Dünya Basını
Yapay zeka: Finansal bir balon

Çevirmenin notu: Üzerinde fırtınalar koparılan yapay zeka (AI) ve üretken yapay zekaya (GenAI) ilişkin iktisatçı Michael Roberts’ın yazdığı bu yazı önemli bir noktaya dikkat çekiyor: AI, işçi verimliliğini artırmıyor ve bu alan yatırım yapan kapitalistlerin kârlılık beklentilerini karşılamaktan henüz fersah fersah uzak.
Dolayısıyla birkaç Büyük Teknoloji şirketinin sürüklemesiyle öne çıkan yapay zeka, şimdilik finansal bir balon olmaktan öteye gidemiyor. Üstelik, örneğin Nvidia’nın küçük bir tökezlediği takdirde bu balonun patlama ihtimali de hayli yükse. Yakın zamanda çevirmeyi planladığımız bir başka makale, AI’ın şu sıralar yalnızca tek bir işe yaradığına işaret ediyor: Yumuşak gözetim ve kontrol; kademeli ve derin bir siyasi baskı…
Metindeki köşeli parantezler çevirmene aittir.
Fokurdayan yapay zeka
Michael Roberts
The Next Recession
27 Temmuz 2025
Muhteşem Yedili hisseleri –NVIDIA, Microsoft, Alphabet (Google), Apple, Meta, Tesla ve Amazon– şu anda ABD borsa değerinin yaklaşık %35’ini ve NVIDIA’nın piyasa değeri Muhteşem Yedili’nin yaklaşık %19’unu oluşturuyor. S&P 500, Nvidia’nın endeksin yaklaşık %8’ini oluşturmasıyla, şimdiye kadar hiç bu kadar tek bir hisse senedinde yoğunlaşmamıştı.
Bu, şu anda rekor seviyelerde olan, sadece yedi hisse senedi ve özellikle AI [yapay zeka] şirketlerinin modellerini geliştirmek için ihtiyaç duydukları tüm işlemcileri üreten Nvidia tarafından yönlendirilen, son derece dengesiz bir borsa. Nvidia’nın gelir artışı zayıflarsa, bu aşırı değerlenmiş borsa üzerinde büyük bir düşüş baskısı oluşturacaktır. En büyük yatırım kurumlarından birinin baş ekonomisti Torsten Slok’un dediği gibi: “1990’lardaki IT balonu ile bugünkü AI balonu arasındaki fark, S&P 500’deki ilk 10 şirketin bugün 1990’larda olduğundan daha fazla değerlenmiş olması.”
Öyleyse, dev AI sektörü, AI liderlerinin gelirleri ve daha da önemlisi kârları ile realize edilemeyecel hayali sermaye ile finanse edilen dev bir balon mu? Bu yılın sonuna kadar Meta, Amazon, Microsoft, Google ve Tesla, son iki yılda AI’a 560 milyar doların üzerinde sermaye harcaması yapacak ama sadece 35 milyar dolarlık gelir elde edecek. Amazon, bu yıl 105 milyar dolarlık sermaye harcaması yapmayı planlıyor ama sadece 5 milyar dolarlık gelir elde edecek ve gelirler, AI hizmetlerinin maliyeti düşülmeden önce ölçüldüğü için kâr değil. AI’a yapılan yatırımlar, 2025 yılında sadece 28,7 milyar dolarlık gelir karşılığında 332 milyar dolarlık sermaye harcamasına ulaşacak. AI modellerini eğitmek ve kaynak sağlamak için gerekli olan devasa veri merkezlerine yapılan yatırımların, on yılın sonunda 1 trilyon dolara ulaşması planlanıyor.
Fakat Muhteşem Yedili’den herhangi biri, gelir ve kârlarına oranla yaptıkları harcamalardan çekinmeye başlar ve çip alımlarını azaltırsa, Nvidia’nın hisse senedi fiyatı hızla düşebilir ve diğerlerini de peşinden sürükleyebilir.
Bu devasa sermaye yatırımının beklenen getirisi gerçeğe dönüşecek mi? Goldman Sachs’ın hisse senedi araştırma başkanı Jim Covello, yapay zeka geliştirmeye 1 trilyon dolar yatırmayı planlayan şirketlerin bu paranın karşılığını alıp alamayacağını sorguluyor. Öte yandan, risk sermayesi şirketi Sequoia’nın bir ortağı, teknoloji şirketlerinin sadece 2024 yılında ekstra sermaye harcamalarını gerekçelendirmek için 600 milyar dolarlık ekstra gelir elde etmeleri gerektiğini tahmin ediyor. Bu rakam, şirketlerin elde edebilecekleri gelirin yaklaşık altı katı.
İyi bilinen ChatGPT’yi ele alalım. İddiaya göre, haftalık 500 milyon aktif kullanıcısı var fakat son sayıma göre sadece 15,5 milyon ücretli abonesi var, bu da sadece %3’lük bir geri dönüş oranı anlamına geliyor. Menlo Ventures’ın 5.000 Amerikalı yetişkin ile yaptığı ankete göre, AI sohbet robotlarını kullananların sayısı artarken, kullandıkları AI hizmeti için ücret ödeyenlerin sayısı çok az ve yıllık gelirleri yaklaşık 12 milyar dolar.
AI’dan elde edilen kârlar söz konusu olduğunda durum daha da kötü. Büyük teknoloji şirketlerinin yıllık kâr artışları son birkaç çeyrektir sabit seyrediyor veya yavaşlıyor ve 2025 ve 2026’da daha da yavaşlaması bekleniyor.
Yani AI heyecanı borsayı yeni zirvelere taşırken büyük miktarda para ve kaynak yatırımı, AI eğitmenlerine astronomik ödemeler ve devasa veri merkezlerinin inşası [var]; fakat şu ana kadar önemli bir gelir elde edilemedi ve neredeyse hiç kâr yok. Bu, dot.com balonunun steroidli bir versiyonu.
Gelgelelim, ne kadar balon olursa olsun bu, sonunda büyük ekonomilerin üretkenlik sınırlarını kökten değiştirecek ve böylece yeni bir büyüme dönemi getirecek yeni bir “devrimci” teknolojinin ortaya çıkmayacağı anlamına gelmez. Dot.com balonu 2000 yılında borsada büyük bir düşüşle patladı ama internet tüm iş sektörlerine ve tüm hanelere yayıldı ve Muhteşem Yedili ortaya çıktı.
