Bizi Takip Edin

Dünya Basını

Sovyet Gürcistanı’nı yeniden düşünmek

Yayınlanma

Çevirmen notu: Aşağıda çevirisini bulacağınız, Gürcistan kökenli Sopiko Japaridze tarafından kaleme alınan metin, hem Sovyet Gürcistanı’nın günümüz liberal anlatıları içindeki temsiline hem de bu anlatının bilgi üretimindeki ideolojik önkabullerine yöneltilmiş güçlü bir eleştirel müdahale niteliği taşıyor. Yazar, bir zamanlar kendisinin de içselleştirdiği antikomünist çerçeveyi yerinden gözlem ve doğrudan tanıklıklar aracılığıyla çözerek, Sovyet deneyiminin toplumsal gerçekliğini bugünün post-Sovyet liberal tahayyüllerinden ayırıyor. Japaridze’nin saha gözlemleri, antikomünist söylemin “otoriter devlet” imgesine sıkıştırdığı bütün bir Sovyet deneyiminin, aslında emek, toplumsal refah, insan onuru ve kamusal sorumluluk etrafında örülmüş bir maddi ve ahlaki dünyanın izlerini taşıdığını gösteriyor. Bu anlamda, “nostalji” kategorisiyle değersizleştirilen halk hafızası, bir hakikat olarak yeniden konumlanıyor.

Öte yandan tüm bunlar sadece Sovyet Gürcistanı’nı değil, genel olarak sosyalist devlet deneyimleri üzerine üretilmiş bilginin epistemolojik statüsüne yönelik bir yeniden düşünme çağrısı olarak da okunmalı. Zira Soğuk Savaş boyunca inşa edilen “totaliterlik” söyleminin hâlâ tarih yazımının kurucu çerçevesi olarak işlediği bir dönemde, tarihsel maddeciliğin yöntemsel ufkundan, yani toplumsal süreçleri üretim ilişkileri, maddi koşullar ve sınıfsal konumlar üzerinden düşünme yetisinden, beslenen her girişim, eleştirel tarih anlayışı açısından da son derece kıymetli.


Sovyet Gürcistanı’nı Neden Yeniden Düşünmeli?

Sopiko Japaridze
MR Online
15 Aralık 2023
Çev. Leman Meral Ünal

Birkaç yıl önce arkadaşlarımla vakit geçirirken bir oyun oynamaya karar verdik. “Hitler Kim?” kartlarını içeren bu oyun, “Mafya Gecesi”ne benziyordu. Önce kartlar dağıtılıyor, bir kişi “Hitler” kartını alıyor ve biz de sohbet yoluyla bu kişinin kimliğini bulmaya çalışıyorduk.¹ Gürcistan’da popüler olan klasik “Mafya” oyununun bir uyarlamasıydı bu. “İyiler” yani “liberaller”, üzerinde orak-çekiç yerine güvercin bulunan, fakat Sovyetler Birliği armasını andıran bir sembolle temsil ediliyordu. Oyun, liberalleri “kötücül” faşistlerin karşısında konumlandırıyordu. Ne var ki oyuna katılan gençlerin hiçbiri, faşizmin İkinci Dünya Savaşı’ndaki yenilgisinde Sovyetler Birliği’nin oynadığı merkezi rolden haberdar değildi. Bu oyun, Sovyet tarihinin çarpıtılması ve yeniden yazılmasına katkıda bulunan çok sayıdaki açık, nüanslı ve örtük propaganda biçimlerinden sadece biriydi. Bu anlatı, nüfuzlu kişiler, hikâyeler, anlatılar, bayramlar, kitaplar, filmler ve sivil toplum kuruluşları aracılığıyla sürekli olarak yeniden üretilmeye ve pekiştirilmeye devam ediyor.

Aslına bakılırsa ben de antikomünist tarih anlatılarından etkilenmiştim. Sovyetler Birliği, hemen her zaman yurttaşlarına karşı kayıtsız, o uçsuz bucaksızlığıyla insanlık dışı bir devlet olarak tasvir ediliyordu; bu tasvir ki, ortaokuldan itibaren eğitim müfredatımıza girmiş olan distopik romanları anımsatır. Üstelik ABD’deki antikomünist sosyalist çevrelerde “eğitilmiş”tim; Sovyetler Birliği’ni başarısız bir proje olarak ezberlemiştim (Benim içinde yer aldığım her eğilim, devrime ihanetin yaşandığı yıl olarak farklı bir yıl belirliyordu mesela). Ancak 1990’larda savaşlar ve şiddet nedeniyle göç ettiğim ABD’den Gürcistan’a döndüğümde, bambaşka bir perspektifle karşılaştım.

Gürcülerin hemen her yerde söyledikleri şey, [asıl] mevcut devletin halkını ihmal ettiğiydi; Sovyetler Birliği döneminde yurttaşlara gösterilen özen ise bambaşkaydı. Hatta antikomünist liberaller bile, katıldığım çevre eylemlerinde bitmek bilmeyen inşaatlara ve ekolojik tahribatlara karşı çıkarken Sovyet standartlarına ve araştırmalarına atıfta bulunuyordu. Örneğin, o dönemlerde belli bir yüksekliğin üzerindeki binaların insan sağlığına zararlı kabul edildiğini, bunun güneş ışığı ve zeminin sağlamlığı gibi unsurlarla gerekçelendirildiğini hatırlatıyorlardı. Yurttaşların koruması için son derece katı düzenlemeler mevcuttu.

Gürcistan’daki maden kasabalarını incelemeye başladığımdaysa çok daha çıplak bir gerçekle karşılaştım. Sakinler, duvarları kömür isiyle kaplanmış apartmanları gösteriyor, oyun alanlarında kül soluyan çocukları anlatıyorlardı. Başlangıçta, bunu Sovyetlerin halkı değil, sanayi üretimini önceleyen anlayışıyla ilişkilendirme eğilimindeydim. Fakat yerel halk bu varsayımıma kesinkes itiraz etmişti. Sovyetler Birliği döneminde, yerleşim alanlarının yakınında kömür yakmanın yasak olduğunu, bugünkü gibi açıkta depolama uygulamalarının ise tamamen yasa dışı olduğunu söylediler. Mevcut sorunların Sovyet döneminde var olmadığı konusunda ısrarcıydılar.

Ne yazık ki, Sovyet sonrası dönemdeki madencilik uygulamaları nedeniyle çok sayıda önlenebilir ölüm yaşandı. Madencilerle yaptığım görüşmeler, tüyler ürpertici bir gerçeği ortaya koyuyordu. Son yıllarda sık sık patlamaların yaşandığı bir bölge, daha önce yaşanan bir patlama sonrası, 1970’lerde, Sovyetler Birliği döneminde, mühürlenmişti. Çok tehlikeli olduğu gerekçesiyle burada madencilik faaliyeti yürütmek yasaktı. Bugün ise o alanın sahibi olan özel şirket, mühürleri sökerek yeniden faaliyete geçmişti, üstelik ölümcül sonuçlar pahasına. Bu ölümlerin tamamen önlenebilir nitelikte olduğunu anlamalıyız, kömüre kolay erişim uğruna gösterilen umursamazlığın bir sonucu olarak…

Altın madenciliğiyle bilinen Kazreti kasabasında yaşayanlar da benzer şekilde bugünkü yaşamlarına dair kasvetli bir tablo çizdiler. Aslında başta, buranın Sovyet döneminden bu yana madenciliğin merkezlerinden biri olmasının, kasaba halkının can sıkıntısı, aşırı çalışma ve yoğun kirlilikten yakınmasını açıklayabileceğini düşündüm, fakat yerel halk, Sovyet döneminde yaşamın çok daha canlı olduğunu anlattı. Hareketli bir gece hayatı, bolca spor etkinliği ve Tiflis’e ya da Sovyetler Birliği’nin dört bir yanına uygun fiyatlarla seyahat imkânlarından özlemle bahsettiler. Spor, toplumsal yaşamlarında çok önemli bir yer tutuyordu, küçük kasabalardan büyük şehirlere kadar sürekli etkinlikler düzenleniyordu. Bu kasabalardaki teknik okullar, ek sakinler getirerek dinamik bir sosyal doku yaratıyordu.

