Bizi Takip Edin

Görüş

Sosyalizmin yeni dünya-sistemindeki yeri – 4

Avatar photo

Yayınlanma

Sergey Glazyev’in çevirisini yaptığım çok uzun makalesinin dördüncü bölümünü aşağıda paylaşıyorum.

Sergey Glazyev

Kapitalist-olmayan bir dünya sisteminin kurulmasına yönelik perspektifler

Yeni bir dünya ekonomik düzeninin ortaya çıkması dünya ekonomik düzeninin ve uluslararası ilişkilerin reforme edilmesine yol açıyor. Sosyoekonomik kalkınma planlamasının ve sermayenin yeniden üretiminin başlıca parametrelerinin devlet tarafından düzenlenmesinin yeniden doğuşu, faal bir sanayi siyaseti, sermayenin sınır ötesi akışlarının kontrol edilmesi, döviz kısıtlamaları — bütün bunlar, Washington’daki finans kuruluşlarının yasakladığı bir “menü” olmaktan çıkıp uluslararası iktisadi ilişkilerin genel kabul gören vasıtalarına dönüşüyor. “Washington konsensüsünün” aksine, bazı akademisyenler artık, insanlığın çoğunluğunun yaşadığı kalkınmakta olan ülkeler için çok daha cazip olan “Pekin konsensüsü” hakkında konuşmaya başladılar. Bu konsensüs, ayrımcılık yapmama, işbirliği içindeki devletlerin egemenlik ve milli menfaatlerine karşılıklı saygı ilkelerine yaslanıyor ve bunları uluslararası sermayenin hizmetine değil halkın refahını artırmaya yönlendiriyor. Bu konsensüs, sermayenin sınır ötesi hareketinin parasal regülasyonunda milli normların çeşitliliğine imkân veriyor; her bir ülke bu normları kendi mülahazasına uygun olarak kurmakta serbest. Bunu yaparken kalkınmakta olan ülkeler için daha elverişli fikri mülkiyet haklarının korunması ve teknoloji transferi rejimi de ortaya çıkabilir. Keza, muhtemel ki, enerji ve doğal kaynaklar alanında fiyat istikrarını ve pazara erişim şartlarında istikrarı temin eden yeni uluslararası ticaret normlarının kabul edilmesi de öyle. Zararlı salınımların sınırlandırılmasına yönelik yeni anlaşmalar da imzalanabilir, vb.

Sosyalizmin yeni dünya-sistemindeki yeri – 1

Küresel para ve finans sisteminin yeniden yapılandırılması, yeni dünya ekonomik düzenine geçiş için kilit önem taşıyor. Uluslararası parasal ve mali ilişkilerin yeni mimarisi, sözleşmeye dayalı hukuki bir zeminde oluşturulmalı. Küresel rezerv paralarının ihracatçısı ülkeler, kamu borçlarının ve ödemeler dengesiyle ticaret açıklarının belli sınırlarda tutulması yoluyla bunların sürdürülebilirliğini garanti etmek zorunda kalacaklar. Bunların ayrıca, kendi paralarının ihracını sağlamak için kullandıkları mekanizmaların şeffaflığına ilişkin uluslararası hukuk temelinde belirlenmiş gerekliliklere uymaları ve bu para birimlerinin kendi topraklarında ticareti yapılan tüm varlıklarla engelsiz şekilde takas edilebilmesini sağlamaları gerekecek.

Yeni dünya ekonomik düzeninin çekirdeği ülkelerin uluslararası siyasete karakteristik yaklaşımları (içişlerine karışmanın, askeri müdahalenin, ticari ambargoların reddedilmesi) kalkınmakta olan ülkelerin önüne Amerikan merkezli liberal küreselleşmeye karşı eşit hak ve karşılıklı yarara dayanan ilişkilerin kurulması temelinde gerçek bir alternatif koyuyor. Bunların birçoğu çekirdek ülkeleriyle efektif bir uluslararası işbirliği sitemini oluştururken tedricen entegral dünya ekonomik düzeninin oluşumuna çekiliyor. Dünya ekonomisinin gelişimine dair bütün uzun vadeli tahminler, entegral dünya ekonomik düzeni kurumlarına dayanan ve Asyatik sistemsel sermaye birikimi döngüsünü oluşturan ülkelerin daha ileri düzeyde kalkınma yaşayacağını gösteriyor. Siyasi yapı ve ekonomik düzenleme mekanizmaları açısından büyük farklılıklara rağmen bunlar arasında çok miktarda istikrarlı işbirliği bağları oluşuyor, karşılıklı ticaret ve yatırımlar hızla büyüyor. Küresel kalkınmanın merkezi güneydoğu Asya’ya kayıyor ve bu da bir dizi araştırmacının yeni (Asyatik) bir yüzyılsal sermaye birikimi döngüsünden söz etmesine imkân veriyor.

Baskın mülkiyet biçiminden bağımsız olarak (Çin’de veya Vietnam’da olduğu gibi devlet mülkiyeti veya Japonya veya Kore’de olduğu gibi özel mülkiyet), devlet planlaması kurumlarıyla piyasa öz-örgütlenmesinin, ekonominin yeniden üretiminin temel parametreleri üzerinde devlet kontrolüyle hür teşebbüsçülüğün, kamu yararı ideolojisiyle özel inisiyatifin kombinasyonu, entegral dünya ekonomik düzeni için karakteristiktir. Üstelik siyasi yapı, Hindistan demokrasisinden Çin Komünist Partisi’ne kadar (bunların her ikisi de benzerleri arasında dünyada en büyükleri) temelden farklı olabiliyor. Halkın genel menfaatlerinin özel menfaatler üzerindeki önceliği değişmiyor; bu genel menfaatler, yurttaşların vicdani davranışlarına, yükümlülüklerini sıkı bir şekilde yerine getirmelerine, kanunların gözetilmesine, milli hedeflere hizmet edilmesine yönelik katı kişisel sorumluluk mekanizmalarında ifadesini buluyor. Sosyoekonomik kalkınma idaresi sistemi toplumun refahını yükseltmek için kişisel sorumluluk mekanizmaları üzerinde inşa ediliyor.

Kamu menfaatlerinin özel menfaatlere üstünlüğü, sadece sosyalist ÇHC ve Vietnam’ın değil, entegral dünya ekonomik düzeninin çekirdeğini oluşturan diğer ülkelerin anayasalarında da güvence altına alınıyor. Kore anayasasında şöyle deniyor: “Mülkiyet haklarının gerçekleştirilmesi kamu yararı hedefleriyle tutarlı olmalıdır.” Bu bağlamda çalışma hakkı da garanti ediliyor: “Bütün yurttaşlar çalışma hakkına sahiptir. Devlet, emekçilerin istihdamını temin etmeye yönelik her tür çabayı göstermek ve optimum ücret seviyesini sosyal ve iktisadi güvenlik vasıtaları yardımıyla garanti etmekle ve kanunla belirlenen şartlarda asgari ücret sistemini cebren hayata geçirmekle yükümlüdür… Bütün yurttaşlar çalışmakla yükümlüdür. Devlet, çalışma yükümlülüklerinin yerine getirilmesinin süre ve şartlarını demokratik ilkeler temelinde kanunla tespit etmekle yükümlüdür… Çalışma şartlarının normları, kanunla, insan onurunun korunmasını garanti edecek şekilde tespit edilmelidir…” Yurttaşların refahını sağlama hedefinin öncelikli olduğu da hüküm altına alınıyor: “Bütün yurttaşlar insan onuruna yakışır hayat şartlarına sahip olma hakkına sahiptir… Devlet sosyal güvenlik ve refahı sağlamak için her tür çabayı göstermekle yükümlüdür…” Devlet eğitim hakkını da garanti eder: “Bütün yurttaşlar yeteneklerine göre eğitim almak için eşit haklara sahiptir… Zorunlu eğitim ücretsiz sağlanmalıdır..”