19. yüzyıldan başka bir örnek verelim. 1840’larda, çok sayıda şirket İngiltere’de demiryolu hattı inşasına yatırım yapmak için fon toplarken Demiryolu Çılgınlığı [Railway Mania] yaşandı. Demiryolu hisseleri fırladı ve 1843’ün başından itibaren 18 ayda hisse senedi fiyatları iki katına çıktı. Fakat balonun ardından 1845’te tufan geldi, birçok şirket iflas etti ve hisse senedi fiyatları yarı yarıya düştü. Bu, yaygın bir finansal krize ve üretimde düşüşe neden oldu. Bununla birlikte, demiryolları inşa edildi, ulaşım maliyetleri keskin bir şekilde düştü ve tüketicilerin seyahat talebi büyük ölçüde arttı. İngiltere, 1850’lerde iktisadi bir patlama yaşadı.
AI balonu da aynı yolu izleyerek finansal çöküş ve krize yol açacak, fakat sonunda üretkenlikte yeni bir büyümenin temelini oluşturacak mı? AI ile ilgili önceki yazılarımda, Nobel ödüllü Daron Acemoglu ve diğerleri gibi uzmanların AI’ın verimlilik açısından sağladığı faydalara ilişkin şüphelerini aktarmıştım. Ayrıca, OECD’nin büyük ekonomilerdeki verimlilik artışına ilişkin yakın tarihli derinlemesine raporunda, internetin son 25 yılda verimlilik artışına etkisi konusunda soğuk duş etkisi yaratan bir değerlendirme yer alıyor.
OECD raporunda şöyle deniyor: “Son yarım yüzyılda ofisleri ve cepleri giderek daha hızlı bilgisayarlarla doldurduk, fakat gelişmiş ekonomilerde işgücü verimliliği artışı 1990’larda yıllık yaklaşık %2’den son on yılda %0,8’e geriledi. Bir zamanlar hızla artan Çin’in işçi başına üretimi bile durdu”. Araştırma verimliliği düşmüştür. Günümüzde ortalama bir bilim insanı, 1960’lardaki meslektaşlarına göre dolar başına daha az çığır açan fikir üretiyor.
İşgücü verimliliği artışı, 1970’lerden bu yana OECD genelinde düşüş eğiliminde ve yüzyılın başından itibaren daha da zayıfladı. ABD’de verimlilik, 1990’ların ortalarından 2000’lerin ortalarına kadar, ICT [Enformasyon ve İletişim Teknolojileri] ekipmanlarının üretimindeki verimlilik artışı ve ICT kullanan sektörlerde, özellikle perakende sektöründe benimsenen internetle ilgili yeniliklerin yaygınlaşmasıyla birlikte artış göstermişti. “Gelgelelim bu toparlanma nispeten kısa sürdü ve o zamandan beri verimlilik artışı zayıf seyrediyor.”
İşgücü verimliliğini artırmanın temel faktörü, yeni işgücü tasarrufu sağlayan teknolojilere yatırım yapmaktır. Fakat tüm ülkelerde işletme yatırımları belirgin şekilde yavaşladı. OECD bunun nedenini açıkça ortaya koyuyor: “Sermaye piyasalarına erişimi olan firmalar için kolay ve ucuz kredi imkânlarına rağmen yatırımların yavaşlaması, belirsizlik ve beklenen kârların yatırım kararlarında finansal koşullardan daha önemli bir rol oynadığına işaret eden tarihsel eğilimlerle uyumludur.” Diğer bir deyişle, sermayenin kârlılığı düştü ve bu da yeni teknolojilere yatırım yapma teşvikini azalttı.
Ve yazılım yatırımı gibi sözümona “maddi olmayan varlıklar” [intangibles], tesis, ekipman vb. yatırımlardaki düşüşü telafi edemedi: “Maddi olmayan varlıkların yükselişine rağmen, küresel finansal krizden bu yana toplam yatırım genel olarak zayıf seyretti ve bu da işgücü verimliliğindeki yavaşlamayı doğrudan kötüleştirdi.”
AI farklı olacak mı? Şirketlerin ekonomideki milyonlarca işçiyi AI araçlarıyla değiştirerek daha yüksek verimlilik sağlayabilir mi? Buradaki sorun, iktisadi mucizelerin genellikle görevlerin daha hızlı tekrarlanmasından değil, keşiflerden kaynaklanması. Şimdiye kadar AI, yaratıcılıktan çok verimliliği artırdı. 7.000’den fazla bilgi çalışanı üzerinde yapılan bir ankette, üretken AI’ı yoğun olarak kullananların haftalık e-posta görevleri 3,6 saat (%31) azalırken işbirliğine dayalı çalışmaların değişmediği ortaya çıktı. Fakat herkes e-posta yanıtlarını ChatGPT’ye devredince, gelen kutusu hacmi arttı ve başlangıçtaki verimlilik kazançları ortadan kalktı. “1990’larda Amerika’da yaşanan kısa süreli verimlilik artışı, ister elektronik tablolar ister yapay zeka ajanları olsun, yeni araçlardan elde edilen kazanımların, çığır açan yeniliklerle birlikte olmadıkça kaybolduğunu bize öğretir.” (OECD).
Büyük dil modelleri [LLM] istatistiksel konsensüse yönelir. Galileo’dan önce eğitilmiş bir model, dünya merkezli bir evreni papağan gibi tekrar ederdi; 19. yüzyıl metinleriyle beslenirse, Wright kardeşler başarıya ulaşmadan önce insanın uçmasının imkansız olduğunu kanıtlardı. Nature dergisinde yakın zamanda yayınlanan bir inceleme, LLM’lerin rutin bilimsel işleri hafifletmesine rağmen, belirleyici içgörülerde hâlâ insanların önde olduğunu ortaya koydu. İnsan bilişi [cognition], AI’ın bilgi işleme ve veriye dayalı tahminlere verdiği önemden ziyade, teoriye dayalı nedensel akıl yürütme biçimi olarak kavranmalıdır. AI, bilgiye olasılık temelli bir yaklaşım kullanır ve büyük ölçüde geriye dönük ve taklitçidir, oysa insan bilişi ileriye dönüktür ve gerçek yenilikler üretebilir.
OpenAI ve diğer AI şirketlerinin en büyük hedefi, insanlardan inovasyonu devralabilecek süper zeki bir üretken AI [GenAI]. Şu ana kadar bu, edebiyattaki Kutsal Kase kadar efsanevi bir hedef olarak kalmıştır. Mevcut GenAI, yalnızca kademeli keşifler yapabilir, fakat insanlar gibi sıfırdan temel keşifler yapamaz.
