Bizi Takip Edin

Dünya Basını

Varoufakis: Avrupa 100 yıllık bir aşağılanma dönemine giriyor

Yayınlanma

Yunanistan’ın eski Maliye Bakanı Yanis Varoufakis, Avrupa Birliği’nin 2008 krizinden bu yana demokrasiden koptuğunu, kıtanın uzun bir ekonomik ve ahlaki çöküş dönemine girdiğini ifade etti. Almanya’nın sanayisizleşmeyi durdurmak için Ukrayna’daki savaşı işlevsel bir gerekçeye dönüştürdüğünü kaydeden Varoufakis, Avrupa’nın geleceğine dair umudun ancak mevcut siyasi kadroların tasfiyesiyle mümkün olabileceğini belirtti.

Yunanistan’ın eski Maliye Bakanı, akademisyen ve Avrupa’da Demokrasi Hareketi’nin (DIEM25) kurucusu Yanis Varoufakis, Norveçli siyaset bilimci Glenn Diesen’a verdiği mülakatta, Avrupa Birliği’nin bugünkü otoriterleşme ve ekonomik durgunluk sarmalının kökenlerini 2008 küresel mali krizine dayandırdı.

Avrupa’nın içinde bulunduğu durumu “iç karartıcı olmanın ötesinde, katı ve akılcı bir değerlendirme” olarak tanımlayan Varoufakis, kıtanın mali, ekolojik ve ahlaki bir çöküş rotasında olduğunu ifade etti.

Varoufakis, 2008’de Wall Street’in çöküşünün hemen ardından Fransa ve Almanya bankalarının iflasın eşiğine gelmesiyle Avrupa’da fiili bir darbe yaşandığını öne sürdü.

Eski bakan, o dönemde Euro Grubu ve Avrupa Konseyi’nde bizzat bulunan bir maliye bakanı olarak tanıklık ettiği süreci şu sözlerle anlattı:

“Frankfurt ve Paris’in, aynı zamanda Roma ve diğerlerinin suçlu bankerlerinin bütün zararları, en zayıf Avrupalı vergi mükelleflerinin omuzlarına yüklendi. Bu, parlamentolar devre dışı bırakılarak, halkın haberi olmadan, bir gecede yapılan bir darbeydi.”

Yaşananları “bankerler için sosyalizm, diğer herkes için sert kemer sıkma” olarak niteleyen Varoufakis, bu süreçte Avrupa Komisyonu’nun dahi tamamen devre dışı bırakıldığını vurguladı.

Dönemin Avrupa Komisyonu Başkanı Jean-Claude Juncker ve Ekonomiden Sorumlu Komisyon Üyesi Pierre Moscovici’nin, Yunanistan’a dayatılan politikalara aslında karşı çıktıklarını ancak bürokratik bir kliğin gölgesinde tamamen etkisiz kılındıklarını belirten Varoufakis, o günleri şöyle aktardı:

“Benim haklı olduğumu söylüyorlardı ama tamamen saf dışı bırakılmışlardı. Esasen Berlin tarafından atanmış bir kabile, bir çete Avrupa’yı yönetiyordu. Hiyerarşik olarak Euro Grubu’nun altında görünen ancak asıl gücü elinde bulunduran Euro Çalışma Grubu’nun başındaki Avusturyalı Thomas Wieser, dönemin Almanya Şansölyesi Angela Merkel ile Maliye Bakanı Wolfgang Schäuble arasındaki dengeyi sağlayan tek kişiydi ve Avrupa’yı o yönetiyordu.”

Varoufakis, kemer sıkma politikaları sonucu toplam talebin kitlesel biçimde düştüğünü, sanayicilerin yatırım yapmayı durdurduğunu, bu sırada Avrupa Merkez Bankası’nın (ECB) piyasaya sürdüğü trilyonlarca Euro’yu neredeyse sıfır faizle alan büyük şirketlerin bu parayı kendi hisselerini geri satın almak için kullandığını kaydetti.

Bu durumun varlık fiyatlarını şişirirken ücretleri ve emekli maaşlarını baskıladığını belirten Varoufakis, “Sonuç durgunluk. Almanya’nın şu anda sanayisizleşiyor olmasının sebebi de bu. Alman iş modeli üzerine kurulu bir Euro Bölgesi’nde Almanya sanayisizleşiyorsa, bütün sistem parçalanmaya ve çökmeye başlar” ifadelerini kullandı.

“Volkswagen’in montaj hattında şimdi Leopard tankı üretiliyor”

Söyleşide, Almanya’nın Avrupa’nın lokomotifi rolünden otoriterleşen ve savaş çığırtkanlığı yapan bir merkeze dönüştüğüne dikkat çeken Varoufakis, bu dönüşümün de yine 2008 sonrası dayatılan ekonomi politikalarıyla doğrudan bağlantılı olduğunu söyledi.

Eski Maliye Bakanı, görevde olduğu dönemde dönemin Almanya Maliye Bakanı Wolfgang Schäuble ile arasında geçen kritik diyaloğu şöyle anlattı:

“Schäuble bana Yunanistan’a acı reçeteyi dayatmasının sebebinin aslında Alman halkına da aynı kemer sıkma politikalarını getirmek olduğunu itiraf etmişti. Ona bunun Almanya için bir ‘dost ateşi’ olacağını, yatırımları durduracağını, hoşnutsuzluğu besleyeceğini ve bundan yalnızca aşırı sağcı neo-Nazilerin fayda sağlayacağını söyledim. Bugün tam olarak bu yaşanıyor.”

Alman sanayi devi Volkswagen’in rekabet gücünü ve pazarını kaybetmesinin nedenini, kemer sıkma politikaları yüzünden Avrupa’da yüksek katma değerli otomobillere olan talebin çökmesine bağlayan Varoufakis, şirketin çıkışı nasıl aradığını çarpıcı bir örnekle açıkladı.

Varoufakis, şu ifadeleri kullandı:

“Volkswagen rekabet edemediği için fabrikalarını kapatıyor. Sanayisizleşme hızını yavaşlatmak adına, otomobil satamayan Volkswagen’in üretim bantları Alman silah üreticisi Rheinmetall’a devrediliyor ve bu bantlarda şimdi Leopard tankları üretiliyor. Bu tanklar Ukraynalıların bile istemediği, tamamen kullanışsız, hareketli tabutlar. Ama Rheinmetall bunu üretebiliyor, çok metal ve çok emek gerektiriyor. Yani sanayisizleşme sürecini yavaşlatmak için bir tür geçici çözüm olarak Leopard tankları üretiyorlar.”

