Bizi Takip Edin

Dünya Basını

Sovyet Gürcistanı’nı yeniden düşünmek

Yayınlanma

Çevirmen notu: Aşağıda çevirisini bulacağınız, Gürcistan kökenli Sopiko Japaridze tarafından kaleme alınan metin, hem Sovyet Gürcistanı’nın günümüz liberal anlatıları içindeki temsiline hem de bu anlatının bilgi üretimindeki ideolojik önkabullerine yöneltilmiş güçlü bir eleştirel müdahale niteliği taşıyor. Yazar, bir zamanlar kendisinin de içselleştirdiği antikomünist çerçeveyi yerinden gözlem ve doğrudan tanıklıklar aracılığıyla çözerek, Sovyet deneyiminin toplumsal gerçekliğini bugünün post-Sovyet liberal tahayyüllerinden ayırıyor. Japaridze’nin saha gözlemleri, antikomünist söylemin “otoriter devlet” imgesine sıkıştırdığı bütün bir Sovyet deneyiminin, aslında emek, toplumsal refah, insan onuru ve kamusal sorumluluk etrafında örülmüş bir maddi ve ahlaki dünyanın izlerini taşıdığını gösteriyor. Bu anlamda, “nostalji” kategorisiyle değersizleştirilen halk hafızası, bir hakikat olarak yeniden konumlanıyor.

Öte yandan tüm bunlar sadece Sovyet Gürcistanı’nı değil, genel olarak sosyalist devlet deneyimleri üzerine üretilmiş bilginin epistemolojik statüsüne yönelik bir yeniden düşünme çağrısı olarak da okunmalı. Zira Soğuk Savaş boyunca inşa edilen “totaliterlik” söyleminin hâlâ tarih yazımının kurucu çerçevesi olarak işlediği bir dönemde, tarihsel maddeciliğin yöntemsel ufkundan, yani toplumsal süreçleri üretim ilişkileri, maddi koşullar ve sınıfsal konumlar üzerinden düşünme yetisinden, beslenen her girişim, eleştirel tarih anlayışı açısından da son derece kıymetli.


Sovyet Gürcistanı’nı Neden Yeniden Düşünmeli?

Sopiko Japaridze
MR Online
15 Aralık 2023
Çev. Leman Meral Ünal

Birkaç yıl önce arkadaşlarımla vakit geçirirken bir oyun oynamaya karar verdik. “Hitler Kim?” kartlarını içeren bu oyun, “Mafya Gecesi”ne benziyordu. Önce kartlar dağıtılıyor, bir kişi “Hitler” kartını alıyor ve biz de sohbet yoluyla bu kişinin kimliğini bulmaya çalışıyorduk.¹ Gürcistan’da popüler olan klasik “Mafya” oyununun bir uyarlamasıydı bu. “İyiler” yani “liberaller”, üzerinde orak-çekiç yerine güvercin bulunan, fakat Sovyetler Birliği armasını andıran bir sembolle temsil ediliyordu. Oyun, liberalleri “kötücül” faşistlerin karşısında konumlandırıyordu. Ne var ki oyuna katılan gençlerin hiçbiri, faşizmin İkinci Dünya Savaşı’ndaki yenilgisinde Sovyetler Birliği’nin oynadığı merkezi rolden haberdar değildi. Bu oyun, Sovyet tarihinin çarpıtılması ve yeniden yazılmasına katkıda bulunan çok sayıdaki açık, nüanslı ve örtük propaganda biçimlerinden sadece biriydi. Bu anlatı, nüfuzlu kişiler, hikâyeler, anlatılar, bayramlar, kitaplar, filmler ve sivil toplum kuruluşları aracılığıyla sürekli olarak yeniden üretilmeye ve pekiştirilmeye devam ediyor.

Aslına bakılırsa ben de antikomünist tarih anlatılarından etkilenmiştim. Sovyetler Birliği, hemen her zaman yurttaşlarına karşı kayıtsız, o uçsuz bucaksızlığıyla insanlık dışı bir devlet olarak tasvir ediliyordu; bu tasvir ki, ortaokuldan itibaren eğitim müfredatımıza girmiş olan distopik romanları anımsatır. Üstelik ABD’deki antikomünist sosyalist çevrelerde “eğitilmiş”tim; Sovyetler Birliği’ni başarısız bir proje olarak ezberlemiştim (Benim içinde yer aldığım her eğilim, devrime ihanetin yaşandığı yıl olarak farklı bir yıl belirliyordu mesela). Ancak 1990’larda savaşlar ve şiddet nedeniyle göç ettiğim ABD’den Gürcistan’a döndüğümde, bambaşka bir perspektifle karşılaştım.

Gürcülerin hemen her yerde söyledikleri şey, [asıl] mevcut devletin halkını ihmal ettiğiydi; Sovyetler Birliği döneminde yurttaşlara gösterilen özen ise bambaşkaydı. Hatta antikomünist liberaller bile, katıldığım çevre eylemlerinde bitmek bilmeyen inşaatlara ve ekolojik tahribatlara karşı çıkarken Sovyet standartlarına ve araştırmalarına atıfta bulunuyordu. Örneğin, o dönemlerde belli bir yüksekliğin üzerindeki binaların insan sağlığına zararlı kabul edildiğini, bunun güneş ışığı ve zeminin sağlamlığı gibi unsurlarla gerekçelendirildiğini hatırlatıyorlardı. Yurttaşların koruması için son derece katı düzenlemeler mevcuttu.

Gürcistan’daki maden kasabalarını incelemeye başladığımdaysa çok daha çıplak bir gerçekle karşılaştım. Sakinler, duvarları kömür isiyle kaplanmış apartmanları gösteriyor, oyun alanlarında kül soluyan çocukları anlatıyorlardı. Başlangıçta, bunu Sovyetlerin halkı değil, sanayi üretimini önceleyen anlayışıyla ilişkilendirme eğilimindeydim. Fakat yerel halk bu varsayımıma kesinkes itiraz etmişti. Sovyetler Birliği döneminde, yerleşim alanlarının yakınında kömür yakmanın yasak olduğunu, bugünkü gibi açıkta depolama uygulamalarının ise tamamen yasa dışı olduğunu söylediler. Mevcut sorunların Sovyet döneminde var olmadığı konusunda ısrarcıydılar.

Ne yazık ki, Sovyet sonrası dönemdeki madencilik uygulamaları nedeniyle çok sayıda önlenebilir ölüm yaşandı. Madencilerle yaptığım görüşmeler, tüyler ürpertici bir gerçeği ortaya koyuyordu. Son yıllarda sık sık patlamaların yaşandığı bir bölge, daha önce yaşanan bir patlama sonrası, 1970’lerde, Sovyetler Birliği döneminde, mühürlenmişti. Çok tehlikeli olduğu gerekçesiyle burada madencilik faaliyeti yürütmek yasaktı. Bugün ise o alanın sahibi olan özel şirket, mühürleri sökerek yeniden faaliyete geçmişti, üstelik ölümcül sonuçlar pahasına. Bu ölümlerin tamamen önlenebilir nitelikte olduğunu anlamalıyız, kömüre kolay erişim uğruna gösterilen umursamazlığın bir sonucu olarak…

Altın madenciliğiyle bilinen Kazreti kasabasında yaşayanlar da benzer şekilde bugünkü yaşamlarına dair kasvetli bir tablo çizdiler. Aslında başta, buranın Sovyet döneminden bu yana madenciliğin merkezlerinden biri olmasının, kasaba halkının can sıkıntısı, aşırı çalışma ve yoğun kirlilikten yakınmasını açıklayabileceğini düşündüm, fakat yerel halk, Sovyet döneminde yaşamın çok daha canlı olduğunu anlattı. Hareketli bir gece hayatı, bolca spor etkinliği ve Tiflis’e ya da Sovyetler Birliği’nin dört bir yanına uygun fiyatlarla seyahat imkânlarından özlemle bahsettiler. Spor, toplumsal yaşamlarında çok önemli bir yer tutuyordu, küçük kasabalardan büyük şehirlere kadar sürekli etkinlikler düzenleniyordu. Bu kasabalardaki teknik okullar, ek sakinler getirerek dinamik bir sosyal doku yaratıyordu.

Kasaba sakinlerinin anlatımlarına göre, insanlar yalnızca sosyal açıdan değil, fiziksel olarak da daha sağlıklı ve daha güçlüydüler. Madenciliğin beden üzerindeki yıpratıcı etkileri göz önüne alınarak her işçiye fazladan gıda ve besin takviyesi sağlanıyordu. Gıda ve beslenme hem işçiler hem de çocuklar için en temel öncelikler arasındaydı. Doğru beslenmenin sağlanması için özverili çabalar mevcuttu. İşte geçmiş ile bugün arasındaki bu keskin tezat, kasabanın yaşam kalitesinde zaman içinde yaşanan büyük değişimi de görünür kılıyordu.

Manganez madenciliği yapılan bu kasabada madenciler, bugün on iki saatlik ağır vardiyalara katlanmak zorundalar. Oysa Sovyet döneminde, yeraltında uzun süre çalışmanın bedensel etkilerini dikkate alan katı düzenlemeler uyarınca çalışma süresi yedi saatle sınırlandırılmıştı. İşçilerin refahını önceliklendirmeyi amaçlayan bu koruyucu önlem, günümüzde tamamen aşınmış durumda, kota sistemi denilen şey ise tersine, uzun çalışma günlerini teşvik ediyor. Bir madencinin eşi tarafından söylenen şu söz her şeyin özeti belki de: “Bizden Sovyetler döneminde olduğu gibi kotaları tutturmamızı bekliyorlar ama o dönemin sunduğu hiçbir imkânı, hiçbir güvenceyi vermiyorlar.”

