Bizi Takip Edin

Dünya Basını

Prof. Falk: Uluslararası hukuk güçlülerin cezasızlık aracına dönüştü

Yayınlanma

Princeton Üniversitesi Devletler Hukuku Onursal Profesörü Richard Falk, küresel güvenlik mimarisinin ve devletler hukukunun yapısal krizini değerlendirdi. Falk, 1945 yılında kurulan Birleşmiş Milletler düzeninin büyük güçlere tanıdığı imtiyazların bugün küresel bir inanç krizine yol açtığını belirterek, sivil toplumun yürüttüğü meşruiyet savaşlarının önemine dikkat çekti.

Akademik platform Neutrality Studies YouTube kanalında program yapan uluslararası ilişkiler uzmanı Doç. Dr. Pascal Lottaz, devletler hukuku ve küresel siyaset alanında dünyanın en saygın otoritelerinden biri kabul edilen Princeton Üniversitesi Devletler Hukuku Onursal Profesörü Richard Falk ile mülakat gerçekleştirdi.

Söyleşide, küresel güvenlik mimarisinin 2026 yılı itibarıyla içinde bulunduğu yapısal krizler, Birleşmiş Milletler sisteminin tasarım hataları, ABD merkezli tek kutuplu küreselliğin çöküşü ve sivil toplumun uluslararası adalet arayışındaki rolü ayrıntılı bir biçimde masaya yatırıldı.

“Küresel güvenlik alanında devletler hukuku büyük bir hayal kırıklığı yaratıyor”

Dr. Pascal Lottaz’ın küresel sistemin mevcut durumuna ilişkin sorusunu yanıtlayan Prof. Dr. Richard Falk, devletler hukukunun işlevselliğini analiz ederken iki temel alan arasında net bir ayrım yapılması gerektiğini belirtti.

Falk, teknik, operasyonel ve rutin nitelikteki uluslararası ilişkiler ile yüksek güvenlik siyaseti arasındaki uçurumu şu sözlerle ifade etti:

“Uluslararası hukukun rutin etkileşimlerin gerçekleştiği çerçeve içindeki işleyişi ile küresel güvenlik bağlamındaki performansı arasında hayati bir ayrım yapmak gerekir. Deniz ve hava güvenliğinden turizme, haberleşmeden ticaret ve yatırımlara kadar her alanda devletler hukuku rutin olarak işlemekte ve burada karşılıklılık mantığı sorunsuz çalışmaktadır. Ancak maalesef, küresel güvenlik söz konusu olduğunda, gücün asimetrik dağılımı ve eşitsizlikler, etkili bir devletler hukukunun dayanması gereken o karşılıklılık ilkesini tamamen ezmektedir.”

Falk, bu durumun tesadüfi bir başarısızlık olmadığını, doğrudan 1945 yılında tasarlanan Birleşmiş Milletler Şartı’nın kurucu mimarisinden kaynaklandığını vurguladı.

İkinci Dünya Savaşı’nın galiplerine tanınan imtiyazların sistemi en başından beri adaletsiz kıldığını belirten Falk, şu değerlendirmeyi yaptı:

“Bu durum, Birleşmiş Milletler Şartı’nın bizzat tasarımında kabul edilmişti. Savaşın galiplerine, kendi stratejik çıkar alanlarına girmeyen her türlü kararı veto etme hakkı tanındı ve bu bilinçli bir tercihti. Bu durum, savaşın kazananlarına diğer tüm üye devletler karşısında ayrıcalıklı bir konum vererek güce öncelik tanıdı. Aynı jeopolitik çarpıklık, İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki Nürnberg ve Tokyo mahkemelerinde de kendini gösterdi. Bu yargılamalarda yalnızca kaybedenlerin işlediği suçlar soruşturulurken, kazananların gerçekleştirdiği devasa cürümler inceleme konusu dahi yapılmadı; hatta sanıkların savunmalarında bu konuları gündeme getirmelerine bile izin verilmedi.”

Bu durumun küresel güvenlik yönetimini hukuk temelli bir yapı yerine güçlü devletlerin kendi kendilerini sınırlama iradesine mahkum ettiğini dile getiren Falk, “Güvenlik Konseyi’nin daimi üyelerine yönelik makul bir yaptırım veya hesap verebilirlik beklentisi kurulamadı. Normatif düzenin dokusuna 1945 yılında işlenen bu istisna, son dönemde ABD’nin izlediği aşırı, sorumsuz jeopolitik hat ve İsrail’i her koşulda koruma kalkanı altına almasıyla iyice ifşa oldu. Bugün yaşanan inanç krizi, devletler hukukunun kendisinden ziyade, bu düzeni 1945’te inşa edenlerin tasarımıyla ilgilidir” ifadelerini kullandı.

“Hukukun güçlülerin çıkarlarına hizmet etmesi iç hukukta da görülen bir cezasızlık pratiğidir”

Dr. Pascal Lottaz’ın devletler hukukunun doğasına ve iç hukuk sistemleriyle olan benzerliğine dair sorusu üzerine Prof. Dr. Richard Falk, devletler hukukunun sanıldığı kadar iç hukuktan kopuk olmadığını, her iki alanda da gücü elinde bulunduran sınıfların cezasızlık ayrıcalığından yararlandığını belirtti.

Falk, toplumsal eşitsizliklerin hukukun uygulanma biçimini doğrudan belirlediğini şu çarpıcı örnekle açıkladı:

“Devletler hukukunun homojen kurallardan oluşan tek bir gövde olmadığını düşünüyorum. Bana göre uluslararası hukuk, genel algının aksine iç hukuka çok daha yakındır. Çünkü iç hukuk da sınıfsal kimliklerin son derece eşitsiz olduğu durumlarda iyi çalışmaz. Bunun en uç örneği, Jeffrey Epstein davasında karşımıza çıktı. Epstein ağının hamiliğini yapan, zengin ve nüfuzlu çevrelerin, genç kızlara yönelik işlenen ağır suçlardan dolayı neredeyse hiçbir şekilde hesap vermemiş olması toplumda adeta doğal bir veri gibi kabul edildi. İç hukukta da maddi imkanları olanların en iyi avukatları tutarak savcıları ve hakimleri dolaylı yollarla etkileyebildiğini biliyoruz. Bu durum kaba bir rüşvetten ziyade, zenginlerin sahip olduğu toplumsal nüfuzun, savunmasız yoksullar üzerindeki asimetrik üstünlüğünün bir yansımasıdır.”

Falk, bu toplumsal ve sınıfsal dinamiğin uluslararası alandaki yansımasını ise şu sözlerle özetledi:

“Hukukun çalıştığı ve çalışmadığı alanlar arasında doğrudan bir süreklilik vardır. Güç eşitsizliklerinin baskın olduğu bağlamlarda hukukun işlevsiz kaldığını görüyoruz. Bu durum özellikle uluslararası toplumda kendisini göstermektedir. Güçlü devletler büyük bir savaşı kaybetmedikleri sürece sorumsuz davranışlarından dolayı asla hesap vermezler. Örneğin Irak, ABD ve İngiltere karşısında savaşı kaybettiğinde Saddam Hüseyin savaş suçlusu olarak yargılandı; ancak bu saldırgan savaşı başlatan asıl aktörler hiçbir şekilde yargılanmadı. Dolayısıyla küresel güvenlik alanında oyun hâlâ kazananların kurallarına göre oynanmaktadır.”

Karşılıklılık ilkesinin ancak tarafların ortak çıkarları olduğunda işlediğini belirten Falk, “Örneğin Lüksemburg büyükelçisi ile bir ABD büyükelçisinin diplomatik dokunulmazlığı ve güvenliği neredeyse aynı düzeydedir. Çünkü büyük ya da küçük tüm devletlerin bu diplomatik mekanizmanın korunmasında karşılıklı ve hayati bir çıkarı vardır” dedi.

“Tek kutuplu dünya hayali küresel istikrarı yok eden bir yanılsamaydı”

Söyleşide, 1989 yılında Berlin Duvarı’nın yıkılışından 2022 yılına kadar geçen ve “tek kutuplu an” olarak adlandırılan dönemin devletler hukukuna etkileri de tartışıldı.

