Bizi Takip Edin

Dünya Basını

Prof. Falk: Uluslararası hukuk güçlülerin cezasızlık aracına dönüştü

Yayınlanma

Princeton Üniversitesi Devletler Hukuku Onursal Profesörü Richard Falk, küresel güvenlik mimarisinin ve devletler hukukunun yapısal krizini değerlendirdi. Falk, 1945 yılında kurulan Birleşmiş Milletler düzeninin büyük güçlere tanıdığı imtiyazların bugün küresel bir inanç krizine yol açtığını belirterek, sivil toplumun yürüttüğü meşruiyet savaşlarının önemine dikkat çekti.

Akademik platform Neutrality Studies YouTube kanalında program yapan uluslararası ilişkiler uzmanı Doç. Dr. Pascal Lottaz, devletler hukuku ve küresel siyaset alanında dünyanın en saygın otoritelerinden biri kabul edilen Princeton Üniversitesi Devletler Hukuku Onursal Profesörü Richard Falk ile mülakat gerçekleştirdi.

Söyleşide, küresel güvenlik mimarisinin 2026 yılı itibarıyla içinde bulunduğu yapısal krizler, Birleşmiş Milletler sisteminin tasarım hataları, ABD merkezli tek kutuplu küreselliğin çöküşü ve sivil toplumun uluslararası adalet arayışındaki rolü ayrıntılı bir biçimde masaya yatırıldı.

“Küresel güvenlik alanında devletler hukuku büyük bir hayal kırıklığı yaratıyor”

Dr. Pascal Lottaz’ın küresel sistemin mevcut durumuna ilişkin sorusunu yanıtlayan Prof. Dr. Richard Falk, devletler hukukunun işlevselliğini analiz ederken iki temel alan arasında net bir ayrım yapılması gerektiğini belirtti.

Falk, teknik, operasyonel ve rutin nitelikteki uluslararası ilişkiler ile yüksek güvenlik siyaseti arasındaki uçurumu şu sözlerle ifade etti:

“Uluslararası hukukun rutin etkileşimlerin gerçekleştiği çerçeve içindeki işleyişi ile küresel güvenlik bağlamındaki performansı arasında hayati bir ayrım yapmak gerekir. Deniz ve hava güvenliğinden turizme, haberleşmeden ticaret ve yatırımlara kadar her alanda devletler hukuku rutin olarak işlemekte ve burada karşılıklılık mantığı sorunsuz çalışmaktadır. Ancak maalesef, küresel güvenlik söz konusu olduğunda, gücün asimetrik dağılımı ve eşitsizlikler, etkili bir devletler hukukunun dayanması gereken o karşılıklılık ilkesini tamamen ezmektedir.”

Falk, bu durumun tesadüfi bir başarısızlık olmadığını, doğrudan 1945 yılında tasarlanan Birleşmiş Milletler Şartı’nın kurucu mimarisinden kaynaklandığını vurguladı.

İkinci Dünya Savaşı’nın galiplerine tanınan imtiyazların sistemi en başından beri adaletsiz kıldığını belirten Falk, şu değerlendirmeyi yaptı:

“Bu durum, Birleşmiş Milletler Şartı’nın bizzat tasarımında kabul edilmişti. Savaşın galiplerine, kendi stratejik çıkar alanlarına girmeyen her türlü kararı veto etme hakkı tanındı ve bu bilinçli bir tercihti. Bu durum, savaşın kazananlarına diğer tüm üye devletler karşısında ayrıcalıklı bir konum vererek güce öncelik tanıdı. Aynı jeopolitik çarpıklık, İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki Nürnberg ve Tokyo mahkemelerinde de kendini gösterdi. Bu yargılamalarda yalnızca kaybedenlerin işlediği suçlar soruşturulurken, kazananların gerçekleştirdiği devasa cürümler inceleme konusu dahi yapılmadı; hatta sanıkların savunmalarında bu konuları gündeme getirmelerine bile izin verilmedi.”

Bu durumun küresel güvenlik yönetimini hukuk temelli bir yapı yerine güçlü devletlerin kendi kendilerini sınırlama iradesine mahkum ettiğini dile getiren Falk, “Güvenlik Konseyi’nin daimi üyelerine yönelik makul bir yaptırım veya hesap verebilirlik beklentisi kurulamadı. Normatif düzenin dokusuna 1945 yılında işlenen bu istisna, son dönemde ABD’nin izlediği aşırı, sorumsuz jeopolitik hat ve İsrail’i her koşulda koruma kalkanı altına almasıyla iyice ifşa oldu. Bugün yaşanan inanç krizi, devletler hukukunun kendisinden ziyade, bu düzeni 1945’te inşa edenlerin tasarımıyla ilgilidir” ifadelerini kullandı.

“Hukukun güçlülerin çıkarlarına hizmet etmesi iç hukukta da görülen bir cezasızlık pratiğidir”

Dr. Pascal Lottaz’ın devletler hukukunun doğasına ve iç hukuk sistemleriyle olan benzerliğine dair sorusu üzerine Prof. Dr. Richard Falk, devletler hukukunun sanıldığı kadar iç hukuktan kopuk olmadığını, her iki alanda da gücü elinde bulunduran sınıfların cezasızlık ayrıcalığından yararlandığını belirtti.

Falk, toplumsal eşitsizliklerin hukukun uygulanma biçimini doğrudan belirlediğini şu çarpıcı örnekle açıkladı:

“Devletler hukukunun homojen kurallardan oluşan tek bir gövde olmadığını düşünüyorum. Bana göre uluslararası hukuk, genel algının aksine iç hukuka çok daha yakındır. Çünkü iç hukuk da sınıfsal kimliklerin son derece eşitsiz olduğu durumlarda iyi çalışmaz. Bunun en uç örneği, Jeffrey Epstein davasında karşımıza çıktı. Epstein ağının hamiliğini yapan, zengin ve nüfuzlu çevrelerin, genç kızlara yönelik işlenen ağır suçlardan dolayı neredeyse hiçbir şekilde hesap vermemiş olması toplumda adeta doğal bir veri gibi kabul edildi. İç hukukta da maddi imkanları olanların en iyi avukatları tutarak savcıları ve hakimleri dolaylı yollarla etkileyebildiğini biliyoruz. Bu durum kaba bir rüşvetten ziyade, zenginlerin sahip olduğu toplumsal nüfuzun, savunmasız yoksullar üzerindeki asimetrik üstünlüğünün bir yansımasıdır.”

Falk, bu toplumsal ve sınıfsal dinamiğin uluslararası alandaki yansımasını ise şu sözlerle özetledi:

“Hukukun çalıştığı ve çalışmadığı alanlar arasında doğrudan bir süreklilik vardır. Güç eşitsizliklerinin baskın olduğu bağlamlarda hukukun işlevsiz kaldığını görüyoruz. Bu durum özellikle uluslararası toplumda kendisini göstermektedir. Güçlü devletler büyük bir savaşı kaybetmedikleri sürece sorumsuz davranışlarından dolayı asla hesap vermezler. Örneğin Irak, ABD ve İngiltere karşısında savaşı kaybettiğinde Saddam Hüseyin savaş suçlusu olarak yargılandı; ancak bu saldırgan savaşı başlatan asıl aktörler hiçbir şekilde yargılanmadı. Dolayısıyla küresel güvenlik alanında oyun hâlâ kazananların kurallarına göre oynanmaktadır.”

Karşılıklılık ilkesinin ancak tarafların ortak çıkarları olduğunda işlediğini belirten Falk, “Örneğin Lüksemburg büyükelçisi ile bir ABD büyükelçisinin diplomatik dokunulmazlığı ve güvenliği neredeyse aynı düzeydedir. Çünkü büyük ya da küçük tüm devletlerin bu diplomatik mekanizmanın korunmasında karşılıklı ve hayati bir çıkarı vardır” dedi.

“Tek kutuplu dünya hayali küresel istikrarı yok eden bir yanılsamaydı”

Söyleşide, 1989 yılında Berlin Duvarı’nın yıkılışından 2022 yılına kadar geçen ve “tek kutuplu an” olarak adlandırılan dönemin devletler hukukuna etkileri de tartışıldı.

Dr. Lottaz’ın iki kutuplu Soğuk Savaş dönemi ile tek kutuplu dönem arasındaki kıyaslama sorusuna yanıt veren Prof. Dr. Richard Falk, Soğuk Savaş dönemindeki dengenin hukuktan ziyade jeopolitik uzlaşılara dayandığını kaydetti:

“Soğuk Savaş’ın iki kutuplu yapısını, Yalta ve Potsdam konferanslarında belirlenen jeopolitik fay hatlarının tampon işlevi gördüğü bir dönem olarak okuyorum. Avrupa’da Doğu ve Batı arasındaki bu kırmızı çizgiler, her iki tarafın da askeri çatışmadan kaçınma iradesiyle korundu. Bu durum hukukun bir başarısı değil, karşılıklı yıkım getirecek bir savaştan kaçınma niyetine dayalı siyasi düzenlemelerin sonucuydu. Nitekim Küba Füze Krizi’nde her iki taraf da kırmızı çizgilerin ihlal edildiğini gördüğünde, Nikita Hruşçov ve John F. Kennedy gibi sağduyulu liderlerin diplomasisi sayesinde iki kutuplu istikrar yeniden kurulabildi.”