Kasaba sakinlerinin anlatımlarına göre, insanlar yalnızca sosyal açıdan değil, fiziksel olarak da daha sağlıklı ve daha güçlüydüler. Madenciliğin beden üzerindeki yıpratıcı etkileri göz önüne alınarak her işçiye fazladan gıda ve besin takviyesi sağlanıyordu. Gıda ve beslenme hem işçiler hem de çocuklar için en temel öncelikler arasındaydı. Doğru beslenmenin sağlanması için özverili çabalar mevcuttu. İşte geçmiş ile bugün arasındaki bu keskin tezat, kasabanın yaşam kalitesinde zaman içinde yaşanan büyük değişimi de görünür kılıyordu.

Manganez madenciliği yapılan bu kasabada madenciler, bugün on iki saatlik ağır vardiyalara katlanmak zorundalar. Oysa Sovyet döneminde, yeraltında uzun süre çalışmanın bedensel etkilerini dikkate alan katı düzenlemeler uyarınca çalışma süresi yedi saatle sınırlandırılmıştı. İşçilerin refahını önceliklendirmeyi amaçlayan bu koruyucu önlem, günümüzde tamamen aşınmış durumda, kota sistemi denilen şey ise tersine, uzun çalışma günlerini teşvik ediyor. Bir madencinin eşi tarafından söylenen şu söz her şeyin özeti belki de: “Bizden Sovyetler döneminde olduğu gibi kotaları tutturmamızı bekliyorlar ama o dönemin sunduğu hiçbir imkânı, hiçbir güvenceyi vermiyorlar.”

Kömür madenlerinin patlatılmasından sorumlu bir işçi, bir kolunu kaybettiği travmatik bir iş kazasını anlattı keza. Sağlık ekiplerinin son derece yavaş şekilde, tam bir saat sonra olay yerine ulaştığını söyledi. Özelleştirme nedeniyle kapanan hastaneler yüzünden en yakın hastanenin artık oldukça uzakta bulunması, tedavi sürecini birkaç saat daha uzatmıştı. Sovyet sonrası dönemdeki liberalizasyon süreci boyunca işçi sağlığı ve iş güvenliği standartlarının aşınması, gerçekleştirdiğim mülakatlarda tekrar tekrar karşıma çıkan bir diğer sarsıcı örüntüydü.

Bir zamanların bu capcanlı kasabası, bugün güvencesiz madencilik faaliyetlerinden, yoğun kirlilikten ve çaresizliğe sürüklenmiş bir halktan ibaret. Bölge halkı, ekonomik çaresizliğin ve kirlenmenin ulaştığı boyutu gözler önüne serer biçimde, evlerinin bahçelerinde mangan kazmaya başlamış. Madencilik sektörü dışında da, bir zamanların gelişkin sanayilerinin çökmesi, kasabayı dizginsiz özelleştirmenin yıkıcı sonuçlarıyla baş başa bırakmış. Yaşananlar bölge sakinlerinin hem refahını hem de güvenliğini derinden sarsmış durumda.

Ve tabii 2000’li yılların radikal liberalizasyon sürecinden bu yana, meslek hastalıkları uzmanlarının rolü de yalnızca sembolik bir düzeye indirgenmiş durumda. Zira bu dönem, emek kurumları ve sosyal kurumların topyekûn yıkımı, artan oranlı vergilendirmenin yasaklanması ve komünizm ile komünist sembollerin kriminalize edilmesiyle karakterize ediliyor. Sovyetler Birliği döneminde, her yıl yaklaşık iki yüz kadar meslek hastalığı vakası tespit edilirdi. Oysa son yıllarda tek bir tanı dahi konmamış. Meslek Hastalıkları Enstitüsü’nün son kalıntılarının başındaki yönetici, birkaç yıl önce iki tanı koyduğunu ve bu nedenle şirketten tehditler aldığını açıklamıştı. Bir zamanlar hayati önem taşıyan bu kurum, bugün işlevsiz hâlde, onlarca yıllık emek güvenliği ve çalışma koşulları araştırmaları ise ne yenilerini yürütebiliyor ne de tanı koyabiliyor.

Örneğin enstitü müdürü çok açık bir şekilde şöyle dedi: “Bana deli diyeceksiniz ama en iyi iş sağlığı ve işçi güvenliği komünizm dönemindeydi.” Ona deli olmadığını söyledim. Mesleki amaçlarının anlamını ve kamusal rollerini yitirmiş, fakat emekleriyle kurdukları kimlik bağı hâlâ canlı olan bu uzmanlar, bugün harap bir binada toplanıp kahve içiyor ve geçmişi konuşuyorlar.

Ancak Gürcistan’ın tarihine ve Sovyet geçmişine dair daha incelikli, kanıta dayalı bir tartışma yürütmeye çalışan hem yerel halktan hem de dışarıdan bazı insanlar hala var ve farklı bir perspektif sunuyorlar. Aslına bakılırsa bu kişilerin pek çoğu, abartılı aşırı milliyetçi anlatıların tetiklediği tarih projelerine müdahil olmak üzere gelmişlerdi. Fakat, ne yazık ki bu tartışmalar, halkın Sovyetler Birliği üzerine daha nüanslı bir değerlendirmeye açık ve istekli olmasına rağmen, hâkim iletişim kanallarına nüfuz etmekte zorlanıyor.

Sovyetler Birliği döneminde büyümüş olanların kayda değer bir kısmı, hatta çoğunluğu, bu geçmişe olumlu, hatta sevgi dolu bir bakışla yaklaşıyor. Yine de bu duygular, Gürcistan’daki hâkim propaganda aygıtı tarafından sistematik biçimde marjinalleştiriliyor ve değersizleştiriliyor. Herhangi birisi Sovyetler Birliği’nin olumlu bir yönünü dile getirdiğinde, önce çevresine temkinli bir bakış atıyor, çünkü sözlerinin istenmeyen bir yere çekilmesinden çekiniyor. On yıllar boyunca bu tür görüşlerini bir biçimde ifade edebilmiş insanlar, antikomünist liberal ve muhafazakâr kesimler tarafından küçümsendi, hislerine “nostalji” damgası basıldı ve çocuksu bir saflıkla itham edildiler.

Gürcistan’daki hâkim anti-Sovyet anlatı, herkesi etkisi altına alan bir sihir gibidir; nüanslar ve olgular, sanki sadece profesyonellere ya da marjinalleştirilmiş kesimlere aitmiş gibi görünür. Oysa uzmanlar ve akademisyenler, bilhassa günümüz Gürcistan’ı bağlamında, bu yıkıcı aşırı milliyetçi anlatılara karşı koyabilecek potansiyele sahipler. Ancak propaganda; kurumlar, hibe fonları, devlet destekli hafıza politikaları, ulusal ve bölgesel kuruluşlar gibi yapısal desteklerle beslendiği için, bu “büyülü çember”in içindekilerin statülerini tehlikeye atmak istememeleri gayet anlaşılır. Gerçeği kabul ederek başlayalım, akademisyenler cesaretleriyle tanınmazlar. İşte tam da bu noktada, biz sosyalistlerin bu sorumluluğu üstlenmesi gerekir.

Batılı sosyalistlerin epey uzun bir süredir kendilerini Sovyetler Birliği’nden kamusal olarak ayrıştırmaları (“Hayır hayır, biz o türden sosyalistler değiliz!”) olağan bir refleks hâline gelmiş olsa da, Sovyetler Birliği tarihini hem eski hem yeni gerçeklikler ışığında yeniden değerlendirme görevi hâlâ yakıcı biçimde ortada duruyor. Soğuk Savaş döneminde ideolojik bir silah haline getirilmiş anıların ötesine geçerek, onu bizzat yaşamış insanların deneyimlerini ve ardından gelen toplumsal-siyasal sonuçları analiz etmek de aynı ölçüde önemlidir.