Fakat OpenAI’ın gurusu Sam Altman, AI’larının tek bir işçinin işini yapmakla kalmayacağını, tüm işlerini yapabileceğini vaat ediyor: “AI, bir organizasyonun işini yapabilir.” Bu, AI makineleri her şeyi işletme, geliştirme ve pazarlama işlerini devraldıkça, şirketlerdeki (hatta AI şirketlerinde?) işçileri ortadan kaldırarak kârlılığı en üst düzeye çıkarmak anlamına gelir. Bu nedenle Altman ve diğer AI imparatorları, DeepSeek gibi Çin AI modellerinin mevcut modellerini alt etmesine rağmen, veri merkezlerini genişletmeyi ve daha gelişmiş çipler geliştirmeyi sürdürecekler. Süper zeki AI hedefini hiçbir şey durduramaz.
Ne yazık ki, MIT Tech’in açıkladığı gibi, birçok AI modeli kötü şöhretli kara kutulardır, yani bir algoritma yararlı bir çıktı üretebilse de, araştırmacılar bunun nasıl gerçekleştiğini tam olarak bilemezler. Bu durum yıllardır böyledir ve AI sistemleri genellikle istatistiklere dayalı teorik modelleri çürütmektedir. Diğer bir deyişle, AI eğitmenleri AI modellerinin nasıl çalıştığını gerçekten bilmiyorlar. Bu, Kutsal Kase’ye ulaşmanın önündeki en büyük engel.
Dolayısıyla AI patlaması hâlâ sadece bir finansal balon. Bir yorumcunun dediği gibi: “Üretken AI, satılmadan önce yaptığı söylenen işlevlerini yerine getirmiyor ve gerçekte yapabildikleri şeyler, iş getirisi sağlayan, işgücünü otomatikleştiren veya bir bulut yazılım platformunun bir uzantısından çok daha fazlasını yapan şeyler değil. Para yok, kullanıcılar yok, her şirket para kaybediyor ve bazı şirketler o kadar çok para kaybediyor ki, nasıl hayatta kalacakları belli değil.”
Bu arada, veri merkezlerinin kitlesel inşası benzeri görülmemiş düzeyde enerji tüketiyor. Uluslararası Enerji Ajansı, veri merkezlerinin elektrik tüketiminin 2030 yılına kadar iki katına çıkarak 945 terawatt-saate ulaşacağını tahmin ediyor. Bu, Japonya gibi bir ülkenin şu anda kullandığı toplam elektrik enerjisinden daha fazla. İrlanda ve Hollanda, elektrik şebekesi üzerindeki etkilerinden dolayı yeni veri merkezlerinin geliştirilmesini kısıtladı. Yapay zeka modellerinin eğitimi sırasında veri merkezlerinde elektrik talebinde büyük artışlar yaşanırken, yenilenebilir enerji arzındaki dalgalanmalar mevcut enerji sistemlerinin dayanıklılığını ve kapasitesini tehdit ediyor.
Verimlilik ve büyüme sonuçlarına gelince, OECD tahminlerini ihtiyatlı tutuyor. AI teknolojileri yaygınlaşır ve başarıyla uygulanırsa, OECD küresel işgücü verimliliğinin önümüzdeki on yıl içinde %2,4 puan artacağını ve mevcut eğilimlere göre dünya GSYİH’sine %4 katkı sağlayacağını tahmin ediyor. Gelgelelim, AI insan emeğine olan ihtiyacı azaltmada başarılı olmaz ve tüm sektörlere yayılmazsa, işgücü verimliliği on yıl içinde mevcut trend seviyesinin (şu anki %0,8’den) sadece %0,8 puan üzerinde artabilir ve dünya iktisadi büyümesi değişmeyecektir. Bu konuda son karar henüz verilmedi.
Dünya Basını
The Economist, Daron Acemoğlu’nu yerden yere vurdu: “Sığ ve inandırıcılıktan uzak”

The Economist dergisi, 2024 Nobel Ekonomi Ödülü sahibi Daron Acemoğlu’nun akademik çalışmalarını ve popüler tezlerini sert bir dille eleştiren kapsamlı bir analiz yayımladı. Yazıda, Acemoğlu’nun ampirik yöntemlerindeki veri tutarsızlıkları, kurumlar teorisinin döngüsel yapısı ve yapay zekaya yönelik aşırı karamsar tahminleri masaya yatırıldı.
İngiltere merkezli haftalık The Economist dergisi, Massachusetts Teknoloji Enstitüsü (MIT) öğretim üyesi Prof. Dr. Daron Acemoğlu’nu odağına alan bir analiz yayımladı.
“Dünyanın en etkili iktisatçısı şaşırtıcı derecede ikna edicilikten uzak” (The world’s most influential economist is oddly unconvincing) başlığıyla yayımlanan yazıda, Acemoğlu’nun iktisat disiplinindeki tartışmasız ağırlığı kabul edilmekle birlikte, teorik ve ampirik çalışmalarının zayıf yönleri, metodolojik açmazları ve teknolojiye dair karamsar tezleri sert ifadelerle eleştirildi.
Stockholm’den gelen Nobel telefonunun gecikmiş bir takdir hissi uyandırdığı belirtilen makalede, Acemoğlu’nun 2024 yılında Simon Johnson ve James Robinson ile birlikte kurumların refahı nasıl şekillendirdiğine dair çalışmalarıyla Nobel Ekonomi Ödülü’nü paylaştığı hatırlatıldı.
Henüz 58 yaşında olmasına rağmen disiplinin “devi” haline gelen iktisatçının, popüler ders kitapları hariç, demokrasi ve yapay zekanın ekonomik etkilerini ele alan yeni çalışması dahil yedi kitap yazdığı, bu yıl yayımlanan ondan fazla makalesiyle birlikte yüzlerce karmaşık matematiksel makaleye imza attığı kaydedildi.
IDEAS/RePEc araştırma veri tabanının atıf sıralamasında Harvard Üniversitesi’nden Andrei Shleifer ile zirve için yarışan Acemoğlu’nun görüşlerinin hem meslektaşları hem de medya nezdinde büyük ağırlık taşıdığı anımsatıldı.
“Başarısız olmuş popülist politikaları besliyor”
Buna karşılık makalede, iktisat dünyasında kapalı kapılar ardında dile getirilen eleştirilere dikkat çekildi.
Tanınmış iktisatçının, “Teorik çalışmalarının çoğu yararlı ancak modellerini daha önce denenmiş ve başarısız olmuş popülist politikaları beslemek için kullanıyor” sözlerine yer verildi.
İktisat blog yazarı Noah Smith’in ise internetteki eleştiri dalgasına atıfla, “Tam anlamıyla on yıldır Acemoğlu hakkında bağırıp çağırıyorum” dediği aktarıldı.
Yazıda, hiç kimsenin üretken iktisatçıyı kötü araştırma yapmakla ya da akademik suiistimalle suçlamadığı, doktora öğrencilerine ve genç meslektaşlarına karşı cömert davrandığı, bir başka uzmanın ifadesiyle “açıkça bir dahi” olduğu teslim edildi.