Falk, Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından ortaya çıkan tek kutupluluk döneminin ise yıkıcı sonuçlar doğurduğunu şu sözlerle aktardı:

“Tek kutuplu dünyada, güçlü devletlerin davranışlarını yumuşatacak Potsdam veya Yalta benzeri mekanizmalar kalmadı. Çin’in yükselişi ve Rusya’nın yeniden jeopolitik bir aktör olarak sahneye çıkmasıyla son derece tehlikeli bir döneme girildi. Eğer bu üç ülke arasında yeni bir küresel uzlaşı sağlanamazsa, krizlerin sürekli tekrarlanacağı ve felaketlerden kaçınmak için sadece iyi şansa ya da liderlerin kişisel sağduyularına güvenmek zorunda kalacağımız son derece kırılgan bir dünyada yaşayacağız.”

ABD’nin tek kutuplu dönemi son derece kötü yönettiğini ifade eden Falk, “Joe Biden yönetimi, Ukrayna Savaşı’nın odağını Ukrayna’yı korumaktan çıkarıp, Rusya’nın kendi sınırındaki geleneksel nüfuz alanına yönelik meydan okumasını tamamen ezmeye dönüştürerek büyük bir hata yaptı. Donald Trump ise sanki hâlâ tek kutuplu dünyadaymışız gibi davranarak, kestirilemez güce dayalı sorumsuz iddialarıyla bu durumu daha da vahim bir boyuta taşıdı. Trump, artık var olmayan bir gerçekliğe dayanan yanılsamalı bir jeopolitik yürütmektedir. Bu yanılsama, 2022’de Rusya’nın Ukrayna’ya saldırmasıyla ve ardından ABD ile Avrupa’nın 2023’ten bu yana İsrail’in yürüttüğü soykırımı açıkça korumasıyla tamamen parçalanmıştır” dedi.

“ABD militarizmi kendi halkını yoksullaştırırken Çin ekonomik karşılıklılıkla büyüyor”

Prof. Dr. Richard Falk, küresel egemenlik mücadelesinde askeri güç odaklı yaklaşımlar ile ekonomik işbirliği odaklı stratejiler arasındaki farkı ABD ve Çin örnekleri üzerinden analiz etti.

ABD’nin denizaşırı askeri üslere yaptığı yatırımların kendi iç toplumsal yapısını çürüttüğünü belirten Falk, şu ifadeleri kullandı:

“Tek kutupluluğun en büyük fiyaskolarından biri, ABD’nin devasa bütçeleri askeri harcamalara ve kapasitelere yatırması oldu. Bakımı son derece maliyetli olan 750 denizaşırı askeri üssün kurulması, ABD’deki sıradan insanların yaşam standartlarını doğrudan baltaladı. Başka bir deyişle, küresel ölçekte bu aşırı militarist jeopolitiği yürüten ülkenin ta kendisi içeriden yoksullaştı. Buna karşılık Çin, aynı dönemde askeri harcamalara aşırı odaklanmadan, karşılıklı ekonomik faydaya ve kazan-kazan ilişkilerine dayalı bir stratejiyle muazzam bir yükseliş gerçekleştirdi. Çin, zayıf ülkelerin altyapı ihtiyaçlarını karşılarken, bunun karşılığında sermaye genişlemesi sağladı. Kendi çıkarlarını daha barışçıl ve sorumlu bir yöntemle takip ettiler ve diplomasileri de bu durumu yansıtıyor.”

Falk, nükleer silahların kullanımı konusundaki küresel yaklaşımlara da değinerek, “Çin, Birleşmiş Milletler nezdinde devam eden nükleer silahların yayılmasını önleme konferansında, nükleer silahları ‘ilk kullanan taraf olmama’ taahhüdünü içeren bir anlaşma önerdi. Batılı NATO güçlerinin bu öneriyi reddedeceğinden eminim. Ancak bu hamle bile askeri odaklı jeopolitik yaklaşım ile benim iktisadi jeopolitik olarak adlandırdığım yaklaşım arasındaki derin farkı ortaya koymaktadır” değerlendirmesinde bulundu.

“Askeri üstünlüğün siyasi zafer getiremediği gerçeği Vietnam’dan beri öğrenilmedi”

Vietnam Savaşı’ndan bu yana askeri gücün siyasi hedeflere ulaşmadaki yetersizliğinin kanıtlandığını, ancak egemen güçlerin bu dersten kaçındığını ifade eden Falk, bu durumun arkasındaki ekonomik çıkarları deşifre etti:

“Sömürge karşıtı savaşlarda ve bu kapsama dahil ettiğim Vietnam Savaşı’nda, askeri açıdan mutlak üstünlüğe sahip olan taraf yenildi. Askeri üstünlüğün siyasi zafere dönüştürülememesi gerçeğinin neden hâlâ öğrenilemediğini sorgulamak gerekir. Bunun temel sebebi, ulusal milliyetçiliğin yükselişi, halkların mobilize olması ve sömürgeci ya da müdahaleci gücü tüketene kadar ağır bedeller ödemeyi göze almasıdır. Ancak bu yıkıcı çarkın durdurulamamasının asıl nedeni, militarist bürokrasi ile özel sektörün silah satışları arasındaki karşılıklı çıkar ilişkisidir. Batılı silah şirketleri savaşın kazanılmasından ya da kaybedilmesinden bağımsız olarak kârlarını sürdürmektedir. Bu nedenle, güvenlik tehditlerini sürekli abartarak krizleri barışçıl müzakereler yerine zorlayıcı askeri yöntemlerle çözme eğilimini beslerler.”

Vietnam Savaşı’ndan bu yana ABD’nin stratejik çıkarları ile dış politikasını uyumlu hale getirmesi gerektiğini savunduğunu belirten Falk, “Bu aşırı militarizm, Amerikan toplumunun kendi iç altyapısını zayıflatmış ve halkın en az yüzde 75’inin yaşam standartlarını düşürmüştür” dedi.

“Kurallara dayalı uluslararası düzen kavramı batı dünyasının kendisini hukuktan muaf tutma girişimidir”

Dr. Pascal Lottaz’ın, Güney Afrika’nın İsrail’e karşı Uluslararası Adalet Divanı’nda açtığı davada hukuk ekibinde yer alan ünlü uluslararası hukukçu John Dugard’ın tezlerine atıfta bulunarak yönelttiyi soru üzerine Falk, “kurallara dayalı uluslararası düzen” kavramının arka planını anlattı. Batı dünyasının devletler hukuku yerine bu muğlak kavramı ikame etmeye çalıştığını belirten Falk, mülakatta şu analizi sundu:

“Eski Filistin Özel Raportörü ve yakın dostum John Dugard’ın bu konudaki tespitlerine büyük oranda katılıyorum. Ancak ondan küçük bir farkım var; ben bu durumun sonradan gelişen bir sapma olmadığını, sistemin bizzat bu şekilde tasarlandığını savunuyorum. Bu, sistemin evrimleşmiş hali değil, sistemin kendisidir. Bu adaletsiz sonucu engellemek için, hükümetlere yön veren dış politika elitlerinin çok daha farklı bir siyasi realizm anlayışına sahip olması gerekirdi. Devletler hukukuna dair diğer bir gerçek ise, Güvenlik Konseyi’nin beş daimi üyesinin küresel güvenlik bağlamında hukuktan muaf olmalarının yanı sıra, bu hukuku rakiplerine karşı ikiyüzlü bir propaganda aracı ve politika enstrümanı olarak kullanmalarıdır.”

Batılı ülkelerin bu hukuki araçları çifte standartla kullandığını vurgulayan Falk, “ABD ve Batı, Rusya’nın Ukrayna’ya yönelik saldırganlığını en sert şekilde kınarken, İsrail’in 7 Ekim sonrasında gerçekleştirdiği çok daha ağır ve yıkıcı saldırıları koruma altına almakta hiçbir beis görmemiştir. Böylece devletler hukuku güçlüler için sadece bir cezasızlık alanı değil, rakipleri yıpratmak için kullanılan bir propaganda aparatına dönüşmektedir” şeklinde konuştu.

Falk, bu durumun uluslararası kurumlara olan güveni tamamen sarstığını belirterek, “Afrikalı liderler, Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin sadece Afrikalılar ve Slobodan Miloseviç gibi isimler için tasarlandığını duyduklarında haklı olarak bu adaletsiz yapıya ortak olmak istemiyorlar. Birçok ülkenin bu mahkemeden çekilmeyi tartışması şaşırtıcı değildir” dedi.

“Siyonist ideoloji iktidarda kaldığı sürece Filistin’de iki devletli çözüm tamamen imkansızdır”

Söyleşinin en can alıcı bölümlerinden birini de Filistin ve İsrail topraklarındaki mevcut durum ve geleceğe yönelik çözüm arayışları oluşturdu.