Eski bakan, silahlanma hamlesinin perde arkasını ise şöyle deşifre etti:

“Bu tankları üretebilmeyi haklı çıkarmanın tek yolu, Hristiyan Demokratları bile ikna edebilmek için, Ukrayna’da bir savaşın sürdüğünü ve yeniden silahlanmak gerektiğini söylemekten geçiyor. Yarın sabah Zelenski ile Putin barışsa, bu tankları neden üretip Alman veya Yunan ordusuna satsınlar ki? Savaşı sürdürme bahaneleri ortadan kalkar. Hiçbir sanayi politikaları olmadığı için, sanayisizleşmeyi durduracak hiçbir planları olmadığı için, Ukrayna’daki savaşın sürdürülmesi onlar için bir tür çözüm haline geldi.”

“Avrupa Birliği bir büyük sermaye karteli olarak kuruldu”

Avrupa’nın geleceğini tartışırken mevcut birliğin kuruluş mitlerine değinen Varoufakis, Avrupalıların ortak bir kültürel alan, hareket özgürlüğü ve barış ideali etrafında birleşme arzusunun gerçek olduğunu ancak Avrupa Birliği kurumlarının bu temelde şekillenmediğini, aksine tamamen farklı bir motivasyonla yaratıldığını ifade etti.

Varoufakis, “Avrupa Birliği, büyük sermayenin bir karteli olarak, Amerika Birleşik Devletleri’nin denetimi altında kuruldu. 1940’lardan itibaren New Deal’ciler ve 1950’lerin Cumhuriyetçi yönetimleri, Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu’nu bir kartel olarak bizzat tasarladı. NATO ile tamamen iç içe geçmiş, ABD’nin Avrupa üzerindeki kontrolünü sürdürmesini garanti altına alan, bir dereceye kadar sömürgeci bir projeydi. Avrupa’nın egemen sınıfları da bu bağımlılığa fazlasıyla gönüllü katıldı. ABD’ye tabi olmak, Avrupa Birliği’nin DNA’sına işlenmiştir” dedi.

1945’ten 2008’e kadar olan dönemde, Avrupa’nın makroekonomik çerçevesinin her zaman Washington tarafından yönetildiğini hatırlatan Varoufakis, 2008 Wall Street çöküşü ile birlikte ABD’nin Avrupa’yı dolar bölgesinden fişini çektiğini ancak Avrupalı seçkinlerin bunu hâlâ kabullenmeyi reddettiğini söyledi.

Varoufakis ayrıca, Barack Obama döneminden itibaren ABD’nin Avrupa’nın ticaret fazlasını bir sorun olarak gördüğünü, Donald Trump’ın ise bunu seleflerinden daha kaba bir üslupla dile getirdiğini belirterek, “Trump, kendisinden önceki başkanlardan sadece daha kabaydı. Obama yönetiminin Hazine Bakanı Jack Lew ile yaptığım bir görüşmede, Avrupa’nın ABD’ye deflasyon ihraç ettiğini kabul etmişti. Bunu çok kibar ve sessiz söylüyorlardı, Trump ise damdan bağırarak söylüyor ve gümrük tarifeleriyle bastırıyor” diye konuştu.

“Miçotakis hakkında suçüstü kanıt var ve Brüksel sessiz”

Eski Yunan Maliye Bakanı, Avrupa’daki siyasi riyakârlığa dair çok konuşulacak örnekler verdi. Ukrayna savaşına dair anlatıya tam destek veren liderlerin kendi iç siyasetlerindeki otoriterleşme ve yolsuzluk adımlarının görmezden gelindiğini, buna karşılık muhalif seslerin acımasızca cezalandırıldığını dile getiren Varoufakis, Macaristan Başbakanı Viktor Orban ile Yunanistan Başbakanı Kiryakos Miçotakis arasındaki tezata dikkat çekti.

Varoufakis, “Orban, basın özgürlüğünü kısıtladığı ve AB fonlarını kötüye kullandığı için Brüksel tarafından topa tutuldu. Ancak şu anda Yunanistan’daki başbakanım tam olarak aynısını, hatta daha kötüsünü yaptı. Kendi kabine üyelerinin, muhalefet liderlerinin ve hatta silahlı kuvvetler mensuplarının telefon görüşmelerini dinlettiği suçüstü yakalandı. Bu bir iddia değil; kendisi bunu parlamentoda itiraf etti ve hiçbir şey olmadı. Ne NATO’dan ne de Avrupa Birliği’nden, Orban’a yönelttikleri türden bir eleştiri geldi” ifadelerini kullandı.

Varoufakis, bu çifte standardın nedenini, Miçotakis’in “Ukrayna savaşında NATO çizgisine tam destek vermesi” olarak açıkladı. Eski bakan, Roma dönemindeki “hizip çıkarma” sözüne atıfta bulunarak, “Brüksel’in çizgisine uyarsan korunursun, karşı çıkarsan hesap sorulur. Bay Miçotakis, Zelenski ya da Putin umurunda olmaksızın, Yunanistan’daki gücünü korumak için anlatıya tam destek veriyor. Bu sadece bir ideolojik atalet değil, aynı zamanda en tepedeki finansal çıkarların, örneğin Rheinmetall gibi şirketlerin ve kendi küçük iktidar alanlarını korumak isteyen alaycı politikacıların suç ortaklığıdır” değerlendirmesini yaptı.

“Avrupa, geleceğin bütün teknolojilerini ıskaladı”

Avrupa’nın siyasi akıldan yoksun olduğunu düşünen Varoufakis, bunun temel nedeninin yapısal bir tasarım hatası olduğunu belirtti. Avrupa’nın federal bir hazine olmaksızın parayı federalleştirdiğini, yani tek bir merkez bankası olmayan 20 ulusal hazinenin bankacılık ve sanayi sistemlerini sırtlamaya çalıştığını anlatan eski bakan, bu durumu şu benzetmeyle somutlaştırdı:

“Bir arabadan amortisörleri söküp çukurlu bir yolda sürmeye benziyor. Sarsıntıdan araba paramparça olacak ve sonra panikleyeceksiniz. Avrupa’nın hali budur. Ünlü Cambridge iktisatçısı Nicholas Kaldor, daha 1970 yılında, sabit kurlar çökerse Avrupa’nın bir para birliği kuracağını ama bunun siyasi birliğe giden bir basamak olmak şöyle dursun, öyle zehirli bir kriz yaratacağını ve siyasi birliği imkansız hale getireceğini yazmıştı. Aynen öyle oldu.”