Ancak asıl meselenin, Acemoğlu’nun mesleğin zirvesindeki itibarının ve beraberindeki entelektüel etkisinin ortaya koyduğu akademik çalışmalarla ne derece örtüştüğü olduğu savunuldu.
“Nobel’e dayanak olan ölüm oranı verileri şüpheli”
Acemoğlu’nun ampirik yöntemlerinin eleştirildiği bölümde, Nobel ödülünün büyük oranda Johnson ve Robinson ile 2001 yılında yayımladıkları ve 23 binden fazla atıf alan makaleye dayandığı hatırlatıldı.
Bazı ülkelerin neden zengin, bazılarınınsa yoksul olduğunu açıklamayı amaçlayan bu çalışmada, Avrupalı yerleşimcilerin hastalıklardan ötürü kitlesel halde öldüğü coğrafyalarda sömürgecilerin gücü ve kaynakları küçük bir elitin elinde toplayan “sömürücü” (extractive) kurumlar inşa ettiği; ılıman iklimlerde ise yol, okul ve sağlık hizmetleri sunan “kapsayıcı” kurumlar kurduğu tezi işlenmişti.
İktisatçıların bugün bu sonuçları ciddiye almakla birlikte harfiyen doğru kabul etmediği kaydedilen makalede, 2024 Nobel Komitesi raporunun dahi ölüm oranı verilerinin “bazen şüpheli” olduğunu kabul ettiği aktarıldı.
Urbana-Champaign’deki Illinois Üniversitesi’nden David Albouy’un 2012 yılında yaptığı çalışmada bazı ülkelere başka ülkelerden ödünç alınan ölüm oranlarının atandığını ortaya koyduğu, bu hatalar düzeltildiğinde ise makalenin tahminlerinin güvenilmez hale geldiği belirtildi.
RWI-Essen araştırma enstitüsünden Martin Buchner ve çalışma arkadaşlarının geçen yıl yayımladığı bir araştırmada da ankete katılan uzmanların bu konuda Albouy’un tarafını tutmaya daha yatkın olduğu ifade edildi.
Acemoğlu bu eleştirilere yanıt olarak, “Bu tartışmalar ve bazı eleştiriler son derece değerlidir” açıklamasını yaptı.
Ancak Albouy’un orijinal örneklemden aralarında ABD, Kanada ve Avustralya gibi önemli ülkelerin de bulunduğu verilerin yarısını çıkararak bu sonuca ulaştığını savunan Acemoğlu, güvenilmezliğe yol açan unsurun bazı istatistiksel tercihlerle birlikte bu veri elemesi olduğunu dile getirdi.
Acemoğlu ayrıca, makaleyi bugün yeniden yazacak olsa ölüm verilerine dokunmasa da “tahmin ayrıntılarının bazıları dahil olmak üzere birtakım değişiklikler” yapacağını ekledi.
Dergi, Acemoğlu’nun haziran ayında yayımladığı bir başka çalışmayı da mercek altına aldı. Düşük doğum oranlarının çalışma çağındaki yetişkin başına düşen GSYH büyümesini hızlandırdığını savunan bu makalenin, Japonya gibi nüfusu azalan yerlerin endişelenmesine gerek olmadığı fikrini telkin ettiği belirtildi.
Pensilvanya Üniversitesi’nden Jesús Fernández-Villaverde dahil diğer iktisatçıların, doğum oranlarının çöktüğü günümüzü anlamak için tarihsel ilişkilerin ne derece yararlı olduğunu sorguladığı kaydedildi.
Makalede, Acemoğlu ve ortaklarının bu makul itirazı sonuç bölümünde kısaca kabul ettikleri, ancak Acemoğlu’nun kullandığı yoğun matematik yığınları arasında bu uyarının kaybolup sığ göründüğü yorumu yapıldı.
Dergi, Acemoğlu’nun sosyal bilimler için sunduğu fikirlerin zayıf kaldığını öne sürerek, ünlü iktisatçının Amerikan siyasetine ilişkin kamusal yorumlarını “macerasız” buldu.
Acemoğlu’nun “bütüncül Trump teorisi”nin, ABD başkanının “yürütme gücünü artırıp kısıtlayıcı kurumları ve normları yıkarak hareket ettiğini” iddia etmesi, “Eh, malumu ilam” şeklinde eleştirildi.
“Kurumlar teorisi sonsuz bir döngüden ibaret”
Makalede, Acemoğlu’nun büyük kurumlar tezinin esasta pek bir şey açıklamadığı savunularak şu ifadelere yer verildi:
“Kurumlar iyiyse uluslar zenginleşir, kötüyse duraklar. Doğru. Peki ama kurum tam olarak nedir? Kurallar, normlar, yaptırımlar, kültür; aslına bakılırsa her şey. Peki kurumlar nereden gelir? ‘Kritik dönemeçlerden’ ve ‘kurumsal sürüklenmelerden’ gelir; bunun anlamı her neyse.”
George Mason Üniversitesi’nden Tyler Cowen’ın 2011 yılında yazdığı bir kitap eleştirisinde, tarif edilen kurumsal değişimlerin yalnızca başka kurumsal değişimlerden kaynaklandığını belirterek ana argümanın sonsuz bir gerilemeye girdiğini ve bunun “en alta kadar kaplumbağalar” (turtles all the way down) mantığına dönüştüğünü yazdığı hatırlatıldı.
London School of Economics’ten Duncan Green’in bu çerçevenin yalnızca olaylar gerçekleştikten sonra geriye dönük işlediğini savunduğu, Stanford Üniversitesi’nden Francis Fukuyama’nın ise kurumları gayet makul biçimde sömürücü olarak nitelenebilecek Çin’in yakaladığı baş döndürücü ekonomik büyümeyi kitabın görmezden geldiğini söylediği aktarıldı.
Acemoğlu eleştirilere yanıt verirken kitabında iki bölümü kısmen ya da tamamen Çin’e ayırdığını kaydetti.
Kaplumbağa benzetmesine karşı ise, “Kurumsal değişimi kurumsal bir perspektiften anlamak için geçmişteki belirli kurumları ve onları etkileyen tarihsel olayları göz önünde bulundurmalısınız. Bunun hiçbir şekilde totolojik olduğunu düşünmüyorum” dedi.
“Yapay zeka konusundaki karamsarlığı inandırıcılığını yitiriyor”
The Economist, Acemoğlu’nun yerleşik kabulden ayrıştığı tek alanın teknolojiye yönelik aşırı kasvetli bakışı olduğunu kaydetti. Simon Johnson ile birlikte yazdığı 2023 tarihli “Power and Progress” (İktidar ve İlerleme) kitabında bin yıllık inovasyon sürecini elitlerin gasbı ve istenmeyen sonuçlar zinciri olarak ele aldığı aktarıldı.
