Bizi Takip Edin

Diplomasi

Schiller Enstitüsü forumundan uyarı: İran savaşı nükleer hesaplaşma riski taşıyor

Yayınlanma

Schiller Enstitüsü bünyesindeki Uluslararası Barış Koalisyonu, küresel gerilimin tırmandığı bir dönemde düzenlediği forumda, İran’a yönelik savaşın nükleer bir felaketi tetikleyebileceği ve uluslararası hukuk düzenini tamamen çökertebileceği uyarısında bulundu.

Schiller Enstitüsü’nün Uluslararası Barış Koalisyonu (IPC), cuma günü Güneybatı Asya’da derinleşen çatışmaların gölgesinde 145. haftalık toplantısını gerçekleştirdi. Katılımcılar, İran’ı hedef alan savaşın küresel çapta bir cepheleşmeye yol açabileceği ve uluslararası düzeni istikrarsızlaştırabileceğine dair endişelerini dile getirdi.

“Düşünülemez Olanı Durdurmak İçin Kararlı Olun!” başlıklı çevrimiçi forumun konuşmacıları arasında Schiller Enstitüsü kurucusu Helga Zepp-LaRouche, İran’ın Meksika Büyükelçisi Mohammad Hassan Pasande, eski Guyana Devlet Başkanı Donald Ramotar, Katolik rahibi ve barış aktivisti Harry Bury ile çok sayıda analist ve aktivist yer aldı. Tartışmalar, katılımcıların “son onlarca yılın en tehlikeli krizlerinden biri” olarak nitelediği çatışmanın jeopolitik ve insani sonuçları üzerinde yoğunlaştı.

Etkinliğin moderatörlüğünü üstlenen Schiller Enstitüsü organizatörü Anastasia Battle, oturumu Uluslararası Barış Koalisyonu’nun kuruluş amacını hatırlatarak açtı. Battle, forumun dünyada gerçek barışı tesis etmek amacıyla farklı felsefe, din, milliyet ve kültürlerden insanları bir araya getiren uluslararası bir barış hareketi oluşturmak için kurulduğunu belirtti.

Farklı görüşler arasında diyalog kurulması gerektiğini vurgulayan Battle, “Eğer bunu gerçekten başaracaksak, kendi aramızda bir diyalog süreci yürütmeli, faaliyetlerimizi koordine etmeli ve ‘dost düşmanlarımız’ dahil tüm dostlarımızla birlikte daha yüce bir hakikate ulaşmalıyız” dedi.

“İran’a karşı savaşta üçüncü haftaya giriyoruz”

Stratejik tartışmanın açılışını yapan Zepp-LaRouche, devam eden çatışmaları küresel politikada tehlikeli bir dönüm noktası olarak tanımladı.

“İran’a karşı savaşta şu an üçüncü haftaya giriyoruz” diyen Zepp-LaRouche, yaşananları “kışkırtılmamış bir saldırı savaşı” olarak niteledi.

Zepp-LaRouche’a göre Tahran’da rejim değişikliği hedefi açıkça başarısız oldu: “İran’da rejim değişikliği hedefine ulaşılamadığı ortada. Görünürde bir zafer yok.”

Askeri harekatın başarılı olma ihtimalinin düşük olduğunu önceden bildiren istihbarat değerlendirmelerine dikkat çeken Zepp-LaRouche, “ABD’de 28 Şubat’tan bir hafta önce yayımlanan gizli bir ulusal istihbarat raporunda, geniş çaplı bir saldırının bile İran’da rejim değişikliğine yol açmayacağı belirtilmişti” ifadesini kullandı.

Bu uyarılara rağmen saldırı kararının Washington’daki kilit isimler tarafından zorlandığını kaydeden Zepp-LaRouche; ABD Başkanı Donald Trump’ın Pete Hegseth, Marco Rubio, Steve Witkoff ve Jared Kushner gibi danışmanları tarafından ikna edildiğine dair işaretler verdiğini belirtti.