Varoufakis, Avrupa’nın yeşil enerjiden elektrikli araçlara, yapay zekâdan algoritmik sermayeye kadar geleceğin bütün teknolojilerinde geriye düştüğünü vurguladı.

Varoufakis, “Güneş panelleri eskiden büyük bir Alman icadıydı, artık üretilmiyor çünkü Çinliler yatırım yaptıkları için çok daha iyisini ve ucuzunu üretiyor. Elektrikli otomobil üretemediğimiz için Leopard tankı üretiyoruz. Geleceğin teknolojilerinin tamamı bizi pas geçti. Aynı anda siyasi cüceler de başımızda. Avrupa Komisyonu Başkanı, seçilmiş bir ABD Başkanı’nın golf sahasına gidip, cebinde olmayan 700 milyar avroluk yatırım sözü veriyor. Bu parayı gönderme yetkisi yok, bütçesi yok. Ama Alman sanayicileri korkup üretim hatlarını ABD’ye kaydırırsa sözünü tutmuş olacağını umuyor. Avrupa Komisyonu Başkanı’nın yaptığı şey budur” sözleriyle mevcut yönetim anlayışının içler acısı halini gözler önüne serdi.

“Bir asırlık aşağılanmayı önlemek bizim elimizde”

Mevcut gidişatı, Çin’in 19. yüzyılda yaşadığı “aşağılanma yüzyılına” benzeten Varoufakis, tarihçilerin 2008 krizini Avrupa’nın yarım asır hatta bir asır sürecek çöküşünün başlangıcı olarak işaretleyeceğini dile getirdi.

Ancak bu karamsar tablonun bir kader olmadığının altını çizen eski bakan, son sözlerini umut ve mücadele vurgusuyla tamamladı.

Varoufakis, şu ifadeleri kullandı:

“Hava durumu bizim ne düşündüğümüzü umursamaz, ancak toplumsal ve tarihsel sonuçlar söz konusu olduğunda belirleyici olan bizleriz. Eğer fikrimizi değiştirir, kolektif ve akılcı biçimde hareket edersek o aşağılanma yüzyılını önleyebiliriz. Bu yüzden hâlâ aktif siyasetin içindeyim. Koşullar altında sadece aptallar iyimser olabilir, ama ben umudumu kaybetmiyorum. Belki kolektif bir mucize ile bunu engelleyebiliriz.”

Dünya Basını

İsrail basını, ABD-İran anlaşmasını nasıl yorumladı?

Yayınlanma

ABD ve İran arasında imzalanması beklenen mutabakat zaptı, İsrail basınında geniş yankı uyandırdı. Maariv ve Haaretz gazeteleri ile güvenlik uzmanları, taslağın İsrail’in ulusal güvenliğini tehlikeye attığını savunuyor.

ABD ile İran arasında imzalanması gündemde olan mutabakat zaptı, İsrail’in önde gelen medya organlarında ve güvenlik çevrelerinde derin bir endişe ve tepkiyle karşılandı.

Maariv ve Haaretz gazetelerinde yayımlanan analizlerde, Washington yönetiminin Tahran’a nükleer program, balistik füzeler Direniş Ekseni güçleri konusunda ciddi tavizler verdiği savunulurken, Başbakan Binyamin Netanyahu’nun “İran tehdidini tamamen sonlandırma” yönündeki vaatlerinin boşa çıktığı belirtiliyor.

Güvenlik uzmanları, iki aylık geçici müzakere ve ateşkes sürecinin İran’a zaman kazandıracağı ve İsrail’in askeri hareket alanını daraltacağı uyarısında bulunuyor.

“Trump’ın İran anlaşması her İsrailliye ve Amerikalıya ihanet ediyor”

Maariv gazetesinde Danny Zaken imzasıyla yayımlanan analizde, Beyaz Saray’da gazetecilere brifing veren üst düzey bir ABD’li yetkilinin nükleer konuda gerçekleri çarpıttığı ileri sürüldü.

Makalede, “Santrifüjler kalacak, zenginleştirilmiş uranyum uzaklaştırılmayacak ve Trump’ın kendisi ertesi gün onunla çelişti” ifadelerine yer verildi.

Zaken, nükleer tesislerin imha edileceği yönündeki iddiaların aksine İran’ın sivil düzeyde uranyum zenginleştirme onayı aldığını ve mutabakatın İsrail için büyük riskler barındırdığını kaydetti.

Yazıda, üst düzey bir ABD’li diplomatik yetkilinin İsrail tarafına, “Anlaşmaya imza atan taraf olmayacaksınız ancak atacağınız her adımı ABD ile koordine etmek zorunda kalacaksınız” dediği aktarıldı.

Anlaşmanın mali boyutunda da İran’ın kazançlı çıktığı belirtilen makalede, “Petrol ihracatına yönelik yaptırımların kaldırılması, Devrim Muhafızları’na, yaptırımları baypas ederek kazandıklarından çok daha fazla, on milyarlarca dolarlık bir kaynak akıtacaktır” tespiti paylaşıldı.

ABD Hazine Bakanı Scott Bessent’in yaptırımların kaldırılmasının tehlikeli olduğuna yönelik uyarısının kabul görmediği, eski Başkan Barack Obama’nın ise bir mülakatta Trump’ın elde ettiği sonuçlarla alay ettiği bildirildi. Ayrıca mutabakatın Hizbullah’a can simidi olacağı ve Lübnan ile İsrail arasında bir anlaşma yapılmasını engelleyeceği savunuldu.

Aynı gazetede yazan Zina Rakhamilova ise Pakistan’ın yayımladığı mutabakat zaptı detaylarına atıfta bulunarak, İsrail halkının son üç yıldır sürekli olağanüstü hal altında yaşadığını ve büyük fedakarlıklar yaptığını hatırlattı.

Yazar, 22 Mart’ta Tel Aviv’de bir apartmana İran füzesi isabet ettiğini belirterek şu ifadelere yer verdi:

“Eğer bu detaylar doğruysa, Trump’ın İran anlaşması her Amerikalıya, her İranlıya, her İsrailliye ve rejimin terör ile baskısının her bir kurbanına ihanettir. Yıllar süren savaş ve fedakarlıktan sonra, değiştireceğimiz söylenen gerçeğin ta kendisine dönüyor olabiliriz.”