Dr. Lottaz’ın iki devletli çözümün bittiğini ve tek devletli ortak anayasal yapı arayışlarını sorması üzerine Prof. Dr. Richard Falk, bölgedeki ideolojik gerçekliğe dikkat çekti:

“Bölgede adil bir çözüm şu an için imkansız görünmekle birlikte, hayati bir zorunluluktur. Ben bu durumu tanımlamak için ‘imkansızın siyaseti’ kavramını kullanıyorum; yani insani ve siyasi duyarlılığa sahip kişilerin çatışmanın evrilmesini isteyeceği yegane yön budur. Ancak şu an için siyonizmin kendi karakterini değiştireceğine veya İsrail üzerindeki hegemonyasından vazgeçeceğine dair hiçbir somut gösterge bulunmamaktadır. Siyonist ideoloji devlet mekanizmasını kontrol ettiği ve vatandaşların ezici çoğunluğu tarafından desteklendiği sürece, demokratik ve eşitlikçi bir dönüşümün gerçekleştirilmesi mümkün görünmemektedir. Bu durum, ideolojilerin sonuna gelindiği yönündeki iddiaların tamamen asılsız olduğunu, ideolojinin kitleler ve egemen elitler üzerinde hâlâ en belirleyici güç olduğunu kanıtlamaktadır.”

Medya organlarının egemen ideolojilerin rıza üretimindeki payına değinen Falk, “New York Times, The Economist gibi ana akım medya kuruluşları, egemen paradigmanın dışına çıkmak istemeyen rıza üretim merkezleridir. Bu durum toplumları sistematik bir beyin yıkamaya maruz bırakmaktadır. Saldırganlık savaşı ile meşru müdafaa arasındaki farkı kendi çıkarlarına göre çerçeveleyerek gerçekliği çarpıtmaktadırlar. Örneğin Irak Savaşı’nda apaçık bir saldırganlık savaşı yürütülürken, medya bunu bir ‘tercih savaşı’ ile ‘zorunluluk savaşı’ arasındaki teknik bir ayrıma indirgeyerek meşrulaştırmıştır” ifadelerini kullandı.

“Gerçeği söylemenin suç haline geldiği yerde sistem büyük bir krizdedir”

Mülakatın sonunda devletler hukukunun ve savaş hukukunun geleceğine dair öngörülerini paylaşan Prof. Dr. Richard Falk, Birleşmiş Milletler nezdinde görev yapan bağımsız gözlemcilerin uğradığı baskılara dikkat çekerek, Birleşmiş Milletler Filistin Özel Raportörü Francesca Albanese’nin yaşadığı süreci örnek gösterdi:

“Uluslararası insancıl hukukun ve savaş hukukunun bu mevcut kaos ortamından sonra nasıl bir yön alacağını kestirmek güç. Ancak liberal demokrasilerin, tarihin televizyonlarda canlı yayınlanan en şeffaf soykırımına suç ortaklığı yapacağını kimse tahmin edemezdi. Bu gerçeği örtbas etmenin tek yolu, doğruyu söyleyenleri cezalandırmaktır. Francesca Albanese gibi cesur bir hak savunucusu, sadece gördüğü doğruları dile getirdiği için dünyanın en güçlü devleti olan ABD tarafından yaptırımlara ve baskılara maruz bırakıldı. Doğruyu söylemenin suç haline geldiği bir uluslararası sistemin çok büyük bir kriz içinde olduğu açıktır.”

Falk, sömürgecilik sonrası dönemde egemen güçlerin yeni sömürü biçimleri geliştirdiğini belirterek mülakatı şu sözlerle tamamladı:

“Albanese davası kişisel bir olay değildir; küresel sistemin sömürge sonrası dönemde de zayıf halkları sömürmeye devam etme iradesinin bir göstergesidir. Nadir toprak elementlerinin aranması gibi modern ekonomik gerekçeler, sömürgeci amaçların yeni kılıfıdır. Donald Trump’ın Grönland’a, Kanada’ya, Meksika’ya ve Küba’ya yönelik tehditkar söylemleri, uluslararası sistemde çok ciddi bir gerilemeye işaret etmektedir. Küresel Güney bile bu yıkıcı gücü elinde bulunduran aktörlerin tehditleri karşısında sinmiş durumdadır. Günümüzde savaş, yıkım ve felaket yoluyla tarihi kontrol etme arayışına dönüşmüştür. Bu askeri maceralar ekonomik olarak başarısız olsa bile, silah endüstrisi ve militarist elitler için kârlı kalmaya devam ettiği sürece bu tehlikeli döngü sürecektir. Büyük bir kapandayıf ve buradan nasıl çıkacağımızı acilen bulmamız gerekiyor.” Söyleşinin sonunda Dr. Pascal Lottaz, Prof. Dr. Richard Falk’a mülakat ve ufuk açıcı değerlendirmeleri için teşekkürlerini sundu. Söyleşide atıfta bulunulan sivil toplum temelli uluslararası yayın organı Transnational Media Service platformunun, alternatif barışçıl politikaların zemin bulması açısından taşıdığı önem vurgulandı.

Dünya Basını

Yarım trilyon dolarlık balon: Süper zeka söylemi gerçek zararları gizliyor

Yayınlanma

Teknoloji yazarı Ed Zitron, yapay zeka sektöründen yükselen “insanlığın yok oluşu” uyarılarının somut temeli bulunmayan bir halkla ilişkiler kurgusu olduğunu belirtti. Şirketlerin yarım trilyon doları aşan maliyetlerine rağmen karlı bir iş modeli kuramadığına dikkat çeken Zitron, hayali kıyamet senaryolarının gerçek çevre tahribatı, ekonomik zarar ve tüketici mağduriyetlerini gizlemek için kullanıldığını kaydetti.

Yapay zeka sektöründe çalışan bazı eski ve mevcut personelin “insanlığın sonunu getirebilecek süper zeka” uyarılarıyla başlattığı kıyamet senaryoları tartışması büyüyor.

Teknoloji yazarı, bülten yayıncısı ve eski halkla ilişkiler danışmanı Ed Zitron, katıldığı ICYMI adlı podcast programında, sektördeki güvenlik ve felaket söylemlerinin gerçek somut tehlikeleri örtbas etmeye yarayan bir yanılsamadan ibaret olduğunu belirtti.

Tartışma, daha önce üç yıl boyunca yapay zeka araştırma kuruluşlarında çalışan ve son olarak Anthropic şirketinde görev yapan 27 yaşındaki araştırmacı Jacob Coxon’ın istifa mektubuyla alevlendi.

Coxon, hem eski şirketi OpenAI hem de son çalıştığı Anthropic yönetimlerinin sorumsuzca davrandığını belirterek, “Kendi kendini geliştiren süper zekaya doğru çılgınca koşuyorlar ve hayatlarımızla kumar oynuyorlar. Bu teknolojiyi inşa edenler, yapay zekanın bu on yılın sonuna kadar hepimizi öldürebileceğine içtenlikle inanıyor” ifadelerini kullandı.

Bu açıklamayı alıntılayan Anthropic bünyesindeki Uyum Bilimi Lideri Evan Hubinger ise “Jacob haklı. Yapay zekanın tüm insanları öldürebileceğine gerçekten inanıyoruz. Şahsen önümüzdeki on yıl içinde bunun gerçekleşme ihtimalinin yüzde 10’dan fazla olduğunu düşünüyorum” dedi.

Sektörün içinden gelen bu felaket senaryolarını sert bir dille eleştiren Ed Zitron, kamuoyuna sunulan kıyamet anlatısının hiçbir bilimsel temele dayanmadığını vurguladı.

“Süper zeka masalı gerçek bir tarikat gibi işletiliyor”

Zitron, yapay zeka sektörünün önemli bir bölümünün ve özellikle Anthropic çevresinin rasyonel bir teknoloji üreticisinden ziyade kapalı bir inanç grubu gibi hareket ettiğini dile getirdi.

Teknolojinin kendi kendini sınırsızca geliştirebileceğine dair somut hiçbir kanıt bulunmadığını hatırlatan Zitron, “Anthropic şirketine ve yapay zeka sektörünün bir kısmına adeta bir tarikat tarafından yönetiliyormuş gibi bakmamız gerekiyor. Bu, süper zeka tarikatıdır. Süper zekanın mümkün olduğuna dair elimizde hiçbir kanıt yok. Kendi kendini yinelemeli biçimde geliştiren, yani kendi kendine öğrenen bir yapay zekadan söz ediyorlar. Bunun gerçekleşebileceğine ilişkin hiçbir somut ispatımız bulunmuyor” dedi.

Sektör çalışanlarının gerçeklikten kopuk bir yankı odasında yaşadığına işaret eden Zitron, “Kendilerine rasyonel diyen bu kesimler, rasyonel düşünceyi değil, süper zekanın insanlığı yok edeceği yönündeki peşin hükmü kastediyor. Bu zihniyet, herkesin paniklemesini istiyor. Şirkete adım attığınız ilk andan itibaren ‘süper zeka hepimizi öldürebilir’ fikri aşılanıyor. Çevrenizdeki herkes aynı şeye inandığında ve aynı şekilde davrandığında, ortaya akıl dışı bir tektiplik çıkıyor. Zeki insanların buna kanmasının nedeni, aynı şeyi tekrarlayan bir gruba inanmanın ve gerçekleri görmezden gelmenin çok kolay olmasıdır” ifadelerini kullandı.