Çırçır makinesinin köleliğin hizmetkarı yapıldığı, Haber-Bosch sürecinin kimyasal silahlar ürettiği ve sıradan insanların yalnızca kapitalistleri kendi çıkarlarını gözetmeye yönlendirebildiklerinde kazandığı tezinin savunulduğu; buna karşın teknolojik ilerlemenin ortalama bir insanı sanayi öncesi dönemlere göre katbekat zenginleştirdiği gerçeğinin küçümsendiği belirtildi.
Acemoğlu’nun yapay zekaya ilişkin tezlerinin de “inandırıcılığını kaybedecek derecede karamsar” olduğu öne sürüldü.
2024 tarihli bir makalesinde yapay zekanın Amerikan üretkenliğini on yıllık süreçte yalnızca çok küçük bir oranda artıracağını hesapladığı, bunu yaparken pazara sunulan yeni yapay zeka ürünlerinin dönüştürücü etkisini yok saydığı kaydedildi.
Diğer yandan Harvard Üniversitesi fahri rektörü ve eski Hazine Bakanı Lawrence Summers, “Acemoğlu bu analizinde yapay zeka sayesinde daha hızlı bilimsel ilerleme, daha hızlı sosyal bilimsel ilerleme veya daha iyi karar alma süreçlerine sahip olma ihtimalimizi tamamen dışarıda bırakıyor” eleştirisine yer verildi.
Acemoğlu bu eleştiriye karşılık, “Bu geçerli bir eleştiri. Ajan yapay zekayı öngöremedim ve bu tahminlerime dahil edilmedi” diyerek yapay zeka modellerinin bilimsel araştırmalarda tahmin ettiğinden daha yararlı olabileceğini kabul etti.
Ancak üretkenlik etkilerini tahmin etme yöntemlerinin arkasında durduğunu ve “yaklaşan devasa üretkenlik artışı iddialarına bir miktar gerçekçilik enjekte ettiğini” savundu.
“Acemoğlu’nun şöhreti eleştirel yetileri körleştiriyor”
Bu akademik tartışmaların önemsiz gibi görünebileceğini ancak büyük sonuçlar doğurabileceğini belirten The Economist, Acemoğlu’nun yapay zekanın üretkenliği uçuracağını düşünmese de demokrasi ve istihdam üzerindeki etkilerinden derin endişe duyduğunu aktardı.
Yeni kitabının teknolojinin faydalarından ziyade toplumsal zararlarına (atomizasyonun derinleşmesi ve siyasi sahtekarlığın yayılması) odaklandığı belirtildi.
Zararları sınırlandırmak için sunduğu, insan emeğini ikame etmek yerine onun değerini artıran “işçi yanlısı yapay zeka” önerisinin kulağa harika gelse de bir o kadar “malumu ilam” niteliğinde olduğu vurgulandı.
Acemoğlu’nun yapay zeka tartışmalarındaki etkisinin, onlarca önde gelen iktisatçının imzaladığı ve “yapay zekayı insanları tamamlayacak ve topluma fayda sağlayacak bir yöne sevk etmek için hemen harekete geçmeliyiz” çağrısı yapan ortak bildiride açıkça görüldüğü kaydedildi.
Ancak dergi, harekete geçmesi beklenen “biz”in kim olduğunu, bunun Trump yönetimi mi olduğunu ve hangi yapay zekanın insanı tamamlayıp hangisinin tamamlamadığına kimin karar vereceğini sordu.
Bildiriyi imzalayan iktisatçıların bile bu konuda tamamen emin olmadıklarını belirttikleri vurgulanırken, makale şu çarpıcı cümleyle noktalandı: “Acemoğlu’nun şöhreti o kadar büyük ki bazen eleştirel yetileri körleştirebiliyor.”
Dünya Basını
Prof. Hanke: Trump İran konusunda kendini çıkamayacağı bir köşeye sıkıştırdı

Johns Hopkins Üniversitesi Uygulamalı Ekonomi Profesörü Steve Hanke, ABD Merkez Bankasının para arzını yok sayarak hedeflerini tutturamadığını açıkladı. Jeopolitik analist Brandon J. Weichert’in sorularını yanıtlayan Hanke, Washington yönetiminin İran politikasının da stratejiden yoksun olduğunu ve peş peşe yenilgiler getirdiğini belirtti.
Johns Hopkins Üniversitesi Uygulamalı Ekonomi Kıdemli Profesörü ve dünyaca tanınan para uzmanı Steve Hanke, uluslararası girişimci ve yayıncı Mario Nawfal’ın YouTube kanalında, The National Interest dergisinin ulusal güvenlik yazarı ve jeopolitik analisti Brandon J. Weichert’e mülakat verdi.
ABD ekonomisinin mevcut durumu, ABD Merkez Bankasının (Fed) faiz ve para arzı politikaları ile Washington’ın Ortadoğu’da İran’a karşı yürüttüğü askeri faaliyetleri ayrıntılı biçimde ele alan Prof. Hanke, hem para otoritelerine hem de Beyaz Saray’ın dış politika yönetimine yönelik sert eleştirilerde bulundu.
“Fed işini yapmıyor, para arzını görmezden gelerek kör uçuşu yapıyor”
ABD’deki resmi enflasyon verilerine işaret eden Prof. Steve Hanke, enflasyon oranının yüzde 3,4 seviyesinde bulunduğunu ve uzun süredir hedeflenen seviyenin oldukça üzerinde seyrettiğini vurguladı.
ABD Merkez Bankasının yüzde 2’lik resmi enflasyon hedefini tutturamadığına dikkat çeken Hanke, “Ayrıntılarda boğulmadan meseleye uzaktan baktığınızda tablo son derece açıktır: Fed görevini yapmıyor. Hedefini bir türlü vuramıyor ve enflasyon hedeflenenin çok üzerinde kalmaya devam ediyor” dedi.
Bu durumun temel nedeninin doğrudan para arzındaki aşırı hızlanma olduğunu belirten Hanke, şöyle devam etti:
“Enflasyonun hedefin üzerinde kalmasının tek sebebi, para arzının fazlasıyla hızlı büyümesidir. Para arzı tarafına baktığımızda, örneğin benim yüzde 2’lik enflasyon hedefiyle uyumlu kabul ettiğim Hanke’nin altın büyüme oranı yaklaşık yüzde 6 seviyesindedir. Ancak şu anda New York’taki Finansal İstikrar Merkezi tarafından yayımlanan ve bana göre sahadaki en güvenilir, en iyi ölçüm aracı olan Divisia M4 geniş para arzı göstergesi yüzde 6,7 seviyesinde geliyor. Dolayısıyla para arzı olması gerekenden çok daha sıcaktır, giderek hızlanmaktadır ve altın büyüme oranına kıyasla fazlasıyla yüksek kalmaktadır. Enflasyon bütünüyle bir para arzı hikayesidir. Mesele bu kadar basit, berrak ve nettir.”
