Bizi Takip Edin

GÖRÜŞ

Rusya-Ukrayna Savaşı’nda yeni arabulucu Orban mı?

Yayınlanma

Rusya-Ukrayna savası Şubat 2022’den bu yana aralıksız ve ateşkes olmadan devam etmekte. Batı’nın Rusya karşısında Ukrayna desteği devam ederken, Avrupa Birliği (AB) Moskova’ya karşı 14. yaptırım kararlarını uygulamaya soktu. Rusya’ya uygulanan yaptırımlar yeni alanlara yayılırken,  ABD ve Batılı ülkelerin Ukrayna’ya askeri ve maddi desteği de devam ediyor. Geçtiğimiz hafta NATO Zirvesi öncesinde ABD temaslarında bulunan Ukrayna Savunma Bakanı ve diğer devlet yetkilileri ABD’den yeni mali yardımın yanı sıra desteklerini de artırdı. ABD’li yetkililer önümüzdeki süreçte Ukrayna’ya 2.4 milyar dolarlık yardımın yapılacağını açıkladı.  Elbette ABD ve Ukrayna arasında geçtiğimiz haftalarda imzalanan on yıllık güvenlik anlaşması da düşünüldüğünde aralıksız devem eden bu yardımlar Ukrayna açısından önemli.  Rusya-Ukrayna Savaşı sona erme noktasından çok uzak görünüyor.  Fakat Batı’nın Rusya politikasında her ülke aynı yaklaşıma sahip değil. Bunların en başında ise Macaristan gelmekte. Macaristan Batı’nın tüm Rusya karşıtı yaptırım uygulamaları ve politikalarına karşın tıpkı Türkiye gibi Rusya ile olan ilişkilerine ara vermedi. Peki ama olası bir ateşkes AB dönem Başkanlığını alan Macaristan’ın girişimi ile sağlanabilir mi?

Orbán ve AB İlişkileri 

Avrupa’da aşırı sağın yükselişi konuşulurken aynı zamanda Macaristan bu aşırı sağın en önemli kalelerinden biri olarak görülüyor. Fidesz Partisinin Genel Başkanı Victor Orbán 2010 yılından bu yana Macaristan’da iktidarı eline tutan tek isim. Orbán aşırı sağın önemli bir temsilcisi olarak uzun zamandır AB’ye karşı Avrupa şüpheciliği yaklaşımını da sürdürmekte.  Her ne kadar bu yaklaşım popülist desteği artırmak için bir araç olarak adlandırılsa da esasında Rusya ile işbirliği ve ilişkileri bu söylemin bir araçsallaştırmadan daha fazlası olduğunu göstermekte. Macaristan Rusya’ya yönelik uygulanan yaptırımlara karşı duruşunun yanı sıra Rusya devlet Başkanı Vladimir Putin ile de ilişkilerini Ukrayna Savaşı süreci boyunca bozmadan devam ettirmiştir.

Aşırı sağın temsilcisi olan Orbán, Macaristan’da takip ettiği iç politik adımlar ile de Rusya ile benzer seviyededir. Özellikle LGBT karşı duruşu ve geleneksel aile değerlerine dayanan sağcı ideoloji dikkat çekmektedir. Keza bu yaklaşımlarda biz-onlar savaşı olarak AB, küreselleşme yanlıları ve göçmenlerin gösterilmesi de unutulmamalıdır.

Son olarak ise Macaristan’ın özellikle son dönemde AB yaklaşımında büyük bir değişim olduğu görülmekte. Orbán 2022 seçimlerinden sonra Avrupa şüpheciliğinde AB sonlandırma girişimleri yerine daha çok AB’yi dönüştürme yaklaşımını benimsemiş durumda. Macaristan liderinde AB’nin Ukrayna’ya destekten vazgeçmesi, göçmen politikalarını değiştirmesi gibi çağrılar dikkat çekici. Özellikle Orban’ın, AB’nin Ukrayna’ya yapacağı yardımla ilgili kararları eleştirmenin yanı sıra engelleme girişimleri de söz konusu.

Ayrıca dikkat çeken bir konu ise AB’nin Orban yaklaşımı. Bilindiği gibi Macaristan AB dönem başkanlığını devraldı. Ancak bu süreç AB içinde pek çok tartışmayı da beraberinde getirmişti. 2023 yılında AP, Macaristan’ın AB Dönem Başkanlığını devralma konusunda uygun olup olmadığı üzerinden demokrasi ve hukuk devleti uygulamalarında ihaleler olduğuna dikkat çekmişti. Ancak tüm eleştirilere rağmen Macaristan AB’nin dönem başkanlığını 6 aylık süre için aldı ve Orbán hızla “Barış misyonu” ziyaretlerine başladı. Böylece Orbán AB’nin gündemini belirleme ve değiştirme yaklaşımında önemli bir adım atmış oldu.

Orbán ve yeni arabulucu rolü

Rusya-Ukrayna Savaşı’nın başından bu yana Türkiye iki ülke arasında bu çatışmayı sona erdirme adına önemli girişimlerde bulundu. Türkiye’nin arabulucu rolü kapsamında Rusya ve Ukrayna heyetleri 2022 yılında Antalya Diplomasi Forumu ve hemen akabinde de Cumhurbaşkanlığı Dolmabahçe Ofisi’nde bir araya gelmiş, ancak sonuç alınamamıştı. Türkiye bu girişimler sonrasında arabuluculuk adına attığı adımları sonlandırmadı. Türkiye, Batı ile Rusya arasında sorunların çözümünde de en önemli rolü üstelenmişti. Şüphesiz tahıl girişimi koridoru bu örneklerden biri ve en önemlisidir. Küresel gıda krizini önleme adına Türkiye, Rusya’nın Karadeniz’den tahılın güvenli bir şekilde taşınması bağlamında söz almıştı. Fakat Rusya özellikle Batı’yı tahılın ihtiyacı olan ülkelere taşınmadığı ve Ukrayna’ya destek sağladığı gerekçesi ile eleştirmişti. Böylece geçtiğimiz yıl bu girişim Rusya’nın ortaya oyduğu çekinceler ile sona ermişti.

