Dünya Basını
Prof. Falk: Uluslararası hukuk güçlülerin cezasızlık aracına dönüştü

Princeton Üniversitesi Devletler Hukuku Onursal Profesörü Richard Falk, küresel güvenlik mimarisinin ve devletler hukukunun yapısal krizini değerlendirdi. Falk, 1945 yılında kurulan Birleşmiş Milletler düzeninin büyük güçlere tanıdığı imtiyazların bugün küresel bir inanç krizine yol açtığını belirterek, sivil toplumun yürüttüğü meşruiyet savaşlarının önemine dikkat çekti.
Akademik platform Neutrality Studies YouTube kanalında program yapan uluslararası ilişkiler uzmanı Doç. Dr. Pascal Lottaz, devletler hukuku ve küresel siyaset alanında dünyanın en saygın otoritelerinden biri kabul edilen Princeton Üniversitesi Devletler Hukuku Onursal Profesörü Richard Falk ile mülakat gerçekleştirdi.
Söyleşide, küresel güvenlik mimarisinin 2026 yılı itibarıyla içinde bulunduğu yapısal krizler, Birleşmiş Milletler sisteminin tasarım hataları, ABD merkezli tek kutuplu küreselliğin çöküşü ve sivil toplumun uluslararası adalet arayışındaki rolü ayrıntılı bir biçimde masaya yatırıldı.
“Küresel güvenlik alanında devletler hukuku büyük bir hayal kırıklığı yaratıyor”
Dr. Pascal Lottaz’ın küresel sistemin mevcut durumuna ilişkin sorusunu yanıtlayan Prof. Dr. Richard Falk, devletler hukukunun işlevselliğini analiz ederken iki temel alan arasında net bir ayrım yapılması gerektiğini belirtti.
Falk, teknik, operasyonel ve rutin nitelikteki uluslararası ilişkiler ile yüksek güvenlik siyaseti arasındaki uçurumu şu sözlerle ifade etti:
“Uluslararası hukukun rutin etkileşimlerin gerçekleştiği çerçeve içindeki işleyişi ile küresel güvenlik bağlamındaki performansı arasında hayati bir ayrım yapmak gerekir. Deniz ve hava güvenliğinden turizme, haberleşmeden ticaret ve yatırımlara kadar her alanda devletler hukuku rutin olarak işlemekte ve burada karşılıklılık mantığı sorunsuz çalışmaktadır. Ancak maalesef, küresel güvenlik söz konusu olduğunda, gücün asimetrik dağılımı ve eşitsizlikler, etkili bir devletler hukukunun dayanması gereken o karşılıklılık ilkesini tamamen ezmektedir.”
Falk, bu durumun tesadüfi bir başarısızlık olmadığını, doğrudan 1945 yılında tasarlanan Birleşmiş Milletler Şartı’nın kurucu mimarisinden kaynaklandığını vurguladı.
İkinci Dünya Savaşı’nın galiplerine tanınan imtiyazların sistemi en başından beri adaletsiz kıldığını belirten Falk, şu değerlendirmeyi yaptı:
“Bu durum, Birleşmiş Milletler Şartı’nın bizzat tasarımında kabul edilmişti. Savaşın galiplerine, kendi stratejik çıkar alanlarına girmeyen her türlü kararı veto etme hakkı tanındı ve bu bilinçli bir tercihti. Bu durum, savaşın kazananlarına diğer tüm üye devletler karşısında ayrıcalıklı bir konum vererek güce öncelik tanıdı. Aynı jeopolitik çarpıklık, İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki Nürnberg ve Tokyo mahkemelerinde de kendini gösterdi. Bu yargılamalarda yalnızca kaybedenlerin işlediği suçlar soruşturulurken, kazananların gerçekleştirdiği devasa cürümler inceleme konusu dahi yapılmadı; hatta sanıkların savunmalarında bu konuları gündeme getirmelerine bile izin verilmedi.”
Bu durumun küresel güvenlik yönetimini hukuk temelli bir yapı yerine güçlü devletlerin kendi kendilerini sınırlama iradesine mahkum ettiğini dile getiren Falk, “Güvenlik Konseyi’nin daimi üyelerine yönelik makul bir yaptırım veya hesap verebilirlik beklentisi kurulamadı. Normatif düzenin dokusuna 1945 yılında işlenen bu istisna, son dönemde ABD’nin izlediği aşırı, sorumsuz jeopolitik hat ve İsrail’i her koşulda koruma kalkanı altına almasıyla iyice ifşa oldu. Bugün yaşanan inanç krizi, devletler hukukunun kendisinden ziyade, bu düzeni 1945’te inşa edenlerin tasarımıyla ilgilidir” ifadelerini kullandı.
“Hukukun güçlülerin çıkarlarına hizmet etmesi iç hukukta da görülen bir cezasızlık pratiğidir”
Dr. Pascal Lottaz’ın devletler hukukunun doğasına ve iç hukuk sistemleriyle olan benzerliğine dair sorusu üzerine Prof. Dr. Richard Falk, devletler hukukunun sanıldığı kadar iç hukuktan kopuk olmadığını, her iki alanda da gücü elinde bulunduran sınıfların cezasızlık ayrıcalığından yararlandığını belirtti.
Falk, toplumsal eşitsizliklerin hukukun uygulanma biçimini doğrudan belirlediğini şu çarpıcı örnekle açıkladı:
“Devletler hukukunun homojen kurallardan oluşan tek bir gövde olmadığını düşünüyorum. Bana göre uluslararası hukuk, genel algının aksine iç hukuka çok daha yakındır. Çünkü iç hukuk da sınıfsal kimliklerin son derece eşitsiz olduğu durumlarda iyi çalışmaz. Bunun en uç örneği, Jeffrey Epstein davasında karşımıza çıktı. Epstein ağının hamiliğini yapan, zengin ve nüfuzlu çevrelerin, genç kızlara yönelik işlenen ağır suçlardan dolayı neredeyse hiçbir şekilde hesap vermemiş olması toplumda adeta doğal bir veri gibi kabul edildi. İç hukukta da maddi imkanları olanların en iyi avukatları tutarak savcıları ve hakimleri dolaylı yollarla etkileyebildiğini biliyoruz. Bu durum kaba bir rüşvetten ziyade, zenginlerin sahip olduğu toplumsal nüfuzun, savunmasız yoksullar üzerindeki asimetrik üstünlüğünün bir yansımasıdır.”
Falk, bu toplumsal ve sınıfsal dinamiğin uluslararası alandaki yansımasını ise şu sözlerle özetledi:
“Hukukun çalıştığı ve çalışmadığı alanlar arasında doğrudan bir süreklilik vardır. Güç eşitsizliklerinin baskın olduğu bağlamlarda hukukun işlevsiz kaldığını görüyoruz. Bu durum özellikle uluslararası toplumda kendisini göstermektedir. Güçlü devletler büyük bir savaşı kaybetmedikleri sürece sorumsuz davranışlarından dolayı asla hesap vermezler. Örneğin Irak, ABD ve İngiltere karşısında savaşı kaybettiğinde Saddam Hüseyin savaş suçlusu olarak yargılandı; ancak bu saldırgan savaşı başlatan asıl aktörler hiçbir şekilde yargılanmadı. Dolayısıyla küresel güvenlik alanında oyun hâlâ kazananların kurallarına göre oynanmaktadır.”
Karşılıklılık ilkesinin ancak tarafların ortak çıkarları olduğunda işlediğini belirten Falk, “Örneğin Lüksemburg büyükelçisi ile bir ABD büyükelçisinin diplomatik dokunulmazlığı ve güvenliği neredeyse aynı düzeydedir. Çünkü büyük ya da küçük tüm devletlerin bu diplomatik mekanizmanın korunmasında karşılıklı ve hayati bir çıkarı vardır” dedi.
“Tek kutuplu dünya hayali küresel istikrarı yok eden bir yanılsamaydı”
Söyleşide, 1989 yılında Berlin Duvarı’nın yıkılışından 2022 yılına kadar geçen ve “tek kutuplu an” olarak adlandırılan dönemin devletler hukukuna etkileri de tartışıldı.
