Bizi Takip Edin

Görüş

Trump’ın göçmen politikası Amerikan toplumunu daha da parçalıyor

Avatar photo

Yayınlanma

ABD Batı saatiyle 13 Haziran itibarıyla, Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza Dairesi gibi federal kurumların Kaliforniya’daki yasa dışı göçmen noktalarına yaptığı baskın sonucu çıkan çatışmaların üzerinden bir hafta geçti. Bu çatışma adeta yangın gibi yayılarak Kaliforniya’nın başkenti Los Angeles’tan başlayıp San Francisco, Dallas, Austin, New York ve Washington dahil olmak üzere ABD genelinde 24 şehre sıçradı. Göstericiler, federal hükümetin yasa dışı göçmenleri zorla sınır dışı etmesine şiddetle karşı çıksa da, Başkan Trump göçmen politikası kapsamında Ulusal Muhafızları ve bazı Deniz Piyadelerini devreye soktu ve protestocuları bastırmak için Ayaklanma Yasası’nı kullanmakla tehdit etti.

Aynı gün, ABD Temyiz Mahkemesi, bir federal yargıcın Trump’ın Ulusal Muhafızlar üzerindeki yetkisini iade etmesi yönündeki bir önceki geceki kararını askıya aldı ve bu şüphesiz Trump’ın sert önlemlerine hukuki bir koruma sağladı. Göçmen politikası etrafında patlak veren bu “alternatif iç savaş”, Amerikan toplumunun karmaşık yapısını ve çıkar çatışmalarını ortaya koyuyor ve Trump ile Cumhuriyetçi Parti’nin yönetim geleceğini ciddi şekilde sınamaya tabi tutuyor. Bu kriz, 2024’te gösterime giren Hollywood’un politik kehanet filmi Amerikan İç Savaşında görüldüğü gibi gerçek bir iç savaşa dönüşmeyecek gibi görünse de, Amerikan toplumunu daha da böleceği aşikâr.

6 Haziran’da federal kolluk kuvvetleri Los Angeles County’de yasa dışı göçmenlere yönelik bir operasyon başlatarak en az yedi noktaya baskın düzenledi ve 44 kişiyi gözaltına aldı. Aynı gece 500 protestocu Los Angeles şehir merkezinde toplandı; güvenlik güçleri göz yaşartıcı gaz, ses bombası ve plastik mermi kullandı. 7 Haziran’da, Kaliforniya’nın Paramount kentinde federal yetkililer ile protestocular arasında şiddetli çatışmalar patlak verdi. Gözaltıların engellenmesi üzerine Trump, Kaliforniya Valisi Newsom’u baypas ederek “Los Angeles’ı özgürleştirmek” amacıyla başkanlık notası imzaladı ve 2.000 Ulusal Muhafız askerini Los Angeles’a gönderdi.

Bu, 1965’ten bu yana bir ABD başkanının, eyalet yöneticisinin talebi olmaksızın bir eyaletin Ulusal Muhafızlarını ilk kez görevlendirmesi anlamına geliyor. 8 Haziran’da Trump, Kaliforniya’daki federal mülkiyeti “korumak” için 700 Deniz Piyadesi göndereceğini söyleyerek tehditlerini artırdı. Trump’ın Kaliforniya’ya yönelik idari baskıları, bu “iç karışıklığın” fitilini ateşledi ve yeni bir anayasal krizi tetikledi.

9 Haziran’da Vali Newsom ve Kaliforniya Başsavcısı Rob Bonta, federal hükümetin eyalet Ulusal Muhafızları ve Savunma Güçlerini kolluk kuvveti olarak kullanmasını engellemek amacıyla mahkemeye geçici tedbir talebinde bulundu. Ancak Kaliforniya’daki bir federal yargıç bu talebi reddetti ve üç gün sonrasına duruşma tarihi belirledi. 10 Haziran’da, gözaltılar devam ettiği için Los Angeles Belediye Başkanı Karen Bass, şehir merkezindeki yaklaşık bir mil karelik alanda sokağa çıkma yasağı ilan etti. Hemen ardından, Washington eyaletinin ikinci büyük şehri Spokane de Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza Dairesi’ne karşı düzenlenen protestolar nedeniyle sokağa çıkma yasağı ilan etti…

Son bir haftalık kamuoyu ve açıklamalara bakıldığında, ülke genelini etkileyen bu yasa dışı göçmen krizi, derin çelişkileri ve güç mücadelelerini yansıtıyor; aynı zamanda ABD’deki siyasi kutuplaşmayı ve toplumsal parçalanmayı gözler önüne seriyor.

İlk olarak, bu durum göçmenliğin doğruluğu ya da faydası konusunda fikirlerin sert çatışmasına işaret ediyor. Amerika, göçmen hareketleriyle kurulan çok etnili bir federasyon ve sürekli göçle büyüyüp zenginleşen, yenilikçi ve dinamik bir ülke. Büyük göç dalgaları olmadan ABD doğmazdı, uzun süreli göçmen katkıları olmadan da güçlenemezdi. Trump’ın kendisi bile Alman göçmenlerin torunu. 5 Haziran’da, Almanya’nın yeni Şansölyesi Friedrich Merz ilk kez ABD’yi ziyaret ettiğinde, Trump’a anlamlı bir hediye verdi: dedesi Friedrich Trump’ın Almanya’daki doğum belgesi.

Ne Merz’in diplomatik uyarısı ne de Trump’ın göçmen kökeni, Amerikan toplumundaki göçmenlik temelli derin yarılmayı yumuşatabiliyor. Trump ve onun gibi muhafazakârlar ile Cumhuriyetçi Parti’nin temsil ettiği sosyal Darwinizm ve piyasa ekonomisi savunucuları, ABD’nin göç kriterlerinin çok düşük olduğunu; düşük nitelikli ve yasa dışı göçmenlerin ülkeye doluşarak Amerikalıların işini ve refahını çaldığını, Amerikan kimliğini ve bağlılığını zayıflattığını ve beyaz Amerikalıların statüsünü erozyona uğrattığını savunuyor. Bu nedenle Trump, ikinci başkanlık kampanyasında kazanırsa tüm yasa dışı göçmenleri sınır dışı edeceğini ve Amerikalıların—özellikle beyazların—kaybettiği işleri ve sosyal hakları geri alacağını vaat etmişti.

Ancak buna karşı çıkanlar—özellikle kültürel çoğulculuğu ve evrensel insan haklarını savunan Demokratlar—göçmenlerin ABD ekonomisini canlandırdığını savunuyor. Bu insanlar; hizmet, ulaşım, inşaat ve imalat sektörlerini ayakta tutan ucuz işgücü sağlıyorlar. Bu yüzden göçmenlere ayrımcılık yapılamaz, hele hele zorla sınır dışı edilemezler. Ayrıca, bazı göçmenler yasa dışı girmiş olsa bile, yerleşip topluma uyum sağladıktan, kendi geçimini sağladıktan ve aile kurduktan sonra Amerikan toplumunun ayrılmaz parçası haline geliyorlar. Onları zorla sınır dışı etmek sadece ekonomik yapıya zarar vermekle kalmaz, aynı zamanda ailelerin parçalanmasına, insani krizlere de yol açar.

