Diplomasi
Uzmanlar uyardı: ABD-İran savaşı, net bir sonu olmaksızın onlarca yıl sürecek istikrarsızlık riski taşıyor

Uluslararası ilişkiler uzmanlarından oluşan heyet, ABD ve İsrail’in İran’a yönelik askeri faaliyetine dair çarpıcı değerlendirme sundu. Uzmanlar, “yanlış gerekçelerle” başlatılan çatışmanın belirgin stratejik hedefi olmadığını ve küresel düzeni onlarca yıl boyunca yeniden şekillendirebilecek büyük güçleri kapsamlı çatışmaya sürükleyebileceğini belirtti.
Harici Medya’nın ev sahipliğinde düzenlenen “Kırılma Noktasındaki Ortadoğu: Gerilimi Yükseltme Senaryoları ve Gelecek Projeksiyonları” başlıklı panelde; Umman, ABD ve Almanya’dan üç analist, bölge halklarının seçmediği bir savaşın ortasında kalan bölge tablosunu çizdi. Analistler, hedefleri en yakın gözlemciler için bile belirsizliğini koruyan güçlerin yürüttüğü bu süreci mercek altına aldı.
Heyetin moderatörlüğünü, Başkent Üniversitesi Öğretim Üyesi ve Yeni Dünya Araştırmaları Merkezi Direktörü Prof. Dr. Hasan Ünal üstlendi.

“Savaş kararı Tel Aviv ve Washington arasında alındı, bedelini biz ödüyoruz”
Waseda Üniversitesi Katar İslami Araştırmalar Kürsüsü Üyesi ve Ummanlı Abdullah Baaboud, Körfez İşbirliği Konseyi ülkeleri perspektifinden sert eleştirilerde bulundu. İran’ın en yakın komşularından biri olan Umman’dan konuşan Baaboud, savaşın “komşu ülkeye karşı yasa dışı şekilde kararlaştırıldığını” ve uydurma gerekçelerle başlatıldığını ifade etti.
Baaboud, “Savaşa girmek için geçerli hiçbir mazeret yok. Dünyanın en güçlü ülkesi, Ortadoğu’nun bir diğer güçlü ülkesiyle savaşıyor. Her ikisi de nükleer güce sahip ve bu savaşı nükleer silahlar, rejim değişikliği, bölgesel politika veya füze teknolojisi gibi yanlış gerekçelerle komşu devlete karşı yürütüyorlar” diye konuştu.
Savaşın mimarlarının bile tutarlı hedefler ortaya koyamadığını belirten Baaboud, “Savaşı yaratan ve ona dahil olan insanlar bile savaş hedefleri ve nedenleri konusunda net değil” dedi.
Baaboud, çatışmalar başlamadan önce -tıpkı geçen yılki “On İki Gün Savaşı”nda olduğu gibi- Umman’ın Washington ve Tahran arasında yoğun arabuluculuk faaliyeti yürüttüğünü açıkladı. Baaboud’un aktardığına göre Umman Dışişleri Bakanı, İran’ın 2015’teki nükleer anlaşmanın ((Kapsamlı Ortak Eylem Planı – KOEP) ) “çok ötesine” geçerek ABD’nin neredeyse tüm taleplerini kabul ettiğine işaret etmişti. Tahran; zenginleştirme ve stoklama konusundaki şartları kabul etmiş, füze teknolojisi ile bölgesel politikaları görüşmeye hazır olduğunu bildirmişti. Karşılığında ise yaptırımların kaldırılacağına ve komşularıyla serbestçe ticaret yapabileceğine dair güvence istemişti.
Baaboud, “Bölgeyi yıkıcı savaştan kurtaracağımıza dair hepimiz çok umutluyduk. Şimdi neler olduğunu hepiniz biliyorsunuz” dedi. Sadece askeri tesislerin değil; sivil altyapıların, okulların ve lider isimlerin de hedef alındığı çatışma ortamını tarif eden Baaboud, İran’ın da buna karşılık ABD üslerine, İsrail’e ve Amerikan kuvvetlerine ev sahipliği yaptığından şüphelendiği Körfez ülkelerine misilleme yaptığını kaydetti. Baaboud, “Kendi seçmediğimiz bu savaşın kurbanı olduk” diye konuştu.