Dr. Lottaz’ın iki kutuplu Soğuk Savaş dönemi ile tek kutuplu dönem arasındaki kıyaslama sorusuna yanıt veren Prof. Dr. Richard Falk, Soğuk Savaş dönemindeki dengenin hukuktan ziyade jeopolitik uzlaşılara dayandığını kaydetti:
“Soğuk Savaş’ın iki kutuplu yapısını, Yalta ve Potsdam konferanslarında belirlenen jeopolitik fay hatlarının tampon işlevi gördüğü bir dönem olarak okuyorum. Avrupa’da Doğu ve Batı arasındaki bu kırmızı çizgiler, her iki tarafın da askeri çatışmadan kaçınma iradesiyle korundu. Bu durum hukukun bir başarısı değil, karşılıklı yıkım getirecek bir savaştan kaçınma niyetine dayalı siyasi düzenlemelerin sonucuydu. Nitekim Küba Füze Krizi’nde her iki taraf da kırmızı çizgilerin ihlal edildiğini gördüğünde, Nikita Hruşçov ve John F. Kennedy gibi sağduyulu liderlerin diplomasisi sayesinde iki kutuplu istikrar yeniden kurulabildi.”
Falk, Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından ortaya çıkan tek kutupluluk döneminin ise yıkıcı sonuçlar doğurduğunu şu sözlerle aktardı:
“Tek kutuplu dünyada, güçlü devletlerin davranışlarını yumuşatacak Potsdam veya Yalta benzeri mekanizmalar kalmadı. Çin’in yükselişi ve Rusya’nın yeniden jeopolitik bir aktör olarak sahneye çıkmasıyla son derece tehlikeli bir döneme girildi. Eğer bu üç ülke arasında yeni bir küresel uzlaşı sağlanamazsa, krizlerin sürekli tekrarlanacağı ve felaketlerden kaçınmak için sadece iyi şansa ya da liderlerin kişisel sağduyularına güvenmek zorunda kalacağımız son derece kırılgan bir dünyada yaşayacağız.”
ABD’nin tek kutuplu dönemi son derece kötü yönettiğini ifade eden Falk, “Joe Biden yönetimi, Ukrayna Savaşı’nın odağını Ukrayna’yı korumaktan çıkarıp, Rusya’nın kendi sınırındaki geleneksel nüfuz alanına yönelik meydan okumasını tamamen ezmeye dönüştürerek büyük bir hata yaptı. Donald Trump ise sanki hâlâ tek kutuplu dünyadaymışız gibi davranarak, kestirilemez güce dayalı sorumsuz iddialarıyla bu durumu daha da vahim bir boyuta taşıdı. Trump, artık var olmayan bir gerçekliğe dayanan yanılsamalı bir jeopolitik yürütmektedir. Bu yanılsama, 2022’de Rusya’nın Ukrayna’ya saldırmasıyla ve ardından ABD ile Avrupa’nın 2023’ten bu yana İsrail’in yürüttüğü soykırımı açıkça korumasıyla tamamen parçalanmıştır” dedi.
“ABD militarizmi kendi halkını yoksullaştırırken Çin ekonomik karşılıklılıkla büyüyor”
Prof. Dr. Richard Falk, küresel egemenlik mücadelesinde askeri güç odaklı yaklaşımlar ile ekonomik işbirliği odaklı stratejiler arasındaki farkı ABD ve Çin örnekleri üzerinden analiz etti.
ABD’nin denizaşırı askeri üslere yaptığı yatırımların kendi iç toplumsal yapısını çürüttüğünü belirten Falk, şu ifadeleri kullandı:
“Tek kutupluluğun en büyük fiyaskolarından biri, ABD’nin devasa bütçeleri askeri harcamalara ve kapasitelere yatırması oldu. Bakımı son derece maliyetli olan 750 denizaşırı askeri üssün kurulması, ABD’deki sıradan insanların yaşam standartlarını doğrudan baltaladı. Başka bir deyişle, küresel ölçekte bu aşırı militarist jeopolitiği yürüten ülkenin ta kendisi içeriden yoksullaştı. Buna karşılık Çin, aynı dönemde askeri harcamalara aşırı odaklanmadan, karşılıklı ekonomik faydaya ve kazan-kazan ilişkilerine dayalı bir stratejiyle muazzam bir yükseliş gerçekleştirdi. Çin, zayıf ülkelerin altyapı ihtiyaçlarını karşılarken, bunun karşılığında sermaye genişlemesi sağladı. Kendi çıkarlarını daha barışçıl ve sorumlu bir yöntemle takip ettiler ve diplomasileri de bu durumu yansıtıyor.”
Falk, nükleer silahların kullanımı konusundaki küresel yaklaşımlara da değinerek, “Çin, Birleşmiş Milletler nezdinde devam eden nükleer silahların yayılmasını önleme konferansında, nükleer silahları ‘ilk kullanan taraf olmama’ taahhüdünü içeren bir anlaşma önerdi. Batılı NATO güçlerinin bu öneriyi reddedeceğinden eminim. Ancak bu hamle bile askeri odaklı jeopolitik yaklaşım ile benim iktisadi jeopolitik olarak adlandırdığım yaklaşım arasındaki derin farkı ortaya koymaktadır” değerlendirmesinde bulundu.
“Askeri üstünlüğün siyasi zafer getiremediği gerçeği Vietnam’dan beri öğrenilmedi”
Vietnam Savaşı’ndan bu yana askeri gücün siyasi hedeflere ulaşmadaki yetersizliğinin kanıtlandığını, ancak egemen güçlerin bu dersten kaçındığını ifade eden Falk, bu durumun arkasındaki ekonomik çıkarları deşifre etti:
“Sömürge karşıtı savaşlarda ve bu kapsama dahil ettiğim Vietnam Savaşı’nda, askeri açıdan mutlak üstünlüğe sahip olan taraf yenildi. Askeri üstünlüğün siyasi zafere dönüştürülememesi gerçeğinin neden hâlâ öğrenilemediğini sorgulamak gerekir. Bunun temel sebebi, ulusal milliyetçiliğin yükselişi, halkların mobilize olması ve sömürgeci ya da müdahaleci gücü tüketene kadar ağır bedeller ödemeyi göze almasıdır. Ancak bu yıkıcı çarkın durdurulamamasının asıl nedeni, militarist bürokrasi ile özel sektörün silah satışları arasındaki karşılıklı çıkar ilişkisidir. Batılı silah şirketleri savaşın kazanılmasından ya da kaybedilmesinden bağımsız olarak kârlarını sürdürmektedir. Bu nedenle, güvenlik tehditlerini sürekli abartarak krizleri barışçıl müzakereler yerine zorlayıcı askeri yöntemlerle çözme eğilimini beslerler.”
Vietnam Savaşı’ndan bu yana ABD’nin stratejik çıkarları ile dış politikasını uyumlu hale getirmesi gerektiğini savunduğunu belirten Falk, “Bu aşırı militarizm, Amerikan toplumunun kendi iç altyapısını zayıflatmış ve halkın en az yüzde 75’inin yaşam standartlarını düşürmüştür” dedi.
“Kurallara dayalı uluslararası düzen kavramı batı dünyasının kendisini hukuktan muaf tutma girişimidir”
Dr. Pascal Lottaz’ın, Güney Afrika’nın İsrail’e karşı Uluslararası Adalet Divanı’nda açtığı davada hukuk ekibinde yer alan ünlü uluslararası hukukçu John Dugard’ın tezlerine atıfta bulunarak yönelttiyi soru üzerine Falk, “kurallara dayalı uluslararası düzen” kavramının arka planını anlattı. Batı dünyasının devletler hukuku yerine bu muğlak kavramı ikame etmeye çalıştığını belirten Falk, mülakatta şu analizi sundu:
“Eski Filistin Özel Raportörü ve yakın dostum John Dugard’ın bu konudaki tespitlerine büyük oranda katılıyorum. Ancak ondan küçük bir farkım var; ben bu durumun sonradan gelişen bir sapma olmadığını, sistemin bizzat bu şekilde tasarlandığını savunuyorum. Bu, sistemin evrimleşmiş hali değil, sistemin kendisidir. Bu adaletsiz sonucu engellemek için, hükümetlere yön veren dış politika elitlerinin çok daha farklı bir siyasi realizm anlayışına sahip olması gerekirdi. Devletler hukukuna dair diğer bir gerçek ise, Güvenlik Konseyi’nin beş daimi üyesinin küresel güvenlik bağlamında hukuktan muaf olmalarının yanı sıra, bu hukuku rakiplerine karşı ikiyüzlü bir propaganda aracı ve politika enstrümanı olarak kullanmalarıdır.”