İkinci olarak, bu, federal ve yerel çıkarlar arasındaki genel mücadelede bölgesel bir satranç hamlesidir. Bu kriz ilk olarak Kaliforniya’da patlak verdi ve federal hükümet ile bu ekonomik olarak güçlü eyalet arasındaki çıkar uyumsuzluğunu ve farklı hesapları yansıttı. Daha önce, ticarete büyük ölçüde bağımlı olan Kaliforniya Trump’ın gümrük tarifesi politikasına açıkça karşı çıkmıştı; göçmenlik anlaşmazlığı ise sadece mevcut çelişkilerin devamı niteliğinde olup eski karşıtlıkları daha da derinleştirmiştir. Kaliforniya, ABD’nin en büyük ekonomik eyaletidir ve ülke GSYİH’sinin %14’ünü üretmektedir. Uzun yıllardır çeşitli göçmen türlerine dayalı büyüyen eyalet ekonomisi, yasa dışı göçmenler için adeta bir sığınak haline gelmiştir. Gayri resmi istatistiklere göre Kaliforniya’da yaklaşık 2,3 milyon yasa dışı göçmen yaşamaktadır—bu, ülke genelindeki yasa dışı göçmenlerin %20’sine ve eyalet nüfusunun %5,9’una denk gelir ve ülke ortalamasının üzerindedir; üstelik bu kişilerin %74’ü çalışma yaşındadır. Eğer yasa dışı göçmenlerin büyük bölümü sınır dışı edilirse, Kaliforniya’daki işletmelerin iş gücü maliyetleri hızla artacak veya çalışacak insan bulunamayacak, bu da ekonomik durgunluk ya da gerilemeye yol açabilecektir. Bu yüzden Kaliforniya’nın siyasi ve ticari elitleri uzun süredir federal göçmenlik düzenlemelerine direnmektedir. Ticaret savaşı Kaliforniya’ya 40 milyar dolardan fazla kaybettirdi ve göçmen işçiler ile yerel işçiler arasındaki gerilimi artırdı. Göçmenlerin sınır dışı edilmesi Kaliforniya ekonomisini daha da zora sokacaktır.

Kaliforniya hem büyük bir vergi mükellefi hem de büyük bir federal bütçe transferi alıcısıdır; yani taraflar karşılıklı yüksek derecede bağımlıdır. Ancak Trump yönetimi, bu “sığınak kaleyi” yıkmak ve ulusal ölçekte yeni göçmen politikalarını teşvik etmek amacıyla Kaliforniya’nın “enerji karşıtı, suçluları koruyan, yasa dışı göçmenleri barındıran” politikalarını gerekçe göstererek 13 Haziran’dan itibaren federal fonları büyük ölçüde kesmeyi planladı. Vali Newsom ise Kaliforniya’nın federal hükümete yılda 80 milyar doların üzerinde katkı sağladığını, aldığı fondan çok daha fazla ödediğini vurgulayarak federal vergi ödemelerini durdurma tehdidinde bulundu. Federal hükümet ile Kaliforniya arasında uzun süredir biriken çelişkiler, Trump’ın radikal göçmenlik politikasıyla iyice alevlendi ve federal ajanların zorla gözaltı uygulamalarıyla patladı.

Üçüncü olarak, bu bir federal kolluk gücü ile yerel özerklik arasında yaşanan bir yetki çatışmasıdır. Amerika, federal yapıya sahip bir devlettir ve merkez ile eyaletler arasında yetki ayrımı keskin bir biçimde tanımlanmıştır. Normal şartlarda, dış ilişkiler ve savunma federal hükümetin görev alanındadır ve sınırlar ile limanların kontrolü nedeniyle göçmenlik işleri federal yetki kapsamındadır. Ancak en büyük göçmen eyaleti olan Kaliforniya, bağımsızlık ve özerklik vurgusuyla bilinir ve federal hükümetin göçmenlik, çevre ve eğitim gibi kamu yaşamını etkileyen konularda müdahalesine karşıdır. 2017’de kabul edilen Kaliforniya Değerler Yasası, federal otoritelerle göçmen verilerinin paylaşılmasını reddetmiş ve sınır dışı işbirliğini engellemiştir.

Bu çatışma aynı zamanda duygu ile akıl, güç ile hukuk arasında yaşanan bir mücadeledir. Kaliforniyalılar, federal hükümetin tarih ve gerçeklikten uzak, insan haklarını gözetmeyen göçmen sınır dışı uygulamalarını hem duygusal hem mantıksal açıdan reddetmektedir. Ayrıca uygulama sırasında belgelerin eksikliği, yöntemlerin sertliği ve kapsamanın genişliği de eleştirilmiştir. Dikkat çekici bir gelişme olarak, Newsom Trump’ın kendisinden onay almadan Ulusal Muhafızları sevk etmesini anayasaya aykırı olarak nitelendirdi. Deniz Piyadelerinin sevki de sivillerin işlerine asker müdahalesi yasağını ihlal ettiği gerekçesiyle eleştirildi. Kaliforniya Başsavcılığı, federal hükümetin ordu kullanmasını “yasadışı” olarak tanımladı, bu eylemin eyaletin Ulusal Muhafızları üzerindeki kontrolünü gasp ettiğini ve gerilimi artırdığını ifade etti.

Dördüncü olarak, bu Trump ile Newsom arasında bir güç gösterisi savaşıdır. İkisi de demokratik toplumda “karizmatik lider” profiline sahiptir; Trump Cumhuriyetçi Parti’ye mensup başkan, Newsom ise Demokrat Parti’nin önde gelen isimlerinden biridir. Newsom soylu bir aileden gelir, iki kez San Francisco Belediye Başkanlığı yapmış ve 2018’den bu yana iki dönemdir Kaliforniya Valiliği görevini sürdürmektedir. Demokrat Parti içinde tecrübeli, geniş bağlantıları olan radikal bir figürdür ve 2028 başkanlık seçimleri için ciddi bir adaydır. Genç yaşına rağmen siyasi hırsları yüksek olan Newsom’un bir sonraki adımı Beyaz Saray’dır. Trump ile girdiği sert çatışmalar, 2028 seçimlerinin bir provası olarak görülmektedir.

