Bizi Takip Edin

Dünya Basını

Sovyet Gürcistanı’nı yeniden düşünmek

Yayınlanma

Çevirmen notu: Aşağıda çevirisini bulacağınız, Gürcistan kökenli Sopiko Japaridze tarafından kaleme alınan metin, hem Sovyet Gürcistanı’nın günümüz liberal anlatıları içindeki temsiline hem de bu anlatının bilgi üretimindeki ideolojik önkabullerine yöneltilmiş güçlü bir eleştirel müdahale niteliği taşıyor. Yazar, bir zamanlar kendisinin de içselleştirdiği antikomünist çerçeveyi yerinden gözlem ve doğrudan tanıklıklar aracılığıyla çözerek, Sovyet deneyiminin toplumsal gerçekliğini bugünün post-Sovyet liberal tahayyüllerinden ayırıyor. Japaridze’nin saha gözlemleri, antikomünist söylemin “otoriter devlet” imgesine sıkıştırdığı bütün bir Sovyet deneyiminin, aslında emek, toplumsal refah, insan onuru ve kamusal sorumluluk etrafında örülmüş bir maddi ve ahlaki dünyanın izlerini taşıdığını gösteriyor. Bu anlamda, “nostalji” kategorisiyle değersizleştirilen halk hafızası, bir hakikat olarak yeniden konumlanıyor.

Öte yandan tüm bunlar sadece Sovyet Gürcistanı’nı değil, genel olarak sosyalist devlet deneyimleri üzerine üretilmiş bilginin epistemolojik statüsüne yönelik bir yeniden düşünme çağrısı olarak da okunmalı. Zira Soğuk Savaş boyunca inşa edilen “totaliterlik” söyleminin hâlâ tarih yazımının kurucu çerçevesi olarak işlediği bir dönemde, tarihsel maddeciliğin yöntemsel ufkundan, yani toplumsal süreçleri üretim ilişkileri, maddi koşullar ve sınıfsal konumlar üzerinden düşünme yetisinden, beslenen her girişim, eleştirel tarih anlayışı açısından da son derece kıymetli.


Sovyet Gürcistanı’nı Neden Yeniden Düşünmeli?

Sopiko Japaridze
MR Online
15 Aralık 2023
Çev. Leman Meral Ünal

Birkaç yıl önce arkadaşlarımla vakit geçirirken bir oyun oynamaya karar verdik. “Hitler Kim?” kartlarını içeren bu oyun, “Mafya Gecesi”ne benziyordu. Önce kartlar dağıtılıyor, bir kişi “Hitler” kartını alıyor ve biz de sohbet yoluyla bu kişinin kimliğini bulmaya çalışıyorduk.¹ Gürcistan’da popüler olan klasik “Mafya” oyununun bir uyarlamasıydı bu. “İyiler” yani “liberaller”, üzerinde orak-çekiç yerine güvercin bulunan, fakat Sovyetler Birliği armasını andıran bir sembolle temsil ediliyordu. Oyun, liberalleri “kötücül” faşistlerin karşısında konumlandırıyordu. Ne var ki oyuna katılan gençlerin hiçbiri, faşizmin İkinci Dünya Savaşı’ndaki yenilgisinde Sovyetler Birliği’nin oynadığı merkezi rolden haberdar değildi. Bu oyun, Sovyet tarihinin çarpıtılması ve yeniden yazılmasına katkıda bulunan çok sayıdaki açık, nüanslı ve örtük propaganda biçimlerinden sadece biriydi. Bu anlatı, nüfuzlu kişiler, hikâyeler, anlatılar, bayramlar, kitaplar, filmler ve sivil toplum kuruluşları aracılığıyla sürekli olarak yeniden üretilmeye ve pekiştirilmeye devam ediyor.

Aslına bakılırsa ben de antikomünist tarih anlatılarından etkilenmiştim. Sovyetler Birliği, hemen her zaman yurttaşlarına karşı kayıtsız, o uçsuz bucaksızlığıyla insanlık dışı bir devlet olarak tasvir ediliyordu; bu tasvir ki, ortaokuldan itibaren eğitim müfredatımıza girmiş olan distopik romanları anımsatır. Üstelik ABD’deki antikomünist sosyalist çevrelerde “eğitilmiş”tim; Sovyetler Birliği’ni başarısız bir proje olarak ezberlemiştim (Benim içinde yer aldığım her eğilim, devrime ihanetin yaşandığı yıl olarak farklı bir yıl belirliyordu mesela). Ancak 1990’larda savaşlar ve şiddet nedeniyle göç ettiğim ABD’den Gürcistan’a döndüğümde, bambaşka bir perspektifle karşılaştım.

Gürcülerin hemen her yerde söyledikleri şey, [asıl] mevcut devletin halkını ihmal ettiğiydi; Sovyetler Birliği döneminde yurttaşlara gösterilen özen ise bambaşkaydı. Hatta antikomünist liberaller bile, katıldığım çevre eylemlerinde bitmek bilmeyen inşaatlara ve ekolojik tahribatlara karşı çıkarken Sovyet standartlarına ve araştırmalarına atıfta bulunuyordu. Örneğin, o dönemlerde belli bir yüksekliğin üzerindeki binaların insan sağlığına zararlı kabul edildiğini, bunun güneş ışığı ve zeminin sağlamlığı gibi unsurlarla gerekçelendirildiğini hatırlatıyorlardı. Yurttaşların koruması için son derece katı düzenlemeler mevcuttu.

Gürcistan’daki maden kasabalarını incelemeye başladığımdaysa çok daha çıplak bir gerçekle karşılaştım. Sakinler, duvarları kömür isiyle kaplanmış apartmanları gösteriyor, oyun alanlarında kül soluyan çocukları anlatıyorlardı. Başlangıçta, bunu Sovyetlerin halkı değil, sanayi üretimini önceleyen anlayışıyla ilişkilendirme eğilimindeydim. Fakat yerel halk bu varsayımıma kesinkes itiraz etmişti. Sovyetler Birliği döneminde, yerleşim alanlarının yakınında kömür yakmanın yasak olduğunu, bugünkü gibi açıkta depolama uygulamalarının ise tamamen yasa dışı olduğunu söylediler. Mevcut sorunların Sovyet döneminde var olmadığı konusunda ısrarcıydılar.