Batılı ülkelerin bu hukuki araçları çifte standartla kullandığını vurgulayan Falk, “ABD ve Batı, Rusya’nın Ukrayna’ya yönelik saldırganlığını en sert şekilde kınarken, İsrail’in 7 Ekim sonrasında gerçekleştirdiği çok daha ağır ve yıkıcı saldırıları koruma altına almakta hiçbir beis görmemiştir. Böylece devletler hukuku güçlüler için sadece bir cezasızlık alanı değil, rakipleri yıpratmak için kullanılan bir propaganda aparatına dönüşmektedir” şeklinde konuştu.
Falk, bu durumun uluslararası kurumlara olan güveni tamamen sarstığını belirterek, “Afrikalı liderler, Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin sadece Afrikalılar ve Slobodan Miloseviç gibi isimler için tasarlandığını duyduklarında haklı olarak bu adaletsiz yapıya ortak olmak istemiyorlar. Birçok ülkenin bu mahkemeden çekilmeyi tartışması şaşırtıcı değildir” dedi.
“Siyonist ideoloji iktidarda kaldığı sürece Filistin’de iki devletli çözüm tamamen imkansızdır”
Söyleşinin en can alıcı bölümlerinden birini de Filistin ve İsrail topraklarındaki mevcut durum ve geleceğe yönelik çözüm arayışları oluşturdu.
Dr. Lottaz’ın iki devletli çözümün bittiğini ve tek devletli ortak anayasal yapı arayışlarını sorması üzerine Prof. Dr. Richard Falk, bölgedeki ideolojik gerçekliğe dikkat çekti:
“Bölgede adil bir çözüm şu an için imkansız görünmekle birlikte, hayati bir zorunluluktur. Ben bu durumu tanımlamak için ‘imkansızın siyaseti’ kavramını kullanıyorum; yani insani ve siyasi duyarlılığa sahip kişilerin çatışmanın evrilmesini isteyeceği yegane yön budur. Ancak şu an için siyonizmin kendi karakterini değiştireceğine veya İsrail üzerindeki hegemonyasından vazgeçeceğine dair hiçbir somut gösterge bulunmamaktadır. Siyonist ideoloji devlet mekanizmasını kontrol ettiği ve vatandaşların ezici çoğunluğu tarafından desteklendiği sürece, demokratik ve eşitlikçi bir dönüşümün gerçekleştirilmesi mümkün görünmemektedir. Bu durum, ideolojilerin sonuna gelindiği yönündeki iddiaların tamamen asılsız olduğunu, ideolojinin kitleler ve egemen elitler üzerinde hâlâ en belirleyici güç olduğunu kanıtlamaktadır.”
Medya organlarının egemen ideolojilerin rıza üretimindeki payına değinen Falk, “New York Times, The Economist gibi ana akım medya kuruluşları, egemen paradigmanın dışına çıkmak istemeyen rıza üretim merkezleridir. Bu durum toplumları sistematik bir beyin yıkamaya maruz bırakmaktadır. Saldırganlık savaşı ile meşru müdafaa arasındaki farkı kendi çıkarlarına göre çerçeveleyerek gerçekliği çarpıtmaktadırlar. Örneğin Irak Savaşı’nda apaçık bir saldırganlık savaşı yürütülürken, medya bunu bir ‘tercih savaşı’ ile ‘zorunluluk savaşı’ arasındaki teknik bir ayrıma indirgeyerek meşrulaştırmıştır” ifadelerini kullandı.
“Gerçeği söylemenin suç haline geldiği yerde sistem büyük bir krizdedir”
Mülakatın sonunda devletler hukukunun ve savaş hukukunun geleceğine dair öngörülerini paylaşan Prof. Dr. Richard Falk, Birleşmiş Milletler nezdinde görev yapan bağımsız gözlemcilerin uğradığı baskılara dikkat çekerek, Birleşmiş Milletler Filistin Özel Raportörü Francesca Albanese’nin yaşadığı süreci örnek gösterdi:
“Uluslararası insancıl hukukun ve savaş hukukunun bu mevcut kaos ortamından sonra nasıl bir yön alacağını kestirmek güç. Ancak liberal demokrasilerin, tarihin televizyonlarda canlı yayınlanan en şeffaf soykırımına suç ortaklığı yapacağını kimse tahmin edemezdi. Bu gerçeği örtbas etmenin tek yolu, doğruyu söyleyenleri cezalandırmaktır. Francesca Albanese gibi cesur bir hak savunucusu, sadece gördüğü doğruları dile getirdiği için dünyanın en güçlü devleti olan ABD tarafından yaptırımlara ve baskılara maruz bırakıldı. Doğruyu söylemenin suç haline geldiği bir uluslararası sistemin çok büyük bir kriz içinde olduğu açıktır.”
Falk, sömürgecilik sonrası dönemde egemen güçlerin yeni sömürü biçimleri geliştirdiğini belirterek mülakatı şu sözlerle tamamladı:
“Albanese davası kişisel bir olay değildir; küresel sistemin sömürge sonrası dönemde de zayıf halkları sömürmeye devam etme iradesinin bir göstergesidir. Nadir toprak elementlerinin aranması gibi modern ekonomik gerekçeler, sömürgeci amaçların yeni kılıfıdır. Donald Trump’ın Grönland’a, Kanada’ya, Meksika’ya ve Küba’ya yönelik tehditkar söylemleri, uluslararası sistemde çok ciddi bir gerilemeye işaret etmektedir. Küresel Güney bile bu yıkıcı gücü elinde bulunduran aktörlerin tehditleri karşısında sinmiş durumdadır. Günümüzde savaş, yıkım ve felaket yoluyla tarihi kontrol etme arayışına dönüşmüştür. Bu askeri maceralar ekonomik olarak başarısız olsa bile, silah endüstrisi ve militarist elitler için kârlı kalmaya devam ettiği sürece bu tehlikeli döngü sürecektir. Büyük bir kapandayıf ve buradan nasıl çıkacağımızı acilen bulmamız gerekiyor.” Söyleşinin sonunda Dr. Pascal Lottaz, Prof. Dr. Richard Falk’a mülakat ve ufuk açıcı değerlendirmeleri için teşekkürlerini sundu. Söyleşide atıfta bulunulan sivil toplum temelli uluslararası yayın organı Transnational Media Service platformunun, alternatif barışçıl politikaların zemin bulması açısından taşıdığı önem vurgulandı.
Dünya Basını
Dış politika ve demokrasi: Bir çelişki mi?

Alman siyaset bilimci ve eski Sol Parti milletvekili Dr. Alexander S. Neu, Avrupa’da tırmanan savaş atmosferine rağmen halkın barış ve müzakere arayışının dış politika karar süreçlerine yansımadığını vurguluyor. Temsili demokrasinin pratikte yürütmeyi meclisin önüne geçirdiğini, NATO gibi uluslararası yapıların ise seçilmiş hükümetleri dahi bağlayarak halk iradesini devre dışı bıraktığını kaydeden Neu, savaş ve barış gibi varoluşsal kararların sadece siyasi ve askeri seçkinlere bırakılamayacağını belirterek, anayasal zemini olan doğrudan halk oylamalarının devreye sokulmasıyla demokrasinin demokratikleştirilmesi gerektiğini ifade ediyor.
Dış politika ve demokrasi: Bir çelişki mi?