Rubio’nun saldırıyı “tamamen tuhaf bir mantıkla” kamuoyu önünde savunduğunu ekleyen Zepp-LaRouche, Rubio’nun “İsrail’in İran’a saldırmaya hazırlandığı ve Tahran’ın buna karşılık vereceği, bu nedenle ABD’nin önleyici bir saldırı yapması gerektiği” yönündeki argümanını aktardı.

Zepp-LaRouche, “Peki durum ne? Sonuç olarak tam bir stratejik kargaşanın içindeyiz” dedi.

“Uluslararası hukukun yok sayıldığı bir hukuksuzluğa sürükleniyoruz”

Zepp-LaRouche, çatışmanın uluslararası normlardaki geniş çaplı aşınmayı yansıttığı uyarısında bulundu.

“Bu kesinlikle yeni bir evre” diyen Zepp-LaRouche, devletlerin seçilmiş liderlerinin kaçırılma veya suikast yoluyla hedef alınarak ortadan kaldırılmasını, bir “hukuksuzluk batağına saplanma” işareti olarak değerlendirdi.

Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro’nun kaçırıldığı iddiası ve İran’ın dini liderine yönelik suikast gibi olayların uluslararası hukuk düzeninin çöküşünü simgelediğini ifade eden Zepp-LaRouche, “Uluslararası hukukun resmen yok sayıldığı bir hukuksuzluğa sürükleniyoruz” diye konuştu.

Zepp-LaRouche ayrıca, stratejik bombardımanların hedeflerine ulaşamaması durumunda askeri faaliyetlerin hızla şiddetlenebileceği uyarısında bulundu. Atlantic Council danışmanı Harlan Ullman’ın, tarihte bombardıman yoluyla teslimiyetin yalnızca nükleer silahlarla sağlandığını öne süren makalesine atıf yaptı.

Zepp-LaRouche, “Ullman, stratejik bombardımanın tarih boyunca Hiroşima ve Nagazaki dışında amacına hiç ulaşmadığını yazdı. Dolayısıyla, eğer Trump İran’ı teslim olmaya zorlamak istiyorsa, bu ‘şok ve dehşeti’ ancak nükleer silahlar yaratabilir” dedi.

Bunun sonuçlarının felaket olacağını vurgulayan Zepp-LaRouche, “Bu durum göz açıp kapayıncaya kadar bir şiddet sarmalına yol açabilir. İnsan neslinin tükenme tehlikesi daha önce hiç bu kadar büyük olmamıştı” uyarısında bulundu.

“Bu savaş diplomasiye bir ihanet”

İran’ın Meksika Büyükelçisi Mohammad Hassan Pasande, foruma yaptığı açıklamada, Tahran’ın bu çatışmayı hem yasa dışı hem de haksız bulduğunu belirtti.

Pasande, “28 Şubat’tan bu yana İran, adaletsiz ve eşitsiz bir savaşın kurbanı oldu. Bu savaş pek çok insani sınırı aştı” diye konuştu.

Saldırının müzakereler sürerken gerçekleştiğini kaydeden Pasande, bu durumu “diplomasiye bir ihanet” olarak nitelendirdi ve “İkinci kez müzakerelerin tam ortasında saldırıya uğradık” dedi.

Askeri harekatın İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan uluslararası sistemin temellerini sarstığını savunan Pasande, “Bu durum Birleşmiş Milletler Şartı ile alay etmektir. BM Şartı, anlamsız savaşları önlemek için on milyonlarca insanın ölümünün ardından kaleme alınmıştı” dedi.

Diplomasi ve çok taraflılığın yerini “kaba kuvvet ve gücün” aldığını belirten Pasande, katılımcılara “Çok taraflılığın yerini tek taraflılık aldı” mesajını verdi.