Öte yandan NATO üyesi olarak Rusya ile bir araya gelebilen tek ülke Türkiye idi.  Şanghay İşbirliği Örgütü’nün 24. Zirvesi de şüphesiz önemli bir örnek teşkil eder. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Rusya Devlet Başkanı Putin zirvede ikili görüşmeler gerçekleştirdi.   Bu görüşmelerde olumlu beyanlar olsa da Rusya ve Ukrayna arasında devam eden savaşa dair arabulucu rolü için Türkiye’nin konumu ile ilgili olumsuz bir açıklamageldi. Kremlin Sözcüsü Peskov, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın arabulucu olamayacağını belirtti. Bunun nedeni ise Kiev’in her türlü müzakereyi reddetmesi olarak gösterildi. Peki, ama gerekçe sadece Kiev’in reddetmesi mi?

İşte tam bu noktada Orbán’ın “barış” arayışına dair ziyaretleri akıllara gelmeli. Bilindiği gibi Orbán, AB dönem Başkanlığı akabinde hızla Kiev’e giderek Ukrayna Devlet Başkanı Vladimir Zelenskiy ile görüştü. Orbán bu görüşme esnasında Zelenskiy’den Rusya ile devam eden savaşa dair hızlı bir ateşkesi değerlendirmesini istemiştir. Akabinde Orbán hızla Moskova’ya gitti. Putin ile bir araya gelen Orbán burada da ateşkesi gündeme getirdi. Elbette bu ateşkes aynı zamanda AB ve Rusya ilişkilerini de alt metinlerde taşımakta idi. Orbán bu nedenle Putin ile görüşmelerinde Avrupa’nın güvenlik mimarisine dair de konuştuklarını dile getirmiş. Orbán özellikle AB’nin Rusya ziyareti eleştirileri kapsamında Avrupa’dan yetki almadığını vurgulasa da aslında arka planda AB’nin gündemi yavaş yavaş değişmekte. Bu örneklerden biri de Orbán’ın bir diğer ziyaretinin Türk Devletleri Teşkilatı zirvesi olmasıdır. Orbán, zirvede gözlemci olarak yer almış ancak AB üçünden büyük eleştiriler ile karşı karşıya kaldı. Bunun nedeni ise Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin temsil edildiği bir platformda Macaristan’ın AB dönem temsilcisi olarak yer alması ve bunun meşrulaştırılmasına dair endişelerin ortaya çıkmasıdır. Rusya konusunda olduğu gibi Kıbrıs ile alakalı olarak da Brüksel tepki göstererek Orban’ın AB’yi temsil etmediğini ifade etti. Orban’ın son ziyareti Çin’e gerçekleşti. Çin ile olan ticari ilişkilerin yanı sıra temel konu Orban’ın da sosyal medya da paylaştığı gibi “Barış Misyonu 3.0” oldu. Orban bu ziyarette Çin Halk Cumhuriyeti Başkanı Xi Jinping ile bir araya gelerek, barış ve ateşkesin sağlanması ile ilgili görüştü. Ateşkes ve siyasi çözümün sağlanmasının tüm tarafların yararına olacağı görüşü dile getirildi.

Rusya ve Ukrayna arasında barışın sağlanması için Orban’ın başlattığı bu şahsi diplomasi hamlesinin son ayağının ABD olacağı ifade edilmekte. 10-11 Temmuz’da NATO Zirvesi öncesinde bu görüşme önemli. 75 yıldır uluslararası sistemin önemli aktörü olan NATO’nun özellikle Rusya ve Ukrayna arasına devam eden savaş kapsamında güvenlik rolü ve etkisi ile son genişleme hamleleri çok dikkat çekti.  Son noktada Orban’ın gerçekleştirdiği barış diplomasisi hamlesinin iki yönü var. İlki siyasi olarak AB bağlamında. AB ve hatta Ukrayna’nın desteği olmadan üstlendiği barış misyonunun sonuçları nasıl olacak kestirilmesi zor. Ancak Orban’ın şu an için AB güvenliğine dair barış arayışları ile gündemi değiştirmeye başladığı aşikâr. İkincisi ise güvenlik boyutu ekseninde NATO bağlamında düşünülmeli. AB’nin aksine NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg, Orban ile Washington Zirvesi’nde gerçekleşen bu ziyaretin sonuçlarına dair görüşme yapılacağını belirtmiştir. Dolayısı ile kalıcı bir barış olmasa da Orban’ın barış arabuluculuğu önemli bir ateşkes adımını beraberinde getirebilir.

GÖRÜŞ

Çağdaş “çılgın adam” – 2: Pratik

Yayınlanma

Yazar

Eşeklerle fillerin dış siyasetinde kesişme noktaları

Başka deyişle eğer “tehdit” Rusya, KDHC ve İran’dan geliyorsa ve ABD’nin bunlar karşısında caydırıcı potansiyeli zayıflamışsa “ABD’ye bağımlı hale gelmiş ülke ve bölgelerde”, “Japonya, Güney Kore, Suudi Arabistan, Türkiye ve hatta Polonya gibi ülkelerde” nükleer silahlanmaya neden karşı çıksın ki ABD? Bu durumda herkes nükleer eşiği görecek çatışma bunun altında cereyan edecektir.