Geleceğe dair öngörülerini paylaşan Baaboud, çatışmanın Körfez’in Asya’ya yönelmesini hızlandıracağını belirtti. Baaboud, “Bölgedeki politikaları bizim için o kadar kafa karıştırıcı ki bizi Çin’e ve Asya’ya daha fazla itiyorlar” dedi. Savaşın, Gazze’deki “soykırım ve etnik temizliğin” hemen ardından gelmesinin ABD’ye olan güveni derinden sarstığını vurgulayan Baaboud, “Ciddi bir kırılma noktasındayız, işler değişiyor. Bu bir çılgınlık ve biz bu çılgınlığın bedelini çok ağır ödüyoruz” uyarısında bulundu.
“Başkan Trump’ı manipüle etmek o kadar zor değil”
Quincy Sorumlu Devlet Yönetimi Enstitüsü Ortadoğu Programı Başkan Yardımcısı Adam Weinstein, mevcut yangına yol açan politika hatalarının detaylı dökümünü sundu. Çatışmanın kökenlerini nükleer anlaşmanın bozulmasına dayandıran Weinstein, Obama yönetiminin bile bazı yaptırımları kaldırırken yenilerini ekleyerek anlaşmanın ruhuna zarar verdiğini kaydetti.
Weinstein, Washington’daki politika çevrelerinin uyarıları dikkate almamasını sert dille eleştirdi. Weinstein, “Bunun potansiyel savaşa zemin hazırladığı konusunda uyarıda bulunan azınlıktaki seslerden biriyseniz, mübalağa yapmakla veya felaket tellallığıyla suçlanarak kenara itiliyordunuz” dedi. Saldırılar başlamadan birkaç hafta önce bile Washington’daki genel havanın, Trump yönetiminin kısıtlı operasyonları “zorlayıcı müzakere taktiği” olarak yürütebileceği ancak asla tam ölçekli savaşa girişmeyeceği yönünde olduğunu belirtti.
İran’ın hesap hataları konusunda da açık konuşan Weinstein, merhum Dini Lider Ali Hamaney’in muhatap olduğu yönetimin doğasını yanlış değerlendirdiğini ifade etti. Weinstein, kışkırtıcı sosyal medya paylaşımlarının dengeyi müzakereden işgale kaydırabildiğine dikkat çekti.
İsrail’in rolüne de değinen Weinstein, “Birçok kişi İsraillilere gereğinden fazla pay biçiyor. İsraillilerin Trump’ı manipüle ettiğini veya onu bu rejim değişikliği savaşına ittiğini söylüyorlar. Oysa Başkan Trump’ı manipüle etmek o kadar da zor değil. Bunu ustalıkla başardıklarını düşünüyorum ama bu çok da zor bir iş değil” ifadelerini kullandı.
Weinstein, muhafazakâr çevrelerin Venezuela Devlet Başkanı Maduro’nun kaçırılmasını İran için bir model olarak gördüğünü ancak bu yaklaşımın hatalı olduğunu belirtti: “Sorun şu ki, İran bir Venezuela değil. İran rejimi bu ana ve lider kadrosunun tasfiyesine onlarca yıldır hazırlanıyor.”
Savaşın en büyük ironisini ise şöyle tarif etti: Ülke inşasına karşı seçim faaliyeti yürüten başkan, şimdi kendini kaçınılmaz olarak bu sürecin içinde buldu. Weinstein, “İran gibi büyük bir ülkenin başkentini ve hükümet tesislerini sebepsiz yere bombaladığınızda, isteseniz de istemeseniz de artık ülke inşası işine girmişsiniz demektir. Yeni bir nesiller boyu sürecek kriz yarattık” dedi.
“Tek kutuplu dünyanın sonu geldi; gerçekten sonu geldi”
Üçüncü panelist Alman analist Rahr, İran çatışmasını geniş jeopolitik çerçeveye oturttu. Savaşın nükleer güçler arasında daha geniş çatışma riski taşıdığı uyarısında bulunan Rahr; ABD, İsrail, Çin veya Rusya’nın dahil olduğu doğrudan veya dolaylı çatışmaların “en azından akla yatkın” olduğunu ifade etti.
