Bizi Takip Edin

Diplomasi

Schiller Enstitüsü forumundan uyarı: İran savaşı nükleer hesaplaşma riski taşıyor

Yayınlanma

Schiller Enstitüsü bünyesindeki Uluslararası Barış Koalisyonu, küresel gerilimin tırmandığı bir dönemde düzenlediği forumda, İran’a yönelik savaşın nükleer bir felaketi tetikleyebileceği ve uluslararası hukuk düzenini tamamen çökertebileceği uyarısında bulundu.

Schiller Enstitüsü’nün Uluslararası Barış Koalisyonu (IPC), cuma günü Güneybatı Asya’da derinleşen çatışmaların gölgesinde 145. haftalık toplantısını gerçekleştirdi. Katılımcılar, İran’ı hedef alan savaşın küresel çapta bir cepheleşmeye yol açabileceği ve uluslararası düzeni istikrarsızlaştırabileceğine dair endişelerini dile getirdi.

“Düşünülemez Olanı Durdurmak İçin Kararlı Olun!” başlıklı çevrimiçi forumun konuşmacıları arasında Schiller Enstitüsü kurucusu Helga Zepp-LaRouche, İran’ın Meksika Büyükelçisi Mohammad Hassan Pasande, eski Guyana Devlet Başkanı Donald Ramotar, Katolik rahibi ve barış aktivisti Harry Bury ile çok sayıda analist ve aktivist yer aldı. Tartışmalar, katılımcıların “son onlarca yılın en tehlikeli krizlerinden biri” olarak nitelediği çatışmanın jeopolitik ve insani sonuçları üzerinde yoğunlaştı.

Etkinliğin moderatörlüğünü üstlenen Schiller Enstitüsü organizatörü Anastasia Battle, oturumu Uluslararası Barış Koalisyonu’nun kuruluş amacını hatırlatarak açtı. Battle, forumun dünyada gerçek barışı tesis etmek amacıyla farklı felsefe, din, milliyet ve kültürlerden insanları bir araya getiren uluslararası bir barış hareketi oluşturmak için kurulduğunu belirtti.

Farklı görüşler arasında diyalog kurulması gerektiğini vurgulayan Battle, “Eğer bunu gerçekten başaracaksak, kendi aramızda bir diyalog süreci yürütmeli, faaliyetlerimizi koordine etmeli ve ‘dost düşmanlarımız’ dahil tüm dostlarımızla birlikte daha yüce bir hakikate ulaşmalıyız” dedi.

“İran’a karşı savaşta üçüncü haftaya giriyoruz”

Stratejik tartışmanın açılışını yapan Zepp-LaRouche, devam eden çatışmaları küresel politikada tehlikeli bir dönüm noktası olarak tanımladı.

“İran’a karşı savaşta şu an üçüncü haftaya giriyoruz” diyen Zepp-LaRouche, yaşananları “kışkırtılmamış bir saldırı savaşı” olarak niteledi.

Zepp-LaRouche’a göre Tahran’da rejim değişikliği hedefi açıkça başarısız oldu: “İran’da rejim değişikliği hedefine ulaşılamadığı ortada. Görünürde bir zafer yok.”

Askeri harekatın başarılı olma ihtimalinin düşük olduğunu önceden bildiren istihbarat değerlendirmelerine dikkat çeken Zepp-LaRouche, “ABD’de 28 Şubat’tan bir hafta önce yayımlanan gizli bir ulusal istihbarat raporunda, geniş çaplı bir saldırının bile İran’da rejim değişikliğine yol açmayacağı belirtilmişti” ifadesini kullandı.

Bu uyarılara rağmen saldırı kararının Washington’daki kilit isimler tarafından zorlandığını kaydeden Zepp-LaRouche; ABD Başkanı Donald Trump’ın Pete Hegseth, Marco Rubio, Steve Witkoff ve Jared Kushner gibi danışmanları tarafından ikna edildiğine dair işaretler verdiğini belirtti.

Rubio’nun saldırıyı “tamamen tuhaf bir mantıkla” kamuoyu önünde savunduğunu ekleyen Zepp-LaRouche, Rubio’nun “İsrail’in İran’a saldırmaya hazırlandığı ve Tahran’ın buna karşılık vereceği, bu nedenle ABD’nin önleyici bir saldırı yapması gerektiği” yönündeki argümanını aktardı.

Zepp-LaRouche, “Peki durum ne? Sonuç olarak tam bir stratejik kargaşanın içindeyiz” dedi.

“Uluslararası hukukun yok sayıldığı bir hukuksuzluğa sürükleniyoruz”

Zepp-LaRouche, çatışmanın uluslararası normlardaki geniş çaplı aşınmayı yansıttığı uyarısında bulundu.