Dr. Lottaz’ın iki kutuplu Soğuk Savaş dönemi ile tek kutuplu dönem arasındaki kıyaslama sorusuna yanıt veren Prof. Dr. Richard Falk, Soğuk Savaş dönemindeki dengenin hukuktan ziyade jeopolitik uzlaşılara dayandığını kaydetti:

“Soğuk Savaş’ın iki kutuplu yapısını, Yalta ve Potsdam konferanslarında belirlenen jeopolitik fay hatlarının tampon işlevi gördüğü bir dönem olarak okuyorum. Avrupa’da Doğu ve Batı arasındaki bu kırmızı çizgiler, her iki tarafın da askeri çatışmadan kaçınma iradesiyle korundu. Bu durum hukukun bir başarısı değil, karşılıklı yıkım getirecek bir savaştan kaçınma niyetine dayalı siyasi düzenlemelerin sonucuydu. Nitekim Küba Füze Krizi’nde her iki taraf da kırmızı çizgilerin ihlal edildiğini gördüğünde, Nikita Hruşçov ve John F. Kennedy gibi sağduyulu liderlerin diplomasisi sayesinde iki kutuplu istikrar yeniden kurulabildi.”

Falk, Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından ortaya çıkan tek kutupluluk döneminin ise yıkıcı sonuçlar doğurduğunu şu sözlerle aktardı:

“Tek kutuplu dünyada, güçlü devletlerin davranışlarını yumuşatacak Potsdam veya Yalta benzeri mekanizmalar kalmadı. Çin’in yükselişi ve Rusya’nın yeniden jeopolitik bir aktör olarak sahneye çıkmasıyla son derece tehlikeli bir döneme girildi. Eğer bu üç ülke arasında yeni bir küresel uzlaşı sağlanamazsa, krizlerin sürekli tekrarlanacağı ve felaketlerden kaçınmak için sadece iyi şansa ya da liderlerin kişisel sağduyularına güvenmek zorunda kalacağımız son derece kırılgan bir dünyada yaşayacağız.”

ABD’nin tek kutuplu dönemi son derece kötü yönettiğini ifade eden Falk, “Joe Biden yönetimi, Ukrayna Savaşı’nın odağını Ukrayna’yı korumaktan çıkarıp, Rusya’nın kendi sınırındaki geleneksel nüfuz alanına yönelik meydan okumasını tamamen ezmeye dönüştürerek büyük bir hata yaptı. Donald Trump ise sanki hâlâ tek kutuplu dünyadaymışız gibi davranarak, kestirilemez güce dayalı sorumsuz iddialarıyla bu durumu daha da vahim bir boyuta taşıdı. Trump, artık var olmayan bir gerçekliğe dayanan yanılsamalı bir jeopolitik yürütmektedir. Bu yanılsama, 2022’de Rusya’nın Ukrayna’ya saldırmasıyla ve ardından ABD ile Avrupa’nın 2023’ten bu yana İsrail’in yürüttüğü soykırımı açıkça korumasıyla tamamen parçalanmıştır” dedi.

“ABD militarizmi kendi halkını yoksullaştırırken Çin ekonomik karşılıklılıkla büyüyor”

Prof. Dr. Richard Falk, küresel egemenlik mücadelesinde askeri güç odaklı yaklaşımlar ile ekonomik işbirliği odaklı stratejiler arasındaki farkı ABD ve Çin örnekleri üzerinden analiz etti.

ABD’nin denizaşırı askeri üslere yaptığı yatırımların kendi iç toplumsal yapısını çürüttüğünü belirten Falk, şu ifadeleri kullandı:

“Tek kutupluluğun en büyük fiyaskolarından biri, ABD’nin devasa bütçeleri askeri harcamalara ve kapasitelere yatırması oldu. Bakımı son derece maliyetli olan 750 denizaşırı askeri üssün kurulması, ABD’deki sıradan insanların yaşam standartlarını doğrudan baltaladı. Başka bir deyişle, küresel ölçekte bu aşırı militarist jeopolitiği yürüten ülkenin ta kendisi içeriden yoksullaştı. Buna karşılık Çin, aynı dönemde askeri harcamalara aşırı odaklanmadan, karşılıklı ekonomik faydaya ve kazan-kazan ilişkilerine dayalı bir stratejiyle muazzam bir yükseliş gerçekleştirdi. Çin, zayıf ülkelerin altyapı ihtiyaçlarını karşılarken, bunun karşılığında sermaye genişlemesi sağladı. Kendi çıkarlarını daha barışçıl ve sorumlu bir yöntemle takip ettiler ve diplomasileri de bu durumu yansıtıyor.”

Falk, nükleer silahların kullanımı konusundaki küresel yaklaşımlara da değinerek, “Çin, Birleşmiş Milletler nezdinde devam eden nükleer silahların yayılmasını önleme konferansında, nükleer silahları ‘ilk kullanan taraf olmama’ taahhüdünü içeren bir anlaşma önerdi. Batılı NATO güçlerinin bu öneriyi reddedeceğinden eminim. Ancak bu hamle bile askeri odaklı jeopolitik yaklaşım ile benim iktisadi jeopolitik olarak adlandırdığım yaklaşım arasındaki derin farkı ortaya koymaktadır” değerlendirmesinde bulundu.

“Askeri üstünlüğün siyasi zafer getiremediği gerçeği Vietnam’dan beri öğrenilmedi”

Vietnam Savaşı’ndan bu yana askeri gücün siyasi hedeflere ulaşmadaki yetersizliğinin kanıtlandığını, ancak egemen güçlerin bu dersten kaçındığını ifade eden Falk, bu durumun arkasındaki ekonomik çıkarları deşifre etti:

“Sömürge karşıtı savaşlarda ve bu kapsama dahil ettiğim Vietnam Savaşı’nda, askeri açıdan mutlak üstünlüğe sahip olan taraf yenildi. Askeri üstünlüğün siyasi zafere dönüştürülememesi gerçeğinin neden hâlâ öğrenilemediğini sorgulamak gerekir. Bunun temel sebebi, ulusal milliyetçiliğin yükselişi, halkların mobilize olması ve sömürgeci ya da müdahaleci gücü tüketene kadar ağır bedeller ödemeyi göze almasıdır. Ancak bu yıkıcı çarkın durdurulamamasının asıl nedeni, militarist bürokrasi ile özel sektörün silah satışları arasındaki karşılıklı çıkar ilişkisidir. Batılı silah şirketleri savaşın kazanılmasından ya da kaybedilmesinden bağımsız olarak kârlarını sürdürmektedir. Bu nedenle, güvenlik tehditlerini sürekli abartarak krizleri barışçıl müzakereler yerine zorlayıcı askeri yöntemlerle çözme eğilimini beslerler.”

Vietnam Savaşı’ndan bu yana ABD’nin stratejik çıkarları ile dış politikasını uyumlu hale getirmesi gerektiğini savunduğunu belirten Falk, “Bu aşırı militarizm, Amerikan toplumunun kendi iç altyapısını zayıflatmış ve halkın en az yüzde 75’inin yaşam standartlarını düşürmüştür” dedi.

“Kurallara dayalı uluslararası düzen kavramı batı dünyasının kendisini hukuktan muaf tutma girişimidir”

Dr. Pascal Lottaz’ın, Güney Afrika’nın İsrail’e karşı Uluslararası Adalet Divanı’nda açtığı davada hukuk ekibinde yer alan ünlü uluslararası hukukçu John Dugard’ın tezlerine atıfta bulunarak yönelttiyi soru üzerine Falk, “kurallara dayalı uluslararası düzen” kavramının arka planını anlattı. Batı dünyasının devletler hukuku yerine bu muğlak kavramı ikame etmeye çalıştığını belirten Falk, mülakatta şu analizi sundu:

“Eski Filistin Özel Raportörü ve yakın dostum John Dugard’ın bu konudaki tespitlerine büyük oranda katılıyorum. Ancak ondan küçük bir farkım var; ben bu durumun sonradan gelişen bir sapma olmadığını, sistemin bizzat bu şekilde tasarlandığını savunuyorum. Bu, sistemin evrimleşmiş hali değil, sistemin kendisidir. Bu adaletsiz sonucu engellemek için, hükümetlere yön veren dış politika elitlerinin çok daha farklı bir siyasi realizm anlayışına sahip olması gerekirdi. Devletler hukukuna dair diğer bir gerçek ise, Güvenlik Konseyi’nin beş daimi üyesinin küresel güvenlik bağlamında hukuktan muaf olmalarının yanı sıra, bu hukuku rakiplerine karşı ikiyüzlü bir propaganda aracı ve politika enstrümanı olarak kullanmalarıdır.”

Batılı ülkelerin bu hukuki araçları çifte standartla kullandığını vurgulayan Falk, “ABD ve Batı, Rusya’nın Ukrayna’ya yönelik saldırganlığını en sert şekilde kınarken, İsrail’in 7 Ekim sonrasında gerçekleştirdiği çok daha ağır ve yıkıcı saldırıları koruma altına almakta hiçbir beis görmemiştir. Böylece devletler hukuku güçlüler için sadece bir cezasızlık alanı değil, rakipleri yıpratmak için kullanılan bir propaganda aparatına dönüşmektedir” şeklinde konuştu.