Burada kilit faktör çatışmanın devam etmesinin beklenmesi, öngörülmesi, dahası (akademik kılıftan sıyrıldığında) istenmesidir. Bu, bugünden bakıldığında, ABD’nin Avrupa’daki savunma şemsiyesinin Avrupa’nın hesabından görülmesi, onlar bunu kabul etmeyecek olursa daraltılmasını isteyen cumhuriyetçi partideki hakim eğilim ile gerilim havzalarında çatışmaların kontrollü savaşlara evrilmesi yoluyla silahlanmanın devam etmesini isteyen demokratlardaki hakim eğilim arasındaki uzlaşma çağrısı gibidir. İlk eğilim silahlanmadan vazgeçme veya hızını kesme anlamına gelmiyor, sadece ABD’nin şemsiye sağlama yeteneğindeki gerilemeyi tespit ediyor ve bunun  bedelini Avrupa’ya ödetmek istiyor. Gayet makul bir yaklaşım bu. İkinci eğilim ise şemsiye sağlamaya devam ederken Avrupa’ya bedel ödetmekle yetinmeyip Avrupa’nın sanayisizleştirilmesini, Amerikan kontrollü ortaklıklarla güç olmaktan çıkarılmasını ve Amerikan hegemonyasının böylelikle artırılmasını istiyor. Bu da aynı ölçüde makul bir yaklaşım.

Amerikan hegemonyasındaki daralma Avrupa’nın hesabının görülmesiyle kısmen telafi edilebilir, ama daralma gene de daralmadır. CSIS raporu bana kalırsa tartışmaya tam bu açıdan katılıyor. Bu durumda anarşinin teşviki ABD’nin siyasi kontrol mekanizmalarını kaybetmesini önleyebilir. Yeni ve her biri küresel felakete gebe çatışma alanlarında bu felaketi yaratabilecek bir dizi çılgın adamın yaratılması düşmanın nükleer eşiğinin yükseltilmesine hizmet eder; ABD’nin bu çılgın adamlar üzerinde siyasi nüfuzunu muhtelif vasıtalarla koruması ise hegemonya kaybını önler. Burada nükleer silahlar açısından küreselleştirme (stratejik nükleer silahlar) yerine bölgeselleştirme (kısa ve orta menzilli taktik nükleer silahlar) öngörülür ama konvansiyonel kuvvet artırımının zarureti de vurgulanır.

Çağdaş “çılgın adam” – 1: Teori

Çılgın adam

Nixon’ın “çılgın adamı” iyi bilinir. Bunun temelleri de Kahn’ın nükleer kararlılık gösterisinde yatar. “Teorinin” özü şudur: ben deliyim, öngörülemezim, ötesini berisini hiç düşünmeden karşılıklı felaketimiz olacak eylemlerde bile bulunabilirim, benimle aşık atarken ayağınızı denk alacaksınız.

Ne var ki bu bu taktik ancak şu iki durum bir araya geldiğinde işler: 1) senin çok iyi deli taklidi yaptığın durumda, ve 2) karşındaki düşman kesinlikle rasyonel olduğu durumda. Dahası kaybedeceğin pek az şey olmalıdır. Demek ki deli rolüne bürünmek için doğru zamanlamayı ve düşmanının seninle karşılaştırıldığında çok daha fazlasını kaybedeceği doğru güç dengesini seçecek kadar akıllı olmak gerekir. Kahn, “Hruşçov’un bizi kendisinin deli olduğuna ikna etmesinin güç olacağını, çünkü bazı konularda mantıklı düşündüğünü gördüklerini” söyler. Bir gün bir yerde bir deli veya deli rolü yapan biri başa geçerse de bunun doğruluğu ancak “halkımızı görece güvenli bir yere koyduktan sonra” sınanabilir; o zaman şöyle diyebiliriz: “Bana bak, eğer gerçekten deliysen savaşacağız.”

Eisenhower’in Kore savaşı sırasında kuzeye atom bombası atmakla tehdit ederek mütareke imzalatmayı başardığı bilinir. İşlevsel bir tehdit olmuştur bu ama ne KDHC’nin ne de Kore’de muharip bulunduran Çin’in o sırada nükleer güç olmadığı hatırlanırsa çılgın adama yormak biraz güç. Nixon ise 1969’da doğrudan doğruya bir nükleer güce: Sovyetler Birliği’ne karşı uyguladı bu taktiği. 1969 Paris görüşmeleri iflas edince Vietnam’da savaşı avantajlı şartlarda bitirmek için Sovyetler Birliği’ni büyük bir nükleer saldırıyla tehdit etti: “Onlara sadece şunu söyleyeceğiz: ‘Tanrı aşkına, Nixon’ın komünizm konusunda takıntılı olduğunu biliyorsunuz. Öfkelendiğinde dizginleyemiyoruz ve eli de nükleer düğmenin üstünde’ — ve Hồ Chí Minh’in kendisi iki gün içinde Paris’te barış için yalvarıyor olacak.” Ekim ayında Amerikan nükleer ağır bombardıman uçakları üç gün boyunca kuzey dönencesinde Sovyetler Birliği’nin hava sahası yakınlarında uçtu; Vietnam’da Hải Phòng yakınlarında ise nükleer gemi ve denizaltılar tatbikat yaptı.

Taktiğin bu tekil olaydaki başarısı gene de tartışmalıdır. Nixon deliyi oynadı diye taraflardan hiçbiri (Çin dahil) geri adım atmadı, ABD’nin istediği şartlarda diplomasiye girişmedi, Hồ Chí Minh de yalvarmak şöyle dursun bedeli ne olursa olsun zafer kararlılığını gösterdi. Ama her şeye rağmen dünyayı ateşe atma tehdidi yeterince işlevsel bir tehdittir ve bu olay daha sonra Kissinger’in meşum dehasının sonucu Çin’in Sovyetler Birliği’ne karşı fiilen ABD müttefiki haline getirilmesiyle birleşince Sovyet detant siyasetinin temelini oluşturdu. Başka deyişle, çılgın adam taktiği tekil olayda sonuç vermedi ama uzun vadede düşmanın çözülüşüne yol açtı.