Japonya anayasasında da benzer normlar tespit edilir: “Mülkiyet hakkı kamu yararına aykırı olmayacak şekilde kanunla belirlenir… Ücretler, çalışma saatleri, dinlenme ve diğer çalışma şartları kanunla belirlenir. Çocuk sömürüsü yasaktır… Herkesin, kanunda öngörülen düzende, yeteneklerine göre eğitim alma hakkı vardır… Zorunlu eğitim ücretsiz verilir…”

Sosyalist bir yapının alametleri Hindistan anayasasında daha ayrıntılı ele alınır: “Devlet, sosyal, iktisadi ve siyasi adaletin, milletin hayatının somutlaştığı bütün kurumların esasını belirlediği bir sosyal düzeni mümkün olduğunca efektif bir şekilde temin ederek ve koruyarak halkın refahını yükseltmeyi hedefler… Devlet, özellikle gelir eşitsizliğini asgariye düşürmeyi hedefler; sadece muhtelif kişiler arasında değil halkın farklı bölgelerde yaşayan veya farklı meslekler icra eden grupları arasındaki statü, şartlar ve fırsatlardaki eşitsizliği ortadan kaldırmayı hedefler… Devlet, bilhassa, şunları temin etmeye yönelik bir siyaset izler: yurttaşların, kadınların ve erkeklerin eşit temellerde yeterli geçim araçlarına sahip olmaları; toplumun maddi kaynakları üzerinde mülkiyet ve kontrolün kamu yararına en iyi hizmet edecek bölüşülmesi; iktisadi sistemin işleyişinin genel menfaatlerin aleyhine servet ve üretim araçları yoğunlaşmasına yol açmaması…; işçilerin, erkeklerin ve kadınların, keza küçük yaşta çocukların sağlık ve kuvvetlerinin kötü muameleye maruz kalmaması ve yurttaşların ekonomik zaruret yüzünden yaş ve kuvvetlerine uygun olmayan meşgalelere yönelmek zorunda kalmaması… Devlet, herhangi bir sanayi sektöründe işçilerin işletmelerin, kurumların veya diğer kuruluşların yönetimine katılmasını sağlamak için tedbirleri mevzuat çıkararak veya diğer yollarla alır… Devlet, işbu anayasanın yürürlüğe girdiği andan itibaren on yıl içinde, on dört yaşına kadar bütün çocuklar için zorunlu eğitimi sağlamayı hedefler…”

Dolayısıyla, meydana gelmekte olan entegral dünya ekonomik düzeninin çekirdeğini teşkil eden bütün ülkelerde kamu menfaatleri özel menfaatlerin üzerinde tutulur. Gözlerimizin önünde meydana gelmekte olan yeni küresel ekonomik kalkınma merkezinin Çin, Hindistan, Japonya, Kore, Vietnam, Malezya ve diğer ülkelerinin kurumsal sistemleri sosyal-iktisadi kalkınma sürecinde kamu menfaatlerinin sağlanmasına odaklanır ve bu, küresel para olarak doların emisyonu sayesinde parazit hayatı süren bir mali oligarşinin menfaatlerine hizmete odaklanan Amerikan kurumsal sisteminden farklıdır. İlk gruptaki ülkeler, muhtelif sosyal grupların menfaatlerini uyumlu kılmayı, sosyal önem taşıyan hedeflere erişmek için iş dünyası ve devlet arasında ortaklık ilişkileri tesisini hedefler.

Sosyalizmin yeni dünya-sistemindeki yeri – 2

Küresel para birimlerinin ihracatçısı, paranın önemli bir bölümünü ihraç etmek için basan ve sermayenin sınıraşırı serbest hareketinden yana olan ülkelerden farklı olarak, yeni dünya ekonomik düzeninin çekirdeği ülkelerde sermaye çıkışına, bu ülkeleri dünya mali sisteminin spazmlarından koruyan sert sınırlamalar uygulanıyor. Bunlar nipel ilkesine göre işliyor: tercihan doğrudan yabancı yatırımlarını sınırlama olmaksızın içeri alıyor, ancak milli para ve finans piyasasına spekülatif saldırıları bloke eden belli kurallara göre çıkartıyor. ABD ekonomisi son on yılda dolar hacmindeki beş kat artışa rağmen durgunlaşmaya devam ediyor ancak ÇHC ekonomide azami monetizasyon seviyesi, birikim oranları ve üretim büyüme temposunu birleştiriyor.

Mevcut kârını maksimize etmeye odaklanan Amerikan mali oligarşisi, iktisadi kalkınma yönetiminde efektivite açısından, piyasa mekanizmalarını üretim ve yatırımların artırılması yoluyla halkın refahını yükseltmek için kullanan Çinli komünistlerden açıkça daha geride. Kendi (demokratik siyasi bir sistemle bütünleşik) entegral iktisadi kalkınma yönetimi sistemini yaratan Hintli milliyetçilerden de geride.

Yeni dünya ekonomik düzeninin komünist ve demokratik türleri arasındaki temel rekabetin, bugün iktisadi kalkınma temposu açısından lider olan ve uydularıyla birlikte dünya ekonomisinin yarısına sahip Çin ve Hindistan arasında ortaya çıkması olası. Bu rekabet barışçıl bir nitelik taşıyacak ve uluslararası hukuk normlarına göre düzenlenecek. Bu düzenlemenin bütün veçheleri, küresel güvenliğin kontrolünden küresel paraların emisyonuna kadar, uluslararası anlaşmalar üzerinde kurulacak. Yükümlülükleri kabul etmeyi ve bunların uygulanmasına yönelik uluslararası kontrolü reddeden ülkeler uluslararası işbirliğinin ilgili alanlarında tecrit olacaklar. Dünya ekonomisi daha komplike hale gelecek; milli egemenliğin öneminin yeniden tesisi ve iktisadi faaliyette milli düzenleme sistemlerinin çeşitliliği de ulus-üstü yetkilere sahip uluslararası kuruluşların köklü önemiyle iç içe geçecek.

Entegral dünya ekonomik düzeninin komünist ve demokratik türleri arasındaki rekabet antagonistik olmayacak. Örneğin Çin’in, “insanlığın ortak kaderi” ideolojisine sahip olan “tek kuşak tek yol” inisiyatifine muhtelif siyasi sistemlere sahip birçok ülke katılıyor. AB’nin demokratik ülkeleri komünist Vietnam’la serbest ticaret bölgeleri kuruyor. Rekabet mücadelesi ortamı, milli idare sistemlerinin karşılaştırmalı efektivitesiyle belirleniyor.

