Dünya Basını
Trump yoktan para yaratabilir mi?

Çevirmenin notu: ABD Başkanı Donald Trump’ın iki gün önce stratejik kripto para rezervi oluşturacaklarını açıklaması ile birlikte, Amerikan hükümetinin Fort Knox’taki altın rezervlerini yeniden değerleyeceğine ilişkin spekülasyonlar arttı. Harici’nin YouTube kanalında Amerikan borçları üzerine konuşan ekonomist Sabri Öncü de yakın zamanda benzer bir ihtimale işaret etmişti. Aşağıda çevirisini sunduğumuz iki makalede, Trump’ın altın rezervlerini piyasaya fiyatından değerleyerek Fed bilançosunu şişirme, doların aşırı değerli halini tersine çevirme ve stratejik Bitcoin rezervlerine yatırım yapabilme kabiliyetine sahip olabileceğine dikkat çekiliyor. Elon Musk ve Trump’ın Amerikan askeri üssü Fort Knox’taki altınların tam sayımını yapma planı da, kimilerinin düşündüğü gibi “altın standardına dönüş” değil, Amerikan borç yönetimi ve yeni bir küresel para stratejisi ile bağlantılı görünüyor.
Musk ve Trump’ın Fort Knox ziyareti Bitcoin hakkında
Matthew Gault
Gizmodo
27 Şubat 2025
Bir Başkan havadan para yaratabilir mi? Kağıt üzerinde evet.
Donald Trump ve Elon Musk son zamanlarda Amerika’nın resmi altın rezervlerini tuttuğu Fort Knox hakkında çok konuşuyor. Her ikisi de yakında oraya gidip kontrol edeceklerini ve altının orada olduğundan emin olacaklarını söyledi. Trump ve Musk’a göre altını kimsenin çalmadığından emin olmak istiyorlar. Planın ardındaki gerçek ise daha aptalca ve daha tehlikeli olabilir: Altının orada olacağını ve bunu bir Bitcoin rezervi yaratmak için kullanabileceklerini biliyorlar.
Fort Knox’ta altın bulunmadığı fikri, Boomer Facebook’unun iyi bildiği bir komplo teorisi. Trump ve Musk bunlara bayılıyor. 24 Şubat’ta Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ile görüşen Trump, kayıp olması muhtemel altın konusunda görüş bildirdi. “Aslında altının orada olup olmadığını görmek için Ft Knox’a gidiyoruz. Çünkü belki de birileri altını çaldı. Tonlarca altın,” dedi Trump görüşme sırasında. Musk da birkaç gündür X’te konuyla ilgili paylaşımlarda bulunuyor.
Altın muhtemelen oradadır. Çok fazla altın var ve birisinin kimse fark etmeden altını alıp götürme ihtimali sıfır. Yetkili olmayan personel daha önce sadece üç kez altınları incelemek üzere kasalara girmişti. Başkan Franklin D. Roosevelt 1943 yılında gitti. Kongre 1974 yılında bir grup gazeteciyle birlikte gitti. 2017 yılında, Trump’ın ilk başkanlığı sırasında, dönemin Hazine Bakanı Steven Mnuchin, [Mitch] McConnell ile birlikte ziyaret etti. İkilinin aptal gibi sırıttığı, altın külçelerini tuttuğu ve duvara isimlerini yazdığı fotoğraflar var.
Fakat burada en öğretici olan Rooselvet’in 1943’teki ziyareti ve stratejik bir Bitcoin rezervini başlatmak için Amerika’nın altınını kullanmanın anahtarı olabilir. Bu, açık olmak gerekirse, çok aptalca olurdu. Bu konu Nathan Tankus tarafından Notes On the Crises adlı blogunda kapsamlı ve derinlemesine ele alınmıştır. Tankus’a göre Fort Knox gezisi “muhasebe hilesi üzerine inşa edilmiş, saçmalıklarla dolu bir aldatmaca.”
Mesele Başkanın havadan para yaratmasıyla ilgili. Başkanın Amerika’nın altın fiyatını belirleme yetkisi var. Roosevelt bunu 1934 yılında Amerika altın standardından çıktıktan sonra yaptı. O dönemde ABD, altının ons fiyatının 20,67 dolar olduğunu söylüyordu. Roosevelt aslında 35 dolar değerinde olduğunu söyledi ve öyle de oldu; 2.819.000.000 dolar yarattı. Bu bir muhasebe hilesiydi ama Dünya Bankası ve Uluslararası Para Fonu’na yatırım yapmasını sağladı. Bu paranın yaklaşık bir milyarı kayıtlarda kaldı ve 1953’te ülkenin ilk borç tavanı krizini önlemek için kullanıldı.
Trump ve Musk Fort Knox’u ziyaret ettiklerinde altın külçeler halinde duran 5.000 ton altın bulacaklar; ABD’nin şu anda onsuna 42 dolar değer biçtiği altın; serbest piyasada onsu 2.800 dolar değerinde olan altın. Trump bir el hareketiyle ABD altınının fiyatını değiştirebilir ve ABD Hazinesinin bilançosuna yüz milyarlarca dolar enjekte edebilir. Buna yetkisi var; Yüksek Mahkeme böyle diyor. Roosevelt 1930’larda altın fiyatını arttırdığında anayasal bir krize neden olmuştu. SCOTUS [Yüksek Mahkeme] Perry v. ABD davasında onun lehine karar vermişti. Bu emsal karar Trump’ın işine yarayabilir.
Peki 800 milyar dolarlık bir talih kuşu ile ne yapmalı? Elbette Bitcoin satın almalı. Altının fiyatını değiştirip elde edilecek parayı Stratejik Bitcoin Rezervi kurmak için kullanma fikri bir süredir gündemdeydi. Cumhuriyetçi Wyoming Senatörü Cynthia Lummis geçen yılın yaz aylarında Kongreye Ülke Çapında Optimize Edilmiş Yatırım Yoluyla İnovasyon, Teknoloji ve Rekabetçiliğin Artırılması (BITCOIN) Yasası adlı bir yasa tasarısı sunmuştu.