Para arzı analizinin iktisadi açıdan son derece yalın olmasına rağmen merkez bankası bürokrasisi için anlaşılmaz kaldığını dile getiren Hanke, “Ancak bu durum Fed için o kadar basit değil. Çünkü Fed uzun zamandır para arzını ve paranın miktar teorisini tamamen görmezden geliyor. Paranın miktar teorisine, değişim denklemine ve para arzındaki belirgin değişimlerin belirli bir gecikmeyle varlık fiyatlarını, ekonomik büyüme ile enflasyon oranını içeren nominal gayrisafi yurtiçi hasılayı değiştireceğine inanan parasalcı iktisatçıları resmen kapının önüne koydular. Bu ilkelerin tamamını bir kenara fırlattılar. Fed bünyesinde post-Keynesyen makroekonomik modeller kullanılıyor ve bu modellerin hiçbirinde toplam para arzı ölçümüne yer verilmiyor. Modellerinde hiçbir parasal büyüklük, yani hiçbir büyük M harfi bulunmuyor. Bu anlayış, Fed’in önceki yönetiminin bıraktığı bir mirastır. Para arzındaki değişimler ile ekonomik aktivitedeki değişimler arasında güvenilir bir ilişki bulunmadığını defalarca dile getirdiler ki bu ifade baştan aşağı tam bir saçmalıktır. Dolayısıyla Fed esasen kör uçuşu yapıyor; çünkü para arzına bakmıyorsanız mecburen kör uçuşu yaparsınız” ifadelerini kullandı.
“Warsh parasalcılığa adım atabilir ama geçmişin yöntemlerini nasıl değiştireceğini henüz bilmiyoruz”
Program yöneticisi ve jeopolitik analist Brandon J. Weichert’in, göreve gelmesi beklenen yeni Fed yetkilisi Kevin Warsh’ın kurumdaki bu gidişatı düzeltip düzeltemeyeceğine yönelik sorusu üzerine Hanke, yeni döneme dair temkinli bir değerlendirmede bulundu.
Warsh’ın parasal büyüklükleri yeniden hesaba katan bir çizgiye yönelebileceğine işaret eden Hanke, “Görünen o ki Warsh, para arzının incelendiği, önemli ve kayda değer görüldüğü bir tür parasalcılığa geçiş yapacak. Fakat ne tür bir model uygulayacağını veya tam olarak ne yapacağını henüz kesin olarak bilmiyoruz. Warsh’ı destekleyen ve onu beğenen pek çok çevre, kendisini bir parasalcı ve şahin olarak tanımlıyor. Şahin olarak nitelendirilmek, zaten para arzındaki hareketlere dikkat kesilen bir parasalcı olmakla eşanlamlıdır. Ancak kesin bir yargıya varmak için henüz erken” değerlendirmesinde bulundu.
Kevin Warsh’ın kurumsal süreçleri gözden geçirmek üzere adımlar attığını aktaran Prof. Hanke, şunları kaydetti:
“Warsh, Fed’in operasyonel faaliyetlerini, işleyiş usullerini, iletişim yöntemlerini ve ölçüm problemlerini mercek altına alacak altı ayrı çalışma grubu kurduğunu ifade etti. Geniş para arzının doğru hesaplanması meselesi de doğrudan bu ölçüm problemleri başlığı altına girmektedir. Dolayısıyla bu başlıklara kapıyı aralamış görünüyor. Fakat onu kesin bir dille belirli bir düşünce kampının içine yerleştirmek için henüz çok erken bir aşamadayız. Geçmişte yürütülen yöntemlerden kesinlikle uzaklaşacak ve değişiklikler yapacaktır; ancak bu değişimin tam olarak nasıl gerçekleşeceğini şimdiden kestiremiyoruz.”
Hanke, kurumsal reform adımlarının yanı sıra dış baskılara da dikkat çekerek, “Aynı zamanda olayların akışına kapılıp gitme riski de her zaman mevcuttur. Başkan’ın Warsh ve Fed üzerinde kuracağı şahsi baskılar bulunuyor; ayrıca süregiden savaş sebebiyle hayatın kendi gerçeklikleri de kurum üzerinde ciddi baskılar oluşturacaktır” diye ekledi.
“Trump’ın hiçbir stratejisi yok, günübirlik hamleleri tam bir felaket getirdi”
Weichert’in İran ile devam eden askeri gerilim ve savaş ortamının ABD ekonomisini nasıl etkileyeceğine ilişkin sorusunu yanıtlayan Hanke, ekonomik görünümün iyileşmeyeceğini belirtti.
Hanke, “Ekonomik tablonun ya mevcut haliyle kalacağını ya da daha da kötüleşeceğini düşünüyorum. ABD Başkanı, benim tamamen günübirlik olarak tanımlayabileceğim bir çizgi izledi. Bu da hiçbir stratejisinin bulunmadığı anlamına geliyor. Her şey plansız, anlık ve duruma göre gelişiyor. Aklına ne gelirse onu yapıyor ve gelişmelere yalnızca anlık tepkiler veriyor. Yaptığı her şey de elbette tam bir felaketle sonuçlandı; çünkü bu plansız adımların tamamı gerilimi daha fazla tırmandırmaktan başka bir işe yaramadı. İstediğini elde edemeyince gerilimi tırmandırıyor ve yeniden saldırıya geçiyor” dedi.
Bu kısır döngünün arka arkaya ağır mağlubiyetler doğurduğunu söyleyen Hanke, “Bu tırmandırma döngüsü birbiri ardına gelen birçok yenilgiye yol açtı. 28 Şubat tarihindeki İran’a yönelik büyük saldırı girişimi de dahil olmak üzere, ki öncesinde de birkaç girişim olmuştu, tek bir başarılı adım dahi atılamadı; o büyük harekat tam bir yenilgiydi. Ardından gelen diğer tüm tırmandırma hamleleri de aynı şekilde hezimetle sonuçlandı. Yenilgi derken son derece açık ve net bir olgudan bahsediyorum: ABD, gerilimi her tırmandırma hamlesinin öncesinde, sonrasına kıyasla her zaman daha iyi bir stratejik konumdaydı. Hamle yapıldıktan sonra daha kötü bir konuma düşüyorsanız ben buna yenilgi derim ve bu durum hiçbir tartışmaya yer bırakmayacak kadar kesindir. Trump, İran konusunda kendini çıkamayacağı bir köşeye sıkıştırmış durumdadır” açıklamasında bulundu.