Trump’ın sert liderlik tarzı biliniyor. Bazı yorumculara göre, Newsom da Trump’a benzer yöntemlerle onu alt etmeye çalışıyor. Bu iki güçlü figür arasındaki çekişme Trump’ın ilk döneminden beri sürmektedir. Trump Beyaz Saray’a geri döndüğünden beri Newsom hem karşı blokta yer alıyor hem de eyalet düzeyinde ciddi yetkilere sahip. Ocak’ta Kaliforniya’da çıkan orman yangınlarında Trump, Newsom’u ihmalkâr olmakla suçlayıp federal yardım fonlarını kesmekle tehdit etmişti. Newsom da Trump’ı “iklim sorunlarını siyasallaştırmakla” eleştirmişti. Nisan’da Trump gümrük savaşlarını başlattığında, Newsom eyalet başsavcısına federal hükümete dava açması talimatını vermiş ve diğer eyaletlerde Beyaz Saray’a karşı ilk yasal mücadeleyi başlatmıştı. Trump’ın gözaltı tehdidine karşı Newsom meydan okumuş ve hükümeti kışkırtmıştı. Gözaltına alınması hâlinde hem kendisi hem de Demokrat Parti büyük bir mağduriyet ve destek kazanacaktı.

Beşinci olarak, bu, Demokratlar ile Cumhuriyetçiler arasında yapılacak olan ara seçimlerin bir ön cephe savaşıdır. Trump’ın yasa dışı göçmenlere yönelik sert operasyonları, çok sayıda Demokrat milletvekilinin tepkisini çekti. Kaliforniya her zaman Demokratların kalesi ve önemli oy tabanı olmuş, Cumhuriyetçiler için de en zorlu bölge olmuştur. Trump bu “kanunsuzluk yuvasını” hedef alarak hem seçim vaatlerini yerine getirmeyi, hem gücünü pekiştirmeyi hem de Demokratları moral ve oy açısından zayıflatmayı hedefliyor. Bu sayede 2026 ara seçimlerinde Cumhuriyetçilerin zaferini garantileyip, 2028 başkanlık seçiminin yolunu temizlemeyi umuyor.

Sınır güvenliği, 2024 seçimlerinde Trump’ın en popüler başlıklarından biriydi. Cumhuriyetçilerin büyük farkla galip gelmesi, hem Trump’ın hem de partisinin halk desteği gördüğünü gösteriyor. Bu destek, göçmenlik konusunda vaatlerin yerine getirilmesini ve seçmenlere neden tekrar Cumhuriyetçilere oy vermeleri gerektiğinin açıklanmasını gerektiriyor.

Başkanın valiyi baypas ederek doğrudan asker sevk etmesinin yasal olup olmadığı siyasi çizgilere göre yorumlanacaktır. Ancak gözlemciler, 1957’deki Little Rock vakasını unutmaz: siyah öğrencilerin okula girişini engellemek için Ulusal Muhafızları kullanan ayrımcı valiye karşı Başkan Eisenhower, Muhafızları federal kontrol altına almış ve II. Dünya Savaşı gazisi 101. Hava Tümeni’ni sevk ederek öğrencileri korumuştu.

Bu olay ABD’nin medeni haklar mücadelesinde simgesel ve tarihi bir dönüm noktasıydı. Fotoğrafları, ABD Dışişleri Bakanlığı tarafından yurtdışındaki elçiliklerde teşhir edilmişti. Yarım yüzyıl sonra, Ulusal Muhafızlar ve federal ordunun rolü yine iç politika krizlerinde gündeme gelmiş durumda. Ancak bugünkü siyasi ve toplumsal bölünme, 1950’lerden çok daha keskin olabilir. ABD’nin kapsayıcılığı ve özgüveni, açıklığı ve ilericiliği, sanki artık tamamen zıt bir konuma evrilmiş gibi.

Kaliforniya’nın bu çatışmadaki en sert tepkiyi göstermesi, tüm eyaletlerin yasa dışı göçmenlere aynı gözle baktığını göstermez, ancak Kaliforniya açıkça ABD toplumunun bir mikrokozmosudur. Trump’ın sert göçmen politikası, “Amerika’yı Yeniden Büyük Yap” iddiasına hizmet eden sistematik bir projedir—fakat nasıl sonuçlanacağını zaman gösterecek.

Prof. Ma, Zhejiang Uluslararası Çalışmalar Üniversitesi (Hangzhou) Akdeniz Çalışmaları Enstitüsü (ISMR ) Dekanıdır. Uluslararası politika, özellikle de İslam ve Orta Doğu siyaseti üzerine yoğunlaşmaktadır. Uzun yıllar Kuveyt, Filistin ve Irak’ta kıdemli Xinhua muhabiri olarak çalışmıştır.

Görüş

Fotoğraf altı yazısı ve davetli listesi: Batı’nın ŞİÖ haberlerinin açıklayamadığı Türkiye

Yayınlanma

Thomas Karat, davranış analisti

Batılı ajansların Bişkek’ten geçtiği fotoğraf, anlamı baştan tayin edilmiş bir paket halinde ulaştı. Kırgızistan Cumhurbaşkanı’nın tören kıtası önünde Çin Devlet Başkanı Şi Cinping’e refakat ettiği karenin üzerinde, fotoğraf altı yazısı ABD GÜCÜNE KARŞI KOYMAK şeklindeydi. Karenin kendisi bildik bir diplomatik seremoniyi, kırmızı halıda yürüyen iki devlet başkanını gösteriyordu yalnızca. Fotoğraf altı yazısı ise karenin sunmadığı unsurları tamamlıyordu: bir hasım, bir amaç ve Batılı okurun endişesini yöneltmesi gereken istikamet. Tarafsız görüntü ile peşin hükümlü sözcükler arasındaki bu açı, söze başlamak için elverişli bir zemin; zira henüz tek bir analiz satırı kaleme alınmadan önce, zirvenin çerçevesi tam da burada belirlendi.

Şanghay İşbirliği Örgütü, 1 Eylül’de Kırgızistan’ın başkentinde on üye devlet, bir düzineden fazla hükümet başkanı ve davetliler arasında yer alan Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri ile birlikte yirmi beşinci kuruluş yıl dönümünü geride bıraktı. Avrupa ve Kuzey Amerika’daki yayın organlarının çoğu, örgütü Batı’ya denge unsuru olmayı amaçlayan bir blok olarak niteleyen tek bir Agence France-Presse bültenini sayfalarına taşıdı. France 24, Rus ve Çinli liderlerin Orta Asya’ya Batı nüfuzuna karşı koymak üzere gittiğini bildirdi. Aynı yapının daha önceki bir oturumuna dair İngiliz basını, toplantıyı bir “kargaşa ekseninin” kapalı kapılar ardındaki zirvesi olarak andı. Bu kurguların her birinde Batı, katılmadığı bir toplantının dilbilgisel merkezine yerleşiyor. Örgüte, Washington ve Brüksel’e atıfta bulunmadan ifade edilebilecek hiçbir bağımsız gaye tanınmıyor; varlığı bütünüyle onlara verilen bir tepkiden ibaret sayılıyor.

