Amerika
Trump: Ukrayna’nın bir kısmını Rusya’ya verip savaşı durdurabilirdim

Eski ABD Başkanı Donald Trump, Fox News yayıncısı Sean Hannity’ye verdiği bir radyo mülakatında Ukrayna savaşına ilişkin ilginç şeyler söyledi.
Kendisi hâlâ başkan olsaydı Ukrayna savaşının asla yaşanmayacağını ileri süren Trump, Amerikan seçimlere hile karıştırılmasının da Rusya’nın Ukrayna’ya müdahalesinde rol oynadığını savundu.
Kendisinin müzakere ederek Ukrayna savaşını engelleyebileceğini ileri süren eski başkan, bunun için Ukrayna’nın Rusça konuşan bölgelerinin Rusya’ya verilebileceğini belirtti.
Trump, haberlere konu olandan çok daha fazla insanın hayatını kaybettiğini ve kendisinin başkanlığında böyle bir şeyin asla yaşanmayacağını da sözlerine ekledi.
Öte yandan Fox News’de Trump ile yaptığı görüşmeyi aktaran Hannity’nin, Trump’ın ‘Ukrayna’nın bir kısmını Rusya’ya verme’ kısmını çıkardığı görüldü.
Muhafazakârların en önemli sesi olarak bilinen Fox News’in sahibi Rupert Murdoch’ın, kendini Trump’tan ayırmaya çalıştığı ve bir süredir eski başkana ‘yumuşak sansür’ uyguladığı iddia ediliyordu.
Bununla birlikte, buzların erimeye başladığı görülüyor. Hannity mülakatının yanı sıra, Fox News Trump’ın geçen hafta sonu Muhafazakâr Siyasi Eylem Koalisyonunda (CPAC) yaptığı konuşmayı canlı olarak yayınladı.
Trump, daha önce doğrudan Murdoch’ın adını anarak, onu ve yöneticilerini ‘MAGA [Amerika’yı Yeniden Büyük Yap’ın İngilizce kısaltması] düşmanı Küreselci Sözde Cumhuriyetçi bir grup’ olarak nitelendirmişti. Murdoch ise, şirketinin iç yazışmalarında, Trump’ı ‘olmayan biri’ haline getirmek istediğini yazmıştı.
Amerika
Chatham House: Trump geçici, yetkileri kalıcı hale gelecek

ABD’de Başkan Donald Trump’ın anayasal yetkilerini genişletme adımları “demokrasinin geleceğine” dair tartışmaları yeniden açtı. Chatham House uzmanları, Anayasa Mahkemesinin son kararlarıyla yürütme organına sağlanan geniş muafiyetleri ve bağımsız kurumlar üzerindeki denetim artışını ele aldı. Ara seçimler öncesinde tırmanan siyasi kutuplaşma, bütçe krizleri ve askeri yetki tartışmaları, Amerikan yönetim sisteminin kalıcı bir dönüşümün eşiğinde olduğunu gösteriyor.
ABD, New Jersey’deki MetLife Stadyumu’nda İspanya ile Arjantin arasında oynanacak olan 2026 Dünya Kupası finaline ev sahipliği yapmaya hazırlanırken, bu büyük spor organizasyonu ülkenin küresel sahnedeki yumuşak gücünün zirvesini temsil ediyor.
Ancak bu küresel prestij anının arkasında, ülke içinde Başkan Donald Trump’ın yürütme yetkilerini benzeri görülmemiş bir şekilde genişletme çabaları ve “Amerikan demokrasisinin” sınırlarını yeniden çizme arayışı büyük bir tartışma yaratıyor.
Londra merkezli düşünce kuruluşu Chatham House bünyesinde gerçekleştirilen haftalık podcast yayınında, uzmanlar Trump’ın “imparatorluk başkanlığı” vizyonunu, anayasal sınırları ve bu durumun Amerikan siyasi kurumları üzerindeki kalıcı etkilerini masaya yatırdı.
Chatham House Direktörü ve Üst Yöneticisi Bronwen Maddox’ın yönettiği tartışmada, ABD ve Kuzey Amerika Programı Ortak Araştırmacısı ve eski ABD Ticaret Temsilcisi Özel Kalem Müdürü Heather Hurlburt ile eski ABD Ticaret Bakanlığı Yetkilisi ve programın Kıdemli Uzmanı Max Yoeli, Amerikan devlet yapısındaki bu köklü dönüşümün anayasal, siyasi ve ekonomik boyutlarını ayrıntılı şekilde değerlendirdi.
Maddox, programın açılışında spor ve siyaset ilişkisine değinerek, “ABD, bir ülkenin sergileyebileceği en büyük yumuşak güç gösterilerinden birinin arefesinde. Pazar günü New Jersey’deki stadyumda oynanacak finalde Donald Trump başrolde yer alacak. Onun için bu gösteriyi daha mükemmel kılacak tek şey, ABD erkek milli takımının finale kadar yükselmesi olurdu ve kendisi de bunu gerçekleştirmek için elinden geleni yaptı” dedi.
Ancak madalyonun diğer yüzüne dikkat çeken Maddox, “Trump bu anın tadını çıkaracak olsa da ülke içinde yetkilerini genişlettiğine dair endişeler her geçen gün büyüyor. Haziran ayı sonunda Anayasa Mahkemesi, görev süresini kapatırken başkana ek yetkiler tanıdı ve bu durum Amerikan siyasi manzarasını önemli ölçüde değiştirdi” ifadelerini kullandı.
“Yargı kararlarıyla doksan yıllık denetim mekanizması ortadan kalktı”
Anayasa Mahkemesinin haziran ayı sonunda aldığı kararlar, başkanlık makamının federal bürokrasi üzerindeki gücünü kökten değiştiren bir dönüm noktası olarak değerlendiriliyor.
Trump, doğumla kazanılan vatandaşlık hakkını sınırlama girişiminde yargı engeline takılmış olsa da federal devlet kurumlarının yöneticilerini görevden alma konusunda devasa bir yetki elde etti.
Mahkeme, Federal Rezerv dışındaki tüm federal kurumların başkanlarının, bizzat başkan tarafından görevden alınabilmesinin önünü açtı.