Falk, bu durumun uluslararası kurumlara olan güveni tamamen sarstığını belirterek, “Afrikalı liderler, Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin sadece Afrikalılar ve Slobodan Miloseviç gibi isimler için tasarlandığını duyduklarında haklı olarak bu adaletsiz yapıya ortak olmak istemiyorlar. Birçok ülkenin bu mahkemeden çekilmeyi tartışması şaşırtıcı değildir” dedi.

“Siyonist ideoloji iktidarda kaldığı sürece Filistin’de iki devletli çözüm tamamen imkansızdır”

Söyleşinin en can alıcı bölümlerinden birini de Filistin ve İsrail topraklarındaki mevcut durum ve geleceğe yönelik çözüm arayışları oluşturdu.

Dr. Lottaz’ın iki devletli çözümün bittiğini ve tek devletli ortak anayasal yapı arayışlarını sorması üzerine Prof. Dr. Richard Falk, bölgedeki ideolojik gerçekliğe dikkat çekti:

“Bölgede adil bir çözüm şu an için imkansız görünmekle birlikte, hayati bir zorunluluktur. Ben bu durumu tanımlamak için ‘imkansızın siyaseti’ kavramını kullanıyorum; yani insani ve siyasi duyarlılığa sahip kişilerin çatışmanın evrilmesini isteyeceği yegane yön budur. Ancak şu an için siyonizmin kendi karakterini değiştireceğine veya İsrail üzerindeki hegemonyasından vazgeçeceğine dair hiçbir somut gösterge bulunmamaktadır. Siyonist ideoloji devlet mekanizmasını kontrol ettiği ve vatandaşların ezici çoğunluğu tarafından desteklendiği sürece, demokratik ve eşitlikçi bir dönüşümün gerçekleştirilmesi mümkün görünmemektedir. Bu durum, ideolojilerin sonuna gelindiği yönündeki iddiaların tamamen asılsız olduğunu, ideolojinin kitleler ve egemen elitler üzerinde hâlâ en belirleyici güç olduğunu kanıtlamaktadır.”

Medya organlarının egemen ideolojilerin rıza üretimindeki payına değinen Falk, “New York Times, The Economist gibi ana akım medya kuruluşları, egemen paradigmanın dışına çıkmak istemeyen rıza üretim merkezleridir. Bu durum toplumları sistematik bir beyin yıkamaya maruz bırakmaktadır. Saldırganlık savaşı ile meşru müdafaa arasındaki farkı kendi çıkarlarına göre çerçeveleyerek gerçekliği çarpıtmaktadırlar. Örneğin Irak Savaşı’nda apaçık bir saldırganlık savaşı yürütülürken, medya bunu bir ‘tercih savaşı’ ile ‘zorunluluk savaşı’ arasındaki teknik bir ayrıma indirgeyerek meşrulaştırmıştır” ifadelerini kullandı.

“Gerçeği söylemenin suç haline geldiği yerde sistem büyük bir krizdedir”

Mülakatın sonunda devletler hukukunun ve savaş hukukunun geleceğine dair öngörülerini paylaşan Prof. Dr. Richard Falk, Birleşmiş Milletler nezdinde görev yapan bağımsız gözlemcilerin uğradığı baskılara dikkat çekerek, Birleşmiş Milletler Filistin Özel Raportörü Francesca Albanese’nin yaşadığı süreci örnek gösterdi:

“Uluslararası insancıl hukukun ve savaş hukukunun bu mevcut kaos ortamından sonra nasıl bir yön alacağını kestirmek güç. Ancak liberal demokrasilerin, tarihin televizyonlarda canlı yayınlanan en şeffaf soykırımına suç ortaklığı yapacağını kimse tahmin edemezdi. Bu gerçeği örtbas etmenin tek yolu, doğruyu söyleyenleri cezalandırmaktır. Francesca Albanese gibi cesur bir hak savunucusu, sadece gördüğü doğruları dile getirdiği için dünyanın en güçlü devleti olan ABD tarafından yaptırımlara ve baskılara maruz bırakıldı. Doğruyu söylemenin suç haline geldiği bir uluslararası sistemin çok büyük bir kriz içinde olduğu açıktır.”

Falk, sömürgecilik sonrası dönemde egemen güçlerin yeni sömürü biçimleri geliştirdiğini belirterek mülakatı şu sözlerle tamamladı:

“Albanese davası kişisel bir olay değildir; küresel sistemin sömürge sonrası dönemde de zayıf halkları sömürmeye devam etme iradesinin bir göstergesidir. Nadir toprak elementlerinin aranması gibi modern ekonomik gerekçeler, sömürgeci amaçların yeni kılıfıdır. Donald Trump’ın Grönland’a, Kanada’ya, Meksika’ya ve Küba’ya yönelik tehditkar söylemleri, uluslararası sistemde çok ciddi bir gerilemeye işaret etmektedir. Küresel Güney bile bu yıkıcı gücü elinde bulunduran aktörlerin tehditleri karşısında sinmiş durumdadır. Günümüzde savaş, yıkım ve felaket yoluyla tarihi kontrol etme arayışına dönüşmüştür. Bu askeri maceralar ekonomik olarak başarısız olsa bile, silah endüstrisi ve militarist elitler için kârlı kalmaya devam ettiği sürece bu tehlikeli döngü sürecektir. Büyük bir kapandayıf ve buradan nasıl çıkacağımızı acilen bulmamız gerekiyor.” Söyleşinin sonunda Dr. Pascal Lottaz, Prof. Dr. Richard Falk’a mülakat ve ufuk açıcı değerlendirmeleri için teşekkürlerini sundu. Söyleşide atıfta bulunulan sivil toplum temelli uluslararası yayın organı Transnational Media Service platformunun, alternatif barışçıl politikaların zemin bulması açısından taşıdığı önem vurgulandı.

Dünya Basını

ABD, Venezuela’daki depremi fırsata çeviriyor

Yayınlanma

Eski ABD New Jersey Yüksek Mahkemesi Yargıcı Andrew Napolitano’nun hazırlayıp sunduğu, uluslararası kamuoyunda ve bağımsız medya çevrelerinde geniş kitleler tarafından takip edilen “Judging Freedom” (Özgürlüğü Yargılamak) programı, Latin Amerika’da son dönemde yaşanan sarsıcı askeri, siyasi ve insani gelişmeleri ele aldı.

Programa konuk olan The Grayzone haber portalı muhabiri ve araştırmacı gazeteci Anya Parampil, Venezuela’da geçen hafta yaşanan iki büyük depremin ardından ortaya çıkan insani tabloyu ve Kolombiya’da tartışmalı bir süreçle sonuçlanan devlet başkanlığı seçimlerini değerlendirdi.

Kurumsal Darbe: Venezuela Nasıl Kurtarıldı? kitabının da yazarı olan Parampil, bölgedeki askeri hareketliliği, yaptırımların arama kurtarma çalışmalarına etkisini ve Washington yönetimi ile bölge ülkeleri arasındaki gizli diplomatik pazarlıkları çarpıcı bilgilerle izleyicilere aktardı.

Programda ilk olarak Venezuela’yı sarsan çifte depremin yol açtığı yıkımın boyutları ele alındı. Gazeteci Anya Parampil, resmi veriler ile sahadaki bağımsız gözlemler arasındaki büyük uçuruma dikkat çekerek söze başladı.

Venezuela hükümetinin ilk tahminlerine göre can kaybının 600 civarında olduğunu belirten Parampil, yeni verilerin bu sayının 900’e yaklaştığını gösterdiğini ifade etti.

Bağımsız sivil toplum kuruluşlarının ise kayıp sayısını çok daha yüksek tahmin ettiğini vurgulayan gazeteci, şu ifadeleri kullandı:

“Resmi istatistikler hala ölü sayısını 600 civarında gösteriyor ve binlerce insanın kayıp olduğunu bildiriyor. Ancak sahadaki diğer bağımsız gruplar bu sayının 50 bin civarında olabileceğini öne sürüyor. Bu durumun temel sebebi, depremlerin merkez üssü olan ve başkent Caracas yakınlarında bulunan La Guaira eyaletinin merkezinde yüzlerce binanın saniyeler içinde tamamen yerle bir olması. Ülkede saniyeler arayla iki büyük deprem meydana geldi. Bunlardan ilki Richter ölçeğine göre 7,2, hemen ardından gelen ikincisi ise 7,5 şiddetine ulaştı. Venezuela son bir asırdır bu ölçekte bir doğal afet görmedi.”