Alexander Neu
NachDenkSeiten
20 Ekim 2026
Dünya çalkantı içinde; Avrupa’da Ukrayna savaşının kontrolden çıkma ihtimali beliriyor. İnsanlar, Rusya ile sınırları belirsizleşen bir savaşın getireceği tehlikelerin az çok farkında; bunu derinden hissediyor. Doğal hayatta kalma güdüsüyle hareket eden Avrupalıların çoğunluğu, sonunun Avrupa için iyi bitmeyeceğini sezerek bu çatışmacı çizgiyi reddetme eğilimi taşıyor. Buna karşılık, birçok Avrupa hükümetinden ve Almanya’dan ciddi müzakere sinyalleri gelmek yerine sadece dayanma çağrıları yükseliyor. Hepimizin ezberlediği o anlatı, yani Rus emperyalizminin sınırlandırılması gerektiği nakaratı durmaksızın yineleniyor. İlk kez Saksonya-Anhalt eyaletinden farklı bir ses yükseldi; oradaki meclis çoğunluğu, AfD ve BSW oylarıyla barışa dönük bir önerge sundu. Asıl soru şu: Dış ve güvenlik politikası ne kadar demokrasiye müsamaha gösterir? Yurttaş gerçekten çaresiz mi; nihayetinde kaderini salt bir oy sayısından ibaret görerek kabullenmek zorunda mı? Peki, demokrasinin demokratikleştirilmesi adımını artık nihayet atamaz mıyız?
NATO Genel Sekreteri konuyu şöyle dile getirdi:
“Ne olacağını ve nasıl bir sonucun çıkacağını hep birlikte göreceğiz. Şu an eylül ayındayız, Fransa’daki seçimler gelecek yıl mayısta yapılacak. Sonuç her ne olursa olsun NATO buradadır, birlikteliğini koruyacak ve güçlü kalacaktır. Hangi seçimde kim seçilirse seçilsin, temel unsurlar söz konusu olduğunda aynı rotayı sürdüreceğine yürekten inanıyorum: Savunmaya yatırım yapmak, Ukrayna’nın bu savaşı kaybetmemesini güvenceye almak ve Putin müzakere masasına oturmaya her ne zaman hazır olursa savaşı bir sonuca ulaştırmak adına Ukrayna’yı mümkün olan en güçlü konuma getirmek. Başka ülkelerde hükümet değişiklikleri gördüğümüz geçmiş dönemlerde de bu tartışmaları yaşadık. Nihayetinde son beş ila on yılda NATO’nun daha da güçlendiğini, birliğini muhafaza ettiğini ve diyaloğu sürdürdüğünü gördük. Bir kez daha vurgulayayım: Tartışma sorun teşkil etmez, muhalefet sorun değildir. (…) Muhalefet demokrasinin bir parçasıdır. (…)”
NATO Genel Sekreteri Mark Rutte bu ifadelerle, egemen olan halkın ne düşündüğünün, ne arzuladığının, neden korktuğunun veya kime oy verdiğinin egemen sınıfları pek de ilgilendirmediğini alışılmadık bir açıklıkla ortaya koyuyor. İktidar mekanizmaları değişime öylesine dirençli kurgulandı ki; demokrasi ve muhalefet alanı görünürde var olsa da, bu yapılar mevcut iktidar düzenine boyun eğmek zorunda bırakılıyor. Bütün mesele şu şiar üzerinden işliyor: Seçimler ve hükümetler gelip geçer, NATO bizim istediğimiz gibi kalır.
Almanya Federal Cumhuriyeti’nde demokratik irade oluşumunun fiili hali
Federal Almanya’da uygulanan demokratik irade süreci, yurttaşın yalnızca dört yılda bir, yani yasama döneminin nihayetinde egemenliğini hatırlamasına izin verilmesi anlamına geliyor. Yurttaşın egemenlik konumu, gerçekte o tek seçim gününe hapsoluyor; oy pusulasında bir partiye (ikinci oy) ve bir doğrudan adaya (birinci oy) oy verme hakkından öteye gitmiyor. Yurttaş, sandıkta gelecek dönemin politikalarına açık çek kestikten sonra yeniden dört yıllık bir “egemen kış uykusu”na çekiliyor. Parti teşkilatlarının dışındaki siyasal katılım ise fiilen istenmiyor, uygulanamaz gösteriliyor.
Dahası var: Federal Meclis (Bundestag) milletvekilleri seçim vaatlerine uymak zorunda değil; zira Anayasa’nın 38. maddesinin 1. fıkrası uyarınca “hiçbir emir ve talimatla bağlı olmayıp yalnızca vicdanlarına karşı sorumludurlar.” Vicdan özgürlüğü, gerçekte en öznel özgürlük alanlarından biridir. Bir milletvekili vicdanına neyi sığdırabilir? Bir sonraki maaş artışını onaylamayı mı, yoksa Federal Ordu’nun yurt dışındaki silahlı harekâtına el kaldırmayı mı? Vicdan özgürlüğü ayrıcalığıyla birlikte, asıl egemen olan yurttaş ile bağımsız vekil arasındaki bağ fiilen kopuyor. Böylece vekil, yurttaşların çıkarlarına açıkça taban tabana zıt kararlar alma kudretine kavuşuyor ve bunu sıkça sergiliyor; elbette her defasında “memleketin ali menfaatleri” kılıfıyla. Zira yurttaşın aksine, neyin iyi ve doğru olduğunu yalnızca vekilin bildiği varsayılıyor (“varsayımsal halk iradesi”).
Böylelikle Federal Almanya’nın alışılagelmiş dolaylı demokratik irade süreci işlemeye başlıyor: Yüzde beşlik seçim barajını aşan partiler, kısa süre sonra kurucu oturum için Federal Meclis’te yerini alıyor. Mecliste temsil edilen fraksiyonlar arasında hükümet kurma pazarlıkları yürütülüyor. Genellikle iki veya üç parti bir koalisyon kuruyor, geri kalanlar ise muhalefet rolüne itiliyor. Hükümeti destekleyen meclis grupları fiilen yürütmenin emrine giriyor: “Kendi” federal hükümetleriyle önceden mutabakata vardıkları önergeleri veya yasa tasarılarını meclise taşıyorlar.
Zaman zaman da hükümet bizzat önergeler (örneğin Federal Ordu’nun yurt dışı görevleri) veya yasa tasarıları (örneğin federal bütçe tasarısı) hazırlıyor; iktidar fraksiyonları ise birkaç biçimsel düzeltmeyle bu metinleri genel kurulda oylamaya sunuyor. Yapılan bu biçimsel rötuşlar, iktidar milletvekillerinin salt hükümet politikalarına körü körüne el kaldıran bir çoğunluk aygıtı gibi görünmesini engelleme amacına hizmet ediyor. Federal Meclis’teki 16 yıllık deneyimime (sekiz yılı milletvekili, sekiz yılı Sol Parti meclis grubu danışmanı) dayanarak şunu söyleyebilirim: Bu algı bütünüyle gerçeği yansıtıyor; iktidar grupları, esasında hükümetin alabildiğine serbest hareket edebilmesi için parlamenter zemini düzlüyor.
Buradan çıkan sonuç şudur: Federal Almanya’nın siyaset pratiğinde kuvvetler ayrılığı, ders kitaplarında anlatıldığı gibi işlemiyor. Yasama (parlamento), yargı (mahkemeler) ve yürütme (hükümet) üçgen bir dengede karşılıklı durup birbirini denetlemiyor. Aksine yasama organı, yani meclis, en iyi ihtimalle hükümet yandaşı ve muhalif olmak üzere iki kampa bölünüyor. Muhalefet kanadı hükümeti denetliyor ya da denetlemeye çalışıyor yahut denetliyormuş gibi yapıyor. İktidar kanadı ise yukarıda değindiğim üzere, esasen hükümetin serbestçe eylemde bulunmasının önünü açıyor. İktidar fraksiyonlarının somut bir meselede “kendi” hükümetlerine bayrak açtığına son derece nadir rastlanır. Bir görüş ayrılığı doğarsa, mesele parlamentoda değil kapalı kapılar ardında hallediliyor. Hükümetin “kendi” meclis grubundan tokat yemesi neredeyse imkânsızdır. Meclis grup başkanı ve yönetimi, hükümet temsilcileriyle kusursuz bir uyum sağlayacak kişilerden seçilir. Başbakanına veya hükümetine diş gösterecek hiç kimse grup yönetiminde yer alamaz ya da grup başkanı seçilemez. Dolayısıyla yüce meclis (Deutscher Bundestag), gerçekte büründüğü bu farklı rol ve işlev dağılımı nedeniyle öyle sanıldığı kadar yüce bir makamda durmuyor. Siyasi iktidar fiilen mecliste değil, başbakanlıkta toplanıyor.