Bu kararın tarihi önemini vurgulayan Chatham House Direktörü Bronwen Maddox, “Trump, doğumla kazanılan vatandaşlık hakkını sınırlama mücadelesini kaybetti ancak Federal Rezerv dışındaki herhangi bir federal devlet kurumunun başkanını görevden alma yetkisini kazandı. Bu karar, doksan yıllık bir denetim mekanizmasını ortadan kaldırıyor. Karar, başkanın devletin yürütme organı üzerinde mutlak kontrole sahip olması gerektiği yönündeki tekçi yürütme kuramını güçlendiriyor” şeklinde konuştu.
Maddox, bu hamlenin Trump’ın ikinci döneminde elde ettiği diğer güç kazanımlarını takip ettiğini belirterek, başkanın resmi sıfatıyla gerçekleştirdiği eylemlerden hukuki olarak muaf tutulmasına yönelik Anayasa Mahkemesi kararını ve yürütme emirlerinin cömertçe kullanılmasını bu sürecin diğer parçaları olarak nitelendirdi.
Anayasa Mahkemesinin bu genişletici yorumunu analiz eden Heather Hurlburt, bu durumun yüzlerce devlet kurumunu doğrudan etkilediğini belirtti.
Hurlburt, “Burada çevre denetim kurullarından ticaret denetim organlarına kadar kelimenin tam anlamıyla yüzlerce devlet kurumundan bahsediyoruz. Özel ticaret mahkemeleri ve son dönemde sıkça gündeme gelen sağlık ve tıp danışma kurulları bu kategorinin ilk akla gelen örnekleridir. Mahkeme, tüm bu yapıların başkanın tekçi denetimine tabi olduğuna dair son derece kapsamlı bir hüküm verdi” dedi.
Yargı ile Beyaz Saray arasındaki ilişkinin niteliğine değinen Hurlburt, şu değerlendirmeyi yaptı:
“Anayasa Mahkemesi ile Beyaz Saray arasındaki bu ilişkinin başkanlık yetkilerini kalıcı olarak ne ölçüde değiştirdiği sorusu hala önemini koruyor. Bu mahkemenin, başkan ile siyasi bir ortaklık içinde hareket etmeyi seçtiği açık. Bu durum ABD tarihinde tamamen eşsiz olmasa da son derece sıra dışı bir nitelik taşıyor. Geleceğe dair sormamız gereken sorulardan biri de mahkemenin, görevdeki başkanla farklı bir siyasi eğilime sahip çoğunluğa sahip olduğunda bu benzeri görülmemiş yetkilerin ne kadarına göz yumacağıdır.”
“Kurumları bir anda yeniden şekillendirmek onları siyasi takvime bağımlı kılıyor”
Anayasa Mahkemesinin bağımsız federal kurum yöneticilerinin görevden alınabilmesine olanak tanıyan kararı, bürokratik süreklilik ve tarafsızlık ilkelerine büyük bir darbe olarak görülüyor.
Söz konusu dava, Trump’ın geçtiğimiz yıl mart ayında Demokrat partili Federal Ticaret Komisyonu Üyesi Rebecca Slaughter’ı görevden almasıyla başlamıştı.
Başyargıç John Roberts liderliğindeki mahkeme, başkanın yetkilerini kullanan alt düzey görevlilerin başkan tarafından görevden alınabileceğine hükmetti.
Kıdemli Uzman Max Yoeli, bu kararın Amerikan devlet geleneğindeki yıkıcı etkisini şu sözlerle açıkladı:
“Başkanın, çok üyeli ve bağımsız olarak adlandırılan ajansların üyelerini hiçbir gerekçe göstermeksizin görevden alabilmesi fikri, geçmişte yönetimler değişse dahi görevine devam eden siyasi atamalar için sağlanan korumaların erozyona uğramasının son halkasıdır. Bu durum, Beyaz Saray’ın imtiyazlarının, geçmişte yönetimler arasında biraz daha süreklilik barındıran politika yapım alanlarına kadar genişlediğini gösteriyor.”
Bu durumun savunucularının, yürütme organının politikalarında daha fazla uyum sağlayacağını ve kurumların Beyaz Saray’ın politikalarına duyarlı hale geleceğini iddia ettiğini belirten Yoeli, tehlikelere işaret ederek şöyle konuştu:
“Birçok kişinin bu başkanlık döneminde dile getirdiği temel endişe, başkanın bu kurumları bir anda yeniden şekillendirmesine izin verilmesinin, onları siyasi olarak aşırı duyarlı hale getirmesidir. Bu durum; düzenlemelerin, uygulama faaliyetlerinin ve soruşturmaların objektif kriterler yerine siyasi takvime ve siyasi imtiyazlara bağlanmasına yol açıyor. Gelecekteki bir başkan tüm bu düzenleyici kurumlarda tam bir temizlik yapabilir ve bu durum iş dünyasında ani sarsıntılara neden olabilir. Dünya genelindeki işletmeler için bu, planlama yapılması son derece zor bir zorluktur.”
Kararın ekonomik boyutlarını ele alan uzmanlar, mahkemenin piyasa hassasiyetlerini gözeterek Federal Rezerv’i bu genel yetkinin dışında tuttuğuna dikkat çekiyor.
Federal Rezerv Guvernörü Lisa Cook davasına atıfta bulunan Yoeli, mahkemenin para politikası rolünü diğer düzenleyici kurumlardan ayırmak için yoğun çaba sarf ettiğini belirtti.
Yoeli, “Çoğunluk görüşünde, Federal Rezerv’i ABD’nin dünyadaki ekonomik rolünün bir sütunu olarak korumak için çabaladıklarını görebilirsiniz. Doktrinel olarak Federal Rezerv ile diğer bağımsız kurumlar arasında o kadar da tutarlı bir ayrım olmayabilir ancak yargıçların piyasa üzerindeki yansımaların farkında olduğu anlaşılabiliyor” dedi.
“Bu yetkinin yürütmeye geçmesine izin verirsek bir daha asla geri gelmez”
Trump yönetiminin en agresif adımlar attığı alanlardan biri olan gümrük vergileri ve ticaret politikaları da yargı ile yürütme arasında büyük bir çatışma alanına dönüştü.