Ama bu, dediğim gibi, bir dizi şartın örtüşmesiyle mümkün olabildi. Düşman cephesini parçalamasalardı eğer (yani Sovyetler Birliği’ne karşı Çin’i yedeklemeselerdi) taktik sabun köpüğünden ibaret kalır ve uzun vadede etki göstermezdi. İkincisi, Sovyet yönetimi yeterince rasyoneldi. Savaşın üzerinden sadece çeyrek asır geçmişti, hatıralar halkta olduğu gibi Sovyet yönetiminde de çok derinlere kök salmıştı ve ne pahasına olursa olsun barış ve birlikte yaşamayı amaçlıyordu. Üçüncüsü, deli rolü oynayan Nixon-Kissinger herkesten daha rasyoneldi: Sovyetler Birliği’ni kısa vadede bir yok oluş seçeneği karşısında bırakmadılar, kuzeydeki nükleer bombardıman uçaklarıyla Giant Lance provokasyonunu durdurdular, detant kapısını açık tuttular — bunu yapmamış olsalardı eğer Sovyetler Birliği de “delirebilirdi”.

Nixon-Kissinger’in herkesten daha rasyonel olduğunu söylerken abartmıyorum. Kissinger bu sayede bir emperyalist dış siyaset dehası olarak tarihe geçti; Nixon ise gerçek anlamda bir siyaset dehası ve bütün bu bir dizi kararın arkasındaki gerçek aktör olmasına rağmen ve belki de tam bu nedenle The Washington Post üzerinden Amerikan müesses nizamının kurbanı oldu.

Çılgın adamların  sayısında artış ve rasyonalite yokluğu

Nixon’un çılgın adam doktrini düşman cephesini parçalayarak pekala işlemişti; ama bugün neocon manyaklığının işlemesinin önünde üç engel var.

Birincisi, şimdilik, düşman cephesini yeterince parçalayamamış olması. Yeterince, diyorum; çünkü Avrupa’yı parçalamakla kalmayıp eksiksiz yedeklemeyi de başardı. Sorun şu ki düşman cephesini kökten sarsacak bir gücü (1970’lerde Çin’e yaptığı gibi) oradan koparamadı. Dahası, dünyanın geri kalanı, Suudi Arabistan ve İsrail gibi emperyalist sistemin çarkları arasında olmakla birlikte az çok siyasi bağımsızlığını korumayı başaranlardan başka emperyalizmle yenisömürge ilişkileri içinde olan sayısız ülke de bu dizginsiz hegemonyanın dizginlenmesi için köylü kurnazı adımlar atmaya yelteniyor. Buradan bağımsızlık çıkacağını düşündüğümden değil; ancak bu durum zaten başına bir bunağın oturtulduğu dumura uğramış sistemin dengesini pekala daha da bozabilir.

İkincisi, altını kalınca çizerek söylediğim gibi, çılgın adam taktiği ancak çılgın rolünü oynayanın yeterince rasyonel olması halinde işler. Bütün emperyalist kamp satranç oyuncusunun aklı şöyle dursun bir sivrisinek refleksiyle hareket eden şirazeyi dağıtmış elitlerin elinde; böyle bir ortamda nükleer silahlanmayı kendi kontrolünde yaygınlaştırmaya kalkmak en azından bir dizi bölgesel nükleer savaşın çıkmamasını daha büyük bir mucizeye bağlar.

Üçüncüsü, Sovyet detant siyaseti çılgın adam doktrini karşısında geri çekilmeyi simgeliyordu; bugünkü Rusya yönetimi ise geri çekilmiyor. Bunun başka nedenleri de var elbette ancak en önemli neden demin dediğim yerde: Nixon-Kissinger bu taktiğe giriştiklerinde nerede durduracaklarını bilecek kadar akıllılardı; mevcut emperyalist elit ise kendi münhasırlığına delice inanıyor.

En başta söylediğimi tekrar ederek bitirmek mümkün: dünya korkunç felaketlerin eşiğinde öyle uzun zamandır düşmeden tepiniyor ki çok talihli olduğumuzu söylemek de mümkün.

Okumaya Devam Et

GÖRÜŞ

İran yeni cumhurbaşkanını seçti: Komplocular nerede?

Yayınlanma

Yazar

Geçtiğimiz cuma günü (5 Temmuz) ikinci turu yapılan cumhurbaşkanlığı seçimlerinde yüzde elli üçten fazla oy alan Mesut Pezeşkiyan cumhurbaşkanı seçildi. Bu yazı yayımlandığı sırada kabinesini oluşturmuş olabilir. Bir önceki Cumhurbaşkanı Reisi ve dışişleri bakanı Abdullahiyan’ın helikopter kazasında hayatlarını kaybetmelerinin ardından İran anayasasına göre başlayan seçim süreci oldukça şeffaf, renkli görüntülerle ve çoğu zaman olduğu gibi muhafazakâr ve reformcu denilen iki aday arasında sonuçlandı. Ve ‘reformcu’ aday Pezeşkiyan ipi göğüsledi.