SSCB’nin dağılmasıyla başlayan ve Pax Americana’nın çöküşüyle sona eren, emperyal dünya ekonomik düzeninden entegral dünya ekonomik düzenine geçiş halihazırda tamamlanıyor. ABD ve Avrupa’nın iktidardaki elitinin küresel hakimiyeti korumak için başlattığı küresel hibrit savaş, dünya ekonomik düzeninin kaçınılmaz değişim örüntüsüne tamamen uygun şekilde kendilerinin zayıflamasına ve yeni dünya-sisteminin iki kutuplu merkezini oluşturan Çin ve Hindistan’ın güçlenmesine yol açıyor. Bu dünya-sisteminin yeniden üretimi artık, batı ülkelerinin beş yüz yıllık iktisadi hakimiyeti döneminde büyümüş kapitalist oligarşinin menfaatlerine göre belirlenmeyecek. Dünya-sisteminin merkezindeki sermayenin yeniden üretimi, entegral dünya ekonomik düzeninin çekirdek ülkelerinin devletleri tarafından düzenlenecek. Bunlar, para siyasetini milli ekonominin kalkınması hedeflerine tabi kıldılar ve kambiyo kontrolü yöntemleriyle de bu siyaseti yabancı sermayeden bağımsız kıldılar. Çin ve diğer güneydoğu Asya ülkeleri, teknolojik egemenliklerini sağlayıp yeni teknolojik modun kabarış dalgasında liderliği alarak doğrudan yabancı yatırımlar karşısında bağımsızlıklarını da güvence altına aldılar. Çin, Japonya ve Kore, kalkınmakta olan ülkeler için önemli yatırım ve teknoloji temini kaynakları haline geldiler. Çin ve ASEAN ülkeleri dünyadaki en büyük bölgesel ortaklığı kurdular. Bütün tahminler, entegral dünya ekonomik düzeninin çekirdek ülkelerinin dünya ekonomisindeki üstünlüğü artarken çökmekte olan emperyal dünya ekonomik düzeninin çekirdek ülkelerinin ağırlığının görece azaldığına işaret ediyor.

Amerikan ve Asyatik sermaye birikim döngülerinin “çekirdeğine” dair bir dizi göstergenin karşılaştırması (% dünya)
201020202030
Amerikan sermaye birikim döngüsünün “çekirdeği” (ABD, AB, Kanada)
GSYH36,532,418,2
İhracattaki payı24,124,021,0
İthalattaki payı47,540,534,5
Yüksek teknoloji ürünleri ihracatındaki payı26,520,016,0
Asyatik sermaye birikim döngüsünün “çekirdeği” (Çin, Japonya, Hindistan, Güney Kore, Singapur, Malezya, Ortadoğu ülkeleri, Avrasya Ekonomik Birliği)
GSYH33,145,555,2
İhracattaki payı16,925,433,0
İthalattaki payı15,727,537,3
Yüksek teknoloji ürünleri ihracatındaki payı28,033,038,0

 

Entegral dünya ekonomik sisteminin sosyalist alametleri dünya-sisteminin merkez ve periferisi arasındaki ilişkileri kaçınılmaz olarak değiştirecektir. Si Tsinpin’in ifadesiyle: “… büyük devletler arasında ‘temelinde işbirliği ve ortak kazanç ilkesinin olduğu’, keza bütün dünyada barışın korunması ve ortak kalkınmanın ilerletilmesini öngören yeni bir uluslararası ilişkiler sisteminin kurulması gerekiyor… Bu ilişkiler dünya ülkelerinin egemenliğinin dokunulmazlığı ilkesine dayanmalıdır; ‘ülkeler büyük, güçlü ve zayıf, zengin ve fakir şeklinde bölünmeyecektir’…”

Bu işbirliğine katılan ülkelerin kamu refahının yükseltilmesi amacıyla ortak yatırımlar, uluslararası iktisadi işbirliğinin omurgası haline geliyor. Si Tsinpin’in ifadesiyle: “Çin, daha fazla ülke ve insanın kalkınma fırsatlarını paylaşması ve gerçek bir yarar elde etmesi için tek kuşak, tek yol’un yüksek kalitede ortak inşasını ilerletecektir…” SSCB’nin Sovyet modeli sosyalizmin genişlemesi için kalkınmakta olan ülkelere karşılıksız yardım uygulamasından farklı olarak entegral dünya ekonomik düzeninde uluslararası işbirliği karşılıklı yarar temelinde inşa ediliyor. Bu şekilde uluslararası iktisadi mübadelenin belirli bir eşdeğerliliği de korunuyor: entegral dünya ekonomik düzeninin teknolojik üstünlüğe sahip çekirdek ülkeleri entelektüel rantı doğal rant ve teknolojik olarak geri kalmış ülkelerin emeğiyle mübadele ediyorlar. Ancak bu geri kalmış ülkelerin iktisadi kalkınmada bir sıçrama yapma ve entegral dünya ekonomik düzeninin karakteristik idare kurumları ve üretim ilişkilerini benimseyerek bu düzenin çekirdeğine katılma şansı da var.

Sosyalizmin yeni dünya-sistemindeki yeri – 3

SONUÇ

Entegral olarak adlandırdığımız yeni dünya ekonomik düzeni oluşurken ve oluştuğu ölçüde sosyalist ideoloji de gene baskın hale geliyor. Bu ideoloji, devlet tarafından kamu refahını yükseltme kriterine göre düzenlenen piyasa mekanizmalarıyla birleşiyor. Proletarya enternasyonalizmi fikrinden farklı olarak, sosyalist oryantasyonlu ülkelerin milli-kültürel hususiyetlerinin büyük önem taşıdığı kabul ediliyor, milli egemenliğin önemi yeniden tesis ediliyor.

Rusya için, yeni dünya ekonomik düzeninin çekirdeğine entegrasyon için en uygun ideolojik platform, geleneksel değerleri piyasa ekonomisinin düzenlenmesinde kamu refahının yükseltilmesi şeklindeki yol gösterici ilkeyle birleştiren halk sosyalizmi olabilir. Pratikte bunların uygulamaya sokulması devlet yönetimi sisteminde şu önemli değişikliklerin yapılmasını gerektirir:

  1. Makroekonomik siyasetin mal ve hizmet üretimini artırma hedefine tabi kılınması; bu da şunları öngörür:

— Para siyasetinin, yatırım faaliyetlerinin büyümesi için azami ölçüde uygun şartların yaratılması hedefiyle uyumlu kılınması. Bu, bankaların, hususi refinansman enstrümanlarının geniş bir şekilde kullanılmasına geçişi anlamına gelir; bu durumda performansları, reel sektörde sermaye yatırımları için verdikleri kredilerin hacmine göre değerlendirilecektir.

— Milli ekonominin rekabet gücünü yükseltmek için sınıraşırı döviz işlemlerinin sınırlanması.