“Bu kesinlikle yeni bir evre” diyen Zepp-LaRouche, devletlerin seçilmiş liderlerinin kaçırılma veya suikast yoluyla hedef alınarak ortadan kaldırılmasını, bir “hukuksuzluk batağına saplanma” işareti olarak değerlendirdi.

Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro’nun kaçırıldığı iddiası ve İran’ın dini liderine yönelik suikast gibi olayların uluslararası hukuk düzeninin çöküşünü simgelediğini ifade eden Zepp-LaRouche, “Uluslararası hukukun resmen yok sayıldığı bir hukuksuzluğa sürükleniyoruz” diye konuştu.

Zepp-LaRouche ayrıca, stratejik bombardımanların hedeflerine ulaşamaması durumunda askeri faaliyetlerin hızla şiddetlenebileceği uyarısında bulundu. Atlantic Council danışmanı Harlan Ullman’ın, tarihte bombardıman yoluyla teslimiyetin yalnızca nükleer silahlarla sağlandığını öne süren makalesine atıf yaptı.

Zepp-LaRouche, “Ullman, stratejik bombardımanın tarih boyunca Hiroşima ve Nagazaki dışında amacına hiç ulaşmadığını yazdı. Dolayısıyla, eğer Trump İran’ı teslim olmaya zorlamak istiyorsa, bu ‘şok ve dehşeti’ ancak nükleer silahlar yaratabilir” dedi.

Bunun sonuçlarının felaket olacağını vurgulayan Zepp-LaRouche, “Bu durum göz açıp kapayıncaya kadar bir şiddet sarmalına yol açabilir. İnsan neslinin tükenme tehlikesi daha önce hiç bu kadar büyük olmamıştı” uyarısında bulundu.

“Bu savaş diplomasiye bir ihanet”

İran’ın Meksika Büyükelçisi Mohammad Hassan Pasande, foruma yaptığı açıklamada, Tahran’ın bu çatışmayı hem yasa dışı hem de haksız bulduğunu belirtti.

Pasande, “28 Şubat’tan bu yana İran, adaletsiz ve eşitsiz bir savaşın kurbanı oldu. Bu savaş pek çok insani sınırı aştı” diye konuştu.

Saldırının müzakereler sürerken gerçekleştiğini kaydeden Pasande, bu durumu “diplomasiye bir ihanet” olarak nitelendirdi ve “İkinci kez müzakerelerin tam ortasında saldırıya uğradık” dedi.

Askeri harekatın İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan uluslararası sistemin temellerini sarstığını savunan Pasande, “Bu durum Birleşmiş Milletler Şartı ile alay etmektir. BM Şartı, anlamsız savaşları önlemek için on milyonlarca insanın ölümünün ardından kaleme alınmıştı” dedi.

Diplomasi ve çok taraflılığın yerini “kaba kuvvet ve gücün” aldığını belirten Pasande, katılımcılara “Çok taraflılığın yerini tek taraflılık aldı” mesajını verdi.

“İran bir direniş kalesi haline geldi”

Pasande, çatışmanın sonucunun küresel güç dengesini şekillendirebileceği uyarısında bulundu.

“Bugün İran bir direniş kalesi haline gelmiştir” diyen Pasande, “Eğer İran da düşerse, dayatmaya ve tek taraflılığa karşı direniş domino taşları gibi yıkılacaktır” ifadesini kullandı.

İran’ın yenilmesi durumunda diğer ülkelerin de benzer baskılarla karşılaşabileceğine dikkat çeken Pasande, “İran’dan sonra sıranın kime geleceği belli değil; Meksika mı yoksa Çin mi?” diye sordu.

Askeri saldırganlık karşısında sessiz kalmanın uluslararası toplumu tehlikeye atacağını savunan Pasande, “Bu saldırganlık karşısında sessiz kalmak, dünya halkları için hayatı daha da zorlaştıracaktır” dedi.

Pasande ayrıca, İran’a karşı yürütülen hasmane algı çalışmalarının hakimiyetini de eleştirerek, “F-35 ve B-2 savaş uçaklarının kurbanı olmadan önce, kurgulanan anlatıların kurbanı olmuştuk” diye konuştu.

“İran Ortadoğu’nun bekası için savaşıyor”

Eski Guyana Devlet Başkanı Donald Ramotar, İran ile dayanışma içinde olduğunu belirterek, ülkenin saldırılar karşısındaki direncini övdü.

Ramotar, “İran halkına, bu kışkırtılmamış saldırı karşısında gösterdikleri kararlılık ve cesarete ne kadar hayran olduğumuzu söylemek isterim” dedi.