Ne yazık ki, Sovyet sonrası dönemdeki madencilik uygulamaları nedeniyle çok sayıda önlenebilir ölüm yaşandı. Madencilerle yaptığım görüşmeler, tüyler ürpertici bir gerçeği ortaya koyuyordu. Son yıllarda sık sık patlamaların yaşandığı bir bölge, daha önce yaşanan bir patlama sonrası, 1970’lerde, Sovyetler Birliği döneminde, mühürlenmişti. Çok tehlikeli olduğu gerekçesiyle burada madencilik faaliyeti yürütmek yasaktı. Bugün ise o alanın sahibi olan özel şirket, mühürleri sökerek yeniden faaliyete geçmişti, üstelik ölümcül sonuçlar pahasına. Bu ölümlerin tamamen önlenebilir nitelikte olduğunu anlamalıyız, kömüre kolay erişim uğruna gösterilen umursamazlığın bir sonucu olarak…

Altın madenciliğiyle bilinen Kazreti kasabasında yaşayanlar da benzer şekilde bugünkü yaşamlarına dair kasvetli bir tablo çizdiler. Aslında başta, buranın Sovyet döneminden bu yana madenciliğin merkezlerinden biri olmasının, kasaba halkının can sıkıntısı, aşırı çalışma ve yoğun kirlilikten yakınmasını açıklayabileceğini düşündüm, fakat yerel halk, Sovyet döneminde yaşamın çok daha canlı olduğunu anlattı. Hareketli bir gece hayatı, bolca spor etkinliği ve Tiflis’e ya da Sovyetler Birliği’nin dört bir yanına uygun fiyatlarla seyahat imkânlarından özlemle bahsettiler. Spor, toplumsal yaşamlarında çok önemli bir yer tutuyordu, küçük kasabalardan büyük şehirlere kadar sürekli etkinlikler düzenleniyordu. Bu kasabalardaki teknik okullar, ek sakinler getirerek dinamik bir sosyal doku yaratıyordu.

Kasaba sakinlerinin anlatımlarına göre, insanlar yalnızca sosyal açıdan değil, fiziksel olarak da daha sağlıklı ve daha güçlüydüler. Madenciliğin beden üzerindeki yıpratıcı etkileri göz önüne alınarak her işçiye fazladan gıda ve besin takviyesi sağlanıyordu. Gıda ve beslenme hem işçiler hem de çocuklar için en temel öncelikler arasındaydı. Doğru beslenmenin sağlanması için özverili çabalar mevcuttu. İşte geçmiş ile bugün arasındaki bu keskin tezat, kasabanın yaşam kalitesinde zaman içinde yaşanan büyük değişimi de görünür kılıyordu.

Manganez madenciliği yapılan bu kasabada madenciler, bugün on iki saatlik ağır vardiyalara katlanmak zorundalar. Oysa Sovyet döneminde, yeraltında uzun süre çalışmanın bedensel etkilerini dikkate alan katı düzenlemeler uyarınca çalışma süresi yedi saatle sınırlandırılmıştı. İşçilerin refahını önceliklendirmeyi amaçlayan bu koruyucu önlem, günümüzde tamamen aşınmış durumda, kota sistemi denilen şey ise tersine, uzun çalışma günlerini teşvik ediyor. Bir madencinin eşi tarafından söylenen şu söz her şeyin özeti belki de: “Bizden Sovyetler döneminde olduğu gibi kotaları tutturmamızı bekliyorlar ama o dönemin sunduğu hiçbir imkânı, hiçbir güvenceyi vermiyorlar.”

Kömür madenlerinin patlatılmasından sorumlu bir işçi, bir kolunu kaybettiği travmatik bir iş kazasını anlattı keza. Sağlık ekiplerinin son derece yavaş şekilde, tam bir saat sonra olay yerine ulaştığını söyledi. Özelleştirme nedeniyle kapanan hastaneler yüzünden en yakın hastanenin artık oldukça uzakta bulunması, tedavi sürecini birkaç saat daha uzatmıştı. Sovyet sonrası dönemdeki liberalizasyon süreci boyunca işçi sağlığı ve iş güvenliği standartlarının aşınması, gerçekleştirdiğim mülakatlarda tekrar tekrar karşıma çıkan bir diğer sarsıcı örüntüydü.

Bir zamanların bu capcanlı kasabası, bugün güvencesiz madencilik faaliyetlerinden, yoğun kirlilikten ve çaresizliğe sürüklenmiş bir halktan ibaret. Bölge halkı, ekonomik çaresizliğin ve kirlenmenin ulaştığı boyutu gözler önüne serer biçimde, evlerinin bahçelerinde mangan kazmaya başlamış. Madencilik sektörü dışında da, bir zamanların gelişkin sanayilerinin çökmesi, kasabayı dizginsiz özelleştirmenin yıkıcı sonuçlarıyla baş başa bırakmış. Yaşananlar bölge sakinlerinin hem refahını hem de güvenliğini derinden sarsmış durumda.

Ve tabii 2000’li yılların radikal liberalizasyon sürecinden bu yana, meslek hastalıkları uzmanlarının rolü de yalnızca sembolik bir düzeye indirgenmiş durumda. Zira bu dönem, emek kurumları ve sosyal kurumların topyekûn yıkımı, artan oranlı vergilendirmenin yasaklanması ve komünizm ile komünist sembollerin kriminalize edilmesiyle karakterize ediliyor. Sovyetler Birliği döneminde, her yıl yaklaşık iki yüz kadar meslek hastalığı vakası tespit edilirdi. Oysa son yıllarda tek bir tanı dahi konmamış. Meslek Hastalıkları Enstitüsü’nün son kalıntılarının başındaki yönetici, birkaç yıl önce iki tanı koyduğunu ve bu nedenle şirketten tehditler aldığını açıklamıştı. Bir zamanlar hayati önem taşıyan bu kurum, bugün işlevsiz hâlde, onlarca yıllık emek güvenliği ve çalışma koşulları araştırmaları ise ne yenilerini yürütebiliyor ne de tanı koyabiliyor.

Örneğin enstitü müdürü çok açık bir şekilde şöyle dedi: “Bana deli diyeceksiniz ama en iyi iş sağlığı ve işçi güvenliği komünizm dönemindeydi.” Ona deli olmadığını söyledim. Mesleki amaçlarının anlamını ve kamusal rollerini yitirmiş, fakat emekleriyle kurdukları kimlik bağı hâlâ canlı olan bu uzmanlar, bugün harap bir binada toplanıp kahve içiyor ve geçmişi konuşuyorlar.

Ancak Gürcistan’ın tarihine ve Sovyet geçmişine dair daha incelikli, kanıta dayalı bir tartışma yürütmeye çalışan hem yerel halktan hem de dışarıdan bazı insanlar hala var ve farklı bir perspektif sunuyorlar. Aslına bakılırsa bu kişilerin pek çoğu, abartılı aşırı milliyetçi anlatıların tetiklediği tarih projelerine müdahil olmak üzere gelmişlerdi. Fakat, ne yazık ki bu tartışmalar, halkın Sovyetler Birliği üzerine daha nüanslı bir değerlendirmeye açık ve istekli olmasına rağmen, hâkim iletişim kanallarına nüfuz etmekte zorlanıyor.