Sovyetler Birliği kapitalizme en büyük tehdidi, “başka bir dünyanın gerçekten mümkün olduğu” fikrini somut şekilde temsil eden bir evrensel vizyonu hayata geçirmekle oluşturdu. Öyle ki bugün protestolardaki sloganlarda karşımıza çıkan ve çoğu kez içi boşaltılmış bir yankıya dönüşmüş olan iddialar, o dönemin maddi gerçekliğiydi. Girişim, Sovyetler Birliği’nin farklı dönemlerinde çeşitli açılardan başarısız olsa dahi, onun varlığı başka coğrafyalarda daha cüretkâr ütopyacı projelere ilham verdi.

Sovyetler Birliği, aynı zamanda dekolonizasyon sürecinin en önemli maddi destekçilerinden biriydi ve onun yokluğu bu anlamda da tüm dünyada hissedilmeye devam ediyor. Zira günümüzün hâkim kalkınma anlatısı, herhangi bir alternatif sunmayıp ilişkileri merkez ve çevre üzerinden okuyarak o ikiliği yeniden üretiyor. Öyle ki bu boşluk, sadece jeopolitik ilişkileri değil, edebiyatı, sanatı, müziği ve insanlar arası ilişki ve bağları da etkiliyor. Eski Sovyet yurttaşları birbiriyle yeniden temas kurma imkânlarından yoksun bırakılmış, Üçüncü Dünya ise bir zamanlar güçlü olan Sovyet varlığıyla artık ilişkilenmiyor. Bugün post-Sovyet elitler, yalnızca Avrupa ile bağlantılılar ve kendilerini sıradan halkın geri kalanından bilinçli biçimde ayrı tutuyorlar.

Sovyet deneyimi popüler imgelemde yalnızca şiddet ve baskı üzerinden ele alınmasına rağmen, Sovyetler Birliği içinde yeniden değerlendirilmesi gereken sayısız başarılı toplumsal ve ekonomik deneyim var. Bu nedenle, Sovyet geçmişinin günümüzde giderek daha fazla şeytanlaştırılması ve çarpıtılması sürpriz değil; örneğin “Kara Kurdele Günü” gibi yeni uydurulmuş anma günlerinde ve Avrupa genelinde yapılan haksız “faşizm” kıyaslarında bu eğilim açıkça kendini gösteriyor. Yine faşizmi yenmek için hayatlarını gözlerini kırpmadan feda eden sayısız savaşçının -benim dedelerim gibi- bugün faşistlerle bir tutulması da öyle keza… Oysa faşizm, tarihsel olarak sosyalizme karşı bir tepki olarak doğmuştu, fakat şimdi biraz da paradoksal şekilde liberalizmin zıddıymış gibi yeniden çerçeveleniyor.

Sovyetler Birliği üzerine yapılan tartışmaların “nostalji”ye indirgenmesi, aslında çok daha derin bir sorunun belirtisi. Sovyetler Birliği hakkında daha derinlikli ve nüanslı tartışmalar artık maalesef yalnızca uzman çevrelere sıkışmış durumda. İnsanlar bilgi birikimlerini kullanarak yeni bir toplumun inşası için harekete geçemediklerinde, yani kendilerini geçmişin kalıntıları olarak, yavaş yavaş yok olmaya bırakılmış hissettiklerinde, sığınabilecekleri tek yer, dostlarıyla ya da eski meslektaşlarıyla yaptıkları özel sohbetler olabiliyor. Yani anılarını ve içgörülerini daha küçük, daha kişisel çevrelerde paylaşmaya mahkûm edilmişler. Bu durum, geçmişin bilgeliğini ve deneyimlerini toplumsal ilerleme anlatısına entegre etme konusundaki daha geniş bir yapısal tıkanıklığın göstergesi.

Bu marjinalleştirmeye bir yanıt olarak, “Sovyet nostaljistleri” olarak adlandırılan ve çoğu kez toplumsal olarak dışlanmış kişiler, Sovyetler Birliği hafızasını özel alanda koruma yoluyla direniyorlar. Bilgi ve deneyimleri kenara itilen bu kesim için, bu durum incelikli bir meydan okuma eylemi hâlini alıyor. Salt nostaljiden daha fazlasını barındıran bir geçmiş vizyonunu sürdürme yöntemi, toplumun dışına itilmeye karşı sessiz bir protesto…Bu sessiz hatırlama, bireysel ilişkilerle sınırlı kalsa da, anlatının şekillenmesinde kendi değerlerini ısrarla ortaya koyma biçimi olarak da okunabilir. Sovyet dönemindeki “iyi zamanları” anmaya adanmış sayısız Facebook sayfası bu sessiz direnişin dijital uzantısını oluşturuyor. Bu paylaşımlarda sıkça yinelenen “Tiflis bir zamanlar bir ilişkiden ibaretti,” sözleri Sovyet Gürcistanı’nın başkentinde insanlar arasındaki şefkatin, dayanışmanın ve insani yakınlığın özünü yakalayan bir ifade gerçekten de. Zira o günlerin Tiflis’i sadece bir coğrafi mekân değil, insanların birbirine hakiki bir özenle bağlandığı bir toplumsallığın adıydı, günümüzle keskin bir tezatlık oluşturan samimi ve derin bir toplumsal bağ.

İnsanlar çoğu kez güçsüz olduklarına inandıkları için kendi güçlerinden vazgeçerler. Komünizm korkusu ve onun insanları başka bir dünya için harekete geçirme potansiyeli, kapitalist restorasyon sırasında arka arkaya çıkarılan komünizm karşıtı yasalarda kendini gösteriyor. Onu gömmek ve şeytanlaştırmak için otuz yıl süren çabalara rağmen, komünizmin direnci hâlâ kırılamadı. Bu süregelen mücadele, kapitalist ideolojinin savunucuları arasındaki, statükoya meydan okuyan bir vizyonun kalıcı gücünü ve cazibesinden duydukları derin endişeyi yansıtıyor. Sosyalistler, Sovyet deneyimini toptan bir başarısızlık olarak reddetmemelidir. Sovyet Gürcistan’ını yalnızca bir nostalji nesnesine indirgememenin zorunluluğundan hareketle Bryan Gigantino ile birlikte Reimagining Soviet Georgia [Sovyet Gürcistan’ı Yeniden Düşünmek] adlı bir podcast başlattık. Amacımız, Sovyet Gürcistan’ını geçmişe gömmek değil, onu dünyaya dair yeni tahayyülleri şekillendirebilecek dinamik bir güç hâline getirmek. Bu podcast, Sovyet dönemini, şeytanlaştırmalardan ve faşizmle dayanaksız biçimde ilişkilendiren söylemlerden kurtararak, ilham verici bir hatırlamaya dönüştürmeyi hedefliyor. Akademik tartışmaların ötesine geçerek, Sovyet geçmişi hakkında sadece yemek masası etrafında anılar yad etmenin dışında yeni bir cephe daha açılması gerektiğine yürekten inanıyoruz.


¹ Yazarın bahsettiği bu sosyal tahmin oyunu, Türkiye’de özellikle gençler arasında toplu buluşmalarda sıkça oynanan “vampir-köylü” oyununun yerel varyantlarından biridir. (Ç.N)

Dünya Basını

Prof. Diesen: ABD sadece zaman kazanıyor, İran’ı yok etme hedefi değişmedi

Yayınlanma

Norveçli siyaset bilimci Profesör Glenn Diesen, Ukrayna ve İran savaşlarını değerlendirdi. Batı’nın askeri ve diplomatik stratejilerine dair yorum yapan Diesen, ABD ile müttefiklerinin yenilgiyi kabul etmek yerine dünyayı nükleer felaketin eşiğine sürüklediğini belirtti.

Norveç Güneydoğu Üniversitesi Öğretim Üyesi Profesör Glenn Diesen, küresel yayıncı Mario Nawfal’a verdiği mülakatta, Rusya-Ukrayna savaşı ve Ortadoğu’daki son gelişmeleri değerlendirdi.