Anayasa Mahkemesi, anayasanın gümrük vergisi koyma yetkisini açıkça Kongre’ye verdiğini belirterek, Trump’ın Uluslararası Acil Ekonomik Yetkiler Yasası kapsamında geniş ve kalıcı gümrük vergileri koyma yetkisine sahip olmadığına karar verdi. Mahkeme sadece bu yetkiyi sınırlamakla kalmadı, aynı zamanda Trump’ın geçmişte attığı adımları geri almasını ve tahsil edilen vergileri iade etmesini emretti.
Bu karar üzerinden şekillenen anayasal güç mücadelesini aktaran Heather Hurlburt, “Mahkeme çoğunluğu, Trump’ın bu yetkiye sahip olmadığını belirtmekle kalmadı, yapılanların geri sarılması gerektiğini de açıkça ifade etti. Bu, mahkemenin bu dönemde aldığı kararlar arasında oldukça sıra dışı bir durumdur. Ancak geri sarma süreci, iadelerin yapılması konusunda fark edilir derecede yavaş işliyor. Başkan, gümrük vergilerinin genel yapısını ve seviyesini korumak için diğer yasal yetkileri kullanma konusunda son derece agresif davranıyor ve bu davaların yeniden mahkemeye taşınmasını bekliyoruz” değerlendirmesinde bulundu.
Max Yoeli ise yürütmenin bu hamlelerinin mahkemenin yaklaşımındaki asimetriyi ortaya koyduğunu söyleyerek, “Mahkemenin geçmiş birkaç yıldaki yaklaşımındaki asimetriyi görebiliyoruz. Başkanlık yetkilerinin genişlemesine izin verdiği ya da daha fazla yetki tanıdığı alanlarda, örneğin resmi görev esnasındaki eylemler için başkana geniş bir muafiyet tanıyan kararında, bu etki yapısal olmaktadır. Ancak mahkemenin gümrük vergileri veya doğumla kazanılan vatandaşlık konusunda başkanı engellediği durumlarda, bu durum belirli bir yasaya veya anayasal yoruma özgüdür. Yönetim için her zaman aynı amaçları takip edecek alternatif araçlar mevcuttur” ifadelerini kullandı.
Bu bağlamda muhafazakar Yargıç Neil Gorsuch’ın tarihi uyarısını hatırlatan Maddox, “Gümrük vergileriyle ilgili karar çıktığında, muhafazakar yargıçlardan Neil Gorsuch’ın uyarısı beni çok etkiledi. Gorsuch, ‘Eğer bizim görüşümüze göre Kongre’de bulunması gereken bu yetkinin yürütmeye geçmesine izin verirsek, bu yetki bir daha asla geri gelmez’ diyerek bu kararın başkanlık yetkileri üzerinde bir kısıtlama amacı taşıdığını net bir şekilde ortaya koydu” şeklinde konuştu.
Hurlburt ise sorunun sadece mahkemelerden değil, Kongre’nin kendi yetkilerine sahip çıkmamasından kaynaklandığını belirterek, “Bu tartışmanın sessiz kalan tarafı, sadece mahkemenin yürütmeye daha fazla yetki devretmesi değil, aynı zamanda Kongre’nin anayasanın kendisine açıkça tanıdığı yetkileri kullanmakta başarısız olmasıdır. Mahkeme Kongre’den adım atmasını ve yasama yapmasını istiyor ancak Kongre bunu yapmayı reddediyor. Son birkaç on yılda Amerikan siyasetinde Kongre, karmaşık veya siyasi olarak riskli konularda yasama yapma konusunda giderek daha isteksiz hale geldi ve bu da yürütme organının dolduracağı devasa bir boşluk bıraktı” dedi.
Max Yoeli, bu eğilimin Roosevelt döneminden bu yana her başkanın bir öncekinin yetkilerini devralıp genişletmesiyle süregelen tek yönlü bir dişli çark mekanizması olduğunu doğrulayarak, “Eğer Kongre kendi yetkilerini kıskançlıkla korumaz ve yürütmenin müdahalelerine boyun eğerse, hiçbir güç bu dengeyi yeniden sağlayamaz” uyarısında bulundu.
“Temsilciler Meclisi, siyasi tiyatro sahnesine dönüşecek”
Kasım ayında yapılacak olan ara seçimler, Trump’ın genişleyen yetkilerini dengelemek veya daha da pekiştirmek açısından Amerikan siyasi sisteminin önündeki en büyük sınav olarak duruyor.
Temsilciler Meclisi’ndeki tüm sandalyelerin ve Senato’nun üçte birinin yenileneceği bu seçimlere, anketlerde gerileyen bir Trump ve derin bir bölünmüşlük yaşayan Demokratlar ile giriliyor.
Siyasi aritmetiği ve olası senaryoları değerlendiren Kıdemli Uzman Max Yoeli, “Ara seçimlere her iki mecliste de oldukça kıl payı marjlarla ve başkanın popülaritesinin yüzde otuzların sonu, kırkların başı gibi oldukça düşük seviyelerde olduğu bir atmosferde giriyoruz. Eğer ilk dönemindeki gibi bir kayma yaşanırsa, Demokratlar Temsilciler Meclisi’ni kolaylıkla geri alacaktır. Temel senaryomuz hala Demokratların en azından bu meclisi geri kazanacağı yönündedir” dedi.
Ancak seçim sürecinin kuralları üzerinde büyük bir belirsizlik olduğunu ifade eden Yoeli, şöyle devam etti:
“Başkanın yakın zamanda oy verme ve seçim güvenliği üzerine odaklanacağı bildirilen önemli bir ulusa sesleniş konuşması yapması bekleniyor. Bu, ABD’de seçimlerin gerçekleştirilme biçimini yeniden şekillendirmeyi amaçlayan bir dizi adımın son halkasıdır. İster Demokrat eyaletlerdeki düzenlemelerle yanıtlanan agresif seçim bölgesi sınırlarının yeniden çizilmesi olsun, ister kimin nasıl oy kullanacağını gözden geçirme çabaları olsun, tüm bunlar sonuçlar üzerinde maddi bir etki yaratabilir.”