Rahr, ABD’nin dile getirilmeyen stratejik hedeflerinden birinin Çin’i Ortadoğu’nun dışına itmek ve Basra Körfezi enerji kaynakları üzerindeki etkisini sınırlamak olduğunu belirtti. Avrupa konusunda ise karamsar bir tablo çizen Rahr, kıtanın “çok kutuplu dünyada özerk bir güç merkezi oluşturamayacak kadar zayıf ve bölünmüş” olduğunu kaydetti.
Rahr, Kuzey Avrupa ülkelerinin İran’a karşı savaşı “ticari bir hesapla” desteklediğini ifade etti: Ortadoğu’da Trump’a destek vererek karşılığında Ukrayna’da Rusya’ya karşı Amerikan desteğini almak. Avrupa’da hammadde sıkıntısı sanayisizleşmeyi tetiklerken, Amerikan enerji ve silah endüstrilerinin “benzeri görülmemiş bir patlama” yaşadığını belirtti.
“Pax Americana’yı yaşadık ve sonuca bakın”
Soru-cevap bölümünde Baaboud, Körfez güvenliğinin İngilizlerin çekilmesinden “Pax Americana” olarak adlandırdığı sürece kadar olan tarihsel seyrini özetledi. Baaboud, hem İran’ın hem de Suudi Arabistan’ın bu işlevi yerine getirmeyi bırakmasının ardından ABD’nin şimdi İsrail’i bölgesel güvenlik garantörü olarak konumlandırdığını ve bir “Büyük İsrail” projesinin “zorla kabul ettirilmeye çalışıldığını” belirtti.
Savaşın nasıl bitebileceği sorulan Weinstein ise temkinli bir öngörüde bulundu. Weinstein, “Tahminde bulunmam gerekirse savaşın bir tür çıkmazla veya yenilenmiş bir İran rejimiyle varılacak müzakere edilmiş çözümle sona ereceğini söyleyebilirim. Bu rejim insan hakları konusunda daha iyi olmayacaktır ancak savaşı durdurmak için Trump yönetimine birkaç taviz vermeye razı olabilir” dedi. Gelecek birkaç yıl içinde neler olacağını bildiğini söyleyen herkesin -ABD hükümetindekiler dahil- yalan söylediğini de sözlerine ekledi.
Rahr, Soğuk Savaş sonrası tek kutuplu düzenin sona erdiğini ilan ederek tartışmayı kapattı: “Tek kutuplu dünya bitti. Gerçekten bitti. Artık yeni bir şeyin, muhtemelen yeni bir Yalta’nın inşa edilmesi gerekiyor. Boşluk henüz kimin tarafından doldurulacağını anlamadığım bir şeyle dolacak ama mutlaka dolacak.”
Diplomasi
AB’nin LNG ithalatının yüzde 60’ından fazlası ABD’den

ABD, şu anda Avrupa’nın toplam LNG ithalatının yaklaşık %60’ını oluşturuyor ve bu oran tüm zamanların en yüksek seviyesine yakın.
Bu rakam, Katar ve BAE’den gelen tedarikin kesilmesine yol açan Hürmüz Boğazı’nın kapatılmasının ardından nisan ayında yaklaşık %64’e ulaşarak zirveye çıkmıştı.
Bu oran, 2022’de Rusya’nın Ukrayna’yı işgal etmesinden bu yana %20 artmıştı. Avrupa ayrıca Ukrayna savaşından sonra Rus boru hattı gazını ABD’den sevk edilen LNG ile ikame etmeye zorlanmıştı.
Ayrıca, ABD, LNG ve boru hattı gazı dahil olmak üzere toplam AB doğalgaz ithalatının %26’sını oluşturuyor ve bu alanda Norveç’ten sonra ikinci sırada yer alıyor.
Avrupa, kış öncesi depolama tanklarını doldurmak için de ABD’den gelen gaza ihtiyaç duyuyor; bu da söz konusu bağımlılığın önümüzdeki aylarda daha da derinleşeceği anlamına geliyor.