Sovyetler Birliği döneminde büyümüş olanların kayda değer bir kısmı, hatta çoğunluğu, bu geçmişe olumlu, hatta sevgi dolu bir bakışla yaklaşıyor. Yine de bu duygular, Gürcistan’daki hâkim propaganda aygıtı tarafından sistematik biçimde marjinalleştiriliyor ve değersizleştiriliyor. Herhangi birisi Sovyetler Birliği’nin olumlu bir yönünü dile getirdiğinde, önce çevresine temkinli bir bakış atıyor, çünkü sözlerinin istenmeyen bir yere çekilmesinden çekiniyor. On yıllar boyunca bu tür görüşlerini bir biçimde ifade edebilmiş insanlar, antikomünist liberal ve muhafazakâr kesimler tarafından küçümsendi, hislerine “nostalji” damgası basıldı ve çocuksu bir saflıkla itham edildiler.

Gürcistan’daki hâkim anti-Sovyet anlatı, herkesi etkisi altına alan bir sihir gibidir; nüanslar ve olgular, sanki sadece profesyonellere ya da marjinalleştirilmiş kesimlere aitmiş gibi görünür. Oysa uzmanlar ve akademisyenler, bilhassa günümüz Gürcistan’ı bağlamında, bu yıkıcı aşırı milliyetçi anlatılara karşı koyabilecek potansiyele sahipler. Ancak propaganda; kurumlar, hibe fonları, devlet destekli hafıza politikaları, ulusal ve bölgesel kuruluşlar gibi yapısal desteklerle beslendiği için, bu “büyülü çember”in içindekilerin statülerini tehlikeye atmak istememeleri gayet anlaşılır. Gerçeği kabul ederek başlayalım, akademisyenler cesaretleriyle tanınmazlar. İşte tam da bu noktada, biz sosyalistlerin bu sorumluluğu üstlenmesi gerekir.

Batılı sosyalistlerin epey uzun bir süredir kendilerini Sovyetler Birliği’nden kamusal olarak ayrıştırmaları (“Hayır hayır, biz o türden sosyalistler değiliz!”) olağan bir refleks hâline gelmiş olsa da, Sovyetler Birliği tarihini hem eski hem yeni gerçeklikler ışığında yeniden değerlendirme görevi hâlâ yakıcı biçimde ortada duruyor. Soğuk Savaş döneminde ideolojik bir silah haline getirilmiş anıların ötesine geçerek, onu bizzat yaşamış insanların deneyimlerini ve ardından gelen toplumsal-siyasal sonuçları analiz etmek de aynı ölçüde önemlidir.

Sovyetler Birliği kapitalizme en büyük tehdidi, “başka bir dünyanın gerçekten mümkün olduğu” fikrini somut şekilde temsil eden bir evrensel vizyonu hayata geçirmekle oluşturdu. Öyle ki bugün protestolardaki sloganlarda karşımıza çıkan ve çoğu kez içi boşaltılmış bir yankıya dönüşmüş olan iddialar, o dönemin maddi gerçekliğiydi. Girişim, Sovyetler Birliği’nin farklı dönemlerinde çeşitli açılardan başarısız olsa dahi, onun varlığı başka coğrafyalarda daha cüretkâr ütopyacı projelere ilham verdi.

Sovyetler Birliği, aynı zamanda dekolonizasyon sürecinin en önemli maddi destekçilerinden biriydi ve onun yokluğu bu anlamda da tüm dünyada hissedilmeye devam ediyor. Zira günümüzün hâkim kalkınma anlatısı, herhangi bir alternatif sunmayıp ilişkileri merkez ve çevre üzerinden okuyarak o ikiliği yeniden üretiyor. Öyle ki bu boşluk, sadece jeopolitik ilişkileri değil, edebiyatı, sanatı, müziği ve insanlar arası ilişki ve bağları da etkiliyor. Eski Sovyet yurttaşları birbiriyle yeniden temas kurma imkânlarından yoksun bırakılmış, Üçüncü Dünya ise bir zamanlar güçlü olan Sovyet varlığıyla artık ilişkilenmiyor. Bugün post-Sovyet elitler, yalnızca Avrupa ile bağlantılılar ve kendilerini sıradan halkın geri kalanından bilinçli biçimde ayrı tutuyorlar.

Sovyet deneyimi popüler imgelemde yalnızca şiddet ve baskı üzerinden ele alınmasına rağmen, Sovyetler Birliği içinde yeniden değerlendirilmesi gereken sayısız başarılı toplumsal ve ekonomik deneyim var. Bu nedenle, Sovyet geçmişinin günümüzde giderek daha fazla şeytanlaştırılması ve çarpıtılması sürpriz değil; örneğin “Kara Kurdele Günü” gibi yeni uydurulmuş anma günlerinde ve Avrupa genelinde yapılan haksız “faşizm” kıyaslarında bu eğilim açıkça kendini gösteriyor. Yine faşizmi yenmek için hayatlarını gözlerini kırpmadan feda eden sayısız savaşçının -benim dedelerim gibi- bugün faşistlerle bir tutulması da öyle keza… Oysa faşizm, tarihsel olarak sosyalizme karşı bir tepki olarak doğmuştu, fakat şimdi biraz da paradoksal şekilde liberalizmin zıddıymış gibi yeniden çerçeveleniyor.

Sovyetler Birliği üzerine yapılan tartışmaların “nostalji”ye indirgenmesi, aslında çok daha derin bir sorunun belirtisi. Sovyetler Birliği hakkında daha derinlikli ve nüanslı tartışmalar artık maalesef yalnızca uzman çevrelere sıkışmış durumda. İnsanlar bilgi birikimlerini kullanarak yeni bir toplumun inşası için harekete geçemediklerinde, yani kendilerini geçmişin kalıntıları olarak, yavaş yavaş yok olmaya bırakılmış hissettiklerinde, sığınabilecekleri tek yer, dostlarıyla ya da eski meslektaşlarıyla yaptıkları özel sohbetler olabiliyor. Yani anılarını ve içgörülerini daha küçük, daha kişisel çevrelerde paylaşmaya mahkûm edilmişler. Bu durum, geçmişin bilgeliğini ve deneyimlerini toplumsal ilerleme anlatısına entegre etme konusundaki daha geniş bir yapısal tıkanıklığın göstergesi.

Bu marjinalleştirmeye bir yanıt olarak, “Sovyet nostaljistleri” olarak adlandırılan ve çoğu kez toplumsal olarak dışlanmış kişiler, Sovyetler Birliği hafızasını özel alanda koruma yoluyla direniyorlar. Bilgi ve deneyimleri kenara itilen bu kesim için, bu durum incelikli bir meydan okuma eylemi hâlini alıyor. Salt nostaljiden daha fazlasını barındıran bir geçmiş vizyonunu sürdürme yöntemi, toplumun dışına itilmeye karşı sessiz bir protesto…Bu sessiz hatırlama, bireysel ilişkilerle sınırlı kalsa da, anlatının şekillenmesinde kendi değerlerini ısrarla ortaya koyma biçimi olarak da okunabilir. Sovyet dönemindeki “iyi zamanları” anmaya adanmış sayısız Facebook sayfası bu sessiz direnişin dijital uzantısını oluşturuyor. Bu paylaşımlarda sıkça yinelenen “Tiflis bir zamanlar bir ilişkiden ibaretti,” sözleri Sovyet Gürcistanı’nın başkentinde insanlar arasındaki şefkatin, dayanışmanın ve insani yakınlığın özünü yakalayan bir ifade gerçekten de. Zira o günlerin Tiflis’i sadece bir coğrafi mekân değil, insanların birbirine hakiki bir özenle bağlandığı bir toplumsallığın adıydı, günümüzle keskin bir tezatlık oluşturan samimi ve derin bir toplumsal bağ.

