Görüş
Trump’ın göçmen politikası Amerikan toplumunu daha da parçalıyor

ABD Batı saatiyle 13 Haziran itibarıyla, Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza Dairesi gibi federal kurumların Kaliforniya’daki yasa dışı göçmen noktalarına yaptığı baskın sonucu çıkan çatışmaların üzerinden bir hafta geçti. Bu çatışma adeta yangın gibi yayılarak Kaliforniya’nın başkenti Los Angeles’tan başlayıp San Francisco, Dallas, Austin, New York ve Washington dahil olmak üzere ABD genelinde 24 şehre sıçradı. Göstericiler, federal hükümetin yasa dışı göçmenleri zorla sınır dışı etmesine şiddetle karşı çıksa da, Başkan Trump göçmen politikası kapsamında Ulusal Muhafızları ve bazı Deniz Piyadelerini devreye soktu ve protestocuları bastırmak için Ayaklanma Yasası’nı kullanmakla tehdit etti.
Aynı gün, ABD Temyiz Mahkemesi, bir federal yargıcın Trump’ın Ulusal Muhafızlar üzerindeki yetkisini iade etmesi yönündeki bir önceki geceki kararını askıya aldı ve bu şüphesiz Trump’ın sert önlemlerine hukuki bir koruma sağladı. Göçmen politikası etrafında patlak veren bu “alternatif iç savaş”, Amerikan toplumunun karmaşık yapısını ve çıkar çatışmalarını ortaya koyuyor ve Trump ile Cumhuriyetçi Parti’nin yönetim geleceğini ciddi şekilde sınamaya tabi tutuyor. Bu kriz, 2024’te gösterime giren Hollywood’un politik kehanet filmi Amerikan İç Savaşında görüldüğü gibi gerçek bir iç savaşa dönüşmeyecek gibi görünse de, Amerikan toplumunu daha da böleceği aşikâr.
6 Haziran’da federal kolluk kuvvetleri Los Angeles County’de yasa dışı göçmenlere yönelik bir operasyon başlatarak en az yedi noktaya baskın düzenledi ve 44 kişiyi gözaltına aldı. Aynı gece 500 protestocu Los Angeles şehir merkezinde toplandı; güvenlik güçleri göz yaşartıcı gaz, ses bombası ve plastik mermi kullandı. 7 Haziran’da, Kaliforniya’nın Paramount kentinde federal yetkililer ile protestocular arasında şiddetli çatışmalar patlak verdi. Gözaltıların engellenmesi üzerine Trump, Kaliforniya Valisi Newsom’u baypas ederek “Los Angeles’ı özgürleştirmek” amacıyla başkanlık notası imzaladı ve 2.000 Ulusal Muhafız askerini Los Angeles’a gönderdi.
Bu, 1965’ten bu yana bir ABD başkanının, eyalet yöneticisinin talebi olmaksızın bir eyaletin Ulusal Muhafızlarını ilk kez görevlendirmesi anlamına geliyor. 8 Haziran’da Trump, Kaliforniya’daki federal mülkiyeti “korumak” için 700 Deniz Piyadesi göndereceğini söyleyerek tehditlerini artırdı. Trump’ın Kaliforniya’ya yönelik idari baskıları, bu “iç karışıklığın” fitilini ateşledi ve yeni bir anayasal krizi tetikledi.
9 Haziran’da Vali Newsom ve Kaliforniya Başsavcısı Rob Bonta, federal hükümetin eyalet Ulusal Muhafızları ve Savunma Güçlerini kolluk kuvveti olarak kullanmasını engellemek amacıyla mahkemeye geçici tedbir talebinde bulundu. Ancak Kaliforniya’daki bir federal yargıç bu talebi reddetti ve üç gün sonrasına duruşma tarihi belirledi. 10 Haziran’da, gözaltılar devam ettiği için Los Angeles Belediye Başkanı Karen Bass, şehir merkezindeki yaklaşık bir mil karelik alanda sokağa çıkma yasağı ilan etti. Hemen ardından, Washington eyaletinin ikinci büyük şehri Spokane de Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza Dairesi’ne karşı düzenlenen protestolar nedeniyle sokağa çıkma yasağı ilan etti…
Son bir haftalık kamuoyu ve açıklamalara bakıldığında, ülke genelini etkileyen bu yasa dışı göçmen krizi, derin çelişkileri ve güç mücadelelerini yansıtıyor; aynı zamanda ABD’deki siyasi kutuplaşmayı ve toplumsal parçalanmayı gözler önüne seriyor.
İlk olarak, bu durum göçmenliğin doğruluğu ya da faydası konusunda fikirlerin sert çatışmasına işaret ediyor. Amerika, göçmen hareketleriyle kurulan çok etnili bir federasyon ve sürekli göçle büyüyüp zenginleşen, yenilikçi ve dinamik bir ülke. Büyük göç dalgaları olmadan ABD doğmazdı, uzun süreli göçmen katkıları olmadan da güçlenemezdi. Trump’ın kendisi bile Alman göçmenlerin torunu. 5 Haziran’da, Almanya’nın yeni Şansölyesi Friedrich Merz ilk kez ABD’yi ziyaret ettiğinde, Trump’a anlamlı bir hediye verdi: dedesi Friedrich Trump’ın Almanya’daki doğum belgesi.
Ne Merz’in diplomatik uyarısı ne de Trump’ın göçmen kökeni, Amerikan toplumundaki göçmenlik temelli derin yarılmayı yumuşatabiliyor. Trump ve onun gibi muhafazakârlar ile Cumhuriyetçi Parti’nin temsil ettiği sosyal Darwinizm ve piyasa ekonomisi savunucuları, ABD’nin göç kriterlerinin çok düşük olduğunu; düşük nitelikli ve yasa dışı göçmenlerin ülkeye doluşarak Amerikalıların işini ve refahını çaldığını, Amerikan kimliğini ve bağlılığını zayıflattığını ve beyaz Amerikalıların statüsünü erozyona uğrattığını savunuyor. Bu nedenle Trump, ikinci başkanlık kampanyasında kazanırsa tüm yasa dışı göçmenleri sınır dışı edeceğini ve Amerikalıların—özellikle beyazların—kaybettiği işleri ve sosyal hakları geri alacağını vaat etmişti.
