünün gerçekleşeceği değer zincirlerini kimin yönettiği olduğu vurgulandı.
Avrupa’nın temiz enerji teknolojilerindeki Çin imalat hakimiyeti ve derinleşen bağımlılıkları karşısında sanayi politikasını yeniden keşfettiğini aktaran Guerin; Sanayi Hızlandırıcı Yasası, Kritik Hammaddeler Yasası ve ilgili tedbirlerin, sanayi kapasitesi olmadan ortaya konan iklim hedefinin dayanıklılık değil, bağımlılık yarattığı bilincinden doğduğunu yazdı.
Çin’in ise güneş panelleri, bataryalar, elektrikli araçlar ve elektrik şebekeleri için dünyanın en büyük ekosistemini kurduktan sonra yalnızca sanayi liderliğinin yeterli olmadığı sonucuna vardığı kaydedildi. Çin’in Küresel Enerji Şebekeleri Geliştirme ve İşbirliği Örgütü üzerinden fotovoltaik, hidrojen, enerji depolama, yüksek voltajlı iletim, akıllı şebeke ve karbon muhasebesi alanlarında standartlar belirlemek üzere teknik komiteleri topladığı aktarıldı.
Guerin, bu adımları değerlendirirken makalesinde şu ifadelere yer verdi: “Bunlar mühendislik çalışmalarına benzeyebilir ancak bundan çok daha fazlasıdır. Bunlar, Çin’in temiz enerji ekonomisinin işletim sistemine sahip olma çabasını temsil ediyor. Endüstri standartlarını belirleyen ülke, bir teknolojiyi düzenlemekten fazlasını yapar. Kendisini yatırımları yönlendirebilecek, neyin neyle uyumlu çalışabileceğine karar verebilecek ve herkesin üzerine inşa etmek zorunda olduğu mimariyi sabitleyecek bir konuma getirir.”
“Sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye ve ucuz enerji gerektirir”
Makalede, Avrupa liderlerinin üretim kapasitesi olmadan koyulan kuralların stratejik özerklik sağlamadığını öğrendiği, Çin’in ise standartlar olmadan çalışan fabrikaların uluslararası etkiyi sınırlandırdığını gördüğü ifade edildi. Her iki tarafın da diğerinin onlarca yıldır mükemmelleştirdiği stratejik avantajların peşinden koştuğu vurgulandı.
Buna karşın bu yakınlaşmanın simetri anlamına gelmediğini belirten Guerin, iki tarafın da kendi geleneksel güç alanlarının ötesine uzanırken yeni ve yabancı zorluklarla karşılaştığını dile getirdi. Guerin makalesinde, “Bir sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye, ucuz enerji, yoğun tedarikçi ağları ve örtük bilgi gerektirir; bunların hiçbiri yalnızca düzenlemeler yoluyla ortaya çıkarılamaz” değerlendirmesinde bulundu.
Küresel standartları belirlemenin de kolay olmadığını ekleyen yazar, bir devletin her teknik komiteye personel atasa bile ürettiği standartları dünyanın geri kalanına kabul ettirmekte başarısız olabileceğini kaydetti.
“ABD sahayı Avrupa ve Çin’e bırakıyor”
Sürecin sonucunun üçüncü büyük bir faktörden etkileneceğini belirten Guerin, Hindistan, Endonezya, Brezilya ve çeşitli Körfez ülkeleri gibi hırslı devletlerin kendi sanayi kapasitelerini inşa ettiklerini aktardı. Ancak çoğu ülkenin bu tür stratejileri izleyemeyeceğini, standartları yazamayacakları ve fabrikaları kuramayacakları için Brüksel veya Pekin’de tasarlanan işletim sistemlerini devralarak seçmedikleri bağımlılıkları kabul etmek zorunda kalacaklarını vurguladı.
Makalede Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) konumuna ilişkin olarak ise şu ifadelere yer verildi: “Bir de enerji dönüşümünü tamamen terk ederek bu yarışın dışında kalmayı seçen Birleşik Devletler var. Fabrikalar kurmak veya elektrikleşmenin kurallarını yazmak yerine gümrük duvarları örüyor ve sahayı Avrupa ile Çin’e bırakıyor.”