“Makineler kontrolden çıkmadı, ortada açık bir insan hatası var”

Kıyamet çığırtkanlığı yapanların somut bir vaka olarak öne sürdüğü açık kaynaklı yazılım paylaşım platformundaki güvenlik açığına da değinen Zitron, modellerin bağımsız bir irade geliştirdiği iddialarını kesin bir dille reddetti.

Deney sırasında görevlendirilen binlerce yazılım ajanının kendi kendine bilinç kazanmadığını, sadece kendilerine verilen hedefe ulaşmak için olasılık ağaçlarını taradığını söyleyen Zitron, şu değerlendirmeyi yaptı:

“Kontrolden çıkmak, bilinç ve niyet barındırır. Burada kesinlikle öyle bir durum yok. On bin civarında model bir araya geldi; geleneksel yollarla sorunu çözemeyeceklerini belirleyip testte hile yapmanın yolunu aradılar. Platformdaki bir güvenlik açığını bulup tıpkı sıradan bir siber saldırı gibi bundan faydalandılar. Burada ‘onlar’ derken insanları değil, altyapıya bağlı büyük dil modellerini kastediyorum. Kendi iradeleriyle hareket etmediler. Bir plan ürettiler ve önlerine konan kodlama değerlendirmesini aşmak için çalıştılar. Bu modeller olasılıksal sistemlerdir; ne kadar karmaşıklaşırlarsa karmaşıklaşsınlar matematiksel olarak yanılsama üretmeye mahkumdurlar. Yapılan hile, niyetten değil, verilen talimatın farklı biçimde işlenmesinden kaynaklanıyor.”

Söz konusu hadisenin bir yapay zeka başarısızlığı değil, araştırmacıların ihmali olduğunu belirten Zitron, “Makinelerin saldırı yapmasını sağlamaya çalışırken arkalarında yazılım indirilmesine izin veren açık kapılar bıraktıklarını fark etmediler. Sistemin internet erişimi olmadığını zannediyorlardı. Bu doğrudan bir insan hatasıdır. Makinelerin bilerek kaçıp gittiği yanılsaması, insanların bu sistemleri insani özelliklerle donatmasından besleniyor. Oysa ortada sadece bir dizi matematiksel işlem var” diye konuştu.

“Amaç sizi telaşa sokup belirsizlikle korkutmak”

Yapay zeka alanındaki güvenlik çağrılarının sahte bir aciliyet hissi üzerinden kurgulandığını kaydeden Zitron, kamuoyuna yönelik panik dalgasının arkasındaki mekanizmayı şu sözlerle aktardı:

“Dolandırıcılar iki temel yöntemle insanları aldatır. Birincisi, sizi aceleye getirmektir. Biri size ‘Bunu hemen yapmalısınız, derhal harekete geçmelisiniz’ diyorsa, her defasında yavaşlamak gerekir. Bina yanmıyorsa veya dışarıda silahlı biri yoksa, acil eylem talep eden muğlak tehditler karşısında durup düşünmelisiniz. İkincisi ise belirsizlikten korkmamak ve somut ayrıntı talep etmektir. ‘Bu teknoloji sizi öldürecek’ diyorlar. Beni ne öldürecek? Neden korkuyorsunuz? Nerede, nasıl gerçekleşecek? Bunların hiçbirine cevap vermiyorlar. Hangi güvenlik süreçlerinin eksik olduğunu, neyin düzeltilmesi gerektiğini veya sürecin nasıl yavaşlatılacağını somutlaştırmıyorlar. Sadece belirsiz bir dehşet tablosu çiziyorlar.”

Anthropic şirketinden ayrıldıktan sonra televizyon kanallarında ve basında yoğun bir tanıtım turuna başlayan Jacob Coxon’ın durumunu irdeleyen Zitron, gerçek ifşaatçılık ile bu medya kampanyası arasındaki farkı anlattı:

“Bir ifşaatçı ne yapar? Yanlış bir eylemi işaret eder, somut bir olguyu gösterir ve kanıt sunar. Gazetecilere belgeleri teslim eden Frances Haugen veya Edward Snowden gerçek ifşaatçılardır; ellerinde somut evraklar vardı. Medya ise bu olayı ‘Şirketten ayrılan korkmuş adam’ başlığıyla özel haber gibi sunuyor. Bu kişi bir ifşaatçı değil. Gizlilik sözleşmenizin arkasına saklanıyorsanız ifşaatçı olamazsınız. Bir ifşaatçı kamu yararı adına dava edilme riskini göze alarak o sözleşmeyi çiğner. Oysa bu şahıs hiçbir somut bilgi vermiyor, yalnızca çok korktuğunu söylüyor. Arka arkaya bağlanan bu televizyon mülakatları ve zengin arka planlar, bu sürecin tek başına yürütülmediğini, organize bir halkla ilişkiler faaliyeti olduğunu gösteriyor. Sektörden ayrıldığını iddia ediyor ama birkaç ay sonra yine yapay zeka güvenliği alanında bir işe geçeceğini kendisi dile getiriyor.”

“Süper zeka retoriği kalktığında geriye vasat ve pahalı bir bulut yazılımı kalıyor”

Zitron, teknoloji şirketlerinin tüm bu kıyamet söylemlerini, ekonomik olarak sürdürülemez olan iş modellerini gizlemek için bir kalkan olarak kullandığına dikkat çekti.

Yatırımların yarım trilyon doları aştığını ancak ortaya çıkan faydanın bu maliyeti karşılamaktan çok uzak olduğunu belirten yazar, şu ifadeleri kullandı:

“Bütün bu tantanayı, süper zeka masallarını ve korku edebiyatını bir kenara bıraktığınızda ne görüyorsunuz? Binlerce araştırmacının son derece karsız, sadece dünyanın en büyük şirketlerine para kazandıran bulut yazılımları üzerinde çalıştığı gerçeğini görüyorsunuz. Bu yazılımlar hiçbir şeyi demokratikleştirmiyor, kitleler için değer üretmiyor. Serveti yalnızca dev teknoloji firmalarında merkezileştiriyor; risk sermayesi fonlarını doğrudan bu devlerin kasasına akıtıyor. Üstelik bu teknoloji vasat bir bulut yazılımından öteye gidemiyor. Dil modelleri gelişti, bunu kabul ediyorum; fakat bu noktaya gelebilmek yarım trilyon dolardan fazlaya mal oldu. Bu fiyata alınan sonuç son derece yetersizdir.”

Yapay zekanın pratik kullanım alanlarının oldukça dar olduğunu vurgulayan Zitron, “Bütün o şatafatlı lafları soyutladığınızda elinizde belirli işlevler için faydalı olan kodlama modelleri kalıyor. Kod okumayı bilen yazılımcılar için işleri biraz hızlandırabilir, grafik çiziminde işe yarayabilir. Ben oğlumun bilgisayar oyunundaki bir arızayı gidermek için kullandım; o bile tam bir gün sürdü ve yarı yolda çöktü. Tüm retorik temizlendiğinde durum gerçekten içler acısı. Hepimiz bu tek konuya aşırı odaklandık ve ne yapabileceğine dair boş yere paniğe kapıldık. Eğer bu bir süper zeka değilse, sadece sıradan bir yazılımdır. Sıradan bir yazılımsa, harcanan tüm zamana ve enerjiye yazık oldu. Medya, kendi yansımasını görüp korkan bir köpek yavrusu gibi havaya girdi” dedi.

“Halka arzı ertelediler çünkü mali tabloları berbat durumda”

Sektör liderlerinin yapay zeka güvenliği çağrılarının ardında derin bir ikiyüzlülük yattığını ifade eden Zitron, OpenAI Üst Yöneticisi Sam Altman ve diğer şirketlerin tutumunu eleştirdi:

“Altman televizyona çıkıp güvenlik endişeleri sebebiyle halka arz için doğru zaman olmadığını söylüyor. Oysa asıl gerçek şu: Halka arzı ertelediler çünkü mali tabloları berbat durumda. Mali kayıtlarını bizzat gördüm ve basına yansımasından önce yayımladım. Şirketin ekonomisi tamamen çökmüş halde. Bir yandan kapalı kapılar ardında 1,5 trilyon dolarlık piyasa değeri üzerinden fon toplamaya çalışıyorlar, diğer yandan ‘güvenlik nedeniyle yavaşlamalıyız’ diyorlar. Anthropic ise tam bu yavaşlama çağrılarının yapıldığı gün halka arz için teknoloji borsasını seçtiğini duyurdu. Aslında kimsenin yavaşladığı yok. Herkes bu anlatının bir ucundan tutup kendi çıkarına göre kullanıyor.”

Şirketlerin finansal illüzyonlar yarattığını da sözlerine ekleyen Zitron, “Anthropic şirketinin, eğitim maliyetleri ve hisse bazlı ödemeler hariç tutulduğunda yüzde 80 brüt kar marjına sahip olduğunu yatırımcılara söylediği ortaya çıktı. Bu, son derece etik dışı bir iş yapma biçimidir. Ayrıca kullanıcıların erişim sınırlarını sürekli değiştiriyorlar. Bir yıllık abonelik satın alan bir müşteri, altı ay sonra hizmetin çeyreğine bile erişip erişemeyeceğini bilemiyor. Gerçek maliyetleri ve ekonomik tabloyu gizleyerek tüketicileri mağdur ediyorlar” şeklinde konuştu.