Ancak buna karşı çıkanlar—özellikle kültürel çoğulculuğu ve evrensel insan haklarını savunan Demokratlar—göçmenlerin ABD ekonomisini canlandırdığını savunuyor. Bu insanlar; hizmet, ulaşım, inşaat ve imalat sektörlerini ayakta tutan ucuz işgücü sağlıyorlar. Bu yüzden göçmenlere ayrımcılık yapılamaz, hele hele zorla sınır dışı edilemezler. Ayrıca, bazı göçmenler yasa dışı girmiş olsa bile, yerleşip topluma uyum sağladıktan, kendi geçimini sağladıktan ve aile kurduktan sonra Amerikan toplumunun ayrılmaz parçası haline geliyorlar. Onları zorla sınır dışı etmek sadece ekonomik yapıya zarar vermekle kalmaz, aynı zamanda ailelerin parçalanmasına, insani krizlere de yol açar.
İkinci olarak, bu, federal ve yerel çıkarlar arasındaki genel mücadelede bölgesel bir satranç hamlesidir. Bu kriz ilk olarak Kaliforniya’da patlak verdi ve federal hükümet ile bu ekonomik olarak güçlü eyalet arasındaki çıkar uyumsuzluğunu ve farklı hesapları yansıttı. Daha önce, ticarete büyük ölçüde bağımlı olan Kaliforniya Trump’ın gümrük tarifesi politikasına açıkça karşı çıkmıştı; göçmenlik anlaşmazlığı ise sadece mevcut çelişkilerin devamı niteliğinde olup eski karşıtlıkları daha da derinleştirmiştir. Kaliforniya, ABD’nin en büyük ekonomik eyaletidir ve ülke GSYİH’sinin %14’ünü üretmektedir. Uzun yıllardır çeşitli göçmen türlerine dayalı büyüyen eyalet ekonomisi, yasa dışı göçmenler için adeta bir sığınak haline gelmiştir. Gayri resmi istatistiklere göre Kaliforniya’da yaklaşık 2,3 milyon yasa dışı göçmen yaşamaktadır—bu, ülke genelindeki yasa dışı göçmenlerin %20’sine ve eyalet nüfusunun %5,9’una denk gelir ve ülke ortalamasının üzerindedir; üstelik bu kişilerin %74’ü çalışma yaşındadır. Eğer yasa dışı göçmenlerin büyük bölümü sınır dışı edilirse, Kaliforniya’daki işletmelerin iş gücü maliyetleri hızla artacak veya çalışacak insan bulunamayacak, bu da ekonomik durgunluk ya da gerilemeye yol açabilecektir. Bu yüzden Kaliforniya’nın siyasi ve ticari elitleri uzun süredir federal göçmenlik düzenlemelerine direnmektedir. Ticaret savaşı Kaliforniya’ya 40 milyar dolardan fazla kaybettirdi ve göçmen işçiler ile yerel işçiler arasındaki gerilimi artırdı. Göçmenlerin sınır dışı edilmesi Kaliforniya ekonomisini daha da zora sokacaktır.
Kaliforniya hem büyük bir vergi mükellefi hem de büyük bir federal bütçe transferi alıcısıdır; yani taraflar karşılıklı yüksek derecede bağımlıdır. Ancak Trump yönetimi, bu “sığınak kaleyi” yıkmak ve ulusal ölçekte yeni göçmen politikalarını teşvik etmek amacıyla Kaliforniya’nın “enerji karşıtı, suçluları koruyan, yasa dışı göçmenleri barındıran” politikalarını gerekçe göstererek 13 Haziran’dan itibaren federal fonları büyük ölçüde kesmeyi planladı. Vali Newsom ise Kaliforniya’nın federal hükümete yılda 80 milyar doların üzerinde katkı sağladığını, aldığı fondan çok daha fazla ödediğini vurgulayarak federal vergi ödemelerini durdurma tehdidinde bulundu. Federal hükümet ile Kaliforniya arasında uzun süredir biriken çelişkiler, Trump’ın radikal göçmenlik politikasıyla iyice alevlendi ve federal ajanların zorla gözaltı uygulamalarıyla patladı.
Üçüncü olarak, bu bir federal kolluk gücü ile yerel özerklik arasında yaşanan bir yetki çatışmasıdır. Amerika, federal yapıya sahip bir devlettir ve merkez ile eyaletler arasında yetki ayrımı keskin bir biçimde tanımlanmıştır. Normal şartlarda, dış ilişkiler ve savunma federal hükümetin görev alanındadır ve sınırlar ile limanların kontrolü nedeniyle göçmenlik işleri federal yetki kapsamındadır. Ancak en büyük göçmen eyaleti olan Kaliforniya, bağımsızlık ve özerklik vurgusuyla bilinir ve federal hükümetin göçmenlik, çevre ve eğitim gibi kamu yaşamını etkileyen konularda müdahalesine karşıdır. 2017’de kabul edilen Kaliforniya Değerler Yasası, federal otoritelerle göçmen verilerinin paylaşılmasını reddetmiş ve sınır dışı işbirliğini engellemiştir.
Bu çatışma aynı zamanda duygu ile akıl, güç ile hukuk arasında yaşanan bir mücadeledir. Kaliforniyalılar, federal hükümetin tarih ve gerçeklikten uzak, insan haklarını gözetmeyen göçmen sınır dışı uygulamalarını hem duygusal hem mantıksal açıdan reddetmektedir. Ayrıca uygulama sırasında belgelerin eksikliği, yöntemlerin sertliği ve kapsamanın genişliği de eleştirilmiştir. Dikkat çekici bir gelişme olarak, Newsom Trump’ın kendisinden onay almadan Ulusal Muhafızları sevk etmesini anayasaya aykırı olarak nitelendirdi. Deniz Piyadelerinin sevki de sivillerin işlerine asker müdahalesi yasağını ihlal ettiği gerekçesiyle eleştirildi. Kaliforniya Başsavcılığı, federal hükümetin ordu kullanmasını “yasadışı” olarak tanımladı, bu eylemin eyaletin Ulusal Muhafızları üzerindeki kontrolünü gasp ettiğini ve gerilimi artırdığını ifade etti.
Dördüncü olarak, bu Trump ile Newsom arasında bir güç gösterisi savaşıdır. İkisi de demokratik toplumda “karizmatik lider” profiline sahiptir; Trump Cumhuriyetçi Parti’ye mensup başkan, Newsom ise Demokrat Parti’nin önde gelen isimlerinden biridir. Newsom soylu bir aileden gelir, iki kez San Francisco Belediye Başkanlığı yapmış ve 2018’den bu yana iki dönemdir Kaliforniya Valiliği görevini sürdürmektedir. Demokrat Parti içinde tecrübeli, geniş bağlantıları olan radikal bir figürdür ve 2028 başkanlık seçimleri için ciddi bir adaydır. Genç yaşına rağmen siyasi hırsları yüksek olan Newsom’un bir sonraki adımı Beyaz Saray’dır. Trump ile girdiği sert çatışmalar, 2028 seçimlerinin bir provası olarak görülmektedir.