Lummis’in tasarısına göre Hazine, altının mevcut piyasa fiyatına göre yeni altın sertifikaları çıkaracak ve daha sonra bu sertifikaları Bitcoin satın almak için kullanacaktı. Bu gerçekten gerçekleşebilir mi? Mümkün. Tuhaf, aptalca ve eşi benzeri görülmemiş zamanlarda yaşıyoruz. Başkan dünyanın en zengin adamını Fort Knox’a bir geziye götürmeyi planladığını söylüyor. Oraya vardıklarında altının hiç de kaybolmadığını söylemeleri mümkün. Beklediklerinden çok daha fazla olduğunu söyleyebilirler.
Elon Musk ve Trump neden Fort Knox’ta altın teftişi istiyor?
Finshots
26 Şubat 2025
Bugünkü Finshots’ta ABD’nin en büyük altın kasası Fort Knox’ta neler olup bittiğine bakıyoruz.
(…)
Altın yüzyıllardır özel bir metal olmuştur. Zenginlik, güç ve güvenin sembolü. Krallar onu istifledi. İmparatorluklar onun için savaşlar yaptı. Sizin atalarınız da muhtemelen biraz saklamış ve nesilden nesile aktarmışlardır. Ve bugün merkez bankaları ondan alabildikleri kadar çok almak için çabalıyor.
Bu bağlamda, dünya üzerinde çıkarılan 2 bin ton altının büyük bir kısmı ya da %17’si merkez bankalarında bulunuyor.
Ve hiç kimse ABD merkez bankasından daha fazla altın biriktirmiyor; yaklaşık 8.100 ton altını var.
Ama şöyle bir şey var: ABD altın rezervlerinin önemli bir kısmı, son derece güvenli bir depo olan ve bugünkü hikayemizin konusu olan Fort Knox’ta saklanıyor.
Fort Knox şu anda 147 milyon onsun üzerinde ABD altınını ya da ABD Hazinesinin toplam altın rezervlerinin yaklaşık yarısını elinde tutuyor. Bu kulağa bir zenginlik kalesi gibi geliyor ama işte tam da burada çatlaklar ortaya çıkmaya başlıyor.
Çünkü Fort Knox’un son tam teftişi 1953 yılında gerçekleşti. O zamandan beri, 1974 ve 2017’deki kısa incelemeler dışında, hiç kimsenin altının gerçekten orada olup olmadığını doğrulamasına izin verilmedi. İşte bu yüzden Elon Musk ve Donald Trump şimdi tam teşekküllü bir teftiş için bastırıyor.
Peki, teftiş gerçekleşirse ne olacak?
Olasılıklardan biri her şeyin kasada mevcut bulunması. Altın orada, düzgünce istiflenmiş ve hesaba katılmış durumda. Ve bu aslında iyi bir şey olur. Çünkü Fort Knox’taki altın hâlâ ons başına 42 dolar gibi eski bir fiyattan değerlendiriliyor, bugün altının ons başına işlem gördüğü yaklaşık 3.000 dolardan çok uzakta. Bu muazzam bir değerleme farkıdır ve eğer ABD altın varlıklarını yeniden değerleyecek olursa, bilançosunu bir gecede yeniden şekillendirebilir.
Bağlam açısından, 42 dolarlık değerlemede, ABD’nin Fort Knox’taki toplam altın varlıkları yaklaşık 11 milyar dolar değerindedir. Fakat bugünkü altın fiyatı olan 2.900 dolardan değer biçilecek olursa, aynı rakam 760 milyar dolar gibi şaşırtıcı bir rakama yükselecektir.
Dolayısıyla bir yeniden değerleme ABD finans sistemine olan inancı yeniden tesis edebilir ve doları güçlendirebilir.
Ama kasa iddia edildiği kadar dolu değilse ne olur?
Bu finansal bir depreme yol açabilir. Bir düşünün. Fort Knox’taki altın külçeleri güvenliği temsil ediyor. Artık ABD dolarını desteklemiyor olabilirler ama altın nihai güvenli liman varlığı olduğu için ABD Merkez Bankası ve dünya çapındaki diğer merkez bankaları için bir güvenlik ağıdır. Kağıt para gibi değer kaybetmez. Bu nedenle merkez bankaları riski yönetmek için rezervlerini yabancı para birimleri ve altın arasında dengeleyerek altın stoklar.
Fakat altın gerçekten orada değilse, bu denge ortadan kalkar. Panik başlar. İnsanlar hükümete olan güvenlerini kaybeder, kendilerine yalan söylendiğini düşünürler. Ayrıca, büyük döviz rezervlerini ABD doları olarak tutan ülkeler bunları satmaya başlayabilir. Bu da doları zayıflatabilir ve bir bakmışsınız enflasyon kontrolden çıkmış. Yatırımcılar da başka yerlere, muhtemelen alternatif bir değer deposu olarak altına bakmaya başlarlar.
Bu da bize şunu sorduruyor: ABD neden bu Pandora’nın kutusunu açmak istesin ki? Eğer altın rezervlerinde bir eksiklik varsa, bir teftiş kendi kendine zarar vermez mi?
Cevap aslında oldukça ilginç.
Öncelikle, ABD dolarının aşırı değerli olduğunu ve bunun hem ABD hem de diğer ticaret ortakları için sorun yarattığını kabul etmeniz gerekiyor. Bunu biz söylemiyoruz. Fed Başkanı Jerome Powell bile daha birkaç ay önce, “ABD federal bütçesinin sürdürülemez bir yolda olduğunu” itiraf etmişti: “Borç sürdürülemez bir seviyede değil, ama bu yol sürdürülemez ve bunu değiştirmemiz gerektiğini biliyoruz.”
Bunun esas anlamı, borç sürdürülemez bir şekilde büyüdüğünde, faiz ödemelerinin arttığı; bu da daha fazla hükümet harcamasına ve dolayısıyla daha fazla enflasyona yol açar. Enflasyonu kontrol altında tutmanın bir yolu da borçlanma ve harcamaları caydıran yüksek faiz oranlarını sürdürmektir. Fakat bunun bir de öteki yüzü var. Daha yüksek oranlar daha iyi getiri arayan yatırımcıları çekerek doları güçlendirir. Bu kısır döngü on yıllardır devam ettiği için de dolar aşırı değerli kalmaya devam ediyor.