— Doğal rantların toplanması ve imalat sanayisi için uygun fiyat oranlarının desteklenmesi amacıyla hammadde mallarının ve enerji kaynaklarının ihracatına getirilen ihracat resimlerinin tesis edilmesi.

— Ruble döviz kurunun istikrarlılaştırılması.

— Ultra yüksek gelirlerin, lüks mallarının ve ihtiyaç fazlası gayrimenkullerin artan kademeli vergilendirilmesi.

— Spekülatif işlemlere ve sermaye çıkışına vergi getirilmesi.

  1. Sağlık harcamalarının GSYH’nın yüzde 10’una, eğitim harcamalarının yüzde 15’ine, ar-ge harcamalarının yüzde 5’ine çıkarılması da dahil, sosyoekonomik kalkınmanın modern ihtiyaçlarından yola çıkarak bütçe harcamalarının normatif planlamasına geçiş.
  2. Toprağı iyi niyetli kullanıcılara uzun vadeli kiralamaya açarken, toprak, ormanlar, su kaynakları, hidroelektrik santralleri, ana şebekeler ve ulaştırma arterleri üzerinde devlet mülkiyetinin yeniden tesis edilmesi.
  3. Yerel yönetim organlarının ve mahkemelerin yöneticilerinin seçimle gelmesi dahil, halk demokrasisi kurumlarının yeniden tesis edilmesi.
  4. Federal ve bölgesel hükümetlerin halkın hayat seviyesi ve kalitesi konusundaki siyasi sorumluluğu da dahil, devlet iktidarı organlarının ve yetkili kişilerin faaliyetlerinin sonuçları konusunda doğrudan hesap verebilirliğinin ve sorumluluğunun getirilmesi.
  5. Devlet mülkiyetinin idaresinde düzenin sağlanması, devlet işletmelerinin ve devlet tarafından kontrol edilen bankaların devlet stratejilerinin ve planlarının hayata geçirilmesine dahil edilmesi.
  6. Her tür mülkiyet biçimindeki işletmelerin yönetim organlarında emek kolektiflerinin temsilinin sağlanması. Kooperatiflerin ve halk işletmelerinin gelişmesinin teşvik edilmesi.
  7. Resmi olarak ilan edilmiş geleneksel değerlerin devlet yönetimi sisteminde pratikte de uygulanmasını temin eden normların getirilmesi.
  8. İktisadi faaliyetler için, Dünya Rus Halk Konseyi tarafından onaylanmış İktisadi Faaliyette Ahlaki İlkeler Kodu da dahil, geleneksel dini inançlar tarafından tespit edilmiş ahlaki normların pratikte uygulanması şartlarının yaratılması.

Görüş

Fransa sokaklarında kaos ve hesaplaşma

Avatar photo

Yayınlanma

Fransa’da sokaklar yalnızca hükümete karşı öfkenin değil, devletin güvenlik anlayışına duyulan güvensizliğin de sahnesine dönüştü. Barışçıl göstericilerle yağmacılar arasındaki ayrımın bulanıklaştırılması, polis müdahalesine ilişkin sorular ve medyada göçmenlik tartışmasının yeniden merkeze yerleşmesi, ülkeyi sıradan bir asayiş krizinden çok daha derin bir siyasi hesaplaşmanın eşiğine taşıyor.

Fransa’da bir hükümetin meşruiyetini kaybetmesi için seçim yenilgisini beklemek gerekmiyor. Bazen bir meydanda atılan sloganlar, bir caddede sıkılan göz yaşartıcı gaz, kapatılan bir sokağın çıkışında biriken kalabalık ve yüzlerce metre ötede yağmalanan dükkanlara müdahale edilmediğine ilişkin tanıklıklar, devlet ile toplum arasındaki güven bağının ne kadar zayıfladığını göstermek için yeterli olabiliyor.

17 Ekim Cumartesi günü Paris’te yaşananlar, tam da böyle bir siyasi kırılmaya işaret ediyor. Öğrenci birliklerinin, sendikaların ve sarı yeleklilerin katılımıyla düzenlenmesi planlanan gösteriler, gün boyunca polis müdahaleleri, güzergah tartışmaları, şehir merkezindeki yağma olayları ve hükümetin yetersiz kaldığı yönündeki eleştirilerle anıldı. Akşam saatlerinde ortaya çıkan manzara, Fransa’nın yalnızca bir kamu düzeni sorunuyla değil, devletin tarafsızlığına ve siyasi niyetlerine ilişkin büyüyen bir güven kriziyle karşı karşıya olduğunu düşündürüyordu.

Devlet, kimin sokağa çıkmasına izin veriyor, kimin önünü kesiyor ve hangi şiddete ne ölçüde müdahale ediyor? Bu sorunun yanıtı, Fransa’nın bugünkü siyasi çıkmazını anlamak açısından belirleyici olabilir.

17 Ekim 1961’in gölgesi

Bu gösterilerin tarihini sıradan bir takvim ayrıntısı olarak değerlendirmek mümkün değil. 17 Ekim 1961’de Paris’te, Cezayir’in bağımsızlığını destekleyen barışçıl bir gösteri Fransız polisi tarafından son derece sert biçimde bastırılmıştı. Çok sayıda insan öldürülmüş, bazı göstericiler Seine Nehri’ne atılarak boğulmuştu. Olay, Fransa’nın sömürgecilik geçmişinin ve devlet şiddetinin en karanlık sayfalarından biri olarak hafızaya kazındı.

Aradan 65 yıl geçtikten sonra, yine 17 Ekim’de Paris sokaklarında polis müdahaleleri, gençlerin öfkesi ve devletin gösteri hakkına yaklaşımı tartışılırken bu tarihsel hafızanın yeniden gündeme gelmesi kaçınılmazdı.

Bu hafıza, özellikle kökenleri Kuzey Afrika’ya uzanan Fransız vatandaşları için farklı bir anlam taşıyabilir. Fakat gösterilere katılan gençlerin tamamını tek bir kimliğe, göçmen kökenine veya siyasi motivasyona indirgemek de yanlış olur.

Fransa’da cumhuriyet, sömürge geçmişinin mirasıyla ve güvenlik kurumlarının toplumun farklı kesimleriyle kurduğu ilişkiyle ne ölçüde hesaplaşabildi?

Yağmacılar sokaklarda, polis nerede?

Siyah giysiler giyen ve kamuoyunda Black Bloc olarak bilinen gruplarla ilişkilendirilen kişiler, çeşitli noktalarda dükkanlara girdi, iş yerlerine zarar verdi ve yağma olaylarına karıştı.

Barışçıl göstericiler yoğun polis varlığı altında yürürken, bazı bölgelerde yağma olaylarının önlenemediği yönünde ciddi eleştiriler yükseliyor.

Papa’nın Paris ziyareti sırasında başkentte 14 bin polisin görevlendirildiği, 17 Ekim’deki gösterilerde ise Fransa genelinde toplam 10 bin polisin görevlendirilmesi ise dikkat çekici.

Polis kaynakları hangi bölgelere tahsis edilmişti? İstihbarat birimleri yağma riskini önceden değerlendirmiş miydi? Barışçıl yürüyüşlerin güzergahlarında yoğun bir güvenlik varlığı bulunurken, ticari merkezlerin korunmasında neden aynı etkinlik sağlanamadı?