Diesen, Batı ittifakının Ukrayna’da ve İran karşısında stratejik bir yenilgi aldığını, ancak bu mağlubiyeti kabul etmek istemeyen karar vericilerin dünyayı nükleer bir felaketin eşiğine getirdiğini belirtti.

Batı medyasının tek taraflı yayıncılık yaptığını ve gerçek analizlerin yerini savaş propagandasının aldığını belirten Norveçli siyaset bilimci, sahada yaşanan askeri gerçeklerin diplomatik belgelerde açıkça görüldüğünü ifade etti.

“Ukrayna’nın tek çaresi NATO’yu doğrudan savaşın içine çekmektir”

Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy’nin Belarus’a yönelik askeri teçhizatını sınırdan çekmesi yönündeki ültimatomunu ve aksi takdirde bu ülkeyi vurma tehdidini değerlendiren Profesör Glenn Diesen, Ukrayna ordusunun cephedeki durumunun kötüye gittiğini belirtti.

Diesen, bu hamlenin arkasındaki mantığı şu sözlerle açıkladı:

“İşler Ukrayna için hiç iyi gitmiyor. Zelenskiy’nin ana hedefi, bu durumu kurtarabilmek için NATO’yu doğrudan savaşın içine çekmek. Bu benim kişisel değerlendirmem ancak eğer Ukrayna Belarus’a saldırırsa, Belarus da Ukrayna’ya misilleme yapacaktır. İlk bakışta savaşı bu şekilde genişletmek korkunç bir fikir gibi görünebilir. Ancak NATO ülkelerinin Belarus’u vurma eşiği, Rusya’yı doğrudan vurma eşiğine kıyasla çok daha düşüktür. Belarus vurulursa, bu durum NATO ülkelerini savaşın bir adım daha içine sokmanın bir yolu haline gelir. Avrupalılar zaten Moskova’ya yapılan son saldırıda da görüldüğü üzere büyük adımlar atıyorlar. NATO bu savaşın içine çekiliyor ve bu durum çatışmayı daha da yoğunlaştırmanın bir yolu olabilir.”

Savaşın kritik bir aşamaya geldiğini ve Ukrayna’nın kaybetme noktasına yaklaştığını vurgulayan Diesen, bu durumun yaratacağı tehlikelere dikkat çekerek şunları söyledi:

“Yıllardır söylediğim gibi, savaş Ukrayna’nın kaybedeceği ya da sona ereceği kritik bir aşamaya geldiğinde iki şey yaşanacaktır. Birincisi, Ruslar aşırı öz güvene kapılıp çok pervasızca bir şey yapabilirler. İkincisi ise kaybeden taraf daha da çaresizleşecektir. Burada kaybeden taraf NATO ve Ukrayna’dır. Çaresizlik arttıkça, Avrupa’da devasa bir savaşın çıkma ihtimali de yükseliyor. Maalesef dünyanın en büyük nükleer gücüyle karşı karşıyayız ve bu durum çok hızlı bir şekilde çok kötü bir noktaya evrilebilir.”

“Moskova’ya yapılan bu kitlesel saldırıya Rusya çok büyük bir misillemeyle karşılık verecek”

Ukrayna’nın son dönemde Moskova’daki petrol altyapısını hedef alan insansız hava aracı saldırılarına da değinen Profesör Diesen, bu saldırıların benzersiz bir nitelik taşıdığını ifade etti.

Rusya’nın başkentine yönelik bu düzeyde bir saldırının daha önce görülmediğini belirten Diesen, Batı’nın tırmandırma politikasını şu verilerle aktardı:

“Rusya’nın başkentine yönelik bu boyutta bir saldırı benzeri görülmemiş bir olaydır. Geçen yıl Rusya’nın nükleer saldırı erken uyarı sistemlerine ve nükleer misilleme kabiliyetine sahip nükleer bombardıman uçaklarına yönelik saldırılar gördük. NATO, gerilimi tırmandırmak için zaten çok ileri gitti. Moskova’ya yapılan bu kitlesel saldırıya Rusya’nın çok büyük bir misillemeyle karşılık vereceğini tahmin ediyorum. Ukraynalılara bunun bedelini ödeteceklerdir ancak bu muhtemelen yanlış bir hedeftir. Çünkü NATO hiçbir şey kaybetmiyor, Ukraynalıların kayıplarını önemsemiyorlar ve savaşı Ukraynalılar üzerinden yürütüyorlar. Rusya sadece Ukrayna’ya misilleme yaptığı sürece, bu durum NATO için bir caydırıcılık oluşturmuyor.”

Diesen, Rusya’nın askeri doktrininde ve stratejisinde gelinen son aşamayı ise şu şekilde özetledi:

“Ruslar bir noktada, başkentlerine yönelik bu tür kitlesel saldırıların önüne geçmek ve net kırmızı çizgiler çekmek için bir NATO ülkesini doğrudan vurmak zorunda oldukları sonucuna varacaklardır. Bu durum NATO ile nükleer savaş riskini barındırıyor ancak bunu yapmazlarsa NATO yarın ne yapacak? Artık hiçbir caydırıcılık kalmadı. Rusya zayıf görünüyor ve bugüne kadar gösterdiği tüm itidalli yaklaşım Batı tarafından bir zayıflık olarak yorumlandı. Rusya’nın neden itidalli davrandığının anlaşılması gerekiyor. Çünkü bir kez bir NATO ülkesini vurduklarında, tırmanma merdivenini kontrol etmek ve sınırları belirledikten sonra gerilimi düşürecek bir yol bulmak son derece zor olacaktır. Rusya misilleme yapmaya karar verdiğinde, gerilimi kontrol altında tutma düşüncesi bir illüzyona dönüşecek, durum kontrolden çıkacak ve en azından bazı taktiksel nükleer silahların kullanılmasını bekleyebiliriz.”

“ABD sadece zaman kazanıyor, İran’ı yok etme hedefi değişmedi”

ABD ile İran arasında imzalanan mutabakat zaptını değerlendiren Profesör Glenn Diesen, bu anlaşmanın tam anlamıyla uygulanacağına inanmadığını belirtti. Washington yönetiminin yakıt sıkıntısı ve ekonomik baskılar nedeniyle zaman kazanmaya çalıştığını savunan Diesen, şu analizi paylaştı:

“Bu mutabakatın tamamen uygulanacağını düşünmüyorum. Amerikalılar sadece zaman kazanmaya çalışıyor. Donald Trump’ın da ifade ettiği gibi, esasen bir teslimiyet belgesi niteliğinde olan bu anlaşmayı imzalamalarının nedeni, yakıtlarının tükeniyor olması ve başka seçeneklerinin kalmamasıdır. Amerikalılar bu süreçte İranlıları oyalayarak durumu sürdürmeye, bazı gemilerini geçirmeye ve azalan petrol rezervlerini yeniden doldurmaya çalışacaklardır. Sonrasında ise istemeyerek de olsa savaşa geri döneceklerini tahmin ediyorum. Çünkü ABD’de İran ile barış içinde yan yana yaşama arzusu bulunmuyor. Hedef hala aynıdır: İran yok edilmeli, ekonomisi zayıflatılmalı, hükümeti devrilmeli ve toplumu istikrarsızlaştırılmalıdır. ABD küresel hegemonik güvenlik stratejisinden vazgeçmedikçe ve İran’ın Orta Doğu’daki ana güç haline geleceği çok kutuplu bir dünyayı kabul etmedikçe, bu anlaşmayı gerçek anlamda uygulamasını mümkün görmüyorum.”