İşte tam da bu nedenle ABD yeni bir finansal yaklaşım arayışında. Aslında, “Mar-a-Lago Anlaşması” adı verilen bir yaklaşım ortaya atılmış durumda. Bu, ABD’nin gümrük tarifelerini, borçların azaltılmasını ve varlıkların monetize edilmesini içeren yeni bir iktisadi sistem. Burada bizim odak noktamız varlıkların monetize edilmesi kısmı. Varlıkların monetize edilmesi altının yeniden değerlenmesi anlamına gelebilir mi?
Biz öyle düşünüyoruz. Size daha önce de söylediğimiz gibi, altının yeniden değerlenmesi bu değişimde çok önemli bir rol oynayabilir.
ABD Merkez Bankası’nın bilançosuna devasa bir varlık tabanı enjekte edebilir. Bugün 36 trilyon dolar borcu olduğu düşünüldüğünde ABD’nin şu anda ihtiyacı olan şey de bu.
Öte yandan, denetim bir açığı ortaya çıkarsa bile, altın fiyatları yükselebilir (panik daha fazla insanı satın almaya ittiği için). Bu da paradoksal bir şekilde yine ABD’nin yararına olabilir. Çünkü hükümet incelemeyle karşı karşıya kalırken, altın değerlerinin yükselmesinden de kârlı çıkacaktır. Ne de olsa kayıp altınlar sigortalanacak, böylece bir tutarsızlık bile finansal avantaja dönüştürülebilecektir.
Bir de Fort Knox olayının tamamının siyasi bir manevra olma ihtimali var.
ABD 1971 yılında altın standardını terk etti, yani ekonomisi teknik olarak Fort Knox’un altın rezervlerine bağımlı değil. Öyleyse neden şimdi bir denetim için uğraşılıyor? Uzmanların öne sürdüğü bir teori, bunun alternatif varlıklara, özellikle de Bitcoin ve diğer blok zinciri tabanlı dijital varlıklara doğru daha geniş bir geçişin parçası olduğu yönünde. Hükümete duyulan güven eksikliği insanları Bitcoin gibi merkezi olmayan alternatiflere yönelmeye itebilir. Trump da bunu istiyor gibi görünüyor. Stratejik bir Bitcoin rezervi oluşturmayı, krizler sırasında finansal bir yastık görevi görmek ve hatta daha önce bahsettiğimiz 36 trilyon dolarlık borcu azaltmak için Bitcoin stoklamayı ima ediyor.
Mantık basit. Bitcoin’in sınırlı bir arzı var ve ABD ne kadar çok satın alırsa, o kadar kıt hale gelir. Bu kıtlık Bitcoin’in değerini artırarak hükümetin acil durumlarda ve hatta borç geri ödemelerinde teminat olarak kullanmasına olanak sağlayabilir.
ABD’nin elinde halihazırda, çoğu kolluk kuvvetleri tarafından ele geçirilmiş, yaklaşık 19 milyar dolar değerinde yaklaşık 2 bin Bitcoin bulunuyor. Fakat bunları elinde tutmak yerine, hükümetin aktif olarak daha fazlasını satın alma ve potansiyel olarak dolaşımdaki tüm Bitcoin’lerin %5’ine sahip olma şansı var.
Yani bu açıdan bakarsanız, altın destekli rezervlerin güvenilirliğini yitirmesi ve insanların Bitcoin’e yönelmeye başlaması hükümetin umurunda bile olmayabilir. Bu değişim, Trump ve Musk’ın dijital varlıklara olan ilgisinin artmasıyla aynı doğrultuda ilerliyor ve Fort Knox denetimini finansal şeffaflık için yapılan bir hamleden daha fazlası gibi gösteriyor.
Kendi kendini sabote etmek gibi görünebilir ama belki de daha büyük bir parasal sıfırlama stratejisinin bir parçasıdır.
Çok akıllıca, değil mi?
(…)
Dünya Basını
Pekin ve Brüksel, küresel enerji geçişinin kurallarını baştan yazıyor

Project Syndicate için bir makale kaleme alan Emmanuel Guerin, Avrupa Birliği ve Çin’in küresel enerji geçişinde egemenlik kurmak amacıyla birbirlerinin geleneksel güç alanlarına yöneldiğini belirtti. Emmanuel Guerin, Çin’in küresel standartları belirlemeye odaklanırken Avrupa’nın sanayi tabanını yeniden inşa etmeye çalıştığını vurguladı.
Project Syndicate platformunda Emmanuel Guerin imzasıyla yayımlanan “Pekin Modeli Brüksel Etkisiyle Buluşuyor” başlıklı makalede, küresel enerji geçişinde güç dengelerinin yeniden şekillendiği kaydedildi.
Sciences Po bünyesindeki Paris İklim Okulu Dekan Yardımcısı ve Avrupa İklim Vakfı Üst Yöneticisi Özel Danışmanı olan Emmanuel Guerin, yazısında Avrupa ve Çin’in uzun yıllar boyunca birbirine rakip kalkınma ve enerji dönüşümü modellerini temsil ettiğini aktardı.
Guerin, Avrupa’nın öncelikle pazarlara, ortak kurallara ve çok taraflı kurumlara bağlı kaldığını, Çin’in ise sanayi politikasına, altyapı yatırımlarına ve üretime ağırlık verdiğini belirtti. Makalede, “Avrupa sıklıkla küresel ölçekte referans noktası haline gelen düzenlemeler üretti (‘Brüksel Etkisi’). Çin ise fabrikalar üretti” ifadelerine yer verildi.
Ancak makaleye göre bu ayrım günümüzde ortadan kalkıyor. Avrupa sanayi tabanını hızla yeniden inşa etmeye çalışırken Çin, uluslararası standartları ve yönetişim çerçevelerini etkilemeye daha fazla odaklanıyor. Guerin, Avrupalı karar vericiler Pekin’in sanayi stratejisini incelerken, Çinli liderlerin de Avrupa’nın uzun süre önce öğrendiği bir gerçeği fark ettiklerini kaydetti: “Kalıcı güç sadece teknolojileri üretmekten değil, aynı zamanda onları yöneten kuralları yazmaktan gelir.”