Kömür madenlerinin patlatılmasından sorumlu bir işçi, bir kolunu kaybettiği travmatik bir iş kazasını anlattı keza. Sağlık ekiplerinin son derece yavaş şekilde, tam bir saat sonra olay yerine ulaştığını söyledi. Özelleştirme nedeniyle kapanan hastaneler yüzünden en yakın hastanenin artık oldukça uzakta bulunması, tedavi sürecini birkaç saat daha uzatmıştı. Sovyet sonrası dönemdeki liberalizasyon süreci boyunca işçi sağlığı ve iş güvenliği standartlarının aşınması, gerçekleştirdiğim mülakatlarda tekrar tekrar karşıma çıkan bir diğer sarsıcı örüntüydü.

Bir zamanların bu capcanlı kasabası, bugün güvencesiz madencilik faaliyetlerinden, yoğun kirlilikten ve çaresizliğe sürüklenmiş bir halktan ibaret. Bölge halkı, ekonomik çaresizliğin ve kirlenmenin ulaştığı boyutu gözler önüne serer biçimde, evlerinin bahçelerinde mangan kazmaya başlamış. Madencilik sektörü dışında da, bir zamanların gelişkin sanayilerinin çökmesi, kasabayı dizginsiz özelleştirmenin yıkıcı sonuçlarıyla baş başa bırakmış. Yaşananlar bölge sakinlerinin hem refahını hem de güvenliğini derinden sarsmış durumda.

Ve tabii 2000’li yılların radikal liberalizasyon sürecinden bu yana, meslek hastalıkları uzmanlarının rolü de yalnızca sembolik bir düzeye indirgenmiş durumda. Zira bu dönem, emek kurumları ve sosyal kurumların topyekûn yıkımı, artan oranlı vergilendirmenin yasaklanması ve komünizm ile komünist sembollerin kriminalize edilmesiyle karakterize ediliyor. Sovyetler Birliği döneminde, her yıl yaklaşık iki yüz kadar meslek hastalığı vakası tespit edilirdi. Oysa son yıllarda tek bir tanı dahi konmamış. Meslek Hastalıkları Enstitüsü’nün son kalıntılarının başındaki yönetici, birkaç yıl önce iki tanı koyduğunu ve bu nedenle şirketten tehditler aldığını açıklamıştı. Bir zamanlar hayati önem taşıyan bu kurum, bugün işlevsiz hâlde, onlarca yıllık emek güvenliği ve çalışma koşulları araştırmaları ise ne yenilerini yürütebiliyor ne de tanı koyabiliyor.

Örneğin enstitü müdürü çok açık bir şekilde şöyle dedi: “Bana deli diyeceksiniz ama en iyi iş sağlığı ve işçi güvenliği komünizm dönemindeydi.” Ona deli olmadığını söyledim. Mesleki amaçlarının anlamını ve kamusal rollerini yitirmiş, fakat emekleriyle kurdukları kimlik bağı hâlâ canlı olan bu uzmanlar, bugün harap bir binada toplanıp kahve içiyor ve geçmişi konuşuyorlar.

Ancak Gürcistan’ın tarihine ve Sovyet geçmişine dair daha incelikli, kanıta dayalı bir tartışma yürütmeye çalışan hem yerel halktan hem de dışarıdan bazı insanlar hala var ve farklı bir perspektif sunuyorlar. Aslına bakılırsa bu kişilerin pek çoğu, abartılı aşırı milliyetçi anlatıların tetiklediği tarih projelerine müdahil olmak üzere gelmişlerdi. Fakat, ne yazık ki bu tartışmalar, halkın Sovyetler Birliği üzerine daha nüanslı bir değerlendirmeye açık ve istekli olmasına rağmen, hâkim iletişim kanallarına nüfuz etmekte zorlanıyor.

Sovyetler Birliği döneminde büyümüş olanların kayda değer bir kısmı, hatta çoğunluğu, bu geçmişe olumlu, hatta sevgi dolu bir bakışla yaklaşıyor. Yine de bu duygular, Gürcistan’daki hâkim propaganda aygıtı tarafından sistematik biçimde marjinalleştiriliyor ve değersizleştiriliyor. Herhangi birisi Sovyetler Birliği’nin olumlu bir yönünü dile getirdiğinde, önce çevresine temkinli bir bakış atıyor, çünkü sözlerinin istenmeyen bir yere çekilmesinden çekiniyor. On yıllar boyunca bu tür görüşlerini bir biçimde ifade edebilmiş insanlar, antikomünist liberal ve muhafazakâr kesimler tarafından küçümsendi, hislerine “nostalji” damgası basıldı ve çocuksu bir saflıkla itham edildiler.

Gürcistan’daki hâkim anti-Sovyet anlatı, herkesi etkisi altına alan bir sihir gibidir; nüanslar ve olgular, sanki sadece profesyonellere ya da marjinalleştirilmiş kesimlere aitmiş gibi görünür. Oysa uzmanlar ve akademisyenler, bilhassa günümüz Gürcistan’ı bağlamında, bu yıkıcı aşırı milliyetçi anlatılara karşı koyabilecek potansiyele sahipler. Ancak propaganda; kurumlar, hibe fonları, devlet destekli hafıza politikaları, ulusal ve bölgesel kuruluşlar gibi yapısal desteklerle beslendiği için, bu “büyülü çember”in içindekilerin statülerini tehlikeye atmak istememeleri gayet anlaşılır. Gerçeği kabul ederek başlayalım, akademisyenler cesaretleriyle tanınmazlar. İşte tam da bu noktada, biz sosyalistlerin bu sorumluluğu üstlenmesi gerekir.

Batılı sosyalistlerin epey uzun bir süredir kendilerini Sovyetler Birliği’nden kamusal olarak ayrıştırmaları (“Hayır hayır, biz o türden sosyalistler değiliz!”) olağan bir refleks hâline gelmiş olsa da, Sovyetler Birliği tarihini hem eski hem yeni gerçeklikler ışığında yeniden değerlendirme görevi hâlâ yakıcı biçimde ortada duruyor. Soğuk Savaş döneminde ideolojik bir silah haline getirilmiş anıların ötesine geçerek, onu bizzat yaşamış insanların deneyimlerini ve ardından gelen toplumsal-siyasal sonuçları analiz etmek de aynı ölçüde önemlidir.

Sovyetler Birliği kapitalizme en büyük tehdidi, “başka bir dünyanın gerçekten mümkün olduğu” fikrini somut şekilde temsil eden bir evrensel vizyonu hayata geçirmekle oluşturdu. Öyle ki bugün protestolardaki sloganlarda karşımıza çıkan ve çoğu kez içi boşaltılmış bir yankıya dönüşmüş olan iddialar, o dönemin maddi gerçekliğiydi. Girişim, Sovyetler Birliği’nin farklı dönemlerinde çeşitli açılardan başarısız olsa dahi, onun varlığı başka coğrafyalarda daha cüretkâr ütopyacı projelere ilham verdi.

Sovyetler Birliği, aynı zamanda dekolonizasyon sürecinin en önemli maddi destekçilerinden biriydi ve onun yokluğu bu anlamda da tüm dünyada hissedilmeye devam ediyor. Zira günümüzün hâkim kalkınma anlatısı, herhangi bir alternatif sunmayıp ilişkileri merkez ve çevre üzerinden okuyarak o ikiliği yeniden üretiyor. Öyle ki bu boşluk, sadece jeopolitik ilişkileri değil, edebiyatı, sanatı, müziği ve insanlar arası ilişki ve bağları da etkiliyor. Eski Sovyet yurttaşları birbiriyle yeniden temas kurma imkânlarından yoksun bırakılmış, Üçüncü Dünya ise bir zamanlar güçlü olan Sovyet varlığıyla artık ilişkilenmiyor. Bugün post-Sovyet elitler, yalnızca Avrupa ile bağlantılılar ve kendilerini sıradan halkın geri kalanından bilinçli biçimde ayrı tutuyorlar.

Sovyet deneyimi popüler imgelemde yalnızca şiddet ve baskı üzerinden ele alınmasına rağmen, Sovyetler Birliği içinde yeniden değerlendirilmesi gereken sayısız başarılı toplumsal ve ekonomik deneyim var. Bu nedenle, Sovyet geçmişinin günümüzde giderek daha fazla şeytanlaştırılması ve çarpıtılması sürpriz değil; örneğin “Kara Kurdele Günü” gibi yeni uydurulmuş anma günlerinde ve Avrupa genelinde yapılan haksız “faşizm” kıyaslarında bu eğilim açıkça kendini gösteriyor. Yine faşizmi yenmek için hayatlarını gözlerini kırpmadan feda eden sayısız savaşçının -benim dedelerim gibi- bugün faşistlerle bir tutulması da öyle keza… Oysa faşizm, tarihsel olarak sosyalizme karşı bir tepki olarak doğmuştu, fakat şimdi biraz da paradoksal şekilde liberalizmin zıddıymış gibi yeniden çerçeveleniyor.