“Üçüncü aşama zincirleri yönetmekle ilgili olacak”
Değer zincirlerinin yönetişiminin teknik olduğu kadar siyasi bir mesele de olduğunu vurgulayan Guerin, geleneksel sanayi politikası yaklaşımının değişmesi gerektiğini savundu. Temiz enerji yarışının ilk aşamasının teknolojileri icat etmek, ikinci aşamasının bunları ölçekli bir şekilde üretmek olduğunu belirten Guerin, makalesinde “Üçüncü aşama ise bunların dolaştığı, bağlandığı ve değer yarattığı zincirleri yönetmekle ilgili olacak” ifadelerini kullandı.
Guerin, Avrupa için çıkarılacak dersin sadece daha fazla fabrika kurmak olmadığını, Avrupa’nın gerçek stratejik avantajının kendi kurallarını herkesin kuralına dönüştürme konusunda kanıtlanmış yeteneği olduğunu kaydetti. Makale, “Enerji dönüşümü aynı nadir kombinasyonu ödüllendirir: Üretim kapasitesi, kural koyma yetkisi ve karmaşık sistemleri bir arada tutacak kurumlar. Hiçbir taraf sadece geleneksel güçlerine dayanarak kazanamaz” değerlendirmesiyle son buldu.
Dünya Basını
ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan

ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek; ortak planlama, ortak üretim ve ortak caydırıcılık gerektiriyor.
David Santoro, Nikkei Asia
David Santoro, merkezi Hawaii’de bulunan Pacific Forum’un başkanı ve CEO’sudur. Kuruluş, Hint-Pasifik bölgesinde ABD ile müttefiklerinin caydırıcılığını güçlendirmek amacıyla kamu ve özel sektör temsilcileri arasında diyaloğu kolaylaştıran yıllık Honolulu Defense Forum’u düzenlemektedir.
***
ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan
Guam açıklarında kısa süre önce gerçekleştirilen Valiant Shield tatbikatları sırasında hedef alınan bir gemi Filipin Denizi’nin sularına gömülürken Pasifik genelinde sessiz bir zaferin yankısı duyuldu. ABD kuvvetleri ile bir Japon denizaltısı arasındaki kusursuz ve gerçek zamanlı hedef takibi sayesinde gerçekleştirilen saldırı, yalnızca bir ateş gücü gösterisi değildi. Aynı zamanda, dünyanın en vazgeçilmez ittifaklarından biri hâline gelen savunma ortaklığının ulaştığı düzeyi ortaya koyuyordu.
ABD-Japonya ittifakı onlarca yıl boyunca “kalkan ve mızrak” şeklindeki bir iş bölümüne dayanıyordu. Japonya Öz Savunma Kuvvetleri ana adaların savunma kalkanı görevini üstlenirken, ABD kuvvetleri taarruz mızrağını kullanıyordu. Ancak çok sayıda kriz noktasının aynı anda ortaya çıkmasıyla bu çerçeve değişmeye başladı. Özellikle Başbakan Sanae Takaichi döneminde Tokyo tarihî bir yön değişikliğine giderek savunma bütçesini gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 2’sine doğru hızla artırdı, savunma ihracatına ilişkin düzenlemeleri gevşetti ve uzun menzilli karşı saldırı kabiliyetleri edinmeye başladı.
Bu değişim temel bir gerçeği ortaya koyuyor: ABD ile Japonya’nın güvenliği artık birbirine sıkı biçimde bağlı. Japonya, giderek daha düşmanca hâle gelen bir bölgede ayakta kalabilmek için ABD’nin savunma şemsiyesine güveniyor. ABD ise Tokyo’daki dayanak noktası olmadan güç yansıtamaz, müttefiklerini savunamaz ve özgür ve açık bir Hint-Pasifik düzenini sürdüremez.
İki ülkenin tam anlamıyla sağlam bir caydırıcılık oluşturabilmesi için artık altı adım atması gerekiyor.
İlk olarak, Japonya’da konuşlandırılacak kalıcı ve birleşik bir müşterek görev kuvveti kurulmalıdır. Modern çatışmalar bunu zorunlu kılıyor. Hipersonik silahlar, siber savaş veya elektronik karıştırmadan kaynaklanan tehditler, perde arkasında yürütülecek koordinasyona zaman bırakmıyor. Bu nedenle ittifak, Japonya’nın yeni Müşterek Harekât Komutanlığı ile ABD’nin Japonya’daki Kuvvetlerini birleştirerek müşterek kuvvet harekât karargâhına dönüştürmelidir. Bu komutanlık ayrıca pasif savunmadan taarruzi bir duruşa geçmeli; ABD Siber Komutanlığı’nın “ileri savunma” operasyonlarını, Japonya’nın gelişmekte olan Aktif Siber Savunma yetkisiyle uyumlu hâle getirerek bir çatışma başlamadan önce yabancı ağlar içindeki düşman yazılımlarını etkisizleştirmelidir.