İnsanlar çoğu kez güçsüz olduklarına inandıkları için kendi güçlerinden vazgeçerler. Komünizm korkusu ve onun insanları başka bir dünya için harekete geçirme potansiyeli, kapitalist restorasyon sırasında arka arkaya çıkarılan komünizm karşıtı yasalarda kendini gösteriyor. Onu gömmek ve şeytanlaştırmak için otuz yıl süren çabalara rağmen, komünizmin direnci hâlâ kırılamadı. Bu süregelen mücadele, kapitalist ideolojinin savunucuları arasındaki, statükoya meydan okuyan bir vizyonun kalıcı gücünü ve cazibesinden duydukları derin endişeyi yansıtıyor. Sosyalistler, Sovyet deneyimini toptan bir başarısızlık olarak reddetmemelidir. Sovyet Gürcistan’ını yalnızca bir nostalji nesnesine indirgememenin zorunluluğundan hareketle Bryan Gigantino ile birlikte Reimagining Soviet Georgia [Sovyet Gürcistan’ı Yeniden Düşünmek] adlı bir podcast başlattık. Amacımız, Sovyet Gürcistan’ını geçmişe gömmek değil, onu dünyaya dair yeni tahayyülleri şekillendirebilecek dinamik bir güç hâline getirmek. Bu podcast, Sovyet dönemini, şeytanlaştırmalardan ve faşizmle dayanaksız biçimde ilişkilendiren söylemlerden kurtararak, ilham verici bir hatırlamaya dönüştürmeyi hedefliyor. Akademik tartışmaların ötesine geçerek, Sovyet geçmişi hakkında sadece yemek masası etrafında anılar yad etmenin dışında yeni bir cephe daha açılması gerektiğine yürekten inanıyoruz.


¹ Yazarın bahsettiği bu sosyal tahmin oyunu, Türkiye’de özellikle gençler arasında toplu buluşmalarda sıkça oynanan “vampir-köylü” oyununun yerel varyantlarından biridir. (Ç.N)

Dünya Basını

Pekin ve Brüksel, küresel enerji geçişinin kurallarını baştan yazıyor

Yayınlanma

Project Syndicate için bir makale kaleme alan Emmanuel Guerin, Avrupa Birliği ve Çin’in küresel enerji geçişinde egemenlik kurmak amacıyla birbirlerinin geleneksel güç alanlarına yöneldiğini belirtti. Emmanuel Guerin, Çin’in küresel standartları belirlemeye odaklanırken Avrupa’nın sanayi tabanını yeniden inşa etmeye çalıştığını vurguladı.

Project Syndicate platformunda Emmanuel Guerin imzasıyla yayımlanan “Pekin Modeli Brüksel Etkisiyle Buluşuyor” başlıklı makalede, küresel enerji geçişinde güç dengelerinin yeniden şekillendiği kaydedildi.

Sciences Po bünyesindeki Paris İklim Okulu Dekan Yardımcısı ve Avrupa İklim Vakfı Üst Yöneticisi Özel Danışmanı olan Emmanuel Guerin, yazısında Avrupa ve Çin’in uzun yıllar boyunca birbirine rakip kalkınma ve enerji dönüşümü modellerini temsil ettiğini aktardı.

Guerin, Avrupa’nın öncelikle pazarlara, ortak kurallara ve çok taraflı kurumlara bağlı kaldığını, Çin’in ise sanayi politikasına, altyapı yatırımlarına ve üretime ağırlık verdiğini belirtti. Makalede, “Avrupa sıklıkla küresel ölçekte referans noktası haline gelen düzenlemeler üretti (‘Brüksel Etkisi’). Çin ise fabrikalar üretti” ifadelerine yer verildi.

Ancak makaleye göre bu ayrım günümüzde ortadan kalkıyor. Avrupa sanayi tabanını hızla yeniden inşa etmeye çalışırken Çin, uluslararası standartları ve yönetişim çerçevelerini etkilemeye daha fazla odaklanıyor. Guerin, Avrupalı karar vericiler Pekin’in sanayi stratejisini incelerken, Çinli liderlerin de Avrupa’nın uzun süre önce öğrendiği bir gerçeği fark ettiklerini kaydetti: “Kalıcı güç sadece teknolojileri üretmekten değil, aynı zamanda onları yöneten kuralları yazmaktan gelir.”

Guerin, bu eğilimlerin jeoekonomik gücün yapısındaki bir değişimi yansıttığını savundu. Makalede belirleyici sorunun artık kaynakları kimin kontrol ettiği, ürünleri kimin ürettiği veya her teknolojide kimin liderlik ettiği olmadığı ifade edildi. Asıl sorunun, bir sonraki enerji ve teknoloji dönüşümünün gerçekleşeceği değer zincirlerini kimin yönettiği olduğu vurgulandı.

Avrupa’nın temiz enerji teknolojilerindeki Çin imalat hakimiyeti ve derinleşen bağımlılıkları karşısında sanayi politikasını yeniden keşfettiğini aktaran Guerin; Sanayi Hızlandırıcı Yasası, Kritik Hammaddeler Yasası ve ilgili tedbirlerin, sanayi kapasitesi olmadan ortaya konan iklim hedefinin dayanıklılık değil, bağımlılık yarattığı bilincinden doğduğunu yazdı.

Çin’in ise güneş panelleri, bataryalar, elektrikli araçlar ve elektrik şebekeleri için dünyanın en büyük ekosistemini kurduktan sonra yalnızca sanayi liderliğinin yeterli olmadığı sonucuna vardığı kaydedildi. Çin’in Küresel Enerji Şebekeleri Geliştirme ve İşbirliği Örgütü üzerinden fotovoltaik, hidrojen, enerji depolama, yüksek voltajlı iletim, akıllı şebeke ve karbon muhasebesi alanlarında standartlar belirlemek üzere teknik komiteleri topladığı aktarıldı.

Guerin, bu adımları değerlendirirken makalesinde şu ifadelere yer verdi: “Bunlar mühendislik çalışmalarına benzeyebilir ancak bundan çok daha fazlasıdır. Bunlar, Çin’in temiz enerji ekonomisinin işletim sistemine sahip olma çabasını temsil ediyor. Endüstri standartlarını belirleyen ülke, bir teknolojiyi düzenlemekten fazlasını yapar. Kendisini yatırımları yönlendirebilecek, neyin neyle uyumlu çalışabileceğine karar verebilecek ve herkesin üzerine inşa etmek zorunda olduğu mimariyi sabitleyecek bir konuma getirir.”

“Sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye ve ucuz enerji gerektirir”

Makalede, Avrupa liderlerinin üretim kapasitesi olmadan koyulan kuralların stratejik özerklik sağlamadığını öğrendiği, Çin’in ise standartlar olmadan çalışan fabrikaların uluslararası etkiyi sınırlandırdığını gördüğü ifade edildi. Her iki tarafın da diğerinin onlarca yıldır mükemmelleştirdiği stratejik avantajların peşinden koştuğu vurgulandı.

Buna karşın bu yakınlaşmanın simetri anlamına gelmediğini belirten Guerin, iki tarafın da kendi geleneksel güç alanlarının ötesine uzanırken yeni ve yabancı zorluklarla karşılaştığını dile getirdi. Guerin makalesinde, “Bir sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye, ucuz enerji, yoğun tedarikçi ağları ve örtük bilgi gerektirir; bunların hiçbiri yalnızca düzenlemeler yoluyla ortaya çıkarılamaz” değerlendirmesinde bulundu.

Küresel standartları belirlemenin de kolay olmadığını ekleyen yazar, bir devletin her teknik komiteye personel atasa bile ürettiği standartları dünyanın geri kalanına kabul ettirmekte başarısız olabileceğini kaydetti.

“ABD sahayı Avrupa ve Çin’e bırakıyor”

Sürecin sonucunun üçüncü büyük bir faktörden etkileneceğini belirten Guerin, Hindistan, Endonezya, Brezilya ve çeşitli Körfez ülkeleri gibi hırslı devletlerin kendi sanayi kapasitelerini inşa ettiklerini aktardı. Ancak çoğu ülkenin bu tür stratejileri izleyemeyeceğini, standartları yazamayacakları ve fabrikaları kuramayacakları için Brüksel veya Pekin’de tasarlanan işletim sistemlerini devralarak seçmedikleri bağımlılıkları kabul etmek zorunda kalacaklarını vurguladı.

Makalede Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) konumuna ilişkin olarak ise şu ifadelere yer verildi: “Bir de enerji dönüşümünü tamamen terk ederek bu yarışın dışında kalmayı seçen Birleşik Devletler var. Fabrikalar kurmak veya elektrikleşmenin kurallarını yazmak yerine gümrük duvarları örüyor ve sahayı Avrupa ile Çin’e bırakıyor.”

“Üçüncü aşama zincirleri yönetmekle ilgili olacak”

Değer zincirlerinin yönetişiminin teknik olduğu kadar siyasi bir mesele de olduğunu vurgulayan Guerin, geleneksel sanayi politikası yaklaşımının değişmesi gerektiğini savundu. Temiz enerji yarışının ilk aşamasının teknolojileri icat etmek, ikinci aşamasının bunları ölçekli bir şekilde üretmek olduğunu belirten Guerin, makalesinde “Üçüncü aşama ise bunların dolaştığı, bağlandığı ve değer yarattığı zincirleri yönetmekle ilgili olacak” ifadelerini kullandı.

Guerin, Avrupa için çıkarılacak dersin sadece daha fazla fabrika kurmak olmadığını, Avrupa’nın gerçek stratejik avantajının kendi kurallarını herkesin kuralına dönüştürme konusunda kanıtlanmış yeteneği olduğunu kaydetti. Makale, “Enerji dönüşümü aynı nadir kombinasyonu ödüllendirir: Üretim kapasitesi, kural koyma yetkisi ve karmaşık sistemleri bir arada tutacak kurumlar. Hiçbir taraf sadece geleneksel güçlerine dayanarak kazanamaz” değerlendirmesiyle son buldu.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan

Yayınlanma

ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek; ortak planlama, ortak üretim ve ortak caydırıcılık gerektiriyor.

David Santoro, Nikkei Asia

David Santoro, merkezi Hawaii’de bulunan Pacific Forum’un başkanı ve CEO’sudur. Kuruluş, Hint-Pasifik bölgesinde ABD ile müttefiklerinin caydırıcılığını güçlendirmek amacıyla kamu ve özel sektör temsilcileri arasında diyaloğu kolaylaştıran yıllık Honolulu Defense Forum’u düzenlemektedir.

***

ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan

Guam açıklarında kısa süre önce gerçekleştirilen Valiant Shield tatbikatları sırasında hedef alınan bir gemi Filipin Denizi’nin sularına gömülürken Pasifik genelinde sessiz bir zaferin yankısı duyuldu. ABD kuvvetleri ile bir Japon denizaltısı arasındaki kusursuz ve gerçek zamanlı hedef takibi sayesinde gerçekleştirilen saldırı, yalnızca bir ateş gücü gösterisi değildi. Aynı zamanda, dünyanın en vazgeçilmez ittifaklarından biri hâline gelen savunma ortaklığının ulaştığı düzeyi ortaya koyuyordu.

ABD-Japonya ittifakı onlarca yıl boyunca “kalkan ve mızrak” şeklindeki bir iş bölümüne dayanıyordu. Japonya Öz Savunma Kuvvetleri ana adaların savunma kalkanı görevini üstlenirken, ABD kuvvetleri taarruz mızrağını kullanıyordu. Ancak çok sayıda kriz noktasının aynı anda ortaya çıkmasıyla bu çerçeve değişmeye başladı. Özellikle Başbakan Sanae Takaichi döneminde Tokyo tarihî bir yön değişikliğine giderek savunma bütçesini gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 2’sine doğru hızla artırdı, savunma ihracatına ilişkin düzenlemeleri gevşetti ve uzun menzilli karşı saldırı kabiliyetleri edinmeye başladı.

Bu değişim temel bir gerçeği ortaya koyuyor: ABD ile Japonya’nın güvenliği artık birbirine sıkı biçimde bağlı. Japonya, giderek daha düşmanca hâle gelen bir bölgede ayakta kalabilmek için ABD’nin savunma şemsiyesine güveniyor. ABD ise Tokyo’daki dayanak noktası olmadan güç yansıtamaz, müttefiklerini savunamaz ve özgür ve açık bir Hint-Pasifik düzenini sürdüremez.

İki ülkenin tam anlamıyla sağlam bir caydırıcılık oluşturabilmesi için artık altı adım atması gerekiyor.

İlk olarak, Japonya’da konuşlandırılacak kalıcı ve birleşik bir müşterek görev kuvveti kurulmalıdır. Modern çatışmalar bunu zorunlu kılıyor. Hipersonik silahlar, siber savaş veya elektronik karıştırmadan kaynaklanan tehditler, perde arkasında yürütülecek koordinasyona zaman bırakmıyor. Bu nedenle ittifak, Japonya’nın yeni Müşterek Harekât Komutanlığı ile ABD’nin Japonya’daki Kuvvetlerini birleştirerek müşterek kuvvet harekât karargâhına dönüştürmelidir. Bu komutanlık ayrıca pasif savunmadan taarruzi bir duruşa geçmeli; ABD Siber Komutanlığı’nın “ileri savunma” operasyonlarını, Japonya’nın gelişmekte olan Aktif Siber Savunma yetkisiyle uyumlu hâle getirerek bir çatışma başlamadan önce yabancı ağlar içindeki düşman yazılımlarını etkisizleştirmelidir.