“İran bir direniş kalesi haline geldi”

Pasande, çatışmanın sonucunun küresel güç dengesini şekillendirebileceği uyarısında bulundu.

“Bugün İran bir direniş kalesi haline gelmiştir” diyen Pasande, “Eğer İran da düşerse, dayatmaya ve tek taraflılığa karşı direniş domino taşları gibi yıkılacaktır” ifadesini kullandı.

İran’ın yenilmesi durumunda diğer ülkelerin de benzer baskılarla karşılaşabileceğine dikkat çeken Pasande, “İran’dan sonra sıranın kime geleceği belli değil; Meksika mı yoksa Çin mi?” diye sordu.

Askeri saldırganlık karşısında sessiz kalmanın uluslararası toplumu tehlikeye atacağını savunan Pasande, “Bu saldırganlık karşısında sessiz kalmak, dünya halkları için hayatı daha da zorlaştıracaktır” dedi.

Pasande ayrıca, İran’a karşı yürütülen hasmane algı çalışmalarının hakimiyetini de eleştirerek, “F-35 ve B-2 savaş uçaklarının kurbanı olmadan önce, kurgulanan anlatıların kurbanı olmuştuk” diye konuştu.

“İran Ortadoğu’nun bekası için savaşıyor”

Eski Guyana Devlet Başkanı Donald Ramotar, İran ile dayanışma içinde olduğunu belirterek, ülkenin saldırılar karşısındaki direncini övdü.

Ramotar, “İran halkına, bu kışkırtılmamış saldırı karşısında gösterdikleri kararlılık ve cesarete ne kadar hayran olduğumuzu söylemek isterim” dedi.

General Kasım Süleymani suikastı ve İranlı bilim insanlarının öldürülmesi de dahil olmak üzere İran liderliğine yönelik daha önceki saldırıları hatırlatan Ramotar, “Liderliğine bu kadar sık saldırı düzenlenen başka bir ülke düşünemiyorum” ifadesini kullandı.

Ramotar, daha geniş jeopolitik hedefin Ortadoğu’nun kontrolü olduğunu savundu: “İran, İsrail’in tüm Ortadoğu’yu kontrol etmesinin önündeki ana engel olarak görülüyor. Aynı zamanda ABD’nin bölgedeki kaynakları kontrol etmesinin önündeki temel engel olarak değerlendiriliyor.”

Bu nedenle İran’ın mücadelesinin daha geniş bir anlam taşıdığını belirten Ramotar, “İran sadece kendi bekası için değil, tüm Ortadoğu halklarının mücadelesi için bir savaş veriyor” dedi.

“Barışın karşılığı şiddet değildir”

Katolik rahibi ve uzun süredir barış aktivisti olan Harry Bury, krizi ahlaki ve dini bir çerçeveye oturttu.

Bury, “İran’ın başına gelenler kalbimizi parçalıyor. İsrail ve ABD’nin İran’a saldırması sadece çılgınlık değil, aynı zamanda ahlaksızlıktır” dedi.

Hristiyan öğretilerine dayanarak, askeri gücün barış getiremeyeceği fikrini reddeden Bury, “Barışın cevabı şiddet değildir. Şiddet bir sevgi eylemi değil, bir intikam eylemi olmuştur” şeklinde konuştu.

İsa’nın öğretilerinden alıntı yapan Bury, “Düşmanlarımızı sevmeliyiz. Onları bombalamak, iyilik yapmanın bir yolu değildir” diye ekledi.

Bury, katılımcıları Schiller Enstitüsü tarafından desteklenen ve dini liderleri müdahale etmeye çağıran Papa 14. Leo’ya hitaben yazılmış açık mektubun da dahil olduğu barış girişimine destek vermeye çağırdı.

“Dünya çok taraflılığa dönmeli”

Kapanış konuşmasında Büyükelçi Pasande, dünyanın 20. yüzyılda küresel savaşa yol açan hataları tekrarlama riskiyle karşı karşıya olduğu uyarısında bulundu.