“Hayali süper zekayı denetlemek, gerçek suçları aklamanın kılıfıdır”

Zitron, teknoloji şirketlerinin yasa yapıcılara “bizi denetleyin” çağrısı yapmasının ardındaki asıl amacın, kendi istedikleri kuralları dayatmak olduğunu söyledi.

Siyasetçilerin var olmayan tehditlerle uğraşarak halkı oyaladığını belirten teknoloji yazarı, şu görüşleri dile getirdi:

“Sektör, devletlerin teknolojiyi gerçek anlamda denetlemediğini çok iyi biliyor. ‘Bizi denetleyin’ demek onlar için hiçbir maliyet taşımıyor. Asıl hedefleri kendi kendilerini denetlemek, yani diledikleri gibi at koşturmaya devam etmektir. Siyasetçiler de bu oyuna alet oluyor. Çıkıp yapay zekayı denetleyeceklerini ilan ediyorlar. Peki bu taslaklarda sohbet robotları yüzünden intihar eden insanlar, çevreye verilen devasa tahribat veya veri merkezlerinin sıradan yurttaşların faturalarına bindirdiği yükler yer alıyor mu? Hayır. Varsa yoksa süper zeka masalı. Masal kahramanlarını yasaklayarak dünyayı kurtaracaklarını vadediyorlar. Var olmayan bir canavarla savaşmak, gerçek zararlarla yüzleşmekten kaçınmanın en kolay yoludur.”

Yasal yaptırımların hemen devreye girmesi gerektiğini savunan Zitron, mevcut yasal düzenlemelerin kullanılmadığını belirtti:

“Bu sektörü gerçekten denetlemek isteseydik, bunu yarın sabah yapabilirdik. Bu araçların tıbbi ve hukuki tavsiye vermesini, insani duyguları taklit etmesini derhal yasaklardık. Kusurlu bir ilaç, kaza yapan bir otomobil veya tehlikeli bir oyuncak insanlara zarar verdiğinde derhal toplatılır. Büyük dil modellerini de güvenli hale gelene kadar tamamen kapatmamız gerekir. Bu teknolojilerle işlenen siber suçların yasal sorumluluğu şirket yöneticilerine yüklenmelidir. Yöneticilerin hesap vermesi, kolluk kuvvetlerinin devreye girmesi gerekir. Ortada açık yasalar varken, failin kendi cezasını kendisinin belirlemesine izin veriliyor.”

Yapay zekanın gelecekteki olası felaketlerine odaklanmanın, bugünkü yıkıcı etkileri görünmez kıldığına işaret eden Zitron, toplumun acil olarak yüzleşmesi gereken sorunları şöyle sıraladı:

“Yapay zekanın vereceği ana zararı belirsiz bir kıyamet olarak tanımlamak, şu an yaşattığı devasa tahribatı önemsiz gösteriyor. Bu modellerle etkileşim kuran kişilerin yaşadığı ağır psikolojik çöküntüler, enerji ve su tüketiminin yarattığı çevre felaketi, veri merkezlerinin maliyetinin kamuya yüklenmesi ve bağımsız düşünme yetisinin körelmesi gibi krizler önemsiz ayrıntılar gibi algılanıyor. Oysa bizi fiilen etkileyen maddi gerçekler bunlardır. Gelecekte gerçekleşmeyecek bir süper zekayı durdurduğunuzu söyleyerek siyasi puan toplayabilirsiniz ama bu güvensiz teknolojinin yazılım dünyasının her köşesine kontrolsüzce boca edilmesinin faturasını ödemekten kaçamazsınız.”

Zitron, sıradan yurttaşlara ve haber tüketicilerine yönelik tavsiyelerini şu sözlerle tamamladı:

“Yapay zeka hakkında ne düşünürseniz düşünün, özellikle iş yerlerinde bu konudan kaçınmak zor. Ancak ne olursa olsun, bu teknolojiye ilişkin bilgilerinizi teknoloji vadisinin sözcülerinden almayın. Birisi size yapay zekanın gelecek olduğunu ve harikalar yaratacağını ısrarla anlatıyorsa, ona şüpheyle yaklaşın. Bu şirketlerde çalışanların ya da onlarla bağlantılı vakıfların açıklamalarını tartışmasız doğru kabul etmeyin. Ben bir yatırım uzmanı değilim ama bu alanın son derece zehirli olduğunu görebiliyorum. Balonun tam olarak ne zaman patlayacağını bilmesem de kaçınılmaz olarak patlayacağına eminim.”

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Çin büyük güç kavramının anlamını nasıl dönüştürmek istiyor?

Yayınlanma

Çin, daha adil bir dünya düzenini teşvik ederek, tahakkümü uluslararası ilişkilerin temel ilkesi haline getirmeden nüfuz kullanmayı hedefliyor.

***

Regina Ip Lau Suk-yee, Hong Kong Yürütme Konseyi Koordinatörü ve Yeni Halk Partisi Genel Başkanı
South China Morning Post, 27 Eylül 2026

Çin, birçok alanda ABD’nin denk bir rakibi haline geldikçe, giderek daha sık sorulan bir soru öne çıkıyor: Çin artık bir süper güç mü? Ancak bu soru, gücün başka bir döneme ait tanımına dayanıyor olabilir.

Çin, geleneksel olarak büyük güçlerle ilişkilendirilen pek çok özelliğe sahip: büyük bir nüfus, geniş bir toprak parçası, büyük bir ekonomi, ileri teknolojik kapasite ve giderek büyüyen askeri güç. Buna rağmen Pekin, Çin’i “büyük güç” ya da “süper güç” yerine “büyük ülke” olarak tanımlıyor. Örneğin küresel yönetişim üzerine yayımladığı beyaz kitapta Çin, kendisini daha adil ve hakkaniyetli bir uluslararası düzeni savunan büyük bir ülke olarak sunuyor.

Bu yaklaşım, gücün ne için kullanılması gerektiğine ve belki de 21. yüzyılda sorumlu gücün ne anlama geldiğine ilişkin farklı bir anlayışı yansıtıyor.

“Süper güç” kavramının kökeni İkinci Dünya Savaşı dönemine uzanıyor. Amerikalı siyaset bilimci William T.R. Fox, 1944 tarihli The Super-Powers: The United States, Britain, and the Soviet Union – Their Responsibility for Peace adlı kitabında ABD, Britanya ve Sovyetler Birliği’ni; askeri ve jeopolitik kapasiteleri sayesinde savaş sonrası düzenin şekillenmesinde istisnai bir role sahip yeni bir devlet kategorisi olarak tanımlamıştı.

Yeni süper güçlerin belirleyici özelliklerinden biri, denizaşırı üsler ve geniş jeopolitik erişimle desteklenen, büyük savaş sahalarına askeri kuvvet sevk etme ve bu kuvvetleri uzun süre idame ettirebilme kapasitesiydi. Fox’un argümanı aynı zamanda önemli bir sonuç da içeriyordu: Böylesine olağanüstü kabiliyetlere sahip olanlar, barışın korunması konusunda da olağanüstü bir sorumluluk taşıyacaktı.

Bu kavram bugün de geçerliliğini koruyor. Askeri güç, stratejik erişim ve rakipleri caydırma ya da mağlup etme kapasitesi uluslararası siyaseti şekillendirmeye devam ediyor. Ancak artık ulusal gücün kaynaklarının tamamını açıklamaya yetmiyor.

Son sekiz on yılda ekonomik karşılıklı bağımlılık, küresel tedarik zincirleri, teknoloji, finans ve sanayi kapasitesi jeopolitik nüfuzun giderek daha önemli araçları haline geldi. Güç aynı zamanda kritik ürünleri üretebilme, stratejik öneme sahip teknolojileri kontrol edebilme, ekonomik baskıya dayanabilme ya da ticari ağların aksatılması yoluyla rakibe maliyet yükleyebilme kapasitesinden de kaynaklanabiliyor.

Bu da son on yıldaki deneyimlerin, yalnızca askeri güce dayalı bir tanıma neden kolayca sığmadığını açıklayan unsurlardan biri.

ABD ile Çin arasındaki ticaret ve teknoloji alanındaki karşı karşıya geliş bu durumun örneklerinden biri. Geçen yılki tarife tırmanışı sırasında Çin, yalnızca karşılıklı tarifelerle yanıt vermedi; kritik mineraller ve önemli ölçüde koz sahibi olduğu diğer alanları da kapsayan önlemler aldı. Sonrasında yürütülen müzakereler, dünyanın en büyük iki ekonomisi arasındaki ekonomik karşılıklı bağımlılığın boyutunu ortaya koydu. Taraflardan hiçbiri, ciddi maliyetlere katlanmadan diğerini yalnızca dışsal bir düşman gibi ele alamadı.

Buradan çıkarılması gereken sonuç, ekonomik gücün askeri gücün yerini aldığı değil. Aksine, bu iki güç türü giderek daha fazla iç içe geçiyor. Çok güçlü silahlı kuvvetlere sahip bir ülke, sanayi tabanındaki, tedarik zincirlerindeki, mali yapısındaki veya uzun süreli bir çatışmayı sürdürebilme kapasitesindeki zayıflıklar nedeniyle yine de kısıtlanabilir. Buna karşılık, benzer ölçekte askeri erişime sahip olmayan bir devlet, stratejik öneme sahip ekonomik ağlardaki konumu sayesinde ciddi pazarlık gücü elde edebilir.