Parampil, La Guaira kentinin tarihi boyunca büyük felaketlerle karşılaştığını hatırlatarak, 1999 yılında yaşanan heyelan faciasına gönderme yaptı.

O dönemde aşırı yağışlar nedeniyle dağlardan kopan devasa çamur kütlelerinin on binlerce insanı denize sürüklediğini ifade eden deneyimli gazeteci, bugünkü felaketin altyapısal boyutu itibarıyla çok daha yıkıcı bir nitelik taşıdığını aktardı.

“Yaptırımlar enkaz altındaki insanları kurtarmayı engelledi”

Depremin hemen ardından başlayan arama kurtarma çalışmalarının, ABD tarafından uygulanan tek taraflı ekonomik yaptırımlar nedeniyle felç olduğunu belirten Parampil, bu durumun doğrudan can kayıplarını artırdığını savundu. Venezuela hükümetinin enkaz kaldırmak için gerekli ağır iş makinelerine erişemediğini söyleyen gazeteci, şunları kaydetti:

“Asıl sorun, ABD yaptırımlarının Venezuela’nın bu tür afet durumlarında ihtiyaç duyduğu ağır kaldırma ekipmanlarını ve iş makinelerini satın almasını engellemesi. Günlerce insanlar enkaz altında kurtarılmayı bekledi. Venezuela’nın elinde insanları kurtaracak ne kamyon ne de gerekli teknolojik donanım bulunuyordu. Arama kurtarma faaliyetlerinde ilk saatler hayati bir önem taşıyor. Eğer enkazlar düzgün bir şekilde kaldırılabilseydi, bugün hala hayatta olan pek çok insan kurtarılma şansı bulacaktı. Maalesef bu imkan sağlanamadı.”

Parampil, felaketin dördüncü gününde ancak komşu ülkelerden gelen yardımların sahaya ulaşabildiğini aktardı. El Salvador, Meksika, Kolombiya ve Ekvador’dan gönderilen iş makineleri ve kamyonların bölgeye girmesiyle temizlik ve kurtarma çalışmalarının fiilen başlayabildiğini ifade etti.

Bu sürece kadar kurtarma ekiplerinin ellerindeki yetersiz imkanlarla adeta çaresiz kaldığını dile getiren Parampil, konuşmasını şöyle sürdürdü:

“Bugün nihayet El Salvador, Meksika, Kolombiya ve Ekvador’dan gelen yardım kamyonlarını görüyoruz. Gerçek temizlik ve enkaz kaldırma çalışması henüz yeni başlıyor. Şimdiye kadar her şey durma noktasına gelmişti. Kurtarma görevlileri, beton blokları ve demir yığınlarını hareket ettirecek güce sahip olmadıklarından şikayet ediyordu. Bu kamyonların alınamaması tamamen ABD yaptırımlarının bir sonucu. ABD içindeki muhalif gruplar ise bu durumu sanki Venezuela hükümeti çok beceriksizmiş ve bu tür araçları hazırda tutmaktan acizmiş gibi sunarak propaganda yapıyor. Oysa bağımsız uzmanlar ve akademik çalışmalar, bu malzemelerin tedarik edilememesinin tek sorumlusunun yaptırımlar olduğunu açıkça ortaya koyuyor. Şimdi sormak gerekiyor: Sırf o kamyonların ülkeye girişine izin vermediğimiz için kaç insan enkaz altında can verdi?”

“ABD ordusu Venezuela’da fiili bir rejim değişikliği yürütüyor”

Yargıç Andrew Napolitano’nun olayın jeopolitik boyutuna ve Washington’ın bu krizi nasıl fırsata çevirdiğine yönelik sorusuna yanıt veren Parampil, ülkenin içinde bulunduğu yönetim boşluğunu ve askeri yayılmacılık tehlikesini detaylandırdı.

Ocak ayında ABD güçlerinin Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro ve eşini gece yarısı yatak odalarından kaçırarak alıkoyduğunu hatırlatan Parampil, bu olayın ardından bile yaptırımların kaldırılmadığını belirtti. Washington yönetiminin yalnızca kendi şirketlerinin çıkarına olan petrol ve iş anlaşmalarına yönelik özel muafiyetler tanıdığını, ancak halkın genelini ilgilendiren yaptırımları sürdürdüğünü vurgulayan gazeteci, şu tespitleri paylaştı:

“ABD yönetimi, Devlet Başkanı Maduro ve eşini kaçırdıktan aylar sonra bile yaptırımları gevşetmedi. Sadece kendi çıkarlarına uygun gördükleri petrol anlaşmalarına izin veren özel düzenlemeler yaptılar. Bunun da ötesinde, Venezuela halkına ait olan ve ABD ile yurt dışındaki banka hesaplarında dondurulan yaklaşık 30 milyar dolarlık varlık bulunuyor. Biz bu parayı, orada kurduğumuz hayali bir gölge hükümeti tanıyarak resmen çaldık ve hala geri vermedik. Şimdi Uluslararası Para Fonu, bu dondurulan varlıkların bir kısmını insani yardım amacıyla serbest bırakacağını açıklıyor. Ancak Venezuela’daki yabancı yardım kuruluşlarının geçmişine baktığımızda, bu sürecin son derece yozlaşmış bir mekanizmayla işleyeceğini öngörebiliriz.”

Parampil, Washington’ın yardım operasyonlarını kendi siyasi ve ekonomik çıkarlarına hizmet eden özel aktörler aracılığıyla yönetmek istediğini ifade etti.

Bu bağlamda, The Grayzone kurucusu ve eşi Max Blumenthal’in yayımladığı bir araştırmaya atıfta bulunarak, eski hükümet yetkilisi Mauricio Claver-Carone’nin oynadığı role dikkat çekti:

“Mauricio Claver-Carone gibi Trump yönetiminde resmi bir görevi dahi bulunmayan bir figürün, kendisini adeta Latin Amerika’nın Jared Kushner’ı olarak tanımlayarak bizzat özel iş müzakerecisi gibi hareket ettiğini ortaya çıkardık. Bu şahıs, arka planda çeşitli anlaşmalar kesiyor. Eğer ABD ve müttefikleri bu yardım sürecini yönetecek ve dondurulan varlıkları bu şartlar altında serbest bırakacaksa, Claver-Carone gibi isimlerin bu yardım mekanizmasında çok büyük bir rol oynayacağını şimdiden söyleyebiliriz. Bu durum, felaketi bir iş fırsatına dönüştürmekten başka bir anlam taşımıyor.”

Yargıç Andrew Napolitano’nun, “Bir ülkenin hayat kurtarıcı ekipmanları satın almasını engelleyen yaptırımlar uygulamak savaş suçudur” şeklindeki çıkışına katılan Parampil, insani yardım adı altında yürütülen askeri yayılmacılığı şu sözlerle eleştirdi:

“ABD ordusu ve özellikle Güney Komutanlığı kuvvetleri, sahada yardım dağıtım operasyonlarını bizzat kendilerinin yöneteceğini duyurdu. Karşımızda duran tablo, aslında fiili bir devlet çöküşü durumunu gösteriyor. Devlet felç olduğu için krize müdahale edemiyor; çünkü kendi uluslararası varlıklarını kontrol etmesine izin verilmiyor, gerekli makine ve ekipmanı satın alması engelleniyor. Ve şimdi de ABD ordusu gelerek kendi dağıtım ağını kuruyor. Bu, iktidarda hala Chavismo çizgisinde bir hükümet bulunmasına rağmen, yürütülen fiili bir rejim değişikliği hamlesini oluşturuyor.”

Parampil, ABD’nin egemenlik ihlallerinin yeni olmadığını, ocak ayında Maduro’nun görevden uzaklaştırılmasının hemen ardından Venezuela topraklarına askeri operasyon düzenlendiğini hatırlattı.