İkinci olarak ittifak, Japonya’nın yerli savunma sanayisinin kapasitesi ve dayanıklılığı üzerine inşa edilmelidir. ABD’nin sanayi altyapısı tedarik kısıtlarıyla karşı karşıyayken ittifak, Japonya topraklarında ortak üretimi artırmak için Savunma Sanayii İşbirliği, Tedarik ve İdame Forumu’ndan yararlanmalıdır. İlk aşamada üretim, Patriot ve SM-3 füzelerinin ötesine taşınarak taarruz amaçlı Gelişmiş Orta Menzilli Havadan Havaya Füzeleri ve “işbirlikçi muharip hava araçları” olarak adlandırılan insansız hava araçlarını da kapsamalıdır. İttifak ayrıca ABD’nin hedefleme kapasitesini Japonya’nın karşı saldırı yetenekleriyle birleştiren ve fırlatma platformlarını ateş açmadan önce vurmayı amaçlayan “okçuyu vur” stratejileri aracılığıyla entegre bir hava ve füze savunma sistemine yönelmelidir. Dahası, ilk saldırıdan sağ çıkabilmek için eski üsler güçlendirilmeli ve güneybatıdaki Ryukyu Adaları boyunca dağınık, çift kullanımlı limanlara ortak yakıt ve mühimmat önceden konuşlandırılmalıdır.
Üçüncü olarak Pentagon, Japonya’nın dünya standartlarındaki tersanelerini ABD Donanması’nın lojistik sistemine entegre etmelidir. Yıpranmış veya savaşta hasar görmüş ABD savaş gemilerinin bakım için binlerce kilometre uzaktaki ABD ana karasına geri gönderilmesi ciddi bir zafiyet yaratıyor. Japonya’daki özel tersanelerin ABD savaş gemilerinin bölgede bakım ve onarımını yapmasına izin verilmesi, müttefik kuvvetleri harekâta hazır tutacak ve ön cephedeki varlıklarını artıracaktır. Bu adım aynı zamanda kapasitesini aşmış ve iş yükü birikmiş ABD tersaneleri üzerindeki baskıyı da azaltacaktır. Bunun işleyebilmesi için Washington, ABD’de ana limana bağlı gemilerin yurt dışında onarılmasını sınırlayan eski yasal kısıtlamaları kalıcı olarak ortadan kaldırmalıdır.
Dördüncü olarak, rakipler nükleer cephaneliklerini genişletirken ABD’nin güvenlik garantisi yeniden sağlam bir zemine oturtulmalıdır. Genişletilmiş Caydırıcılık Diyaloğu kapsamında, hızlı gelişen ve çok alanlı tırmanma senaryolarını canlandıran giderek daha karmaşık masa başı tatbikatları yapılmalı; böylece Washington ve Tokyo’daki karar alıcıların tam bir uyum içinde hareket etmesi sağlanmalıdır. Bu ikili çekirdek daha geniş bir ağa da bağlanmalı; Güney Kore ile ortak bir cephenin temelini oluşturmalı, Japonya’nın AUKUS’un ikinci ayağındaki teknoloji paylaşımına katılımını genişletmeli ve ABD-Japonya-Filipinler deniz cephesini sağlamlaştırmalıdır.
Beşinci olarak askerî hazırlık, güçlü bir ekonomik güvenlik çerçevesiyle desteklenmelidir. İttifak, kritik mineraller, yarı iletkenler ve yapay zekâ ile kuantum bilişim gibi ileri düzey çift kullanımlı teknolojiler için güvenli ve entegre tedarik zincirlerini birlikte geliştirmelidir. Bu sektörlerde risklerin azaltılması, ortakları yıkıcı ticaret uygulamalarından ve uzun süreli bir savunma sürecinde kararlılığı aşındırmayı amaçlayan silahlaştırılmış karşılıklı bağımlılıktan koruyacaktır.