Anlaşmanın içeriğine bakıldığında ABD’nin hiçbir kazanım elde edemediğini, aksine İran’ın tüm taleplerinin kabul edildiğini belirten Diesen, yenilginin belgesini şu detaylarla açıkladı:

“Mutabakat, ABD’nin ilk 30 gün içinde deniz ablukasından vazgeçmesini öngörüyor. İran’ın ticari gemilerden ücret almaması kuralı ise sadece 60 gün için geçerli. Bu süre İran’ın petrolünü sevk etmesine ve nefes almasına olanak tanıyacak. 60 günün ardından İran çevre veya seyrüsefer güvenliği gerekçesiyle boğaz geçişlerinden ücret almaya başlayabilecek. Daha da önemlisi, Trump son günlerde İran’ın ABD’den tek bir kuruş bile alamayacağını söylüyordu ancak mutabakatın altıncı maddesinde, ABD ve ortaklarının İran’ın yeniden inşası ve ekonomik kalkınması için en az 300 milyar dolarlık bir plan hazırlaması gerektiği açıkça belirtiliyor. Yani ABD kırdığı şeyi onarmak zorunda kalacak. ABD’nin bunu gerçekten yapacağını hayal etmek zor. İran’ın nükleer programından, Yemen, Hizbullah veya Hamas ile olan ortaklıklarından vazgeçmesi gibi ABD’nin istediği hiçbir unsur bu listede yer almıyor. İran her şeyi alıyor, ABD ise hiçbir şey. Bu haksız görünebilir ancak yenilgi tam olarak böyle bir şeydir. Son aylarda medyadaki propagandacılar Amerika’nın kazandığını ve İran donanmasının denizin dibinde olduğunu söylüyordu. Eğer bu doğru olsaydı, imzalanan mutabakat metni bu şekilde görünmezdi.”

“Batı medyasında analiz yok, her şey savaş propagandasından ibaret”

Batı’daki entelektüel ortamı ve medyanın sansür mekanizmasını eleştiren Profesör Glenn Diesen, doğruları söyleyen akademisyenlerin ve gazetecilerin anında yaftalandığını ifade etti. Futbol maçı izler gibi taraf tutulduğunu belirten Diesen, eleştirilerini şu sözlerle dile getirdi:

“Batı’da tüm savaşlar hakkında konuşma biçimimiz artık bir futbol maçına benziyor. Eğer ‘İran kazanıyor’ derseniz, İran’ı desteklediğiniz iddia ediliyor. Eğer ‘Rusya kazanıyor’ derseniz, Rusya’nın taraftarı olmakla suçlanıyorsunuz. Her zaman Amerika’nın veya Ukrayna’nın kazandığını iddia etmek ve doğru tarafı desteklediğinizi göstermek zorundasınız. Sahada hiçbir analiz yok, her şey savaş propagandası ve anlatılardan ibaret. Rusya ile diplomasi yolunun tıkanmasının nedeni de herkesin ‘kışkırtılmamış işgal’ anlatısına bağlı kalmış olmasıdır. Diplomasi yapmanın, saldırganlığı ödüllendirmek anlamına geleceğini savunuyorlar. Oysa eski CIA Direktörü William Burns’ün yazdığı mektup gibi tonla kanıt var elimizde. Burns, Ukrayna’yı NATO’ya çekmeye çalışmanın Ukrayna’da bir iç savaşa yol açacağı ve Rusya’yı müdahale etmek zorunda bırakacağı konusunda açıkça uyarıda bulunmuştu. Batılı liderler bunun bir felaketle sonuçlanacağını önceden biliyorlardı. Ancak hükümeti devirdiler ve en öngörülebilir şey gerçekleşti. Şimdi ise herkes bu kışkırtılmamış işgal yalanına inanmak zorunda bırakılıyor. Gerçeklere yer kalmadı.”

Diesen, Rus diplomatların ve eski kamu görevlilerinin açıklamalarına da değinerek, Rusya’nın Birleşmiş Milletler Daimi Temsilci Yardımcısı Dmitri Polyanskiy gibi temkinli diplomatların bile nükleer savaş seçeneğinin artık bir tabu olmaktan çıktığını açıkça ifade ettiklerini sözlerine ekledi.

Körfez ülkelerinin de bu yenilgiyi gördüğünü belirten siyaset bilimci, “Körfez ülkeleri liderleri bu mutabakatı okuduğunda tek bir sonuca varacaklardır: İran kazandı. Bu durumda tüm güvenlik stratejilerini tek bir sepete, yani Amerika’nın sepetine koymaya devam edemezler. ABD’nin gerileyen bir güç olduğunu ve bölgede barış içinde yaşamak zorunda oldukları yeni gerçekliği kabul edeceklerdir” diyerek sözlerini tamamladı.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

‘İran küresel ekonominin boğaz noktalarını silaha dönüştürdü’

Yayınlanma

Cambridge Üniversitesi Queens’ College Başkanı, eski PIMCO Üst Yöneticisi ve Allianz Baş Ekonomi Danışmanı Mohamed A. El-Erian, yayıncı Mario Nawfal’a verdiği mülakatta İran-İsrail savaşının ve ABD’nin savaşa dahil olmasının küresel ekonomi üzerindeki etkilerini değerlendirdi. El-Erian, Hürmüz Boğazı’nın kapanmasının yalnızca enerji fiyatlarını değil, gübre ve gıda tedarikini de etkileyeceğini belirterek, “Bu savaşın uzun vadeli ekonomik sonuçları olacak ve bunlar olumlu sonuçlar değil” dedi

Cambridge Üniversitesi Queens’ College Başkanı, eski PIMCO Üst Yöneticisi ve Allianz Baş Ekonomi Danışmanı Mohamed A. El-Erian, yayıncı Mario Nawfal’a verdiği mülakatta İran-İsrail savaşı, Hürmüz Boğazı’ndaki gelişmeler, Çin’in küresel ekonomideki rolü, ABD dolarının geleceği, altın piyasası ve yapay zekanın ekonomik etkilerine ilişkin değerlendirmelerde bulundu.

Mülakatın başında Nawfal, savaşın başlangıcından bugüne kadar geçen sürece ilişkin genel bir değerlendirme istedi ve İran’ın İsrail’in Lübnan’daki faaliyetlerine tepki olarak Hürmüz Boğazı’nı yeniden kapattığını hatırlatarak bunun yeni dönemin kalıcı gerçeklerinden biri haline gelip gelmediğini sordu.

El-Erian, değerlendirmesine savaşın küresel ekonomi üzerindeki etkileriyle başladı. Ekonomiste göre savaşın ilk sonucu enerji sektöründe başlayan ve zamanla ekonominin tamamına yayılan bir enflasyon şoku oldu.

“Enerji fiyatlarındaki artış ekonominin tamamına yayılıyor”

El-Erian, “İlk etki, çok yoğunlaşmış biçimde başlayan bir enflasyon şokudur. Bu enerji sektöründe başlıyor ve ardından ekonominin geneline yayılıyor” dedi.

Enerji fiyatlarındaki yükselişin zincirleme sonuçlar doğurduğunu belirten El-Erian, “Enerji fiyatları yükseliyor, benzin ve dizel fiyatları artıyor, gıdanın marketlere taşınma maliyeti yükseliyor, gıda fiyatları artıyor ve süreç devam ediyor” ifadelerini kullandı.

Bu süreç dikkatli yönetilmezse fiyat artışlarının talebi zayıflatabileceğini söyleyen ekonomist, bunun da ekonomik büyümeden fedakarlık edilmesine yol açabileceğini belirtti.

Savaşın ikinci önemli etkisinin ABD ekonomisinin küresel sistemden elde ettiği avantajları zayıflatması olduğunu kaydeden El-Erian, ABD’nin küresel ekonomi içinde çok özel bir konuma sahip olduğunu ancak mevcut gelişmelerin bu konumu aşındırdığını söyledi.

ABD’nin savaşa kısa süreceği düşüncesiyle dahil edildiğini ifade eden El-Erian, özellikle Hürmüz Boğazı’nın kapanması durumuna ilişkin yeterli senaryo planlaması yapılmadığını belirtti.

“Boğazı kapattığınızda ekonomik etkiler yalnızca enerjiyle sınırlı kalmıyor. Gübreleri de etkiliyor. Bu nedenle altı ila dokuz ay içinde gıda fiyatlarında etkiler göreceğiz. Aynı zamanda tedarik zincirleri de bozuluyor” diyen El-Erian, savaşın beklenenden çok daha uzun süreli ekonomik sonuçlar doğuracağını söyledi.