“Trump gösteriyi yönettiğini sanıyor ama gösteri onu yönetiyor”
Weichert’in sahadaki kötü gidişat karşısında Başkan Trump’ın gerilimi düşürerek bu durumdan kurtulmak isteyip istemediğine dair sorusunu değerlendiren Prof. Hanke, Washington-Tel Aviv hattındaki siyasi ilişkilere dikkat çekti.
Doğrudan bir görüşme yapmadığının altını çizen Hanke, şunları söyledi: “Öncelikle belirtmeliyim ki bu benim şahsi değerlendirmemdir; zira bu meseleyi bizzat Başkan Trump ile konuşmadım. Üstelik üst düzey kurmaylarıyla da İran meselesi özelinde doğrudan bir temasım olmadı; kendileriyle başka konuları görüştüm ancak İran başlığını ele almadım. Benim tahminim ve kanaatim odur ki Trump bu krizin bir anda ortadan kaybolup gitmesini çok isterdi. Ancak bu kriz kendiliğinden yok olup gitmeyecek; yine de içine düştüğü böylesi bir bataktan kim kurtulmak istemez ki?”
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ve Washington’daki lobi unsurlarının karar alma süreçleri üzerindeki ağırlığına değinen Hanke, sözlerini şöyle tamamladı:
“Buna karşın Netanyahu, Trump’ın bu bataktan çıkmasını istemiyor gibi görünüyor. Asıl ana problem de tam olarak burada düğümleniyor. Trump’ın bu tırmandırma döngüsünü ısrarla sürdürmesinin temel nedenlerinden biri de budur. Netanyahu ve İsrail lobisinin Başkan üzerinde çok ciddi bir nüfuzu bulunuyor. Günün sonunda Trump, Netanyahu ne talep ediyorsa ona boyun eğiyor. Sağa sola kaçıyor, durumu kurtarmak için birçok farklı laf ediyor; fakat nihayetinde gösteriyi Netanyahu’nun yönetmesine izin veriyor. Benim her zaman sevdiğim eski bir söz vardır: ‘Ya gösteriyi sen yönetirsin ya da gösteri seni yönetir.’ Şu anda gösteri doğrudan Trump’ı yönetiyor ve o gösterinin adı da tam olarak Netanyahu ve İsrail’dir.”
Dünya Basını
Çin, Suudi Arabistan-Türkiye-Pakistan paktından nasıl fayda sağlayabilir?

Suudi Arabistan-Türkiye-Pakistan paktı, Washington’ın Körfez güvenliğinin tartışmasız merkezi olmaktan çıktığı, daha çok kutuplu bir Orta Doğu güvenlik düzenine işaret ediyor.
Al Monitor, Rosaleen Carroll , Joyce Karam
ABD’nin İran’daki savaşı neredeyse altı ayını doldururken ve Washington açısından hâlâ net bir çıkış stratejisi görünmezken, Körfez’de Çin’in çıkarlarına ve bölgeye yönelik vizyonuna uygun yeni bir güvenlik gerçekliği ortaya çıkıyor.
Geçen cuma Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan liderleri, üç ülkeden birine yönelik silahlı saldırının tümüne yönelik bir saldırı olarak kabul edilmesini öngören ortak savunma anlaşmasını imzaladı. “Mekke Paktı” olarak adlandırılan anlaşma; istihbarat paylaşımı, eğitim, lojistik ve savunma sanayii işbirliği dahil olmak üzere daha güçlü askeri koordinasyon çağrısında bulunuyor.
Paktın pratikte ne ölçüde önem taşıyacağı henüz belirsiz. Ancak anlaşma, bölgesel güçlerin tamamen ABD’ye bağımlı olmayan güvenlik düzenlemeleri oluşturma çabasını yansıtıyor.
Çin paktı resmen desteklemiş değil. Bununla birlikte devlet haber ajansı Xinhua, anlaşmayı bölgede artan güvenlik kaygılarına verilen bir yanıt olarak öne çıkardı. Daha genel anlamda pakt, Pekin’in uzun süredir savunduğu, Orta Doğu ülkelerinin güvenliklerini dışarıdan bir güce dayanmak yerine bölgesel güvenliğin şekillenmesinde öncü rol oynamaları gerektiği yönündeki görüşüyle örtüşüyor. Çin, “ortak, kapsamlı, işbirliğine dayalı ve sürdürülebilir güvenlik” olarak tanımladığı yaklaşımı teşvik ederken, dış aktörlerin daha az egemen olduğu bölgesel bir güvenlik mimarisini savunuyor.
Pekin, anlaşmadan üç şekilde fayda sağlayabilir.
- ABD’den uzaklaşarak çeşitlenme
Stimson Center Çin Programı Direktörü ve kıdemli araştırmacı Yun Sun, Al-Monitor’a yaptığı açıklamada, “Şimdiye kadar pakt Çin tarafından olumlu karşılandı çünkü Orta Doğu’daki güvenlik düzenlemelerinin çeşitlenmesini temsil ediyor ve bu da ABD’nin güvenlik sağlayıcısı olarak merkezi rolünü azaltıyor,” dedi.
Sun, Çin’in “ABD etkisinden daha bağımsız, bölgenin kendi iç dinamiklerinden doğan bir güvenlik düzenlemesi” çağrısında bulunduğunu söyledi.
Pekin yıllardır bu fikrin farklı biçimlerini gündeme getiriyor. Çin, Devlet Başkanı Xi Jinping’in 2022’de Suudi Arabistan’a gerçekleştirdiği ziyaret sırasında Körfez ülkelerinin güvenliklerini korumalarına ve Körfez için “yeni ve kapsamlı” bir güvenlik mimarisi oluşturmalarına destek vereceğini açıklamıştı. Çinli yetkililer ve akademisyenler, bölgesel aktörlerin daha fazla sorumluluk üstlenmesini aynı zamanda bir yük paylaşımı biçimi olarak çerçeveliyor: Bölge ülkeleri kendi güvenliklerini daha fazla kendileri sağlarken, dış güçler daha az merkezi rol oynuyor.
Bu, Pekin’in Washington’ın yerine bölgenin güvenlik garantörü olmayı amaçladığı anlamına gelmiyor. Çin ne bölgede bu rolü üstlenebilecek ölçekte askeri bir varlığa sahip ne de şu ana kadar böyle bir sorumluluğu üstlenme isteği gösterdi. Ancak daha çeşitlendirilmiş bir güvenlik ortamı, Pekin’e bölgede zaten genişlemekte olan ilişkilerini daha da derinleştirme imkânı verebilir.