Fotoğraf altı yazısındaki gedik: Türkiye

Bu anlatı kurgusu, ilk ve en büyük engeline davetli listesinde, bilhassa masadaki bir NATO üyesinin varlığında tosluyor. Türkiye, örgüt bünyesinde diyalog ortağı statüsünü koruyor ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan zirvelere bizzat katılıyor. ŞİÖ’nün kendi ittifakına karşı kurulmuş bir eksen olduğu söylenen Batılı okur, o ittifakın kurucu bir üyesinin neden o masada yer tuttuğunu sorgulamaya teşvik edilmiyor. Örgütü Batı’ya karşı bir denge unsuru olarak adlandıran aynı AFP bülteni, giriş paragrafının birkaç satır altında, örgütün Türkiye, Suudi Arabistan ve Katar dahil on beş diyalog ortağı bulunduğunu kaydediyor. Türkiye NATO üyesi. Suudi Arabistan ve Katar ise ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı’nın ileri karargâhına ve bölgedeki en büyük Amerikan hava üssüne ev sahipliği yapıyor. Batı’ya karşı durmak üzere kurulan bir örgüt böylesi bir katılımcı profilini bir araya getiremez; örgütü bu şekilde yaftalayan bir fotoğraf altı yazısı da ancak kendi iddiasını yalanlayan paragrafa kadar inmeyen okurlar nezdinde ayakta kalabilir.

Türkiye’nin konumu, Batı basınının anlamlandırmakta en yetersiz kaldığı parçayı oluşturuyor; zira zihinlerdeki hâkim harita yalnızca iki takıma izin veriyor. Ankara, ŞİÖ’yü NATO’ya tercih ediyor değil. Bu iki takımlı modelin kavrayamayacağı bir tutum sergiliyor: Örgüte ne tam üye olarak katılıyor ne de ona bütünüyle sırt çeviriyor; burayı işlenecek, değerlendirilecek bir zemin olarak görüyor. Bir yandan Atlantik’teki ahdi yükümlülüklerini korurken diğer yandan Avrasya güvenlik platformunda ağırlık kazanan bir devlet, Atlantik düzeninin kuralları artık tek başına koyamayacağı bir geleceğe karşı risklerini dağıtıyor. Bu hamle İstanbul’dan bakıldığında gayet berrak görünürken, Bişkek fotoğrafına o yazıyı iliştiren yayın merkezlerinden bakıldığında büyük ölçüde okunaksız kalıyor. Tam da bu yüzden, o merkezlerin zirveye dair aktardıkları, buradan bakıldığında çoktan geride kalmaya yüz tutmuş bir dünyanın tasviri gibi duruyor.

Söz dağarcığı ve ele verdikleri

Haberlerde tercih edilen dil, yakından incelenmeyi hak ediyor. Sürekli yinelenen terimler şunlar: “karşı”, “aleyhinde”, “Batı karşıtı” ve “eksen”… Örgüte kendine ait hiçbir muhteva tanımayan bir karşıtlık söz dağarcığı. Buradaki en ağır yükü “eksen” sözcüğü taşıyor. İkinci Dünya Savaşı’nın, yakın dönemde ise “şer ekseni” retoriğinin ahlaki mimarisini devralıp üyeleri arasında bir NATO hükümetinin de bulunduğu bir ticaret ve güvenlik platformunun üzerine boca ediyor. Bu kavramsal aktarım, bizzat kendisini temelsiz kılan olguların birkaç satır ötesinde gerçekleşiyor; aradaki bu yakınlıksa niyetin asıl ele vereni niteliğinde.

Adını koymaya değer yapısal bir alışkanlık daha var. AFP metni, örgütün kuruluş bildirgesinde kendisini başka devletleri hedef alan bir ittifak olmadığını ilan ettiğini belirtiyor; fakat hemen ardından gelen cümlede, Rus ve Çinli liderlerin geçmiş zirvelerde Batı karşıtı konuşmalar yaptığını aktarıyor. Yapının kendi öz tanımı kayda geçirildiği an, hemen geri alınıyor. Burada sergilenen şüphecilik son derece seçici. Bir NATO bildirisi ittifakı “savunma amaçlı” olarak nitelendirdiğinde, aynı ajanslar geçmişteki taarruz harekâtlarını hatırlatmayı akıllarına getirmiyor. Kuşku, hasımlar için hemen devreye girerken ortaklar söz konusu olduğunda devreden çıkıyor; kanıta değil, peşin kabullere yaslanan bir ayrım bu. Batılı ajans ağının dışındaki yayın organları ise aynı malzemeyi çok daha soğukkanlı ele alıyor. Al Jazeera’nin görüşüne başvurduğu bölge uzmanı, ŞİÖ’yü yalın bir ifadeyle tutarlı bir yapı oluşturmayan bir Batı karşıtı ittifak olarak niteledi; hiçbir Batı manşetinde kendine yer bulamayan bu sade ve isabetli tespit, o meşhur fotoğraf altı yazısına uymadığı için dışarıda bırakıldı.

Baskıyla doğru orantılı büyüyen bir blok

Örgütün tarihi, kendi retoriğinden çok daha fazlasını açıklıyor. 1996’da Çin, Rusya ve üç Orta Asya cumhuriyeti arasında sınır hatlarının belirlenmesiyle ilgilenen teknik bir uzlaşma olarak başladı. Batı’nın üyelerine uyguladığı baskıyla doğru orantılı biçimde ivme kazandı. Hindistan ve Pakistan 2017’de örgüte katıldı. Yıllar süren yaptırımların tam üyeliği hem Tahran hem de örgüt için cazip kılmasının ardından İran kabul edildi. ABD’nin ikincil yaptırımları ve gümrük tarifeleri, giderek genişleyen bir hükümetler halkasına Washington’ın erişim alanı dışındaki bir platformun kıymetini gösterdikçe, diyalog ortaklarının sayısı on beşe dayandı. Bişkek’te dönem başkanlığı, Amerika’nın bir diğer köklü güvenlik ortağı olan Pakistan’a devredildi. Manzara gayet tutarlı: Örgüt, yeni üye kazanmaktan ziyade, Batı politikalarının çıkış kapısına doğru ittiği devletlerin istikrarlı yönelimiyle büyüdü.