Guerin, bu eğilimlerin jeoekonomik gücün yapısındaki bir değişimi yansıttığını savundu. Makalede belirleyici sorunun artık kaynakları kimin kontrol ettiği, ürünleri kimin ürettiği veya her teknolojide kimin liderlik ettiği olmadığı ifade edildi. Asıl sorunun, bir sonraki enerji ve teknoloji dönüşümünün gerçekleşeceği değer zincirlerini kimin yönettiği olduğu vurgulandı.
Avrupa’nın temiz enerji teknolojilerindeki Çin imalat hakimiyeti ve derinleşen bağımlılıkları karşısında sanayi politikasını yeniden keşfettiğini aktaran Guerin; Sanayi Hızlandırıcı Yasası, Kritik Hammaddeler Yasası ve ilgili tedbirlerin, sanayi kapasitesi olmadan ortaya konan iklim hedefinin dayanıklılık değil, bağımlılık yarattığı bilincinden doğduğunu yazdı.
Çin’in ise güneş panelleri, bataryalar, elektrikli araçlar ve elektrik şebekeleri için dünyanın en büyük ekosistemini kurduktan sonra yalnızca sanayi liderliğinin yeterli olmadığı sonucuna vardığı kaydedildi. Çin’in Küresel Enerji Şebekeleri Geliştirme ve İşbirliği Örgütü üzerinden fotovoltaik, hidrojen, enerji depolama, yüksek voltajlı iletim, akıllı şebeke ve karbon muhasebesi alanlarında standartlar belirlemek üzere teknik komiteleri topladığı aktarıldı.
Guerin, bu adımları değerlendirirken makalesinde şu ifadelere yer verdi: “Bunlar mühendislik çalışmalarına benzeyebilir ancak bundan çok daha fazlasıdır. Bunlar, Çin’in temiz enerji ekonomisinin işletim sistemine sahip olma çabasını temsil ediyor. Endüstri standartlarını belirleyen ülke, bir teknolojiyi düzenlemekten fazlasını yapar. Kendisini yatırımları yönlendirebilecek, neyin neyle uyumlu çalışabileceğine karar verebilecek ve herkesin üzerine inşa etmek zorunda olduğu mimariyi sabitleyecek bir konuma getirir.”
“Sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye ve ucuz enerji gerektirir”
Makalede, Avrupa liderlerinin üretim kapasitesi olmadan koyulan kuralların stratejik özerklik sağlamadığını öğrendiği, Çin’in ise standartlar olmadan çalışan fabrikaların uluslararası etkiyi sınırlandırdığını gördüğü ifade edildi. Her iki tarafın da diğerinin onlarca yıldır mükemmelleştirdiği stratejik avantajların peşinden koştuğu vurgulandı.
Buna karşın bu yakınlaşmanın simetri anlamına gelmediğini belirten Guerin, iki tarafın da kendi geleneksel güç alanlarının ötesine uzanırken yeni ve yabancı zorluklarla karşılaştığını dile getirdi. Guerin makalesinde, “Bir sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye, ucuz enerji, yoğun tedarikçi ağları ve örtük bilgi gerektirir; bunların hiçbiri yalnızca düzenlemeler yoluyla ortaya çıkarılamaz” değerlendirmesinde bulundu.
Küresel standartları belirlemenin de kolay olmadığını ekleyen yazar, bir devletin her teknik komiteye personel atasa bile ürettiği standartları dünyanın geri kalanına kabul ettirmekte başarısız olabileceğini kaydetti.
“ABD sahayı Avrupa ve Çin’e bırakıyor”
Sürecin sonucunun üçüncü büyük bir faktörden etkileneceğini belirten Guerin, Hindistan, Endonezya, Brezilya ve çeşitli Körfez ülkeleri gibi hırslı devletlerin kendi sanayi kapasitelerini inşa ettiklerini aktardı. Ancak çoğu ülkenin bu tür stratejileri izleyemeyeceğini, standartları yazamayacakları ve fabrikaları kuramayacakları için Brüksel veya Pekin’de tasarlanan işletim sistemlerini devralarak seçmedikleri bağımlılıkları kabul etmek zorunda kalacaklarını vurguladı.
Makalede Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) konumuna ilişkin olarak ise şu ifadelere yer verildi: “Bir de enerji dönüşümünü tamamen terk ederek bu yarışın dışında kalmayı seçen Birleşik Devletler var. Fabrikalar kurmak veya elektrikleşmenin kurallarını yazmak yerine gümrük duvarları örüyor ve sahayı Avrupa ile Çin’e bırakıyor.”
“Üçüncü aşama zincirleri yönetmekle ilgili olacak”
Değer zincirlerinin yönetişiminin teknik olduğu kadar siyasi bir mesele de olduğunu vurgulayan Guerin, geleneksel sanayi politikası yaklaşımının değişmesi gerektiğini savundu. Temiz enerji yarışının ilk aşamasının teknolojileri icat etmek, ikinci aşamasının bunları ölçekli bir şekilde üretmek olduğunu belirten Guerin, makalesinde “Üçüncü aşama ise bunların dolaştığı, bağlandığı ve değer yarattığı zincirleri yönetmekle ilgili olacak” ifadelerini kullandı.
Guerin, Avrupa için çıkarılacak dersin sadece daha fazla fabrika kurmak olmadığını, Avrupa’nın gerçek stratejik avantajının kendi kurallarını herkesin kuralına dönüştürme konusunda kanıtlanmış yeteneği olduğunu kaydetti. Makale, “Enerji dönüşümü aynı nadir kombinasyonu ödüllendirir: Üretim kapasitesi, kural koyma yetkisi ve karmaşık sistemleri bir arada tutacak kurumlar. Hiçbir taraf sadece geleneksel güçlerine dayanarak kazanamaz” değerlendirmesiyle son buldu.
Dünya Basını
ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan

ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek; ortak planlama, ortak üretim ve ortak caydırıcılık gerektiriyor.
David Santoro, Nikkei Asia
David Santoro, merkezi Hawaii’de bulunan Pacific Forum’un başkanı ve CEO’sudur. Kuruluş, Hint-Pasifik bölgesinde ABD ile müttefiklerinin caydırıcılığını güçlendirmek amacıyla kamu ve özel sektör temsilcileri arasında diyaloğu kolaylaştıran yıllık Honolulu Defense Forum’u düzenlemektedir.