Kısacası ortada tuhaf, anlaşılamayan veya bizdeki komplo teorisyenlerine olağanüstü malzeme sağlayacak herhangi bir şey yok; zira, reformcu diye anılan/tanınan bir aday ilk defa cumhurbaşkanı seçilmiyor. Önce 1997 ile 2005 yılları arasında Muhammed Khatemi sonra da Hasan Ruhani cumhurbaşkanlığı görevlerini (2013-2021) ikişer dönem seçilerek yerine getirmişlerdi. Hatta İran’a ilk gittiğimde Khatemi’nin dışişleri bakanı Kemal Kharazi’nin lütfedip beni kabul ettiğini, İran dış politikasında yapmaya çalıştıkları düzenlemeleri ve bilhassa Türkiye ve Mısır’la ilişkilerini geliştirmek istediklerini, Orta Doğu’nun bu üç büyük ülkesinin bir araya gelerek bir siyasi diyalog mekanizması kurmalarının ne kadar önemli olduğunu/olacağını konuştuğumuzu hala hatırlarım.

O KADAR KOMPLO TEORİSİNE NE GEREK VARDI?

Daha açık bir ifadeyle söylemek gerekirse, Reisi ve Abdullahiyan’ın ölümü üzerinde Türkiye’de televizyonlarda günlerce sürdürülen komplo teorileriyle ne veya neler anlatılmak istenmiş veya analiz (!) edilmek istenmişti? Bu soruyla uğraşmanın Türkiye-İran ilişkilerini daha iyi anlamaya veya şimdilerde reformcu bir cumhurbaşkanının özellikle bölgemize ilişkin dış politikasının nasıl şekilleneceğine ışık tutacak bir katkısı olmayacağı ortada; ancak Türkiye’deki komplocu kafaları deşifre etmek açısından bir nebze önemi var.

O günlerde üretilen ve gizemli söz ve yazılarla takdim edilen komplo teorilerine göre bu iş bir kaza olamazdı. Koskoca bir cumhurbaşkanı bu kadar eski model bir helikoptere neden binmişti/bindirilmişti? Oysa aynı helikopterleri daha önceki muhafazakâr veya reformcu cumhurbaşkanları da kullanmışlardı. Ne olabilirdi ki? Fakat öyle değildi veya öyle basit olmamalıydı. Bizim komploculara göre, bu işi dini lider Hamaney Devrim Muhafızları Ordusu üzerinden yaptırmış olmalıydı ve muhtemelen baskıcı bir rejim kurmak için bu yola gitmişti.

Oysa Reisi ve Abdullahiyan muhafazakâr kanadın temsilcileri olarak, İran sistemi içinde dini lidere daha yakın tarafta yer almaktaydılar. Vay efendim Reisi başlangıçtan itibaren dini liderin adayı olarak seçime katılmış, kazanmış, cumhurbaşkanı olmuş ama şimdilerde yaşlı dini liderin yerine gözünü dikmişti. Onun için ortadan kaldırılması gerekiyordu ve gereken yapıldı; çünkü dini lider kendi yerine oğlunu getirmekten yanaydı. Oysa oğlu İran anayasasına göre dini lideri seçecek kurulun üyesi bile değildi. Üstelik daha baskıcı bir rejim kurmak veya şimdiden birisini muhtemel dini lider olarak belirlemek ne İran anayasasına göre mümkün ne de muhtemeldi. İşte sonuçta muhafazakâr Reisi yerine yapılan cumhurbaşkanlığı seçimini reformcu aday kazandı.

TÜRKİYE-İRAN İLİŞKİLERİ KOMPLOLARI

Komplo teorileri ve teorisyenleri ilk bakışta mantıklı gibi görünen ama biraz bilgiyle ele alındığında tel tel dökülen tezleriyle pek çok konuda olduğu gibi Türkiye-İran ilişkilerinin gelişmesinin önünde de engeller yaratma çabalarına hemen hemen hiç son vermeden devam ederler. Geçenlerde bir Amerikan dergisinin verdiği haberi (!) köpürttükçe köpürttüler. Middle East Eye dergisi İran’ın PKK/PYD’’ye onlarca gelişmiş dron, tanksavar ve başka silahlar ile bunların mühimmatını verdiğini yazmıştı. Ve Türkiye’deki komplo teorisyenleri bir anda üzerine atılıp, İran’ın Suriye’de karşımızda olduğunu anlatmaya çalıştılar. Muhtemelen yaklaşmakta olan Türkiye-Suriye uzlaşmasını engellemeye çalışıyorlardı.

Oysa haberi ne Türk ne de başka güvenlik kaynakları teyit ediyordu; ama bu propaganda özellikle sosyal medyada ve bazı hükümet yanlısı gazetelerde boy boy yer aldı. Mevcut şartlarda Amerika ve İsrail ile adeta kıran kırana bir mücadele içindeki İran’ın Türkiye’yi hemen karşısına almasına sebep olacak böyle bir işe neden girişeceğinin mantıklı bir izahı yok/olamaz. Fakat komplo teorisyenleri için bunun bir önemi yok.

YENİ DÖNEMDE ANKARA-TAHRAN İLİŞKİLERİ

Bunları bir tarafa bırakacak olursak Pezeşkiyan döneminde Türkiye-İran arasındaki ilişkilerin daha da gelişmemesi için hiçbir sebep yok. Suriye konusunda Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Suriye Devlet Başkanı Esad’ın verdiği mesajlarla başlaması beklenen normalleşme süreci de istenilen ölçüde hızla gelişirse bunun Ankara-Tahran ilişkileri üzerinde ayrıca olumlu etkiler yaratacağına hiç şüphe olamaz. Sonuçta İran da tıpkı Rusya gibi, Suriye’deki savaşın Şam hükümetinin başarısını/zaferini teyit edecek bir diplomatik sonuca ulaştırılmasını ister/istiyor. Hatta Türkiye-Suriye normalleşme sürecinde Rusya gibi aktif olmayı da arzu edebilir. Bunda bizim ulusal çıkarlarımız açısından önemli bir sorun olmasa gerektir. Neticede İran ile Suriye’ye barış götürmeyi amaçlayan Astana Platformu’nda birlikte yer alıyoruz.