Federal Alman siyasetindeki bu özgül yapı, devlet teorisindeki kuvvetler ayrılığı yaklaşımından ciddi ölçüde sapıyor. Ancak öylesine kanıksandı, öylesine kökleşti ve o denli olağan görüldü ki, bu düzeneği neredeyse kimse sorgulamıyor. Sorgulasınlar ki zaten; ne de olsa bugüne kadar işler bir şekilde yürüdü…
İrade oluşumu sürecinin anayasal seçenekleri
Anayasa, oy kullanan yurttaşın, yani egemenin siyasal katılımı konusunda çok daha halkçı bir çerçeve çizer. Nitekim 20. maddenin 2. fıkrası, ilk olarak yurttaşı egemenlik makamına yerleştirir; bu ilke demokrasinin kurucu özüdür, zira halk egemenliği olmaksızın demokrasiden söz edilemez:
“Bütün devlet yetkisi halktan doğar.”
Hemen ardından gelen cümlede şu hüküm yer alır:
“Bu yetki halk tarafından seçimler ve halk oylamaları yoluyla, ayrıca yasama, yürütme ve yargının yetkili organları aracılığıyla kullanılır.”
Burada geçen iki kavram belirleyicidir: “Seçimler” ve “halk oylamaları”. Seçimlerden kasıt şüphesiz parlamento seçimleridir. “Halk oylamaları” ise egemenin doğrudan siyasi iradesini, yani doğrudan halk kararını (referandumu) imler. Bu yaklaşım, Anayasa’nın bir diğer maddesi olan 21. madde ile perçinlenir:
“Partiler, halkın siyasal iradesinin oluşumuna katkıda bulunur.”
“Katkıda bulunma” ifadesi, partilere bu irade üzerinde bir tekel tanımaz. Dolayısıyla doğrudan halk oylamalarının yolu burada da örtük biçimde açılır. Bunun yanında doğrudan karar ilkesi, 29. maddede (“Federal Toprakların Yeniden Düzenlenmesi”) açıkça, 146. maddede (“Anayasanın Yürürlük Süresi”) ise örtük biçimde zemin bulur.
Görüldüğü üzere Anayasa, en azından bu iki özel durumda (Madde 29 ve 146) ve 20. (“halk oylamaları”) ile 21. maddelerin (“katkıda bulunma”) getirdiği esnek tanımlarla doğrudan halk kararlarına kapı aralar. Anayasal pratiğin bir parti demokrasisine ya da parti devletine sıkışmış olması, anayasa teorisinin farklı seçenekler barındırmadığı anlamına gelmez.
Alman dış ve güvenlik politikasında demokratik irade süreci
NATO Genel Sekreteri Rutte’nin başta aktarılan sözleri, her dürüst demokratın yüzüne inen bir tokat gibi yankılanmalıdır: Kime oy verirseniz verin, NATO varlığını sürdürür. Demokratik irade, halkın istenci NATO’ya boyun eğmek zorundadır.
Rutte’nin mesajına bakılırsa; yurttaşın siyasi iradesi dış ve güvenlik politikasının haricinde bile sırf sandığa atılan oya indirgenmişken, iş dış ve güvenlik politikasına geldiğinde demokratik irade süreci tamamen askıya alınıyor.
Federal Anayasa Mahkemesi’nin 2001 yılında, “NATO Stratejik Konseptinin Geliştirilmesinde Federal Meclisin Katılım Hakları” uyuşmazlığına dair verdiği bir karar da dış politikada federal hükümete, meclisin onayını alma zorunluluğu getirmeksizin geniş bir hareket alanı tanıyor:
“Almanya’nın karşılıklı kolektif güvenlik sistemine dahil olması, Anayasa’nın 24. maddesinin 2. fıkrası ile 59. maddesinin 2. fıkrasının 1. cümlesi uyarınca yasa koyucunun onayını gerektirir.
Anayasa’nın 24. maddesinin 2. fıkrası anlamında karşılıklı kolektif güvenlik sisteminin geliştirilmesi, bir antlaşma değişikliği niteliği taşımıyorsa, Federal Meclisin ayrıca onayını gerektirmez.
(…)
NATO’nun 1999 tarihli yeni Stratejik Konsepti, ne şekli bakımdan ne de zımnen tesis edilmiş bir antlaşmadır.”
Özetle: NATO’ya katılmak Federal Meclis’in onayını gerektirir; çünkü uluslararası bir antlaşmayı onaylama yetkisi yalnızca meclise aittir. Fakat ittifakın “geliştirilmesi” meclisin karar alanı dışına çıkarılıp bütünüyle federal hükümetin uhdesine (yürütmenin önceliği alanına) bırakılıyor.
Bu düzenlemeyle federal hükümete dış ve güvenlik politikasında belirli bir hareket serbestisi tanınması amaçlanıyor. Bu yaklaşım belki anlaşılabilir; ancak kesinlikle bu boyutta uygulanmak zorunda değildir. Nitekim NATO’nun o dönem benimsediği “Yeni Stratejik Konsept”, ittifakı belirli bir coğrafyayı savunan bir paktan, küresel müdahale yetkisi vehmeden askeri bir birliğe dönüştürerek niteliksel bir kırılmaya yol açmıştı; üstelik Federal Meclis onay veya ret yönünde irade gösteremeden. Bu dönüşüm köklü ve niteliksel bir değişim sayılmayacaksa, neyin öyle sayılacağı haklı bir sorudur.
Fakat Rutte’nin söyledikleri çok daha derinlere uzanıyor: Meclislerin ötesinde, NATO üyesi ülkelerin seçilmiş hükümetlerinin dahi ittifak üzerinde gerçek bir etkisi bulunmadığını, alınan kararları geri çeviremeyeceğini ortaya koyuyor. Tam bu noktada, bir Federal Ordu generaliyle yaptığım görüşmeyi anımsatmak isterim. Söz konusu generali vaktiyle Sol Parti’nin güvenlik çalışma grubuna davet etmiştim. Orada bize, askeri ve savunma sanayisine dair kararların, göreve gelecek yeni bir hükümet tarafından sorgulanamaması adına mümkün mertebe uzun vadeli ve bağlayıcı biçimde alındığını dobra dobra anlattı. Generalin “uzun vadeli öngörülebilirlik” dediği şey, esasen demokratik yollarla seçilmiş bir hükümetin alabileceği kararlara karşı bir korunma tedbiri olarak da okunabilir. Başka bir deyişle: Egemen yurttaş günün birinde silahsızlanmayı ya da barış odaklı adımları önceleyen bir hükümeti iktidara getirse bile, silah tekelleriyle önceden imzalanmış sayısız sözleşme veya NATO bünyesinde alınmış bağlayıcı kararlar bu iradenin önüne set çekecektir.
Savaş ve barışa ya da askeri yapıların niteliğine dair hayati kararların, olası bir felakette bedeli bizzat ödeyecek olan yurttaştan, asıl egemenden bu denli kopuk alınabilmesi tam da burada sorgulanmalıdır. Temsili demokratik sistemin temel varsayımı olan yönetenlerle yönetilenler arasındaki o sözde özdeşlik, gerçekte çoktan yok olmuştur.
Dış ve güvenlik politikası: Demokrasinin demokratikleştirilmesi
Küresel ve iç siyasetteki sarsıntılar mevcut statükoyu kırıyor; bu kırılmalar, dış ve güvenlik politikası sahası da dahil olmak üzere demokrasiyi demokratikleştirmek için bir fırsata dönüştürülmelidir. Anayasa artık tüm boyutlarıyla hayata geçirilmelidir. Bunun yolu, temsili sistemin yerine değil, onu dengeleyecek bir supap olarak doğrudan demokrasinin işletilmesinden geçer. Silahlanma yarışı, bütçe kaynaklarının sosyal devletten alınıp silahlanmaya ve Ukrayna’ya aktarılması ve Ukrayna krizinde müzakere masasına oturma konusundaki isteksizlik artık sadece NATO’nun ve hükümetlerin tekeline terk edilemez. Söz konusu olan, insanların en temel hakkı olan hayatta kalma meselesidir. Böylesi bir varoluşsal çıkar, yalnızca karar verici bir seçkinler zümresinin inisiyatifine bırakılamaz. Gerçek, yani doğrudan demokrasi tam da burada başlar; kağıt üstündeki egemen, ancak bu yolla gerçek bir egemene dönüşür.