Bu operasyonda “Tren de Aragua” adlı suç örgütünün lideri olduğu iddia edilen Nino Guerrero’nun öldürüldüğünü belirten gazeteci, bu yapının aslında Washington tarafından askeri müdahaleleri meşrulaştırmak için kullanılan yapay bir tehdit unsuru olduğunu savundu:

“ABD, zaten Venezuela’nın egemenlik haklarını açıkça ihlal ederek askeri saldırı düzenlemiş ve Nino Guerrero’yu öldürmüştü. Bahsettikleri bu suç grubu, aslında meşru bir uyuşturucu karteli gibi çalışmayan, aksine Trump yönetiminin ve Senatör Marco Rubio’nun Venezuela’ya yönelik bombalamaları ve müdahaleleri meşrulaştırmak için icat ettiği bir öcü olarak kullanılıyordu. Şimdi de deprem felaketi, ABD’nin ülkedeki askeri varlığını kalıcı olarak artırmak için bir bahane olarak kullanılıyor. Bu durum, Kolombiya ve Ekvador gibi komşu ülkelerin de bağımsız politikalarından vazgeçerek kendi topraklarında ABD askeri operasyonlarıyla koordinasyon kurmaya başladığı bir döneme denk geliyor. Bu askeri genişleme dalgasının, bölge sınırlarını aşarak Meksika’ya kadar uzanmasından endişe ediliyor.”

“Chavismo hareketi devlet yapısından bağımsız bir güce sahip”

Programın ilerleyen dakikalarında Napolitano, Maduro sonrasındaki geçiş hükümetinin durumunu ve yeni Devlet Başkanı Delcy Rodriguez’in halk nezdindeki meşruiyetini sorguladı.

Anya Parampil, Rodriguez’in son derece yetenekli ve pragmatik bir siyasetçi olduğunu belirterek, yeni yönetimin iç ve dış politikadaki denge arayışlarını analiz etti. Rodriguez’in ilk resmi yurt dışı seyahatini Hindistan’a gerçekleştirmesini son derece stratejik bir hamle olarak niteleyen Parampil, şu ifadeleri kullandı:

“Delcy Rodriguez’in Maduro’nun ardından göreve gelen güçlü bir kadın olduğunu kimse inkar edemez. Kendisi uluslararası temaslarına hız verdi. İlk büyük seyahatini Hindistan’a yapması son derece ilginç bir tercihti. Çünkü Hindistan bir BRICS üyesi olmakla birlikte, bu birlik içinde ABD ile ilişkileri en sıcak olan ülke konumunda bulunuyor. Rodriguez oraya giderek ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio ve ABD’nin Yeni Delhi Büyükelçisi Sergio Gore ile gizli görüşmeler gerçekleştirdi. Zira mevcut aşamada doğrudan bir Washington ziyareti, kendi başkanlığı açısından çok büyük bir iç siyasi sarsıntı doğuracaktı. Bu dolaylı diplomasiyle ABD ile yeni köprüler kurmaya çalışıyor.”

Rodriguez’in, Nicolas Maduro veya daha önceki Hugo Chavez dönemlerinin aksine, Amerikan iş dünyası temsilcileri ve Uluslararası Para Fonu ile masaya oturmaktan çekinmediğini belirten Parampil, bu liberalleşme adımlarının ülkede hem ekonomik hem de sosyal kutuplaşmalara yol açtığını kaydetti:

“Rodriguez, Venezuela ekonomisini dışa açarak ve liberalleştirerek, yıllardır ağır yaptırımlar altında ezilen ülkede geçici veya kalıcı bir ekonomik rahatlama sağlayabilir. Eğer ABD tarafı bu yeni dönemde işbirliğine yanaşır ve yatırım yapmayı kabul ederse, Rodriguez bu müzakereleri yürütecek en uygun figür olarak öne çıkıyor. Ancak diğer taraftan, onun bu adımlarına, özellikle de kendisinden önceki liderleri kaçıran güçlerle işbirliği yapmasına büyük tepki gösteren geniş bir kesim bulunuyor. Bu durum onun için oldukça hassas ve zorlu bir süreci beraberinde getiriyor.”

Napolitano’nun, “Venezuela halkı bu süreçte yeni başkanı destekliyor mu, yoksa Maduro’nun gidişinden dolayı bir burukluk var mı?” sorusu üzerine Parampil, halkın desteğinin devlet mekanizmalarından bağımsız olarak gelişen toplumsal örgütlenmelerde aranması gerektiğini savundu:

“Şu an bizzat Venezuela’da bulunmadığım için halkın nabzını doğrudan aktarmam doğru olmaz. Ancak bildiğim bir şey var ki, o da Chavismo hareketinin ve bu harekete gönül veren halk tabanının devletten ve mevcut hükümetten bağımsız bir dinamizme sahip olduğu. Venezuela’da geleneksel yasama, yürütme ve yargı organlarının yanı sıra, anayasal bir statüye kavuşmuş olan çok güçlü bir ‘komün hükümeti’ kolu yer alıyor. Bu komünler, devletten bağımsız olarak kendi tarım çiftliklerini fonluyor, gıda egemenliğini ve yerel üretimi canlandırmak için çalışıyor. Hükümet dış dünyayla anlaşmalar yaparak ayakta kaldığı ve bu bağımsız halk projelerini desteklemeyi sürdürdüğü müddetçe, Chavismo’yu ayakta tutan toplumsal taban varlığını koruyacaktır.”

Parampil, ülke dışındaki bazı muhalif kesimlerin Rodriguez’i hızlı bir şekilde “hain” ilan ederek sosyal medyada karalama kampanyaları başlattığını, ancak sahadaki gerçekliğin bu tür yüzeysel analizlerden çok daha karmaşık olduğunu ifade etti. Venezuela’daki yerel gazetecilerin aktarımlarına dayanarak, hükümetin bazı kararları tartışmalı görünse de, halkın büyük çoğunluğunun Chavismo projelerine olan bağlılığının sürdüğünü ekledi.

“Kolombiya’da seçim hileleri Amerikan yanlısı adayları öne çıkarıyor”

Mülakatın son bölümünde ise Latin Amerika’daki genel siyasi dönüşüm ve komşu Kolombiya’daki başkanlık seçimleri ele alındı. Andrew Napolitano, bir önceki gün gazeteci Max Blumenthal ile yaptıkları röportajda, Kolombiya seçimlerinde Trump’ın desteklediği adayın kazanması için büyük usulsüzlükler yapıldığının iddia edildiğini hatırlatarak Parampil’in bu konudaki görüşlerini sordu.

Anya Parampil, Kolombiya’da muhafazakar ve Amerikan yanlısı aday Abelardo De La Espriella’nın kazandığı ilan edilen seçimlerin arkasındaki şaibeleri şu sözlerle anlattı:

“Yayın öncesinde Başkan Trump’ın, Kolombiya’daki başkanlık seçimini kazanan Abelardo De La Espriella’nın zaferini övdüğü konuşmasını izliyordum. Espriella, seçim sürecinin başında anketlerde neredeyse hiç esamesi okunmayan, tamamen tanınmayan bir isimdi. Ancak Trump’ın kamuoyu önünde kendisine destek vermesinin ardından adeta bir mucize gerçekleşti ve seçimi kazandığı açıklandı. Mevcut Devlet Başkanı Gustavo Petro ise seçimlerde devasa boyutlarda usulsüzlük yapıldığını savunarak sonuçları tanımayı reddediyor. Petro, bu seçim hilelerinin arkasında İsrail’in parmağı olduğunu iddia ediyor. İlginç bir şekilde, yeni seçilen bu başkan da İsrail ile ilişkileri daha da derinleştireceğine ve ilk iş olarak Kudüs’ü ziyaret edeceğine dair söz veriyor.”

Latin Amerika genelinde aşırı sağcı hükümetlerin iktidara gelir gelmez ilk olarak İsrail ile yakın ilişkiler kurma yoluna gittiğini belirten Parampil, bu durumun arkasındaki finansal ve teolojik ağları deşifre etti:

“Arjantin’de de benzer bir sürecin yaşandığını gördük. Oradaki aşırı sağcı yönetimler de iktidara adım atar atmaz hemen Kudüs’e gidip bağlılıklarını bildiriyor. Bunun arkasında tamamen finansal çıkarlar yatıyor. Örneğin Arjantin’de Habad Lubaviç gibi siyonist grupların çok büyük bir lobicilik gücü bulunuyor. Bu yapılar, ülkenin dört bir yanındaki maden arama haklarını ve geniş arazileri ellerinde tutuyor. Kolombiya ve Brezilya gibi ülkelerde ise bu durum, Latin Amerika geneline yayılmış olan köktendinci Hristiyan siyonizmi akımıyla doğrudan ilişkili. Bu yapılar, kendi dogmatik inançları doğrultusunda İsrail’e koşulsuz destek verilmesini savunuyor.”

Parampil, İsrail’in son birkaç gün içinde Venezuela’ya tıbbi ve insani yardım ekipleri göndereceğini açıklamasını da bu yeni jeopolitik denklemin bir parçası olarak değerlendirdi. Hugo Chavez döneminde İsrail ile diplomatik ilişkilerin tamamen kesildiğini hatırlatan gazeteci, deprem felaketinin bu ambargoları delmek için de bir zemin hazırladığını belirtti.