Sovyetler Birliği üzerine yapılan tartışmaların “nostalji”ye indirgenmesi, aslında çok daha derin bir sorunun belirtisi. Sovyetler Birliği hakkında daha derinlikli ve nüanslı tartışmalar artık maalesef yalnızca uzman çevrelere sıkışmış durumda. İnsanlar bilgi birikimlerini kullanarak yeni bir toplumun inşası için harekete geçemediklerinde, yani kendilerini geçmişin kalıntıları olarak, yavaş yavaş yok olmaya bırakılmış hissettiklerinde, sığınabilecekleri tek yer, dostlarıyla ya da eski meslektaşlarıyla yaptıkları özel sohbetler olabiliyor. Yani anılarını ve içgörülerini daha küçük, daha kişisel çevrelerde paylaşmaya mahkûm edilmişler. Bu durum, geçmişin bilgeliğini ve deneyimlerini toplumsal ilerleme anlatısına entegre etme konusundaki daha geniş bir yapısal tıkanıklığın göstergesi.

Bu marjinalleştirmeye bir yanıt olarak, “Sovyet nostaljistleri” olarak adlandırılan ve çoğu kez toplumsal olarak dışlanmış kişiler, Sovyetler Birliği hafızasını özel alanda koruma yoluyla direniyorlar. Bilgi ve deneyimleri kenara itilen bu kesim için, bu durum incelikli bir meydan okuma eylemi hâlini alıyor. Salt nostaljiden daha fazlasını barındıran bir geçmiş vizyonunu sürdürme yöntemi, toplumun dışına itilmeye karşı sessiz bir protesto…Bu sessiz hatırlama, bireysel ilişkilerle sınırlı kalsa da, anlatının şekillenmesinde kendi değerlerini ısrarla ortaya koyma biçimi olarak da okunabilir. Sovyet dönemindeki “iyi zamanları” anmaya adanmış sayısız Facebook sayfası bu sessiz direnişin dijital uzantısını oluşturuyor. Bu paylaşımlarda sıkça yinelenen “Tiflis bir zamanlar bir ilişkiden ibaretti,” sözleri Sovyet Gürcistanı’nın başkentinde insanlar arasındaki şefkatin, dayanışmanın ve insani yakınlığın özünü yakalayan bir ifade gerçekten de. Zira o günlerin Tiflis’i sadece bir coğrafi mekân değil, insanların birbirine hakiki bir özenle bağlandığı bir toplumsallığın adıydı, günümüzle keskin bir tezatlık oluşturan samimi ve derin bir toplumsal bağ.

İnsanlar çoğu kez güçsüz olduklarına inandıkları için kendi güçlerinden vazgeçerler. Komünizm korkusu ve onun insanları başka bir dünya için harekete geçirme potansiyeli, kapitalist restorasyon sırasında arka arkaya çıkarılan komünizm karşıtı yasalarda kendini gösteriyor. Onu gömmek ve şeytanlaştırmak için otuz yıl süren çabalara rağmen, komünizmin direnci hâlâ kırılamadı. Bu süregelen mücadele, kapitalist ideolojinin savunucuları arasındaki, statükoya meydan okuyan bir vizyonun kalıcı gücünü ve cazibesinden duydukları derin endişeyi yansıtıyor. Sosyalistler, Sovyet deneyimini toptan bir başarısızlık olarak reddetmemelidir. Sovyet Gürcistan’ını yalnızca bir nostalji nesnesine indirgememenin zorunluluğundan hareketle Bryan Gigantino ile birlikte Reimagining Soviet Georgia [Sovyet Gürcistan’ı Yeniden Düşünmek] adlı bir podcast başlattık. Amacımız, Sovyet Gürcistan’ını geçmişe gömmek değil, onu dünyaya dair yeni tahayyülleri şekillendirebilecek dinamik bir güç hâline getirmek. Bu podcast, Sovyet dönemini, şeytanlaştırmalardan ve faşizmle dayanaksız biçimde ilişkilendiren söylemlerden kurtararak, ilham verici bir hatırlamaya dönüştürmeyi hedefliyor. Akademik tartışmaların ötesine geçerek, Sovyet geçmişi hakkında sadece yemek masası etrafında anılar yad etmenin dışında yeni bir cephe daha açılması gerektiğine yürekten inanıyoruz.


¹ Yazarın bahsettiği bu sosyal tahmin oyunu, Türkiye’de özellikle gençler arasında toplu buluşmalarda sıkça oynanan “vampir-köylü” oyununun yerel varyantlarından biridir. (Ç.N)

Dünya Basını

Prof. Hanke: Washington’dan gelen hiçbir açıklamaya güvenemezsiniz

Yayınlanma

Ekonomist Steve Hanke, Hürmüz Boğazı’ndaki petrol akışının savaş öncesi düzeyin yaklaşık yüzde 60 gerisinde kaldığını ve Washington’ın bu gerçeği kamuoyundan gizlediğini açıkladı. ABD’nin tırmandırdığı gerilim döngüsünü kaybettiğini belirten Hanke, tek taraflı yaptırımların ve yanlış dış politikaların Batı dünyasında derin bir kriz yarattığına dikkat çekti.

Maryland eyaletinin Baltimore kentindeki Johns Hopkins Üniversitesi’nde görev yapan Amerikalı ekonomist ve uygulamalı ekonomi profesörü Steve Hanke, yayıncı Mario Nawfal’ın kanalında jeopolitik analisti Brandon J. Weichert’ın sorularını yanıtladı.

ABD ordusu, akademi ve iş çevrelerine jeopolitik ile yüksek teknoloji araştırma ve geliştirme alanlarında dersler veren, “Uzayı Kazanmak: Amerika Nasıl Süper Güç Kalır” ve “Gölge Savaş: İran’ın Üstünlük Arayışı” adlı kitapların yazarı Weichert’ın sunduğu yayında; Hürmüz Boğazı’ndaki petrol akışı, tırmanan İran gerilimi, ABD yönetiminin kamuoyunu yönlendirme çabaları, küresel enerji piyasaları, yaptırımların sonuçları ve Avrupa’daki sanayi krizine ilişkin kapsamlı değerlendirmeler ele alındı.

Weichert, New York Times gazetesinin tanker takip verilerine dayandırdığı haberini hatırlatarak yayına başladı. Haberde Hürmüz Boğazı’ndan son yedi günde günlük ortalama 6,7 milyon varil petrol geçtiği ve bu hacmin çatışma öncesi seviyelerin yaklaşık yüzde 60 altında kaldığı vurgulandı.

Weichert, Washington yönetiminin sahadaki bu tabloyu nasıl ele aldığını sorarak profesörün görüşlerine başvurdu.

“Washington’dan gelen hiçbir açıklamaya güvenemezsiniz”

Hükümetin gerçek durumu saptırdığını ve kamuoyuna her şeyin yolunda olduğu yönünde bilgi aktardığını belirten Steve Hanke, “Yönetim gerçekleri çarpıtıyor. Oradan her türlü petrolün çıktığını söylüyorlar. Ben boğazdan geçen gemi trafiğini takip eden kuruluşların yanı sıra Kepler gibi bağımsız izleme şirketlerinin verilerini ve Kızıldeniz tarafındaki hareketliliği düzenli olarak izliyorum. Geçiş hacmi, Washington’ın çizdiği tablonun çok ama çok altında seyrediyor. Washington’dan gelen hiçbir açıklamaya güvenemezsiniz. Bu durum sadece mevcut yönetimle sınırlı bir mesele değildir. Hükümetler yalan söyler, gerçekleri eğip büker. Dış politika alanına girdiğinizde ise istihbarat teşkilatları süreci tamamen yönlendirir” ifadelerini kullandı.

Ana akım medyada çıkan haberlerin büyük kısmının istihbarat kurumlarının yönlendirmesiyle şekillendiğini dile getiren Hanke, “Bugün New York Times veya Wall Street Journal gibi büyük yayın organlarında okuduğunuz haberlerin çoğu, Merkezi İstihbarat Teşkilatı ve diğer istihbarat servislerinin dolaşıma soktuğu verilerden ibarettir. İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana mekanizma böyle işliyor. Geçmişe bakın, Merkezi İstihbarat Teşkilatı’nın CBS televizyonundaki en önemli ismi Walter Cronkite idi. Cronkite, ülkenin en saygın, en güvenilir haber sunucusuydu. Amerikalıların büyük bölümü ona inanırdı ancak o teşkilatın bir parçasıydı” dedi.

Weichert ise dönemin ABD Başkanı Lyndon Johnson’ın Vietnam Savaşı sürecinde “Cronkite’ı kaybettiysek savaşı da kaybettik demektir” sözünü hatırlattı. Johnson’ın sokak zekasına sahip bir lider olduğunu ifade eden Hanke, “Johnson, siyaset arenasına adım atan bir kişinin kaçınılmaz olarak bir enformasyon savaşının içine girdiğini çok iyi biliyordu. Bilgiyi kontrol etmek zorundaydınız. Bu yüzden bağımsız basın fikri bir hayalden öteye geçemiyor. Gerçeğe ulaşmanın yolu uluslararası basını, Fransız, Rus ve Avrupa medyasını, sosyal ağları çapraz kontrol etmekten geçiyor. Fakat sıradan bir insanın buna vakti ve donanımı yetmiyor. Eskiden Sovyetler Birliği’nin Pravda gazetesini okuyup satır aralarını çözemeyenler hiçbir şey anlayamazdı. Pravda yönlendirme içerirdi ama içinde doğruyu bulmaya yarayan çok kıymetli ayrıntılar gizliydi” sözleriyle değerlendirmesini sürdürdü.