Dünya Basını
Savaş, petrolde varil başına 65 dolarlık bir savaş primi oluşturdu

Ekonomist Prof. Steve Hanke, Ortadoğu’daki çatışmaların fiziki petrol fiyatlarında varil başına yaklaşık 65 dolarlık savaş primi oluşturduğunu açıkladı. Brent ham petrolün vadeli işlemlerde 110 dolar, fiziki piyasada ise 140 dolardan işlem gördüğünü kaydeden Hanke, dizel arzındaki tıkanıklığın ve yüksek emtia fiyatlarının küresel çapta süreceğini belirtti.
Johns Hopkins Üniversitesi Uygulamalı Ekonomi Profesörü Steve Hanke, Mario Nawfal Show programının ortak sunucusu Brandon J. Weichert’e verdiği mülakatta, İran savaşının küresel piyasalar, enerji lojistiği ve uluslararası siyaset üzerindeki sarsıcı etkilerini değerlendirdi.
Hanke, Hürmüz Boğazı ve Kızıldeniz geçişlerindeki aksamaların ham petrolün gerçek maliyetini vadeli piyasa göstergelerinin çok üzerine çıkardığını ve petrol varilinde yaklaşık 65 dolarlık bir savaş primi yarattığını kaydetti.
“Vadeli fiyat ile fiziksel fiyat arasında 30 dolarlık bir fark var”
Weichert’in tanker savaşlarının kalıcı hale gelmesi ve Batı Teksas tipi ham petrol ile Brent petrol fiyatlarındaki hareketliliğe ilişkin sorusunu yanıtlayan Hanke, piyasada ekranlara yansıyan rakamlar ile fiziki teslimat fiyatları arasındaki açılmaya dikkati çekti.
Resmi çevrelerin boğazdaki petrol akışının savaş öncesi seviyelere yaklaştığı yönündeki beyanlarını sorgulayan Hanke, fiziki sevkiyatta önemli darboğazlar yaşandığını vurguladı.
Hanke, petrol maliyetlerindeki artışın iki ayrı savaş priminden kaynaklandığını belirterek, “Eğer basına bakarsanız, Brent ham petrolü aslında varil başına 110 dolar civarında. Vadeli işlemler piyasasında gördüğünüz bu 110 dolarlık fiyat, kağıt üzerinde geçerli olan fiyattır. Ancak fiziki teslimatlara baktığınızda petrol varil başına 140 dolardan alıcı buluyor. Yani kağıt üzerindeki fiyat ile fiziksel fiyat arasında 30 dolarlık bir fark var” dedi.
Savaş öncesinde yaklaşık 75 dolar olan Brent petrolün doğrudan boğaz geçişindeki engeller nedeniyle 35 dolar civarında bir ilk prim kazandığını ifade eden Hanke, “Buna lojistik bir tıkanma noktasından kaynaklanan 30 dolarlık başka bir savaş primini daha eklemeniz gerekiyor. Petrol çıktıktan sonra daha küçük tankerlerden büyük tankerlere aktarılmak zorunda kalıyor; fakat büyük tanker arzı son derece kısıtlı. Petrolün taşınması savaş öncesine göre çok daha uzun sürüyor. Yani boğazın yarattığı tıkanma kadar büyük bir taşıma darboğazı var. Bu iki kalemi topladığınızda varil başına yaklaşık 65 dolarlık bir savaş primiyle karşılaşıyorsunuz” diye konuştu.
Amerikan vergi mükelleflerinin deniz güvenliği ve eskort harekatları için üstlendiği doğrudan ve dolaylı maliyetlerin bu hesaba katılmadığını da kaydeden Hanke, ikincil ve üçüncül etkiler toplandığında maliyetin çok daha ağır seviyelere tırmanacağını, mevcut durumun uzun vadede sürdürülemez olduğunu ifade etti.
Bölgedeki gerilimin askeri seyrine ilişkin öngörülerini aktaran Hanke, Washington yönetiminin ve müttefiklerinin kapsamlı bir stratejik plana sahip olmadığını dile getirdi.
Olası bir çatışma tırmanışının Basra Körfezi’ndeki temel altyapıları çökertebileceği uyarısında bulunan Hanke, siyasi aktörlerin adımlarına dikkat çekti.
Hanke, bölgesel risklerin merkezinde İsrail’in askeri kararlarının bulunduğunu belirterek, “Yönetimin ve müttefiklerinin bir plan kavramından tamamen uzak olduğunu defalarca gördük. En endişe verici gelişme, İsrail’in İran’a yönelik önleyici bir saldırı düzenlemesi olur. Böyle bir hamle ABD’yi doğrudan çatışmanın içine çeker ve tüm süreç kontrolsüz şekilde tırmanır. Bu tabloda İran misilleme yaparak Körfez’deki bütün petrol tesislerini ve deniz suyu arıtma tesislerini tamamen imha edebilir; bu da Körfez’in sonu anlamına gelir” değerlendirmesini yaptı.
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun siyasi geleceğine ve yaklaşan İsrail seçimlerine de değinen Hanke, “Netanyahu köşeye sıkışmış durumda; seçimleri kazanamazsa cezaevine girme ihtimali oldukça yüksek. Bu nedenle elindeki bütün kozları sonuna kadar kullanacaktır. İsrail siyasetindeki rakipleri de temel yaklaşımlar bakımından farksız bir çizgide yer alıyor. Farklı isimler taşısalar da hepsi aynı hedeflere odaklanmış durumda. Ancak İsrail halkının önemli bir kesimi yolsuzluk iddiaları nedeniyle mevcut başbakana tepki duyuyor” ifadelerini kullandı.
Hanke, ABD Başkanı’nın Netanyahu’yu destekleyen tavrının ardında İsrail lobisinin etkili faaliyetlerinin yer aldığını kaydetti.
“Kızıldeniz’deki kriz Süveyş Kanalı gelirlerini doğrudan vurdu”
Bölgedeki deniz güvenliği krizinin yalnızca Hürmüz Boğazı ile sınırlı kalmadığına, Babülmendep Boğazı ve Süveyş Kanalı hattında da hissedildiğine işaret eden Weichert, Mısır Parlamentosu’nun Riyad’ın talep etmesi halinde Suudi Arabistan’a asker gönderilmesine olanak tanıyacak yetki talebini tartıştığını hatırlattı.
Hanke, Husilerin deniz trafiğine müdahalelerinin küresel ticaret yollarını yıprattığını belirterek, “Süveyş Kanalı’nın sağladığı gelirler şimdiden gerilemiş durumda. Kanal ciddi bir darbe aldı ve eğer güney koridoru tamamen tıkanırsa kanalın işlevsizleşmesi kaçınılmaz hale gelir. Süveyş Kanalı şu anda savaş öncesine göre çok daha yavaş bir işleyişe sahip ve savunmasız kalmaya devam ediyor” dedi.
Mısır Cumhurbaşkanı Abdülfettah es-Sisi’nin parlamento onayı arayışını değerlendiren Hanke, askeri geçmişi bulunan Mısır liderliğinin geçmiş tecrübeler ışığında dikkatli davranmak zorunda olduğunu kaydetti.
Hanke, “Husilerle askeri mücadeleye giren tüm güçler ağır bedeller ödedi. ABD dahi askeri tavsiyeler doğrultusunda bu operasyonların başarıya ulaşamayacağını görerek taarruzlarını sınırlandırmak zorunda kaldı. Suudilerin askeri üstünlük sağladığına dair anlatılar sahadaki gerçeklerle örtüşmüyor; Husiler ilerlemeyi sürdürüyor” değerlendirmesinde bulundu.
Suudi Arabistan’ın petrol üretim ve ihracat akışında ciddi yavaşlamalar olduğunu, ancak üretimin henüz tamamen durmadığını belirten Hanke, hayati altyapıların korunmasının ekonomik tesislerden daha kritik bir öncelik taşıdığını vurguladı.