General Kasım Süleymani suikastı ve İranlı bilim insanlarının öldürülmesi de dahil olmak üzere İran liderliğine yönelik daha önceki saldırıları hatırlatan Ramotar, “Liderliğine bu kadar sık saldırı düzenlenen başka bir ülke düşünemiyorum” ifadesini kullandı.

Ramotar, daha geniş jeopolitik hedefin Ortadoğu’nun kontrolü olduğunu savundu: “İran, İsrail’in tüm Ortadoğu’yu kontrol etmesinin önündeki ana engel olarak görülüyor. Aynı zamanda ABD’nin bölgedeki kaynakları kontrol etmesinin önündeki temel engel olarak değerlendiriliyor.”

Bu nedenle İran’ın mücadelesinin daha geniş bir anlam taşıdığını belirten Ramotar, “İran sadece kendi bekası için değil, tüm Ortadoğu halklarının mücadelesi için bir savaş veriyor” dedi.

“Barışın karşılığı şiddet değildir”

Katolik rahibi ve uzun süredir barış aktivisti olan Harry Bury, krizi ahlaki ve dini bir çerçeveye oturttu.

Bury, “İran’ın başına gelenler kalbimizi parçalıyor. İsrail ve ABD’nin İran’a saldırması sadece çılgınlık değil, aynı zamanda ahlaksızlıktır” dedi.

Hristiyan öğretilerine dayanarak, askeri gücün barış getiremeyeceği fikrini reddeden Bury, “Barışın cevabı şiddet değildir. Şiddet bir sevgi eylemi değil, bir intikam eylemi olmuştur” şeklinde konuştu.

İsa’nın öğretilerinden alıntı yapan Bury, “Düşmanlarımızı sevmeliyiz. Onları bombalamak, iyilik yapmanın bir yolu değildir” diye ekledi.

Bury, katılımcıları Schiller Enstitüsü tarafından desteklenen ve dini liderleri müdahale etmeye çağıran Papa 14. Leo’ya hitaben yazılmış açık mektubun da dahil olduğu barış girişimine destek vermeye çağırdı.

“Dünya çok taraflılığa dönmeli”

Kapanış konuşmasında Büyükelçi Pasande, dünyanın 20. yüzyılda küresel savaşa yol açan hataları tekrarlama riskiyle karşı karşıya olduğu uyarısında bulundu.

Pasande, “Tek taraflılık güçlendiğinde, Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarından önce neler olduğunu hatırlarız. Nazizm ve faşizm ortaya çıkmış, yaklaşık 80 milyon insan hayatını kaybetmişti” dedi.

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra tesis edilen ilkelerin bugün tehdit altında olduğunu savunan Pasande, “Bugün Birleşmiş Milletler Şartı’na yazılan normlara saygı gösterilmediğini görüyoruz” ifadesini kullandı.

Çatışma sırasında kültürel mirasa ve sivil altyapıya yönelik saldırılarla ilgili endişelerini de dile getiren Pasande, “Siviller neden petrol tesislerine yapılan saldırılar yüzünden zehirli hava solumak zorunda kalsın? Tüm insanlığa ait olan tarihi alanlara neden saldırılıyor?” diye sordu.

Son tahlilde barışın yeniden tesis edilmesinin, uluslararası sistemin işbirliği etrafında yeniden inşasına bağlı olduğunu belirten Pasande, “Bugün dünyada kaybolan şey barıştır. Tanrı bizi çatışma içinde olalım ve birbirimizi öldürelim diye yaratmadı” dedi.

Pasande sözlerini, “Çok taraflılığa dönersek, herkes için daha olumlu ve faydalı bir dünya bulacağız” diyerek noktaladı.

Diplomasi

Axios: ABD Ukrayna’yı istihbarat akışını kesmekle tehdit etti

Yayınlanma

Axios haber sitesi, Kiev’in Rus rafinerilerine saldırıları durdurmaması halinde ABD’li yetkililerin Ukrayna’ya istihbarat akışını kesme uyarısında bulunduğunu aktardı. Trump yönetimi artan benzin fiyatları nedeniyle Ukrayna’dan tek taraflı adım beklerken, Washington ile Moskova arasında küresel pazarlara milyonlarca tonluk Rus motorini sevkiyatı yapılması konusunda uzlaşmaya varıldı.

ABD yönetiminden temsilcilerin, Ukrayna’nın Rusya’daki petrol rafinerilerine yönelik insansız hava aracı saldırılarını durdurmaması ve ABD Başkanı Donald Trump’ın bu yöndeki taleplerine uymaması halinde Kiev yönetimine istihbarat paylaşımını kesme tehdidinde bulunduğu iddia edildi.