İkinci olarak ittifak, Japonya’nın yerli savunma sanayisinin kapasitesi ve dayanıklılığı üzerine inşa edilmelidir. ABD’nin sanayi altyapısı tedarik kısıtlarıyla karşı karşıyayken ittifak, Japonya topraklarında ortak üretimi artırmak için Savunma Sanayii İşbirliği, Tedarik ve İdame Forumu’ndan yararlanmalıdır. İlk aşamada üretim, Patriot ve SM-3 füzelerinin ötesine taşınarak taarruz amaçlı Gelişmiş Orta Menzilli Havadan Havaya Füzeleri ve “işbirlikçi muharip hava araçları” olarak adlandırılan insansız hava araçlarını da kapsamalıdır. İttifak ayrıca ABD’nin hedefleme kapasitesini Japonya’nın karşı saldırı yetenekleriyle birleştiren ve fırlatma platformlarını ateş açmadan önce vurmayı amaçlayan “okçuyu vur” stratejileri aracılığıyla entegre bir hava ve füze savunma sistemine yönelmelidir. Dahası, ilk saldırıdan sağ çıkabilmek için eski üsler güçlendirilmeli ve güneybatıdaki Ryukyu Adaları boyunca dağınık, çift kullanımlı limanlara ortak yakıt ve mühimmat önceden konuşlandırılmalıdır.

Üçüncü olarak Pentagon, Japonya’nın dünya standartlarındaki tersanelerini ABD Donanması’nın lojistik sistemine entegre etmelidir. Yıpranmış veya savaşta hasar görmüş ABD savaş gemilerinin bakım için binlerce kilometre uzaktaki ABD ana karasına geri gönderilmesi ciddi bir zafiyet yaratıyor. Japonya’daki özel tersanelerin ABD savaş gemilerinin bölgede bakım ve onarımını yapmasına izin verilmesi, müttefik kuvvetleri harekâta hazır tutacak ve ön cephedeki varlıklarını artıracaktır. Bu adım aynı zamanda kapasitesini aşmış ve iş yükü birikmiş ABD tersaneleri üzerindeki baskıyı da azaltacaktır. Bunun işleyebilmesi için Washington, ABD’de ana limana bağlı gemilerin yurt dışında onarılmasını sınırlayan eski yasal kısıtlamaları kalıcı olarak ortadan kaldırmalıdır.

Dördüncü olarak, rakipler nükleer cephaneliklerini genişletirken ABD’nin güvenlik garantisi yeniden sağlam bir zemine oturtulmalıdır. Genişletilmiş Caydırıcılık Diyaloğu kapsamında, hızlı gelişen ve çok alanlı tırmanma senaryolarını canlandıran giderek daha karmaşık masa başı tatbikatları yapılmalı; böylece Washington ve Tokyo’daki karar alıcıların tam bir uyum içinde hareket etmesi sağlanmalıdır. Bu ikili çekirdek daha geniş bir ağa da bağlanmalı; Güney Kore ile ortak bir cephenin temelini oluşturmalı, Japonya’nın AUKUS’un ikinci ayağındaki teknoloji paylaşımına katılımını genişletmeli ve ABD-Japonya-Filipinler deniz cephesini sağlamlaştırmalıdır.

Beşinci olarak askerî hazırlık, güçlü bir ekonomik güvenlik çerçevesiyle desteklenmelidir. İttifak, kritik mineraller, yarı iletkenler ve yapay zekâ ile kuantum bilişim gibi ileri düzey çift kullanımlı teknolojiler için güvenli ve entegre tedarik zincirlerini birlikte geliştirmelidir. Bu sektörlerde risklerin azaltılması, ortakları yıkıcı ticaret uygulamalarından ve uzun süreli bir savunma sürecinde kararlılığı aşındırmayı amaçlayan silahlaştırılmış karşılıklı bağımlılıktan koruyacaktır.

Son olarak ittifak, uzun vadeli düşünme kültürünü kurumsallaştırmalıdır. Washington ile Tokyo arasındaki bugünkü uyum, yeni ve öngörülemeyen sınamalar ortaya çıktığında iki başkentin aynı çizgide kalacağının garantisi değildir. Caydırıcılık birden fazla kuşağı kapsayan bir proje olduğundan ittifak, yeni nesil stratejistleri ve saha uygulayıcılarını yetiştirmelidir. Bugünden stratejik diyalog mekanizmalarının kurulması, ikili burs programlarının ve ortak simülasyon merkezlerinin genişletilmesi, geleceğin insan kaynağının yarının askerî donanım kapasitesine denk olmasını sağlayacaktır.

ABD-Japonya ittifakı, eşitler arasında daha dengeli bir ortaklığa dönüşüyor. Tokyo artık küçük ortak değil, bölgesel güvenliğin mimarlarından biridir. Washington ve Tokyo bu ilave adımları kalıcı hâle getirerek Hint-Pasifik’te saldırganlığın maliyetini göze alınamayacak kadar yükseltecektir.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Glazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 2

Avatar photo

Yayınlanma

Putin’in eski ekonomi danışmanı, meşhur Rus iktisatçı Sergey Glazyev’in Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenlerini ele aldığı yazı dizini Hazal Yalın iki bölüm halinde çevirdi. İkinci bölüm:

Glazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 1

Şunu da belirtmek gerek: dost-olmayan ülkelerdeki toplum bilincinde, Dostoyevski’den Danilevski’ye ve Prohanov’a ve Naroçnitskaya’ya[1] kadar, insan ruhunu ve Rusya ile Avrupa arasındaki karşılıklı ilişkilerin tarihini en iyi bilenlerimizin teşhis koymaya çalıştığı tuhaf bir patolojiyle de karşılaşıyoruz. Belki de, açıklaması ancak Bilimler Akademisi’nden Fomenko’nun tarihi rekonstrüksiyonlarında veya Klyosov’un[2] DNA-soykütüğünde bulunabilecek türden, batı Avrupa’nın son derece derin arketipleriyle karşı karşıyayızdır. Ancak, nedenlerin açıklanmasından bağımsız olarak, Anglosaksonların ve Katoliklerin örtük rusofobisi, Rusya’yı ezme fırsatı gördükleri her defasında kendisini ortaya koyar. Bu nedenle, siyasi ilişkilerin en yüksek seviyesinde bizi aldatmaya çalışmalarına şaşırmamak gerekir. Bu makale dizisinin daha önceki bölümlerinde gösterilmiş olduğu gibi, yalan, Anglosaksonların en sevgili silahıdır ve onun yardımıyla düşmanlarının davranışlarını, hatta reflekslerini yönlendirecek derecede manipüle ederler. Ayrıca bizi bile isteyen yanılgıya sevk ettiklerini de kabul etmek gerekir; çünkü bize baktıklarında bilinçaltında, yok etmeyi arzuladıkları bir tehdit görürler. Batı ülkelerinde toplum bilincinin bu hususiyeti ve iktidardaki elitin niyetlerini dikkate almak gerekir; bu elitin her temsilcisi koynunda hep bir taş saklar ve cezasız kalacağını hissettiği anda bu taşı indirmeye hazırdır. Dört yıldır kendi menfaatleri ve zevkleri için bunu yapıyorlar, Ukrayna’da kendi yetiştirdikleri Rus-düşmanı nazi rejimine para yağdırıyor, silahlandırıyor, navigasyon sağlıyor, Rus nüfusuna karşı soykırım için teşvik ediyorlar.