***
ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan
Guam açıklarında kısa süre önce gerçekleştirilen Valiant Shield tatbikatları sırasında hedef alınan bir gemi Filipin Denizi’nin sularına gömülürken Pasifik genelinde sessiz bir zaferin yankısı duyuldu. ABD kuvvetleri ile bir Japon denizaltısı arasındaki kusursuz ve gerçek zamanlı hedef takibi sayesinde gerçekleştirilen saldırı, yalnızca bir ateş gücü gösterisi değildi. Aynı zamanda, dünyanın en vazgeçilmez ittifaklarından biri hâline gelen savunma ortaklığının ulaştığı düzeyi ortaya koyuyordu.
ABD-Japonya ittifakı onlarca yıl boyunca “kalkan ve mızrak” şeklindeki bir iş bölümüne dayanıyordu. Japonya Öz Savunma Kuvvetleri ana adaların savunma kalkanı görevini üstlenirken, ABD kuvvetleri taarruz mızrağını kullanıyordu. Ancak çok sayıda kriz noktasının aynı anda ortaya çıkmasıyla bu çerçeve değişmeye başladı. Özellikle Başbakan Sanae Takaichi döneminde Tokyo tarihî bir yön değişikliğine giderek savunma bütçesini gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 2’sine doğru hızla artırdı, savunma ihracatına ilişkin düzenlemeleri gevşetti ve uzun menzilli karşı saldırı kabiliyetleri edinmeye başladı.
Bu değişim temel bir gerçeği ortaya koyuyor: ABD ile Japonya’nın güvenliği artık birbirine sıkı biçimde bağlı. Japonya, giderek daha düşmanca hâle gelen bir bölgede ayakta kalabilmek için ABD’nin savunma şemsiyesine güveniyor. ABD ise Tokyo’daki dayanak noktası olmadan güç yansıtamaz, müttefiklerini savunamaz ve özgür ve açık bir Hint-Pasifik düzenini sürdüremez.
İki ülkenin tam anlamıyla sağlam bir caydırıcılık oluşturabilmesi için artık altı adım atması gerekiyor.
İlk olarak, Japonya’da konuşlandırılacak kalıcı ve birleşik bir müşterek görev kuvveti kurulmalıdır. Modern çatışmalar bunu zorunlu kılıyor. Hipersonik silahlar, siber savaş veya elektronik karıştırmadan kaynaklanan tehditler, perde arkasında yürütülecek koordinasyona zaman bırakmıyor. Bu nedenle ittifak, Japonya’nın yeni Müşterek Harekât Komutanlığı ile ABD’nin Japonya’daki Kuvvetlerini birleştirerek müşterek kuvvet harekât karargâhına dönüştürmelidir. Bu komutanlık ayrıca pasif savunmadan taarruzi bir duruşa geçmeli; ABD Siber Komutanlığı’nın “ileri savunma” operasyonlarını, Japonya’nın gelişmekte olan Aktif Siber Savunma yetkisiyle uyumlu hâle getirerek bir çatışma başlamadan önce yabancı ağlar içindeki düşman yazılımlarını etkisizleştirmelidir.
İkinci olarak ittifak, Japonya’nın yerli savunma sanayisinin kapasitesi ve dayanıklılığı üzerine inşa edilmelidir. ABD’nin sanayi altyapısı tedarik kısıtlarıyla karşı karşıyayken ittifak, Japonya topraklarında ortak üretimi artırmak için Savunma Sanayii İşbirliği, Tedarik ve İdame Forumu’ndan yararlanmalıdır. İlk aşamada üretim, Patriot ve SM-3 füzelerinin ötesine taşınarak taarruz amaçlı Gelişmiş Orta Menzilli Havadan Havaya Füzeleri ve “işbirlikçi muharip hava araçları” olarak adlandırılan insansız hava araçlarını da kapsamalıdır. İttifak ayrıca ABD’nin hedefleme kapasitesini Japonya’nın karşı saldırı yetenekleriyle birleştiren ve fırlatma platformlarını ateş açmadan önce vurmayı amaçlayan “okçuyu vur” stratejileri aracılığıyla entegre bir hava ve füze savunma sistemine yönelmelidir. Dahası, ilk saldırıdan sağ çıkabilmek için eski üsler güçlendirilmeli ve güneybatıdaki Ryukyu Adaları boyunca dağınık, çift kullanımlı limanlara ortak yakıt ve mühimmat önceden konuşlandırılmalıdır.
Üçüncü olarak Pentagon, Japonya’nın dünya standartlarındaki tersanelerini ABD Donanması’nın lojistik sistemine entegre etmelidir. Yıpranmış veya savaşta hasar görmüş ABD savaş gemilerinin bakım için binlerce kilometre uzaktaki ABD ana karasına geri gönderilmesi ciddi bir zafiyet yaratıyor. Japonya’daki özel tersanelerin ABD savaş gemilerinin bölgede bakım ve onarımını yapmasına izin verilmesi, müttefik kuvvetleri harekâta hazır tutacak ve ön cephedeki varlıklarını artıracaktır. Bu adım aynı zamanda kapasitesini aşmış ve iş yükü birikmiş ABD tersaneleri üzerindeki baskıyı da azaltacaktır. Bunun işleyebilmesi için Washington, ABD’de ana limana bağlı gemilerin yurt dışında onarılmasını sınırlayan eski yasal kısıtlamaları kalıcı olarak ortadan kaldırmalıdır.
Dördüncü olarak, rakipler nükleer cephaneliklerini genişletirken ABD’nin güvenlik garantisi yeniden sağlam bir zemine oturtulmalıdır. Genişletilmiş Caydırıcılık Diyaloğu kapsamında, hızlı gelişen ve çok alanlı tırmanma senaryolarını canlandıran giderek daha karmaşık masa başı tatbikatları yapılmalı; böylece Washington ve Tokyo’daki karar alıcıların tam bir uyum içinde hareket etmesi sağlanmalıdır. Bu ikili çekirdek daha geniş bir ağa da bağlanmalı; Güney Kore ile ortak bir cephenin temelini oluşturmalı, Japonya’nın AUKUS’un ikinci ayağındaki teknoloji paylaşımına katılımını genişletmeli ve ABD-Japonya-Filipinler deniz cephesini sağlamlaştırmalıdır.