“Finans basınının yüzde 95’i ya yanlıştır ya ilgisizdir”

Öğrencilerine ekonomi derslerinde aktardığı ilk kurala değinen Hanke, “Derslerime başlarken öğrencilerime ilk anlattığım şey Hanke’nin yüzde 95 kuralıdır. Genel basını bir kenara bırakın, yalnızca ekonomi ve finans basını için bile geçerlidir bu. Finans basınında okuduğunuz haberlerin yüzde 95’i ya tamamen yanlıştır ya da konudan bütünüyle uzaktır. Öğrenciler iktisat bilimini tam öğrenemedikleri için doğru ile yanlışı ayırmakta zorlanıyor ve ilgisiz verileri tekrarlayıp duruyor. Haberi doğru okumak ustalık, tecrübe ve zaman ister. Her sabah işe gitmek zorunda olan sıradan bir yurttaşın gazetedeki yanlışları ayıklaması mümkün olmuyor” dedi.

Weichert, ABD Merkez Komutanlığı’nın mayıs ortasında Umman kıyılarında başlattığı refakat harekatıyla yaklaşık 1600 ticari gemiye eşlik ettiğini ve 800 milyon varil petrolün boğazdan geçişine destek sağladığını duyurduğunu anımsattı. Bu verilerin gerçekçi olup olmadığını soran Weichert’a yanıt veren Hanke, rakamların gerçeği yansıtmadığını dile getirdi:

“Açıklanan rakamlar gerçeğin çok uzağında. Hem Umman hem de İran tarafı dahil olmak üzere boğazdan günde sadece dört veya beş gemi geçiyor. Merkez Komutanlığı ordunun kontrolü elinde tuttuğu imajını yaymaya çalışıyor. Ordunun doğruyu söylediği nerede görüldü? Bu tamamen hayal dünyasıdır. Gerçekte olan şey, küçük bir akıntıdan ibarettir ve açıklanan sayılarla sahadaki gerçeklik arasında devasa bir uçurum vardır.”

“Trump bu gerilimi tırmandırma adımlarının hepsini kaybetti”

Dizel yakıt fiyatlarındaki hızlı yükselişe dikkat çeken Weichert, enerji piyasalarında yeni bir eşiğe gelinip gelinmediğini sordu. Fiyatların daha da tırmanacağını ifade eden Hanke, “Bu durum geçici bir sıçrama değildir, fiyatlar daha da yükselecektir. Trump’ın yürüttüğü politikaların faturasıdır bu. İran ile karşılıklı saldırı döngüsüne girdiler. ABD birkaç hedefi vuruyor, ardından İran daha büyük bir karşı saldırı düzenliyor. Her hamle döngüsünün sonunda ABD geriye düşüyor ve kaybediyor. Trump bu gerilimi tırmandırma adımlarının hepsini kaybetti. Albert Einstein’a atfedilen meşhur bir söz vardır: Aynı şeyi tekrar tekrar yapıp farklı sonuç beklemek deliliktir. Bu yaklaşım, atılan adımların akıl sınırları dışında kaldığını gösteriyor” açıklamasını yaptı.

Askeri adımların başarısızlıkla sonuçlandığını belirten Hanke, sözlerini şöyle sürdürdü: “Önce bir hava harekatı denediler, ardından birinci abluka geldi. Sonuç alamayınca ikinci ablukayı devreye soktular. Şimdi de karşılıklı misilleme sarmalına girdiler. Hep aynı eylemleri tekrarlayıp bu kez kazanacaklarını sanıyorlar ancak bu gerçekleşmeyecek. İran sadece askeri alanda değil, uluslararası kamuoyu algısında da üstünlük sağladı. Bu harekat öncesinde küresel kamuoyunda İran’ın kırılgan olduğu, ekonomisinin çöktüğü ve iç muhalefetin rejimi sarsacağı yönünde güçlü bir algı hakimdi.”

“Körfez’de en hızlı büyüyen ekonomi İran oldu”

Körfez bölgesindeki ekonomik göstergeleri detaylandıran Hanke, İran ekonomisinin çöktüğü yönündeki tezlerin asılsız olduğunu rakamlarla açıkladı: “2008 küresel finans krizinden başlayarak çatışmaların patlak verdiği 2026 yılı başına kadar olan kişi başına düşen gayrisafi yurt içi hasıla verilerini inceledim. Bu dönemde Körfez bölgesinde kişi başına geliri en hızlı büyüyen ülke İran oldu. İkinci sırada hemen hemen aynı oranla Suudi Arabistan yer alıyor. Diğer ülkelerin grafiği ise son derece olumsuzdur. Örneğin Kuveyt’te 2008 yılı 100 baz alındığında, kişi başına düşen milli gelir endeksi 65 seviyesine kadar geriledi. Yaptırımların ve baskıların İran ekonomisini tamamen çökerttiği söylemi gerçeği yansıtmıyor.”

Weichert’ın Şanghay İşbirliği Örgütü zirvesini hatırlatarak İran’ın diplomatik yalnızlıktan uzak göründüğünü belirtmesi üzerine Hanke, Tahran yönetiminin uluslararası saygınlığını artırdığını vurguladı: “İran her geçen gün yalnızlıktan uzaklaşıyor ve daha fazla saygı görüyor. Orta ölçekli bir güç, küresel bir süper gücü askeri açıdan köşeye sıkıştırdı. Boğazdaki kontrolü ele aldılar; oysa savaştan önce böyle bir hakimiyetleri yoktu. Bölgedeki askeri üstünlük bütünüyle kaybedildi. Sivillerin hayatını kaybettiği yoğun saldırılar karşısında küresel kamuoyunda İran’a yönelik büyük bir sempati gelişti. Kamuoyu algısı tamamen tersine döndü.”

Hanke, BRICS grubunun Hindistan’daki zirvesine atıfta bulunarak, “Eskiden bu toplantılar içi boş birer diplomasi vitriniydi, somut bir netice doğurmazdı. Fakat artık durum değişti. Washington’ın izlediği politikalar BRICS grubuna doğrudan can suyu veriyor. Benzer bir kırılma İsrail için de geçerlidir. İsrail’in devasa kamuoyu yönlendirme aygıtına rağmen, dünya genelinde İsrail’e yönelik bakış açısı son derece olumsuz bir noktaya sürüklendi” değerlendirmesinde bulundu.

“Bugün herkes Amerikalıları birer düşman olarak görüyor”

Küresel Güney ülkelerinin artan ağırlığını ve Batı’nın ekonomik hakimiyetini değerlendiren Weichert’a cevap veren Hanke, dünyada Washington’a yönelik algının kökten dönüştüğünü söyledi: “Birçok ülke artık ABD’yi bir tehdit olarak algılıyor. Sadece geleneksel rakipler değil; Kanada ve Meksika gibi en yakın komşular dahi bu kaygıyı taşıyor. Dünyanın hangi köşesine bakarsanız bakın, ABD’nin gerçek bir dostu kalmadı. Masada görünen sembolik ortaklıklar hariç tutulursa hemen herkes Amerikalıları bir tehdit ve hasım olarak konumlandırıyor. Bu yüzden yüzlerini Washington’dan öteye çeviriyorlar.”

Küresel Güney’in ve BRICS’in güç kazandığını ancak ABD’nin elindeki yapısal kozların yabana atılmaması gerektiğini kaydeden Hanke, 1998 Asya finans krizinde dönemin Endonezya Devlet Başkanı Suharto’ya başdanışmanlık yaptığı dönemi şu sözlerle anlattı:

“1998 krizinde Endonezya para birimi çökmüş, enflasyon patlamış ve gıda isyanları baş göstermişti. Suharto, Uluslararası Para Fonu’nun reçetelerini uygulamış ancak ekonomi daha da kötüleşmişti. Beni davet etti. Kendisine Hong Kong modeline benzer bir para kurulu sistemi kurmayı önerdim. Rupi basılacak, bu para yüzde 100 ABD doları rezerviyle desteklenecek ve kura sabitlenecekti. Bu model enflasyonu anında kıracaktı ve Suharto koltuğunda kalacaktı. Fakat dönemin ABD Başkanı Bill Clinton yönetimi bunu engellemek istedi; amaçları Suharto’yu kriz yoluyla tasfiye etmekti. Clinton, Suharto’yu arayarak ‘Eğer Profesör Hanke’nin para kurulu sistemini kurarsanız, vadedilen 43 milyar dolarlık yardımı alamazsınız’ diyerek açıkça tehdit etti.”

Suharto’nun yardımı reddederek para kurulunu kurma iradesini koruduğunu aktaran Hanke, sürecin askeri güç gösterisiyle noktalandığını belirtti: “Suharto eski bir generaldi, ekonomik tehditlere boyun eğmedi. Ocak ayında başlayan çekişme mayısa kadar sürdü. Sonunda ABD ne yaptı? Pasifik Filosu’ndan büyük bir deniz gücünü Cakarta açıklarına gönderip askeri tatbikatlara başladı. Bu askeri hamle Endonezya ordusunu korkuttu ve generaller Suharto’yu para kurulu kararından vazgeçmeye zorladı. Suharto’yu geri adım attıran şey 43 milyar dolarlık yaptırım tehdidi değil, doğrudan donanmanın varlığı oldu.”