Ne yazık ki bu analizden çıkan sonuçlar iç açıcı değildir. Hibrit dünya savaşı, objektif nedenlerinin aşınmasına rağmen, esas itibariyle, dost-olmayan ülkelerin iktidardaki elitlerinin zayıflık olarak algıladığı bizim itidalimiz yüzünden devam ediyor. Kendi halklarının objektif menfaatlerine aykırı olarak Ukrayna çatışmasına yaptıkları harcamaları artırıyorlar ve militarizasyon siyaseti yoluna da girmiş bulunuyorlar. Bunlarla aklıselimle ve uluslararası hukuka dayanarak anlaşmaya çalışma girişimleri yararsız olmakla kalmıyor, bunlara bizi manipüle etme ve bir sonraki darbeyi indirmek için durumumuzu zayıflatmak amacıyla yanılgıya sürükleme fırsatı da veriyor. Demek ki savaşın devam etmesinin temel nedeni, bizim barışı ve uluslararası hukukun yeniden tesisini hedeflememiz, düşman tarafından bizi aldatma ve kapitülasyona zorlama fırsatı olarak algılanan uzlaşma arayışlarına hazır oluşumuzdur. NATO stratejistleri ve onların Ukraynalı kuklaları ceza görmeyeceklerinden eminler ve artık kırmızı çizgileri aşmaktan korkmuyorlar. Bunları, Rusya halkına karşı işlenen suçlara hak ettikleri cevabı vermeden durdurmak mümkün değil. Bizim yumuşaklığımız ve anlaşma çabalarına hazır oluşumuz, batı ülkelerinin liderlerini, bize karşı son Ukraynalıya varıncaya kadar, ölenlerin yerini de dünyanın dört bir yanından toplanan paralı askerlerle doldurarak savaşmak için kışkırtıyor. Bu savaşın mantığı giderek daha sert bir hale geliyor: ya onlar Rusya’yı yok edecekler, ya da biz onları ezeceğiz. Bunu ne kadar geç yaparsak kayıplarımız o kadar büyük olacak. Bu yüzden, düşman, Rusya’ya karşı işlediği her bir suç için asla geri adım atılmadan cezalandırılmalıdır.

Bu cezalar neler olabilir? Örnek olarak İran’ın Amerikan-İsrail saldırganlığına “göze göz dişe diş” prensibine göre verdiği cevap gösterilebilir. Bu seçenekte, dost-olmayan ülkelerde üretilen ve bize karşı kullanılan her dron ve füze saldırısına karşılık onların askeri ve altyapı tesisleri vurulmalıdır. Rusya’ya ait her batırılan yahut el konulan tankere karşılık da simetrik cevap verilerek AB’ye enerji kaynakları ithalatı bloke edilmelidir. Elbette, korsanlık ve terörizm bizim yolumuz değildir, bunlar bizim geleneksel değerlerimizle bağdaşmaz. Ama Anglosaksonların neandertal bilinçaltı, öyle görünüyor ki, sadece bu tür arkaik etkileşim yöntemlerinden anlıyor.

Diğer bir örneği de İsrail ve ABD gösteriyorlar: karar alma merkezlerinin ve düşman elebaşılarının yok edilmesi. Bu seçenekte, Rusya’ya düşman bütün güçlerin liderleri, uyruklarına bakılmaksızın, vurma menzilimize girer girmez hedef alınmalıdır. Bu meyanda kendimizi aldatmamalıyız; esas karar alma merkezleri Ukrayna sınırlarının dışındadır. Almanya’daki meşum Amerikan askeri varlığı, esas olarak, Ukrayna silahlı kuvvetlerinin hedeflerini tayin eden ve operasyonel eylemlerini yöneten bilişimcilerden oluşmaktadır. Batıda eğitilmiş Ukraynalı gazeteciler, yabancı küratörlerin rehberliği altında, Ukrayna’nın toplumsal bilincinde Ruslara karşı nefreti körüklüyorlar; terörize edilmiş öğretmenler ise NATO ülkelerinde yazılmış ders kitapları ve müfredat kılavuzları doğrultusunda Rus düşmanlığını büyütüyorlar. Bize karşı savaşı planlayan ve yönlendiren inanmış rusofoblar ile zorla seferber edilmiş, ahmaklaştırılmış, korkutulmuş ve boğazlanmaya gönderilmiş Rus insanlarının oluşturduğu dağınık sürüye karşı farklı tutumlar takınmak gerek. İnsan kendisine vuran değneği değil onu idare eden kafayı ısırmalı.

Üçüncü seçenek, düşmanın enformasyon teknolojileri ve iletişim sistemlerindeki üstünlüğünü nötralize etmek için elimizdeki etkili silahların kullanılmasıdır. Bu, karadaki ve deniz dibindeki iletişim hatlarının kesilmesini, veri merkezlerinin çalışmasının tahrip edilmesini, düşmanın uçan istihbarat ve keşif cihazlarının ülke menşeine bakılmaksızın vurma menzilimizde imha edilmesini, düşmanın telekomünikasyonunun temelini teşkil eden meşum Starlink grubu da dahil olmak üzere uydu bağlantılarının devre dışı bırakılmasını içerebilir. Amerikalı ve Britanyalı hedef belirleyicilerden, planlamacılardan ve analistlerden yoksun kalacak Ukrayna silahlı kuvvetleri kör olacak ve sistematik muharebe harekatı düzenleme kabiliyetini kaybedecektir. Bunun için gerekli silahlar tam olarak konvansiyonel olmayabilir. Ama ABD, füzeleri ve dronları Rusya’yı vurmak için yönlendirmek üzere kendi kozmik sistemlerini zaten sunuyor ve böylelikle, uluslararası yükümlülüklerini ihlal ederek, bize karşı askeri eylemler için uzayı da fiilen kullanıyor.

Burada, kimi pervasız kafaların ve keza uzmanlarımız ve medya grupları arasındaki herkes tarafından bilinen batı nüfuzu ajanlarının boyuna çağrısını yapıp durdukları, Ukrayna topraklarındaki hedeflerin vurulması için nükleer silahların kullanılması seçeneğini mülahaza ediyor değiliz. Belki de bu provokasyonlar, düşmanın Ukrayna’ya benzer imha vasıtaları yahut bunların üretilmesi için teknolojiler sağlamasını haklı çıkarmak için yapılıyordur. Ukrayna topraklarında nükleer enerji tesisleri bulunduğunu ve bunun için de yeterince kalifiye mühendisler ve bilim insanlarının çalışmakta olduğunu unutmayalım. Belli ki Rus Dünyasının düşmanları, bu dünyanın nükleer bir iç savaşta yok olması için can atıyorlar.