Beşinci olarak askerî hazırlık, güçlü bir ekonomik güvenlik çerçevesiyle desteklenmelidir. İttifak, kritik mineraller, yarı iletkenler ve yapay zekâ ile kuantum bilişim gibi ileri düzey çift kullanımlı teknolojiler için güvenli ve entegre tedarik zincirlerini birlikte geliştirmelidir. Bu sektörlerde risklerin azaltılması, ortakları yıkıcı ticaret uygulamalarından ve uzun süreli bir savunma sürecinde kararlılığı aşındırmayı amaçlayan silahlaştırılmış karşılıklı bağımlılıktan koruyacaktır.
Son olarak ittifak, uzun vadeli düşünme kültürünü kurumsallaştırmalıdır. Washington ile Tokyo arasındaki bugünkü uyum, yeni ve öngörülemeyen sınamalar ortaya çıktığında iki başkentin aynı çizgide kalacağının garantisi değildir. Caydırıcılık birden fazla kuşağı kapsayan bir proje olduğundan ittifak, yeni nesil stratejistleri ve saha uygulayıcılarını yetiştirmelidir. Bugünden stratejik diyalog mekanizmalarının kurulması, ikili burs programlarının ve ortak simülasyon merkezlerinin genişletilmesi, geleceğin insan kaynağının yarının askerî donanım kapasitesine denk olmasını sağlayacaktır.
ABD-Japonya ittifakı, eşitler arasında daha dengeli bir ortaklığa dönüşüyor. Tokyo artık küçük ortak değil, bölgesel güvenliğin mimarlarından biridir. Washington ve Tokyo bu ilave adımları kalıcı hâle getirerek Hint-Pasifik’te saldırganlığın maliyetini göze alınamayacak kadar yükseltecektir.
Dünya Basını
Glazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 2

Putin’in eski ekonomi danışmanı, meşhur Rus iktisatçı Sergey Glazyev’in Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenlerini ele aldığı yazı dizini Hazal Yalın iki bölüm halinde çevirdi. İkinci bölüm:
Glazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 1
Şunu da belirtmek gerek: dost-olmayan ülkelerdeki toplum bilincinde, Dostoyevski’den Danilevski’ye ve Prohanov’a ve Naroçnitskaya’ya[1] kadar, insan ruhunu ve Rusya ile Avrupa arasındaki karşılıklı ilişkilerin tarihini en iyi bilenlerimizin teşhis koymaya çalıştığı tuhaf bir patolojiyle de karşılaşıyoruz. Belki de, açıklaması ancak Bilimler Akademisi’nden Fomenko’nun tarihi rekonstrüksiyonlarında veya Klyosov’un[2] DNA-soykütüğünde bulunabilecek türden, batı Avrupa’nın son derece derin arketipleriyle karşı karşıyayızdır. Ancak, nedenlerin açıklanmasından bağımsız olarak, Anglosaksonların ve Katoliklerin örtük rusofobisi, Rusya’yı ezme fırsatı gördükleri her defasında kendisini ortaya koyar. Bu nedenle, siyasi ilişkilerin en yüksek seviyesinde bizi aldatmaya çalışmalarına şaşırmamak gerekir. Bu makale dizisinin daha önceki bölümlerinde gösterilmiş olduğu gibi, yalan, Anglosaksonların en sevgili silahıdır ve onun yardımıyla düşmanlarının davranışlarını, hatta reflekslerini yönlendirecek derecede manipüle ederler. Ayrıca bizi bile isteyen yanılgıya sevk ettiklerini de kabul etmek gerekir; çünkü bize baktıklarında bilinçaltında, yok etmeyi arzuladıkları bir tehdit görürler. Batı ülkelerinde toplum bilincinin bu hususiyeti ve iktidardaki elitin niyetlerini dikkate almak gerekir; bu elitin her temsilcisi koynunda hep bir taş saklar ve cezasız kalacağını hissettiği anda bu taşı indirmeye hazırdır. Dört yıldır kendi menfaatleri ve zevkleri için bunu yapıyorlar, Ukrayna’da kendi yetiştirdikleri Rus-düşmanı nazi rejimine para yağdırıyor, silahlandırıyor, navigasyon sağlıyor, Rus nüfusuna karşı soykırım için teşvik ediyorlar.
Ne yazık ki bu analizden çıkan sonuçlar iç açıcı değildir. Hibrit dünya savaşı, objektif nedenlerinin aşınmasına rağmen, esas itibariyle, dost-olmayan ülkelerin iktidardaki elitlerinin zayıflık olarak algıladığı bizim itidalimiz yüzünden devam ediyor. Kendi halklarının objektif menfaatlerine aykırı olarak Ukrayna çatışmasına yaptıkları harcamaları artırıyorlar ve militarizasyon siyaseti yoluna da girmiş bulunuyorlar. Bunlarla aklıselimle ve uluslararası hukuka dayanarak anlaşmaya çalışma girişimleri yararsız olmakla kalmıyor, bunlara bizi manipüle etme ve bir sonraki darbeyi indirmek için durumumuzu zayıflatmak amacıyla yanılgıya sürükleme fırsatı da veriyor. Demek ki savaşın devam etmesinin temel nedeni, bizim barışı ve uluslararası hukukun yeniden tesisini hedeflememiz, düşman tarafından bizi aldatma ve kapitülasyona zorlama fırsatı olarak algılanan uzlaşma arayışlarına hazır oluşumuzdur. NATO stratejistleri ve onların Ukraynalı kuklaları ceza görmeyeceklerinden eminler ve artık kırmızı çizgileri aşmaktan korkmuyorlar. Bunları, Rusya halkına karşı işlenen suçlara hak ettikleri cevabı vermeden durdurmak mümkün değil. Bizim yumuşaklığımız ve anlaşma çabalarına hazır oluşumuz, batı ülkelerinin liderlerini, bize karşı son Ukraynalıya varıncaya kadar, ölenlerin yerini de dünyanın dört bir yanından toplanan paralı askerlerle doldurarak savaşmak için kışkırtıyor. Bu savaşın mantığı giderek daha sert bir hale geliyor: ya onlar Rusya’yı yok edecekler, ya da biz onları ezeceğiz. Bunu ne kadar geç yaparsak kayıplarımız o kadar büyük olacak. Bu yüzden, düşman, Rusya’ya karşı işlediği her bir suç için asla geri adım atılmadan cezalandırılmalıdır.