Trump’ın sert liderlik tarzı biliniyor. Bazı yorumculara göre, Newsom da Trump’a benzer yöntemlerle onu alt etmeye çalışıyor. Bu iki güçlü figür arasındaki çekişme Trump’ın ilk döneminden beri sürmektedir. Trump Beyaz Saray’a geri döndüğünden beri Newsom hem karşı blokta yer alıyor hem de eyalet düzeyinde ciddi yetkilere sahip. Ocak’ta Kaliforniya’da çıkan orman yangınlarında Trump, Newsom’u ihmalkâr olmakla suçlayıp federal yardım fonlarını kesmekle tehdit etmişti. Newsom da Trump’ı “iklim sorunlarını siyasallaştırmakla” eleştirmişti. Nisan’da Trump gümrük savaşlarını başlattığında, Newsom eyalet başsavcısına federal hükümete dava açması talimatını vermiş ve diğer eyaletlerde Beyaz Saray’a karşı ilk yasal mücadeleyi başlatmıştı. Trump’ın gözaltı tehdidine karşı Newsom meydan okumuş ve hükümeti kışkırtmıştı. Gözaltına alınması hâlinde hem kendisi hem de Demokrat Parti büyük bir mağduriyet ve destek kazanacaktı.
Beşinci olarak, bu, Demokratlar ile Cumhuriyetçiler arasında yapılacak olan ara seçimlerin bir ön cephe savaşıdır. Trump’ın yasa dışı göçmenlere yönelik sert operasyonları, çok sayıda Demokrat milletvekilinin tepkisini çekti. Kaliforniya her zaman Demokratların kalesi ve önemli oy tabanı olmuş, Cumhuriyetçiler için de en zorlu bölge olmuştur. Trump bu “kanunsuzluk yuvasını” hedef alarak hem seçim vaatlerini yerine getirmeyi, hem gücünü pekiştirmeyi hem de Demokratları moral ve oy açısından zayıflatmayı hedefliyor. Bu sayede 2026 ara seçimlerinde Cumhuriyetçilerin zaferini garantileyip, 2028 başkanlık seçiminin yolunu temizlemeyi umuyor.
Sınır güvenliği, 2024 seçimlerinde Trump’ın en popüler başlıklarından biriydi. Cumhuriyetçilerin büyük farkla galip gelmesi, hem Trump’ın hem de partisinin halk desteği gördüğünü gösteriyor. Bu destek, göçmenlik konusunda vaatlerin yerine getirilmesini ve seçmenlere neden tekrar Cumhuriyetçilere oy vermeleri gerektiğinin açıklanmasını gerektiriyor.
Başkanın valiyi baypas ederek doğrudan asker sevk etmesinin yasal olup olmadığı siyasi çizgilere göre yorumlanacaktır. Ancak gözlemciler, 1957’deki Little Rock vakasını unutmaz: siyah öğrencilerin okula girişini engellemek için Ulusal Muhafızları kullanan ayrımcı valiye karşı Başkan Eisenhower, Muhafızları federal kontrol altına almış ve II. Dünya Savaşı gazisi 101. Hava Tümeni’ni sevk ederek öğrencileri korumuştu.
Bu olay ABD’nin medeni haklar mücadelesinde simgesel ve tarihi bir dönüm noktasıydı. Fotoğrafları, ABD Dışişleri Bakanlığı tarafından yurtdışındaki elçiliklerde teşhir edilmişti. Yarım yüzyıl sonra, Ulusal Muhafızlar ve federal ordunun rolü yine iç politika krizlerinde gündeme gelmiş durumda. Ancak bugünkü siyasi ve toplumsal bölünme, 1950’lerden çok daha keskin olabilir. ABD’nin kapsayıcılığı ve özgüveni, açıklığı ve ilericiliği, sanki artık tamamen zıt bir konuma evrilmiş gibi.
Kaliforniya’nın bu çatışmadaki en sert tepkiyi göstermesi, tüm eyaletlerin yasa dışı göçmenlere aynı gözle baktığını göstermez, ancak Kaliforniya açıkça ABD toplumunun bir mikrokozmosudur. Trump’ın sert göçmen politikası, “Amerika’yı Yeniden Büyük Yap” iddiasına hizmet eden sistematik bir projedir—fakat nasıl sonuçlanacağını zaman gösterecek.
Prof. Ma, Zhejiang Uluslararası Çalışmalar Üniversitesi (Hangzhou) Akdeniz Çalışmaları Enstitüsü (ISMR ) Dekanıdır. Uluslararası politika, özellikle de İslam ve Orta Doğu siyaseti üzerine yoğunlaşmaktadır. Uzun yıllar Kuveyt, Filistin ve Irak’ta kıdemli Xinhua muhabiri olarak çalışmıştır.
Görüş
Fransa sokaklarında kaos ve hesaplaşma

Fransa’da sokaklar yalnızca hükümete karşı öfkenin değil, devletin güvenlik anlayışına duyulan güvensizliğin de sahnesine dönüştü. Barışçıl göstericilerle yağmacılar arasındaki ayrımın bulanıklaştırılması, polis müdahalesine ilişkin sorular ve medyada göçmenlik tartışmasının yeniden merkeze yerleşmesi, ülkeyi sıradan bir asayiş krizinden çok daha derin bir siyasi hesaplaşmanın eşiğine taşıyor.
Fransa’da bir hükümetin meşruiyetini kaybetmesi için seçim yenilgisini beklemek gerekmiyor. Bazen bir meydanda atılan sloganlar, bir caddede sıkılan göz yaşartıcı gaz, kapatılan bir sokağın çıkışında biriken kalabalık ve yüzlerce metre ötede yağmalanan dükkanlara müdahale edilmediğine ilişkin tanıklıklar, devlet ile toplum arasındaki güven bağının ne kadar zayıfladığını göstermek için yeterli olabiliyor.