Pasande, “Tek taraflılık güçlendiğinde, Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarından önce neler olduğunu hatırlarız. Nazizm ve faşizm ortaya çıkmış, yaklaşık 80 milyon insan hayatını kaybetmişti” dedi.

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra tesis edilen ilkelerin bugün tehdit altında olduğunu savunan Pasande, “Bugün Birleşmiş Milletler Şartı’na yazılan normlara saygı gösterilmediğini görüyoruz” ifadesini kullandı.

Çatışma sırasında kültürel mirasa ve sivil altyapıya yönelik saldırılarla ilgili endişelerini de dile getiren Pasande, “Siviller neden petrol tesislerine yapılan saldırılar yüzünden zehirli hava solumak zorunda kalsın? Tüm insanlığa ait olan tarihi alanlara neden saldırılıyor?” diye sordu.

Son tahlilde barışın yeniden tesis edilmesinin, uluslararası sistemin işbirliği etrafında yeniden inşasına bağlı olduğunu belirten Pasande, “Bugün dünyada kaybolan şey barıştır. Tanrı bizi çatışma içinde olalım ve birbirimizi öldürelim diye yaratmadı” dedi.

Pasande sözlerini, “Çok taraflılığa dönersek, herkes için daha olumlu ve faydalı bir dünya bulacağız” diyerek noktaladı.

Diplomasi

ABD’nin BM temsilcisi Waltz: İbrahim Anlaşmalarına başka ülkeler de katılmak istiyor

Yayınlanma

ABD’nin Birleşmiş Milletler Büyükelçisi Mike Waltz, İran’ın müzakere masasına dönmesi için “kapının açık” olduğunu belirtti ve İbrahim Anlaşmalarına başka ülkelerin de katılmak istediğini söyledi

Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun yan etkinlikleri kapsamında New York’ta düzenlenen bir “Al-Monitor Live” etkinliğinde konuşan Waltz, yönetimin İran’la olan savaşı ele alış biçimini savundu ve geçen hafta altıncı yıl dönümünü kutlayan İbrahim Anlaşmalarını övdü.

ABD’nin arabuluculuğunda İsrail ile Birleşik Arap Emirlikleri, Fas ve Bahreyn arasında diplomatik ilişkilerin kurulmasını sağlayan anlaşmalar, 15 Eylül 2020 tarihinde Beyaz Saray’da imzalanmıştı.

Al-Monitor danışmanı Andrew Parasiliti’nin, 28 Şubat’ta başlayan bu çatışmada zamanın ABD’nin lehine işlediğine inanıp inanmadığını sorması üzerine Waltz, “Bunun böyle olduğuna inanıyorum,” dedi.

Waltz, “İran’ın müzakere masasına dönmesi için kapı açık,” diye ekledi. Fakat Tahran’ın son zamanlarda müzakerelerin yeniden başlaması için şart olarak ABD yaptırımlarının kaldırılmasını ve tazminat talep ettiğine dair haberleri “fantastik” olarak nitelendirdi.

Waltz, İran para biriminin çöküşünü ve diğer iktisadi baskıları gerekçe göstererek, “İran rejimi 1979’dan bu yana en zayıf noktasında ve giderek zayıflıyor. Müzakerelere geri dönecekler, umarım barışçıl ve diplomatik bir şekilde,” dedi.

İran riyali, bu ayın başlarında gayri resmi piyasada ABD doları karşısında 2,25 milyon gibi rekor bir düşük seviyeye geriledi.

Waltz, Trump yönetiminin Gazze’ye yönelik yaklaşımını, belirli zorluklara odaklanan ve bunların çözümünde doğrudan menfaati olan ülkeleri bir araya getiren “yeni bir tür çok taraflılık” olarak nitelendirdi.