LNG’nin en büyük avantajı, gazın yaklaşık eksi 160 santigrat dereceye kadar aşırı soğutulduktan sonra sıvıya dönüşmesi ve tıpkı petrol gibi tankerlere yüklenip dünyanın dört bir yanına sevk edilebilmesi. Bu da boru hatlarına olan ihtiyacı ortadan kaldırıyır ve böylece Amerikan LNG’si Avrupa kıyılarına ulaşıyor.
Bloomberg’e göre büyük emtia piyasalarında, toplam alımların %30 ila %40’undan fazlasını tek bir kaynağa bağlamak yaygın değil; %60’tan fazlasını tek bir tedarikçiye bağlamak ise son derece nadir.
Avrupa’nın tek bir kaynağa bu kadar bağımlı olduğu durumlar yalnızca bazı “niş” piyasalarda (örneğin nadir toprak elementleri, galyum veya tungsten gibi ikincil metaller) görülüyor.
Avrupalı yetkililer, bir süredir kapalı kapılar ardında ABD’den gelenLNG konusunda endişe duyuyorlardı.
Bu endişe, 28 Şubat’ta İsrail ve ABD’nin İran’a saldırmasından hemen önce, özel görüşmelerden kamuoyu tartışmalarına taşındı.
AB’nin rekabetten sorumlu baş yetkilisi Teresa Ribera, ocak ayında “Rus gazına güvenemeyeceğimizi ve Amerikan gazına fazla bağımlı olmamaya dikkat etmemiz gerektiğini biliyoruz,” demişti.
Birkaç gün sonra, AB Enerji Komiseri Dan Jorgensen daha da açık sözlü oldu ve “Bir bağımlılığı başka bir bağımlılıkla değiştirme riskiyle karşı karşıyayız,” dedi.
Öte yandan iktisadi açıdan bakıldığında, akışları hükümetler değil, piyasa belirliyor.
New York’taki Küresel Enerji Politikası Merkezi’nde gaz uzmanı olan Anne-Sophie Corbeau, “ABD’den Avrupa’ya LNG geliyorsa, bunun nedeni İktisat 101’dir: Fiyat açısından bakıldığında, bu Amerikan üreticiler için en iyi varış noktasıdır,” diyor.
Bloomberg yazarına göre ideal olarak, Avrupa’nın ABD’den gelen LNG’nin payını daha güvenli seviyelere, kesinlikle %50’nin altına indirmesi gerekiyor.
Fakat mevcut piyasa ve siyasi dinamikler göz önüne alındığında, tam tersinin gerçekleşme riski bulunuyor.
Avrupa, Trump’a daha fazla Amerikan malı satın alacağına söz verdi; 2027’den itibaren Rus LNG’sini yasaklıyor ve Katar ile BAE’den gelecek tedarikler hâlâ belirsiz görünüyor.
Bölge dikkatli davranmazsa, çok da uzak olmayan bir gelecekte LNG ihtiyacının %75’inden fazlasını ABD’ye bağımlı hale gelebilir.
Diplomasi
Vişegrád Dörtlüsü yeniden bir araya geldi

Visegrád Dörtlüsü liderleri salı günü bölgesel ittifaklarını yeniden canlandırdıklarını açıkladı.
Çekya, Macaristan, Polonya ve Slovakya’dan oluşan bölgesel ittifak, göç, endüstriyel rekabet gücü ve AB’nin bir sonraki uzun vadeli bütçesi konularında daha sıkı bir koordinasyon içinde olacaklarına söz verdi.
Gödöllő’de düzenlenen zirvede Macaristan Başbakanı Péter Magyar, 65 milyonluk bloğun iktisadi gücünü vurgulayarak, dört ülkenin Almanya ile toplam ticaret hacminin Fransa’nınkini aştığını belirtti.
Yenilenen işbirliğinin bir sembolü olarak, Macyar, Çekya, Polonya ve Slovakya liderlerine Budapeşte, Bratislava, Prag ve Varşova’yı birbirine bağlayacak bir yüksek hızlı demiryolu ağı projesinin taslağını sundu ve Slovakya’nın yaklaşan V4 başkanlığı döneminde proje için AB fonu talep etmeleri konusunda liderleri teşvik etti.