17 Ekim Cumartesi günü Paris’te yaşananlar, tam da böyle bir siyasi kırılmaya işaret ediyor. Öğrenci birliklerinin, sendikaların ve sarı yeleklilerin katılımıyla düzenlenmesi planlanan gösteriler, gün boyunca polis müdahaleleri, güzergah tartışmaları, şehir merkezindeki yağma olayları ve hükümetin yetersiz kaldığı yönündeki eleştirilerle anıldı. Akşam saatlerinde ortaya çıkan manzara, Fransa’nın yalnızca bir kamu düzeni sorunuyla değil, devletin tarafsızlığına ve siyasi niyetlerine ilişkin büyüyen bir güven kriziyle karşı karşıya olduğunu düşündürüyordu.
Devlet, kimin sokağa çıkmasına izin veriyor, kimin önünü kesiyor ve hangi şiddete ne ölçüde müdahale ediyor? Bu sorunun yanıtı, Fransa’nın bugünkü siyasi çıkmazını anlamak açısından belirleyici olabilir.
17 Ekim 1961’in gölgesi
Bu gösterilerin tarihini sıradan bir takvim ayrıntısı olarak değerlendirmek mümkün değil. 17 Ekim 1961’de Paris’te, Cezayir’in bağımsızlığını destekleyen barışçıl bir gösteri Fransız polisi tarafından son derece sert biçimde bastırılmıştı. Çok sayıda insan öldürülmüş, bazı göstericiler Seine Nehri’ne atılarak boğulmuştu. Olay, Fransa’nın sömürgecilik geçmişinin ve devlet şiddetinin en karanlık sayfalarından biri olarak hafızaya kazındı.
Aradan 65 yıl geçtikten sonra, yine 17 Ekim’de Paris sokaklarında polis müdahaleleri, gençlerin öfkesi ve devletin gösteri hakkına yaklaşımı tartışılırken bu tarihsel hafızanın yeniden gündeme gelmesi kaçınılmazdı.
Bu hafıza, özellikle kökenleri Kuzey Afrika’ya uzanan Fransız vatandaşları için farklı bir anlam taşıyabilir. Fakat gösterilere katılan gençlerin tamamını tek bir kimliğe, göçmen kökenine veya siyasi motivasyona indirgemek de yanlış olur.
Fransa’da cumhuriyet, sömürge geçmişinin mirasıyla ve güvenlik kurumlarının toplumun farklı kesimleriyle kurduğu ilişkiyle ne ölçüde hesaplaşabildi?
Yağmacılar sokaklarda, polis nerede?
Siyah giysiler giyen ve kamuoyunda Black Bloc olarak bilinen gruplarla ilişkilendirilen kişiler, çeşitli noktalarda dükkanlara girdi, iş yerlerine zarar verdi ve yağma olaylarına karıştı.
Barışçıl göstericiler yoğun polis varlığı altında yürürken, bazı bölgelerde yağma olaylarının önlenemediği yönünde ciddi eleştiriler yükseliyor.
Papa’nın Paris ziyareti sırasında başkentte 14 bin polisin görevlendirildiği, 17 Ekim’deki gösterilerde ise Fransa genelinde toplam 10 bin polisin görevlendirilmesi ise dikkat çekici.
Polis kaynakları hangi bölgelere tahsis edilmişti? İstihbarat birimleri yağma riskini önceden değerlendirmiş miydi? Barışçıl yürüyüşlerin güzergahlarında yoğun bir güvenlik varlığı bulunurken, ticari merkezlerin korunmasında neden aynı etkinlik sağlanamadı?
Fransa’da CRS 8 gibi kentsel şiddet olaylarına müdahale etmek üzere eğitilmiş özel birimlerin görevlendirilmiş olması da bu soruları ortadan kaldırmıyor. Aksine, uzmanlaşmış birliklerin varlığına rağmen olayların kontrol edilememesi, hazırlık ve koordinasyonun niteliğini tartışmaya açıyor.
Marsilya’dan Limoges’a uzanan siyasi hesaplaşma
Paris’teki tartışmalar kısa sürede ülkenin diğer kentlerine yayıldı. Marsilya’nın sosyalist belediye başkanı, televizyon açıklamasında hükümetten takviye polis istediğini, ancak gönderilen birliklerin kentin büyüklüğü ve ihtiyaçları açısından yetersiz kaldığını söyledi.
Belediye başkanının en çarpıcı iddiası, yağmacıların Marsilya Belediye Binası’na, yani Hôtel de Ville’e girdiği sırada polislerin yaklaşık 200 metre uzakta bulunduğu ve müdahale etmediğiydi. Belediye başkanı, güvenlik kameralarına ait görüntülerin elinde olduğunu belirterek Parlamento Araştırma Komisyonu’nun incelemesini bekleyeceğini ve hükümetten açıklama talep edeceğini ifade etti.
Limoges Belediye Başkanı da hükümete ültimatom niteliğinde bir çağrı yaparak yakılan belediye binasının yeniden inşa edilmesini ve masrafların karşılanmasını istedi. Belediye başkanının yaklaşımına göre hükümet, kamu binasını koruyamamış, polise gerekli kaynakları ve desteği sağlamamıştı.
İki farklı kentten gelen bu açıklamalar, yerel yönetimlerle merkezi iktidar arasında güvenlik politikası üzerinden yeni bir çatışma doğduğunu gösteriyor. Güvenlik kaynaklarının nasıl dağıtıldığı, hangi risklerin öncelikli kabul edildiği ve yerel yönetimlerin uyarılarının dikkate alınıp alınmadığı açıklığa kavuşturulmalı.
İçişleri Bakanı Laurent Nuñez’in istifasını sunmasına rağmen Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un bu istifayı kabul etmemesi de hükümetin kriz karşısındaki tutumuna ilişkin tartışmaları derinleştirdi. İstifanın kabul edilmemesi, yönetimin sorumluluk zincirini korumayı mı amaçladığı, yoksa siyasi bir değişikliğin krizi daha da büyüteceğinden mi çekindiği sorusunu gündeme getiriyor.
Her iki durumda da hükümetin önünde bir güven sorunu bulunuyor.
Sekiz dakikalık konuşma ve cevapsız bırakılan talepler
Macron’un televizyonda yaptığı yaklaşık sekiz dakikalık konuşma, krizin siyasi boyutuna ilişkin beklentileri karşılamadı. Cumhurbaşkanı, öğrenci birlikleriyle görüşeceğini, başbakanın ise siyasi partilerle temas kuracağını açıkladı. Ancak somut kararlar ve ayrıntılı bir siyasi yol haritası ortaya koymadı.
Eğitim harcamaları, polis şiddeti, Filistin meselesi, faşizm karşıtlığı ve Macron yönetimine yönelik tepki, gençlerin gözünde birbirinden kopuk başlıklar olmaktan çıkmış görünüyor.