Son olarak ittifak, uzun vadeli düşünme kültürünü kurumsallaştırmalıdır. Washington ile Tokyo arasındaki bugünkü uyum, yeni ve öngörülemeyen sınamalar ortaya çıktığında iki başkentin aynı çizgide kalacağının garantisi değildir. Caydırıcılık birden fazla kuşağı kapsayan bir proje olduğundan ittifak, yeni nesil stratejistleri ve saha uygulayıcılarını yetiştirmelidir. Bugünden stratejik diyalog mekanizmalarının kurulması, ikili burs programlarının ve ortak simülasyon merkezlerinin genişletilmesi, geleceğin insan kaynağının yarının askerî donanım kapasitesine denk olmasını sağlayacaktır.
ABD-Japonya ittifakı, eşitler arasında daha dengeli bir ortaklığa dönüşüyor. Tokyo artık küçük ortak değil, bölgesel güvenliğin mimarlarından biridir. Washington ve Tokyo bu ilave adımları kalıcı hâle getirerek Hint-Pasifik’te saldırganlığın maliyetini göze alınamayacak kadar yükseltecektir.
Dünya Basını
Glazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 2

Putin’in eski ekonomi danışmanı, meşhur Rus iktisatçı Sergey Glazyev’in Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenlerini ele aldığı yazı dizini Hazal Yalın iki bölüm halinde çevirdi. İkinci bölüm:
Glazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 1
Şunu da belirtmek gerek: dost-olmayan ülkelerdeki toplum bilincinde, Dostoyevski’den Danilevski’ye ve Prohanov’a ve Naroçnitskaya’ya[1] kadar, insan ruhunu ve Rusya ile Avrupa arasındaki karşılıklı ilişkilerin tarihini en iyi bilenlerimizin teşhis koymaya çalıştığı tuhaf bir patolojiyle de karşılaşıyoruz. Belki de, açıklaması ancak Bilimler Akademisi’nden Fomenko’nun tarihi rekonstrüksiyonlarında veya Klyosov’un[2] DNA-soykütüğünde bulunabilecek türden, batı Avrupa’nın son derece derin arketipleriyle karşı karşıyayızdır. Ancak, nedenlerin açıklanmasından bağımsız olarak, Anglosaksonların ve Katoliklerin örtük rusofobisi, Rusya’yı ezme fırsatı gördükleri her defasında kendisini ortaya koyar. Bu nedenle, siyasi ilişkilerin en yüksek seviyesinde bizi aldatmaya çalışmalarına şaşırmamak gerekir. Bu makale dizisinin daha önceki bölümlerinde gösterilmiş olduğu gibi, yalan, Anglosaksonların en sevgili silahıdır ve onun yardımıyla düşmanlarının davranışlarını, hatta reflekslerini yönlendirecek derecede manipüle ederler. Ayrıca bizi bile isteyen yanılgıya sevk ettiklerini de kabul etmek gerekir; çünkü bize baktıklarında bilinçaltında, yok etmeyi arzuladıkları bir tehdit görürler. Batı ülkelerinde toplum bilincinin bu hususiyeti ve iktidardaki elitin niyetlerini dikkate almak gerekir; bu elitin her temsilcisi koynunda hep bir taş saklar ve cezasız kalacağını hissettiği anda bu taşı indirmeye hazırdır. Dört yıldır kendi menfaatleri ve zevkleri için bunu yapıyorlar, Ukrayna’da kendi yetiştirdikleri Rus-düşmanı nazi rejimine para yağdırıyor, silahlandırıyor, navigasyon sağlıyor, Rus nüfusuna karşı soykırım için teşvik ediyorlar.