Yeni seçilen Kolombiya Başkanı Abelardo De La Espriella’nın kişiliği ve geçmişi hakkında da konuşan Parampil, onun devlet yönetme liyakatinden son derece uzak bir figür olduğunu savundu:

“Bu kişinin sıfırdan gelip nasıl bu kadar hızlı yükseldiğinin gerçek hikayesini öğrenmek gerekiyor. Ancak kendi geçmişinde, yavru kedilere havai fişek bağlayıp onları yakarak çığlıklarını izlemekle övünen birinden bahsediyoruz. Bu karakterdeki birinin, bir ülkeyi yönetmek için seçilmesini kabul etmek mümkün görünmüyor.”

Kolombiya’daki mevcut hükümetin bu şaibeli seçim sonuçlarına karşı nasıl bir tavır alacağına dair öngörülerini paylaşan Parampil, Latin Amerika’daki benzer tarihsel süreçlere dikkat çekerek sözlerini tamamladı:

“Devlet Başkanı Petro seçim sonuçlarını tanımayacağını açıkladı. Ancak geçmiş tecrübelerimiz, büyük hilelerle de olsa Washington destekli bu adayların bir şekilde iktidara yerleştirildiğini gösteriyor. Honduras ve Bolivya’da da bunun birebir örneklerini yaşadık. Honduras’ta halk, hileli rejime karşı tamamen yeni bir siyasi parti örgütlemek zorunda kaldı. Bolivya’da ise köylüler ve yerli çiftçiler askeri diktatörlüğe karşı silahlanarak genel grev başlattı ve rejimi ancak bu şekilde geriletebildi. Kolombiya’da da benzer şekilde iktidarın el değiştireceğini ve ABD’nin bu ülkedeki askeri konuşlanmasını artıracağını öngörebiliriz. ABD, Venezuela’daki deprem krizini ve Kolombiya’daki siyasi istikrarsızlığı kullanarak tüm bölgeyi kendi askeri denetim alanı haline getirmeyi hedefliyor.”

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

İran Ali Hamaney’e veda ediyor: Yas, hafıza ve sessizlik

Yayınlanma

İran, ABD-İsrail saldırılarında öldürülen dini lider Ayetullah Ali Hamaney’i son yolculuğuna uğurluyor. Hamaney için başkent Tahran’da devlet töreni düzenleniyor. Tahran’daki İmam Humeyni Musalla Camisi’nde düzenlenen devlet törenine İranlı yetkililer ve halkın yanı sıra  yaklaşık 100 ülkeden hükümet ve meclis başkanları, dışişleri bakanları ve hükümetlerin özel temsilcilerinin katılım sağlaması bekleniyor. Tahran’daki törenlerinden ardından cenazenin önce Şii dünyasının en önemli dini merkezlerinden biri kabul edilen Kum kentine, ardından Irak’ın Necef ve Kerbela kentlerine götürülmesi bekleniyor. Hamaney’in naaşı, 9 Temmuz’da doğduğu şehir Meşhed’de toprağa verilecek.

İran devletinin hazırlıklarını ve halkın hislerini Tehran Times gazetesinden Mahmoud Ravi-Nejad kaleme aldı:

Tesellisi Olmayan Yas
Tahran, şehit lidere veda etmeye hazırlanıyor

İran’ın üzerine derin bir sessizlik çöktü. Bu, çoğu zaman tarihin hemen öncesinde beliren türden bir sessizlik; yas, hafıza ve beklentiyle ağırlaşmış bir sessizlik. Tahran’ın kalabalık bulvarlarından Meşhed ve Kum’un kutsal türbelerine, Tebriz’in çarşılarından İsfahan’ın tarihi caddelerine ve Şiraz’ın bahçelerine kadar bütün bir ülke, milyonlarca insanın yalnızca siyasi bir lider değil, bir kuşağın manevi pusulası olarak gördüğü adama veda etmeye hazırlanıyor.

İran’ın çağdaş tarihindeki en büyük cenaze törenlerinden birine tanıklık etmesi bekleniyor. Ülke çapındaki bu yas, milyonlarca insanı ve dünyanın dört bir yanından heyetleri bir araya getirecek. Sokaklar hatıra yollarına dönüştü. Köprülerden ve kamu binalarından siyah pankartlar dalgalanıyor, portreler şehir meydanlarına bakıyor; camiler, medreseler, üniversiteler ve kamu kurumları dua, tefekkür ve hazırlık merkezlerine dönüşmüş durumda.

İranlı şair Sadi’nin yüzyıllar önce yazdığı gibi: “Âdemoğulları birbirlerinin uzuvlarıdır.” İran’ın dört bir yanında bu kadim söz, toplumun her kesiminden insanların ortak bir keder ifadesiyle bir araya gelmeye hazırlanmasıyla görünür bir hâl aldı.

Birçok İranlı için yaklaşan cenaze töreni, yalnızca bir dönemin kapanışı değil; ülkenin siyasi kimliğini, stratejik duruşunu ve dini hayatını derinden şekillendiren kırk yıllık liderliğin son sayfası anlamına geliyor. Kentlerde ve köylerde gündelik hayatın yerini giderek hatıralar alırken, aileler Tahran’a ve diğer ev sahibi şehirlere yolculuk yapmayı, birçok kişinin ülke tarihinin belirleyici anlarından biri olarak gördüğü bu törenin parçası olmayı konuşuyor.

Bu devasa halk buluşmasının arkasında ise benzeri görülmemiş bir lojistik operasyon bulunuyor.

İran hükümeti tarafından Birinci Cumhurbaşkanı Yardımcısı Muhammed Rıza Arif’in gözetiminde kurulan ve İçişleri Bakanlığı aracılığıyla koordine edilen Veda ve Cenaze Töreni Ulusal Karargâhı, neredeyse tüm büyük devlet kurumlarını seferber etmiş durumda. Lojistik, güvenlik, ulaşım, sağlık hizmetleri, kültürel işler, uluslararası koordinasyon, medya operasyonları ve kamu refahından sorumlu özel komiteler, ölçeği İslam Cumhuriyeti tarihindeki en büyük ulusal anma törenleriyle yarışacak bu etkinlik için haftalardır hazırlık yürütüyor.

Cenaze güzergâhları boyunca yüzlerce gönüllü hizmet noktası kuruluyor. Acil sağlık ekipleri, hastaneler, kurtarma birimleri ve İran Kızılayı tam operasyonel hazırlık durumuna geçti. Demiryolları, havayolları, kara yolları ve şehir içi ulaşım sistemleri, ülkenin dört bir yanından gelmesi beklenen milyonlarca kişiyi taşımak için kapasitelerini artırdı.

Ancak hazırlıklar lojistiğin çok ötesine uzanıyor.

İran’ın mahallelerinde dükkânlar ve evler siyah yas örtüleriyle donatılıyor. Camilerden dini ilahiler yükseliyor. Ayetullah Seyyid Ali Hamaney’in dev posterleri meydanlara bakarken, televizyon kanalları belgesellere, tarihsel değerlendirmelere ve törenlere hazırlanan şehirlerden canlı yayınlara kesintisiz yer veriyor.

Bütün bir ülkenin durmuş olduğu açıkça görülüyor.

Bu atmosfer, William Shakespeare’e atfedilen şu sözleri hatırlatıyor: “Kedere söz ver; konuşmayan acı, dolup taşan kalbe fısıldar.” İran’ın dört bir yanında keder kendi dilini bulmuş durumda; yalnızca konuşmalarda ve dualarda değil, siyah bayrakların denizinde, gözyaşlı yüzlerde ve resmi törenler başlamadan çok önce oluşmaya başlayan sessiz yürüyüşlerde.

Anma törenlerinin, son yıllarda İran’da en fazla uluslararası ilgi gören etkinliklerden biri olması da bekleniyor.

Veda ve Cenaze Töreni Ulusal Karargâhı Sekreteri Ali Ekber Purcemşidiyan’a göre 300’den fazla yabancı gazeteci akreditasyon başvurusunda bulundu. Yerli ve yabancı muhabirler, foto muhabirleri, belgeselciler ve televizyon ekipleriyle birlikte medya mensuplarının toplam sayısının 1.000’e yaklaşması bekleniyor.

Yetkililer, 90’dan fazla ülkeden dini kurum temsilcilerinin ve 30’dan fazla ülkeden üst düzey siyasi isimlerin törenlere katılma niyetlerini resmen bildirdiğini söylüyor. Irak, Pakistan, Afganistan ve diğer komşu ülkelerden büyük halk heyetleri de törenlere katılmaya hazırlanıyor. Organizatörlere göre bu durum, etkinliğin geniş bölgesel önemini yansıtıyor.