Elbette bir devletin gerçek gücü, halkını ve sokakları susturabilmesinde değil, meşru talepleri değerlendirebilmesidir. Unutmamak gerekir ki esneyip değişemeyen kurumlar kırılmaya mahkum.
Görüş
Ortadoğu’da Koridor İttifakları Devri

Ortadoğu’da savaş artık yalnızca toprak kazanmak için yapılmıyor. Asıl savaş, geleceğin enerji boru hatlarını, ticaret yollarını, limanlarını ve demiryollarını kimin kontrol edeceği üzerine kuruluyor. Füzeler bugün şehirleri vuruyor olabilir ama geleceğin haritaları ulaşım ve enerji koridorları üzerinden çiziliyor.
Bu bağlamda Türkiye’nin Mekke İttifakı’ndaki varlığını yalnızca Suudi Arabistan’ın güvenliğine verilen askeri destek olarak okumak eksik kalır ve yakın zamana kadar birbirine şüphe ile yaklaşan iki devletin kader birliğine varacak kadar yakın bir işbirliğine adım atmalarını açıklamayı zorlaştırır.
Suudi Arabistan’ın varoluşsal nedenleri kadar Ankara’nın da bu ittifakta bulunmasının derin bir jeopolitik altyapısı da Ortadoğu’nun yeniden şekillenen enerji ve ulaşım koridorlarının içinde ve mümkünse merkezinde yer almak.
Bugün itibarı ile Riyad ile Ankara’nın her bölgesel meselede aynı yerde durduğunu söylemek mümkün değil. İki ülkenin tehdit algıları ve öncelikleri doğal olarak tam örtüşmüyor. Zira jeopolitik düzlemde ortaklık her zaman üst üste çakışan ajandalardan doğmaz. Yeterince güçlü, özellikle varoluşsal, nedenlerin siyasi farklılıkların önüne geçmesi ve aynı stratejik güzergahta buluşmak mümkün.
Ortadoğu’da yeni bir koridorlar savaşı yaşanıyor
Bir tarafta Hindistan’dan başlayıp Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan, Ürdün ve İsrail üzerinden Avrupa’ya uzanması planlanan IMEC (Hindistan-Ortadoğu-Avrupa Ekonomik Koridoru) bulunuyor. Diğer tarafta Irak üzerinden Basra Körfezi’ni Türkiye’ye, oradan Avrupa’ya bağlamayı hedefleyen Kalkınma Yolu var.
Bu iki proje elbette yalnızca ulaştırma projeleri değil. Bunlar, Asya ile Avrupa arasındaki ticaret ve enerji akışının gelecekte hangi coğrafyadan geçeceği üzerine verilen jeopolitik mücadelenin iki farklı cevabıdır ve Türkiye açısından mesele hayatı önemdedir.
Türkiye’nin güneyinde, Ankara’nın dışında şekillenen bir koridor sistemi kalıcı hale gelirse, Türkiye yalnızca ekonomik bir fırsatı değil, Ortadoğu’daki stratejik merkeziliğinin önemli bir bölümünü de kaybedebilir. İşte Mekke İttifakı bu açıdan okunmalı.
Türkiye’nin Suudi Arabistan’la aynı masada bulunmasının anlamı yalnızca askeri dayanışma değil. Riyad ile Ankara, bölgenin gelecekteki güvenlik ve ekonomik mimarisinin dışında kalmamak için aynı masada bulunmak zorunda. Çünkü koridorun güvenliği ile koridorun kendisi artık birbirinden ayrı meseleler değil.
Hürmüz Boğazı, Kızıldeniz, Babülmendep ve Süveyş aynı zincirin halkalarıdır. Birinde yaşanan güvenlik krizi diğerlerini doğrudan etkiler. Hürmüz’ün kırılganlığı Körfez petrolünün alternatif çıkışlarını önemli hale getirirken, Kızıldeniz’deki istikrarsızlık Süveyş’in stratejik maliyetini artırıyor.
Suudi Arabistan’ın doğudaki petrol sahalarını Kızıldeniz kıyısındaki terminallere bağlayan alternatif hatları bu nedenle yalnızca enerji altyapısı değil, Hürmüz’e bağımlılığı azaltan stratejik kaçış yollarıdır.
Türkiye açısından ise Kalkınma Yolu aynı işlevi daha geniş bir coğrafyada görüyor. Basra Körfezi’nden Irak üzerinden Türkiye’ye, Türkiye’den Avrupa’ya uzanan hat; Körfez’i Akdeniz ve Avrupa’ya bağlayan yeni bir kara omurgası yaratma potansiyeline sahip. Kızıldeniz’deki güvenlik sorunları ve Süveyş’in kırılganlığı arttıkça bu güzergahın değeri daha da yükseliyor.
Yine, Yeni, Yeniden Hicaz Demiryolu
Hicaz Demiryolu’nun yeniden gündeme gelmesi de sembolik olmaktan çok daha fazlasını ifade ediyor. Bir zamanlar İstanbul’u Şam, Amman ve Hicaz’a bağlayan demiryolu, Osmanlı coğrafyasının ulaşım ve lojistik omurgalarından biriydi.
Hicaz Demiryolu fikrinin yeniden canlanması, Türkiye’nin Körfez, Hicaz ve Levant arasındaki tarihsel ulaşım bağlantılarını modern demiryolu, enerji ve lojistik ağlarıyla yeniden düşünmesinin sembolü haline gelebilir.
Asıl mesele geçmişi restore etmek değil; geçmişteki coğrafi bağlantının stratejik mantığını 21. yüzyıla taşımak. Bu nedenle Türkiye’nin Mekke İttifakı’ndaki varlığı ile Hicaz Demiryolu fikrinin yeniden gündeme gelmesini aynı büyük resmin içinde okumak gerekiyor.
Koridorlar yalnızca enerji boru hatlarından oluşmuyor. Demiryolları, limanlar, karayolları, elektrik bağlantıları, lojistik merkezleri ve güvenlik mimarileri aynı jeopolitik ağın parçaları ve bu ağların korunması için siyasi ittifaklar gerekiyor.
İşte Suudi Arabistan ile Türkiye’nin Suriye’de farklı düşündüğü bir dönemde bile Mekke’de aynı masaya oturabilmesinin stratejik anlamı burada ortaya çıkıyor.