Rakhamilova, Aralık 2025’te İran’da başlayan protestolar sırasında, 8-9 Ocak 2026 tarihlerinde internet kesintisi altında 36 bin 500 İranlının katledildiğini, bu rejimin aynı zamanda Hamas ve Hizbullah’ı finanse ettiğini yazdı.

Makalede, 60 günlük müzakere sürecinin Tahran’a sadece zaman kazandıracağı ifade edildi.

“İran bölgesel politikaları dikte etme aşamasına geçiyor”

Haaretz gazetesinde Zvi Bar’el imzasıyla yayımlanan analizde, mevcut belgenin nihai bir anlaşma değil, 60 günlük bir ateşkes döneminde yürütülecek müzakerelerin zeminini oluşturan bir çalışma kağıdı olduğu vurgulandı.

Bar’el, Trump’ın mart ayında Pakistan aracılığıyla Tahran’a ilettiği 15 maddelik ültimatomdan geriye pek bir şey kalmadığını belirtti.

Makalede, “Balistik füze programı, Trump ve Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun vaatlerinin merkezinde yer alan bir konuydu ancak görünüşe göre hiçbir aşamada hiç tartışılmayacak” denildi.

İran’ın Irak, Lübnan ve Yemen’deki müttefikleriyle bağlarının da müzakere dışı kaldığı aktarıldı. Bar’el, Tahran’ın askeri adımları ve jeopolitik konumunu kullanarak “hayatta kalmanın zafer anlamına geldiği” aşamayı aştığını kaydederek, “Bu geçiş, İran’ın bir ekonomik güç ve bölgesel politikaları dikte eden bir güç haline gelmeyi planladığı bir sonraki aşamaya işaret ediyor” değerlendirmesinde bulundu.

Yazıda ayrıca, İran’ın yeni lideri Mücteba Hamaney’in babasının “kahramanca esneklik” kavramıyla büyümesine rağmen kendi konumunu pekiştirmek için daha sert koşullar öne sürebileceği belirtildi.

“Netanyahu kazanılan her türlü savunma avantajını sıfırlıyor”

Haaretz’de yayımlanan bir diğer analizde Esther Solomon, Başbakan Binyamin Netanyahu’nun kendi retoriğinin tuzağına düştüğünü yazdı.

Netanyahu’nun 28 Şubat’ta ABD ve İsrail’in İran’a yönelik operasyon başlattığı gece, “Operasyonun amacı İran’daki Ayetullah rejiminden gelen tehdidi sona erdirmektir” dediğini hatırlatan Solomon, 15 hafta sonra tarafların mutabakata yakın olduğunu belirtti.

Makalede, “Anlaşma taslağı Tahran’ın seyreltilmiş uranyumu kendi topraklarında tutmasına izin veriyor” tespiti paylaşılarak, bu durumun inandırıcılıktan uzak olduğu savunuldu. Solomon, “Netanyahu, son üç yılda kazanılan ulusal savunma avantajlarını nötralize eden bir tablo sunuyor” ifadelerini kullandı.

Trump’ın pazar günkü Beyrut saldırısından sonra Netanyahu’ya çok öfkelendiği ve onun için “hiçbir muhakeme yeteneği yok” dediği iddia edildi.

Yazıda ayrıca, Netanyahu’nun pazar günü Beyrut’un Dahiye mahallesini bombalatmasının, mutabakat zaptının imzalanmasını zorlaştırma ve aşırı sağcı müttefiklerini memnun etme çabası olduğu öne sürüldü.

Netanyahu’nun 19 Mart’ta düzenlediği basın toplantısındaki “Liderlerin görevi, durum rahatsız edici olsa bile insanlara gerçeği söylemektir” sözlerine atıfta bulunulan makalede, başbakanın bu sözün arkasında durmadığı ifade edildi.

“Müzakereler sürdüğü müddetçe İsrail’in elleri bağlı kalacak”

Kudüs Dış İlişkiler ve Güvenlik Merkezi (JCFA) analisti Yoni Ben Menachem, Kanal 14 televizyonuna verdiği demeçte, belgenin kalıcı bir anlaşma değil, iki aylık bir müzakere süreci öngören bir mutabakat zaptı olduğunu vurguladı.

Ben Menachem, “Bu bir anlaşma değil, mutabakat zaptıdır” diyerek, 2015’teki nükleer anlaşma müzakerelerinin bir buçuk yıl sürdüğünü hatırlattı ve kısa sürede kesin bir sonuca ulaşılmasının zor olduğunu belirtti.

İsrail’in metnin resmi taslağına henüz sahip olmadığını ve bilgileri istihbarat kaynakları ile Trump yönetiminden aldığını ifade eden analist, “ABD ile İran arasında müzakereler sürdüğü müddetçe ellerimiz bağlı” uyarısında bulundu.

Ben Menachem, İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi’nin Hizbullah Genel Sekreteri Naim Kasım ve Lübnan Meclis Başkanı Nebih Berri ile görüşerek Lübnan’ın da mutabakat kapsamında olduğunu ilettiğini aktardı.

Yeni Mossad Başkanı Tümgeneral Roman Gofman’ın en önemli görevinin İran’ın nükleer silah edinmesini engellemek olacağını dile getiren analist, “Başbakan İran’ın nükleer silahı olmayacağını söylediğinde, bu sözleri ciddiye almak gerekir” dedi.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Ray Dalio, küresel borç ve yapay zeka balonuna karşı uyardı

Yayınlanma

Bloomberg televizyonuna konuk olan Bridgewater Associates Kurucusu Ray Dalio, küresel ekonomiyi şekillendiren para politikaları, bütçe açıkları, jeopolitik riskler ve yapay zeka teknolojilerindeki ‘spekülatif köpükleri’ değerlendirdi. ABD ekonomisinin bütçe dengesizliği nedeniyle geri dönüşü olmayan bir borç sarmalına girdiğini belirten ünlü milyarder, tahvil piyasalarında ve jeopolitik arenada yaşanabilecek olası krizlere karşı kritik uyarılarda bulundu.

Bloomberg televizyonuna konuk olan dünyanın en büyük serbest fonlarından Bridgewater Associates’ın kurucusu ve milyarder yatırımcı Ray Dalio, küresel ekonomiyi derinden sarsan beş temel güce ilişkin değerlendirmelerde bulundu.