“Dünyadaki piyasa değerinin yüzde 65’inden fazlası New York’tadır”

Bugün benzer bir askeri baskının İran üzerinde kurulamadığını dile getiren Hanke, gücün temel unsurlarını şu sözlerle özetledi: “Bir ülkenin gücünü milli gelirin büyüklüğü, askeri kapasitesi ve finansal hakimiyeti belirler. ABD açısından en belirleyici unsur, doların küresel rezerv para birimi niteliğidir. Dolarsızlaşma tartışmaları tamamen dayanaksızdır. Dolar bir yere gitmiyor. Dünyada derinliğe ve likiditeye sahip tek tahvil piyasası ABD Hazine tahvilleridir. Büyük ölçekli sermaye hareketlerinde yönelebileceğiniz başka bir adres yoktur. Hisse senedi piyasalarına baktığınızda, dünyadaki toplam piyasa değerinin yüzde 65’inden fazlası New York borsalarında yer alıyor. Toronto veya diğer borsalar bunun yanında çok küçük kalır.”

Çin’in küresel ticaretteki yükselişini değerlendiren Hanke, ABD’nin uyguladığı tek taraflı yaptırımların Washington aleyhine sonuçlar doğurduğunu kaydetti: “Çin, Kanada veya Meksika gibi değildir. ABD’nin hatalarından en büyük kazancı Pekin yönetimi elde ediyor. 11 Eylül sonrasında Bush döneminden başlayarak Obama, Trump ve Biden yönetimleri boyunca yaptırımlar kontrolsüz bir şekilde artırıldı. Bu iki partinin de benimsediği bir akıl tutulmasıdır. ABD Kongresi’nin ne yaptığını bilmediğini rahatlıkla söyleyebilirim. Yaptırımlar tamamen bir kaybedenler oyunudur. Ben hem ilkesel olarak hem de pratikte yaptırımlara bütünüyle karşıyım. Hiçbir zaman işe yaramazlar ve bumerang gibi uygulayanı vururlar. Bugün Avrupa’nın derin bir krizle boğuşmasının ana sebebi Rusya’ya uygulanan yaptırımlar ve Kuzey Akım boru hattının imha edilerek ucuz doğalgaz akışının kesilmesidir.”

“Almanya sanayisizleşme ve çöküş sürecinin tam ortasındadır”

Almanya’da aşırı sağcı Almanya için Alternatif partisinin Saksonya seçimlerindeki başarısını gündeme getiren Weichert’a yanıt veren Hanke, Almanya’nın bugünkü durumunun temelinde eski Başbakan Angela Merkel’in tercihlerinin yattığını dile getirdi:

“Merkel dönemine bakmak gerekiyor. O dönemde Merkel adeta dokunulmaz bir lider gibi görülüyordu fakat büyük hatalar yaptı. Hristiyan Demokrat Birlik partisi içindeyken sol kanadı ve Yeşilleri kontrol altına almak için onları koalisyona dahil etti. Bunun bedeli ise nükleer santralleri kapatmak oldu. İkinci adımda ise sağ kanadı frenlemek adına açık kapı politikası güderek ülkeyi düzensiz göçmen akınına uğrattı. Bu durum devasa toplumsal yaralar açtı ve Almanya için Alternatif partisinin yükselişine zemin hazırladı.”

Almanya için Alternatif partisinin siyasi programında nükleer enerjiye dönüş, sınır güvenliğinin sağlanması ve Rusya ile sürdürülen vekalet savaşının sonlandırılması maddelerinin öne çıktığını belirten Hanke, ana akım partilerin bu partiyi tecrit etme çabalarını antidemokratik olarak nitelendirdi: “Bu partinin etrafına güvenlik duvarı örmeye çalıştılar, aldıkları oy ne olursa olsun koalisyona almayacaklarını açıkladılar. Hatta iç istihbarat üzerinden terör soruşturması açarak partiyi yasa dışı ilan etmeye kalktılar. Demokrasi söylemi dilinden düşmeyenlerin sergilediği bu tutum tamamen antidemokratiktir.”

Sanayinin durumuna ilişkin çarpıcı rakamlar aktaran Hanke, “Almanya sanayisizleşme ve çöküş sürecinin tam ortasındadır. İmalat sektörünün milli gelir içindeki payı diğer Avrupa ülkelerinde ortalama yüzde 12 iken, Almanya’da yüzde 23 seviyesindedir. Ağır sanayi devasa miktarda enerji ve elektrik tüketir. Bugün dünyadaki en pahalı enerji nerede satılıyor? Almanya’da. Volkswagen yönetim kurulu 50 bin çalışanını işten çıkaracağını duyurdu. Dünyanın en büyük kimya üreticisi BASF fabrikalarını kapatıp Çin’e taşındı. Alman otoyolları çöküyor, efsanevi dakikliğiyle bilinen trenler artık asla vaktinde kalkmıyor” sözleriyle tablonun vahametine işaret etti.

“İktidarda kalmanın en bilinen yöntemlerinden biri savaş çıkarmaktır”

Weichert’ın, popülaritesi yüzde 13’e kadar gerileyen Başbakan Friedrich Merz’in bu çöküşü perdelemek adına savaş söylemlerine yönelip yönelmediği sorusu üzerine Hanke, dikkat çekici bir tespitte bulundu: “İktidarda kalmanın en bilinen yöntemlerinden biri savaş çıkarmaktır. Savaş başlatırsanız, işler sarpa sardığında Ukrayna’da yapıldığı gibi sıkıyönetim ilan eder ve koltuğunuzu korursunuz. Merz köşeye sıkışmış durumdadır ve savaşı körüklemek istemektedir. Almanya’daki bir havalimanında Ukrayna uçağına yönelik olayı hemen Rusya’ya bağladılar. Bu büyük ihtimalle bir sahte bayrak operasyonudur. Rusların bu kadar acemice bir işe imza atacağını düşünmek saflıktır.”

ABD’nin İkinci Dünya Savaşı sonrasında planladığı ancak uygulamadığı sanayisizleştirme hedeflerini hatırlatan Hanke, “Morgenthau Planı ile Almanya’yı fabrikalarından arındırıp tarım toplumuna dönüştürmek istemişlerdi. Bu gerçekleşmedi ve serbest piyasa modeliyle muazzam bir kalkınma yaşandı. Ancak 1968’de Paris’te başlayan öğrenci ayaklanması Almanya’ya ve tüm Avrupa’ya sıçradı. O tarihten bu yana üniversite eğitim standartları hızla geriledi. Johns Hopkins Üniversitesi’nde 57 yıldır profesörlük yapıyorum; bugünkü akademik seviyenin geçmişle kıyaslanamayacak ölçüde düştüğünü bizzat gözlemliyorum. Chicago’daki DePaul gibi üniversitelerin standart giriş sınavı puanlarını aramaktan vazgeçmesi çöküşün açık bir göstergesidir. Kalitesini koruyan sadece roket ve mühendislik üreten Caltech gibi birkaç kurum kaldı” dedi.

“Brüksel’deki Avrupa Komisyonu tamamen antidemokratiktir”

Avrupa kıtasının geneline yayılan hantal bürokrasiye değinen Hanke, Brüksel’in ulusal iradeleri devre dışı bıraktığını ifade etti: “Avrupa muazzam bir bürokrasi yığınına hapsolmuştur. Brüksel’deki Avrupa Komisyonu tamamen antidemokratiktir; üyeleri seçimle işbaşına gelmez. Egemen devletlerin kararlarını bütçe ve para gücünü kullanarak ezerler. Ekonomist olarak para akışını takip ederseniz her şeyi görürsünüz. Komisyon Başkanı Ursula von der Leyen, kıtadaki Rusya karşıtlığının başını çekmektedir. Rusya düşmanlığının toplandığı neresi varsa kendisi tam ortasında yer alır.”

İngiltere’nin durumuna da değinen profesör, “İngiltere çok daha ağır bir ekonomik çöküş içindedir. Göçmen krizi, zayıflayan ordu ve eski sömürge alışkanlıklarıyla her şeye burnunu sokma eğilimi ülkeyi tüketiyor. Başbakan Starmer hızla görevi bıraktı. Yeni gelen başbakan Andy Burnham ilk dış gezisini Kiev’e yaptı. Kendi ülkesinde bunca devasa sorun varken kalkıp oraya gitmesi akıl tutulmasıdır. Eski Manchester Belediye Başkanı olan bu kişi tamamen yetersiz görünmektedir. 2022 yılında Ukrayna ile Rusya arasında Türkiye’de varılan barış anlaşmasını masadan kaldıran kişi de dönemin Başbakanı Boris Johnson idi. O dönem barış anlaşmasını doğrudan Londra sabote etti ve bugünkü faturayı bütün dünya ödüyor” dedi.

“Putin’in karşısına konuyu hiç bilmeyen iki kişi oturdu”

Weichert, ABD’li temsilciler Witkoff ve Kushner’in Moskova’da Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile gerçekleştirdiği üç saatlik görüşmeyi hatırlatarak diplomatik temasların geleceğini sordu. Hanke görüşmeyi şu sözlerle değerlendirdi: “Putin’in masadaki muhataplarını ciddiye aldığını kesinlikle düşünmüyorum. Rusya lideri nezaket kurallarına uyar fakat karşısına konulara hiçbir şekilde hakimiyeti olmayan iki kişi oturdu. Karşılıklı derinliği olmayan insanların bir araya gelmesi oldukça utanç vericidir.”