Seçim dürüstlüğü tartışmalarının perde arkasındaki tehlikeli gerilimlere dikkat çeken Heather Hurlburt, Trump’ın yakın çevresinde anayasal sınırların zorlanması konusunda ciddi bir fikir ayrılığı yaşandığını aktardı.
Hurlburt, “Trump’ın çevresindeki üyeler arasında, seçimlerle ilgili oyunun kurallarının ne kadar dışına çıkılacağı konusunda çok da gizli olmayan bir tartışma sürüyor. Trump’ın uzun süreli gayriresmi danışmanı Steve Bannon, bu hafta başkanın görevdeki bazı Demokrat senatörleri gayrimeşru ilan etmesini ve bir olağanüstü hal ilan etmesini teşvik etti. Bannon bunu başkanlığı boyunca sürekli talep etti ancak Trump’ın çevresindeki diğer isimler buna karşı çıktı. Aynı zamanda yerel seçim yetkililerini ve eyalet seçim organlarını itibarsızlaştırmaya yönelik sürekli bir çaba var. Çünkü ABD’de seçimleri ulusal düzeyde yönetmiyoruz; eyaletler tarafından yürütülen elli ayrı seçim var” ifadelerini kullandı.
Demokrat Parti içindeki radikalleşme eğilimlerine de değinen Hurlburt, “ABD siyasetindeki bu kadar öfke ve kin karşısında, Demokrat Parti içindeki bazı güçlerin de aynı sertlikle karşılık verme arayışında olduğunu görüyoruz. Bu durum, ideolojik yönelimleri belirsiz olsa bile sadece yüksek sesle ve agresif bir şekilde savaşacak adayların tercih edilmesine yol açıyor. Bu durum neyin aşırı olduğunu hesaplamayı zorlaştırıyor” dedi.
Ara seçimlerde Temsilciler Meclisi’nin Demokratların kontrolüne geçmesi durumunda Beyaz Saray’ın nasıl bir pozisyon alacağını öngören Max Yoeli, Trump’ın yasama organını tamamen işlevsiz kılacağını iddia etti.
Yoeli, “Demokratlar Temsilciler Meclisi’ni kazanırsa, bu durum herhangi bir yasanın çıkmasının imkansız hale gelmesi demektir. Ancak bu yönetim için bu durum diğerlerine kıyasla muhtemelen daha az sorun teşkil edecektir çünkü başkan zaten dostane bir Kongre döneminde bile yasama yerine tek taraflı yürütme araçlarına büyük ölçüde güvendi. Geçmişte bir başkan için zorlayıcı olabilecek geleneksel denetim mekanizmaları karşısında da yönetimin uzun süredir üzerinde çalıştığı uyumsuzluk taktiğini devreye sokacağını göreceğiz. Mahkeme celplerini, denetim taleplerini, askeri yetki kararlarını kolayca geri çevirecekler ve Beyaz Saray’ın yürütme imtiyazı iddialarıyla karşı çıkacaklar” şeklinde konuştu.
Demokratların elindeki tek gerçek kozun bütçe onaylama yetkisi olduğunu belirten Yoeli, ülkeyi bekleyen ekonomik tehlikeleri şu sözlerle özetledi:
“Demokratların gerçek nüfuz sahibi olduğu alanlar, hükümetin finansmanı ve devlet çarklarının dönmesi için gerekli bütçe onaylarıdır. Bu nedenle hükümetin kapanması dramalarının ve borç limiti krizlerinin geri döneceğini öngörebiliriz. 2027 yılında yükseltilmesi gerekecek olan borç limiti, yeni bir çatışma noktası olacaktır. Burada Demokratların ne kadar radikal olmaya istekli olduğu sorusu önem kazanıyor. Politika veya siyaset yapmak adına ABD’nin mali saygınlığını ve kredisini riske atmaya istekli olacaklar mı, yoksa daha sorumlu bir yaklaşım mı sergileyecekler? Bu açık bir sorudur ancak bu bütçe krizleri dışında meclis çoğunlukla 2028 öncesinde siyasi puan toplama ve bir siyasi tiyatro sahnesine dönüşecektir.”
Bu kurumsal aşınmanın ve istikrarsızlığın Amerikan ekonomisine kümülatif bir fatura çıkardığını vurgulayan Yoeli, “Hiçbir gelişme boşlukta gerçekleşmiyor. Kredi notunun düşürülmesi, borç limiti krizi, Federal Rezerv’e yönelik saldırılar ve hükümet verilerinin doğruluğuna dair şüpheler, ABD’nin güvenli liman algısını oluşturan unsurları parça parça yok ediyor. Hukukun üstünlüğü bu cazip piyasayı şekillendiriyor ve bu güven yavaş yavaş aşınıyor. Bunun çok ileri gittiğini fark ettiğinizde ise artık çok geç olacaktır” uyarısında bulundu.
“Kupa töreni siyaset ve futbol meraklıları için inanılmaz bir sahne sunacak”
Analiz programında ele alınan son başlık ise sporun Trumpizm ve popülist siyaset için taşıdığı ideolojik ve pratik anlam oldu.
Kendisini iyi bir atlet olarak tanımlayan Trump, boks maçlarından futbol karşılaşmalarına kadar geniş bir yelpazede spor organizasyonlarını kendi siyasi şovunun bir parçası haline getirme konusunda benzersiz bir yeteneğe sahip.
Trump’ın spor dünyasıyla kurduğu pragmatik ilişkiyi değerlendiren Heather Hurlburt, “Başkan kendisini iyi bir atlet olarak nitelendiriyor ve sporcularla yan yana gelmek için sürekli bir araba dolusu çaba harcıyor. Beyaz Saray’da ağırladığı ünlü sporcu arkadaşları var; basketbol, Amerikan futbolu ve beyzbol finallerine gidiyor. Hatta Beyaz Saray’ın bahçesinde bir dövüş etkinliği düzenlemesiyle tanınıyor. İlginç bir şekilde, birçok Amerikalı politikacının aksine futbolu daha fazla takdir ediyor ve bu yönüyle garip bir şekilde bir dünya vatandaşı gibi davranıyor. FIFA ve Gianni Infantino ile son derece yakın ilişkiler kurdu” dedi.