İran ile ilgili olarak çoğu spekülatif hatta manipülasyon amaçlı olarak yayılan haberlerin (!) bir kısmı da Zengezur Koridoru ile ilgili. Aslında bu noktada haberlere gerçeklik atfedilmesini sağlayacak kısmî bazı doğrular var(dı). Örneğin İkinci Karabağ Savaşı’nın başlangıcında (2020 yılı Eylül-Ekim) o zamanki reformcu İran yönetiminin Dışişleri Bakanı Zarif Azerbaycan’ın başarısını istemez gibi sosyal medya hesabından yaptığı açıklamalarla bir an evvel çatışmalara son verilmesi ve savaş öncesi duruma geri dönülmesi çağrısı yapmıştı. Fakat bunun böyle olmayacağını görüp özellikle Rusya’nın Türkiye ile yakın ilişkileri dolayısıyla Ermenistan’a yardım etse bile bu işe sonuna kadar asılmayacağını anlayınca kademeli bir şekilde pozisyon değiştirdi ve Azerbaycan’ın ezici ve kesin zaferiyle sonuçlanan yeni durumu kabullendiklerini gösterdi.

Reisi-Abdullahiyan muhafazakâr yönetimi İkinci Karabağ Savaşı ile ortaya çıkan yeni durumu kabul etmeyecekmiş gibi başlangıçta yaptığı açıklamalarına Moskova’nın bu konuda kendileriyle aynı görüşte olmadığını bir süre sonra görünce nihayet vererek taleplerinin Zengezur Koridoru’nun güç kullanılarak açılmasını ve bu yolla Ermenistan ile İran arasındaki toprak sınırının ortadan kaldırılmasına muhalefet şekline dönüştürdü.

Bu sorun da 2023 yılı yazında Azerbaycan’ın yaptığı nokta operasyon ile büyük ölçüde aşılmış oldu; çünkü o harekât ile Ermenistan’da Paşinyan’ın barış girişimlerini baltalamaya çalışan aşırılıkçı gruplar Azerbaycan kuvvetleri tarafından Karabağ’dan sökülerek atıldı. Geriye Azerbaycan ile Ermenistan arasında barış antlaşmasının imzası ve bunun bir parçası olarak da Ermenistan’ın egemen toprakları üzerinden açılacak Zengezur Koridoru kaldı ki, buna Tahran’ın itiraz etmesi zaten beklenemez. Ayrıca etmediğini defalarca açıkladı. Helikopter kazasında ölen Reisi Aliyev ile iki devlet arasındaki sınırda var olan ancak önceki yıllarda Ermenistan işgali dolayısıyla kullanılamayan bir köprü açılışı için ortak poz vermişlerdi kameralara.

İRAN VE BATI İLİŞKİLERİ

İran’ın Batı ile ilişkilerinde reformcu bir cumhurbaşkanı ve kabinesi özellikle şimdilerde çok önemli bir fark yaratabilir mi? Bir önceki dönemde Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani ve Dışişleri Bakanı Cevat Zarif Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin beş daimî üyesi – Amerika, Rusya, Çin, İngiltere ve Fransa – ve Almanya ile yapılan uzun görüşmelerin sonucunda kamuoyunda Nükleer Anlaşma diye bilinen bir uzlaşmaya imza atarak (2015) önemli bir fark yaratmış görünüyorlardı. Fakat Trump döneminde Netanyahu’nun zorlamasıyla Amerika’nın bu anlaşmadan tek taraflı olarak geri çekilmesi, buna şiddetle karşı çıkan diğer beş ülkenin alternatif bir politika geliştirememeleri ve haklı olarak bütün bunlara tepki gösteren İran’ın nükleer silah yapmaya uygun nitelikte uranyum zenginleştirmeye başlaması bütün süreci tersine çevirdi.

Pezeşkiyan yönetiminin bu konuda Amerika ve Batı nezdinde önemli politika değişiklikleri yapılmasına yol açacak adımlar atabilmesi pek mümkün görünmüyor. Zaten çok kutuplu dünya sisteminin başlangıcı olan Ukrayna Savaşının başından itibaren İran’ın Rusya’nın müttefiki gibi hareket etmesi de böyle bir ihtimali ortadan kaldırıyor. Kaldı ki, Gazze’de yaklaşık on aydır soykırımsal bir etnik temizlik yapmakta olan İsrail’in onayı olmadan herhangi bir Amerikan yönetiminin İran ile yeni bir sayfa açmak istemesi pek de olası değil.

Bu şartlarda geriye İran ile savaş senaryoları kalıyor ki, Beyaz Saray’a gelmesi muhtemel bir Trump yönetiminin İsrail ile birlikte İran’a karşı bir savaş ihtimali söz konusu olabilir. Ukrayna’daki savaşa destek vermeyerek sonlandırması muhtemel bir Trump’ın Amerikan Derin Devleti’ne karşı İsrail lobisinin desteğini almak istemesi halinde – ki, birinci döneminde İsrail lehine attığı birçok adımın bundan dolayı olduğu açıktı – böyle bir politikaya yönelebilir mi?

Orta Doğu’daki her şeyi yerinden oynatacak böyle bir senaryo muhtemel bir İsrail-Hizbullah savaşının sonucu olarak ve Trump gelmeden de karşımıza çıkabilir. Bütün bu senaryolarda yeni Cumhurbaşkanı Pezeşkiyan’ın geniş çaplı politika değişikliklerine gitmesi ihtimali neredeyse sıfır mertebesinde; çünkü ne karşısında bu tür açılımlara karşılık verecek bir Batı dünyası var ne de bunlar sadece kendisinin karar verebileceği alanlar. Her halükârda Dini Lider Hamaney ile birlikte hareket etmek zorunda. Dolayısıyla İran bir yandan Direniş Ekseni Güçlerine verdiği destekle İsrail’e karşı aktif politikasını sürdürürken öte yandan da zamanın kendi lehine işlediği doğru varsayımı üzerine inşa ettiği doğrudan savaştan kaçınma politikası arasındaki tercihler arasında gidip gelmeye devam edecek görünüyor.