Örneğin Hürmüz Boğazı’nın süregelen stratejik önemi, coğrafyanın ve asimetrik kabiliyetlerin bir bölgesel güce, çok daha büyük askeri kaynaklara sahip aktörler karşısında nasıl koz sağlayabileceğini gösteriyor. Askeri üstünlük, siyasi alanda sınırsız hareket serbestisi anlamına gelmiyor.

Bu da daha geniş bir soruyu gündeme getiriyor: 21. yüzyılda bir büyük güç yalnızca diğer devletler üzerinde tahakküm kurabilme kapasitesiyle mi tanımlanmalı, yoksa uluslararası sistemin istikrarına ve kalkınmasına katkı sunma kapasitesi de bu tanımın bir parçası olmalı mı?

Çin’in bu soruya verdiği yanıt giderek daha açık hale geliyor. Pekin’in diplomatik söylemi, “büyük ülke” olarak tanımladığı rolü öne çıkarıyor; egemenlik, çok taraflılık, uluslararası hukuk, kalkınma ve insan merkezli yaklaşım, küresel yönetişimle ilişkilendirdiği temel ilkeler arasında yer alıyor. Çin’in beyaz kitabı, Küresel Yönetişim Girişimi’ni daha adil ve hakkaniyetli bir uluslararası sistem kurma çabası olarak sunuyor ve çok taraflı işbirliği ile Birleşmiş Milletler merkezli uluslararası düzenin önemini vurguluyor.

“Süper güç” kavramı geleneksel olarak olağanüstü düzeyde yoğunlaşmış kapasiteyi ifade eder. Buna karşılık “sorumlu büyük ülke” kavramı, bu kapasitelerin nasıl kullanıldığına daha fazla vurgu yapıyor.

Bu ayrımın tarihsel bir mantığı da bulunuyor. Çin’in devlet yönetimi deneyimi; istikrar, düzen ve halkın refahını performansın önemli ölçütleri arasında gören bir siyasi gelenek ortaya çıkardı. Günümüz Çinli liderleri, bu geleneğin bazı unsurlarını modern bir kalkınma ve uluslararası yönetişim anlayışına uyarladı. Resmi söylem, Çin’in uluslararası rolünü giderek daha fazla resmi tahakkümden ziyade kalkınma, işbirliği ve sorun çözme kavramları üzerinden tanımlıyor.

Bu, Çin’in gücü reddettiği anlamına gelmiyor. Aksine, ekonomik ve teknolojik yükselişi, askeri modernizasyonu ve genişleyen diplomatik erişimi Pekin’e uluslararası sonuçları şekillendirme konusunda çok daha büyük bir kapasite kazandırdı. Asıl ilginç soru, Çin’in bu kapasiteyi nasıl kavramsallaştırmayı ve kullanmayı tercih ettiği.

“Süper güç” ile “sorumlu büyük ülke” arasındaki ayrım, uluslararası siyasette daha geniş çaplı bir dönüşüme işaret ediyor. Askeri güç yansıtma kapasitesi hâlâ gücün kritik bir bileşeni. Ancak giderek yalnızca bileşenlerden biri haline geliyor. Sanayi dayanıklılığı, teknolojik kapasite, ekonomik ilişkiler, kritik tedarik zincirleri üzerindeki kontrol ve uluslararası kamu malları sağlayabilme yeteneği de devletlerin önündeki seçenekleri şekillendirebiliyor.

Fox’un 1944’teki temel tespiti, olağanüstü gücün olağanüstü sorumluluk getirdiğiydi. Seksen yıl sonra ise olağanüstü gücün doğasının kendisi değişiyor olabilir.

Çin açısından soru artık eski bir süper güç tanımını karşılayıp karşılayamayacağı olmayabilir. Asıl soru, büyük bir gücün tahakkümü uluslararası ilişkilerin temel örgütleyici ilkesi haline getirmeden nüfuz kullanabileceğini gösterip gösteremeyeceği.

Bu, yalnızca terminolojik bir değişiklikten ibaret olmazdı. Fox’un 1944’te ortaya attığı soruya farklı bir yanıt anlamına gelirdi: Dünyanın en güçlü ülkeleri, sahip oldukları güçle ne yapmalı?

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Tarihçi Emmanuel Todd: Avrupa Rusya konusunda tehlikeli bir fanteziye kapıldı

Yayınlanma

Fransız tarihçi ve sosyolog Emmanuel Todd, Le Figaro canlı yayınında Batı sisteminin hem askeri-sanayi kapasitesi hem de ahlaki değerler bakımından derin bir dağılma evresine girdiğini belirtti. Rusya tehdidinin bir yanılsamadan ibaret olduğunu vurgulayan Todd, Ukrayna ve İran sahalarındaki gelişmelerin Amerikan hegemonyasını ve Avrupa ekonomisini tükettiğini dile getirdi.

Paris Ulusal Demografik Araştırmalar Enstitüsünde görev yapan Fransız tarihçi, antropolog, sosyolog ve siyaset bilimci Emmanuel Todd, Le Figaro televizyonunda katıldığı canlı yayında Batı dünyasının büyük bir çöküş ve dağılma evresine girdiğini belirtti.

Küresel dengelerin altüst olduğunu söyleyen Todd, Ukrayna ve İran sahalarındaki çatışmaların Batı sisteminin yapısal zaaflarını görünür kıldığını kaydetti.

Stüdyoda strateji uzmanı François Heisbourg ile bir araya gelen Todd, Batı’nın Yenilgisi isimli çalışmasının devamı niteliğindeki yeni kitabı Kopuş üzerinden değerlendirmeler yaptı.

Gazeteci Diane Lagrange ile gerçekleştirdiği nehir söyleşilerden oluşan çalışmasını anlatan Fransız düşünür, Avrupa ve ABD ekseninde yaşanan kurumsal erozyonun küresel yansımalarını paylaştı.

“Avrupa liderleri tam bir hayal krallığı içinde yaşıyor”

Avrupa başkentlerinde dile getirilen Rusya tehdidinin nesnel bir temeli olmadığını dile getiren Todd, kıta siyasetçilerinin psikolojik bir yanılsamaya kapıldığını belirtti. Fransız antropolog, Avrupa’nın kendi iç bunalımlarını dışarıya yansıtarak yapay korkular ürettiğini dile getirdi.

Todd, Avrupa’daki karar alıcıların tutumuna ilişkin olarak şu değerlendirmeyi yaptı: “Avrupalı liderlerin Rusya ile açık bir savaş arzusu taşıdığı görülüyor. Açıkça söylemek gerekirse karşımızdaki tablo, Avrupa’nın tam anlamıyla bir hayal krallığı haline geldiğini gösteriyor. Rusya’nın Avrupa’yı işgal etmek istediği yönündeki tüm bu anlatı gerçeği yansıtmayan bir fanteziden ibarettir.”

Moskova yönetiminin askeri hedeflerinin sınırlı olduğunu vurgulayan tarihçi, Rusya’nın stratejik sınırlarını net biçimde çizdi. Rusya’nın Dinyeper nehrine kadar ilerlemek ve Odessa limanını kontrol altına almak istediğini hatırlatan Todd, daha ötesine geçecek demografik ve lojistik gücün olmadığını kaydetti.

Todd, Rusya’nın niyetleri hakkında şu ifadeleri kullandı: “Rusya’nın savaş hedeflerini kitabımda çok açık biçimde tanımladım. Dinyeper hattına ulaşmak, Odessa’yı almak ve belki Ukrayna’nın geriye kalan kısmını bir uydu devlete dönüştürmek istiyorlar. Ancak orada duracaklar çünkü daha ileriye gitmek gibi bir niyetleri yok. Ne bunu sağlayacak demografik kaynaklara ne de böyle bir stratejik amaca sahipler.”

“Rusya içimizdeki derin sancının yansıtıldığı bir hedeftir”

Avrupa’da egemen olan söylemin tahlil edilmesi gerektiğini vurgulayan Todd, karar alıcıların ruh halinin toplumsal bir kaygıyı yansıttığını ifade etti. Avrupa ve ABD’nin kendi iç bütünlüğünü kaybettiğini, bu durumun da dış dünyayı algılama biçimini zehirlediğini dile getirdi.

Sorunun temelinde Batı medeniyetinin dağılması olduğunu kaydeden Todd, “Bu tehdit söylemini kısmen psikiyatrik terimlerle açıklamak mümkün çünkü bunu dile getirenlerin önemli bir kısmı tamamen samimi. Evet, ortada kontrol mekanizmalarını ele geçirmiş ciddi bir paranoya var. Asıl mesele sadece Avrupa’nın değil, Almanya’nın, Fransa’nın, genel Batı sisteminin ve ABD’nin içten içe dağılması sürecidir. Bu dağılma süreci dünyaya paranoyakça bakan bir algı üretiyor. Dolayısıyla Rusya, içimizdeki derin sancının ve huzursuzluğun yansıtıldığı bir hedeften ibarettir” şeklinde konuştu.