Avrupa’nın geleceğini son derece karanlık gördüğünü aktaran Hanke, kıtadaki liderlik krizini şöyle özetledi: “Fransa’da Macron, Almanya’da Merz, İngiltere’de Burnham veya İtalya’da Meloni gibi isimlere bakın. Meloni uzun süredir koltukta oturuyor ama somut hiçbir başarı elde edemedi. İtalya kötü durumda ve Meloni’nin siyasi geleceği sallantıda. Avrupa’nın içine girdiği bu çıkmazdan kurtulması için masada makul bir seçenek dahi bulunmuyor.”

“Çin, Adam Smith’in 1776’daki serbest ticaret modeline sarıldı”

Programın kapanış bölümünde küresel dengelerin geleceğine ilişkin nihai görüşlerini aktaran Steve Hanke, Amerikan imparatorluğunun bir anda yok olmayacağını ancak dengelerin hızla Doğu’ya kaydığını vurguladı:

“Küresel eksen kayması yaşanıyor fakat bunu bir günde gerçekleşecek bir felaket gibi okumamak gerekir. ABD askeri, ekonomik ve pazar gücüyle varlığını koruyacaktır. Bir düğmeye basıp Amerikan gücünü veya doları bir gecede silemezsiniz. Ancak Çin her geçen gün arayı kapatıyor. Beş yıl önce Çin otomobillerinden kimse bahsetmezdi, bugün pazarı ele geçiriyorlar. Yapay zekada ABD’nin mutlak hakim olacağı söyleniyordu, şimdi Çin çok daha az veri merkeziyle ve düşük maliyetlerle bu seviyeyi yakaladı.”

Çin’in uyguladığı küresel ekonomi modeline dikkat çeken Hanke, sözlerini şu ifadelerle noktaladı: “Pekin yönetimi, Adam Smith’in 1776 tarihli Ulusların Zenginliği eserinde çerçevesini çizdiği serbest ticaret modelini benimsedi. Herkesle ticaret geliştirmek istiyorlar. Örneğin Kenya başta olmak üzere kendileriyle ikili ticaret anlaşması imzalayan tüm Afrika ülkelerine yönelik gümrük vergilerini tamamen sıfırladılar. Ticareti serbestleştiren bu yaklaşım Çin’i küresel sahnede durdurulamaz bir noktaya taşıyor.”

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Çin-Mısır ortak tatbikatı, Pekin’in askeri erişiminin göstergesi

Yayınlanma

Çin, onlarca yıl boyunca yurt dışında ekonomik çıkarlar inşa ettikten sonra, artık bu çıkarları destekleyecek askeri gücü küresel ölçekte kullanma kapasitesi geliştirmeye başlıyor.

Mohamed Ibrahim Hafez & Sebastian Contin Trillo-Figueroa
South China Morning Post, 02.09.2026

Çin, yurt dışındaki ekonomik varlığını, bu varlığı koruyup sürdürebilmek için gerekli askeri erişim kapasitesiyle eşleştirmeye başlıyor.

Bunun en açık göstergesi Mısır’da ortaya çıktı. Çin’e ait J-16 savaş uçakları kısa süre önce Mısır’a gönderildi ve havada yakıt ikmali yapan YU-20 tanker uçakları tarafından desteklendi. Çin jetleri, Mısır’ın “Medeniyet Kartalları” tatbikatında Mısır’a ait Rafale ve MiG-29 savaş uçaklarıyla birlikte görev aldı. Bu, Çin’in savaş uçaklarını ilk kez Afrika’ya göndermesi anlamına geliyor ve Pekin’e kıtalar arası bir muharip gücü taşıma ve büyük bir Arap ordusuyla ortak operasyon yürütme deneyimi kazandırıyor.

Çin Devlet Başkanı Xi Jinping’in Mısır ziyareti, iki ülke arasındaki diplomatik ilişkilerin 70. yılını simgeliyor. Bu süre içerisinde ilişkiler yalnızca diplomasi ve ticaretten ibaret olmaktan çıkarak altyapı, teknoloji ve artık askeri işbirliği alanlarına kadar genişledi.

Çin’in ekonomik çıkarları özellikle Süveyş Kanalı çevresinde derin biçimde yerleşmiş durumda. Çinli şirketler Mısır’da üretim ve lojistik operasyonları kurarak ülkeyi Avrupa, Afrika ve Orta Doğu pazarlarına uzanan tedarik zincirleri için bir üretim ve dağıtım merkezi olarak kullanıyor.

Bu ekonomik ayak izi giderek büyüyor. Mısırlı şirketler geçen ay Çinli alıcılarla toplam 168 milyon dolar değerinde 17 ihracat anlaşması imzaladı. Pekin’in 2026’nın ilk yarısında Mısır’a yaptığı yatırımın ise 2 milyar dolara kadar ulaşabileceği tahmin ediliyor. Bu yatırımların önemli bölümü mevcut projelerin genişletilmesine yöneliyor.

Pekin ayrıca Mısır ürünlerine sıfır gümrük vergisi uygulaması getirdi ve daha önce yüzde 30’a kadar çıkan vergileri kaldırdı. Ancak ticari ilişki hâlâ dengesiz durumda: Mısır’ın Çin ile ticaret açığı geçen yıl 18 milyar doları aştı.

Çin’in ekonomik varlığının güvence altına alınması gerektiğinde riskler de artıyor. Limanlar, fabrikalar, lojistik ağları ve tedarik zincirleri, istikrarsızlıkların erişimi bozması halinde kırılgan hâle geliyor. Çin’in çıkarları ne kadar genişlerse, bu bölgelere ulaşabilecek askeri bir varlık da o kadar değer kazanıyor. Mısır’daki tatbikat, bu kapasiteye dair bir fikir verdi.

Yıllar boyunca Çin’in küresel genişlemesi esas olarak ticari nitelikteydi. Ardından Kuşak ve Yol Girişimi, altyapı yatırımları gerçekleştirdi, yeni pazarlar açtı ve stratejik bölgelerde Çinli şirketlerin yerleşmesini sağladı. Bir sonraki aşama ise bu ekonomik varlığı koruyacak askeri erişim kapasitesinin geliştirilmesi. Mısır, bu dönüşümün nasıl görünebileceğini ortaya koyuyor.

Benzer bir eğilim teknoloji alanında da görülüyor. Huawei, Mısır hükümeti için Ascend çiplerini kullanacak yapay zekâ veri merkezleri kurmak üzere teklif verdi. Buna karşılık Washington ise Nvidia, Advanced Micro Devices ve Microsoft’un dahil olduğu rakip bir teklif hazırlamaya çalışıyor.

Mısır’ın yapay zekâ stratejisi, bilgi ve iletişim teknolojileri sektörünün gayrisafi yurt içi hasılaya katkısını 2030 yılına kadar yüzde 7,7’ye çıkarmayı hedefliyor. Bu nedenle Amerikan ve Çinli teknoloji sağlayıcılarına erişim, ülkenin yerli teknoloji endüstrisini geliştirme çabasının daha geniş bir parçası hâline geliyor. Bu durum aynı zamanda Kahire’ye, stratejik önem taşıyan bu sektörde hangi şirketlerin yer edineceği konusunda pazarlık gücü sağlıyor.

Dolayısıyla Çin’in Mısır’daki varlığı, Pekin’in uzun vadeli çıkarları açısından kritik sektörlerin tamamına yayılıyor: üretim, lojistik, teknoloji ve savunma.

Ancak Kahire, Çin ile ilişkilerini diğer ortaklıklarının pahasına geliştirmiyor. Mısır hâlâ ABD’den önemli miktarda askeri yardım alıyor ve Amerikan, Fransız ve Rus uçaklarından oluşan karma bir hava filosu işletiyor. Çin ile ilişkilerini genişletirken Rusya ile bağlarını sürdürüyor, Avrupa ve Körfez ülkeleriyle ilişkilerini geliştiriyor ve BRICS grubuna katılıyor.

Savunma tedariki de aynı yaklaşımı yansıtıyor. Mısır’ın savaş uçağı filosunu çeşitlendirmek amacıyla Çin’in J-10C savaş uçağıyla ilgilendiği bildiriliyor. Tatbikatlar, Mısır ordusuna Çin sistemlerini tanıma fırsatı verirken Kahire, Batı menşeli uçaklarını kullanmaya ve mevcut savunma ilişkilerini sürdürmeye devam ediyor.

Bu durum iki tarafın da istediği kazanımları sağlıyor. Çin, Orta Doğu ve Afrika’da erişim ve operasyonel deneyim kazanıyor. Mısır ise yeni bir askeri tedarikçi ve yakın ilişkiler kurmak isteyen büyük bir güç elde ediyor.

Aynı hesaplama güvenlik politikası alanında da geçerli. Cumhurbaşkanı Abdülfettah es-Sisi, ABD Başkanı Donald Trump’ın Gazze’deki Filistinlilerin başka yerlere taşınması önerisini gündeme getirmesinin ardından geçen yıl şubat ayında Beyaz Saray görüşmelerine katılmayı reddetti.

Mısır ayrıca, Süveyş Kanalı’na verdiği ekonomik zarara rağmen ABD’nin Husilere yönelik askeri operasyonlarına mesafeli durdu. Kızıldeniz’deki saldırılar nedeniyle gemilerin rotalarını değiştirmesi sonucu kanal gelirleri 2024 yılında yüzde 61 düştü. Kahire’nin doğrudan çıkarı, deniz trafiğinin yeniden sağlanması ve kanalın korunmasıydı; ancak verdiği tepki, bu çıkarların nasıl korunacağına ilişkin kendi değerlendirmesi tarafından şekillendirildi.