Fransa’da CRS 8 gibi kentsel şiddet olaylarına müdahale etmek üzere eğitilmiş özel birimlerin görevlendirilmiş olması da bu soruları ortadan kaldırmıyor. Aksine, uzmanlaşmış birliklerin varlığına rağmen olayların kontrol edilememesi, hazırlık ve koordinasyonun niteliğini tartışmaya açıyor.

Marsilya’dan Limoges’a uzanan siyasi hesaplaşma

Paris’teki tartışmalar kısa sürede ülkenin diğer kentlerine yayıldı. Marsilya’nın sosyalist belediye başkanı, televizyon açıklamasında hükümetten takviye polis istediğini, ancak gönderilen birliklerin kentin büyüklüğü ve ihtiyaçları açısından yetersiz kaldığını söyledi.

Belediye başkanının en çarpıcı iddiası, yağmacıların Marsilya Belediye Binası’na, yani Hôtel de Ville’e girdiği sırada polislerin yaklaşık 200 metre uzakta bulunduğu ve müdahale etmediğiydi. Belediye başkanı, güvenlik kameralarına ait görüntülerin elinde olduğunu belirterek Parlamento Araştırma Komisyonu’nun incelemesini bekleyeceğini ve hükümetten açıklama talep edeceğini ifade etti.

Limoges Belediye Başkanı da hükümete ültimatom niteliğinde bir çağrı yaparak yakılan belediye binasının yeniden inşa edilmesini ve masrafların karşılanmasını istedi. Belediye başkanının yaklaşımına göre hükümet, kamu binasını koruyamamış, polise gerekli kaynakları ve desteği sağlamamıştı.

İki farklı kentten gelen bu açıklamalar, yerel yönetimlerle merkezi iktidar arasında güvenlik politikası üzerinden yeni bir çatışma doğduğunu gösteriyor. Güvenlik kaynaklarının nasıl dağıtıldığı, hangi risklerin öncelikli kabul edildiği ve yerel yönetimlerin uyarılarının dikkate alınıp alınmadığı açıklığa kavuşturulmalı.

İçişleri Bakanı Laurent Nuñez’in istifasını sunmasına rağmen Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un bu istifayı kabul etmemesi de hükümetin kriz karşısındaki tutumuna ilişkin tartışmaları derinleştirdi. İstifanın kabul edilmemesi, yönetimin sorumluluk zincirini korumayı mı amaçladığı, yoksa siyasi bir değişikliğin krizi daha da büyüteceğinden mi çekindiği sorusunu gündeme getiriyor.

Her iki durumda da hükümetin önünde bir güven sorunu bulunuyor.

Sekiz dakikalık konuşma ve cevapsız bırakılan talepler

Macron’un televizyonda yaptığı yaklaşık sekiz dakikalık konuşma, krizin siyasi boyutuna ilişkin beklentileri karşılamadı. Cumhurbaşkanı, öğrenci birlikleriyle görüşeceğini, başbakanın ise siyasi partilerle temas kuracağını açıkladı. Ancak somut kararlar ve ayrıntılı bir siyasi yol haritası ortaya koymadı.

Eğitim harcamaları, polis şiddeti, Filistin meselesi, faşizm karşıtlığı ve Macron yönetimine yönelik tepki, gençlerin gözünde birbirinden kopuk başlıklar olmaktan çıkmış görünüyor.

Elbette bir devletin gerçek gücü, halkını ve sokakları susturabilmesinde değil, meşru talepleri değerlendirebilmesidir. Unutmamak gerekir ki esneyip değişemeyen kurumlar kırılmaya mahkum.

Okumaya Devam Et

Görüş

Ortadoğu’da Koridor İttifakları Devri

Avatar photo

Yayınlanma

Ortadoğu’da savaş artık yalnızca toprak kazanmak için yapılmıyor. Asıl savaş, geleceğin enerji boru hatlarını, ticaret yollarını, limanlarını ve demiryollarını kimin kontrol edeceği üzerine kuruluyor. Füzeler bugün şehirleri vuruyor olabilir ama geleceğin haritaları ulaşım ve enerji koridorları üzerinden çiziliyor.

Bu bağlamda Türkiye’nin Mekke İttifakı’ndaki varlığını yalnızca Suudi Arabistan’ın güvenliğine verilen askeri destek olarak okumak eksik kalır ve yakın zamana kadar birbirine şüphe ile yaklaşan iki devletin kader birliğine varacak kadar yakın bir işbirliğine adım atmalarını açıklamayı zorlaştırır.

Suudi Arabistan’ın varoluşsal nedenleri kadar Ankara’nın da bu ittifakta bulunmasının derin bir jeopolitik altyapısı da Ortadoğu’nun yeniden şekillenen enerji ve ulaşım koridorlarının içinde ve mümkünse merkezinde yer almak.

Bugün itibarı ile Riyad ile Ankara’nın her bölgesel meselede aynı yerde durduğunu söylemek mümkün değil. İki ülkenin tehdit algıları ve öncelikleri doğal olarak tam örtüşmüyor. Zira jeopolitik düzlemde ortaklık her zaman üst üste çakışan ajandalardan doğmaz. Yeterince güçlü, özellikle varoluşsal, nedenlerin siyasi farklılıkların önüne geçmesi ve aynı stratejik güzergahta buluşmak mümkün.

 Ortadoğu’da yeni bir koridorlar savaşı yaşanıyor

Bir tarafta Hindistan’dan başlayıp Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan, Ürdün ve İsrail üzerinden Avrupa’ya uzanması planlanan IMEC (Hindistan-Ortadoğu-Avrupa Ekonomik Koridoru) bulunuyor. Diğer tarafta Irak üzerinden Basra Körfezi’ni Türkiye’ye, oradan Avrupa’ya bağlamayı hedefleyen Kalkınma Yolu var.

Bu iki proje elbette yalnızca ulaştırma projeleri değil. Bunlar, Asya ile Avrupa arasındaki ticaret ve enerji akışının gelecekte hangi coğrafyadan geçeceği üzerine verilen jeopolitik mücadelenin iki farklı cevabıdır ve Türkiye açısından mesele hayatı önemdedir.

Türkiye’nin güneyinde, Ankara’nın dışında şekillenen bir koridor sistemi kalıcı hale gelirse, Türkiye yalnızca ekonomik bir fırsatı değil, Ortadoğu’daki stratejik merkeziliğinin önemli bir bölümünü de kaybedebilir. İşte Mekke İttifakı bu açıdan okunmalı.

Türkiye’nin Suudi Arabistan’la aynı masada bulunmasının anlamı yalnızca askeri dayanışma değil. Riyad ile Ankara, bölgenin gelecekteki güvenlik ve ekonomik mimarisinin dışında kalmamak için aynı masada bulunmak zorunda. Çünkü koridorun güvenliği ile koridorun kendisi artık birbirinden ayrı meseleler değil.