Kitabında geniş yer ayırdığı konulara atıfta bulunan Todd, küresel sistemin merkezinde Batı’nın kendi kimliğini kaybetmesi gerçeğinin yattığını belirtti. Yabancı düşmanlığı ve güvenlik paranoyasının, içeride yaşanan değer kaybının doğrudan sonucu olduğunu vurguladı.

“Trump bu savaşta galip gelen değil yenilen taraftır”

Ukrayna’daki çatışmanın Batı açısından geri dönülemez bir noktaya ulaştığını belirten Todd, sahadaki gerçekliğin propaganda yoluyla gizlenemeyeceğini kaydetti. Çatışmanın gidişatının bu yıl içinde kesinleşeceğini ifade eden düşünür, cephe hattında Rusya lehine yaşanan hızlanmaya dikkat çekti.

Savaşın sonuna yaklaşıldıkça Avrupalı liderlerin hesap verme korkusuyla tedirginleştiğini aktaran Todd, “Bu yıl Ukrayna’daki tablonun netleştiği dönem olacak. Cephelerde dengeler süratle değişiyor ve makas kapanıyor. Bu çatışma giderek daha kirli bir hal alıyor. Avrupalı liderlerin bu kadar telaşlı davranmasının sebebi tam olarak budur. Herkes savaş bittiğinde kendi siciliyle yüzleşmek zorunda kalacak. Ukraynalılar için gerçekte ne yaptığımızı, onları intihara mı sürüklediğimizi yoksa gerçekten yardım mı ettiğimizi tarih yazacak” dedi.

ABD Başkanı Donald Trump ile Vladimir Putin arasında gizli bir ortaklık olduğu yönündeki iddiaları bütünüyle reddeden Todd, Washington’ın sahadaki başarısızlığına işaret etti. Amerikan askeri sanayisinin Kiev ordusunu besleyecek mühimmatı üretemediğini ve çatışmanın bu nedenle kaybedildiğini vurguladı.

Todd, Beyaz Saray’ın durumunu şu sözlerle aktardı: “ABD ve Avrupa’nın iki karşıt kampa ayrıldığı, ABD ile Rusya’nın Avrupalıları soymak için dost olduğu yönündeki kurgu tamamen bir yanılsamadır. Donald Trump bir yenilgi başkanıdır. Amerikalılar bu savaşı kaybetti çünkü Ukrayna ordusuna yeterli silah sağlayamadılar. Amerikan askeri-sanayi kompleksi son derece vahim bir durum içindedir. Trump yönetimi bu Amerikan yenilgisini unutturmaya çalışıyor; Avrupalıları hırpalaması, siyasi tiyatrolar sahnelemesi ve dikkat dağıtma operasyonlarına girişmesi bu yüzdendir.”

“Merz döneminde Almanya yeniden silahlanma sürecine girdi”

Batı ittifakı içinde yaşanan en köklü kırılmanın Almanya’da gerçekleştiğini vurgulayan Todd, Berlin’in ihtiyatlı dış politika çizgisini terk ederek çatışmacı bir konuma yerleştiğini ifade etti. Hristiyan Demokrat Friedrich Merz liderliğindeki hükümetin silahlanma politikalarına odaklandığını belirtti.

Alman sanayisinin Amerikan askeri açığını kapatmak üzere devreye sokulduğunu kaydeden Todd, “Önceki kitabım Batı’nın Yenilgisi’nden bu yana sahnedeki en temel gelişme, Almanya’nın savaş için seferber olmasıdır. Sosyal Demokratların ihtiyatlı çizgisinin ardından Merz liderliğindeki Hristiyan Demokratların iktidara gelmesi, kıtanın lider sanayi gücü olan Almanya’yı doğrudan yeniden silahlanma sürecine soktu. Amerikan sanayisi yetersiz kalınca Alman sanayisi devreye girdi ve bu durum Trump’a yeniden umut verdi. Merz iktidara geldiğinden beri Trump, Amerikan Merkezi İstihbarat Teşkilatına Ukrayna füzelerini doğrudan Rusya hedeflerine yönlendirme yetkisi verdi. Dolayısıyla Trump ile Putin’in el ele yürüdüğü fikri koca bir saçmalıktır” diye konuştu.

“Ruslar değer dayatmayan stratejik gerçekçilerdir”

Rusya’nın yayılmacı emellerle değil, devlet güvenliği ve egemenlik saikleriyle hareket ettiğini dile getiren Todd, Moskova’nın Batı merkezli değer hiyerarşisini tanımadığını söyledi. Rusya’nın stratejik yaklaşımının Amerikan gerçekçiliğiyle örtüştüğünü savunan düşünür, uluslararası ilişkilerde ahlaki vaazların geçerliliğini yitirdiğini kaydetti.

Rus devlet aklının çok kutuplu bir dünya tasavvuruna dayandığını belirten Todd, şu değerlendirmeyi yaptı: “Rusya’nın stratejik teorisi, Amerikalı John Mearsheimer’ın yaklaşımıyla neredeyse aynı doğrultudadır. Onlar ulusal egemenlik ve devlet aklıyla düşünen stratejik gerçekçilerdir. En belirgin özellikleri, ortaklarına kendi ahlaki veya kültürel değerlerini dayatmama ilkesidir. Ruslar çok kutuplu dünyadan bahsederken yalnızca güç dengesini değil, değerler alanındaki çeşitliliği kastediyor. Hatta açıkça Batılıların istedikleri gibi yaşayabileceğini, kendilerini bunun ilgilendirmediğini söylüyorlar.”

Todd, bu tespitleri yaparken Rusya sempatizanı olmadığını özellikle vurgulayarak, “Burada sanki Rusya’yı savunuyormuşum gibi tuhaf bir konuma düşmekten neredeyse rahatsızlık duyuyorum. Oysa böyle bir niyetim yok. Kitabımda İran halkına derin bir sempati beslediğimi açıkça itiraf ediyorum ancak Ruslara karşı hiçbir zaman böyle bir yakınlık hissetmedim” dedi.

“İran savaşı Washington için bir tür Vietnam felaketidir”

Donald Trump tarafından Şubat 2025’te başlatılan İran müdahalesinin küresel bir ekonomik açmaza yol açtığını belirten Todd, doğalgaz ve petrol fiyatlarındaki sıçramanın Batı ekonomilerini boğduğunu dile getirdi. Washington’ın stratejik körlükle hareket ettiğini ifade eden yazar, bu kararın büyük bir başarısızlıkla sonuçlandığını belirtti.

İran operasyonunun Ukrayna hezimetini örtbas etmek amacıyla kurgulanan bir saptırma hamlesi olduğunu aktaran Todd, sözlerini şöyle sürdürdü: “Ortada sistematik bir başarısızlık dinamiği bulunuyor. Ukrayna’da yaşanan Amerikan yenilgisi sonrasında Washington yönetimi sürekli dikkat dağıtma hamlelerine başvurdu. Önce Grönland’ı alma hayalleri kurdular, Avrupalılara baskı yaptılar, Venezuela’yı dize getirmeye çalıştılar, Küba’yı ve İran’ı kuşatmak istediler. Venezuela’daki görece başarı Amerikalıların gözünü boyadı. Ukrayna yenilgisini unutturmak için İran’a yöneldiler ancak İran tamamen farklı bir ülkedir. Orası mühendislerle dolu, son derece hızlı kültürel değişim geçiren bir toplumdur.”

Amerikan yönetiminin İran’da çarptığı direncin küresel dengeleri dönüştürdüğünü vurgulayan Todd, “Amerikalılar için bu savaş ilk dereceden stratejik bir felakettir. Beş veya altı yıla yayılarak kaybedilen bir Vietnam Savaşı’nın, bu kez birkaç gün içinde kaybedilmiş haline benziyor. Bu tam anlamıyla bir fiyaskodur ve aslında Trump hariç herkes bunun farkındadır” dedi.

“Ukrayna ve İran artık tek bir savaşa dönüştü”

Medyanın kurguladığı söylem ile cephedeki maddi güç dengesi arasında derin bir uçurum açıldığını dile getiren Todd, Batı’nın endüstriyel tabanının aşındığını kaydetti. Ukrayna ile İran cephelerinin pratikte birleştiğini ve Batı karşıtı güçleri tek bir blok haline getirdiğini belirtti.

Todd, sahadaki askeri gerçekliği şu ifadelerle açıkladı: “Yaşadığımız süreçte en çarpıcı unsur, medyadaki tartışmalar ile sahadaki savaşın somut gerçekliği arasındaki derin farktır. Batı’da sürekli konuşan, yorumlayan bir kitle var ancak savaş sahadaki askeri-sanayi kapasitesiyle yürütülüyor. Gelinen noktada Ukrayna Savaşı ile İran Savaşı fiilen tek bir savaşa dönüşmüştür. Her iki sahada da Batı’nın askeri-sanayi kapasitesinin yetersizliği ortaya çıktı. Bir tarafta füze açığı yaşanırken diğer tarafta mühimmat tükeniyor. Başlangıçta birbirinden kopuk görünen bu saldırganlıklar; Rusya, İran ve Çin’den oluşan üçlü bir gücün kenetlenmesini sağladı. Bu ülkeler fevkalade sıkı bir işbirliği yürütüyor. Amerikalılar Ukrayna füzelerini yönlendirirken Ruslar da İran füzelerinin hedeflerini belirliyor.”