Bloomberg sunucusu Frae’nin sorularını yanıtlayan ünlü finansçı; para ve borç dinamikleri, içsel düzen ve düzensizlik, küresel güç çatışmaları, doğa olayları ve teknolojik dönüşümün küresel piyasaların geleceğini nasıl şekillendirdiğini ayrıntılı şekilde analiz etti.

Dalio, özellikle ABD’nin mevcut mali politikalarının sürdürülemez bir borç sarmalı yarattığına dikkat çekerek, ülkenin geri dönüşü olmayan bir finansal eşiği çoktan aştığını iddia etti.

Bloomberg sunucusu Frae’nin, ABD hükümetinin 7 trilyon dolarlık devasa harcamasına karşılık yalnızca 5 trilyon dolarlık bir vergi gelirine sahip olduğunu hatırlatması ve bu durumun kaçınılmaz bir krizi beraberinde getirip getirmeyeceğini sorması üzerine Ray Dalio, bu dengesizliğin mutlak bir krizle sonuçlanacağını vurguladı.

ABD’nin mali açıdan kritik sınırı geride bıraktığını ifade eden Dalio, bu durumu tıp dünyasından bir örnekle açıkladı.

“Geri dönüşü olmayan noktayı çoktan geçtik”

Milyarder yatırımcı, “Evet, geri dönüşü olmayan noktayı çoktan geçtik. Buradaki dinamik, borç ödemelerinin devlet harcamalarını sıkıştırmaya başlamasıyla ilgilidir. Bu durum, tıpkı dolaşım sistemindeki damar plaklarının birikerek kan akışını engellemesine benzer. Borçların ekonomideki nakit akışını sıkıştırması da tamamen aynı türden bir olaydır ve bu süreç matematiksel olarak ölçülebilir. Şu anda bu tıkanıklığın yaşandığına bizzat şahit oluyoruz” ifadelerini kullandı.

ABD bütçesindeki yüksek açığın tahvil piyasalarında doğrudan bir arz ve talep dengesizliği yarattığını kaydeden Dalio, bütçe açığının kapatılabilmesi için sürekli yeni tahvillerin ihraç edilerek satılması gerektiğini belirtti.

Yatırımcıların tahvilleri artık kötü bir yatırım aracı olarak görmeye başladığını vurgulayan Bridgewater Associates Kurucusu, “Bütçe açığı demek, sürekli yeni devlet tahvillerinin satılması gerektiği anlamına gelir. Bu da piyasada çok ciddi bir arz-talep sorunu yaratır. Tahvil piyasasında bu durumun gerçekleştiğini zaten görüyoruz. Tahviller uzun süredir kötü bir yatırım seçeneği haline geldi, faiz oranları üzerinde yukarı yönlü bir baskı oluştu ve borçlanma ihtiyacı daha da arttı. Küresel ekonomiyi şekillendiren beş faktörden biri olan bu dinamik şu an fiilen işliyor” dedi.

Dalio, kamuoyunun bu tehlikeyi sanki tarihte daha önce hiç yaşanmamış bir durum gibi ele almasından yakındı ve insanların, damarlardaki plak birikimi gibi yavaş yavaş büyüyen bu riski ve maruz kaldıkları tehlikeyi tam olarak idrak edemediğini sözlerine ekledi.

Özellikle ABD’deki siyasi takvime işaret eden ünlü yatırımcı, ekonomi açısından son derece kırılgan bir döneme girildiğini öne sürdü. Dalio, “Özellikle ara seçimlerin sonrasından başlayıp başkanlık seçimi öncesine kadar uzanan dönemi mali açıdan olağanüstü kırılgan bir süreç olarak görüyorum. Çünkü bu dönemde borç sorunu ile vergiler başta olmak üzere pek çok alanı doğrudan etkileyecek şiddetli bir siyasi çatışma ortamı bir araya gelecek” öngörüsünde bulundu.

Piyasalarda bu kırılmanın ne zaman ve ne şekilde belirginleşeceğine dair ipuçları da veren Dalio, kriz anının yaklaştığını gösteren işaretleri tarihsel perspektiften aktardı.

Tahvil piyasasındaki kırılmanın hem piyasa hareketlerinden hem de doğrudan getiri eğrilerinden okunabileceğini belirten Ray Dalio, kısa vadeli faizlerin yapay şekilde aşağıda tutulmaya çalışılmasına rağmen uzun vadeli tahvil faizlerinin hızla yükseldiğine dikkat çekti.

Dalio, “Şu anda bu durumun bazı işaretlerini zaten görüyoruz. Buna paralel olarak ABD dolarında bir zayıflama yaşanıyor; altın ve diğer alternatif varlıklara doğru belirgin bir yönelim gerçekleşiyor” değerlendirmesini yaptı.

Uzun vadeli faizlerdeki yükselişin hisse senedi piyasasını da kaçınılmaz olarak baskılayacağını belirten Dalio, hisse senetleri yükselirken tahvillerin değer kaybetmesinin, hisse senetlerinin gelecekteki tahmini getirilerini tahvillerin getirilerine kıyasla oldukça düşük bir seviyeye gerilettiğini ifade etti.

“Bir kişinin borcu, başka bir kişinin varlığıdır”

Bu faiz baskısının hisse senedi piyasası üzerinde ciddi bir daralma yaratacağını dile getiren Dalio, merkez bankalarının böyle bir senaryoda çaresiz kalacağını savundu.

Ünlü finansçı, “Bu durum, Federal Rezerv veya herhangi bir merkez bankasının kolayca yönetemeyeceği klasik bir ekonomik dinamiktir. Çünkü piyasa hızla stagflasyonist bir ortama doğru sürüklenecektir” uyarısında bulundu.

Yaşanan stagflasyonist süreçle mücadele eden Fed’in sıkılaştırma ve gevşeme politikaları arasında sıkışıp kaldığını belirten Dalio, bu ekonomik açmazın toplumsal sınıflar üzerinde çok farklı etkiler yarattığını vurguladı.

Servet eşitsizliğinin zirve yaptığı bir ekonomide, hisse senedine sahip olanlar ile olmayanlar arasındaki uçurumun derinleştiğini ifade eden Dalio, bu durumun çok büyük siyasi yansımaları olacağını kaydetti.

Mevcut ABD yönetiminin faiz indirimleri konusundaki açık taleplerine değinen Bloomberg sunucusu Frae, bağımsızlık vurgusu yapan yeni Fed Başkanı Kevin Warsh’un tarih boyunca merkez bankası başkanlarını sınayan tahvil piyasası tarafından büyük bir teste tabi tutulup tutulmayacağını sordu.