Magyar, ittifakın son dönemdeki zorluklarını önceki Macar hükümetine yükleyerek, eski Başbakan Viktor Orbán’ın “Rusya yanlısı” tutumu ve aranan Polonyalı siyasetçilere sığınma hakkı verme kararının Budapeşte ile Varşova arasındaki ilişkileri ciddi şekilde zedelediğini savundu.
“Artık geçmişi geride bırakmanın zamanı geldi,” diyen Magyar, grubun 35 yıl önce Lech Wałęsa, Václav Havel ve József Antall tarafından kurulduğunu hatırlattı.
Polonya Başbakanı Donald Tusk, Macaristan’ın diplomatik ilişkileri yeniden canlandırmasını memnuniyetle karşıladı ve Magyar’ın seçim zaferini övdü.
Otuz yıldır tanıdığını söylediği Orbán ile bir karşılaştırma yapan Tusk, eski Macar liderin jeopolitik bakış açısının kökten değiştiğini, bu nedenle işbirliğinin imkansız hale geldiğini savundu.
Slovakya, 1 Temmuz’da V4’ün dönem başkanlığını devralmaya hazırlanırken, Slovakya Başbakanı Robert Fico, endüstriyel rekabet gücünün en önemli önceliği olacağını belirtti.
Fico, yüksek elektrik fiyatlarının Avrupa sanayisini zayıflattığı uyarısında bulunarak, dört ülkenin AB’nin emisyon ticareti sisteminde değişiklik yapılması için ortaklaşa baskı uygulayacağını söyledi.
Liderler ayrıca, bloğun 2028-34 bütçesi üzerindeki müzakerelerde, sosyal uyumun korunması ve tarım fonlarına odaklanarak yakın işbirliği içinde hareket etme konusunda anlaştılar.
Dört hükümet, bloğun dış sınırlarının güçlendirilmesinin öncelik olmaya devam etmesi gerektiğini savunarak, AB’nin yeni Göç Paktı’na karşı olduklarını yineledi.
Genişleme konusunda liderler, Batı Balkanlara yönelik AB genişlemesini destekledi. Fakat jeopolitik hususların bazı aday ülkeler için daha hızlı entegrasyonu haklı kılıp kılmadığına dair blok içinde daha geniş bir tartışma sürerken, Ukrayna da dahil olmak üzere tüm aday ülkelerin mevcut katılım kriterlerini karşılaması gerektiği konusunda ısrar ettiler.
Çek Cumhuriyeti Başbakanı Andrej Babiš, ortak çıkarları savunma konusunda bölge liderlerinin “yine aynı gemide” olduklarını söyledi.
Liderler, V4’ü dört üyeli bir yapı olarak sürdürme konusunda mutabık kalırken, belirli politika konularında diğer ülkeleri de sürece dahil etmek için daha geniş kapsamlı “V4+” çerçevesini kullanmaya karar verdiler.
Fico ve Babiš, bütçe müzakerelerine İrlanda’yı, endüstriyel rekabet gücü ve karbon fiyatlandırma politikalarına ise Avusturya ve Almanya’yı dahil etmek için V4+ formatının kullanılmasını önerdiler.
Diplomasi
Taliban, Brüksel’de 15 AB ülkesiyle bir araya geldi

15 AB üyesi ülke, 23 Haziran günü Brüksel’de Taliban ile bir araya gelerek Afganları Afganistan’a sınır dışı etme konusunu görüştü.
Avrupa Komisyonu’ndan bir sözcü salı günü yaptığı açıklamada, toplantının İsveç ile ortak başkanlıkta yürütüldüğünü belirtti. Belçika ve Hollanda da toplantıya katıldı.
Komisyon, toplantının öncelikle sabıka kaydı bulunan ve güvenlik tehdidi oluşturan Afgan vatandaşlarının geri dönüşüyle ilgili olduğunu vurguladı.
Görüşmelerde, geri gönderilecek kişilerin kimlik tespiti, seyahat belgelerinin düzenlenmesi ve geri dönüş süreçleri gibi her türlü konu ele alındı.