Amerikan haber sitesi Axios’un Ukraynalı bir yetkiliye dayandırdığı haberine göre söz konusu uyarı, Florida eyaletinin Miami kentinde gerçekleştirilen müzakereler sırasında iletildi.

Ukraynalı yetkili, görüşmelerin ABD Başkanı’nın Özel Temsilcisi Steve Witkoff ve Donald Trump’ın damadı Jared Kushner ile yapıldığını aktardı.

Ukraynalı muhataplarıyla bir araya gelen Witkoff ve Kushner’ın, Kiev yönetiminin Washington’dan gelen talepleri dikkate almaması durumunda Trump’ın Ukrayna’ya sağlanan istihbarat akışını tamamen durdurabileceğini açıkça dile getirdiği öne sürüldü.

Amerikalı bir yetkili ise haberde yer alan bu iddiaları reddetti.

Amerikalı kaynak, müzakerelerde herhangi bir şantaj ya da doğrudan tehdit yöneltilmediğini, Washington yönetiminin silah ve bilgi desteği sağlayan güvenilir bir ortak kalmaya devam ettiğini Ukrayna tarafına yalnızca hatırlattıklarını savundu.

Trump benzin fiyatlarındaki artıştan endişe duyuyor

Axios’a konuşan kaynak, Trump’ın Ukrayna’dan Rus rafinerilerine yönelik hava saldırılarını tek taraflı şekilde derhal sonlandırmasını talep ettiğini belirtti.

Habere göre Beyaz Saray yönetimi, Rusya’daki petrol işleme tesislerinin vurulmasının küresel petrol arzını olumsuz etkileyerek doğrudan ABD iç pazarındaki benzin fiyatlarının tırmanmasına yol açtığını değerlendiriyor.

Bununla birlikte ABD Başkanı Trump’ın, Ukrayna’nın Rus rafinerilerine dönük saldırıları ile Rus ordusunun Ukrayna enerji altyapısına yönelik kapsamlı taarruzlarını eşdeğer görmediği de kaydedildi.

Bu temasların hemen öncesinde ABD Başkanı Trump, Rus mevkidaşı Vladimir Putin ile “son derece başarılı müzakereler” gerçekleştirdiklerini ve Rus dizel yakıtının küresel piyasalara yeniden sevkiyatı hususunda anlaşmaya vardıklarını açıklamıştı.

Trump, Truth Social platformundaki resmi hesabından yaptığı paylaşımda, varılan mutabakatın ayrıntılarına ilişkin şu ifadeleri kullandı:

“Rusya derhal Amerikan ve dünya pazarına 300 bin tondan fazla dizel yakıtı sevk edecek. Kasım ayı içinde 500 bin ton daha gönderilecek ve bunun hemen peşinden de 1 milyon tonluk sevkiyat yapılacak. Ayrıca rafinerilerinin durumuna bağlı olarak Rusya, kısa süre içinde 3 milyon ton dizel yakıtı sağlayacak.”

Zelenskiy yaptırımların gevşetilmesini zayıflık olarak niteledi

Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy ise Washington ile Moskova arasındaki dizel sevkiyatı anlaşmasına ve ABD’nin Rusya’ya yönelik yaptırımları geçici olarak askıya alma kararına sert tepki gösterdi.

Axios’a verdiği mülakatta ABD’nin attığı bu adımı “haksız ve dürüstlükten uzak” olarak tanımlayan Zelenskiy, kararın Ukrayna’nın mücadelesini zedelediğini söyledi.

Zelenskiy, kendi Telegram kanalından yayımladığı açıklamada da çatışmaların yoğunluğunun azaltılması yönünde somut bir anlaşmaya varılmadan Rusya üzerindeki yaptırım baskısının hafifletilmesine kesin biçimde karşı çıktı. Ukrayna lideri, böylesi bir tavizi “açık bir zayıflık” olarak değerlendirdi.

ABD Başkanı Donald Trump ise Zelenskiy’nin bu eleştirilerine yalnızca “tamam” (ok) yanıtını vermekle yetindi.

Trump ayrıca çatışmaların çözüm sürecine ilişkin değerlendirmesinde, Ukrayna’daki çatışmaların çözüme kavuşturulmasında “baş döndürücü bir hız” yakalandığını ve krizin sonuna yaklaşıldığını ileri sürdü.

Buna karşılık ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio sahadaki vaziyeti bir “çıkmaz” olarak niteleyerek, bu kilitlenmeden yalnızca diplomatik müzakereler veya yeni bir askeri tırmanış yoluyla çıkılabileceğine işaret etti.