Trump’ın FIFA Başkanı Gianni Infantino’yu doğrudan arayarak ABD’li golcü Folarin Balogun’un cezasının Belçika maçı öncesinde ertelenmesini talep ettiği ve istediği sonucu aldığı meşhur telefon görüşmesi, uluslararası spor diplomasisinde kuralların nasıl esnetilebildiğinin somut bir örneği olarak kayıtlara geçmişti.
Bu olayın ABD içindeki yansımalarını aktaran Max Yoeli, “Trump’ın Infantino’yu arayıp golcümüzün cezasını ertelemesini istemesi, tamamen Trump’ın oyun kitabından çıkmış bir hamledir. Burada sıra dışı olan şey, telefonun diğer ucundaki kişinin temsil ettiği organizasyon açısından bu tarz taleplerin pek de yabancı olmamasıdır” ifadelerini kullandı.
Hurlburt ise Amerikan halkının bu duruma verdiği tepkinin de kutuplaşmış siyasi çizgileri takip ettiğini belirterek şunları ekledi:
“Amerikalılar bu duruma hem siyasi taraftarlık sınırlarında hem de dünyanın herhangi bir yerindeki spor taraftarlarının vereceği tepkiyle yaklaştı. Başkanı sevmeyen insanlar bile ‘bizim çocuğun’ sahada olmasını istediği için bu durumu destekleme eğilimi gösterdi. Bu nedenle bu hamle ABD içinde, dış dünyaya kıyasla muhtemelen daha az tepki çekti. Futbolu yakından takip eden birçok Amerikalı bu duruma baktı ve bunun küresel futbol yönetimi için sıradan bir gün olduğunu düşündü. Ancak özetlemek gerekirse, bu durum dünyanın geri kalanında oldukça kötü bir izlenim bıraktı.”
Geleceğe yönelik spor ve siyaset projeksiyonu yapan Yoeli, 2028 Los Angeles Olimpiyatları’nın çok daha büyük bir siyasi savaş alanına dönüşeceğini öngördü.
Yoeli, “Hem ABD hem de İngiltere yaralarını sararken, Dünya Kupası’nın ötesinde, adeta Hollywood tarafından yazılmış gibi duran bir ana, 2028 yazında Los Angeles’ta düzenlenecek Olimpiyat Oyunları’na bakmalıyız. Burası Demokratlar tarafından yönetilen bir eyalette, Demokrat bir şehir ve başkanın en büyük muhaliflerinin yaşadığı yer. Olimpiyatların küresel sahnesi, başkanın 2028 seçimi öncesindeki topal ördek dönemine denk geliyor. Eğer Dünya Kupası bir çatışma noktası olduysa, Olimpiyatlar bunun çok daha ötesinde bir gerilim alanı olacaktır” değerlendirmesini yaptı.
Buna karşın 2026 Dünya Kupası finalinin kendi içinde barındırdığı jeopolitik sembolizmin de göz ardı edilemeyeceğini belirten Hurlburt, final maçının aktörlerine dikkat çekerek analizini şu sözlerle tamamladı:
“Yine de önümüzdeki inanılmaz finali atlayamayız. Bu final, eski Avrupa’yı ve Trump’ın NATO içindeki en dişli rakiplerinden biri olan İspanya’yı, Trump’ın adeta kendisinin küçük bir versiyonu olarak gördüğü Javier Milei liderliğindeki müttefiki Arjantin ile karşı karşıya getiriyor. Bu maçın son dakikaları ve kupa töreni, siyaset ve futbol meraklıları için inanılmaz bir sahne sunacak.”
Programın sonunda, FIFA’nın Trump’a ilk barış ödülünü verdiğini hatırlatan sunucu Bronwen Maddox’ın, “2030 yılında Güney Avrupa ve Kuzey Afrika arasında oynanacak Dünya Kupası ile Trump’a ikinci bir barış ödülü verilir mi?” sorusuna esprili bir yanıt veren Max Yoeli, liderlerin bu mücadeleye hazır olup olmadıklarını görmeleri gerektiğini belirterek, Trump’ın bu ödülü yeniden alabileceğini ifade etti.
Amerika
ABD’nin seçim raporlarında Türkiye ve Almanya detayı

Donald Trump’ın seçim sistemine yönelik tehditler hakkındaki konuşmasının ardından Beyaz Saray, altyapı zafiyetlerini ve yabancı müdahale iddialarını içeren gizli belgeleri kamuoyuyla paylaştı. ABD istihbarat kurumlarının 2018-2024 dönemine ait değerlendirmelerinde Türkiye, Almanya, İran ve Suudi Arabistan gibi ülkelerin tutumları ile seçim yazılımlarındaki teknik açıklar da yer alıyor.
Beyaz Saray, ABD Başkanı Donald Trump’ın ülkedeki seçim sistemine yönelik tehditlere ilişkin gerçekleştirdiği konuşmanın ardından, daha önce gizli tutulan bir dizi belgeyi kamuoyuna açıkladı.
Paylaşılan dosyalarda, Amerikan oylama altyapısının teknik zafiyetlerine dair tespitlerin yanı sıra Çin’in milyonlarca seçmenin verilerine erişim sağladığı yönündeki iddialar yer alıyor.
Belgeler arasında, Trump’ın mağlubiyetiyle sonuçlanan 2020 başkanlık seçimlerine yönelik olası müdahale tehditlerini betimleyen raporlar da bulunuyor. Bu bağlamda Rusya’ya yönelik suçlamalar da dosyalarda tekrar yer buluyor.
Çin’e yönelik suçlamalar
Belgelerdeki istihbarat verilerine göre, adı açıklanmayan bir hükümet ajansı, en az 18 eyaletteki seçmen listelerinin Çin tarafından ele geçirildiğini iddia ediyor.
Bu durumun toplamda 200 milyondan fazla seçmen kaydını etkilediği öne sürülüyor. Sızdırıldığı iddia edilen bilgiler arasında seçmenlerin isimleri, doğum tarihleri, ev adresleri, posta kodları, parti üyelikleri ve bazı durumlarda oy verme protokolleri ile yaptıkları bağışlara dair ayrıntılar bulunuyor.