Çin’in büyüyen varlığı tam da burada Mısır için önem kazanıyor. Çin’in doğrudan yabancı yatırımları Amerikan askeri yardımlarıyla birlikte var olabilir. Çin teknolojisi Amerikan teknolojisiyle rekabet edebilir. Çin uçakları, Mısır’ın Batı sistemlerini kullanmaya devam ettiği bir ortamda Mısır uçaklarıyla ortak tatbikat yapabilir.

Washington açısından ise hesaplama daha rahatsız edici hâle geliyor. Kahire’nin yalnızca güvenilir alternatiflere sahip olması bile Amerikan baskısının maliyetini artırmaya yetiyor. Her yeni tedarikçi, yatırımcı veya askeri ortak, Mısır’a herhangi bir aktör karşısında daha fazla hareket alanı sağlıyor.

Bunun küresel sonuçları da bulunuyor. Washington ve Pekin arasındaki rekabet, iki taraf tarafından genellikle rakip stratejik kamplar arasındaki mücadele olarak tanımlanıyor. Ancak Kahire, orta ölçekli güçlerin iki tarafın da ilgisini canlı tutarak hiçbirine münhasır bir nüfuz alanı vermeden hareket edebileceğini gösteriyor. Böylece bu rekabetten yatırım, teknoloji, askeri kapasite ve diplomatik avantaj elde ediyor.

Çin açısından daha büyük anlam ise ekonomik varlığı ile askeri güç projeksiyonu arasındaki mesafenin giderek azalması. Pekin, onlarca yıl boyunca yurt dışında ekonomik çıkarlar inşa ettikten sonra, artık bu çıkarların arkasına askeri güç koyabilmek için gerekli lojistik, erişim ve operasyonel deneyimi geliştiriyor.

Bu dönüşüm, Çin’in ekonomik çıkarları ile askeri kapasitesinin birleşmeye başladığı Mısır’da görünür hâle geliyor. Kahire, daha yetenekli bir Çin’in kendisine başka bir güçlü ortaklık sunması nedeniyle bu sürece izin verme konusunda teşviklere sahip.

Bundan sonraki jeopolitik mücadele ise Çin’in bu modeli ne kadar genişletebileceği, küresel ekonomik ayak izinin ne ölçüde askeri erişim kapasitesini destekleyebileceği ve rakiplerinin buna nasıl karşılık vereceği olacak.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

“Yapay zeka devasa bir aldatmaca”

Yayınlanma

Teknoloji yazarı Ed Zitron, üretken yapay zeka sektörünün sürdürülemez mali kayıplarla ayakta duran devasa bir aldatmaca olduğunu ve teknoloji devlerinin tüm dünyayı yanılttığını söyledi. Trilyonlarca dolarlık altyapı yatırımlarına rağmen modellerin güvenilmez ve kârsız kaldığını belirten Zitron, sektörün 2027 yılında sermaye yetersizliği nedeniyle büyük bir ekonomik çöküş yaşayacağı uyarısında bulundu.

Steven Bartlett’in sunduğu “A Diary of a CEO” adlı programa konuk olan teknoloji yazarı, podcast yayıncısı ve halkla ilişkiler uzmanı Ed Zitron, üretken yapay zeka sektörüne yönelik değerlendirmelerde bulundu.

Teknoloji sektöründe 16 yıllık deneyime sahip olduğunu belirten Zitron, sektör liderlerinin kamuoyuna sunduğu vaatler ile teknolojinin gerçek kabiliyetleri ve mali tabloları arasında derin bir uçurum bulunduğunu ifade etti.

“Üretken yapay zeka özünde bir aldatmacadır”

Zitron, büyük teknoloji şirketlerinin yapay zekayı bir mucize gibi pazarladığını ancak ortaya çıkan ürünün son derece pahalı, kârsız ve güvenilmez bir bulut yazılımından ibaret olduğunu vurguladı.

Sektör yöneticilerinin gerçeği yansıtmayan vaatlerle tüm dünyayı yanılttığını kaydeden Zitron, “Üretken yapay zekanın özünde bir aldatmaca olduğunu düşünüyorum. Bu aşırı zengin ve aşırı güçlü insanların göz göre göre yalan söylemesi midemi bulandırıyor. Bu teknolojiyi en başından beri bütün meslekleri ortadan kaldıracak, kanseri tedavi edecek sihirli bir araç olarak sattılar. Gerçekte ise karşımızda sadece yarım yamalak işleyen, kârsız, aşırı pahalı ve güvenilmez bir sistem var” ifadelerini kullandı.

Yapay zeka modellerinin özerk veya akıllı olmadığını dile getiren Zitron, bu araçların çalışabilmesi için karmaşık yönerge düzeneklerine ihtiyaç duyulduğunu belirtti.

Zitron, “Yapay zeka uzmanlarına sistemlerini nasıl kurduklarını sorduğunuzda, karmaşık bir çocuk oyunu gibi bir düzenek anlatıyorlar. Şuradan bağlam kurmanız, doğru komut istemini kullanmanız, şu aşamada bu modeli, sonda ise diğer modeli seçmeniz gerektiğini söylüyorlar. Oysa bunun yapay zeka olması, kendi kendine çalışması, ayarlayıp unutabileceğiniz bir sistem sunması gerekirdi” dedi.

“Şirketlerin gelirleri yapay zekadan gelmiyor”

Piyasadaki en büyük teknoloji şirketlerinin iş modellerini ele alan Zitron; Anthropic, Amazon, Nvidia, Microsoft, OpenAI ve Google gibi devlerin yapay zekadan doğrudan kayda değer bir gelir elde etmediğini aktardı.

Sektördeki yapay zeka gelirlerinin yaklaşık yüzde 70’lik kısmının OpenAI ve Anthropic adlı iki kârsız şirketten kaynaklandığını ifade eden Zitron, “Bu iki şirket, kendilerine para aktaran aynı büyük şirketler olmadan varlıklarını sürdüremez. Amazon bu yıl OpenAI şirketine 50 milyar dolar, Anthropic şirketine ise 5 milyar dolar gönderdi. Google, Anthropic şirketine 10 milyar dolar aktardı. Önümüzdeki üç buçuk yıl içinde aracı kurum analistleri, sadece bu iki kârsız şirketten 400 milyar doların üzerinde gelir ve bulut büyümesinde yüzde 30’luk bir pay bekliyor. Ancak bu şirketlerin bu parayı bir yerlerden bulması gerekecek” diye konuştu.

Halka açık teknoloji şirketlerinin yapay zeka gelirlerini şeffaf biçimde açıklamadığına dikkat çeken Zitron, yatırımcıların yıllıklandırılmış gelir oranı gibi belirsiz ve her defasında farklı hesaplanan metriklerle oyalandığını söyledi.

Zitron, “İyi haberleri olduğunda bunu hemen açıklayan halka açık şirketler, yapay zekadan ne kadar kazandıklarını sorduğunuzda sessizliğe bürünüyor. Bu durum aslında her şeyi açıkça gösteriyor” değerlendirmesinde bulundu.

“Tarihin rıza dışı en büyük teknoloji dayatması yaşanıyor”

Sunucu Steven Bartlett’in yapay zekanın tarihin en hızlı benimsenen teknolojisi olduğunu ve ChatGPT platformunun 60 günde 100 milyon aktif kullanıcıya ulaştığını hatırlatması üzerine Zitron, bu yaygınlaşmanın organik değil zorlama olduğunu belirtti.

Kullanıcıların yazılımlar aracılığıyla bu teknolojiyi kullanmaya mecbur bırakıldığını aktaran Zitron, şu ifadeleri kullandı:

“Google arama motorunu açtığınızda yapay zeka yanıtları karşınıza çıkıyor. Google Dokümanlar uygulamasını açtığınızda Gemini sistemi dikkatinizi dağıtıyor. Word yazılımını açtığınızda Copilot aracı sürekli önünüze geliyor. Amazon sitesinde alışveriş yaparken yapay zeka asistanı ne alacağınıza karışıyor. Medya üç yıldır durmaksızın bu araçları kullanmazsanız işinizi kaybedeceğinizi bağırıyor. Bu, tarihin rıza dışı en büyük teknoloji dayatmasıdır. İnsanlar sürekli mecbur bırakıldıkları ve arama motorları gerilediği için bu sistemleri kullanıyor.”

Modellerin arka planındaki işlem maliyetlerine değinen Zitron, kullanıcıların ve şirketlerin belirteç başına maliyetlerden habersiz olduğunu kaydetti.

Aylık sabit abonelik ücretlerinin gerçek maliyeti gizlediğini açıklayan Zitron, “Analiz raporlarına göre, aylık 200 dolarlık bir abonelikte kullanıcı 14 bin dolarlık işlem birimi tüketebiliyor. Anthropic tarafında 200 dolarlık harcamayla 8 bin dolarlık işlem birimi yakılabiliyor. 20 dolarlık abonelikte bile 400 dolarlık tüketim yapılabiliyor. OpenAI geçen yıl tam 20,9 milyar dolar zarar etti çünkü kullanıcılar sınırsız işlem birimi tüketiyor. Şirketler 150 kişiden büyük kurumsal müşterilere gerçek kullanım bedellerini yansıtmaya çalıştığında büyük panik yaşandı. Örneğin Uber, tüm yıllık yapay zeka bütçesini sadece üç ayda tüketti” dedi.