Bu yaklaşımın merkezinde, Trump’ın 20 maddelik Gazze planının uygulanmasını denetleyen Başkan Donald Trump’ın Barış Kurulu yer alıyor.

Bu plan, bölgenin idaresinden sorumlu Filistinli teknokratik komiteyi, yeniden inşa çabalarını ve Uluslararası İstikrar Gücü’nü içeriyor.

Temmuz ayında kurul, planın en zorlu ve çözülmemiş sorunlarından biri olan Hamas ve diğer silahlı grupların silahsızlandırılması ile İsrail’in aşamalı olarak geri çekilmesini hedefleyen bir yol haritası açıkladı.

Fakat bu adımların sıralanması konusunda anlaşmazlık nedeniyle uygulama durma noktasına geldi ve Waltz, İsrail’in 27 Ekim’deki parlamento seçimlerine atıfta bulunarak, İsrail ile görüşmelerin “seçimler sonuçlandıktan sonra ilerleyeceğini” beklediğini söyledi.

Waltz, İbrahim Anlaşmalarına katılmakla ilgilenen “aday üyeler” olduğunu söyledi ama bunların kimler olduğunu belirtmedi.

Ayrıca, bu ayın başlarında büyükelçi değiş tokuşu konusunda anlaşmaya varan İsrail ve Fas’ı övdü.

Bu anlaşma, Fas’ın 2020’de İsrail ile ilişkilerini normalleştirmesinden bu yana irtibat bürosu düzeyinde kalan ikili ilişkileri bir üst seviyeye taşıdı.

Büyükelçi ayrıca, Irak Başbakanı Ali el-Zeydi’nin “İran destekli” milisleri devletin kontrolü altına alma çabasını övdü ve Tahran’ın “zayıflamış devleti”nin bu milislerin etkisini sınırlamak için bir fırsat yarattığını savundu.

Zeydi, 30 Eylül’ü (ABD önderliğindeki koalisyon güçlerinin geri kalanının çekilmesi için son tarih) silahsızlanma çabasıyla ilişkilendirmişti.

Fakat Iraklı yetkililer o zamandan beri milislerin silahlarını teslim etmeleri için sabit bir son tarih olmadığını belirterek, Bağdat’ın hâlâ İran’la ittifak halindeki en güçlü gruplardan bazılarının direnişiyle karşı karşıya olduğunu vurguladılar.

Okumaya Devam Et

Diplomasi

Kanada: Birleşik Krallık bizimle işbirliği yapmalı

Yayınlanma

Kanada Maliye Bakanı François-Philippe Champagne, Birleşik Krallık’ın Kanada ile Avrupa arasında önerilen iktisadi ittifakla “işbirliği yapması” gerektiğini söyledi.

Kanadalı BBC’ye verdiği demeçte, “Burada asıl mesele, geleceğin ittifakını kurmak. Dünya değişti. Amerika değişti. Dolayısıyla bizim de değişmemiz gerekiyor,” dedi.

Champagne, geçen ay bir anlaşmanın bozulmasının ardından Kanada-ABD ticaret savaşına ilişkin samimi bir değerlendirmede bulunarak, ülkenin gümrük vergileri uygulayarak “sanayilerimizi, işçilerimizi ve ülkemizi koruduğunu” söyledi.

Champagne’ın bu açıklamaları, Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen’in, blok için emsalsiz bir adım olan Kanada’ya AB ortak üyeliği için “kapıyı açmayı” önermesinin ardından geldi.

Champagne, von der Leyen’in önerisinin yapılmasından kısa bir süre sonra Kanada Başbakanı Mark Carney’nin Strasbourg’da AB’ye hitap etmek üzere yaptığı ziyaretin amacının “geleceğin ittifakını kurmak” olduğunu söyledi.

İngiltere Merkez Bankası’nın eski başkanı olan Carney, daha önce iktisadi büyüme, dayanıklılık ve güvenlik konularında birlikte çalışan “orta güçler” ittifakından bahsetmişti.