Ne yazık ki bu analizden çıkan sonuçlar iç açıcı değildir. Hibrit dünya savaşı, objektif nedenlerinin aşınmasına rağmen, esas itibariyle, dost-olmayan ülkelerin iktidardaki elitlerinin zayıflık olarak algıladığı bizim itidalimiz yüzünden devam ediyor. Kendi halklarının objektif menfaatlerine aykırı olarak Ukrayna çatışmasına yaptıkları harcamaları artırıyorlar ve militarizasyon siyaseti yoluna da girmiş bulunuyorlar. Bunlarla aklıselimle ve uluslararası hukuka dayanarak anlaşmaya çalışma girişimleri yararsız olmakla kalmıyor, bunlara bizi manipüle etme ve bir sonraki darbeyi indirmek için durumumuzu zayıflatmak amacıyla yanılgıya sürükleme fırsatı da veriyor. Demek ki savaşın devam etmesinin temel nedeni, bizim barışı ve uluslararası hukukun yeniden tesisini hedeflememiz, düşman tarafından bizi aldatma ve kapitülasyona zorlama fırsatı olarak algılanan uzlaşma arayışlarına hazır oluşumuzdur. NATO stratejistleri ve onların Ukraynalı kuklaları ceza görmeyeceklerinden eminler ve artık kırmızı çizgileri aşmaktan korkmuyorlar. Bunları, Rusya halkına karşı işlenen suçlara hak ettikleri cevabı vermeden durdurmak mümkün değil. Bizim yumuşaklığımız ve anlaşma çabalarına hazır oluşumuz, batı ülkelerinin liderlerini, bize karşı son Ukraynalıya varıncaya kadar, ölenlerin yerini de dünyanın dört bir yanından toplanan paralı askerlerle doldurarak savaşmak için kışkırtıyor. Bu savaşın mantığı giderek daha sert bir hale geliyor: ya onlar Rusya’yı yok edecekler, ya da biz onları ezeceğiz. Bunu ne kadar geç yaparsak kayıplarımız o kadar büyük olacak. Bu yüzden, düşman, Rusya’ya karşı işlediği her bir suç için asla geri adım atılmadan cezalandırılmalıdır.
Bu cezalar neler olabilir? Örnek olarak İran’ın Amerikan-İsrail saldırganlığına “göze göz dişe diş” prensibine göre verdiği cevap gösterilebilir. Bu seçenekte, dost-olmayan ülkelerde üretilen ve bize karşı kullanılan her dron ve füze saldırısına karşılık onların askeri ve altyapı tesisleri vurulmalıdır. Rusya’ya ait her batırılan yahut el konulan tankere karşılık da simetrik cevap verilerek AB’ye enerji kaynakları ithalatı bloke edilmelidir. Elbette, korsanlık ve terörizm bizim yolumuz değildir, bunlar bizim geleneksel değerlerimizle bağdaşmaz. Ama Anglosaksonların neandertal bilinçaltı, öyle görünüyor ki, sadece bu tür arkaik etkileşim yöntemlerinden anlıyor.
Diğer bir örneği de İsrail ve ABD gösteriyorlar: karar alma merkezlerinin ve düşman elebaşılarının yok edilmesi. Bu seçenekte, Rusya’ya düşman bütün güçlerin liderleri, uyruklarına bakılmaksızın, vurma menzilimize girer girmez hedef alınmalıdır. Bu meyanda kendimizi aldatmamalıyız; esas karar alma merkezleri Ukrayna sınırlarının dışındadır. Almanya’daki meşum Amerikan askeri varlığı, esas olarak, Ukrayna silahlı kuvvetlerinin hedeflerini tayin eden ve operasyonel eylemlerini yöneten bilişimcilerden oluşmaktadır. Batıda eğitilmiş Ukraynalı gazeteciler, yabancı küratörlerin rehberliği altında, Ukrayna’nın toplumsal bilincinde Ruslara karşı nefreti körüklüyorlar; terörize edilmiş öğretmenler ise NATO ülkelerinde yazılmış ders kitapları ve müfredat kılavuzları doğrultusunda Rus düşmanlığını büyütüyorlar. Bize karşı savaşı planlayan ve yönlendiren inanmış rusofoblar ile zorla seferber edilmiş, ahmaklaştırılmış, korkutulmuş ve boğazlanmaya gönderilmiş Rus insanlarının oluşturduğu dağınık sürüye karşı farklı tutumlar takınmak gerek. İnsan kendisine vuran değneği değil onu idare eden kafayı ısırmalı.
Üçüncü seçenek, düşmanın enformasyon teknolojileri ve iletişim sistemlerindeki üstünlüğünü nötralize etmek için elimizdeki etkili silahların kullanılmasıdır. Bu, karadaki ve deniz dibindeki iletişim hatlarının kesilmesini, veri merkezlerinin çalışmasının tahrip edilmesini, düşmanın uçan istihbarat ve keşif cihazlarının ülke menşeine bakılmaksızın vurma menzilimizde imha edilmesini, düşmanın telekomünikasyonunun temelini teşkil eden meşum Starlink grubu da dahil olmak üzere uydu bağlantılarının devre dışı bırakılmasını içerebilir. Amerikalı ve Britanyalı hedef belirleyicilerden, planlamacılardan ve analistlerden yoksun kalacak Ukrayna silahlı kuvvetleri kör olacak ve sistematik muharebe harekatı düzenleme kabiliyetini kaybedecektir. Bunun için gerekli silahlar tam olarak konvansiyonel olmayabilir. Ama ABD, füzeleri ve dronları Rusya’yı vurmak için yönlendirmek üzere kendi kozmik sistemlerini zaten sunuyor ve böylelikle, uluslararası yükümlülüklerini ihlal ederek, bize karşı askeri eylemler için uzayı da fiilen kullanıyor.