Moskova dizel ihracat kısıtlamasını gevşetmeye hazırlanıyor

Rusya’da büyük petrol şirketleri, petrol depolama tesisleri ve bağımsız tüccarlar dahil olmak üzere tüm ihracatçılar için geçerli olan motorin yurt dışı çıkış yasağının ekim ayı sonuna kadar sürmesi öngörülüyordu.

Rus medya kuruluşu RBK’ya konuşan konuya yakın bir kaynak, Rusya Enerji Bakanlığının 8 Ekim itibarıyla dizel yakıt ihracatına getirilen kısıtlamaların gevşetilmesini öngören bir kararname taslağı hazırlayarak hükümete sunduğunu aktardı.

Öte yandan Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, ağustos ayı içinde yaptığı değerlendirmede Ukrayna enerji altyapısına yönelik düzenlenen hava saldırılarını “etkili ve zamanında adımlar” olarak savunmuştu.

Putin, bu saldırıların askeri teçhizat ve mühimmat sevkiyatını güçleştirdiğini, Ukrayna birliklerinin cephedeki rotasyonunu aksattığını ve askeri-sanayi tesislerinin işleyişini sekteye uğratarak Rus ordusunun sahadaki operasyonel görevlerini yerine getirmesine doğrudan katkı sağladığını ifade etmişti. Moskova yönetimi ayrıca Kiev’e yapılan her türlü yabancı askeri yardımı kınamayı sürdürüyor.

Okumaya Devam Et

Diplomasi

Prof. Abdullah Baabood: Körfez kendi güvenliğini yeniden düşünmeli

Yayınlanma

Editörün notu: 26 Eylül’de İstanbul’da düzenlenen East-West Forum’da konuşan Prof. Abdullah Baabood, Ortadoğu’daki savaşların ve yıkımın bölge halklarına yüklediği ağır bedeli ele aldı. İran’a yönelik saldırının, Amerikan güvenlik şemsiyesi altında bulunan Körfez ülkelerini de tehlikeye attığını kaydeden Baabood, Hürmüz Boğazı’nın kapanmasının petrol ve doğal gaz ticaretini, ithalatı ve bölge ekonomilerini olumsuz etkilediğini belirtti. ABD’yle ilişkilerin ve bölgedeki Amerikan askeri varlığının geleceğinin artık daha fazla sorgulandığını söyleyen Baabood, bölge ülkelerinin kendi güvenliklerini dış başkentlerin kararlarına bırakmak yerine ortak bir anlayışla şekillendirmesi gerektiğini vurguladı.


Öncelikle herkese iyi günler. Umarım hâlâ uyanıksınızdır.

Teşekkürler Pascal. Nazik davetleri için Tunç’a ve Harici’ye de teşekkür ederim.

Son konuşmacı olmak her zaman güzeldir. Çünkü farklı panellerde duyduğunuz bütün iyi fikirleri yeniden kullanabilirsiniz. Ama sizi bundan kurtarıp oldukça farklı şeyler söyleyeceğim.

Aslında başka bir konu hakkında konuşacağımı düşünmüştüm. Şimdi fikrimi değiştirdim, çünkü değinmek istediğim bazı konulara zaten değinildi.

Size bölgeden gelen birinin düşüncelerini aktarayım. Waseda University’den geldiğim yazıyor olsa da, ki orası Japonya’da, ikimiz de aynı üniversitede çalıştık, ben hâlâ oradayım, aslen Ummanlıyım. Bu yüzden orada Maskat yazıyor.

Bugün Orta Doğu’ya baktığınızda, İngilizlerin çekilmesinden bu yana, hatta öncesinden beri ne görüyorsunuz? Çatışma, yıkım, on yıllardır süren savaşlar.

Bunun daha ne kadar süreceğini kendimize soruyoruz. Çevremize baktığımızda harap olmuş devletler görüyoruz. İnsanlar neredeyse her gün öldürülüyor.

Yalnızca Filistin’de değil. O ayrı bir mesele ve daha önce söz edildi. Lübnan’a bakın, Suriye’ye bakın, Libya’ya, Sudan’a, Somali’ye, Yemen’e, Irak’a bakın.

Bir keresinde bir diplomatla konuşuyordum. Şöyle dedim: “Bütün bunlar yaşanıyor. Bu bir komplo teorisi olabilir mi? Ben komploya inanmıyorum.”

Şöyle dedi: “Komplo değilse nedir? Bütün bunları nasıl açıklarsın?”

Hâlâ bir anlam veremiyorum. Belki siz verebiliyorsunuzdur.

Bölgede geriye kalan istikrarlı, güvenli birkaç ülke, Amerika’nın şemsiyesi altında olduğu söylenen, petrol ve doğal gaz sayesinde refah içindeki Körfez ülkeleriydi.