ABD’nin enerji bağımsızlığı ve girişimci yapısı sayesinde diğer ülkelere kıyasla daha az zarar göreceğini belirten ekonomist, buna rağmen ülkenin savaş yaşanmamış olsaydı sahip olacağı ekonomik konumdan daha geride kalacağını ifade etti.

“İran çok önemli bir boğaz noktasını silaha dönüştürdü”

Nawfal’ın, ABD Başkanı Donald Trump’ın neden böyle büyük bir risk aldığı yönündeki sorusuna yanıt veren El-Erian, karar alma sürecinin ayrıntılarını bilmediğini ancak Trump’ın savaşın çok kısa süreceğine inandığının açık olduğunu söyledi.

El-Erian, “Bana açık görünen şey, bunun gerçekten çok kısa süreceğine ikna olmuş olmasıdır. Oysa birçok kişi ilk günden itibaren tedarik zincirlerinin silaha dönüştürüleceğini söylerdi” dedi.

Son yılların en önemli eğilimlerinden birinin tedarik zincirlerinin jeopolitik amaçlarla kullanılması olduğunu vurgulayan ekonomist, İran’ın da bu süreçte önemli bir avantaj keşfettiğini belirtti.

“İran artık çok önemli bir boğaz noktasını silaha dönüştürerek muazzam bir güce sahip olduğunu keşfetti” diyen El-Erian, Hürmüz Boğazı’nın küresel ekonomiyi adeta boğan bir geçiş noktası olduğunu söyledi.

Bununla birlikte gelecekte alternatif boru hatlarının inşa edileceğini belirten ekonomist, dünyanın bugünkü kadar kırılgan kalmayacağını ifade etti.

Ancak yalnızca Hürmüz Boğazı’nın değil, Kızıldeniz’in ve Tayvan ile Çin arasındaki deniz geçişlerinin de kritik boğaz noktaları olduğunu belirten El-Erian, “Bu savaş, bir boğaz noktasını silaha dönüştürerek taktik ve stratejik avantaj elde edebileceğinizi gösterdi” dedi.

“Jeoekonomi dönemi hız kazanıyor”

Mülakatın ilerleyen bölümünde El-Erian, dünyanın yalnızca jeopolitik değil aynı zamanda jeoekonomik bir döneme girdiğini söyledi.

Ülkelerin ekonomik ve finansal araçları dış politika amaçları için kullanmaya başladığını belirten ekonomist, bunun gümrük vergilerinden teknolojiye, tedarik zincirlerinden finansal sistemlere kadar birçok alanda görüldüğünü ifade etti.

El-Erian, “Ulusal güvenlik çevreleri açısından bu yöntemler oldukça cazip görünüyor. Çünkü füze göndermekten çok daha ucuz ve sahaya asker göndermekten çok daha az sorunlu” diye konuştu.

Bu süreçte dayanıklılığın verimliliğin önüne geçtiğini belirten ekonomist, şirketlerin artık tek bir ülkede tek bir fabrika yerine farklı ülkelerde birden fazla üretim tesisi kurmaya yöneldiğini söyledi.

“Bu dayanıklılık sağlıyor ama pahalı bir çözüm. Bunun bedelini birilerinin ödemesi gerekecek” ifadelerini kullanan El-Erian, salgın sonrası başlayan eğilimin savaşla birlikte hızlandığını kaydetti.

ABD’nin küresel sistemde benzersiz avantajlara sahip olduğunu vurgulayan ekonomist, doların rezerv para olması ve Amerikan finans piyasalarının derinliği sayesinde ülkenin büyük faydalar elde ettiğini anlattı.

Ancak ülkelerin giderek daha dayanıklı olmak adına ABD merkezli sisteme bağımlılıklarını azaltmaya çalıştığını belirten El-Erian, “Kimse ABD’nin yerini alamaz ama ülkeler bağımlılıklarını azaltmanın yollarını arıyor. Bu da bizi aksi durumda olacağımızdan daha kötü bir konuma götürüyor” dedi.

“Küreselleşmenin en büyük kazananı ABD daha az kazanacak”

Küreselleşmenin geleceğine ilişkin değerlendirmelerde bulunan El-Erian, küreselleşmeden en çok yararlanan ülkenin ABD olduğunu söyledi.

Buna rağmen mevcut gelişmelerin küreselleşmeden uzaklaşma eğilimini hızlandırdığını belirten ekonomist, “Korkarım bu süreç hızlanacak. Küreselleşmenin en büyük faydalanıcısı olarak biz daha az iyi durumda olacağız” ifadelerini kullandı.

El-Erian’a göre küreselleşme sürecinde iki büyük hata yapıldı.

Bunlardan ilki Çin’in küreselleşmeden büyük fayda sağlamasına rağmen uluslararası sistemdeki sorumluluklarını yerine getirmesinin yeterince talep edilmemesi oldu.

El-Erian, “Çin küreselleşmeden muazzam fayda sağladı. Batı’nın, özellikle de ABD’nin bazı sanayi alanlarının zayıflamasından yararlandı. Ancak kurallara uygun davranmadı ve pazarlarını açması gerektiği ölçüde açmadı” dedi.

İkinci büyük hatanın ise ülkeler içindeki gelir dağılımı etkilerinin yeterince dikkate alınmaması olduğunu belirten El-Erian, bazı sektörlerin ve özellikle ulusal güvenlik açısından kritik üretim alanlarının ciddi zarar gördüğünü ifade etti.

Ekonomiste göre gelecekte tamamen serbest bir küreselleşme yerine “yönetilen hafif küreselleşme” modeli ortaya çıkacak.

Bu modelde ülkeler hem stratejik sektörleri koruyacak hem de nüfusun olumsuz etkilenen kesimlerine daha fazla destek verecek.

“Çin küreselleşmede son derece yıkıcı bir aktör oldu”

Çin’in küresel ekonomi içindeki konumuna ilişkin değerlendirmelerde bulunan El-Erian, ülkenin büyüklüğü nedeniyle küreselleşme sürecinde olağanüstü etkiler yarattığını söyledi.

Geleneksel kalkınma modelinde ülkelerin tarımdan sanayiye, ardından hizmetler sektörüne geçtiğini anlatan ekonomist, Çin’in ise çok büyük ölçeği nedeniyle bu geçişlerin küresel ekonomide ciddi sarsıntılar yarattığını belirtti.

Bununla da kalmadığını söyleyen El-Erian, “Çin düşük katma değerli üretim alanlarını terk etmek yerine değer zincirinin tamamında faaliyet göstermeye başladı. Bu nedenle küreselleşme sürecinde son derece yıkıcı bir aktör oldu” dedi.

ABD’nin bu gerçeği fark ettiğini ancak Avrupa’nın henüz aynı noktaya gelmediğini savunan ekonomist, Avrupa otomotiv sektörünün ucuz ve devlet destekli Çin elektrikli araçları nedeniyle uzun vadeli sorunlarla karşı karşıya olduğunu söyledi.

Çin’in ABD’ye ihracatının geçen yıl yüzde 25 düştüğünü hatırlatan El-Erian, buna rağmen ülkenin dış ticaret fazlasının 1,2 trilyon dolarla rekor seviyeye ulaştığını belirtti.

Bunun nedeninin Avrupa ve Asya’ya yönelen ihracat olduğunu ifade eden ekonomist, birçok ülkenin Çin’in satamadığı ürünler için adeta bir boşaltma alanına dönüştüğünü söyledi.

“Beni en çok Çin’in üçüncü ülkelerdeki etkisi endişelendiriyor”

El-Erian, Çin’in ABD üzerindeki etkisinden çok üçüncü ülkelerdeki faaliyetlerinden kaygı duyduğunu belirtti.