Hürmüz Boğazı, Kızıldeniz, Babülmendep ve Süveyş aynı zincirin halkalarıdır. Birinde yaşanan güvenlik krizi diğerlerini doğrudan etkiler. Hürmüz’ün kırılganlığı Körfez petrolünün alternatif çıkışlarını önemli hale getirirken, Kızıldeniz’deki istikrarsızlık Süveyş’in stratejik maliyetini artırıyor.

Suudi Arabistan’ın doğudaki petrol sahalarını Kızıldeniz kıyısındaki terminallere bağlayan alternatif hatları bu nedenle yalnızca enerji altyapısı değil, Hürmüz’e bağımlılığı azaltan stratejik kaçış yollarıdır.

Türkiye açısından ise Kalkınma Yolu aynı işlevi daha geniş bir coğrafyada görüyor. Basra Körfezi’nden Irak üzerinden Türkiye’ye, Türkiye’den Avrupa’ya uzanan hat; Körfez’i Akdeniz ve Avrupa’ya bağlayan yeni bir kara omurgası yaratma potansiyeline sahip. Kızıldeniz’deki güvenlik sorunları ve Süveyş’in kırılganlığı arttıkça bu güzergahın değeri daha da yükseliyor.

Yine, Yeni, Yeniden Hicaz Demiryolu

Hicaz Demiryolu’nun yeniden gündeme gelmesi de sembolik olmaktan çok daha fazlasını ifade ediyor. Bir zamanlar İstanbul’u Şam, Amman ve Hicaz’a bağlayan demiryolu, Osmanlı coğrafyasının ulaşım ve lojistik omurgalarından biriydi.

Hicaz Demiryolu fikrinin yeniden canlanması, Türkiye’nin Körfez, Hicaz ve Levant arasındaki tarihsel ulaşım bağlantılarını modern demiryolu, enerji ve lojistik ağlarıyla yeniden düşünmesinin sembolü haline gelebilir.

Asıl mesele geçmişi restore etmek değil; geçmişteki coğrafi bağlantının stratejik mantığını 21. yüzyıla taşımak. Bu nedenle Türkiye’nin Mekke İttifakı’ndaki varlığı ile Hicaz Demiryolu fikrinin yeniden gündeme gelmesini aynı büyük resmin içinde okumak gerekiyor.

Koridorlar yalnızca enerji boru hatlarından oluşmuyor. Demiryolları, limanlar, karayolları, elektrik bağlantıları, lojistik merkezleri ve güvenlik mimarileri aynı jeopolitik ağın parçaları ve bu ağların korunması için siyasi ittifaklar gerekiyor.

İşte Suudi Arabistan ile Türkiye’nin Suriye’de farklı düşündüğü bir dönemde bile Mekke’de aynı masaya oturabilmesinin stratejik anlamı burada ortaya çıkıyor.

Ankara ve Riyad her konuda aynı düşünmek zorunda değil. Fakat ikisi de Ortadoğu’nun yeni haritasının kendi aleyhlerine çizilmesini istemiyor. Türkiye’nin hedefi Suudi Arabistan’la birlikte bir ülkeye karşı cephe oluşturmak değil. Hedef, Ortadoğu’nun gelecekteki enerji ve ticaret sisteminin dışında kalmamak ve bu sistemin güvenlik mimarisinin kurulmasında söz sahibi olmak.

Mekke İttifakı bu nedenle Türkiye açısından sadece bir savunma mekanizması değildir. Kalkınma Yolu’nun güvenliği, Körfez enerji hatlarının korunması, Kızıldeniz’deki istikrar, Hicaz ve Levant bağlantılarının yeniden düşünülmesi ve Türkiye’nin Avrupa’ya uzanan ticaret ağlarının güçlendirilmesi aynı stratejik denklemde buluşuyor.

Bu denklemde Türkiye’nin en büyük avantajı ise coğrafyası. Ankara, Körfez’i Avrupa’ya bağlayan kara güzergahlarının kuzey ucunda; NATO’nun içinde; Karadeniz, Kafkasya, Doğu Akdeniz ve Ortadoğu arasında kesişim noktasında bulunuyor.

Türkiye, önümüzdeki on yıllarda Ortadoğu’nun enerji ve ticaret haritasını çizen ülkelerden biri mi olacak, yoksa başkalarının çizdiği haritaların üzerinden geçen bir transit ülkeye mi dönüşecek? İşte Mekke İttifakı’nın Ankara açısından gerçek stratejik anlamı burada.

Geleceğin Ortadoğu’sunda enerjiyi taşıyan koridoru, koridoru koruyan güvenlik düzenini ve güvenlik düzenini kuran ittifakı birbirinden ayırmak mümkün olmayacak.

Koridoru kim kontrol ediyorsa ticareti etkiler. Ticaretin aktığı güzergahı kim güvence altına alıyorsa bölgesel güç dengesi üzerinde söz sahibi olur. Ortadoğu’da bugün yaşanan büyük rekabetin gerçek boyutu budur.

Aynı anda bir dizi farklı ve büyük ölçüde birbirini dışlayan arayış mevcut konjonktürde yerini arıyor: Hindistan’ın Avrupa’ya bağlanması, Körfez’in yeni ekonomik vizyonu, Suudi Arabistan’ın alternatif enerji güzergahları, Kızıldeniz’deki güvenlik krizi, Hürmüz’ün stratejik ağırlığı ve Türkiye’nin Kalkınma Yolu üzerinden Avrupa’ya açılma hedefi. Belki de ironik bir şekilde gelecekte tüm dünyanın istikrarında paydaş olacağı koridoru belirleyecek savaş çoktan başladı ve yeni cephelere yayılmaya devam etmesi olası. Maalesef bölgemizdeki ateş zayıflamadan daha da harlanacak gibi duruyor.

Okumaya Devam Et

Görüş

East-West Forum: Dünyanın artık kaçınamayacağı bir diyalog

Avatar photo

Yayınlanma

Dr. Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucu Direktörü

Bir medeniyetin dilini diğerine aktarmakla asırlar geçirmiş bir şehirde düzenlenen East-West Forum’un ilki; dünyanın, kendi yarattığı bölünmelerin ötesine geçip konuşabilme yetisini tam da yitirmiş göründüğü bir dönemece denk geldi.

26-27 Eylül tarihlerinde İstanbul’da gerçekleştirilen ve öncesindeki hazırlık toplantılarıyla temelleri atılan forum; pek çok ülkeden diplomatları, akademisyenleri, gazetecileri, stratejistleri ve siyaset bilimcileri bir araya getirdi. Berlin merkezli Avrupa Kıtalararası İnisiyatifi ortaklığıyla Harici Medya’nın ev sahipliğinde düzenlenen buluşma; giderek çatışan güç merkezlerinin, bölgesel savaşların, iktisadi bölünmüşlüğün, yapay zekânın ve İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan kurumlara duyulan güven erozyonunun belirlediği küresel tabloyu irdeleme gayesi taşıyordu. Harici’nin paylaştığı verilere göre foruma yaklaşık 30 ülkeden temsilci katıldı.

Bizim açımızdan İstanbul’un taşıdığı değer, sadece panelistlerin kimliği ya da programın kurgusuyla sınırlı değildi. Buluşmanın asıl derin anlamı; çetin, kimi zaman da ezber bozan ve rahatsız edici soruları açıklıkla tartışabilme iradesinde yatıyordu.

Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi’nin bir temsilcisini foruma konuşmacı ve yorumcu sıfatıyla davet eden kadim dostum ve kardeşim, Harici Medya’nın Kurucusu ve Genel Yayın Yönetmeni Sayın Tunç Akkoç’a en içten şükran ve takdirlerimi sunarım. Farklı jeopolitik anlatıların doğrudan yüzleşebileceği böylesi bir zemin inşa etme girişimi her türlü takdiri hak ediyor.

Akkoç açılış konuşmasında, bu inisiyatifin temel maksadının farklı siyasi ve fikri gelenekleri, bakış açılarını temsil eden insanları doğrudan temas kurup diyalog geliştirebilecekleri kalıcı bir mecrada buluşturmak olduğunu vurguladı.

Bu vizyon son derece kıymetli; zira uluslararası ilişkilerin alışılagelmiş dili, hızla dönüşen dünyanın gerçeklerini izah etmekte artık yetersiz kalıyor.

Vekalet Savaşları Meselesi

Merkezimiz, bölgedeki vekalet savaşları ve bu krizlerin çözüm yollarının ele alındığı oturumda, Orta Doğu’nun tarafları yalnızca “iyi” ve “kötü” yahut “sorumlu devletler” ve “haydut devletler” olarak ikiye ayıran sığ yaklaşımlarla anlaşılamayacağını savundu.

Değerlendirmemize göre bu tür nitelemeler, çoğunlukla uluslararası medya, finans ve güvenlik kurumları üzerinde geniş tahakküm kurmuş odakların bakış açısını yansıtmaktadır.

Merkezimiz, Batı medyasının etkin kesimlerinde ve Batı fonlarıyla desteklenen kimi sivil toplum kuruluşlarında gözlemlediğimiz siyasi tarafgirliği bilhassa eleştirdi. Bize göre bu kurumlar, bazı hallerde jeopolitik çatışmaları tarafsızca izleyen gözlemciler olmaktan çıkıp anlatı ve enformasyon savaşının doğrudan tesirli birer aktörüne dönüşebiliyor.

Ne var ki bu yaklaşım da tartışmaya açık tutulmalı, peşinen mutlak bir hakikat gibi görülmemelidir.

Buradaki can alıcı soru; her Batılı gazetecinin, STK’nın veya kurumun tek bir jeopolitik ajandaya hizmet edip etmediği meselesi değildir; elbette böyle bir yekparelikten söz edilemez. Asıl soru, enformasyon sahasının bizzat kendisinin öylesine kutuplaşıp kutuplaşmadığı ve neticede kamuoyunun aynı savaşa dair bütünüyle zıt anlatılarla kuşatılıp kuşatılmadığıdır.

Bize göre bu sorunun cevabı giderek daha açık biçimde “evet”e yaklaşmaktadır.

Bu açmaz, Orta Doğu bağlamında “vekalet savaşları” kavramı tarandığında somut biçimde görülüyor. Karşımıza çıkan ilk neticeler Hizbullah, Husiler ve Hamas gibi çoğunlukla İran’la irtibatlandırılan yapılara odaklanırken; bölgesel çatışmaların tarihsel arka planı çok daha karmaşık dinamikler barındırıyor.

El-Kaide ve IŞİD, “İngiltere ve Amerika Birleşik Devletleri eliyle üretilen” Anglo-Sakson desteğin eşliğinde, farklı tarihsel süreçlerden geçerek zuhur etti. ABD ve İngiltere hegemonyasındaki coğrafyalarda; El-Kaide Usame bin Ladin ve Afgan cihadı etrafında biçimlenen atmosferden doğarken, IŞİD ise bölgede belirli bir gündemi yürütmek ve dönemin şahin ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice’ın savunduğu “yaratıcı kaos” kurgusunu hayata geçirmek maksadıyla, Amerikan himayesinde büyük ölçüde Irak El-Kaidesi bünyesinden türedi.

Aynı dönemde ABD’nin Soğuk Savaş yıllarındaki Afganistan politikası da bilahare radikal cihatçı hareketlerin filizleneceği zeminin oluşmasına zemin hazırladı.

Bu ayrımlar hayati bir kıymet taşır.

Zira propaganda, çoğunlukla karmaşık tarihsel detayların göz ardı edildiği yerde başlar.

“Haydut Devlet”i Tanımlama Hakkı Kimin?

Benzer bir sorun, devletleri tasnif etmekte kullanılan dilde de kendini gösteriyor.

Çin, Rusya, İran ve Kuzey Kore gibi ülkeler, Batı’nın stratejik söyleminde sıklıkla mevcut uluslararası düzene kafa tutan yapılar olarak resmediliyor.

Mısır dahi, Washington’la ilişkilerinin farklı niteliğine rağmen, dış politikası belirli Batı beklentileriyle uyuşmadığında eleştirilerin hedefi haline gelebiliyor.

Mesele, bu yönetimlerin eleştiriden muaf tutulması gerektiği değildir; şüphesiz böyle bir muafiyet söz konusu olamaz.

Asıl derin soru şudur: Jeopolitik bloklardan yalnızca biri; hangi yönetimlerin meşru, hangi hareketlerin terörist, hangi savaşların savunma amaçlı ve hangi direniş biçimlerinin kabul edilebilir olduğunu tayin etme yetkisini tekeline aldığında, uluslararası sistem mevcudiyetini nasıl koruyabilir?

İstanbul’daki müdahalemizin temelini oluşturan asli sorulardan biri buydu.

Orta Doğu, daima temel stratejik tehdit olarak gösterilen “İran tehlikesi” prizmasından yansıtıldı.

Kuşkusuz İran, kayda değer bir askeri ve bölgesel kapasiteye sahiptir ve izlediği politikalar komşu ülkelerin pek çoğunda derin itirazlarla karşılaşmaktadır. Fakat bölgedeki hemen her güvenlik meselesini yalnızca Tahran’a indirgemek; İsrail, ABD, Körfez ülkeleri, silahlı gruplar ve yerel siyasi unsurların da dahil olduğu diğer tüm aktörlerin rollerini ve menfaatlerini görünmez kılmaktadır.

Bölge, çetrefil çatışmaların böylesi sığ tahlillere kurban edilmesinin ağır bedelini defalarca ödedi.

Korkunun İktisadı

İstanbul’daki temaslar, bizi Amerika özeline dair daha kapsamlı bir sorgulamaya da yöneltti: Korkunun kendisi, ne ölçüde siyasi ve iktisadi bir güç kaynağına dönüşebilir?

Tarihsel zaviyeden bakıldığında Birleşik Devletler; ırksal, ideolojik ve güvenlik temelli tehdit algılarıyla şekillenen sert siyasi süreçlerden geçmiştir.

Korkunun somut iktisadi sonuçlar doğuran bir etkene dönüşebildiğini kabul etmek için, bu tarihe dair her yorumu bütünüyle onaylamak gerekmez.