NATO’nun içeriden çökertilmesi ve AB ülkelerinde aklıselim sahibi, sorumlu ve kendi devletlerinin milli menfaatlerini savunan insanların iktidara getirilmesi seçeneğini mülahaza ediyor da değiliz. Başka ülkelerin iç işlerine müdahale, uluslararası hukuk tarafından engellenir. Ancak müdahalesizlik de, birçok sosyalizm-sonrası ülkede ve bir dizi post-Sovyet cumhuriyetinde yeterince açıklıkla görüldüğü gibi, taraftarlarımıza karşı baskı ve Rus nüfununa karşı soykırıma yol açıyor. Bu yolu seçerken, AB ve NATO’da milli egemenliğe sahip hiçbir devlet olmadığını akılda tutmak gerekir. Bunların Avrupalı üyelerini, Amerikan istihbaratının ve ABD’den kontrol edilen medyanın manipüle ettiği sorumsuz bir Avrupa bürokrasisi yönetiyor. “Derin devletin” iktidar organlarını ezme stratejisine devam ettiği ABD dahil batı ülkelerinin iktidardaki elitlerinin çekirdeğini teşkil eden büyük sermaye ve mali oligarşiden ise bahsetmeye bile gerek yok.

Bu makalenin başına dönersek, küresel ekonomik ve teknolojik yapıların barışçıl yer değiştirmesi umutlarının gerçekleşmediğini kabul etmeliyiz. Bugün artık son bulmakta olan yüzyıllık sistemik sermaye birikim döngüsü boyunca dominant olmuş bir ülkenin iktidardaki eliti, tıpkı daha önce olduğu gibi, bir dünya savaşı başlattı. Bu savaş, tıpkı geçtiğimiz yüzyıl 1930’lardaki büyük depresyon veya 1970 ve 1980’lerdeki resesyon dönemlerinde olduğu gibi, yeni teknolojik yapının üretiminin ve bu temelde ekonominin modernizasyonunun hızlandırılmış gelişmesi karşısında ekonomik aktivitedeki düşüşün üstesinden gelinmesinin vasıtası olarak hizmet ediyor.

Öyle görünüyor ki batı ülkelerindeki liberal-demokratik yönetim modeli, yeni bir uzun ekonomik dalgaya binmek üzere yeni bir teknolojik yapıya geçiş için kaynakların mobilizasyonunu savaş-dışı yollarla sağlamayı başaramıyor. Bizse her halükarda bu noktadan yola çıkmalıyız ve bir yanda dünya ekonomisindeki yapısal değişikliklerin objektif yasalarının, diğer yanda ise bize karşı NATO’da birleşmiş olan batı ülkelerinin yeni bir savaşına yol açmış bulunan sübjektif sosyal ve psikoloji faktörlerin karşılıklı çatışan etkileşimini tespit etmeliyiz.

Yürütülen para-kredi siyasetinin neden olduğu teknolojik geri kalmışlığımızı da hesaba katarsak, bu savaşta zamanın bizden yana olduğunu düşünmek saflık olur. Yeni teknolojik yapıya geçmek için en uygun dönemi kaçırmış bulunuyoruz; enerji kaynakları ve diğer hammadde emtiasından elde edilen ve bir trilyon doların üzerindeki kısmı dost-olmayan ülkelerde kalan süper kârı da bunun için kullanamadık. Onlar şimdiden bu yapının yükseliş fazına girdiler ve bize karşı savaşı da yeni teknolojileri geliştirmek, bunlara olan talebi teşvik etmek için kullanıyorlar. Bize karşı savaşın her bir günü, bu savaşın başlıca kundaklayıcılarının (ABD ve NATO yönetimin gerçek siyasetini yönlendiren bilişimci teknokratlar) kudretini artırıyor. Batı ülkelerinin gücünün bize karşı savaşta tükeneceğini sanmak yanlıştır. AB’de geleneksel sektörlerin ve eski üretimlerin durumu kötüleşiyor, ancak Amerikan bilişim devleri bu savaştan kazanç sağlıyor.

Yürütülmekte olan para-kredi siyaseti çerçevesinde ülkede bulunan kaynakların zafere erişmek için seferber edilmesi mümkün değildir; bunun sonucu, dış ticari ilişkilerimizde eşitsizlik de büyüyor. Parça ve teçhizat ithalatı için gitgide daha çok ödeme yapmak gerekiyor. Reel sektörden mali sektöre sermaye çıkışı artıyor, yurtdışına sermaye ihracı da devam ediyor. Bunun sonucu olarak yatırım aktivitesi düşüyor ve teknolojik geri kalmışlık büyüyor, bilimsel-teknik potansiyelimiz değersizleşiyor. Hiçbir şekilde mazur görülemeyecek sert ve ilkel para-kredi siyaseti yüzünden iş faaliyetlerinin bloke edilmesi, savunma kabiliyetimizi de olumsuz etkiliyor.

Dost olmayan ülkelerin iktidardaki elitinde, Ukrayna’da yürütülen savaşın onları güçlendirdiği bizi ise yıprattığı görüşü hasıl oluyor. Bu da onların saldırganlığını körüklüyor. Bu saldırganlığı söndürmek için, öncelikle, yukarıda söylendiği gibi, Rusya’ya karşı savaş suçlarında ve Ukrayna’daki Rus nüfusunun soykırımında suçluları cezalandırmak şarttır. Ve ikincisi, yeni küresel ekonomik düzen kurumlarını esas alarak çağdaş bir yönetim sistemini kurmak yoluyla yeni teknolojik yapı temelinde ileri bir ekonomik kalkınma siyasetine geçmek gereklidir. Bu konuda, serinin diğer makalelerinde birçok şey söylenmişti.

Ama diğer taraftan, İran körfezindeki savaşın yol açtığı enerji krizinin halihazırdaki devasa türev balonunu ve dolara dayalı mali sistemin çöküşünü tetikleyeceği umuduyla hiçbir şeyi değiştirmeyebiliriz de. Bunun nasıl olacağını dizinin diğer bölümlerinde ele alacağız. Ama bu “devekuşu pozisyonu”, Rus Dünyasını kurtarmak için zaruri olan ve önerdiğimiz ileri ekonomik kalkınma stratejisine geçmeden mümkün olamayacak zaferi kazanmamıza izin vermeyecek.

[1] Dostoyevski, malum. İgor Danilevski, tarihçi (1953 doğumlu); Aleksandr Prohanov tarihçi ve yazar (1938 doğumlu); Nataliya Naroçnitskaya tarihçi (1948 doğumlu).

[2] Anatoliy Fomenko, 1945 doğumlu; Anatoliy Klyosov (1946 doğumlu).

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English