Peki ne oldu? Başkan Trump, komşu bir ülkeye hukuka aykırı biçimde saldırmaya karar verdi. İran’ın bölgedeki Amerikan varlığına misilleme yapacağını gayet iyi biliyordu.

Bu ne demek? Bölgemizdeki ülkelerimizin İran’ın saldırısına uğrayacağı demek. Elbette altyapımızın bir kısmı da öyle.

Üstelik Hürmüz Boğazı artık kapalı. Açıktı, şimdi kapalı. Belki Umman dışında bütün Körfez ülkeleri, petrol ve doğal gaz ihracatında ve ithalatlarında Hürmüz Boğazı’na bağımlı.

Şimdi ekonomileri zarar görüyor. Altı, yedi ay oldu. Bunun daha ne kadar süreceğini bilmiyoruz. Bölge, birilerinin kararı yüzünden çok ağır bir bedel ödüyor.

Tel Aviv’de biri, Washington’da biri, bunu yapmak istediklerine karar verdi. Nedenini bile anlamıyoruz.

Mesele nükleer programsa, bu zaten çok önceden Kapsamlı Ortak Eylem Planı (KOEP) kapsamında çözülmüştü. Ayrıca İran her zaman nükleer silah ve bomba yapmak için asla zenginleştirme yapmayacağını söyledi.

Üstelik savaştan önce de Umman Dışişleri Bakanı, İranlılar ve Amerikalılarla müzakere yürütüyordu. İranlılar, Başkan Trump’ın istediği neredeyse her şeyi kabul etmişti.

Bu yüzden Umman Dışişleri Bakanı televizyona çıkıp şaşırdığını söyledi. Müzakereler hâlâ sürerken savaş kararının çoktan alınmış olmasına şaşırmıştı.

Bölgenin gözünden bakınca şöyle düşünüyoruz: Peki, her yeri harap ettiniz. Çevremizdeki bütün bölge harap oldu, şimdi de biz. Üstelik biz müttefikiz. ABD’nin şemsiyesi altındayız.

İhtiyacınız olan bütün desteği size verdik. Petrol ve doğal gaz almanızı sağladık. Küresel ekonominin ihtiyaç duyduğu enerjiyi alıp iyi işlemesini sağladık.

Petrol ve doğal gaz gelirlerini ekonominize, teknolojinize, teknik bilginize ve silahlarınıza yatırdık. Bunun karşılığını da böyle alıyoruz.

Bence artık ABD’yle ilişkilerin geleceğine dair pek çok soru gündeme geldi. Bölgedeki Amerikan üsleri ve Amerikan varlığı bakımından da ilişkilerin geleceği sorgulanıyor.

Bence Amerika bu durumda kendi ayağına kurşun sıktı. Belki de bundan biraz daha fazlasını yaptı.

Halkta büyük bir öfke var. Yalnızca tanık oldukları, Gazze konusunda İsrail’e verilen koşulsuz destek, katliamlar ve soykırım yüzünden değil; şimdi yaşananlar yüzünden de.

Bu yüzden pek çok sorunun gündeme geleceğini düşünüyorum. Bence bu çatışma, küresel düzeyde yaşanan değişimi daha da hızlandıracak.

Son olarak şunu söyleyeyim: Bence bölge artık alışılmış kalıpların dışında düşünmeye, ABD’nin ya da başka ülkelerin güvenlik şemsiyelerine bel bağlamanın ötesine geçmeye başlamalı.

Bölgenin kendi güvenliğini düşünmesinin zamanı geldi. Güvenliğine Washington’da, Londra’da ya da başka bir yerde karar verilmesi gerekmiyor. Bölge içinde, bölge ülkelerinin iş birliğiyle karar verilmeli.

Bölgede güvenliği ve istikrarı desteklemeye yardımcı olabilecek birçok ülke var. Bu, Amerikalılara veda etmek anlamına gelmiyor. Her zaman müttefik kalacaklar. Ama Çin’le, Rusya’yla, Hindistan’la ve diğer güçlerle ilişkilerimizi de çeşitlendirmemiz gerektiğini düşünüyorum.

Elbette Türkiye burada çok önemli bir rol oynuyor. Pakistan da öyle.

Bence güvenliği, istikrarı ve ekonomik kalkınmayı sağlayacak, bölgemizin güvenliği için yabancı güçlere bağımlılığımızı azaltacak bir bölgesel mekanizmaya ihtiyacımız var.

Çok teşekkürler.