Champagne de Birleşik Krallık ve Kanada’nın ortak değerlere sahip olduğunu belirtti:

“Ortaklığa farklı bir bakış açısıyla yaklaşmamız gerekiyor ve harika olan şey şu ki, Kanada’ya –ve bence Birleşik Krallık’a da– baktığımızda aynı değerleri paylaştığımızı görüyoruz. Dünya görüşümüz açısından birbirimizle büyük ölçüde uyumluyuz. Neden bir araya gelmiyoruz? Bağımsız ve egemeniz ama birlikte daha güçlüyüz.”

İngiltere geçen yıl Haziran ayında ABD ile bir ticaret anlaşmasını yeniden müzakere etse de, son haftalarda Falkland Adaları ve İrlanda’nın birleşmesi konusunda başkanın söylemlerinde yaşanan bazı değişikliklerin ardından, Kanada-AB arasındaki yeni ittifak, İngiltere’nin Brexit sonrası Avrupa’daki konumunun yanı sıra ABD’ye karşı tutumuna dair de soru işaretleri yaratıyor.

Carney, geçen hafta Liverpool’da Başbakan Andy Burnham ile bir araya gelirken, Champagne ise cuma günü Şansölye John Healey ile birlikte Dublin’de düzenlenen AB maliye bakanları toplantısına katıldı.

AB ile Kanada arasında daha yakın bağlar kurulmasına yönelik gelişen görüşmeler, Ottawa’nın ABD ile tırmanan bir ticaret savaşının ortasında kalmış olmasıyla eşzamanlı olarak gerçekleşiyor.

Her iki taraf da Ağustos ayında görüşmelerin son anda kesilmesinin ardından karşılıklı gümrük vergileri uyguluyor.

Trump ayrıca, ortak üyelik planının ABD’ye karşı “düşmanca” olduğu ortaya çıkarsa AB’ye daha fazla gümrük vergisi uygulayacağı tehdidinde bulunmuş, bu fikri gülünç olarak nitelendirmiş ve Kanada’yı “berbat bir ticaret ortağı” olarak tanımlamıştı.

Champagne, ticaret savaşının Kanada tarafından seçilen bir çatışma olmadığını söyledi:

“Buna karşılık verdik çünkü bir noktada ‘yeter artık’ demek zorundasınız. Kimse iktisadi egemenliğimizi ihlal edemez… dünya bunu fark etti.”

Bakan, Kanada’nın “ölçülü, hedefli ve stratejik… dolar-karşılığı-dolar, gümrük vergisi-karşılığı-gümrük vergisi“ yanıtının ardından gerginliğin tırmanmasını istemediğini ve ülkenin güney komşusuyla ”doğru zamanda yeniden ilişki kuracağını“ belirtti.

Bakan, etkilenen sektörlere ”ne kadar sürerse sürsün ve ne gerekiyorsa“ destek verileceğini de ekledi.

Champagne, Kanada’nın güçlü mali durumunun ülkenin dayanıklılığını desteklediğini ve ABD ile yaşanan anlaşmazlığın çeşitlendirme için ”altın bir fırsat” sunduğunu savundu.

Geçen yıl, seçilmesinin ardından Carney, Ottawa’daki Kanada Parlamentosu’nun açılışını yapmak üzere Kral Charles’ı davet etmişti.

Bu hamle, Kanada’nın ABD’nin bir parçası olabileceği yönündeki Trump’ın tekrarlanan önerisine bir ret olarak değerlendirilmişti.

AB’nin Kanada için “ortak üyelik” müzakereleri yapma teklifinin ayrıntıları henüz resmileştirilmedi.

Champagne, bunun “büyük fırsatlar sunan bir an” olduğunu ve Kanada ile AB arasındaki mevcut ilişkileri güçlendireceğini söyledi.