Okumaya Devam Et

GÖRÜŞ

Pezeşkiyan: Önündeki umutlar ve zorluklar

Yayınlanma

Yazar

Mesud Pezeşkiyan, iki ay önce ne kendisinin ne de siyasi dostlarının ve rakiplerinin böyle bir günün geleceğini hayal dahi edemeyeceği bir durumda, bugün İran’ın 14. dönem cumhurbaşkanı olarak görülüyor. Pezeşkiyan, daha önce İran İslam Şura Meclisi’nde Tebriz halkının beş dönem temsilciliğini ve Mohammad Hatemi hükümeti döneminde bir dönem Sağlık Bakanlığı görevini yapmış biri olarak, her zaman İslami eğilimleri olan bir reformist olarak bilinmiştir. Ahlaki olarak mütevazı bir bireydir ve Tebriz halkı onu, milletvekili olduğu dönemde, sıradan bir vatandaş gibi sokaklarda yürürken defalarca görmüştür. Bu ahlaki özelliği, söylev ve konuşmalarında önemli bir etki yaratmış, seçmenlerin dikkatini çekmesine neden olmuştur. Ayrıca, seçim tartışmalarında reformcu söylemle beraber Kuran ayetleri ve Hz. Ali’nin hadislerine vurgu yapması da İran halkının ilgisini çekmiştir.

Ahmedinejad’dan sonra Pezeşkiyan, İran’ın en beklenmedik cumhurbaşkanı olarak görülmelidir. İlginçtir ki, siyasi olarak Ahmedinejad’ın karşı kampında yer almasına rağmen, dikkatleri üzerine çekme nedenleri, Ahmedinejad’ın ani yükselişine neden olan nedenlerle aynıdır. Pezeşkiyan da klasik politikacıların konuşma tarzına bağlı kalmaz, beklenmedik davranışlar sergiler; tanınmış bir politikacının karşısında sert çıkabilirken, hemen ardından küçük bir kız çocuğunun veya yaşlı bir köylünün yanında duygusal davranışlar sergileyebilir. Giyim tarzı, klasik politikacılara benzemez ve Ahmedinejad gibi resmi takım elbiseleri ile pek hoş ilişkisi yok. Ahmedinejad’ın cumhurbaşkanlığındaki gibi, birkaç hafta öncesine kadar kimse onun cumhurbaşkanı olmasını beklemiyordu, özellikle de üç yıl önce İran Anayasa Koruyucular Konseyi tarafından cumhurbaşkanlığı adaylığının reddedilmesi göz önüne alındığında, birçok kişi onun seçim sahnesine girmesini beklemiyordu.

Pezeşkiyan’ın zaferinin nedenleri

Pezeşkiyan’ın zaferi, İran’daki yönetim sisteminde değişim ve reform talebi ve umutları olarak anlaşılabilir. Pezeşkiyan, seçim kampanyası sırasında pratik olarak mevcut durumu eleştirmekten başka bir şey yapmadı, bu da siyasi rakipleri tarafından “her zaman eleştiren taksi şoförlerine” benzetilmesine ve “her zaman memnuniyetsiz amca” olarak adlandırılmasına neden oldu. Aslında, Pezeşkiyan’ın zaferinin ana nedeni, ülkenin mevcut durumundan duyduğu memnuniyetsizliği ifade etmesidir ve bu, önemli bir kısmın duygularını ve inançlarını temsil edebilmiştir. Bu siyasi strateji, seçimlerin ikinci turundan önceki son televizyondaki tartışmada tamamen ortaya çıkmış oldu. Bu tartışmada, “aşağılamanın, ayrımcılığın ve yaptırımların kapsamını kısaltmak için geldim” deyip hükümetin “duyulmayan sesleri duymasını” istediğini söyledi. “Anlaşma ve milli uzlaşma ile tüm mağdurların ve dışlanmışların sözcüsü ve takipçisi olmak için geldim” diyen Pezeşkiyan mevcut durumdan duyduğu memnuniyetsizliği vurgularken, yönetim yapısında bir değişim umudu olmaya çalıştı.

Pezeşkiyan’ın kampanya dönemindeki eleştirileri üç ana başlık altında toplanabilir:

  1. Ülkede uzman görüşlerine dikkat edilmemesi ve bilim odaklı yönetim yöntemlerinden uzaklaşılma.
  2. Sosyal adalet ve dengeli kalkınma idealinden uzaklaşılması, -ki bunlar İran İslam Devrimi’nin ana hedeflerinden biriydi.
  3. Ülkedeki mali ve idari yolsuzluk ve idari reformlara dikkat edilmemesi.

Pezeşkiyan, bu eleştiriler doğrultusunda, merkez karşısında çevrenin temsilcisi olacağı ve birkaç on yıl boyunca oluşturulan yapısal ayrımcılıkları ülkenin yoksul bölgeleri, fakir tabakalar ve sosyal hakları daha az dikkate alınan gruplar lehine değiştireceği vaadinde bulundu. Onun önemli vaatlerinden bazıları şunlardır: yolsuzluklarla mücadele, ekonomik büyüme koşullarının yaratılması, ülkede yatırım için uygun ortamın oluşturulması, sağlık sisteminin reformu ve tıbbi hizmetlerin kalitesinin artırılması, kamu eğitim hizmetlerinin reformu ve yükseltilmesi, çevresel sorunlara dikkat edilmesi, kadın haklarına odaklanılması ve yaşam tarzlarına yönelik baskılara karşı mücadele edilmesi, ülkede internet durumunun iyileştirilmesi ve küresel platformların filtreleme politikasının ciddi olarak gözden geçirilmesi. Dış politikada ise, Batı ile gerilimin azaltılabileceğini savunan Pezeşkiyan, İran’ın Batı ile düşük düzeydeki ilişkilerinin Doğu ile ilişkilerinde de önemli avantajlar ve faydalar elde edememesine yol açtığını düşünüyor.