Okumaya Devam Et

Diplomasi

ABD’li gazeteci Andrew Day: Ülkemizde savaş karşıtlığı güçleniyor

Yayınlanma

Editörün notu: 26 Eylül’de İstanbul’da düzenlenen East-West Forum’da konuşan The American Conservative dergisinin kıdemli editörü Andrew Day, bölgesel vekâlet savaşlarını ABD’nin iç siyaseti ve dış politika anlayışı üzerinden değerlendirdi. American Conservative’in savaş karşıtı kuruluş çizgisini hatırlatarak muhafazakâr çevrelerde dış müdahalelere itirazın artık daha güçlü kabul gördüğünü belirten Day, Amerikan kamuoyunun, özellikle ABD-İsrail ilişkileri ve İran Savaşı konusunda hızla değiştiğini kaydetti. Day, İran’a karşı savaşı gereksiz bir saldırı savaşı olarak niteledi ve bunun ABD’nin göreli gerileyişini, silah stoklarının azalmasını ve liberal düzenin çözülmesini hızlandırdığını söyledi.


Herkese merhaba.

Bölgesel vekâlet savaşlarını konuşmamız bekleniyor. Ülkem ABD, bu savaşların hepsinden büyük ölçüde sorumlu göründüğü için ABD’deki iç siyasi durum hakkında birkaç şey söyleyeceğim. Umarım bu, jeopolitik duruma ışık tutar.

Bu jeopolitik durum elbette çok vahim. Belki düzenleyicilerin konferansı ilk planladığında beklediğinden de vahim. Ama konuşmamda iyimserlik için bazı dayanaklar aramaya çalışacağım. Bu biraz yavan gelebilir ama bu dayanakları uydurmayacağım. Bence gerçekten varlar.

Arkamdaki ekranda American Conservative’in kıdemli editörü olduğumu görüyorsunuz. Dergiyi tanımıyorsanız, 2002’de Irak Savaşı’na karşı çıkmak için kurulduğunu duymak sizi şaşırtabilir.

Elbette 2002’de kurulduğunda Irak Savaşı henüz başlamamıştı ama yaklaştığını biliyorduk. Kurucularımız, özellikle de Pat Buchanan, sağda savaş karşıtı, yaklaşan Irak Savaşı’na şiddetle karşı çıkan bir dergi olsun istiyordu.

İyimserliğin dayanaklarına gelince, şunu söyleyeyim: Kendimi yüceltmek istesem de bugünlerde savaş karşıtı mücadele yürüten bir muhafazakâr olmak pek az cesaret gerektiriyor. Pat Buchanan’ın 2002’de American Conservative’i kurduğu döneme hiç benzemiyor.

Kişiliğine yönelik bir saldırı yağmuruna tutulmuştu. Dışlanmış, Yahudi düşmanı diye karalanmıştı. Elbette insanlar internette kötü şeyler söylüyor ama artık durum çok farklı. Sözünüzü duyurmak daha kolay. Muhafazakâr hareketin bir üyesi ve ABD’de gerçekten güçlü olan bir sağ eğilimin temsilcisi olarak daha fazla kabul görüyorsunuz. Bu eğilim, dış savaşlara kuşkuyla bakmak ve şiddetle karşı çıkmak.

Bence bu, iyimserlik için gerçek bir dayanak. Önemli bir gerçeğe işaret ediyor: Amerikan kamuoyu, ABD-İsrail ilişkileri dahil çeşitli konularda muazzam ölçüde değişti. Bu değişim gerçekten yaşanıyor, üstelik inanılmaz bir hızla.

Buna rağmen yerleşik siyaset çevrelerinde durum biraz farklı ve oldukça hayal kırıklığına uğratıcı. Çünkü siyasetçiler seçim kampanyasında ne söylerse söylesin, seçimi kazanıp göreve başlayana kadar gizli bir ulusal güvenlik üniversitesine gidiyorlar sanki.

Anatol Lieven daha önce bir ifade kullanmıştı. Neydi? “Tuhaf yanılsamalar dünyası.” Bence bütün bu siyasetçilerin gittiği ulusal güvenlik üniversitesinin müfredatı bu. Çünkü göreve geldiklerinde hepsi aynı klişeleri tekrarlayıp duruyor. Bunların bugünkü jeopolitik durumla görünür hiçbir ilgisi yok.

Söyledikleri saçmalıklara gelince, Çin’e karşı şahinlik oldukça çılgınca. Rusya’ya karşı şahinlik de öyle. Ama ABD’deki en çılgın şahinlik açıkça İran’a karşı olanı.

Çünkü İran, dünyanın öbür ucunda orta ölçekli bir güç. Denk bir rakip değil, nükleer bir devlet değil. Üstelik ABD’yle nükleer anlaşma yapmaya istekli olmakla kalmadı, gerçekten bir nükleer anlaşma imzaladı. Trump’ın ilk dönemindeki kendi yönetimine göre de imzaladığı anlaşmaya uyuyordu.