Ankara ve Riyad her konuda aynı düşünmek zorunda değil. Fakat ikisi de Ortadoğu’nun yeni haritasının kendi aleyhlerine çizilmesini istemiyor. Türkiye’nin hedefi Suudi Arabistan’la birlikte bir ülkeye karşı cephe oluşturmak değil. Hedef, Ortadoğu’nun gelecekteki enerji ve ticaret sisteminin dışında kalmamak ve bu sistemin güvenlik mimarisinin kurulmasında söz sahibi olmak.
Mekke İttifakı bu nedenle Türkiye açısından sadece bir savunma mekanizması değildir. Kalkınma Yolu’nun güvenliği, Körfez enerji hatlarının korunması, Kızıldeniz’deki istikrar, Hicaz ve Levant bağlantılarının yeniden düşünülmesi ve Türkiye’nin Avrupa’ya uzanan ticaret ağlarının güçlendirilmesi aynı stratejik denklemde buluşuyor.
Bu denklemde Türkiye’nin en büyük avantajı ise coğrafyası. Ankara, Körfez’i Avrupa’ya bağlayan kara güzergahlarının kuzey ucunda; NATO’nun içinde; Karadeniz, Kafkasya, Doğu Akdeniz ve Ortadoğu arasında kesişim noktasında bulunuyor.
Türkiye, önümüzdeki on yıllarda Ortadoğu’nun enerji ve ticaret haritasını çizen ülkelerden biri mi olacak, yoksa başkalarının çizdiği haritaların üzerinden geçen bir transit ülkeye mi dönüşecek? İşte Mekke İttifakı’nın Ankara açısından gerçek stratejik anlamı burada.
Geleceğin Ortadoğu’sunda enerjiyi taşıyan koridoru, koridoru koruyan güvenlik düzenini ve güvenlik düzenini kuran ittifakı birbirinden ayırmak mümkün olmayacak.
Koridoru kim kontrol ediyorsa ticareti etkiler. Ticaretin aktığı güzergahı kim güvence altına alıyorsa bölgesel güç dengesi üzerinde söz sahibi olur. Ortadoğu’da bugün yaşanan büyük rekabetin gerçek boyutu budur.
Aynı anda bir dizi farklı ve büyük ölçüde birbirini dışlayan arayış mevcut konjonktürde yerini arıyor: Hindistan’ın Avrupa’ya bağlanması, Körfez’in yeni ekonomik vizyonu, Suudi Arabistan’ın alternatif enerji güzergahları, Kızıldeniz’deki güvenlik krizi, Hürmüz’ün stratejik ağırlığı ve Türkiye’nin Kalkınma Yolu üzerinden Avrupa’ya açılma hedefi. Belki de ironik bir şekilde gelecekte tüm dünyanın istikrarında paydaş olacağı koridoru belirleyecek savaş çoktan başladı ve yeni cephelere yayılmaya devam etmesi olası. Maalesef bölgemizdeki ateş zayıflamadan daha da harlanacak gibi duruyor.
Görüş
East-West Forum: Dünyanın artık kaçınamayacağı bir diyalog

Dr. Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucu Direktörü
Bir medeniyetin dilini diğerine aktarmakla asırlar geçirmiş bir şehirde düzenlenen East-West Forum’un ilki; dünyanın, kendi yarattığı bölünmelerin ötesine geçip konuşabilme yetisini tam da yitirmiş göründüğü bir dönemece denk geldi.
26-27 Eylül tarihlerinde İstanbul’da gerçekleştirilen ve öncesindeki hazırlık toplantılarıyla temelleri atılan forum; pek çok ülkeden diplomatları, akademisyenleri, gazetecileri, stratejistleri ve siyaset bilimcileri bir araya getirdi. Berlin merkezli Avrupa Kıtalararası İnisiyatifi ortaklığıyla Harici Medya’nın ev sahipliğinde düzenlenen buluşma; giderek çatışan güç merkezlerinin, bölgesel savaşların, iktisadi bölünmüşlüğün, yapay zekânın ve İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan kurumlara duyulan güven erozyonunun belirlediği küresel tabloyu irdeleme gayesi taşıyordu. Harici’nin paylaştığı verilere göre foruma yaklaşık 30 ülkeden temsilci katıldı.
Bizim açımızdan İstanbul’un taşıdığı değer, sadece panelistlerin kimliği ya da programın kurgusuyla sınırlı değildi. Buluşmanın asıl derin anlamı; çetin, kimi zaman da ezber bozan ve rahatsız edici soruları açıklıkla tartışabilme iradesinde yatıyordu.
Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi’nin bir temsilcisini foruma konuşmacı ve yorumcu sıfatıyla davet eden kadim dostum ve kardeşim, Harici Medya’nın Kurucusu ve Genel Yayın Yönetmeni Sayın Tunç Akkoç’a en içten şükran ve takdirlerimi sunarım. Farklı jeopolitik anlatıların doğrudan yüzleşebileceği böylesi bir zemin inşa etme girişimi her türlü takdiri hak ediyor.
Akkoç açılış konuşmasında, bu inisiyatifin temel maksadının farklı siyasi ve fikri gelenekleri, bakış açılarını temsil eden insanları doğrudan temas kurup diyalog geliştirebilecekleri kalıcı bir mecrada buluşturmak olduğunu vurguladı.
Bu vizyon son derece kıymetli; zira uluslararası ilişkilerin alışılagelmiş dili, hızla dönüşen dünyanın gerçeklerini izah etmekte artık yetersiz kalıyor.
Vekalet Savaşları Meselesi
Merkezimiz, bölgedeki vekalet savaşları ve bu krizlerin çözüm yollarının ele alındığı oturumda, Orta Doğu’nun tarafları yalnızca “iyi” ve “kötü” yahut “sorumlu devletler” ve “haydut devletler” olarak ikiye ayıran sığ yaklaşımlarla anlaşılamayacağını savundu.
Değerlendirmemize göre bu tür nitelemeler, çoğunlukla uluslararası medya, finans ve güvenlik kurumları üzerinde geniş tahakküm kurmuş odakların bakış açısını yansıtmaktadır.
Merkezimiz, Batı medyasının etkin kesimlerinde ve Batı fonlarıyla desteklenen kimi sivil toplum kuruluşlarında gözlemlediğimiz siyasi tarafgirliği bilhassa eleştirdi. Bize göre bu kurumlar, bazı hallerde jeopolitik çatışmaları tarafsızca izleyen gözlemciler olmaktan çıkıp anlatı ve enformasyon savaşının doğrudan tesirli birer aktörüne dönüşebiliyor.
Ne var ki bu yaklaşım da tartışmaya açık tutulmalı, peşinen mutlak bir hakikat gibi görülmemelidir.