Citi’nin 2020 tarihli bir araştırması, ücret, eğitim, barınma ve yatırım alanlarındaki eşitsizliklerin analizine dayanarak, Siyahi Amerikalılara yönelik ırk ayrımcılığının ABD ekonomisinde 2000 yılından bu yana yaklaşık 16 trilyon dolarlık bir üretim kaybı yarattığını hesapladı.

Bu veri, ırk temelli dışlamanın yol açtığı devasa iktisadi faturayı gözler önüne seriyor. Tablo aynı zamanda, Siyahi Amerikalılar üzerinden üretilen korku anlatıları, medyanın tesiri, silah lobisinin siyasi ağırlığı ve güvensizlik ikliminin iktisada vuran geniş yansımaları arasındaki rabıtayı da sorgulatıyor.

Daha da önemlisi araştırma, can alıcı bir gerçeğin altını çiziyor: Önyargı ve güvensizlik, somut ve ölçülebilir ağır iktisadi maliyetler doğurmaktadır.

Çıkarılacak genel ders, dış politikayla da doğrudan ilintilidir.

Toplumlara sürekli varoluşsal düşmanlar gösterildiğinde; askeri harcamaları artırmak ve güvenlik aygıtlarını büyütmek siyaseten çok daha kolay meşrulaştırılır.

İran Sonrası Amerika

İstanbul’da ayrıca, 2026 yılındaki İran geriliminin ardından Amerika Birleşik Devletleri’ni değerlendirirken, mutlak ve sınırsız Amerikan gücünü ima eden geleneksel kabullerin ötesine geçilmesi gerektiğini dile getirdik.

Söz konusu çatışma, iktisadi ve stratejik zaafları gün yüzüne çıkardı.

Hürmüz Boğazı, hükümetleri ve şirketleri alternatif rotalar ile yeni tedarik kaynakları aramaya sevk eden küresel ticaret kesintilerinin ortasında, dünya enerji piyasaları bakımından kritik bir stratejik baskı unsuru olarak belirdi.

Bunun sonuçları, başta Avrupa olmak üzere dünya genelinde petrol fiyatlarına ve enerji maliyetlerine doğrudan yansıdı.

Bu tablo Amerikan gücünün yok olduğu anlamına gelmiyor; fakat askeri kudretin artık mutlak stratejik kontrolle eşanlamlı sayılamayacağını açıkça gösteriyor.

Çin, Rusya, ASEAN, İran ve diğer iktisadi-diplomatik nüfuz merkezlerinin yükselişi, uluslararası nizamı çok daha karmaşık ve çok merkezli bir yapıya kavuşturdu.

Avrupa, Asya, Orta Doğu ve Kuzey Amerika’dan gelen sesleri buluşturan; çok kutupluluğu ve küresel sistemdeki yapısal dönüşümü doğrudan gündemine alan East-West Forum da bu hakikati bizzat teyit etti.

Amerika İçeriden Değişiyor

Amerikan siyasetinin iç dinamikleri de aynı ölçüde dikkati hak ediyor.

New York’ta Zohran Mamdani, Michigan’da ise Abdul El-Sayed gibi figürlerin öne çıkışı; gelir adaletsizliği, dış politika, sağlık sistemi, kimlik meseleleri ve yerleşik iktisadi-siyasi odakların tahakkümü etrafında süregelen iç tartışmalardaki değişimi yansıtıyor.

Bu isimlerin siyasi serüveni, Birleşik Devletler’in geleceğinin şimdiden çizildiği şeklinde yorumlanmamalıdır.

Yine de savaşların maliyeti, ABD’nin İsrail yaklaşımı, gelir adaletsizliği ve genç, çoğulcu kuşakların siyasi tesiri gibi bir vakitler tali sayılan meselelerin, Amerikan siyasetinin merkezine nasıl taşındığını somut biçimde sergiliyorlar.

Doğu-Batı diyaloğunun yalnızca dışişleri bakanlıkları veya askeri koridorlarla sınırlı kalamayacağının bir diğer sebebi de budur.

Diyalog İçin Bir Akşam Yemeği

Forumun hafızalarda yer eden anlarından biri de 25 Eylül Cuma akşamı, konuşmacılar ve katılımcılar onuruna Türk-Çin Dostluk Vakfı Başkanı Sayın Hasan Çapan ile Vakıf Başkan Yardımcısı Büyükelçi Sayın Ersin Erçin’in ev sahipliğinde verilen özel akşam yemeğiydi.

Gösterdikleri alicenaplık, dostluk ve destek için her iki isme de en içten şükranlarımızı sunarız.

Bu buluşma sade bir akşam yemeğinin çok ötesindeydi; katılımcılar arasında şahsi temasların gelişmesine, fikir teatisine ve dostlukların pekişmesine zemin hazırlayarak resmi konferanslarda kimi zaman eksikliği hissedilen insani diplomasiyi mümkün kıldı.

Hakiki diyalog her zaman konferans kürsülerinde başlamaz.

Çoğu kez, samimi bir masanın etrafında filizlenir.

İstanbul’un Verdiği Büyük Mesaj

İlk East-West Forum, bir tartışmanın sonu değil, bir diyaloğun başlangıcı olarak görülmelidir.

Forum heyeti, bu inisiyatifi İstanbul merkezli yıllık bir zirveye dönüştürme, uzman çalışma grupları kurma, bir East-West Forum ağı örme ve fikri müzakereleri iktisadi işbirlikleriyle tahkim edecek bir iş konseyi oluşturma vizyonunu şimdiden ortaya koydu.

Nihayetinde bu çaba, forumun sağlayacağı en mühim kazanımlardan birine dönüşebilir.

Hürmüz Boğazı çevresindeki gerilim dahil olmak üzere mevcut çatışmaların ardından şekillenecek dünya; ateşkes metinlerinden çok daha fazlasına ihtiyaç duyacaktır.

Bu yeni dönem; güvenlik, enerji, egemenlik, kalkınma, teknoloji ve bir arada yaşama zemininde yepyeni bir müzakereyi mecburi kılıyor.

İstanbul, böylesi bir diyalog için eşsiz bir kavşak noktasıdır. Hatta katılımcılardan biri, Birleşmiş Milletler de dahil olmak üzere uluslararası örgütlerin merkezlerinin İstanbul’a taşınması fikrini dile getirdi.

Asırlar boyunca şehir, bütünüyle hiçbirine mal olmadan iki kıtanın tam ortasında dimdik durdu.

East-West Forum da aynı ilkeyi takip edebilir: Medeniyetlerden birini diğerine tercih etmek yerine; Doğu ile Batı’nın ihtilaflarını kalıcı bir çatışmaya dönüştürmeksizin açıkça konuşabileceği müşterek bir alan açmak.

İşte bu sebeple İstanbul’daki buluşmayı güçlü bir niyet beyanı olarak değerlendiriyoruz.

Bu, farklılıkları yok sayma girişimi değildi.

Farklılıklara rağmen diyaloğu mümkün kılma çabasıydı.

Vekalet savaşlarının doğrudan çatışmalara evrilme riskinin arttığı bir evrede bu buluşma; dünyanın bugün girişebileceği en mühim siyasi diyaloglar arasında yer almaktadır.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English