Pezeşkiyan’ın zaferi kimin yenilgisi anlamına geliyor?

Bu seçimde Pezeşkiyan’ın zaferi, iki grubun yenilgisi anlamına geliyor: rejimi destekleyen muhafazakarlar ve rejimin radikal muhalifleri. Rejim içindeki muhafazakarlar, seçim kurumuna olan güvenin azalmasıyla, muhafazakarların iktidara gelmesi için seçim mekanizmalarının kullanılmasından yanadır ve ülkede ekonomik, sosyal ve siyasi krizlerin varlığını temelden reddederler. Onlara göre, güçlü bir muhafazakar cumhurbaşkanı tüm sorunları çözebilir.

Rejimin radikal muhalifleri ise, rejimi devirmek suretiyle değişim talep ederler ve hatta şiddet ve dış müdahaleyi bile içeren her türlü yolla rejimin düşürülmesini isterler. Bu grup, son iki hafta içinde Avrupa’daki İran konsoloslukları önünde protesto düzenleyerek seçim kurumuna karşı slogan atmış, cumhuriyet yerine monarşinin geri gelmesini istemiştir ve bu seçimde, şiddetli davranışları, siyasi nezaketten yoksun tavırları ve en önemlisi demokratik ve insancıl bir siyasi söylem sunamamaları nedeniyle önemli bir yenilgi almıştır.

Pezeşkiyan, bu iki grubun karşısında, rejim içinde kademeli ve adım adım reformlar yapmak isteyen memnuniyetsiz ama umutlu bir akımın sembolüdür. Bu açıdan, Pezeşkiyan’ın zaferi, hükümetinin kabul edilebilir bir performans sergilemesi şartıyla, memnuniyetsiz kitlelerin rejimle daha fazla işbirliği yapmasını sağlayabilir ve aşırı grupları etkisiz hale getirebilir.

Pezeşkiyan’ın gelecek hükümeti

Pezeşkiyan, samimi bir kişilik ve özgün bir söylemle memnuniyetsizlikleri ifade etmede başarılı olsa da, pratik stratejiler sunmada ve özellikle gelecekteki hükümeti için merkezi bir söylem geliştirmede başarısız olmuştur. Rafsancani’nin hükümeti kalkınma, Hatemi’nin hükümeti sivil özgürlükler ve Ahmedinejad’ın hükümeti adalet üzerine odaklanırken, Pezeşkiyan, İbrahim Reisi gibi, gelecekteki hükümeti için tutarlı bir söylem sunamamıştır. Bu eksiklik, hükümetinde dağınık eylemler ve sistemsiz davranışlar riskini artırabilir.

Seçim tartışmaları sırasında Pezeşkiyan, tüm konuları uzmanlara havale ederek, bilimsel uzmanların görüşlerine uyacağını vurguladı. Bu nedenle, zaferle hükümetin kurulması arasındaki bu dönemde, gelecekteki hükümetinin durumu hakkında net ve tutarlı bir fikir söylemek oldukça zor. Dolayısıyla Pezeşkiyan hükümetinde ülkenin siyasi rotası, hükümetin önemli bölümlerinin, özellikle Birinci Başkan Yardımcısı, ekonomi politikaları, dış politika ve kültürel politika ekiplerinin seçimi ve bileşimine bağlıdır.

Reformistlerin beklentilerinin aksine, bazı işaretler, Pezeşkiyan’ın hükümetinin yönetimini mutedil güçlerin alacağını ve hatta rakip siyasi güçlerden bile yararlanılabileceğini göstermektedir. Bu yaklaşım, çok zor olmakla birlikte ve hükümet içinde reformistlerin iç çatışmalarına neden olacak olsa da, ülkeyi siyasi güçlerin ortamında bir yenilenmeye yönlendirebilir.

Pezeşkiyan’ın önündeki zorluklar

Mesud Pezeşkiyan, İran’ın seçilmiş cumhurbaşkanı olarak yaptığı ilk konuşmada, gerçekleştiremeyeceği hiçbir vaatte bulunmadığını vurgulasa da, önünde çok zor günler olduğunu söylemek mümkündür. Hükümetinin ilk yıllarında karşılaşacağı en önemli sorunları aşağıdaki gibi özetlemek mümkün: hükümet içindeki siyasi güçlerin uyumsuzluğu, reformistlerin siyasi taleplerinin fazlalığı, muhafazakar meclisin reformist bir hükümete karşı engellemeleri, askeriyenin reformistlere karşı olan güvensizliği, Pezeşkiyan hükümetinin sosyal baskıların azaltılmasına karşı çıkan güç merkezlerine karşı yeterli olmaması, Batı’nın İran hükümetine baskıları ve bir reformist hükümetin başarısını engellemek için işbirliği yapmamaları (Ruhani hükümetinde olduğu gibi), Trump’ın Amerika’da tekrar başa gelmesi durumunda İran’a yönelik yaptırımların artma olasılığı, İsrail rejiminin Lübnan’a yönelik saldırgan eylemlerinin artmasıyla bölgede savaş krizinin başlaması, ve NATO ile Rusya arasındaki belirsiz gerilim durumu nedeniyle küresel bir krizin doğma olasılığı.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English