Fakat ocak ayında Kabil’e giden üst düzey bir AB Komisyonu yetkilisi olan Johannes Luchner, daha önce bu kapsamın suçlu olmayan Afganları da içerebileceğini belirtmişti.
Ocak ayı sonunda Avrupalı milletvekillerine yaptığı açıklamada, “Öncelikli ilgilendiğimiz konu suçluların geri dönüşü, fakat geri dönüş emri bulunan suçlu olmayan Afganların sayısı da giderek artıyor,” demişti.
Başka bir AB kaynağı da şimdi aynı görüşü dile getiriyor. Bu kaynak, salı günü ve toplantı öncesinde EUobserver’a yaptığı açıklamada, görüşmelerin sığınma başvurusunda bulunup reddedilenlerin geri dönüşünü de kapsayacağını belirtti.
Komisyon, günün erken saatlerinde toplantıyla ilgili herhangi bir ayrıntı vermeyi reddetmişti.
Bu da Taliban heyetinin seyahat masraflarını kimin karşıladığı, toplantının nerede yapılacağı, toplantıya kadınların katılıp katılmayacağı ve Taliban’ın AB’nin Afgan vatandaşlarını sınır dışı etmesine yardım etmenin karşılığında ne istediği gibi soruların cevapsız kalmasına neden oldu.
AB ve üye ülkeleri, beş yıl önce yeniden iktidara gelmesinden bu yana Taliban hükümetini tanımıyor.
Brüksel, suç işleyen veya tehlikeli olduğu değerlendirilen sığınma başvurusu reddedilen kişilerin sınır dışı edilmesi için gerekli olduğu gerekçesiyle, Afganistan’ın “fiili yetkilileriyle” sınırlı görüşmeler yapma kararını savundu.
Avrupa Komisyonu’nun bir sözcüsü, Komisyon ve 15 AB üye ülkesinden yetkililerin, ocak ayında Kabil’de düzenlenen bir önceki toplantının devamı niteliğindeki Brüksel toplantısına katıldığını belirtti.
Komisyon sözcüsü, “Komisyon birimleri ve İsveç, bugün Brüksel’de, geri dönüş ve yeniden kabul konularından sorumlu Afganistan’ın fiili yetkililerinin teknik düzeydeki temsilcileriyle birlikte teknik düzeyde bir toplantıya eş başkanlık etti” dedi.
Afganistan Dışişleri Bakanlığı sözcüsü ise gündemin daha geniş olduğunu belirterek, bunun AB’de olası bir konsolosluk varlığını, orada yaşayan Afganlar için konsolosluk hizmetlerinin yeniden başlatılmasını ve “güven oluşturma tedbirlerine duyulan ihtiyacı” içerdiğini söyledi.
Sözcü Abdülkahar Balki, toplantının “yurtdışında ikamet eden Afganların konsolosluk haklarını korumak için olumlu bir ivme yaratma umudu” uyandırdığını da sözlerine ekledi.
Balki’ye hitaben yazılan ve Reuters tarafından incelenen bir Komisyon mektubunda, görüşmelerin “AB’de ikamet hakkı bulunmayan Afgan vatandaşlarının geri dönüşü ve yeniden kabulü” üzerine odaklanacağı belirtildi.
Amerika1 hafta öncePeter Thiel’in gizli cemiyeti: “Dialog”
Görüş2 hafta önceYeni Delhi’den Yükselen Ses: BRICS’in Yeni Dünya Düzeni Manifestosu
Görüş1 hafta önceSavaşın kısa tarihi ve senaryolar – 5
Asya1 hafta önceÇKP, ‘Xi Jinping’in Parti İnşası Üzerine Düşüncesi’ni resmi doktrin ilan etti
Ortadoğu1 hafta önceİran, ABD ile varılan anlaşmanın detaylarını açıkladı
Asya2 hafta önceGüney Kore’de askeri istihbarat teşkilatına tarihi darbe
Görüş2 hafta önceSavaşın kısa tarihi ve senaryolar – 4
Dünya Basını6 gün önceİngiliz iktisatçı Pettifor: Yapay zeka çöküşü kaçınılmaz bir krize yol açacak