“Şehirlerden daha fazla elektrik tüketen canavarlar inşa ediliyor”

Sektörün şimdiye kadar bir trilyon dolardan fazla sermaye harcaması yaptığını ve gelecek yıl bir trilyon dolar daha harcamayı planladığını belirten Zitron, bu yatırımların devasa veri merkezlerine ve gelişmiş yapay zeka çiplerine gömüldüğünü söyledi.

OpenAI ve Oracle ortaklığıyla Teksas eyaletinin Abilene kentinde inşa edilen 1,2 gigavatlık veri merkezini örnek veren Zitron, fiziksel altyapının ulaştığı ürkütücü boyutu anlattı.

Zitron, “Sekiz binanın her birinde 50 bin adet Nvidia GB200 grafik işlem birimi bulunacak. İngiltere’nin Bristol şehri yılda yaklaşık 700 ila 800 megavat elektrik tüketiyor. Teksas’taki bu tek veri merkezi tesisi ise Bristol şehrinden daha fazla elektriği, o şehrin kapladığı alandan 1172 kat daha küçük bir alana sıkıştırıyor. Bristol yaklaşık 1,2 milyar metrekarelik bir alana yayılırken bu tesis yaklaşık 998 bin metrekare alana kuruluyor. Bütün bu enerji, iş gücü ve milyarlarca dolarlık sermaye tek bir noktaya yığılıyor. Şirketler on milyarlarca dolarlık gelir elde edebilmek için trilyonlarca dolar harcıyor ve bu gelirin büyük kısmı yine zarar eden iki yapay zeka firmasından geliyor” dedi.

Veri merkezlerinin çevresel zararlarına da değinen Zitron, gaz türbinlerinin yerel yerleşim yerlerinde hava kirliliği yarattığını, elektrik şebekelerini zorlayarak halkın faturalarını artırdığını ve kullanılan yoğun bellek donanımları nedeniyle tüketici elektroniğinde enflasyona yol açtığını bildirdi.

“Modeller yazılım dünyasını daha kaliteli hale getirmiyor”

Sunucu Bartlett’in, otomobillerin ilk dönemlerinde sık sık bozulmasına rağmen zamanla at arabalarının yerini alması örneğini vermesi ve Clayton Christensen’ın “Yenilikçinin İkilemi” kitabındaki teorileri hatırlatması üzerine Zitron, mevcut durumun bu tarihsel benzetmelerle uyuşmadığını söyledi.

Çip teknolojisinde maliyetlerin düşmediğini, aksine arttığını belirten Zitron, yapay zekanın devreye girmesiyle yazılım kalitesinin düştüğünü ifade etti.

Zitron, “Yapay zeka destekli kodlama araçlarının yaygınlaşmasıyla birlikte yazılım kalitesi genel olarak kötüleşti. Google, Microsoft ve Meta platformlarının kararsızlığı arttı. GitHub platformu sürekli kesintiler yaşıyor. İnsanlar internette GitHub platformunun ne zaman çöktüğünü değil, ne zaman çalıştığını bildiren bir sistem kurulmasını istiyor. Amazon bulut hizmetleri, yapay zeka kodlama araçları yüzünden bu yıl defalarca kesintiye uğradı. İnsanlar modellerin ürettiği ve tam anlamadıkları kodları doğrudan sisteme yüklüyor. Bu durum hataların katlanarak büyümesine yol açıyor” dedi.

Google arama motorunun gerileme sürecini de anlatan Zitron, şirketin eski arama ve reklam yöneticisi Prabhakar Raghavan döneminde alınan kararları eleştirdi.

Zitron, “Kullanıcıların arama sayısını artırmak amacıyla düşük kaliteli ve istenmeyen içerikleri filtreleyen güvenlik mekanizmaları gevşetildi. İnsanların aradıkları bilgiye hemen ulaşamaması sağlandı ki daha fazla arama yapsınlar ve daha fazla reklam görsünler. Ardından üretken yapay zeka dalgası gelince, kullanıcıları harici web sitelerine yönlendirmek yerine arama motorunun en tepesine yapay zeka özetleri yerleştirildi. Bu özetler insanlara taş yemelerini veya zehirli mantarları tüketmelerini tavsiye edebiliyor” ifadelerini kullandı.

“Yapay zeka bütün meslekleri ortadan kaldırmayacak”

Yapay zekanın istihdam üzerindeki etkilerine ilişkin konuşan Zitron, beyaz yakalı çalışanların kitlesel olarak işsiz kalacağı yönündeki söylemlerin birer efsane olduğunu dile getirdi.

OpenAI şirketinin kendi yayımladığı bir araştırmaya atıfta bulunan Zitron, harcanan işlem birimi miktarı ile çalışan başına düşen şirket geliri arasında hiçbir bağ bulunmadığını açıkladı.

Hukuk bürolarındaki durumu örnek veren Zitron, “Yapay zekayı övenler genellikle kıdemli ortaklar oluyor. Emsal kararları araştıran, dosyaları hazırlayan ve asıl işi yapan yardımcı avukatlar ise bu araçların harika olduğunu söylemiyor. İş dünyasında verimlilik artışına dair somut hiçbir veri yok. İşleri gerçekten olumsuz etkilenenler; görsel yönetmenler, deşifre uzmanları ve çevirmenler oldu. Çünkü yöneticileri çıktı kalitesini önemsemiyor ve işi ucuza getirmek istiyor. Bu yöneticiler yapay zeka olmasaydı da o işleri en ucuz alternatiflere devrederdi” dedi.

Otonom araçlar konusuna da değinen Zitron, sürücüsüz araç teknolojilerinin üretken yapay zekadan farklı bir altyapıya sahip olduğunu ancak yine de temkinli yaklaşılması gerektiğini belirtti.

San Francisco ve Las Vegas şehirlerinde otonom taksilerin aniden durarak trafiği kilitlediğine bizzat şahit olduğunu anlatan Zitron, sistemlerin değişken hava koşulları ve beklenmedik durumlarda hata yapabildiğini, bu nedenle yaygınlaşmanın son derece yavaş ve denetimli ilerlemesi gerektiğini kaydetti.

“OpenAI 2027 yılında nakitsiz kalacak”

Büyük teknoloji şirketlerinin pandemi sonrasında büyüme alanlarının tıkandığını ve hisse değerlerini korumak için yapay zeka donanımlarına sarıldığını anlatan Zitron, bu durumu “çürük ekonomi balonu” olarak adlandırdı.

OpenAI şirketinin 2030 yılına kadar bilgi işlem altyapısına 750 milyar dolar harcamayı planladığını ancak bu harcamaların geri dönüşünün bulunmadığını vurgulayan Zitron, şirketin 2027 yılında nakit krizine gireceğini söyledi.

Zitron, “OpenAI bu yıl halka arz edilmeyi planlıyordu ancak bunu ertelemek zorunda kaldı. Şirketin hayatta kalabilmesi için her yıl en az 100 milyar dolar yeni finansman bulması gerekiyor. 2027 yılında bu şirketin nakit kaynaklarının tükeneceğini ve duvara toslayacağını öngörüyorum. OpenAI çöktüğünde veya halka arzda başarısız olduğunda, ona göbekten bağlı şirketler ağır darbe alacak. Japon devi SoftBank’ın elinde kâğıt üzerinde 100 milyar dolarlık OpenAI hissesi var. Şirket halka açılamazsa SoftBank bu varlığı nakde çeviremez ve ciddi şekilde küçülmek zorunda kalır. Oracle şirketi sadece OpenAI için 7,1 gigavatlık veri merkezi inşa ediyor. OpenAI olmadan Oracle şirketi ayakta kalamaz” diye konuştu.

Bu çöküşün zincirleme bir teknoloji depresyonuna yol açacağını belirten Zitron, geniş halk kitlelerinin ve emeklilik fonlarının bu krizden zarar göreceği uyarısında bulundu.

Zitron, “Amerikan borsalarındaki endekslerin büyük ağırlığı bu teknoloji devlerine dayanıyor. Nvidia şirketinin gelirleri yüzde 50 ila 70 arasında düşebilir. Şirket hisselerinde yüzde 20, 30, hatta 40’lık değer kayıpları yaşanabilir. Geçtiğimiz yıl girişim sermayesi yatırımlarının yarısından fazlası yapay zeka girişimlerine gitti ve bu yatırımların büyük çoğunluğu sıfırlanacak. Şirketler piyasayı bir kumarhaneye çevirdi ve sıradan insanların emeklilik birikimleri bu çılgınlığın faturasını ödeyecek” dedi.

Yapay zeka modellerinin insan zekasını aşacağı yönündeki söylemlerin gerçeği yansıtmadığını belirten Zitron, modellerin sadece kendileri için özel olarak tasarlanan testlerde başarılı olduğunu ve mevcut mimarinin yapısal sınırlarına ulaştığını dile getirdi.

Yatırımcılara ve bireylere teknoloji şirketlerinin vaatlerine karşı şüpheci olmaları tavsiyesinde bulunan Zitron, gerçek değerin algoritmik üretimde değil, insan ilişkilerinde, gerçek uzmanlıkta ve toplumsal dayanışmada yattığını sözlerine ekledi.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English