Ray Dalio bu soruya, piyasanın kendi kuralları olduğunu hatırlatarak yanıt verdi:

“Elbette büyük bir test kapıda. Unutmamak gerekir ki, bir kişinin borcu aslında başka bir kişinin varlığıdır. Eğer bir tahvil yatırımcısına yeterince yüksek bir reel getiri sunmuyorsa, o tahviller piyasada takdir görmez. İnsanlar bir tahvili neden portföyünde tutar? Sadece reel bir getiri elde etmek için. Dolayısıyla günün sonunda o tahvile sahip olup olmayacağına bizzat piyasanın kendisi karar verecektir.”

ABD’de Fed ile Hazine Bakanlığı’nın borç servis maliyetlerini düşük tutmak adına ortak hareket ettiği ve merkez bankasının bağımsızlığının fiilen aşındığı 1930’lu yıllara benzer bir döneme girilip girilmediği yönündeki soruyu yanıtlayan Dalio, gidişatın tam olarak bu yönde olduğunu doğruladı.

Bu süreci daha önce parasal genişleme dönemlerinde de defalarca tecrübe ettiklerini belirten Dalio, şu ifadeleri kullandı:

“Kesinlikle tam olarak bu tür bir geleceğe doğru ilerliyoruz. Finansal baskılama adı verilen bu yöntemin temel amacı, doğrudan varlık alımları ve benzeri müdahalelerle tahvil getirilerini yapay bir şekilde aşağı çekmektir. Hatta bazen paranın ülke dışına kaçmasını engellemek için döviz kontrolleri ve sermaye kısıtlamaları gibi tedbirlere de başvurulur. Buradaki yegane hedef, reel faiz oranlarını zorla düşük seviyelerde tutmaktır.”

Finansal baskılama süreçlerine genellikle devlet gelirlerini artırmak amacıyla yüksek vergiler ve yüksek enflasyon oranlarının eşlik ettiğini anlatan Dalio, paranın değerini korumak için alternatif alanlara kaçmaya çalışacağını söyledi.

Tarihsel örneklere atıfta bulunan milyarder yatırımcı, “Böyle dönemlerde paranın başka yatırım araçlarına yönelmesini engellemek için geçmişte altının yasadışı ilan edildiğini, döviz kontrollerinin devreye sokulduğunu gördük. Şu an için işlerin o kadar uç noktalara varacağını söylemiyorum ama önümüzdeki gerçek şu ki, tahvil piyasası ya insanları tatmin edecek düzeyde yüksek bir reel getiri sunarak temelden iyi bir yatırım olacak ya da piyasa bu şekilde manipüle edilerek tamamen cazibesiz hale getirilecek. Her iki senaryoda da tahviller görece cazibesini yitirecektir ve para kaçınılmaz olarak başka yönlere kayacaktır. Sistemin işleyiş mekanizması tam olarak budur” açıklamasında bulundu.

“ABD’nin artık bir savaşı göze alamayacağı çok açık”

Küresel ölçekte Hürmüz Boğazı’nın ABD için büyük bir risk oluşturduğunu çok erken dönemde dile getiren Dalio, bu durumun şu sıralar göz ardı edildiğini belirtti.

Bloomberg sunucusunun bu krizi 1956 yılındaki Süveyş Krizi’ne benzeterek, “Hürmüz Boğazı üzerindeki kontrolün kaybedilmesi durumunda ABD’nin de tıpkı o dönemin İngiltere’si gibi bir güven krizi yaşayıp yaşamayacağı” yönündeki sorusu üzerine Dalio, küresel güç dengelerindeki aşınmayı gözler önüne serdi.

Sürekli dünyayı gezdiğini ve küresel liderlerle görüştüğünü belirten Dalio, yakın zamanda Asya’da bir ay, Çin’de ise on gün geçirdiğini aktardı.

Dünya genelinde, ABD’nin başta Çin olmak üzere diğer büyük güçlerin baskılarına karşı koyup koyamayacağı ve müttefiklerini savunmak için bir savaşa girip giremeyeceği sorusunun yüksek sesle tartışıldığını ifade eden Dalio, “Asya’da görüştüğüm tüm liderler bana çok açık bir şekilde ABD’nin yeni bir savaşı göze alamayacağını söyledi. Çünkü Amerikan halkı yeni bir savaşın getireceği hayat pahalılığı yükünü omuzlamak istemiyor, askerlerinin ölmesini istemiyor ve her şeyin bir an önce hızlıca bitmesini arzuluyor. Ayrıca bir ülkenin gücü sınırlarının ötesine bu kadar çok taşmamalıdır. ABD aynı anda hem Ortadoğu’da hem de Asya’da nasıl savaşabilir? Gücünü ve kaynaklarını çok fazla dağıtıyor, sınırlarını aşırı zorluyor” dedi.

Bu küresel gerçeğin, Çin’e karşı yürütülen çevreleme politikasına güvenen aktörler için çok ciddi jeopolitik sonuçlar doğuracağını belirten Dalio, Tayvan konusunun sadece siyasi bir mesele olmadığını, doğrudan küresel yarı iletken ve mikroçip arzı ile ilişkili olduğunu vurguladı.

Çin hükümetinin elinde muazzam bir koz bulunduğunu söyleyen ünlü yatırımcı, “Örneğin Çin hükümeti tamamen kendi inisiyatifiyle Tayvan’a yönelik bir abluka kararı alabilir ve sadece bir hafta boyunca dünyaya mikroçip çıkışını durdurabilir. Piyasaya böyle bir sinyalin verildiğini hayal edin; tüm teknoloji sektörü, yapay zeka hisseleri ve diğer bütün piyasalar anında çökecektir. Hisse senedi piyasalarında devasa bir çöküş yaşanacaktır” şeklinde konuştu.

“Serveti harcayamazsınız, harcamak için onu paraya dönüştürmelisiniz”

Devasa askeri harcamalara, bütçe açıklarına ve yapay zeka alanındaki egemenlik yarışına değinen Bloomberg sunucusunun, Alphabet gibi devlerin borçlanma ve hisse senedi ihraçlarını 85 milyar dolara kadar çıkarmasının tahvil piyasasında diğer sektörleri dışlama etkisi yaratıp yaratmayacağı sorusunu yanıtlayan Dalio, büyük teknolojik devrimlerin her zaman spekülatif balonlar ürettiğini ifade etti.