En çarpıcı örneği İran sunuyor. Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, Bişkek’teki yerine Amerika Birleşik Devletleri ile yaşanan bir savaşın altıncı ayında oturdu. Zirveden bir hafta önce ABD Hazine Bakanlığı, Ekonomik Tecrit Operasyonu adını verdiği bir yaptırım harekâtı ilan ederek ikincil yaptırımları İran ekonomisinin beş sektörüne daha (havacılık, dijital varlıklar, altın, deniz taşımacılığı ve teknoloji) genişletti; ayrıca yayımladığı ayrı bir uyarıda, Hürmüz Boğazı’ndan geçiş için İran’a ödeme yapan herhangi bir ülke vatandaşının veya kuruluşunun Amerikan cezalarına maruz kalacağını duyurdu. İkincil yaptırımlar yalnızca hedefi vurmakla kalmaz; o hedefle ticaret yürüten her hükümeti veya şirketi de kapsar. Bu durum, dolar sisteminden dışlanma tehdidiyle dayatılan, diğer devletlerin egemenlik kararlarına yöneltilmiş açık bir talimattır. İran petrolünün en büyük alıcısı olan Çin, çıkarlarını kararlılıkla savunacağını belirterek karşılık verdi. Tahran’a yönelen bir tedbir, pratikte Pekin’e iletilen bir dayatma işlevi gördü; Pekin de heyetini toplayıp Bişkek’in yolunu tuttu. İkinci örneği Hindistan veriyor. Başbakan Narendra Modi, Yeni Delhi’nin Rus petrolü alımları gerekçe gösterilerek Washington’ın Hint mallarına yüzde 50 gümrük vergisi getirmesinden birkaç gün sonra Devlet Başkanı Vladimir Putin ile önceden planlanmış ikili bir görüşme yaptı. Hindistan’ı terbiye etmesi amaçlanan araç, onu uzak tutmaya çalıştığı masanın tam ortasına kadar eşlik etti.

Görüş ayrılıkları gerçek ve asıl mesele de bu

Zirveyi hakkıyla değerlendirmek, örgütün sınırları konusunda da aynı açıklıkta olmayı gerektiriyor; zira buradaki dürüstlük, sahici bir analizi eleştirilen kalıpların bir ayna yansıması olmaktan ayıran yegâne unsurdur. ŞİÖ yekpare bir blok değil. Rusya ve Çin, aynı Orta Asya coğrafyasında nüfuz rekabeti yürütüyor. Hindistan ile Çin, ihtilaflı ve zaman zaman şiddete sahne olan bir sınırı paylaşıyor; Modi ve Şi’nin aynı platformda yer alıp resmi bir ikili görüşme yapmamasının nedeni de bu. Hindistan ve Pakistan, hasımlıklarını korurken aynı çatının altında üyelik sürdürüyor. Kurulması önerilen kalkınma bankası, yıllardır tartışılmasına rağmen işler bir kuruma dönüşebilmiş değil. Örgütün temsil ettiğini ileri sürdüğü insanlığın yüzde 40’ı, ortak bir gayenin değil, yalnızca fiziki bir cüsseliğin göstergesi.

Ne var ki bu derin ayrılıklar, Batı’nın çizdiği çerçeveyi kurtarmaya yetmiyor; bilakis o çerçevenin üzerini örttüğü hakikati daha da berraklaştırıyor. Bu hükümetler arasında mutlak bir uzlaşı yok ve zirveyi kayda değer kılan da bu tür bir uzlaşma değil. Asıl dikkat çekici olan, birbirine güvenmeyen devletlerin anlaşmazlıklarını ABD’nin kontrol etmediği bir çatı altında yönetmeyi tercih etmesidir. Reddettikleri seçenek ise Washington’ın denetimindeki bir yapının hakemliğidir. Bu tercih, Amerikan öncülüğündeki düzenin konumuna dair hiçbir ortak bildirinin üretemeyeceği ağırlıkta bir tespittir. Bunun için resmi bir ittifaka veya ortak bir ideolojiye gerek yok; gereken tek şey, kritik bir devletler toplamının Batı düzenini artık çevresinden dolaşılması gereken bir unsur olarak görmesi. Üstelik bu etrafından dolanma süreci, Batılı okurlara risklerini dağıtmaya çalışan bir yapının durduğu yerde hasım bir eksen görmelerini buyuran fotoğraf altı yazısının tam gölgesinde, artık devlet başkanları düzeyinde ve alenen işliyor.

Daralan merkez

Batılı yetkililer dünya kamuoyuna atıfta bulunduklarında dillerinden düşürmedikleri bir ifade var: “Uluslararası toplum.” Bişkek, bu ifadenin nelerin üstünü örttüğünü bir kez daha hatırlattı. Bahsi geçen “toplum”, 1991 sonrasındaki tartışmasız Amerikan üstünlüğünün hüküm sürdüğü kısa dönemde kendi uzlaşısını insanlığın ortak mutabakatı sanmaya alışmış, giderek daralan muayyen bir başkentler zümresinden ibaret. Kırgızistan’ın başkentindeki zirve; bir NATO üyesini, Batı’nın yakın markajındaki ortak Hindistan’ı, ABD’nin Körfez’deki güvenlik himayesinde bulunan müttefiklerini ve yeryüzünün en ağır yaptırımlarına maruz kalan iki devletini, üstelik Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin nezaretinde bir araya getirdi. O salondaki tabloyu “Batı karşıtı bir eksen” olarak tarif etmek, odadaki bileşimin çıplak gerçeğiyle asla bağdaşmıyor. Bu nitelemenin ısrarla sürdürülmesi ise yalnızca seslendiği kitleye hizmet etmesinden kaynaklanıyor; daralan bir merkeze, dünyanın hâlâ etrafında döndüğü sabit nokta olduğu tesellisini fısıldıyor.

Ankara’dan ve 1991 sonrası kurulan düzenin tekelini yitirişine tanıklık eden devletlerin daha geniş ufkundan bakıldığında, bu teselli ancak geriden gelen bir göstergeden ibaret kalıyor. Fotoğraftaki iki adam öğle yemeğine yürüyordu. O yemeğin yenmesini engelleyemeyen, Hintli ortağını Moskova’dan mesafeli tutamayan, bilfiil savaştığı devleti tecrit edemeyen ve Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin katılımının önüne geçemeyen güç, kendi basını marifetiyle bu zirvenin sırf kendisine karşı kurulmuş bir cephe olduğu yanılsamasıyla avutuluyor. Oysa daha isabetli okuma, Türkiye’nin kendi tutumunda çoktan karşılık bulmuş olanıdır: Dünya kendisini Batı’ya karşı konumlandırmaktan ziyade, artık onu beklemeden kendi nizamını kuruyor. Fotoğrafın üzerine iliştirilen o meşhur başlık ise bu hakikatin kabullenileceği en son yerdir.

Okumaya Devam Et

Görüş

Bişkek’te “Yeni Düzen” gerçeğe dönüşüp dönüşemeyeceğini görmek için toplanıyor

Avatar photo

Yayınlanma

Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucusu ve Direktörü

On devlet ve hükümet başkanı ile Avrasya coğrafyasının yarısına yayılan geniş bir ortaklar heyeti, Batı tahakkümünün ötesinde bir dünya vaadiyle Kırgızistan’ın başkentinde bir araya geliyor. Zirvenin paraya, medyaya ve kulübün kendi iç çelişkilerine dair sessiz mücadeleleri, yayımlanacak nihai bildiriden çok daha belirleyici olacak.