Hazırlıklar İran sınırlarının dışına da taşmış durumda.

Irak’ta yetkililer, Tahran ile cenaze yürüyüşleri, törensel karşılama programları ve anma etkinliklerini koordine etmek üzere doğrudan Başbakan’ın gözetiminde ulusal bir karargâh kurdu. İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, Bağdat’ta Irak’ın üst düzey liderliğiyle yaptığı görüşmelerin ardından yaklaşan törenleri “tarihin kuşkusuz hatırlayacağı” bir etkinlik olarak nitelendirdi ve bunun iki komşu ülke arasındaki bağları daha da güçlendireceğini söyledi.

Resmi programa göre törenler beş şehirde altı güne yayılacak; Tahran’daki İmam Humeyni Büyük Musallası’nda kılınacak cenaze namazıyla doruğa ulaşacak, ardından diğer vilayetlere ve daha sonra Irak’a uzanacak.

Yetkililer, anma törenlerinin yalnızca merhum Lider’i onurlandırmayı değil; aynı zamanda ulusal bütünlüğü pekiştirmeyi, İslam dünyasındaki dayanışmayı güçlendirmeyi ve İslam Cumhuriyeti liderliğindeki sürekliliği göstermeyi amaçladığını vurguluyor.

Organizatörler için bu törenler ulusal bir veda anlamına geliyor.

Birçok katılımcı için ise derinden kişisel bir yolculuk.

Tarihçiler açısından, yirmi birinci yüzyıl İran’ının belirleyici halk buluşmalarından biri hâline gelebilir.

Tahran’da şafak yaklaşırken işçiler bariyerleri yerleştirmeyi sürdürüyor, gönüllüler erzak dağıtıyor, güvenlik personeli son hazırlıkları tamamlıyor ve milyonlarca insan evlerinden ayrılmaya hazırlanıyor.

Yakında normalde trafikle dolu olan sokakları yas tutan kalabalıklar dolduracak.

Gündelik hayatın sesleri yerini mersiyelere bırakacak.

Siyah sancaklar insan denizinin üzerinde dalgalanacak.

Ve yas içinde birleşen bir millet, tarihinin yeni bir sayfasını mürekkeple değil; adımlarla, gözyaşlarıyla, dualarla ve hatırayla yazacak.

Victor Hugo’nun söylediği gibi: “Büyük keder, ilahi ve korkunç bir ışıltıdır.” Önümüzdeki günlerde bu ışıltı İran’ın dört bir yanında yansıyacak. Sayısız yaslı insan, şehadeti yalnızca ulusal bir matem anına değil, birçok kişinin bölgenin tarihsel hafızasında kalıcı bir iz bırakacağına inandığı bir olaya dönüşen lidere veda etmek için bir araya gelecek.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

İktisatçı Ann Pettifor: Faiz sistemi ekolojiyi tahrip ediyor

Yayınlanma

İngiliz iktisatçı Ann Pettifor, JustMoney Movement platformuna verdiği mülakatta, küresel finansal sistemin spekülatörler eliyle nasıl bir kumarhaneye dönüştürüldüğünü ve bu yapının halklar ile gezegen üzerindeki yıkıcı etkilerini anlattı. Borç temelli zenginleşme modellerini ve Elon Musk örneği üzerinden vergi kaçırma yöntemlerini eleştiren Pettifor, adil bir küresel düzen için köklü reform çağrısında bulundu.

Küresel finansal sistemin işleyişi, spekülatörlerin piyasalar üzerindeki tahakkümü ve bu yapının hem halkların geçim kaynakları hem de ekosistem üzerindeki yıkıcı etkileri, uluslararası ekonomi çevrelerinde en çok tartışılan konuların başında yer alıyor.

JustMoney Movement adlı sivil toplum kuruluşunun yönetici direktörü Sarah Edwards moderatörlüğünde düzenlenen etkinlikte konuşan dünyaca ünlü İngiliz ekonomi politik uzmanı ve yazar Ann Pettifor, küresel finans mimarisini sert ifadelerle eleştirdi.

“Küresel Casino: Wall Street İnsanlık ve Gezegenle Nasıl Kumar Oynuyor” (The Global Casino: How Wall Street Gambles with People and Planet) adlı son kitabından yola çıkarak değerlendirmelerde bulunan Pettifor, finans dünyasının arka planında dönen mekanizmaları, sıradan insanların anlayabileceği bir dille ve ahlaki bir perspektifle masaya yatırdı.

“Elon Musk zenginliğini şaibeli yollarla katlıyor”

Konuşmasına bugün dünya gündeminin en üst sıralarında yer alan Tesla, SpaceX ve sosyal medya platformu X’in (eski adıyla Twitter) sahibi Elon Musk örneğiyle başlayan Ann Pettifor, zenginlerin hiçbir vergi ödemeden servetlerini nasıl katladıklarını detaylı bir şekilde anlattı.

Pettifor, ABD yasalarındaki boşlukların milyarderler tarafından nasıl suiistimal edildiğini şu sözlerle aktardı:

“Elon Musk şu anda bir trilyoner. Bu, öğrenmek zorunda kaldığımız yeni bir kelime. Kendisi muhtemelen dünyanın en güçlü insanlarından biri. Sadece muazzam miktarda paraya erişimi olmakla kalmıyor, aynı zamanda bu siyasi gücü, örneğin Amerikan devletinin dünyadaki en yoksul insanlara yardım etme kabiliyetini elinden almak için kullanıyor. Kongo’daki insanların şu anda çektiği ilaç sıkıntısı, büyük ölçüde Elon Musk’ın bir iki yıl önce Amerikan Uluslararası Kalkınma Ajansı bütçesinde yaptığı kesintilerle ilgili.”

Musk’ın zenginleşme yönteminin temelinde vergi ödememek olduğunu vurgulayan Pettifor, sistemin işleyişini şu şekilde açıkladı:

“ABD yasalarına göre, finansal varlıklara sahipseniz, bu varlıkları satana kadar vergi ödemezsiniz. Eğer onlara sadece tutunursanız, bunları teminat olarak kullanabilir ve ek finansman sağlamak için kaldıraç olarak kullanabilirsiniz. Twitter’ı satın alırken Tesla’da hisseleri olduğunu söyledi. Bu hisseler üzerinden hiçbir vergi ödemedi. Bunların nakit olmadığını, dolayısıyla satıp nakde çevirene kadar vergi ödemesinin beklenemeyeceğini savundu. Ancak Twitter’ı satın almaya gelince parası yoktu. Bankalara gidip ‘Elimde bu hisseler var’ dedi. Yani aynı teminatı birden fazla kez kullandı. Sıradan bir insan bir mülkü iki farklı bankaya teminat gösterip kredi çekmeye çalışsa bu yasa dışıdır. Ancak o bunu yaptı ve bankalar Tesla hisselerini teminat kabul ederek ona borç verdi. Twitter’ı satın almak için borçlandığı bu para da bir borç olduğu için, bunun üzerinden de vergi ödemedi. Zenginlerin daha da zenginleştiği, geri kalanımızın ise yerinde saydığı şaibeli yöntem budur.”

“Yatırım riski sıradan insanların omuzlarına yükleniyor”

Milyarderlerin kurduğu finansal düzeneklerin sıradan yatırımcıları büyük bir risk altına soktuğunu ifade eden Pettifor, Tesla ve SpaceX hisselerinin halka arz süreçlerinde yaşanan anomalilere dikkat çekti.

Pettifor, “Musk’ın yaptığı, varlıklarının risk yükünü sıradan küçük yatırımcıların omuzlarına kaydırmaktır. İnsanlar onun ne yaptığının farkında değil. Yapay zeka şirketleri de aynı şeyi yapıyor. Nakitleri bitti, çok fazla borçlandılar ve şimdi zor durumdalar. Onlar da halka arzlar başlatacaklar ve sıradan insanlar şu anda devasa bir balon olan bu alana yatırım yapmak için koşacak” şeklinde konuştu.