Bu cezalar neler olabilir? Örnek olarak İran’ın Amerikan-İsrail saldırganlığına “göze göz dişe diş” prensibine göre verdiği cevap gösterilebilir. Bu seçenekte, dost-olmayan ülkelerde üretilen ve bize karşı kullanılan her dron ve füze saldırısına karşılık onların askeri ve altyapı tesisleri vurulmalıdır. Rusya’ya ait her batırılan yahut el konulan tankere karşılık da simetrik cevap verilerek AB’ye enerji kaynakları ithalatı bloke edilmelidir. Elbette, korsanlık ve terörizm bizim yolumuz değildir, bunlar bizim geleneksel değerlerimizle bağdaşmaz. Ama Anglosaksonların neandertal bilinçaltı, öyle görünüyor ki, sadece bu tür arkaik etkileşim yöntemlerinden anlıyor.
Diğer bir örneği de İsrail ve ABD gösteriyorlar: karar alma merkezlerinin ve düşman elebaşılarının yok edilmesi. Bu seçenekte, Rusya’ya düşman bütün güçlerin liderleri, uyruklarına bakılmaksızın, vurma menzilimize girer girmez hedef alınmalıdır. Bu meyanda kendimizi aldatmamalıyız; esas karar alma merkezleri Ukrayna sınırlarının dışındadır. Almanya’daki meşum Amerikan askeri varlığı, esas olarak, Ukrayna silahlı kuvvetlerinin hedeflerini tayin eden ve operasyonel eylemlerini yöneten bilişimcilerden oluşmaktadır. Batıda eğitilmiş Ukraynalı gazeteciler, yabancı küratörlerin rehberliği altında, Ukrayna’nın toplumsal bilincinde Ruslara karşı nefreti körüklüyorlar; terörize edilmiş öğretmenler ise NATO ülkelerinde yazılmış ders kitapları ve müfredat kılavuzları doğrultusunda Rus düşmanlığını büyütüyorlar. Bize karşı savaşı planlayan ve yönlendiren inanmış rusofoblar ile zorla seferber edilmiş, ahmaklaştırılmış, korkutulmuş ve boğazlanmaya gönderilmiş Rus insanlarının oluşturduğu dağınık sürüye karşı farklı tutumlar takınmak gerek. İnsan kendisine vuran değneği değil onu idare eden kafayı ısırmalı.
Üçüncü seçenek, düşmanın enformasyon teknolojileri ve iletişim sistemlerindeki üstünlüğünü nötralize etmek için elimizdeki etkili silahların kullanılmasıdır. Bu, karadaki ve deniz dibindeki iletişim hatlarının kesilmesini, veri merkezlerinin çalışmasının tahrip edilmesini, düşmanın uçan istihbarat ve keşif cihazlarının ülke menşeine bakılmaksızın vurma menzilimizde imha edilmesini, düşmanın telekomünikasyonunun temelini teşkil eden meşum Starlink grubu da dahil olmak üzere uydu bağlantılarının devre dışı bırakılmasını içerebilir. Amerikalı ve Britanyalı hedef belirleyicilerden, planlamacılardan ve analistlerden yoksun kalacak Ukrayna silahlı kuvvetleri kör olacak ve sistematik muharebe harekatı düzenleme kabiliyetini kaybedecektir. Bunun için gerekli silahlar tam olarak konvansiyonel olmayabilir. Ama ABD, füzeleri ve dronları Rusya’yı vurmak için yönlendirmek üzere kendi kozmik sistemlerini zaten sunuyor ve böylelikle, uluslararası yükümlülüklerini ihlal ederek, bize karşı askeri eylemler için uzayı da fiilen kullanıyor.
Burada, kimi pervasız kafaların ve keza uzmanlarımız ve medya grupları arasındaki herkes tarafından bilinen batı nüfuzu ajanlarının boyuna çağrısını yapıp durdukları, Ukrayna topraklarındaki hedeflerin vurulması için nükleer silahların kullanılması seçeneğini mülahaza ediyor değiliz. Belki de bu provokasyonlar, düşmanın Ukrayna’ya benzer imha vasıtaları yahut bunların üretilmesi için teknolojiler sağlamasını haklı çıkarmak için yapılıyordur. Ukrayna topraklarında nükleer enerji tesisleri bulunduğunu ve bunun için de yeterince kalifiye mühendisler ve bilim insanlarının çalışmakta olduğunu unutmayalım. Belli ki Rus Dünyasının düşmanları, bu dünyanın nükleer bir iç savaşta yok olması için can atıyorlar.
NATO’nun içeriden çökertilmesi ve AB ülkelerinde aklıselim sahibi, sorumlu ve kendi devletlerinin milli menfaatlerini savunan insanların iktidara getirilmesi seçeneğini mülahaza ediyor da değiliz. Başka ülkelerin iç işlerine müdahale, uluslararası hukuk tarafından engellenir. Ancak müdahalesizlik de, birçok sosyalizm-sonrası ülkede ve bir dizi post-Sovyet cumhuriyetinde yeterince açıklıkla görüldüğü gibi, taraftarlarımıza karşı baskı ve Rus nüfununa karşı soykırıma yol açıyor. Bu yolu seçerken, AB ve NATO’da milli egemenliğe sahip hiçbir devlet olmadığını akılda tutmak gerekir. Bunların Avrupalı üyelerini, Amerikan istihbaratının ve ABD’den kontrol edilen medyanın manipüle ettiği sorumsuz bir Avrupa bürokrasisi yönetiyor. “Derin devletin” iktidar organlarını ezme stratejisine devam ettiği ABD dahil batı ülkelerinin iktidardaki elitlerinin çekirdeğini teşkil eden büyük sermaye ve mali oligarşiden ise bahsetmeye bile gerek yok.