BİŞKEK, Kırgızistan: Burası büyük güçleri yakından tanıyan bir şehir. Sokak planını Sovyet mühendisleri çizdi; ekonomisi ise büyük ölçüde Rusya’daki Kırgız işçilerin gönderdiği parayla dönüyor. Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) yıllık zirvesini 31 Ağustos – 1 Eylül 2026 tarihlerinde burada topladığında, dağlarla çevrili bu başkent, 48 saatliğine çağımızın en hayati açık sorusuna ev sahipliği yapacak: Batı hâkimiyetinin ardından dünya nasıl görünecek?

Batı tahakkümünün ötesinde bir dünya nasıl görünecek?

Yalnızca katılımcı listesi dahi bahsin büyüklüğünü anlatmaya yetiyor. Çin Devlet Başkanı Şi Cinping, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan; insanlığın yaklaşık yüzde 40’ını temsil eden on asil üyeye liderlik edecek. Bu halkada Hindistan, Pakistan, Belarus ve Cumhurbaşkanı Kasım Cömert Tokayev önderliğindeki Kazakistan başta olmak üzere dört Orta Asya cumhuriyeti yer alırken, Kahire’den Körfez’e ve Ankara’ya kadar uzanan diyalog ortakları da heyete eşlik ediyor.

Hiçbir Batılı kurum bugüne kadar böylesi bir topluluğu aynı çatı altında ağırlamak zorunda kalmadı. Hiçbir Amerikan yönetimi de bu manzarayı dışarıdan izleme durumunda bırakılmadı.

Kâğıt üzerinde gündem, bilinçli olarak sıradan tutulmuş: Örgütün Taşkent merkezli koordinasyon organı aracılığıyla terörle mücadele iş birliği, Afganistan’daki istikrarsızlık, ticaretin kolaylaştırılması, enerji, dijital kalkınma ve “Şanghay Ruhu”nun -karşılıklı güven, ortak fayda ve medeniyetler arası saygı- alışılagelmiş tekrarı. Temel ilke her zamanki gibi oydaşma; bu da genel kurul salonunda dile getirilen hiçbir sözün kimseyi incitmeyeceği anlamına geliyor.

Asıl zirve ise satır aralarında, sonuç bildirisinde yer bulamayacak üç ayrı temasta gerçekleşecek.

İlk temas: Para ve onu Washington’ın erişemeyeceği yerlerde dolaştırmanın yolları

Yayımlanacak hiçbir bildiride “yaptırım” kelimesi geçmeyecek. Yine de hazırlık müzakerelerini aktaran üç üye devlet diplomatı, gizlilik kaydıyla yaptıkları açıklamalarda, finans dosyasının diğer tüm başlıklardan daha fazla mesai tükettiğini belirtti: Geçtiğimiz yılki Tientsin Zirvesi’nde yeniden ivme kazanan ve uzun süredir ertelenen ŞİÖ Kalkınma Bankası projesi, yerel para birimleriyle ticaretin genişletilmesi ve üyelerin Belçika merkezli SWIFT ağına -dolayısıyla ABD finans hukukuna- temas etmeden hesaplaşmasını sağlayacak ulusal ödeme sistemlerinin birbirine bağlanması.

Bu arayışın aciliyeti soyut bir heves değil. Rusya Merkez Bankası kapsamlı kısıtlamalar altında faaliyet gösteriyor; İran ise neredeyse bir kuşaktır dolar sisteminin dışına itilmiş durumda. Batı’nın ortağı konumundaki Hindistan bile seçeneklerini çoğaltmak adına Rus petrolünü dolar dışı para birimleriyle alıyor. Gümrük tarifeleri ve ikincil yaptırımlar, örgütün diplomatik dilindeki “finansal kapsayıcılık” ifadesini bu yazın örtük parolasına dönüştürdü.

Karşılaşılan engeller de bir o kadar somut. Kalkınma bankası, kurulmaksızın on yılı aşkın süredir tartışılıyor; zira kurucu üyelerin her biri sermaye yapısının, genel merkezinin ve kullanılacak para biriminin kendi şartlarına göre belirlenmesini istiyor. Üye devletlerden birinin hükümetine danışmanlık yapan bir iktisatçı durumu şöyle özetledi: “O salondaki hiç kimse dolarsızlaşmaya karşı değil; fakat herkes Çin’in kontrol edeceği bir bankaya karşı.”

İkinci temas: Masada olmayan ama varlığı her köşede hissedilen ABD

Zirve öncesindeki aylarda, büyük ölçüde aracılar üzerinden yürütülen yoğun bir Amerikan diplomasisi trafiği gözlendi: CIA Direktörü ile Rus istihbaratı arasındaki temas haberleri, Pakistan Genelkurmay Başkanı’nın Tahran ziyaretleri, Körfez ülkeleri dışişleri bakanlarının ve bir yoruma göre Ürdün Kralı’nın Pekin’e ilettiği mesajlar. Washington bu hareketliliği karmaşık bir dünyanın olağan yönetimi olarak nitelendirirken, Bişkek’te toplanan başkentlerde bu durum farklı okunuyor; süper gücün bir uzlaşma arayışında olduğunun işareti olarak görülüyor.

Pekin’de görev yapan ve diğerleri gibi ismini vermek istemeyen Avrupalı bir büyükelçi, “Aracılar eliyle yürütülen diplomasi ya yüksek bir maharetin ya da tükenmişliğin göstergesidir” dedi. “Amerikalılar bunun ilk seçenek olduğunu söylüyor. Bu zirve ise iki gün boyunca ikincisini sahneleyecek.”

Zamanlama dramatik gerilimi daha da tırmandırıyor. Liderlerin Bişkek’ten ayrılmasından on hafta sonra ABD ara seçimleri yapılacak; siyasi kimliğini savaşları bitirmek ve ticaret ihtilaflarını kazanmak üzerine kuran bir başkan ise henüz iki alanda da kalıcı bir netice alabilmiş değil. Danışmanlar, Temsilciler Meclisi’nin kaybedilmesinin muhalefete soruşturma yetkisi ve azil mekanizmasını işletme imkânı vereceğinden açıkça endişe duyuyor. Uzmanlar, zirvenin koreografisinin buna göre ayarlanacağını öngörüyor: Alternatif bir düzeni yansıtan el sıkışmalar ve aile fotoğrafları sergilenecek, ancak Washington’a en kırılgan anında açık bir cephe açmayacak bir dikkat gözetilecek.