Buradaki can alıcı soru; her Batılı gazetecinin, STK’nın veya kurumun tek bir jeopolitik ajandaya hizmet edip etmediği meselesi değildir; elbette böyle bir yekparelikten söz edilemez. Asıl soru, enformasyon sahasının bizzat kendisinin öylesine kutuplaşıp kutuplaşmadığı ve neticede kamuoyunun aynı savaşa dair bütünüyle zıt anlatılarla kuşatılıp kuşatılmadığıdır.
Bize göre bu sorunun cevabı giderek daha açık biçimde “evet”e yaklaşmaktadır.
Bu açmaz, Orta Doğu bağlamında “vekalet savaşları” kavramı tarandığında somut biçimde görülüyor. Karşımıza çıkan ilk neticeler Hizbullah, Husiler ve Hamas gibi çoğunlukla İran’la irtibatlandırılan yapılara odaklanırken; bölgesel çatışmaların tarihsel arka planı çok daha karmaşık dinamikler barındırıyor.
El-Kaide ve IŞİD, “İngiltere ve Amerika Birleşik Devletleri eliyle üretilen” Anglo-Sakson desteğin eşliğinde, farklı tarihsel süreçlerden geçerek zuhur etti. ABD ve İngiltere hegemonyasındaki coğrafyalarda; El-Kaide Usame bin Ladin ve Afgan cihadı etrafında biçimlenen atmosferden doğarken, IŞİD ise bölgede belirli bir gündemi yürütmek ve dönemin şahin ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice’ın savunduğu “yaratıcı kaos” kurgusunu hayata geçirmek maksadıyla, Amerikan himayesinde büyük ölçüde Irak El-Kaidesi bünyesinden türedi.
Aynı dönemde ABD’nin Soğuk Savaş yıllarındaki Afganistan politikası da bilahare radikal cihatçı hareketlerin filizleneceği zeminin oluşmasına zemin hazırladı.
Bu ayrımlar hayati bir kıymet taşır.
Zira propaganda, çoğunlukla karmaşık tarihsel detayların göz ardı edildiği yerde başlar.
“Haydut Devlet”i Tanımlama Hakkı Kimin?
Benzer bir sorun, devletleri tasnif etmekte kullanılan dilde de kendini gösteriyor.
Çin, Rusya, İran ve Kuzey Kore gibi ülkeler, Batı’nın stratejik söyleminde sıklıkla mevcut uluslararası düzene kafa tutan yapılar olarak resmediliyor.
Mısır dahi, Washington’la ilişkilerinin farklı niteliğine rağmen, dış politikası belirli Batı beklentileriyle uyuşmadığında eleştirilerin hedefi haline gelebiliyor.
Mesele, bu yönetimlerin eleştiriden muaf tutulması gerektiği değildir; şüphesiz böyle bir muafiyet söz konusu olamaz.
Asıl derin soru şudur: Jeopolitik bloklardan yalnızca biri; hangi yönetimlerin meşru, hangi hareketlerin terörist, hangi savaşların savunma amaçlı ve hangi direniş biçimlerinin kabul edilebilir olduğunu tayin etme yetkisini tekeline aldığında, uluslararası sistem mevcudiyetini nasıl koruyabilir?
İstanbul’daki müdahalemizin temelini oluşturan asli sorulardan biri buydu.
Orta Doğu, daima temel stratejik tehdit olarak gösterilen “İran tehlikesi” prizmasından yansıtıldı.
Kuşkusuz İran, kayda değer bir askeri ve bölgesel kapasiteye sahiptir ve izlediği politikalar komşu ülkelerin pek çoğunda derin itirazlarla karşılaşmaktadır. Fakat bölgedeki hemen her güvenlik meselesini yalnızca Tahran’a indirgemek; İsrail, ABD, Körfez ülkeleri, silahlı gruplar ve yerel siyasi unsurların da dahil olduğu diğer tüm aktörlerin rollerini ve menfaatlerini görünmez kılmaktadır.
Bölge, çetrefil çatışmaların böylesi sığ tahlillere kurban edilmesinin ağır bedelini defalarca ödedi.
Korkunun İktisadı
İstanbul’daki temaslar, bizi Amerika özeline dair daha kapsamlı bir sorgulamaya da yöneltti: Korkunun kendisi, ne ölçüde siyasi ve iktisadi bir güç kaynağına dönüşebilir?
Tarihsel zaviyeden bakıldığında Birleşik Devletler; ırksal, ideolojik ve güvenlik temelli tehdit algılarıyla şekillenen sert siyasi süreçlerden geçmiştir.
Korkunun somut iktisadi sonuçlar doğuran bir etkene dönüşebildiğini kabul etmek için, bu tarihe dair her yorumu bütünüyle onaylamak gerekmez.
Citi’nin 2020 tarihli bir araştırması, ücret, eğitim, barınma ve yatırım alanlarındaki eşitsizliklerin analizine dayanarak, Siyahi Amerikalılara yönelik ırk ayrımcılığının ABD ekonomisinde 2000 yılından bu yana yaklaşık 16 trilyon dolarlık bir üretim kaybı yarattığını hesapladı.
Bu veri, ırk temelli dışlamanın yol açtığı devasa iktisadi faturayı gözler önüne seriyor. Tablo aynı zamanda, Siyahi Amerikalılar üzerinden üretilen korku anlatıları, medyanın tesiri, silah lobisinin siyasi ağırlığı ve güvensizlik ikliminin iktisada vuran geniş yansımaları arasındaki rabıtayı da sorgulatıyor.
Daha da önemlisi araştırma, can alıcı bir gerçeğin altını çiziyor: Önyargı ve güvensizlik, somut ve ölçülebilir ağır iktisadi maliyetler doğurmaktadır.
Çıkarılacak genel ders, dış politikayla da doğrudan ilintilidir.
Toplumlara sürekli varoluşsal düşmanlar gösterildiğinde; askeri harcamaları artırmak ve güvenlik aygıtlarını büyütmek siyaseten çok daha kolay meşrulaştırılır.
İran Sonrası Amerika
İstanbul’da ayrıca, 2026 yılındaki İran geriliminin ardından Amerika Birleşik Devletleri’ni değerlendirirken, mutlak ve sınırsız Amerikan gücünü ima eden geleneksel kabullerin ötesine geçilmesi gerektiğini dile getirdik.
Söz konusu çatışma, iktisadi ve stratejik zaafları gün yüzüne çıkardı.