Özellikle Afrika’da Çin’in çok derin ekonomik ilişkiler geliştirdiğini söyleyen ekonomist, Pekin yönetiminin altyapı yatırımları karşılığında stratejik kaynaklara erişim sağladığını ifade etti.

“Cibuti’de hem Fransız hem Amerikan askeri üssü var ama liman Çin’in kontrolünde” diyen El-Erian, Çin’in Kuşak ve Yol Girişimi kapsamında uzun vadeli stratejiler izlediğini söyledi.

Bu gelişmelerin çoğu zaman kamuoyunun dikkatinden kaçtığını belirten ekonomist, nadir toprak elementleri ve Tayvan kadar üçüncü ülkelerdeki Çin nüfuzunun da dikkatle izlenmesi gerektiğini kaydetti.

“Doların yerini alabilecek başka bir para birimi yok”

ABD dolarının geleceğine ilişkin değerlendirmelerde bulunan El-Erian, doların sistem içindeki merkezi konumunu koruduğunu söyledi.

“Doların yaptığı işi yapabilecek başka bir para birimi yok. Hiçbir şeyi hiçbir şeyle değiştiremezsiniz” diyen ekonomist, buna rağmen ülkelerin doların çevresinde alternatif ödeme kanalları oluşturmaya çalıştığını belirtti.

Merkez bankalarının altın rezervlerini artırdığını, Çin’in ikili ödeme anlaşmaları geliştirdiğini ve Rusya’nın farklı para birimleri üzerinden ticaret yolları oluşturduğunu anlatan El-Erian, bunların doların yerini almadığını ancak etkisini azaltabileceğini söyledi.

ABD’nin yüksek kamu borcuna rağmen doların güçlü kalmasının nedenini açıklarken dikkat çekici bir benzetme kullanan El-Erian, “Biz en temiz kirli gömleğiz” dedi.

Ekonomist, yatırımcıların doların durumunu diğer para birimleriyle kıyasladığını, Avrupa ve Çin’in de ciddi ekonomik sorunlar yaşaması nedeniyle doların göreli üstünlüğünü koruduğunu ifade etti.

Bununla birlikte kamu borcunun uzun vadeli risk oluşturduğunu belirten El-Erian, ABD’nin düşük işsizlik ve güçlü ekonomi dönemlerinde bile gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 6 ila yüzde 7’si düzeyinde bütçe açığı verdiğini söyledi.

“Ekonomist olarak büyürken ABD’nin yüzde 3 ila yüzde 4 işsizlik ve yüzde 6 ila yüzde 7 bütçe açığını aynı anda yaşayacağını düşünmek akıl almazdı” diyen El-Erian, siyasi sistemde bu konuda yeterli iradenin bulunmadığını kaydetti.

Altın piyasasına ilişkin görüşlerini de paylaşan El-Erian, altının güçlü performansının kendisini şaşırtmadığını söyledi.

Merkez bankalarının alımlarının ve yatırımcıların güvenli liman arayışının fiyatları desteklediğini belirten ekonomist, yükseliş sürecinde çok sayıda spekülatif yatırımcının da piyasaya girdiğini ifade etti.

“Birisi başıma silah dayayıp şimdi alıcı mı satıcı mı olursun diye sorsa, alıcı olurum” diyen El-Erian, altının son dönemde daha istikrarlı bir zemine oturduğunu söyledi.

Benzer şekilde Bitcoin piyasasında da zayıf yatırımcıların önemli ölçüde elendiğini belirten ekonomist, uzun vadede stratejik yatırımcıların yeniden piyasaya girmesinin daha olası olduğunu kaydetti.

Önümüzdeki bir yıl içinde altının düşmesinden ziyade yükselmesinin daha muhtemel olduğunu düşündüğünü ifade etti.

“Çocuklarım haklı, bizim neslimiz işi berbat etti”

Mülakatın sonunda kendisini en çok neyin endişelendirdiği sorulan El-Erian, çocuklarıyla yaptığı bir konuşmayı anlattı.

23 ve 29 yaşındaki çocuklarının kendi nesline yönelik eleştirilerini aktaran ekonomist, “Baba, sizin nesliniz işi berbat etti. Bize devasa borçlar bıraktınız. Bize çok bölünmüş bir ülke bıraktınız. Parçalanan bir küresel sistem bıraktınız. Büyüme fırsatlarını değerlendiremediniz” dediklerini söyledi.

El-Erian ise bu eleştirilerin önemli ölçüde doğru olduğunu belirterek, yeni neslin sahip olduğu teknolojik imkanların daha önce görülmemiş düzeyde olduğunu ifade etti.

“Yapay zekada, yaşam bilimlerinde, robotikte ve yakında kuantum alanında inanılmaz yenilikler var” diyen ekonomist, bu teknolojilerin hem refah yaratabileceğini hem de geçmiş nesillerin bıraktığı sorunların çözümüne yardımcı olabileceğini söyledi.

Ancak asıl sorunun teknolojilerin geliştirilmesinde değil uygulanmasında olduğunu vurgulayan El-Erian, “Beni en çok endişelendiren şey uygulama kısmı. Yenilik yapanlar konusunda son derece iyimserim. Ancak hanelerde, şirketlerde ve hükümetlerde bu teknolojilerin doğru şekilde benimsenmesi gerekiyor” dedi.

Yapay zekanın iş gücünü tamamen ortadan kaldırmasından çok çalışanların verimliliğini artıran bir yapıya dönüşeceği konusunda iyimser olduğunu söyleyen El-Erian, bunun gerçekleşebilmesi için benimseme politikalarının doğru kurgulanmasının şart olduğunu sözlerine ekledi.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Varoufakis: Avrupa Birliği liderleri kesik başlı tavuk gibi

Yayınlanma

Yunanistan eski Maliye Bakanı Profesör Yanis Varoufakis, ABD ile İran arasındaki mutabakat zaptını değerlendirerek Trump yönetiminin diplomatik düzeyde teslim bayrağını çektiğini belirtti. Varoufakis, Ortadoğu’daki güç dengelerinin tamamen değiştiğini ve Amerikan hegemonyasının temelini oluşturan petrol dolar sisteminin büyük bir sarsıntı geçirdiğini vurguladı.

Norveçli Siyaset Bilimci Profesör Glenn Diesen’ın programına konuk olan Atina Üniversitesi Ekonomi Profesörü ve Yunanistan eski Maliye Bakanı Yanis Varoufakis, ABD ile İran arasında imzalanan mutabakat zaptının küresel ve bölgesel yansımalarına dair analizlerde bulundu.

Demokrasi Avrupa’da Hareketi 2025 kurucusu da olan Varoufakis, Washington ile Tahran arasındaki bu gelişmeyi “Versay Antlaşması’nın diyalektik bir tersyüz oluşu” şeklinde nitelendirerek, kendisini kazanan ilan eden ABD’nin, kurbanı konumundaki İran’ın yeniden inşası için 300 milyar dolara varan bir fon sağlamayı taahhüt etmesinin eşi benzeri görülmemiş bir diplomatik geri adım olduğunu vurguladı.

Varoufakis, memorandumun henüz kesinleşmiş bir anlaşma olmadığını ve Amerikan Kongresi’ndeki neomuhafazakar ile İsrail yanlısı Cumhuriyetçilerin ve Demokratların İran hesaplarına doğrudan para aktarılmasını engellemek için her yolu deneyeceğini belirtti.

Ancak mutabakatın sembolik öneminin büyüklüğüne dikkat çeken Varoufakis, “Bu memorandumun imzalanmış olması bile sembolik olarak muazzam bir öneme sahip. Bu, İran için kesin bir zafer, Trump yönetimi için ise diplomatik düzeyde geçici bir teslimiyettir” ifadelerini kullandı.