Fakat zirvenin kendi kurgusu, “gerileyen Amerika” anlatısının sınırlarını da ortaya koyuyor. Hindistan, örgütün yalnızca bir Çin-Rusya aracına dönüşmesini engellemek gayesiyle masada yer alıyor; nitekim daha önce Batı karşıtı ifadelere set çekmişti ve bunu tekrarlaması bekleniyor. Orta Asya devletleri ise Rusya’nın sunduğu güvenlik, Çin finansmanı ve Batı pazarları arasında denge gözetiyor. Kaldı ki her üyenin yaptırımlara direnç geliştirme çabası, en nihayetinde dolar merkezli dünyanın hâlâ ne denli ağırlık taşıdığının bir göstergesi.

Üçüncü temas: Bir Mısırlının başlattığı tartışma

Tientsin’de masaya gelen en somut önerilerden biri bir devlet başkanından değil; Asya ve Avrasya meseleleri uzmanı, Kahire merkezli Asya Araştırma ve Çeviri Merkezi Direktörü Mısırlı akademisyen Dr. Ahmed Moustafa’dan geldi. Ülkesi ŞİÖ diyalog ortağı olarak örgütün dış çeperini yoklamayı sürdürürken toplantıya katılan Moustafa’nın tespiti şu: Teşkilatın en derin açığı askeri ya da mali değil, enformasyonel nitelikte.

Batı’nın asıl üstünlüğü, örgütün sözcülüğünü üstlendiğini iddia ettiği gençliğin hedeflerini biçimlendiren medya platformlarından ve profesyonel ağlardan kaynaklanıyor. Moustafa’nın sunduğu teklif -üye ülkelerin düşünce kuruluşları ile medyasını birbirine bağlayan daimi ve kurumsal bir mekanizmanın teşkil edilmesi, bölge gençliği için de “LinkedIn ayarında ya da ondan daha güçlü” profesyonel bir sosyal ağ kurulması- bu yaz zirve çalışma gruplarında elden ele dolaştı.

Bu fikir, bir iş planı olmasından ziyade Pekin ve Moskova’nın daha çetin yollardan ulaştığı bir teşhisi yansıtması bakımından önem taşıyor. Örgüt üyesi ülkelerin vatandaşları, sahip olunan tüm demografik ağırlığa rağmen, fiilen Batı platformlarının ve Batı dillerinin hâkimiyetindeki bir bilgi evreninde yaşıyor. Üye devletlerin buna yanıtı ise güvenlik duvarları, taklit uygulamalar ve her yıl düzenlenen bir medya forumuyla sınırlı kaldı; henüz kimsenin kendi tercihiyle yöneleceği bir dijital ekosistem inşa edilemedi.

Kuşkucular bu durumu yapısal bir nedene bağlıyor: Profesyonel ağlar değerini serbest bilgi akışından üretir; oysa kimi üye hükümetler tam da bu akışı kısıtlama ilkesine bağlı. Bir diplomatın kinayeli ifadesiyle: “Şanghay Ruhu için bir LinkedIn kurabilirsiniz; fakat insanları orada birbiriyle temas kurmaya ikna etmekte başarılar dilerim.”

Son temas: Örgütün kendi iç çelişkileriyle yüzleşmesi

Aile fotoğrafı, perde arkasındaki çekişmeleri yansıtmayacak: Hindistan ile Çin, Hindistan ile Pakistan arasındaki gerilimler; İsrail ile yaşadığı savaşın ardından Tientsin’den somut bir güvenlik garantisi alamadan yalnızca taziye ve destek sözleriyle ayrılan İran ve aynı anda tüm taraflarca el üstünde tutulmayı ulusal bir stratejiye dönüştüren ev sahibi yönetim. Kuruluşunun üzerinden geçen çeyrek asrın ardından örgütün en belirgin başarısı, zirvenin bizzat toplanabilmiş olması: Rakiplerin bir araya gelebildiğinin kanıtı, fakat henüz birlikte inşa edebildiklerinin değil.

Avrasya kurumlarını yakından izleyen kıdemli bir analist, “Bişkek kusursuzca sahnelenecek” dedi. “Asıl soru, araç konvoyları dağıldıktan sonra geriye bir şey kalıp kalmayacağı.”

Liderler 1 Eylül’de uçaklarıyla Bişkek semalarından ülkelerine dönerken arkalarında flamalar, yayımlanmış bir bildiri ve bir iddia bırakacak: Yeni bir düzenin yalnızca arzu edilmekle kalmayıp işlerlik kazandığı iddiası.

Bu zirvenin fısıldadığı daha yalın gerçek ise şu: Bir düzen, varlığı ilan edilerek kurulamaz. Ödeme sistemi ödeme sistemiyle, platform platformla ve Şanghay Ruhu’nun rakamların katılığıyla sınandığı, kameraların girmediği odalarda adım adım inşa edilmek zorundadır.

Okumaya Devam Et

Görüş

Hindistan’ın uzay sektörü: Küresel ortaklıklar için bir fırlatma rampası

Yayınlanma

Gurjit Singh, Hindistan’ın eski Almanya, Endonezya, Etiyopya Büyükelçisi; ASEAN ve Afrika Birliği Misyonları Temsilcisi

Uzaydaki rekabetin kızışması, Hindistan’a uzay araştırmalarını çatışma yerine iş birliğinin yönlendirdiği yeni bir anlayış geliştirme fırsatı sunuyor. Güvenilir ve maliyet etkin bir uzay gücü olarak kabul gören Hindistan; teknolojik kazanımlarını bilimsel ilerlemeye, ekonomik büyümeye ve sürdürülebilir kalkınmaya hizmet eden kalıcı uluslararası ortaklıklara dönüştürebilecek yetkinliğe sahip.

Hindistan’ın uzay serüveni kendine has bir rota izledi. Soğuk Savaş çekişmelerinden doğan birçok uzay programının aksine, Hindistan’ın hamlesi ulusal kalkınmanın bir aracı olarak tasarlandı. Dr. Vikram Sarabhai, ülkenin uzay vizyonunu sıradan insanların hayatını iyileştirecek pratik uygulamalar üzerine kurdu. Sarabhai’nin öncülüğünde geliştirilen uydular haberleşmeyi, hava tahminini, afet yönetimini, sağlık hizmetlerini, tarımı ve eğitimi güçlendirmeye odaklandı. Kalkınma eksenli bu felsefe, bugün de Hindistan’ın uzay programının merkezinde yer alıyor; sadece prestij peşinde koşmayıp uzay teknolojisinin somut faydalarını arayan Küresel Güney ülkelerinin ihtiyaçlarıyla da birebir örtüşüyor.