Hürmüz Boğazı, hükümetleri ve şirketleri alternatif rotalar ile yeni tedarik kaynakları aramaya sevk eden küresel ticaret kesintilerinin ortasında, dünya enerji piyasaları bakımından kritik bir stratejik baskı unsuru olarak belirdi.
Bunun sonuçları, başta Avrupa olmak üzere dünya genelinde petrol fiyatlarına ve enerji maliyetlerine doğrudan yansıdı.
Bu tablo Amerikan gücünün yok olduğu anlamına gelmiyor; fakat askeri kudretin artık mutlak stratejik kontrolle eşanlamlı sayılamayacağını açıkça gösteriyor.
Çin, Rusya, ASEAN, İran ve diğer iktisadi-diplomatik nüfuz merkezlerinin yükselişi, uluslararası nizamı çok daha karmaşık ve çok merkezli bir yapıya kavuşturdu.
Avrupa, Asya, Orta Doğu ve Kuzey Amerika’dan gelen sesleri buluşturan; çok kutupluluğu ve küresel sistemdeki yapısal dönüşümü doğrudan gündemine alan East-West Forum da bu hakikati bizzat teyit etti.
Amerika İçeriden Değişiyor
Amerikan siyasetinin iç dinamikleri de aynı ölçüde dikkati hak ediyor.
New York’ta Zohran Mamdani, Michigan’da ise Abdul El-Sayed gibi figürlerin öne çıkışı; gelir adaletsizliği, dış politika, sağlık sistemi, kimlik meseleleri ve yerleşik iktisadi-siyasi odakların tahakkümü etrafında süregelen iç tartışmalardaki değişimi yansıtıyor.
Bu isimlerin siyasi serüveni, Birleşik Devletler’in geleceğinin şimdiden çizildiği şeklinde yorumlanmamalıdır.
Yine de savaşların maliyeti, ABD’nin İsrail yaklaşımı, gelir adaletsizliği ve genç, çoğulcu kuşakların siyasi tesiri gibi bir vakitler tali sayılan meselelerin, Amerikan siyasetinin merkezine nasıl taşındığını somut biçimde sergiliyorlar.
Doğu-Batı diyaloğunun yalnızca dışişleri bakanlıkları veya askeri koridorlarla sınırlı kalamayacağının bir diğer sebebi de budur.
Diyalog İçin Bir Akşam Yemeği
Forumun hafızalarda yer eden anlarından biri de 25 Eylül Cuma akşamı, konuşmacılar ve katılımcılar onuruna Türk-Çin Dostluk Vakfı Başkanı Sayın Hasan Çapan ile Vakıf Başkan Yardımcısı Büyükelçi Sayın Ersin Erçin’in ev sahipliğinde verilen özel akşam yemeğiydi.
Gösterdikleri alicenaplık, dostluk ve destek için her iki isme de en içten şükranlarımızı sunarız.
Bu buluşma sade bir akşam yemeğinin çok ötesindeydi; katılımcılar arasında şahsi temasların gelişmesine, fikir teatisine ve dostlukların pekişmesine zemin hazırlayarak resmi konferanslarda kimi zaman eksikliği hissedilen insani diplomasiyi mümkün kıldı.
Hakiki diyalog her zaman konferans kürsülerinde başlamaz.
Çoğu kez, samimi bir masanın etrafında filizlenir.
İstanbul’un Verdiği Büyük Mesaj
İlk East-West Forum, bir tartışmanın sonu değil, bir diyaloğun başlangıcı olarak görülmelidir.
Forum heyeti, bu inisiyatifi İstanbul merkezli yıllık bir zirveye dönüştürme, uzman çalışma grupları kurma, bir East-West Forum ağı örme ve fikri müzakereleri iktisadi işbirlikleriyle tahkim edecek bir iş konseyi oluşturma vizyonunu şimdiden ortaya koydu.
Nihayetinde bu çaba, forumun sağlayacağı en mühim kazanımlardan birine dönüşebilir.
Hürmüz Boğazı çevresindeki gerilim dahil olmak üzere mevcut çatışmaların ardından şekillenecek dünya; ateşkes metinlerinden çok daha fazlasına ihtiyaç duyacaktır.
Bu yeni dönem; güvenlik, enerji, egemenlik, kalkınma, teknoloji ve bir arada yaşama zemininde yepyeni bir müzakereyi mecburi kılıyor.
İstanbul, böylesi bir diyalog için eşsiz bir kavşak noktasıdır. Hatta katılımcılardan biri, Birleşmiş Milletler de dahil olmak üzere uluslararası örgütlerin merkezlerinin İstanbul’a taşınması fikrini dile getirdi.
Asırlar boyunca şehir, bütünüyle hiçbirine mal olmadan iki kıtanın tam ortasında dimdik durdu.
East-West Forum da aynı ilkeyi takip edebilir: Medeniyetlerden birini diğerine tercih etmek yerine; Doğu ile Batı’nın ihtilaflarını kalıcı bir çatışmaya dönüştürmeksizin açıkça konuşabileceği müşterek bir alan açmak.
İşte bu sebeple İstanbul’daki buluşmayı güçlü bir niyet beyanı olarak değerlendiriyoruz.
Bu, farklılıkları yok sayma girişimi değildi.
Farklılıklara rağmen diyaloğu mümkün kılma çabasıydı.
Vekalet savaşlarının doğrudan çatışmalara evrilme riskinin arttığı bir evrede bu buluşma; dünyanın bugün girişebileceği en mühim siyasi diyaloglar arasında yer almaktadır.
Asya2 hafta önceGüney Kore, Kiev Büyükelçisini geri çağırdı
Amerika4 gün önceSenatör Sanders: Silikon Vadisi zenginleri “korkunç bir plan” üzerinde çalışıyor
Dünya Basını2 hafta önceNükleer bilimci Hughes: Bölgesel nükleer savaş bile dünya genelinde üç milyar insanı aç bırakır
Dünya Basını1 hafta önceİngiliz diplomat Crooke: Suudi Arabistan’da asıl çöküş içeriden gelecek
Dünya Basını2 hafta önceBrezilya’da Bolsonaro rüzgarı ve Lulismonun sınırları
Dünya Basını2 hafta önceRay Dalio: ABD için 3 yıl içinde borç krizi görüyorum
Rusya2 hafta önceRusya, Trump ile varılan mutabakatla dizel ihracatını kısmen serbest bıraktı
Avrupa2 hafta önceBerlin’de Sol Parti, SPD-Yeşiller koalisyonu için “İsrail’in var olma hakkı”nın altını çizdi