Carney geçen hafta, Kanada’nın AB’nin üniversite, bilimsel araştırma, yapay zeka ve savunma fon programlarına katılımının yanı sıra, genç Kanadalı ve Avrupalıların “okyanusu aşıp eğitim görebilme ve yaşayabilme” imkânına da dikkat çekti.

Carney, Kanada’nın kritik öneme sahip mineraller ve gaz tedarik edebileceğini ve Avrupa’nın ileri teknolojilerine erişim arayışında olacağını belirtti.

Okumaya Devam Et

Diplomasi

ABD ile Danimarka arasında Grönland anlaşması

Yayınlanma

ABD, Danimarka ve Grönland, Kuzey Kutbu’ndaki Ada’nın güvenliğini ABD’nin istediği şekilde düzenleyecek bir anlaşmaya vardı.

Anlaşma, ABD’nin Grönland’da önemli bir askeri varlık kurmasına izin verirken, Washington’un “rakiplerinin” adada kendi üslerini kurmasını yasaklıyor.

Anlaşmanın önümüzdeki hafta yapılacak BM Genel Kurulu sırasında imzalanması bekleniyor.

Anlaşmanın temel ayrıntıları, Danimarka’nın özerk bölgesi olan Grönland’daki ABD askeri varlığının boyutu ve dış politika ile kaynaklar üzerinde Washington’a herhangi bir resmi yetki devredilip devredilmeyeceği dahil olmak üzere, kamuoyuna açıklanmadı.

ABD, Grönland anlaşması ile ne alacak?

Trump, sosyal medyada yaptığı açıklamada, anlaşma kapsamında “Amerika Birleşik Devletleri’nin, Grönland’ın ve Amerika Birleşik Devletleri’nin güvenliğini sağlamak ve savunmak için Grönland’da gerekli olan her şeyi SÜREKLİ olarak yapma yetkisine sahip olacağını” belirtti.

Ayrıca, anlaşmanın ABD’ye “Grönland’daki güvenlik ve diğer tüm ihtiyaçlar üzerinde kalıcı kontrol” sağlayacağını da ekledi.

1950’lerde, ABD ile Sovyetler Birliği arasında yaşanabilecek bir nükleer çatışmada yok olma korkusu nedeniyle uzun menzilli nükleer bombardıman uçaklarının ve erken uyarı sistemlerinin Grönland’da konuşlandırılması gerektiğinden, adada önemli bir ABD askeri varlığı bulunmaktaydı.

ABD, füzeleri izlemek amacıyla adadaki Pituffik uzay üssünde hâlâ sınırlı bir askeri varlığını sürdürüyor.

Danimarka cumartesi günü yaptığı açıklamada, Arktik adasındaki ABD askeri varlığının önemli ölçüde genişletilmesine olanak tanıyacak ve Trump yönetimi ile şekillenmekte olan bir anlaşmanın Grönland üzerindeki egemenliğini tehlikeye atmayacağını belirtti.

Danimarka, Grönland’da ABD’ye karşı savaş planları yapmış

Danimarka ve Grönland liderleri, anlaşmanın Grönland’ın kendi kaderini tayin hakkına ve Danimarka Krallığı’nın egemenliğine saygı göstereceği konusunda halklarını rahatlatmaya çalıştılar.

Danimarka Dışişleri Bakanı Lars Lokke Rasmussen, “Umarız bu belirsizlik dönemi, (Danimarka) Krallığı’nın kırmızı çizgilerine saygı gösterirken, Arktik ve Kuzey Atlantik’teki güvenliği ve dolayısıyla NATO ve Avrupa içindeki ortak güvenliğimizi güçlendirecek bağlayıcı bir anlaşmaya yol açacak,” dedi.

Grönland Başbakanı Jens-Frederik Nielsen ise önerilen anlaşmanın “Krallığımızın egemenliğini ve toprak bütünlüğünü ile Grönland halkının kendi kaderini tayin hakkını tanıdığını” belirtti.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English