Günümüzde Hindistan’ın başarıları kalkınma odaklı uygulamaların çok ötesine geçiyor. Chandrayaan görevleri, Mars Yörünge Görevi, Aditya-L1 güneş gözlemevi ve yakında icra edilecek insanlı uzay uçuşu programı Gaganyaan; Hindistan’ı karmaşık ve güvenilir uzay görevlerini başarıyla yürüten bir ülke konumuna taşıdı. Chandrayaan-3’ün Ay’ın güney kutbu yakınına gerçekleştirdiği yumuşak iniş, Hindistan’ı seçkin uzay güçleri arasına sokarken dünya çapında bir inovasyonun görece mütevazı bütçelerle de başarılabileceğini kanıtladı.

Hindistan’ın pekişen saygınlığı, küresel uzay ekonomisinin hızla büyüdüğü bir döneme denk geliyor. Bugün 600 milyar doları aşan ve 2035’e kadar 1,8 trilyon dolara yaklaşması öngörülen sektör; uydu haberleşmesi, Dünya gözlemi, seyrüsefer, iklim hizmetleri, geniş bant bağlantı ile yörüngede bakım-onarım ve Ay araştırmaları gibi yeni alanlardaki ticari faaliyetlerin ivmesiyle genişliyor. Birçok ülke bu ekosistemde yer almak istese de yerli imkânlardan yoksun. Bu ülkeler yalnızca fırlatma hizmeti sunan sağlayıcılar değil, uzun vadeli ve güvenilir ortaklar arıyor.

Hindistan bu talepleri karşılayabilecek yetkinliğe sahip. Uzay sektörünün 2020 yılında serbestleştirilmesi, kapıları özel sektöre açarak tüm ekosistemi dönüştürdü. Hindistan Ulusal Uzay Geliştirme ve Yetkilendirme Merkezinin (IN-SPACe) kurulması, NewSpace India Limited’in genişleyen ticari rolü ve özel teşebbüslerin büyümesi, dünyanın en dinamik uzay ekosistemlerinden birini ortaya çıkardı. Hint girişimleri küresel yatırımları ve müşterileri cezbeden fırlatma araçları, uydu platformları, coğrafi bilgi sistemleri ve itki teknolojileri geliştiriyor. Skyroot Aerospace, Pixxel ve Agnikul Cosmos gibi şirketler, Hindistan özel sektörünün ileri uzay teknolojilerinde uluslararası ölçekte rekabet edebileceğini sahada gösterdi.

Sıradaki adım, bu ekosistemi uluslararası alana taşımak.

Hindistan, kendini yalnızca düşük maliyetli bir fırlatma merkezi olarak konumlandırmak yerine; uydu tasarımı, fırlatma hizmetleri, görev operasyonları, yer istasyonları, astronot eğitimi, kapasite geliştirme ile tarım, afet yönetimi ve deniz güvenliğine yönelik veri uygulamalarını kapsayan bütüncül ortaklıklar sunmayı hedefliyor. Bu tür entegre iş birlikleri, kalkınma önceliklerini karşılamak adına uygun maliyetli, amaca özel ve güvenilir teknolojiler arayan Küresel Güney ve Hint-Pasifik ülkeleri için kıymetli imkânlar barındırıyor.

Hindistan, bu tür bir iş birliğinin diplomatik değerini daha önce de ortaya koydu. Güney Asya Uydusu aracılığıyla komşu ülkelere haberleşme ve kalkınma desteği sağladı. Hint fırlatma araçları, dünyanın dört bir yanındaki hükümetler, üniversiteler ve ticari işletmeler adına yüzlerce yabancı uyduyu başarıyla yörüngeye yerleştirdi. Hindistan’ın Artemis Anlaşmalarına katılma kararı, Ay’ın uluslararası iş birliğiyle barışçıl amaçlarla keşfedilmesine katkı sunma iradesini yansıtıyor. NASA, Avrupa Uzay Ajansı ve JAXA ile yürütülen ortaklıklar da Hindistan’ın bilimsel ve teknolojik kapasitesini tahkim etti.

Bu ortaklıklar Hindistan’ın Küresel Güney’in güçlü sesi olma konumunu pekiştiriyor. Ülke, teknolojik bağımlılık yaratmak yerine erişilebilirlik, güvenilirlik ve karşılıklı saygı temeline dayanan kalkınma iş birlikleri öneriyor. Bu sayede uzay alanındaki iş birlikleri, bir yandan ikili ilişkileri güçlendirirken diğer yandan somut kalkınma çıktıları üreterek Hindistan diplomasisinin etkili araçlarından birine dönüşüyor.

Hindistan, potansiyelini bütünüyle hayata geçirmek için reform sürecini kararlılıkla sürdürmeyi hedefliyor. Yasal onay süreçlerinin hızlandırılması, risk sermayesine erişimin artırılması, fikri mülkiyet haklarının daha güçlü korunması; araştırma kurumları, sanayi ve akademi arasındaki bağların sıkılaştırılması bu süreçte belirleyici olacak. Kamu alım politikaları da Hint girişimlerini desteklemeye devam ederek onların ölçek kazanmalarına, yenilik üretmelerine ve küresel tedarik zincirine entegre olmalarına zemin hazırlayacak.

Hindistan, uzayın yönetişimine yön vermede daha etkin bir rol üstlenecek konumda bulunuyor. Yörünge yoğunluğu, uzay enkazı, kaynakların sorumlu kullanımı ve gelişen uzay fırsatlarına adil erişim gibi meseleler giderek daha acil uluslararası gündem maddeleri haline geliyor. Uzay faaliyetleri çeşitlendikçe, sorumlu ilke ve teamüller üzerinde uzlaşı tesis edebilecek ülkelere duyulan ihtiyaç da artacak. Hindistan’ın uzayın barışçıl kullanımına yönelik köklü taahhüdü, gelişen teknolojik kabiliyetleriyle birleştiğinde; şeffaflığı, sürdürülebilirliği ve adil erişimi gözeten kuralların oluşturulmasına anlamlı katkılar sunmasını sağlayacak güçte.

Gelecek on yıl, yalnızca uzayda hangi ülkelerin öne çıkacağını değil, uzayın nasıl yönetileceğini de belirleyecek. Bilimsel birikimi, girişimci ekosistemi ve uluslararası güvenilirliğiyle Hindistan; yerleşik uzay güçleri ile sektöre yeni adım atan ülkeler arasındaki mesafeyi kapatabilecek müstesna bir konumda duruyor. Kapsayıcılık, karşılıklı fayda ve inovasyon üzerine inşa edilen iş birlikleri sayesinde Hindistan, uzay programını küresel angajmanının ana sütunlarından birine dönüştürebilir.

Kutuplaşmanın derinleştiği bir dünyada Hindistan’ın uzay sektörü, uzaydaki en büyük başarıların ulusları bir araya getiren adımlar olduğunu güçlü bir biçimde hatırlatıyor. Bu yaklaşım, Hindistan’ın insanlığın yeni sınırına yapacağı en kalıcı katkı olabilir.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English