Hanke, “Suudi Arabistan gibi bir coğrafyada deniz suyu arıtma tesislerinin devre dışı kalması ölüm kalım meselesidir. Petrol tesisleri yalnızca finansal kayıp yaratır, fakat su arıtma altyapısının hedef alınması ülkedeki yaşam koşullarını doğrudan ortadan kaldırır” diye konuştu.
“Emtia piyasalarında bir süper döngünün içindeyiz”
Hanke, dünya genelinde tırmanan enerji maliyetlerinin dönemsel bir dalgalanmadan ibaret olmadığını, küresel çapta geniş kapsamlı bir fiyat artış döngüsünün yaşandığını savundu. Rafineri kapasitelerindeki kısıtlar ve yakıt arzındaki darlıkların özellikle dizel fiyatlarında uzun süreli bir baskı oluşturacağını bildirdi.
Küresel emtia hareketlerini değerlendiren Hanke, “Savaşın olumsuz etkileri bugüne kadar stratejik stokların tüketilmesiyle hafifletildi. Fakat bu stoklar artık eritilebilecek sınırların sonuna geldi ve depoların yeniden doldurulması gerekecek. Tüm uzman projeksiyonları, dizel fiyatlarının en iyi ihtimalle gelecek yılın ortasına kadar mevcut yüksek seviyelerini koruyacağını gösteriyor. Her şeyin fiyatı yükseliyor ve fiilen bir emtia süper döngüsünün içindeyiz” tespitinde bulundu.
Basra Körfezi’nin yalnızca petrol değil diğer temel sanayi hammaddeleri açısından da küresel tedarik merkezi olduğunu hatırlatan Hanke, metalurji süreçlerinde ve gübre üretiminde zorunlu olarak kullanılan sülfürün dünya ticaretindeki yaklaşık yüzde 50’lik payının bu bölgeden çıktığını belirtti. Ukrayna’daki Odesa Limanı’nın ablukada olması ve Azak Denizi’ndeki tahıl sevkiyatlarının kesintiye uğramasıyla birlikte iki büyük çatışma alanının küresel tedarik zincirlerini kökten sarstığını ifade etti.
Bu maliyet şoklarının tüketiciye doğrudan yansıdığını kaydeden Hanke, ABD’deki siyasi dengelerin de bu baskıyla değiştiğini aktardı.
The Economist tarafından izlenen anket verilerinde mevcut yönetimin popülaritesinin gerilediğine işaret eden Hanke, “İnsanların temel öfkesi dizel fiyatlarındaki fahiş artıştan besleniyor. Hayat pahalılığı seçmenin sabrını tüketmiş durumda” dedi.
“Siyasi seçkinler halktan tamamen kopmuş bir sınıf oluşturuyor”
Avrupa’da, özellikle Fransa’da alevlenen sokak eylemleri ve toplumsal huzursuzluklara değinen Hanke, meselenin kökeninde yalnızca göç dalgalarının değil, derin bir ekonomik kopuşun ve sınıfsal öfkenin bulunduğunu söyledi.
Fransa’daki durumu yerinde gözlemleme imkanı bulduğunu belirten Hanke, Paris banliyölerindeki demografik birikimin ve yargı sistemindeki yetersizliklerin yıllar içinde biriktiğini kaydetti.
Hanke, “Banliyölerde eski Fransız sömürgelerinden gelen ikinci ve üçüncü kuşak yaşıyor. Sokak eylemleri, araç kundaklamaları ve yağmalar onlarca yıldır tekrarlanan olaylar. Ancak barışçıl protestolar başladığında bu gruplar devreye girerek hareketin kontrolünü ele geçiriyor” dedi.
Protestoların arkasındaki siyasi ve iktisadi zemini aktaran Hanke, “Fransa’da siyasi seçkinler halktan tamamen kopuk ayrı bir sınıf meydana getiriyor. Bu durum Washington’ın Amerikan halkından kopukluğuna benziyor. Sıradan yurttaşlar ile iktidar elitleri arasında neredeyse hiçbir ortak nokta kalmadı. Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron zamanının büyük bölümünü Rusya’ya karşı savaş söylemleriyle geçiriyor. Almanya’da Friedrich Merz ve İngiltere’de Andy Burnham gibi aktörler de halkın onaylamadığı savaş politikalarına odaklanıyor” değerlendirmesinde bulundu.
Liderlerin kamuoyu destek oranlarının tarihi dip seviyelere indiğini hatırlatan Hanke, Fransa’nın kamu maliyesindeki yapısal bozulmaya dikkat çekti.
Hanke, “Fransa’da kamu harcamaları gayrisafi yurtiçi hasılanın yüzde 57,2’sine ulaştı. Piyasalar, Macron yönetiminin ekonomik gidişatı düzeltebilecek hiçbir somut plana sahip olmadığını görüyor. Macron artık görev süresi tükenmiş bir aktördür ve arkasında ciddi bir mali enkaz bırakıyor” ifadelerini kullandı.
Dünya Basını
“Tescilli aşırı sağcı”: Alman parti sisteminin bumerangı

Editörün notu: Oskar Lafontaine, İsviçre merkezli aktüel dergi Die Weltwoche‘nin son sayısı için kaleme aldığı köşe yazısında, Alman siyaset ve medya seçkinlerinin kullandığı “tescilli aşırı sağcı” kavramının içeriğinin boşaltıldığını, İçişleri Bakanlığı denetimindeki Anayasayı Koruma Teşkilatı’nın taraflı nitelemeleriyle bu tabirin sistemi tıkayan bir bumeranga dönüştüğünü belirtiyor. Aşırı sağcılığın yalnızca AfD’nin marjinal kanadına hasredilemeyeceğini kaydeden Lafontaine; ölçüsüz silahlanmayı, sosyal hakların budanmasını, Rus düşmanlığının körüklenmesini ve ifade özgürlüğünün kısıtlanmasını sağ politikaların asıl tezahürleri olarak tarif ediyor. Lafontaine, toplumdaki kutuplaşmayı aşmak için bugünkü siyasi tabloyu Weimar Cumhuriyeti dönemi ve Nazizmle bir tutan mesnetsiz tarihsel paralelliklerin terk edilmesini ve halk iradesini temel alan anayasal zemine dönülmesini öneriyor.
“Tescilli aşırı sağcı”: Alman parti sisteminin bumerangı
Oskar Lafontaine
Die Weltwoche
15 Ekim 2026
2026 yılının gençlik sözcüğü henüz yeni seçildi: “Ragebait” [öfke yemi]. O güne dek bu kelimeyi hiç duymamıştım; mümkün olduğunca fazla öfke uyandırıp bu yolla yüksek etkileşim ve erişim toplamayı amaçlayan internet paylaşımlarına bu adın verildiğini yeni öğreniyorum.
Almanya’nın siyasetçi ve gazeteci zümresi açısından 2026 yılının en yakışıksız kelimesi [Unwort] ise hiç şüphesiz “tescilli aşırı sağcı” [gesichert rechtsextrem] tamlamasıdır. Bu kavram da yıllardır ziyadesiyle öfke ve geniş bir yankı yaratıyor.
Herkesin kendine göre yorumladığı bu kavram, Alman siyasetinde eşi görülmemiş bir kafa karışıklığına yol açtı. Nihayetinde Almanya’nın Savaş Bakanı Boris Pistorius, SPD Meclis Grubu üyeleriyle birlikte Brandenburg Kapısı’ndan “kendiliğinden” yürüyüşe geçti ve Hitler’in iktidarı ele geçirmesinin ardından Otto Wels’in Reichstag’da yaptığı o meşhur konuşmayı andıran bir nutuk atmak üzere derme çatma bir sandığın üstüne çıktı. Pek de başarılı bir deneme sayılmazdı; birçok yorumcuya göre bilakis utanç vericiydi. Üstelik Almanların milli marşını AfD’ye bırakmamak gayesiyle marşı bizzat söylemeye kalkıştığında, sesinin de pek fena olduğu anlaşıldı.
Peki, perde arkasında ne yaşanmıştı? Magdeburg Eyalet Parlamentosu’nda [Saksonya-Anhalt – Editörün Notu], AfD’nin 35 yaşındaki milletvekili Tobias Rausch parlamento başkanlığına seçilmişti. Emlak danışmanı olan bu isim, kapalı oylamada AfD ve BSW’nin yanı sıra muhtemelen CDU’lu beş milletvekilinin de oylarını almıştı.