Trump, gizliliği kaldırılan verilerde adı geçen Alaska, Arkansas, Colorado, Connecticut, Columbia Bölgesi, Florida, Georgia, Kansas, Michigan gibi eyaletlerin seçim altyapılarındaki kırılganlıklar konusunda uyarılarda bulundu.
Yayımlanan diğer belgeler arasında, Pekin’in 2018-2020 yılları arasında ABD seçimlerini etkileme çabalarına dair hazırlanan raporların sansürlenmiş kesitleri göze çarpıyor.
CIA tarafından hazırlanan bir bilgi notunda, Çin Komünist Partisi’nin (ÇKP) politikasının, dönemin ABD Başkanı Trump’a yönelik desteği zayıflatmak, yeniden seçilmesini engellemek veya onu istifaya zorlamak üzerine kurulduğu iddia ediliyor.
Belgelere göre Çin, Pekin’in çıkarları doğrultusunda üst düzey Amerikalı yetkililerle temas kurabilecek kişiler üzerinde nüfuz sahibi olmak için çeşitli yöntemlere başvurdu.
Bu çerçevede akademisyenler, eski devlet memurları ve düşünce kuruluşu uzmanları Çin’e davet edilerek kendilerine yüksek paralar ödendi, yol ve konaklama giderleri karşılandı.
CIA, Çin hükümetinin 2019 yılındaki stratejisinin de Trump’a yönelik iç güveni sarsmayı hedeflediğini öne sürüyor. İstihbarat raporlarında, büyük Amerikan şirketleriyle sözleşmeler yapılarak iş dünyası liderlerinin başkan aleyhine tavır almaya zorlandığı iddia ediliyor.
Ayrıca Çin’in, Trump karşıtı makalelerin sayısını artırmak amacıyla Amerikalı gazeteciler arasında işbirliği yapabileceği isimler aradığı öne sürülüyor.
Bununla birlikte, 1 Temmuz 2020 tarihli bir başka belgede, Çin destekli siber faaliyetlerin Biden’ın seçim kampanyasını da hedef aldığı ve bunun “muhtemelen istihbarat toplama amacı” taşıdığı ifade ediliyor.
Çin Dışişleri Bakanlığı ise Beyaz Saray’ın yayımladığı belgelere dayanan bu iddiaları “tamamen uydurma” olarak nitelendirerek, Pekin’e yönelik asılsız karalama kampanyalarına son verilmesi çağrısında bulundu.
Rusya’nın “etkisi”
Ulusal İstihbarat Konseyi tarafından seçimlerden üç ay önce, 19 Ağustos 2020’de hazırlanan raporda, Rusya’nın Amerikan iç siyasetine müdahale ettiğine yönelik eski iddialar yineleniyor.
İstihbarat analizinde, Rusya’nın “eski Başkan Yardımcısı Joe Biden’ı, Demokrat Parti’yi ve ABD siyasi elitini karalamak, aynı zamanda ülkedeki kutuplaşmayı derinleştirmek amacıyla devlet medyasını, sosyal ağları ve diğer çevrimiçi platformları kullanmayı sürdürdüğü” iddia ediliyor.
Diğer suçlamalar arasında seçimlerde usulsüzlük yapıldığına dair iddiaların yayılması ve İngilizce yayın yapan haber platformlarında yapay siyasi içerikler üretilmesi yer alıyor.
Ulusal İstihbarat Konseyi’nin 15 Ocak 2020 tarihli daha erken bir raporunda ise Rusya, Çin, İran ve Kuzey Kore’nin 2020 başkanlık seçimleri sırasında ABD seçim altyapısına sızma kabiliyetine sahip olduğu yönünde görüş bildiriliyor.
Rusya, ABD seçimlerine müdahale ettiği yönündeki suçlamaları geçmişte de defalarca reddetmişti.
Belgelerin açıklanmasının ardından Kremlin, iddiaları yeniden kesin bir dille geri çevirdi.
Kremlin Sözcüsü Dmitriy Peskov, “Rusya hiçbir zaman başka ülkelerin iç işlerine müdahale etmemiştir. Kendi iç işlerimize de kimsenin müdahale etmeye çalışmamasını umuyoruz” dedi.
Listede yer alan diğer ülkeler
Gizliliği kaldırılan dosyalarda Çin ve Rusya’nın yanı sıra İran, Türkiye, Almanya ve Suudi Arabistan’a dair de ayrıntılı değerlendirmeler bulunuyor.
Ağustos 2020 tarihli istihbarat raporunda, İran’ın Trump’a yönelik güveni sarsmak amacıyla bir “etki kampanyası” yürüttüğü öne sürülüyor. Belgede, söz konusu kampanyanın doğrudan ülkenin dini lideri Ali Hamaney tarafından onaylandığı, internet üzerinden yürütülen örtülü operasyonlarla dezenformasyon yayıldığı ve Trump’a yönelik eleştirilerin körüklendiği iddia ediliyor.
Bu faaliyetlerin özellikle ABD’deki protestolar, mektupla oy verme tartışmaları ve koronavirüs pandemisinin sonuçları üzerine yoğunlaştığı savunuluyor.
Amerikan istihbaratının analizine göre, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan dahil olmak üzere üst düzey Türk yetkililer, ABD hükümet mekanizması içinde “Türkiye karşıtı” bir tutum olduğunu düşünüyordu.
Bu sebeple Ankara’nın, Amerikalı siyasetçilerin ve adayların pozisyonlarını örtülü yollarla etkilemeye çalıştığı öne sürülüyor.
Raporda, bu yöntemler arasında “ABD’deki yerel seçim kampanyalarının gizlice fonlanması” gibi iddialar da sıralanıyor.
İstihbarat analizinde, dönemin Almanya Şansölyesi Angela Merkel’in, kişisel görüş ayrılıkları ve Trump yönetiminin politikalarının Almanya, AB ve NATO’nun konumunu zorlaştırdığı yönündeki değerlendirmesi nedeniyle, 2020 seçimlerinde Donald Trump’ın kaybetmesini “neredeyse kesin olarak” tercih edeceği belirtiliyor.