Burada, kimi pervasız kafaların ve keza uzmanlarımız ve medya grupları arasındaki herkes tarafından bilinen batı nüfuzu ajanlarının boyuna çağrısını yapıp durdukları, Ukrayna topraklarındaki hedeflerin vurulması için nükleer silahların kullanılması seçeneğini mülahaza ediyor değiliz. Belki de bu provokasyonlar, düşmanın Ukrayna’ya benzer imha vasıtaları yahut bunların üretilmesi için teknolojiler sağlamasını haklı çıkarmak için yapılıyordur. Ukrayna topraklarında nükleer enerji tesisleri bulunduğunu ve bunun için de yeterince kalifiye mühendisler ve bilim insanlarının çalışmakta olduğunu unutmayalım. Belli ki Rus Dünyasının düşmanları, bu dünyanın nükleer bir iç savaşta yok olması için can atıyorlar.
NATO’nun içeriden çökertilmesi ve AB ülkelerinde aklıselim sahibi, sorumlu ve kendi devletlerinin milli menfaatlerini savunan insanların iktidara getirilmesi seçeneğini mülahaza ediyor da değiliz. Başka ülkelerin iç işlerine müdahale, uluslararası hukuk tarafından engellenir. Ancak müdahalesizlik de, birçok sosyalizm-sonrası ülkede ve bir dizi post-Sovyet cumhuriyetinde yeterince açıklıkla görüldüğü gibi, taraftarlarımıza karşı baskı ve Rus nüfununa karşı soykırıma yol açıyor. Bu yolu seçerken, AB ve NATO’da milli egemenliğe sahip hiçbir devlet olmadığını akılda tutmak gerekir. Bunların Avrupalı üyelerini, Amerikan istihbaratının ve ABD’den kontrol edilen medyanın manipüle ettiği sorumsuz bir Avrupa bürokrasisi yönetiyor. “Derin devletin” iktidar organlarını ezme stratejisine devam ettiği ABD dahil batı ülkelerinin iktidardaki elitlerinin çekirdeğini teşkil eden büyük sermaye ve mali oligarşiden ise bahsetmeye bile gerek yok.
Bu makalenin başına dönersek, küresel ekonomik ve teknolojik yapıların barışçıl yer değiştirmesi umutlarının gerçekleşmediğini kabul etmeliyiz. Bugün artık son bulmakta olan yüzyıllık sistemik sermaye birikim döngüsü boyunca dominant olmuş bir ülkenin iktidardaki eliti, tıpkı daha önce olduğu gibi, bir dünya savaşı başlattı. Bu savaş, tıpkı geçtiğimiz yüzyıl 1930’lardaki büyük depresyon veya 1970 ve 1980’lerdeki resesyon dönemlerinde olduğu gibi, yeni teknolojik yapının üretiminin ve bu temelde ekonominin modernizasyonunun hızlandırılmış gelişmesi karşısında ekonomik aktivitedeki düşüşün üstesinden gelinmesinin vasıtası olarak hizmet ediyor.
Öyle görünüyor ki batı ülkelerindeki liberal-demokratik yönetim modeli, yeni bir uzun ekonomik dalgaya binmek üzere yeni bir teknolojik yapıya geçiş için kaynakların mobilizasyonunu savaş-dışı yollarla sağlamayı başaramıyor. Bizse her halükarda bu noktadan yola çıkmalıyız ve bir yanda dünya ekonomisindeki yapısal değişikliklerin objektif yasalarının, diğer yanda ise bize karşı NATO’da birleşmiş olan batı ülkelerinin yeni bir savaşına yol açmış bulunan sübjektif sosyal ve psikoloji faktörlerin karşılıklı çatışan etkileşimini tespit etmeliyiz.