Yine de anlaşmadan çıktık. Sonrasında olanları hepimiz biliyoruz.

İran Savaşı bence bir hızlandırıcı. Fransız romancı Michel Houellebecq’e, Covid salgınının başında bir gazeteci şöyle sormuştu: “Sizce Covid nasıl bir toplumsal dönüşüm yaratacak? Bunun sonunda nasıl bir durum bekliyorsunuz?”

Şöyle cevap vermişti: “Dönüşüm olmayacak. Aynı olacak ama daha kötü.”

Bence İran Savaşı da benzer biçimde, önceden var olan bazı eğilimleri güçlendiriyor: ABD’nin Çin karşısındaki gerileyişi, silah stoklarımızın azalması, ki bu Ukrayna Savaşı nedeniyle zaten yaşanıyordu, liberal düzenin çöküşü. Uluslararası liberal düzenin iyi yanları da buna dahil, örneğin uluslararası deniz taşımacılığı.

Ama her şeyin mutlaka daha kötü olup olmayacağını bilmiyorum. İran Savaşı’nda teselli aramak istemiyorum. Çünkü ABD’nin İran’a karşı savaşını bir saldırı savaşı olarak görüyorum. Tamamen gereksiz, tamamen aptalca. Amerika için de İran halkı için de kötü. Saldırıların ilk gününde 160 kız öğrenciyi öldürdük. Dolayısıyla burada teselli aramayacağım.

Ama şunu söyleyeyim: Bu İran Savaşı’nın sonunda, ABD’deki yerleşik siyaset çevreleri hata payının artık eskisi gibi olmadığını nihayet anlayabilir. Hata payı çok daha dar, geri tepme çok daha büyük. Üstelik artık gerçekten bize dönüyor ve siyasetçilere siyasi zarar veriyor.

Şunu özellikle vurgulamak gerekiyor: ABD’de bu savaş hiç destek görmüyor. Bu yalnızca benzin fiyatları yüzünden değil. İlk günden beri destek görmüyordu. O sırada tek bildiğimiz, Hamaney’in ve İranlı liderlerin öldürüldüğüydü. Pete Hegseth, “İran’da büyük, çok büyük bir zafer kazandık” diyebilirdi. Amerikan halkı buna kanmıyordu.

Bu, Amerikan tarihinde en az destek gören savaş. Bu muazzam bir değişim. Daha önce de belirttiğim gibi, Bush yönetimi döneminde Irak Savaşı başladığında büyük destek görüyordu. İran Savaşı ise pek görmüyor. Bence bu, vurgulanmaya değer önemli eğilimlere işaret ediyor.

Çin’in yükselişinin jeopolitik açıdan ABD için de birçok olumlu yanı olabileceğini düşünüyorum.

Ortaya çıkan Soğuk Savaş’ın bazı açılardan ilkinden daha kötü göründüğüne katılıyorum. Bunun bir nedeni, ABD’deki siyasi yönetimin hedefsiz ve stratejiden yoksun olması.

Zbigniew Brzezinski veya Henry Kissinger hakkında ne düşünürseniz düşünün, çeşitli nedenlerle onlardan nefret edebilirsiniz, bugün Dışişleri Bakanlığını yöneten fikri cücelerin yanında birer devdiler.

Brzezinski ile Blinken’ı kıyaslayın. Brzezinski’ye dâhi denebilirdi. Blinken’ın gözlerinin ardında bir bilinç var mı, belli değil. Yalnızca basmakalıp sözler söylüyor.

Kissinger ile bazı muhafazakâr dışişleri bakanları arasında da benzer bir kıyaslama yapabilirsiniz. Bunlardan biri şu anda görevde olabilir.

Amerika’nın stratejik kavrayışındaki bu yozlaşma gerçekten son derece kaygı verici. ABD’deki çevremde yer alan dış politika düşünürleri için de çok kaygı verici ve biraz anlaşılmaz.

Çünkü aslında yetkin insanlar var. Trump’ın profesyonel diplomat ekiplerine alıp Tahran’la, Moskova’yla ve Pekin’le görüşmeye gönderebileceği yetkin insanlar var. Golf arkadaşı Steve Witkoff’u bütün bu yerlere göndermek zorunda değil.

Yine de gönderiyor, bu da kaygı verici. Ama bence Çin’in yükselişi, Soğuk Savaş’ta olduğu gibi, zihinleri odaklanmaya zorlayabilir. Belki de en iyi ihtimalle stratejik düşüncemiz yeniden, parlak olmasa da en azından normal bir düzeye döner.

Teşekkürler.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English