Bu makalenin başına dönersek, küresel ekonomik ve teknolojik yapıların barışçıl yer değiştirmesi umutlarının gerçekleşmediğini kabul etmeliyiz. Bugün artık son bulmakta olan yüzyıllık sistemik sermaye birikim döngüsü boyunca dominant olmuş bir ülkenin iktidardaki eliti, tıpkı daha önce olduğu gibi, bir dünya savaşı başlattı. Bu savaş, tıpkı geçtiğimiz yüzyıl 1930’lardaki büyük depresyon veya 1970 ve 1980’lerdeki resesyon dönemlerinde olduğu gibi, yeni teknolojik yapının üretiminin ve bu temelde ekonominin modernizasyonunun hızlandırılmış gelişmesi karşısında ekonomik aktivitedeki düşüşün üstesinden gelinmesinin vasıtası olarak hizmet ediyor.
Öyle görünüyor ki batı ülkelerindeki liberal-demokratik yönetim modeli, yeni bir uzun ekonomik dalgaya binmek üzere yeni bir teknolojik yapıya geçiş için kaynakların mobilizasyonunu savaş-dışı yollarla sağlamayı başaramıyor. Bizse her halükarda bu noktadan yola çıkmalıyız ve bir yanda dünya ekonomisindeki yapısal değişikliklerin objektif yasalarının, diğer yanda ise bize karşı NATO’da birleşmiş olan batı ülkelerinin yeni bir savaşına yol açmış bulunan sübjektif sosyal ve psikoloji faktörlerin karşılıklı çatışan etkileşimini tespit etmeliyiz.
Yürütülen para-kredi siyasetinin neden olduğu teknolojik geri kalmışlığımızı da hesaba katarsak, bu savaşta zamanın bizden yana olduğunu düşünmek saflık olur. Yeni teknolojik yapıya geçmek için en uygun dönemi kaçırmış bulunuyoruz; enerji kaynakları ve diğer hammadde emtiasından elde edilen ve bir trilyon doların üzerindeki kısmı dost-olmayan ülkelerde kalan süper kârı da bunun için kullanamadık. Onlar şimdiden bu yapının yükseliş fazına girdiler ve bize karşı savaşı da yeni teknolojileri geliştirmek, bunlara olan talebi teşvik etmek için kullanıyorlar. Bize karşı savaşın her bir günü, bu savaşın başlıca kundaklayıcılarının (ABD ve NATO yönetimin gerçek siyasetini yönlendiren bilişimci teknokratlar) kudretini artırıyor. Batı ülkelerinin gücünün bize karşı savaşta tükeneceğini sanmak yanlıştır. AB’de geleneksel sektörlerin ve eski üretimlerin durumu kötüleşiyor, ancak Amerikan bilişim devleri bu savaştan kazanç sağlıyor.
Yürütülmekte olan para-kredi siyaseti çerçevesinde ülkede bulunan kaynakların zafere erişmek için seferber edilmesi mümkün değildir; bunun sonucu, dış ticari ilişkilerimizde eşitsizlik de büyüyor. Parça ve teçhizat ithalatı için gitgide daha çok ödeme yapmak gerekiyor. Reel sektörden mali sektöre sermaye çıkışı artıyor, yurtdışına sermaye ihracı da devam ediyor. Bunun sonucu olarak yatırım aktivitesi düşüyor ve teknolojik geri kalmışlık büyüyor, bilimsel-teknik potansiyelimiz değersizleşiyor. Hiçbir şekilde mazur görülemeyecek sert ve ilkel para-kredi siyaseti yüzünden iş faaliyetlerinin bloke edilmesi, savunma kabiliyetimizi de olumsuz etkiliyor.
Dost olmayan ülkelerin iktidardaki elitinde, Ukrayna’da yürütülen savaşın onları güçlendirdiği bizi ise yıprattığı görüşü hasıl oluyor. Bu da onların saldırganlığını körüklüyor. Bu saldırganlığı söndürmek için, öncelikle, yukarıda söylendiği gibi, Rusya’ya karşı savaş suçlarında ve Ukrayna’daki Rus nüfusunun soykırımında suçluları cezalandırmak şarttır. Ve ikincisi, yeni küresel ekonomik düzen kurumlarını esas alarak çağdaş bir yönetim sistemini kurmak yoluyla yeni teknolojik yapı temelinde ileri bir ekonomik kalkınma siyasetine geçmek gereklidir. Bu konuda, serinin diğer makalelerinde birçok şey söylenmişti.
Ama diğer taraftan, İran körfezindeki savaşın yol açtığı enerji krizinin halihazırdaki devasa türev balonunu ve dolara dayalı mali sistemin çöküşünü tetikleyeceği umuduyla hiçbir şeyi değiştirmeyebiliriz de. Bunun nasıl olacağını dizinin diğer bölümlerinde ele alacağız. Ama bu “devekuşu pozisyonu”, Rus Dünyasını kurtarmak için zaruri olan ve önerdiğimiz ileri ekonomik kalkınma stratejisine geçmeden mümkün olamayacak zaferi kazanmamıza izin vermeyecek.
[1] Dostoyevski, malum. İgor Danilevski, tarihçi (1953 doğumlu); Aleksandr Prohanov tarihçi ve yazar (1938 doğumlu); Nataliya Naroçnitskaya tarihçi (1948 doğumlu).
[2] Anatoliy Fomenko, 1945 doğumlu; Anatoliy Klyosov (1946 doğumlu).
Dünya Basını7 gün önceGlazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 1
Diplomasi4 gün öncePaşinyan’dan Moskova’ya demiryolu resti
Avrupa2 hafta önceBurnham resmen Birleşik Krallık Başbakanı oluyor
Dünya Basını6 gün önceGlazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 2
Avrupa2 hafta önceAlmanya, silahlanmak için borçlanıyor
Dünya Basını7 gün önceEski NATO yetkilisi Kujat’tan nükleer kış uyarısı
Asya2 hafta önceDeepSeek kullanıcılarının özel sohbetleri Google’a sızdı
Dünya Basını2 hafta önceProf. Pape: İran savaş öncesinden daha güçlü