Bu durumun kaçınılmaz olduğunu belirten Dalio, “Tarihteki tüm büyük teknolojik kırılmalar balonlar yaratmıştır. Çünkü hiç kimse bu yeni sürecin sınırlarını tam olarak doğru tahmin edemez. Pazar payı elde edebilmek için ya milyarlarca dolar harcamak ve aşırıya kaçıp kaçmadığınızı umursamamak zorundasınızdır ya da yeterince para harcamayıp pazar payınızı rakiplerinize kaptırırsınız. Yoğun rekabetin olduğu bu süreçler son derece belirsizdir” yorumunu yaptı.

İnsanların teknolojiye yatırım yapmak ile o teknolojiyi geliştiren şirketlerin hisselerini satın almayı birbirine karıştırdığını söyleyen Dalio, hisselerin aşırı pahalı olabileceğini ve bunun büyük bir risk barındırdığını belirtti.

Servet birikimi ile reel gelir arasındaki kritik farka değinen milyarder finansçı, kağıt üzerindeki servetin nasıl kolayca yaratılabildiğini somut bir örnekle açıkladı:

“Gelir ile serveti birbirinden kesin olarak ayırmak gerekir. 1 milyar dolar değerlemeye sahip bir şirket için 50 milyon dolar fon topladığınızda, bu durum kağıt üzerinde 1 milyar dolarlık bir varlık olarak kaydedilir ve siz bir anda milyarder olursunuz. Oysa sisteme giren gerçek nakit sadece 50 milyon dolardır. Gerçek şu ki, serveti doğrudan harcayamazsınız. Serveti harcayabilmek için önce onu satıp paraya dönüştürmeniz gerekir; çünkü piyasada sadece para harcanabilir. Dolayısıyla, mevcut para miktarına kıyasla kağıt üzerinde çok fazla servet biriktiğinde sistem ciddi bir kırılganlık kazanır. İnsanlar sahip oldukları bu serveti nakit paraya dönüştürmek istediğinde ise o spekülatif balonlar kaçınılmaz olarak patlar.”

Spekülatif balonların patlamasını tetikleyen unsurların genellikle borç sorunları veya servet vergisi gibi uygulamalar olduğunu belirten Dalio, hükümetlerin servet vergisi getirmesi durumunda varlık sahiplerinin bu vergileri ödeyebilmek için ellerindeki varlıkları satıp nakit paraya dönüştürmek zorunda kalacağını anlattı.

Dalio, üretkenlik artışı sağlayan mucizevi teknolojilerin uzun vadede verimliliğe büyük katkı sunduğunu kabul etmekle birlikte, bu sürecin toplumsal sınıflar arasındaki servet uçurumunu dramatik biçimde büyüteceğine dikkat çekti.

Nüfusun çok küçük bir kesiminin inanılmaz bir refah düzeyine ulaşacağını, büyük bir çoğunluğun ise bu sürecin tamamen dışında kalacağını ifade eden ünlü yatırımcı, siyaset kurumunun bu sorunları çözmek için ortak bir paydada buluşabileceği konusunda hiç de iyimser olmadığını kaydetti.

Teknolojik gelişmelerin ve piyasadaki köpüğün nihayetinde büyük bir balon patlamasıyla sonuçlanacağını öngören Dalio, balonları ölçmek için kendi geliştirdiği özel göstergeler olduğunu aktardı.

Dalio, “Bir balonun varlığını ölçebiliriz. Elimde piyasadaki aşırı sahiplenme oranlarını, yatırımcı duyarlılığını ve diğer dinamikleri izleyen pek çok gösterge var. Şu anda bu göstergelerin, henüz tamamen aynı noktada olmasak da, 2000 yılındaki teknoloji balonu ve 1929 yılındaki büyük çöküş seviyelerine oldukça yaklaştığını görüyoruz” dedi.

Bir balonun oluşumu ile onun patlaması arasında iki farklı aşama olduğunu belirten Dalio, patlamanın genellikle borç krizlerinde olduğu gibi nakit ihtiyacı nedeniyle varlıkların zorunlu olarak satılmasıyla tetiklendiğini anlattı.

Japonya’daki varlık balonu, 1929 çöküşü ve 2000 yılındaki teknoloji balonu örneklerinin tamamında, sürecin sonsuza kadar süremeyeceğini anlayan merkez bankalarının para politikasını sıkılaştırmasının rol oynadığını belirten milyarder yatırımcı, “Piyasa zamanlamasını doğru yapabilmek için hem balonun yapısını anlamak hem de o balonun patlama anını, yani servetin nakit paraya dönüştürülme ihtiyacını iyi gözlemlemek gerekir. Süreç, arkasındaki teknoloji ne kadar harika olursa olsun, tam olarak bu döngüyü izlemektedir” diyerek sözlerini tamamladı.

Dalio, kendi kurduğu aile ofisinde de bu analiz yöntemlerini ve göstergeleri aktif olarak kullandıklarını belirtti.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

FT: Trump’ın anlaşması, İran’da askeri seçeneğin başarısızlığını yansıtıyor

Yayınlanma

Trump’ın başarısızlığı başarı olarak yeniden paketleme konusunda uzun bir sicili var. İran’da rejim değişikliği hedefleyen bu başarısız savaş için de aynı şeyi hızla yapacaktır.

Financial Times, Gideon Rachman
15 Haziran 2026

Bir barış anlaşmasını kutlamanın, Beyaz Saray’ın bahçesinde kafes dövüşü düzenlemekten daha iyi bir yolu olabilir mi? Donald Trump, uzun süreli şiddet yerine her zaman performatif çatışmayı tercih etti. Şimdi nihayet, İran’la savaşı sona erdirmeye yönelik uzun süredir müjdelediği anlaşmaya kavuşmuş durumda.

Ancak herhangi bir barışın kırılgan olması muhtemel. Trump bunu nasıl pazarlamayı seçerse seçsin, cuma günü Cenevre’de imzalanması planlanan anlaşma kalıcı bir çözüm değil. Bu, mevcut ateşkesin 60 gün uzatılması anlamına geliyor; Hürmüz Boğazı’nın kademeli olarak yeniden açılmasına ve ABD’nin İran’a yönelik ablukasının kaldırılmasına imkân tanıyor. İran’a yönelik yaptırımların aşamalı olarak kaldırılması taahhüdüyle bağlantılı biçimde, nükleer meselelerin müzakere yoluyla çözülmesine dair bir vaat de var.