Amerikan cephaneliklerinin tükenişinin sadece İran savaşıyla sınırlı olmadığını hatırlatan Todd, Pentagon ve düşünce kuruluşu Rand Corporation raporlarının hava savunma krizini İran saldırısından çok önce belgelediğini sözlerine ekledi.

“Bizim sürekli saldırganlığımız İran’daki muhafazakar çizgiyi sertleştirdi”

İran siyasal sisteminin Batı baskısı karşısında aldığı biçimi antropolojik açıdan inceleyen Todd, Tahran rejiminin sertleşmesinde dış müdahalelerin belirleyici rol oynadığını ifade etti. Kendi gözlemlerini aktaran düşünür, 2000’li yılların başından bu yana İranlı diplomatlarla yürüttüğü temasları anlattı.

Mahmud Ahmedinejad döneminde bir diplomatın kendisine aktardığı görüşü paylaşan Todd, “O dönemde genç bir İran elçilik müsteşarı bana şu sözleri söylemişti: ‘Amerikalıların attığı her akıldışı adım İran’ın bölgedeki stratejik elini güçlendiriyor. Ancak diğer yandan Amerikan saldırıları, İran milli bilincini muhafazakarlık etrafında birleştirerek yönetimdeki sertlik yanlılarının konumunu tahkim ediyor.’ Benim kitapta tarif ettiğim durum tam olarak bu uzun vadeli dinamiktir” dedi.

Rusya ile İran arasındaki toplumsal yapı farklarını antropolojik aile modelleriyle açıklayan Todd, “Antropolog kimliğimle aile sistemleri, siyasi ideoloji ve siyasal mizaç arasındaki bağları inceliyorum. Rus ve İran siyasal mizaçları birbirinden köklü biçimde farklıdır. Rusya, iktidarın dikey olarak örgütlendiği otoriter bir kültüre sahiptir. Putin sistemi var etmemiş, bu cemaatçi Rus aile kültürü Putin’i yaratmıştır. Buna karşılık İran ailesi çekirdek ve bireyci bir yapıya sahiptir. Bireycilik, Şii düşünce geleneğinde de görüldüğü üzere tartışmaya ve müzakereye açık bireyler yetiştirir. Şayet Batı’nın bitmek bilmeyen saldırganlığı olmasaydı, bu dinamik kendi doğal seyrinde gelişebilirdi. Bizim müdahalelerimiz süreci tersine çevirdi” dedi.

Kendisinin eski kuşak bir Batılı olduğunu dile getiren düşünür, “Ben özgür tartışma ortamına ve çoğulculuğa inanan eski bir Batılıyım. Cambridge’de yetişmiş, Paris’te yaşayan bir araştırmacıyım. Ancak bugün Batı dediğimiz yapı, geçmişin değerlerinden bütünüyle kopmuş, dünyaya karşı tahammülsüzlük üreten bir mekanizmaya dönüşmüştür. Bir tarihçi meselelere kimin hatalı olduğu üzerinden bakmaz; tarihsel dinamikleri analiz eder” değerlendirmesini yaptı.

“Almanya’da aşırı sağın güçlenmesi tarihi bir tehlikedir”

Batı ittifakının dağılma sürecinde ulus devletlerin kendi kadim reflekslerine geri döndüğünü dile getiren Todd, Almanya’daki siyasi dönüşümün kaygı verici boyutlara ulaştığını ifade etti. Alman siyasetindeki radikalleşmeyi ve savaş söylemini eleştiren tarihçi, hafızanın silinmek istendiğini vurguladı.

Almanya’daki seçim dinamiklerini değerlendiren Todd, “Kitabımda Almanya üzerine oldukça detaylı bir bölüm ayırdım. Orada gerçekten tuhaf gelişmeler yaşanıyor. Aşırı sağcı, nasyonal sosyalist mirasın uzantısı olan bir parti yüzde 45 seviyelerine ulaştı. Bundan yalnızca benim endişe duyduğumu kimse söyleyemez. Diğer tarafta ise zemin kaybeden ancak ülkesini hızla Rusya ile doğrudan çatışmaya sürükleyen bir Şansölye var. Konuşmalarında Rusları barbar olarak nitelendiriyor. Oysa geçmişte 25 ila 27 milyon Sovyet vatandaşını katleden gücün Alman ordusu olduğu gerçeğini unutuyorlar. Tarihsel dinamiklerin geri dönüşüne tanıklık ediyoruz ve kendimizi gerçekte olduğumuz gibi görmeyi başarmalıyız” dedi.

“Gayrisafi yurtiçi hasıla rakamları boş bir işaretler evrenidir”

ABD’nin ekonomik üstünlüğü ve yapay zeka alanındaki liderliği üzerinden yürütülen büyüme anlatısını yanıltıcı bulan Todd, ekonomik göstergelerin gerçek toplumsal refahı yansıtmadığını kaydetti. Amerikan gayrisafi yurtiçi hasılasının kağıt üzerinde yükselmesine karşın temel göstergelerde çürüme yaşandığını savundu.

İktisadi göstergelerin sahadaki gerçekle uyuşmadığını vurgulayan Todd, şu tespitleri paylaştı: “ABD’de yapay zeka alanında çalışan beyinlerin büyük kısmı Amerikan kökenli değildir; dışarıdan gelen yüksek nitelikli işgücüne muhtaçtırlar. Amerikan gayrisafi yurtiçi hasılası sürekli büyüyor görünüyor ancak bu ölçüm yöntemleri gerçekliği yansıtmıyor. ABD’de ortalama yaşam süresi Avrupa’nın gerisine düştü. Fransa’ya gelen Ukraynalı mülteci çocukların Fransız liselerinde matematik derslerinde yerli öğrencileri geride bıraktığını gördük. Tamamen karşılığı olmayan bir işaretler evreninde yaşıyoruz. Bu illüzyondan uyanış, kapıdaki enerji krizi ve Avrupa ekonomisinin çöküşüyle birlikte oldukça sarsıcı olacak.”

Amerikan ekonomisinin dış ticaret açığı üzerinden ayakta kaldığını ifade eden düşünür, “Amerikan ekonomisinin gerçek dışılığının en somut kanıtı, durmaksızın büyüyen dış ticaret açığıdır. Amerika artık kendi tükettiğini üretemiyor. Hatta tarım alanında dahi dış ticaret açığı vermeye başladı. Gıda ürünlerinde Avrupa ve Asya’daki müttefiklerine bağımlı durumdalar; yani Amerikalıları biz doyuruyoruz. Sorumsuz enerji politikalarıyla Washington, hayatta kalmak için muhtaç olduğu çevre ekonomileri de çökertiyor” ifadelerini kullandı.

“Fransa’da yaşlı nüfusun sandıktaki hakimiyeti bir gerontokrasi üretti”

Batı toplumlarındaki nüfus yaşlanmasının stratejik bir çöküş göstergesi olduğunu dile getiren Todd, Fransa’daki demografik kırılmaya dikkat çekti. Fransa’da bebek ölüm oranlarının yeniden yükselişe geçtiğini ve bunun Sovyetler Birliği’nin son dönemini andırdığını belirtti.

Fransa’nın siyasal yapısının yaşlı nüfusun çıkarları doğrultusunda şekillendiğini vurgulayan yazar, “Diane Lagrange ile yaptığım tartışmalara hazırlanırken demografik istatistikleri derinlemesine inceledim. Fransa’da bebek ölüm oranları yeniden artmaya başladı. Bu veri Sovyetler Birliği’nin çöküş sürecini hatırlatıyor. Öte yandan Avrupa, doğum ve çocuk sayısında gerilerken 60 yaş üstü bireylerin yaşam beklentisinde yüksek rakamlara ulaşıyor. Toplumun metabolizması yavaşlıyor ve yaşlıların değerleri egemen hale geliyor” dedi.

Siyasal iktidarın yaşlı kuşaklar tarafından rehin alındığını aktaran Todd, sözlerini şöyle tamamladı: “Fransa, İtalya veya Almanya kadar yaşlı bir nüfusa sahip değilken nasıl oldu da bu kadar yaşlı odaklı bir sisteme teslim oldu? Çünkü yaşlıların temel gücü sandıktır, verdikleri oylardır. Demokrasiyi ve oy verme mekanizmasını kaldırsanız, yaşlıların ayrıcalıklarını korumak için sokaklara dökülmeyeceğini görürsünüz. Güçlü liberal demokratik gelenek, yaşlı kuşağın sandık gücünü azami düzeyde kullanmasını sağladı ve Fransa bir gerontokrasi rejimine sürüklendi.”

Piyasa kapitalizminin ve bireyci ekonomik insan anlayışının aileyi yok ettiğini dile getiren Fransız düşünür, doğum oranlarındaki küresel düşüşün ekonomik bencillikten kaynaklandığını belirtti. Çocuk sahibi olmanın özveri ve fedakarlık gerektirdiğini, piyasa değerlerinin ise bu içgüdüyü tahrip ettiğini sözlerine ekledi.

Yapay zekanın insanlık tarihindeki en büyük kırılmalardan biri olduğunu ifade eden Todd, bu teknolojinin nükleer silahlar gibi türün devamlılığını tehdit eden varoluşsal riskler barındırdığı uyarısında bulundu.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English