“İbrahim Anlaşması artık suya düşmüştür”

Mutabakatın Batı Asya ve Ortadoğu coğrafyasındaki jeopolitik dengeleri kökten sarstığını ifade eden Varoufakis, Donald Trump’ın ilk başkanlık döneminde büyük bir başarı olarak sunduğu İbrahim Anlaşması’nın tamamen geçerliliğini yitirdiğini savundu. Varoufakis konuya ilişkin şu değerlendirmeyi yaptı:

“Arap devletlerini, İsrail’in Batı Asya ve Kuzey Afrika bölgesinde kilit bir rol oynayacağı Amerikan tasarımına dahil etme mantığı artık tamamen ortadan kalktı. İbrahim Anlaşması artık suya düşmüştür. Bu süreçte Avrupalıların görkemli bir biçimde dışarıda bırakılması ise dikkat çekicidir. Avrupa, dünya genelindeki böylesine tarihi gelişmelerde hiçbir zaman bu kadar etkisiz ve önemsiz kalmamıştı.”

ABD ile İsrail arasındaki kurumsal ilişkide ilk kez ciddi bir çatlağın oluştuğunu belirten eski bakan, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun bu anlaşmayı sabote etme kapasitesine sahip olduğunu ancak bu yöndeki girişimlerinin İsrail kurulu düzeni ile Amerikan Cumhuriyetçi Partisi arasında ilk kez belirgin bir kopuş yarattığını kaydetti.

“Netanyahu sizi çıkmaza sürükleyecek”

Varoufakis, Donald Trump liderliğindeki “Amerika’yı Yeniden Harika Yap” hareketinin kendi içinde iki fraksiyona bölündüğünü belirtti. Bunlardan ilkinin Trump’ın kendi ailesinin başını çektiği, gayrimenkul, yapay zeka ve ticari ortaklıklar yoluyla İsrail ile tamamen bütünleşmiş olan kesim olduğunu; diğerinin ise İsrail’in Washington politikalarını dikte etmesinden rahatsızlık duyan şüpheci kanat olduğunu aktardı.

JD Vance tarafından kullanılan dilin, İsrail’e şüpheyle yaklaşan bu ikinci grubun hareket içinde üstünlüğü ele geçirdiğinin ilanı olduğunu vurgulayan Varoufakis, “Vance ve ekibi yönetime ‘Eğer tamamen Netanyahu’nun cebine girerseniz, o sizi bir çıkmaza sürükleyecektir’ diyordu. Nitekim Trump, İran’a yönelik savaş ve bombardıman politikasını başlattığında tam olarak bu çıkmaza girdi ve şimdi buradan geri vitesle çıkmaya çalışıyor” dedi.

Trump’ın arkasındaki işçi sınıfı tabanının yüksek petrol ve benzin fiyatları nedeniyle geçim sıkıntısı yaşadığını hatırlatan Varoufakis, başkanın siyasi olarak hayatta kalabilmek için CIA ve İsrail yanlısı damadı yerine Vance’in temsil ettiği çizgiye yaklaşmak zorunda kaldığını ifade etti.

“Hürmüz Boğazı’ndan geçen gemilerden sigorta ücreti alınıyor”

Körfez İşbirliği Konseyi ülkelerinin bu mutabakat karşısında varoluşsal bir korku ve rahatlama karışımı hissettiğini dile getiren Varoufakis, tüm güvenlik mimarilerini ABD şemsiyesine bağlamanın ve topraklarını Amerikan ordusuna açmanın stratejik bir hata olduğunu anladıklarını belirtti.

İran Devrim Muhafızları Ordusu’nun Hürmüz Boğazı’nı her an kapatabilecek askeri kapasiteye sahip olduğunu kanıtladığını belirten Varoufakis, edindiği kulis bilgilerini şu sözlerle paylaştı:

“İran’ın Hürmüz Boğazı’ndan geçen gemilerden geçiş ücreti alma hakkı fiilen tescillendi. Dün gece aldığım bilgilere göre, boğazı geçen yaklaşık 30 gemiden İranlılar tarafından ‘sigorta bedeli’ adı altında ücret tahsil edilmeye başlandı ve bu uygulama mutabakat zaptının sınırları dahilinde yapılıyor.”

Varoufakis, İran’ın ürettiği çok ucuz insansız hava araçları ve füzeleri düşürmek için kullanılan Amerikan ve İsrail hava savunma sistemlerinin yüz kat daha pahalı olduğunu ve bu asimetrik askeri gerçekliğin Körfez ülkelerini alternatif savunma arayışlarına ittiğini söyledi.

Suudi Arabistan’ın Çin’in ara buluculuğunda İran ile yakınlaşma başlattığını, son haftalarda Fransa ve Kanada ile silah alım anlaşmaları müzakere ederek ABD’ye olan bağımlılığını azaltmaya çalıştığını ekledi Kurumların petrol dolar sistemine dayalı entegrasyonu sürse de Körfez ülkelerinin artık askeri alanda ABD’ye güvenmediğini belirtti.

“Avrupa Birliği liderleri kesik başlı tavuk gibi koşuyor”

Avrupa Birliği’nin küresel çatışma alanlarındaki etkisizliğini sert sözlerle eleştiren Varoufakis, kıtanın ucuz Rus doğalgazı bağımlılığından vazgeçip Teksas ve New Mexico’dan gelen aşırı pahalı Amerikan sıvılaştırılmış doğalgazına bağımlı hale geldiğini ifade etti.

Avrupa’nın hiçbir enerji planının, enerji birliğinin ve vizyonunun olmadığını vurgulayan Varoufakis, şu benzetmeyi yaptı:

“Avrupa liderliğinin ne Ukrayna’da ne İran’da ne de Filistin’de herhangi bir ağırlığı kalmıştır. Liderliğimizin artık hiçbir işe yaramayan Atlantikçi zihniyetten çıkma konusundaki yetersizliği ortadadır. Tüm bunları bir araya getirdiğinizde ortaya çıkan manzara, kafası kesilmiş, nereye gittiğini bilmeden kan kaybederek sağa sola koşan bir tavuk resmidir.”

Trump’ın İran’daki diplomatik yenilgisini unutturmak için Grönland veya Küba gibi alanlarda yeni maceralara atılabileceğini, bunun da Avrupa için yeni güvenlik krizleri doğurabileceğini sözlerine ekledi.

“Alman egemenlerinin tarihten ders aldığına dair kanıt yok”

Ukrayna savaşının gidişatına dair de değerlendirmelerde bulunan Varoufakis, ABD’nin bu savaşı Avrupalılara tamamen devredemeyeceğini, çünkü Avrupa ülkelerinin ne uydu verisi sağlayacak istihbarat kapasitesine ne de bunu finanse edecek ekonomik güce sahip olduğunu belirtti.

Avrupa Birliği bütçesinin ciddi bir borç yükü altında olduğunu ve üye ülkelerin Brüksel’de yedi yıllık yeni bütçe üzerinde uzlaşamadığını aktardı.

Fransa ve Almanya’nın savaşı bitirmek istememesinin arkasında iki temel neden yattığını savunan Varoufakis, analizi şu şekilde detaylandırdı:

“İlk olarak, Fransa ve Almanya’nın artık bir ekonomik büyüme modeli kalmadı. 2019 yılında ilan edilen yeşil dönüşüm programı çöktü. İki ülkenin elinde kalan tek büyüme sektörü savunma sanayiidir. Yatırımların şirketlere akmasını sağlamak, halkı sosyal harcamalardan kısıp bütçeyi silahlara aktarmaya ikna etmek için arka bahçelerinde bu savaşın sürmesine ihtiyaçları var. İkinci olarak ise Doğu Avrupa ve Baltık ülkeleri ile Finlandiya gibi yeni militarist yönetimler, Rusya ile NATO arasındaki gerilimi canlı tutarak Avrupa Birliği içinde kendi ağırlıklarının üzerinde söz sahibi olmak istiyorlar ve olası bir barış planını anında veto edeceklerdir.”

Diesens’ın “Alman egemen sınıfının askeri büyümecilik konusunda tarihten hiç mi ders almadığı” sorusu üzerine Varoufakis, “Alman egemenlerinin tarihten ders aldığına dair bugüne kadar herhangi bir kanıt görmedim” yanıtını vererek sözlerini tamamladı.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English