Ayrıca raporda, Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman’ın 2019 yılında, Trump’ın kaybetmesi durumunda Riyad’ın kendisi için kritik konularda ABD desteğini kaybedebileceğinden endişe duyduğu aktarılıyor.
Prens, belgede Washington’a en dost yabancı liderlerden biri olarak tanımlanırken, krallığın seçimlere müdahale etmeye yönelik herhangi bir girişiminden bahsedilmiyor.
Eyaletlerin seçim sistemlerindeki açıklar
Açıklanan belgelerin ayrı bir bölümü, seçimlerde kullanılan yazılımlardaki teknik sorunlara odaklanıyor. ABD Siber Güvenlik ve Altyapı Güvenliği Ajansı (CISA) tarafından hazırlanan rapor, 2019-2024 yılları arasında yerel yönetimlerin ağlarında ve yazılımlarında yapılan denetimlere dayanıyor.
Testler sırasında uzmanların bazı durumlarda “birkaç saat veya gün boyunca ağ üzerinde tam kontrol” sağlayabildiği belgelendi.
Seçimler öncesindeki sertifikasyon kurallarının haftalar veya aylar boyunca yazılımlarda değişiklik yapılmasını yasaklaması nedeniyle, tespit edilen açıkların düzeltilmeden “aylarca veya yıllarca” kalabildiği ifade ediliyor.
Bununla birlikte, ekipmanların internetten ve yerel ağlardan tamamen izole edildiği yönündeki iddiaların her zaman gerçeği yansıtmadığı, iş bilgisayarları veya e-posta üzerinden sistemlere erişim imkanının korunmuş olabileceği belirtiliyor.
Daha önce elektronik oy pusulalarının kaybolması, sisteme işlenmeyen oylar ve oylama makinelerindeki güncelliğini yitirmiş yazılımlar gündeme gelmişti.
Yeni raporlar, risklerin sadece makinelerle sınırlı olmadığını, bilgisayar korsanlarının son on yılda 50 eyaletin tamamında seçmen kayıt veri tabanlarına sızmaya çalıştığını ve en az 20 eyalette başarılı sızmaların gerçekleştiğini ortaya koyuyor.
Ancak bu verilerin, seçim sonuçlarına doğrudan müdahale edildiğini kanıtlamadığı vurgulanıyor.
CNN’in aktardığına göre, gizliliği kaldırılan veriler büyük ölçüde uzun yıllardır bilinen ve daha önce giderilmeye çalışılan teknik açıkları tarif ediyor.
Televizyon kanalı, yayınlanan bilgilerin, Trump’ın kaybettiği 2020 seçimleri dahil olmak üzere geçmişteki herhangi bir oylamada yabancı müdahale veya hile yoluyla sonuçların değiştirildiğine dair bir kanıt sunmadığını belirtiyor.
CNN’e konuşan bir istihbarat kaynağı, Beyaz Saray tarafından açıklanan bu belgelerin ve notların, aslında 2020 seçimlerine yönelik olası yabancı müdahaleleri ele alan kapsamlı ve tek bir rapor hazırlamak amacıyla toplandığını aktardı.
Ancak aynı kaynak, yapılan incelemelerin ardından bu verilerin nihai rapora dahil edilecek kadar önemli ya da güvenilir bulunmadığını ifade etti.
Amerika
Trump iddialarını yineleyerek yeni seçim yasasını talep etti

ABD Başkanı Donald Trump, ülke genelinde seçim güvenliğinin savunulamaz durumda olduğunu iddia ettiği ulusa sesleniş konuşmasında, tartışmalı Save America Act yasasının geçmesi için Kongre’ye yüklendi. 2020 yılındaki seçim yenilgisini kabul etmeyen Trump’ın açıkladığı yeni gizli belgelerin somut bir kanıt sunmadığı belirtilirken, büyük televizyon kanalları konuşmayı canlı yayınlamadı.
ABD Başkanı Donald Trump, perşembe akşamı gerçekleştirdiği ulusa sesleniş konuşmasında, ülkedeki seçim güvenliği sisteminin savunulamaz bir halde olduğunu ileri sürdü.
Bu hitabıyla Trump, desteklediği tartışmalı yasal düzenlemenin yasalaşması için kamuoyu desteği sağlamayı ve 2020 başkanlık seçimlerine yönelik hile iddialarını daha geniş kitlelere ulaştırmayı hedefledi.
Resmi verilere göre Trump, söz konusu seçimi eski Başkan Joe Biden’a karşı yaklaşık 7 milyon oy farkıyla ve Seçiciler Kurulu’nda 232’ye karşı 306 oyla kaybetmişti.
Başkan Trump konuşmasında ekonomi, göçmenlik ve suç oranları gibi farklı başlıklar hakkında da açıklamalarda bulunsa da hitabının merkezinde seçim güvenliği yer aldı.
Açıklanan belgelerde somut bir kanıt ortaya konulamadı
Konuşma öncesinde yaratılan büyük beklentiye rağmen, hitap sırasında tek başına gidişatı değiştirebilecek nitelikte somut bir bulgu paylaşılmadı.
Trump, kendine has dağınık üslubuyla gerçekleştirdiği konuşmasında, kamuoyuna sunulan yeni belge paketlerinin önemine vurgu yaptı.
Trump, bu belgelerin “hiç kimsenin savunamayacağı kadar bozuk ve savunmasız bir seçim sistemini gözler önüne serdiğini” ileri sürdü.
Trump’ın iddiaları genel olarak seçmen verilerinin Çin tarafından ele geçirilmesi, ABD’li siyaset ve güvenlik bürokrasisinin Çin müdahalesini gizlemeye yönelik planlar yaptığı suçlaması ve Amerikan halkına seçim güvenliği konusunda asılsız bir güven hissi verilmeye çalışıldığı savı üzerinde yoğunlaştı.
Ancak bağımsız kaynakların belgeleri incelemeye başlamasıyla birlikte, bu verilerin ne kadar yeni veya ikna edici olduğu konusunda soru işaretleri ortaya çıktı.
New York Times yazarı Maggie Haberman, Trump’ın zaman zaman gerçek dışı iddialarda bulunduğunu belirterek, belgelerin ulaştığı sonuçların çok daha ihtiyatlı ve sınırlı olduğunu aktardı.