Yürütülen para-kredi siyasetinin neden olduğu teknolojik geri kalmışlığımızı da hesaba katarsak, bu savaşta zamanın bizden yana olduğunu düşünmek saflık olur. Yeni teknolojik yapıya geçmek için en uygun dönemi kaçırmış bulunuyoruz; enerji kaynakları ve diğer hammadde emtiasından elde edilen ve bir trilyon doların üzerindeki kısmı dost-olmayan ülkelerde kalan süper kârı da bunun için kullanamadık. Onlar şimdiden bu yapının yükseliş fazına girdiler ve bize karşı savaşı da yeni teknolojileri geliştirmek, bunlara olan talebi teşvik etmek için kullanıyorlar. Bize karşı savaşın her bir günü, bu savaşın başlıca kundaklayıcılarının (ABD ve NATO yönetimin gerçek siyasetini yönlendiren bilişimci teknokratlar) kudretini artırıyor. Batı ülkelerinin gücünün bize karşı savaşta tükeneceğini sanmak yanlıştır. AB’de geleneksel sektörlerin ve eski üretimlerin durumu kötüleşiyor, ancak Amerikan bilişim devleri bu savaştan kazanç sağlıyor.
Yürütülmekte olan para-kredi siyaseti çerçevesinde ülkede bulunan kaynakların zafere erişmek için seferber edilmesi mümkün değildir; bunun sonucu, dış ticari ilişkilerimizde eşitsizlik de büyüyor. Parça ve teçhizat ithalatı için gitgide daha çok ödeme yapmak gerekiyor. Reel sektörden mali sektöre sermaye çıkışı artıyor, yurtdışına sermaye ihracı da devam ediyor. Bunun sonucu olarak yatırım aktivitesi düşüyor ve teknolojik geri kalmışlık büyüyor, bilimsel-teknik potansiyelimiz değersizleşiyor. Hiçbir şekilde mazur görülemeyecek sert ve ilkel para-kredi siyaseti yüzünden iş faaliyetlerinin bloke edilmesi, savunma kabiliyetimizi de olumsuz etkiliyor.
Dost olmayan ülkelerin iktidardaki elitinde, Ukrayna’da yürütülen savaşın onları güçlendirdiği bizi ise yıprattığı görüşü hasıl oluyor. Bu da onların saldırganlığını körüklüyor. Bu saldırganlığı söndürmek için, öncelikle, yukarıda söylendiği gibi, Rusya’ya karşı savaş suçlarında ve Ukrayna’daki Rus nüfusunun soykırımında suçluları cezalandırmak şarttır. Ve ikincisi, yeni küresel ekonomik düzen kurumlarını esas alarak çağdaş bir yönetim sistemini kurmak yoluyla yeni teknolojik yapı temelinde ileri bir ekonomik kalkınma siyasetine geçmek gereklidir. Bu konuda, serinin diğer makalelerinde birçok şey söylenmişti.
Ama diğer taraftan, İran körfezindeki savaşın yol açtığı enerji krizinin halihazırdaki devasa türev balonunu ve dolara dayalı mali sistemin çöküşünü tetikleyeceği umuduyla hiçbir şeyi değiştirmeyebiliriz de. Bunun nasıl olacağını dizinin diğer bölümlerinde ele alacağız. Ama bu “devekuşu pozisyonu”, Rus Dünyasını kurtarmak için zaruri olan ve önerdiğimiz ileri ekonomik kalkınma stratejisine geçmeden mümkün olamayacak zaferi kazanmamıza izin vermeyecek.
[1] Dostoyevski, malum. İgor Danilevski, tarihçi (1953 doğumlu); Aleksandr Prohanov tarihçi ve yazar (1938 doğumlu); Nataliya Naroçnitskaya tarihçi (1948 doğumlu).
[2] Anatoliy Fomenko, 1945 doğumlu; Anatoliy Klyosov (1946 doğumlu).
Dünya Basını7 gün önceGlazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 1
Diplomasi3 gün öncePaşinyan’dan Moskova’ya demiryolu resti
Avrupa2 hafta önceBurnham resmen Birleşik Krallık Başbakanı oluyor
Dünya Basını6 gün önceGlazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 2
Avrupa2 hafta önceAlmanya, silahlanmak için borçlanıyor
Dünya Basını7 gün önceEski NATO yetkilisi Kujat’tan nükleer kış uyarısı
Asya2 hafta önceDeepSeek kullanıcılarının özel sohbetleri Google’a sızdı
Avrupa6 gün önce‘Yeraltı ülkesi’ geri geliyor: İsviçre sığınaklarında yeni ‘savaş düzenlemesi’