Alman ana akım medyası, Anayasayı Koruma Teşkilatı’nın Saksonya-Anhalt AfD teşkilatını “tescilli aşırı sağcı” olarak sınıflandırdığına dikkat çekerek feryat figan “Ne büyük skandal!” diye dövündü.
İşte asıl mesele tam da burada başlıyor. Başka hiçbir ülkede benzeri bulunmayan, Alman partilerinin kaderini ve geleceğini belirleme cüretini gösteren bu tekinsiz Anayasayı Koruma Teşkilatı da kimin nesidir? İçişleri Bakanlığı’na bağlı bir dairedir ve doğrudan görevdeki içişleri bakanının emrindedir. Bir partinin aşırı sağcı olup olmadığına dairesi karar verirken son sözü söyleyen de yine o bakandır. Aşırılık araştırmaları konusunda ise ne içişleri bakanlarının ne de Anayasayı Koruma Teşkilatı’nın kayda değer bir uzmanlığı vardır.
Haliyle kararları taraflı olmaya mahkûmdur.
Fakat çok daha vahim olanı, bakanların ve bağlı dairelerin aşırı sağcılığın gerçekte ne anlama geldiğini dahi açıkça bilmemeleridir. Dolayısıyla bir partinin “tescilli aşırı sağcı” olup olmadığını tespit edebilecek yetkinlikte de değillerdir. Neticede “tescilli aşırı sağcı” hükmü, Alman parti sisteminin elinde, ateşlendiği an kendi namlusunu parçalayan kusurlu bir silaha dönüşmüştür.
Kavram kargaşasının önüne geçebilmek adına bir süre önce şu paylaşımı yapmıştım: “Güvenlik duvarı [Brandmauer] partilerinin Ukrayna ve İsrail’deki faşistleri silah sevkiyatı ve mali kaynaklarla desteklemesi, onları faşizmin doğrudan suç ortağı haline getirir.”
Bu ithamın, güvenlik duvarı partilerini iğneyi kendilerine batırmaya sevk edeceği ve başka partileri aşırı sağcılıkla suçlarken daha temkinli davranmalarını sağlayacağı yönündeki beklentim boşa çıktı. Talk show programlarının müdavimi gazeteci Robin Alexander nihayet cevap vermeye cesaret edene dek kimseden ses çıkmadı. Büyük bir öfkeyle şöyle yazdı: “Lafontaine’e göre, hükümet başkanları Yahudi olan iki ülke faşistmiş.” Konu “tescilli aşırı sağcı” yaftasına geldiğinde, Alman siyasetçileri ve gazetecilerini saran mutlak zihin bulanıklığını bundan daha iyi ortaya koyabilecek başka bir kanıt bulunamazdı.
Ülkelerin bizzat faşist olamayacağını esasen kendisinin de bilmesi gerekirdi. Üstelik İsrail Başbakanı Netanyahu’nun, bakanlarından birinin “Ben homofobik bir faşistim”, bir diğerinin ise Gazze’yi kastederek “İnsansı hayvanlarla savaşıyoruz ve ona göre hareket ediyoruz” demesine engel olamadığı, tecrübeli bir siyasetçinin gözünden kaçmamalıydı. Keza Ukrayna Devlet Başkanı Zelenskiy’nin, binlerce Yahudinin katili olan Andriy Melnik’in cenazesinin nakli töreninde hazır bulunduğu ve kendisini Ukrayna’nın mühim bir şahsiyeti olarak taltif ettiği de bir sır değildir; nitekim İsrail’deki Yad Vaşem Holokost Anma Merkezi de bu anmayı sert dille eleştirmişti.
Bu kavram kargaşası, aşırı sağcılıkla mücadele edenlerin çifte standartlı terazilerle hüküm vermesinden de kaynaklanıyor. AfD’nin aşırı sağ kanadından Björn Höcke salona SA sloganı olan “Her şey Almanya için” sözünü haykırdığında cezalandırılıyor. Hitler’in propaganda bakanı Goebbels vaktiyle imparatorluğu “savaşa muktedir” kılmak isterken, bugün Savaş Bakanı Boris Pistorius Almanya’yı “savaşa muktedir” [kriegstüchtig] hale getirmek istediğinde bu durum sıradan bir gelişmeymiş gibi karşılanıp gündeme devam ediliyor.
Benim nazarımda, ölçüsüz silahlanma ve bunun tabii neticesi olan ağır sosyal kısıntılar öteden beri aşırı sağcılığın ta kendisidir. Antisemitizmi ve yabancı düşmanlığını körüklemeyi de aynı şekilde aşırı sağcılık addediyorum. Yarısı Rus olmak üzere Sovyetler Birliği’nin 25 milyon yurttaşının katledildiği gerçeği karşısında, her Allah’ın günü kötü Rus düşman imgesini besleyip büyütmek bilhassa alçakçadır ve asıl “tescilli aşırı sağcılık”tır. Zira Naziler de Rusları “aşağı insan” [Untermenschen] olarak niteliyordu.
Kibirli bir edayla sabah akşam “demokrasimiz” nakaratını dilinden düşürmeyen partilerin ifade özgürlüğünü adım adım boğması, sağcı hükümetlerin tipik bir alametidir. CDU/CSU ve SPD koalisyonuyla kurulan federal hükümet, AB’nin ifade hürriyetini boğan ve varoluşsal yıkıma yol açan yaptırımlarına ortak olduğu müddetçe her türlü demokratik meşruiyetini yitirmiştir.
Elbette herkes meseleye benim penceremden bakmak mecburiyetinde değil; gelgelelim Almanya’nın aklı karışık siyasetçileri ve gazetecileri için İncil’deki şu kelam tastamam geçerlidir: “Kardeşinin gözündeki çöpü görürsün de kendi gözündeki merteği neden fark etmezsin?”
Bugün bile, bir soykırımı silah sevkiyatıyla destekleyen partilerle rahatlıkla koalisyon kurulabilirken; AfD ile somut bir önergede birlikte oy kullanmanın ya da parlamento başkanlığı ile eyalet komisyonlarının tanziminde eşgüdüm sağlamanın niçin “cehennemin kapılarını aralamak” sayıldığına dair beni ikna edebilecek makul bir gerekçe duymayı bekliyorum.
Alman toplumunda giderek derinleşen yarılmanın önüne geçmek isteyen kimse, bugünkü gidişatı Weimar Cumhuriyeti’nin çöküşü ve Nasyonal Sosyalizmin yükselişiyle bir tutan temelsiz kıyaslamaları derhal terk etmelidir. AfD’nin sağ cenahında şüphe götürmez biçimde aşırılıkçıların ve tekinsiz figürlerin bulunduğu bir vakıa olsa dahi, soğukkanlı ve rasyonel bir tartışma zeminine geri dönmek elzemdir. Bilhassa Saksonya-Anhalt seçimlerinin ardından, Anayasa’nın 20. maddesinin 2. fıkrasında yer alan şu ilkeyi yeniden hatırlamamız gerekir: “Bütün devlet yetkisi halktan kaynaklanır.”
Dünya Basını2 hafta önceEski CIA analisti Johnson: Trump İran’a girerse Çanakkale’deki Churchill gibi yenilir
Asya2 hafta önceGüney Kore, Kiev Büyükelçisini geri çağırdı
Amerika2 hafta önceBrezilya’da ikinci tur süreci nasıl işleyecek?
Asya2 hafta önceEndonezya’nın yeni iş yasası işçileri memnun etti, iş dünyasını endişelendirdi
Diplomasi2 hafta önceİtalyan gazeteci ve yazar Thomas Fazi: Avrupa, II. Dünya Savaşı’ndan beri ABD işgali altında
Dünya Basını2 hafta önceNükleer bilimci Hughes: Bölgesel nükleer savaş bile dünya genelinde üç milyar insanı aç bırakır
Dünya Basını1 hafta önceİngiliz diplomat Crooke: Suudi Arabistan’da asıl çöküş içeriden gelecek
Amerika3 gün önceSenatör Sanders: Silikon Vadisi zenginleri “korkunç bir plan” üzerinde çalışıyor