CNN tarafından yayınlanan analizde ise belgelerin gizliliğinin yeni kaldırılmış olmasına rağmen, içerikte anlatılan güvenlik açıklarının yıllardır bilindiği ve seçim yetkililerinin bu açıkları kapatmak için zaten çalışmalar yürüttüğü kaydedildi. Associated Press de konuşmanın oylarla oynandığına ya da seçim sonuçlarının değiştirildiğine dair hiçbir kanıt sunmadığını bildirdi.
Büyük televizyon kanalları konuşmayı canlı yayınlamadı
Trump’ın konuşması, Amerikan televizyon kanalları açısından bir yayıncılık krizine yol açtı.
Büyük yayın kuruluşlarının, ABD başkanlarının ulusa sesleniş taleplerine yayın akışlarında yer ayırması yerleşik bir gelenek olsa da bu durum, başkanın gerçekten önemli bir açıklama yapacağı, konuşmasını kısa tutacağı ve taraflı bir siyasi propaganda yapmayacağı varsayımına dayanıyor.
Trump söz konusu olduğunda bu kriterlerin hiçbirinin garanti edilememesi ve olası hakaret içerikli ifadelerin hukuki risk yaratması kanalları temkinli olmaya itti. NBC ve ABC kanalları konuşmayı televizyondan canlı yayınlamazken, yayını yalnızca dijital platformları üzerinden izleyicilere ulaştırdı.
CNN ve MS NOW gibi kablolu kanallar ise konuşmayı doğrudan ve kesintisiz aktarmak yerine, sunucu ve yorumcuların analizleriyle destekleyerek vermeyi tercih etti.
Kanalların bu yayın kararı Trump’ın tepkisini çekti. Trump, bu kararın arkasında kötü niyetli siyasi motivasyonlar olduğunu öne sürerek şu ifadeleri kullandı:
“Bu konudan hoşlanmıyorlar çünkü sistemimizin ne kadar yozlaşmış olduğunu biliyorlar ve bunu ifşa etmek istemiyorlar. Onlar ve medyadaki diğer ortakları bu komplonun bir parçasıdır.”
Demokratlar iddialara tepki gösterirken siyasi durumdan memnun
Demokrat Parti cephesinde Trump’ın açıklamalarına yönelik iki farklı yaklaşım öne çıktı.
Bir yandan çok sayıda Demokrat siyasetçi, bu iddiaların halkın seçim sistemine olan güvenini sarsmasından ve Beyaz Saray’ın gelecekteki olası tek taraflı adımlarına zemin hazırlamasından duydukları endişeyi dile getirdi.
Senatör Mark Warner, konuşmanın hemen ardından yaptığı açıklamada, Trump’ın Amerikan halkının sistemine olan güvenini sarsmayı amaçlayan bir dizi asılsız iddia ve suçlamada bulunmasından utanç duyduğunu belirtti.
Warner, bu durumun normal bir siyasi tartışma olarak değerlendirilemeyeceğini vurgulayarak, konunun hafife alınmasının büyük bir risk oluşturacağını kaydetti.
Diğer yandan Demokrat stratejistler, seçmenlerin ekonomi ve yaşam maliyeti gibi somut sorunlarla ilgilendiği bir dönemde Trump’ın enerjisini geçmişe yönelik şikayetlere harcamasını siyasi bir fırsat olarak değerlendirdi.
Eski Obama danışmanı Dan Pfeiffer, kanalların yayını kesme kararını anladığını belirtirken, siyasi açıdan bu konuşmanın özellikle kararsız bölgelerdeki her seçmenin evinde izlenmesini tercih edeceğini ifade etti.
Trump tartışmalı Save America Act yasasının geçmesini istedi
ABD Başkanı konuşmasında, Cumhuriyetçi kongre üyelerine seslenerek Save America Act adlı yasa tasarısını kabul etmeleri yönündeki çağrısını yineledi.
Trump tarafından seçim sistemindeki açıkları kapatacak bir reform olarak sunulan bu tasarı, muhalifleri tarafından seçmen haklarını kısıtlamaya yönelik bir girişim ve yürütmenin yetkilerini artırma çabası olarak nitelendiriliyor.
Trump, konuya ilişkin olarak, “Bu seçim güvenliği krizi karşısında Kongre, Save America Act yasasını derhal geçirmelidir. Hile yapmak istemiyorsanız bunu kabul etmek son derece kolaydır” açıklamasında bulundu.
Ancak Trump’ın uyguladığı bu siyasi baskı, tasarının Senato’dan geçmesini sağlamaya yetmedi.
Açıklamalar, Trump yönetiminin seçim güvenliği konusunu gündemde tutmaya devam edeceğini gösteriyor. Trump, cuma günü İç Güvenlik Bakanı Markwayne Mullin’in, elektronik seçim sistemlerindeki siber güvenlik açıkları hakkında kapsamlı bir bilgilendirme toplantısı düzenleyeceğini duyurdu.
Trump’a muhalif olan çevreler ise bu adımları, geçmişte kaybedilen ya da gelecekte kaybedilebilecek seçimlerin meşruiyetini şimdiden gölgeleme çabası olarak yorumluyor.
Görüş2 hafta önceZirve Salonunda Konuşulmayacak Hikâye: NATO Üyeliğinin Gerçek Bedeli
Diplomasi1 hafta önceNATO ülkeleri, milyarlarca dolarlık savunma anlaşması açıkladı
Görüş1 hafta önceAnkara’nın ikinci zirvesi: 22 yılın ardından NATO, kuralları yeniden yazan bir Türkiye’ye dönüyor
Amerika1 hafta önceNATO 3.0’un mucidi: Elbridge Colby
Asya1 hafta önceXi, bilim ve teknoloji inovasyonuyla Çin modernleşmesinin ilerletilmesi çağrısı yaptı
Dünya Basını2 hafta önceABD, Venezuela’daki depremi fırsata çeviriyor
Diplomasi5 gün önceFT: Çin’e bağımlılığı azaltmanın Batı’ya maliyeti 23 trilyon doları aşabilir
Diplomasi1 hafta önceNATO liderleri Ankara Deklarasyonu’nu kabul etti