Bu durumun emeklilik fonlarını da tehlikeye attığını belirten İngiliz iktisatçı, Nasdaq borsasındaki kuralların siyasi nüfuz kullanılarak esnetildiğini söyledi:

“Donald Trump ile olan bağlantıları sayesinde düzenleyicileri ikna ederek emeklilik fonlarının onun hisse senetlerini satın almasını zorunlu hale getirdi. Normalde borsa kuralları, bir şirketin değerinin yatırımcılar tarafından düzgün bir şekilde değerlendirilebilmesi için üç ay borsa pazarında kalmasını gerektirir. O ise bunu 15 güne indirmeyi başardı. Böylece sadece bireysel yatırımcılardan değil, emeklilik fonlarını yöneten BlackRock gibi küresel varlık yönetim şirketlerinden de zorunlu olarak para akışı sağladı. BlackRock şu anda 13 trilyon dolarlık finansal varlığı yönetiyor. Eğer bu şirketlerin başına bir şey gelirse, sadece bireysel yatırımcılar değil, milyonlarca insanın emeklilik fonları da çökecek.”

“Gıda ve enerji fiyatları Chicago’da kumar oynayanlar tarafından belirleniyor”

Ekonominin sadece ev bütçesi ya da ulusal bütçelerden ibaret olmadığını, asıl kararların “stratosfer” olarak adlandırdığı küresel düzeyde alındığını belirten Pettifor, enerji ve gıda fiyatlarının nasıl belirlendiğine dair gerçekleri paylaştı.

İngiltere’de hükümetin enerji faturalarını düşürmek istemesine rağmen küresel piyasalar üzerinde hiçbir kontrolü olmadığını hatırlatan iktisatçı, şu ifadeleri kullandı:

“ABD şu anda hidrolik çatlatma ve Meksika Körfezi’ndeki keşifler sayesinde petrol ve gaza boğulmuş durumda. Kendi ihtiyaçlarından çok daha fazlasına sahipler. Yine de Amerikalılar benzin istasyonunda küresel fiyatı ödüyorlar. Bu fiyat, ülkedeki arz ve taleple hiçbir ilgisi olmayan, tamamen Chicago Ticaret Borsası’nda (Chicago Mercantile Exchange) belirlenen bir fiyattır. 2000 yılında Başkan Bill Clinton, Larry Summers ve Alan Greenspan ile birlikte emtia piyasalarındaki denetimleri kaldırmaya karar verdi. O günden beri bu piyasalarda iki tür tüccar var: Gerçek petrolü alıp satan fiziki tüccarlar ve ellerinde tek bir damla petrol bile olmayan, sadece fiyatın düşüp yükseleceği üzerine bahis oynayan kağıt üzerindeki spekülatörler. Spekülasyon yapmak, petrolü topraktan çıkarmaktan, gemilerle taşımaktan çok daha kolay ve zahmetsiz bir zahmetsiz kazanç yöntemidir.”

Aynı durumun gıda fiyatları için de geçerli olduğunu vurgulayan Pettifor, “Buğday, pirinç, soya fasulyesi gibi tüm temel gıda maddelerinin fiyatları Chicago Ticaret Borsası’nda belirleniyor. İnsanların hayatı, bu borsalarda kumar oynayan spekülatörlerin kararlarına bağlı” dedi.

“Kredi kartınızda para yoktur, sadece bir ödeme vaadi vardır”

Ekonomi biliminin en çok kafa karıştıran kavramlarından birinin “para” olduğunu belirten Pettifor, paranın altın ya da gümüş gibi sınırlı bir meta değil, toplumsal bir sözleşme olduğunu belirtti.

Muhafazakar iktisatçıların parayı kıt bir meta gibi sunarak kemer sıkma politikalarını meşrulaştırmaya çalıştıklarını ifade eden yazar, paranın doğasını şu örnekle açıkladı:

“Eğer parayı toplumsal bir sözleşme olarak anlarsanız, onun aslında bir ödeme vaadi olduğunu bilirsiniz. 10 sterlinlik banknotun üzerinde ‘Ödemeyi taahhüt ediyorum’ yazar. Bir kafeye gidip kartınızı makineye okuttuğunuzda, bankanız o dükkana ‘Ann Pettifor’a güvenebilirsiniz, kahvesinin parasını ödeyecektir’ der. Bir mağazadan beyaz eşya almak için kredi kartınızı kullandığınızda kartın içinde aslında para yoktur. Bankalar sizin mevduatlarınızdan değil, verdiğiniz sözlerden para kazanırlar. Kredi kartınızı kullandığınızda yaptığınız tek şey, arkasında ticari bankaların ve nihayetinde İngiltere Merkez Bankası’nın durduğu bir ödeme vaadinde bulunmaktır.”

Bu sistemin ayakta kalabilmesi için güçlü kamu kurumlarına, standartlaştırılmış muhasebe sistemlerine ve güvenilir bir adalet mekanizmasına ihtiyaç duyulduğunu belirten Pettifor, Malawi gibi gelişmekte olan ülkelerin bu kurumsal altyapıdan mahrum bırakılarak IMF ve Dünya Bankası tarafından borç sarmalına itildiğini söyledi.

“Yüksek faiz oranları doğayı daha fazla sömürmemize neden oluyor”

Pettifor, faizin sadece ekonomik bir yük değil, aynı zamanda ekolojik yıkımın da en büyük tetikleyicisi olduğunu savundu. Tarihsel olarak tefeciliğin büyük bir günah olarak kabul edildiğini hatırlatan iktisatçı, şu değerlendirmelerde bulundu:

“Eski Floransa’da bir banker olarak yüksek faiz uyguluyorsanız aforoz edilebilirdiniz. Kızınız kilisede evlenemez, cenazeniz kutsal topraklara gömülemezdi. Protestanlığın yükselişiyle birlikte tefeciliği bir günah olarak konuşmayı bıraktık. Faiz oranları katlanarak artan matematiksel bir sistemdir. Geliriniz borçlanma maliyetinizin altına düştüğünde ciddi sorunlar başlar. Yüksek reel faiz oranları, borçlarımızı ödeyebilmek için doğayı daha fazla sömürmek zorunda olduğumuz anlamına gelir. Brezilya’yı düşünün; borçlarını ödemek için ormanlarını yok etmek zorunda kalıyor. Denizleri talan etmek, ormanları kesmek ve toprağı değersizleştirmek zorundayız çünkü borçlar üzerindeki faiz katlanarak artıyor.”

“2008 krizini tahmin ettim, bugün durum çok daha vahim”

2007-2009 küresel finansal krizini önceden tahmin etmesiyle tanınan Pettifor, bugünkü borç tablosunun o dönemden çok daha tehlikeli bir boyutta olduğunu vurguladı:

“Küresel borç, IMF verilerine göre küresel gelirin yüzde 235’ine ulaşmış durumda. Bu borcun ezici çoğunluğu, yani yüzde 143’ü özel borçtur. Bu borcun asla ödenemeyeceğini biliyorum. Bir borç krizinden kurtulmanın üç yolu vardır: Ya enflasyonla borcu eritirsiniz ki bu alacaklıların hiç işine gelmez; ya borçları ödemezsiniz yani temerrüde düşersiniz; ya da bu borcu ödeyecek geliri yaratırsınız. Ancak sıradan insanların reel gelirleri düşerken, yüzde 1’lik kesimin serveti hızla artıyor. Tıpkı 2007’de olduğu gibi, sıradan insanlar borçlarını ödeyemez hale geldiğinde tüm sistem büyük bir gürültüyle çökecektir.”

“Bretton Woods ilkelerine geri dönmeliyiz”

Küresel finansal krizlerin önüne geçebilmek için 1945 yılında imzalanan Bretton Woods Anlaşması’nın temel ilkelerine geri dönülmesi gerektiğini savunan Pettifor, çözüm önerilerini şu şekilde özetledi:

“Sınır ötesi sermaye hareketlerini kontrol etmeliyiz. Faiz oranlarını düşük ve sürdürülebilir seviyelerde tutmak için yönetmeliyiz. Paranın spekülasyon ve kumar için değil, üretken faaliyetler için kullanılmasını sağlamalıyız. Bugün bunu bir dereceye kadar yapabilen tek ülke Çin’dir. Çin, sermaye kontrolleri uyguluyor, sınırlarından para giriş çıkışını yönetiyor ve kendi teknolojisine yatırım yapıyor. Çin otoriter bir devlet, bunu kesinlikle tavsiye etmiyorum ancak bunun yapılabileceğini gösteren somut bir örnektir. Politikacılarımızın ise bu konularda hiçbir fikri yok.”

JustMoney gibi toplulukların ve inanç gruplarının ahlaki değerleri yeniden savunarak sistemin dönüşümünde öncü rol oynaması gerektiğini belirten Ann Pettifor, “Tarih bize insanların örgütlendiğinde ve sistemi anladığında büyük bir değişim gücü yaratabildiğini gösterdi. Gençlerden ve sıradan insanların içindeki iyilik duygusundan umutluyum” diyerek sözlerini tamamladı.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English