Her şeyin nasıl dağılabileceğini görmek kolay. İsrail hükümeti memnun değil; özellikle de Lübnan’da Hizbullah’a karşı yürüttüğü kampanyanın sona ermesi gerekeceğine dair açıklamadan rahatsız. Seçimler yaklaşırken ve İsrail’de barış anlaşmasına yönelik partiler üstü kınamalar varken, Benjamin Netanyahu, özellikle Hizbullah’ın İsrail’in kuzeyini bombalaması halinde, Hizbullah’a yönelik saldırıları yeniden başlatma ihtiyacı hissedebilir. İran da buna İsrail’e yönelik saldırılarla karşılık verebilir.

Lübnan yalnızca en bariz parlama noktası. Hürmüz Boğazı’nın kademeli olarak yeniden açılması, aynı sırada İran’ın nükleer programı gibi çetrefilli bir mesele üzerinde görüşmelerin başlaması, anlaşmazlıklar ve yanlış anlamalar için geniş bir alan bırakıyor. Bu koşullar altında, gerilimin kademeli olarak gevşemesi —zaman zaman şiddet dalgalarıyla kesintiye uğrasa da— çatışmaların tamamen sona ermesinden daha olası görünüyor.

Savaşta açık bir galip olmadığı için, herhangi bir barış anlaşmasının da uzlaşma niteliğinde olması gerekiyordu. En iyi işaret, tüm taraflardaki şahinlerin bundan memnun olmaması.

Amerikalı şahinler Tahran’da rejim değişikliği ya da en azından İran’ın nükleer programının tamamen tasfiye edilmesini istiyordu. Ancak rejim değişikliği şimdi savaşın başladığı döneme kıyasla daha uzak görünüyor. İran’ın nükleer konularda gelecekte işbirliği yapacağına dair vaatleri de Washington’daki birçok kişi tarafından derin bir şüpheyle karşılanacak.

Şahinler ayrıca İran varlıklarının dondurulmasının kaldırılmasının ve yaptırımların hafifletilmesinin, İslam Cumhuriyeti’nin ordusunu ve bölgesel vekil güçlerini yeniden inşa etmesine imkân sağlayacağından endişe ediyor. Geçen hafta, önde gelen Cumhuriyetçi sertlik yanlılarından Senatör Lindsey Graham, Trump’a, İran’ın başlıca petrol ihracat merkezi olan Hark Adası’nı ele geçirme tehdidini hayata geçirerek savaşı tırmandırması yönünde hâlâ baskı yapıyordu. Ancak Trump’ın askeri danışmanları, herhangi bir Amerikan işgal gücünün İran’ın karşı saldırısı için açık hedef haline geleceği konusunda onu uyarmış olmalı. Trump’ın şimdi vardığı anlaşma, askeri seçeneğin başarısızlığını yansıtıyor.

İsrail hükümeti özellikle mutsuz. Netanyahu’ya yakın bir gazeteci olan Amit Segal, anlaşma haberine Henry Kissinger’dan şu alıntıyı paylaşarak yanıt verdi: “Amerika’nın düşmanı olmak tehlikeli olabilir ama Amerika’nın dostu olmak ölümcüldür.” İsrailliler, İran’ın boğazın açılmasını Lübnan’da ateşkese başarıyla bağlamış olmasından; böylece İsrail’in kendi sınırlarındaki bir savaşta elinin kolunun bağlanmasından endişe ediyor. Daha genel olarak ise en tehlikeli rakipleri olan İran’ın çatışmadan güçlenerek çıktığından korkuyorlar.

Ancak İranlı aşırı sertlik yanlıları da öfkeli görünüyor. Yaklaşan anlaşmaya ilişkin haberler, Tahran’da ve bölge şehirlerinde gösterilere yol açtı; gösterilerde Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi ve Meclis Başkanı Muhammed Bakır Kalibaf aleyhine sloganlar atıldı. İran’da önerilen anlaşmayı eleştirenler, Tahran’ın boğazın açılmasını, ABD’nin yerine getirmeyebileceği bir yaptırım hafifletme vaadi karşılığında takas ettiğini söylüyor; özellikle de bunun Kongre’de engellenebileceğini belirtiyor.

Körfez ülkelerinde de karışık duygular hâkim olacak. Suudi Arabistan, Katar ve Birleşik Arap Emirlikleri gibi ülkeler, boğaz üzerinden enerji ihracatının serbest akışına imkân tanıyacak ve bölgenin istikrarına duyulan güveni yeniden tesis edecek bir çözüme şiddetle ihtiyaç duyuyor.

Ancak ara sıra drone saldırıları ya da füze saldırılarıyla kesintiye uğrayan kırılgan bir barış, turistleri ve yabancı çalışanları rahatlatmaya yetmeyebilir. Katar’daki Ras Laffan sıvılaştırılmış doğal gaz tesisi gibi kritik altyapılarda meydana gelen bazı hasarların onarılması birkaç yıl sürebilir.

Körfez ülkeleri, gelecekteki jeopolitik konumlanışları konusunda da ciddi bir muhasebe yapmak zorunda kalacak. Bölgedeki birçok karar alıcı, ABD ve İsrail’in kendi tavsiyelerine rağmen İran’a savaş açmış olmasına öfkeli. Ancak aynı zamanda, ilk ABD-İsrail saldırısına doğrudan katılmamış olmalarına rağmen Tahran’ın misilleme için kendilerini hedef almasından da büyük öfke duyuyorlar.

Önümüzdeki aylar ve yıllarda Körfez ülkeleri derin bir tercih yapmak zorunda kalacak. Makul bir alternatif güvenlik ortağı bulunmadığı gerekçesiyle ABD ile ilişkilerini daha da güçlendirip, bazıları İsrail’e daha da mı yaklaşacak? Yoksa modern Amerika’nın bir müttefik olarak fazlasıyla kaprisli ve güvenilmez olduğuna karar verip, sessizce İran’la bir anlayış arayışına mı girecekler?

Trump’ın başarısızlığı —ister iflas etmiş bir kumarhane ister kaybedilmiş bir seçim olsun— başarı olarak yeniden paketleme konusunda uzun bir sicili var. Rejim değişikliği hedefleyen bu başarısız savaş için de aynı şeyi hızla yapacaktır. Ancak bunu başarmak için İran’ın ve Orta Doğu’nun manşetlerden düştüğü uzun bir sakinlik dönemine ihtiyaç duyacak. Bu ise fazlasıyla iyimser bir beklenti olabilir.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English