Pakt, Washington’ın Orta Doğu’daki askeri varlığının sürdürülebilirliği konusunda giderek daha fazla soru işaretiyle karşı karşıya kaldığı bir dönemde imzalandı. ABD hâlâ Körfez’de ve bölgenin diğer kesimlerinde geniş bir üs ve askeri güç ağına sahip. Ancak İran’la savaş, bu askeri varlığın kırılganlıklarını ortaya koydu. ABD askeri tesisleri İran’ın füze ve insansız hava aracı saldırılarına defalarca hedef oldu. Bu durum hem Washington’da hem Körfez ülkelerinde ABD’nin askeri varlığının yeniden yapılandırılması gerekip gerekmediğine ilişkin tartışmaları tetikledi.
Çin açısından ortaya çıkan fırsat askeri olduğu kadar siyasi de. Körfez ülkelerinin savunma ortaklıklarını çeşitlendirdiği bir bölge, Pekin’in Washington’ın uzun süredir sağladığı türden bir ittifak garantisi sunmasına gerek kalmadan Çin diplomasisine, silah satışlarına, teknolojisine ve yatırımlarına daha açık hale gelebilir.
- Pakistan kozu
Pakistan, Pekin’in en yakın savunma ortaklarından biri ve Çin silahlarının başlıca alıcılarından biri. İki ülke, savaş uçakları ve denizaltılardan ortak insansız hava aracı üretimine kadar uzanan geniş kapsamlı bir işbirliği geliştirdi. Örneğin Pakistan Hava Kuvvetleri’nin belkemiğini oluşturan JF-17 savaş uçağı, Pakistan Aeronautical Complex ile Çinli Chengdu Aircraft Industry Group tarafından ortaklaşa geliştirildi.
Pakistan aynı zamanda paktın tek nükleer gücü.
Sun, “Çin’in Pakistan üzerindeki çok büyük etkisi göz önüne alındığında, bu durum dolaylı olarak Çin’in nüfuzunun artmasına katkı sağlıyor,” dedi.
Çin Devlet Başkanı Xi Jinping, mayıs ayında Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif ile yaptığı görüşmede Çin-Pakistan ilişkilerini “sarsılmaz” olarak nitelendirmişti.
Pakistan Körfez güvenlik düzenlemelerine daha fazla entegre oldukça, Çin yapımı sistemlerin, eğitim programlarının ve bakım ağlarının bölgede daha geniş bir rol üstlenmesi mümkün olabilir.
Suudi Arabistan da son yıllarda Çin’le askeri ve ekonomik işbirliğini genişletti. Mart ayında yayımlanan haberlerde Riyad ile Pekin’in, Cidde’de Çin yapımı Wing Loong-3 silahlı insansız hava araçları için bir üretim hattı kurulmasını öngören 5 milyar dolarlık bir anlaşmaya vardığı belirtildi. İki hükümet de söz konusu anlaşmayı kamuoyuna açık biçimde doğrulamadı. Ancak böyle bir anlaşma, Suudi Arabistan’ın Çin ekipmanını yalnızca satın alan bir ülke olmaktan çıkıp bunları yerel olarak üreten bir ülkeye dönüşmesi anlamına gelir ve Pekin’in krallığın savunma sanayisindeki varlığını derinleştirir.
Türkiye ise giderek daha fazla kendi yerli savunma sanayisine öncelik veriyor ve stratejik ilişkilerini çeşitlendiriyor. Türkiye’nin Pakistan’la savunma ortaklığı hâlihazırda oldukça kapsamlı. Suudi Arabistan da Türk insansız hava araçlarının önemli müşterilerinden biri. Çin açısından bu durum, Türkiye’nin Çin’le savunma ilişkileri Pekin’in Pakistan’la ilişkileri kadar gelişmiş olmasa bile, üç pakt üyesi arasında kesişen tedarik zincirleri ve ortak projeler açısından potansiyel bir alan yaratıyor.
- Çin için daha fazla savunma satışı
İran savaşı, Körfez güvenliği açısından insansız hava araçlarının, füzelerin ve hava savunma sistemlerinin ne kadar merkezi hale geldiğini ortaya koydu. Çin, nispeten uygun fiyatlı silahlı insansız hava araçları, hava savunma sistemleri ve giderek artan ölçüde yerel üretim ve teknoloji ortaklıkları sunabilmesi nedeniyle bu pazarda güçlü bir rekabet konumunda bulunuyor.
Suudi Arabistan’daki Wing Loong-3 projesine ilişkin haberler bu modelin cazibesini ortaya koyuyor. Çin, yalnızca tamamlanmış bir platform satmak yerine Suudi Arabistan’ın eğitim, bakım, tedarik zinciri ve sanayi altyapısına kalıcı biçimde entegre olabilir. Haberlere göre Cidde’de kurulacak tesis yılda yaklaşık 48 insansız hava aracı üretecek.
Mekke Paktı bu tür olanakları daha cazip hale getirebilir. Suudi Arabistan, Pakistan ve Türkiye arasındaki savunma koordinasyonunun artması, birlikte çalışabilir sistemlere, ortak eğitim programlarına ve sanayi işbirliğine yönelik talep yaratabilir. Pakistan’ın uzun süredir Çin ekipmanlarını kullanması Pekin’e pakt üyelerinden birinde önemli bir avantaj sağlarken, Suudi Arabistan’ın gündemdeki insansız hava aracı üretim planları Çin’e diğer bir ülkede daha geniş bir sanayi ayağı kazandırabilir.
Pakt, ABD ile bağların kopması anlamına gelmiyor. Üye ülkeler anlaşmanın savunma amaçlı olduğunu ve Washington’la ya da NATO’yla olan mevcut düzenlemeler dahil olmak üzere mevcut anlaşmaların yerini almadığını vurguladı.
Ancak pakt, Washington’ın artık Körfez güvenliğinin tartışmasız merkezi olmadığı, daha çok kutuplu bir Orta Doğu güvenlik düzenine işaret ediyor. Bu değişim Çin’in lehine işliyor: Pekin, bölge ülkeleri kendi güvenlikleri için daha fazla sorumluluk üstlenirken siyasi nüfuzunu, silah ihracatını ve savunma sanayii bağlarını genişletebilir.
Ortadoğu1 hafta önceMısır, üçlü pakta neden katılmadı?
Dünya Basını1 hafta önceThe Jerusalem Post: Suudi Arabistan-Türkiye-Pakistan savunma anlaşması İsrail’e tehdit
Görüş1 hafta önceTürkiye ve İsrail ilişkilerinin geleceği
Dünya Basını2 hafta önceYen müdahalesinin asıl mesajı: Doların rezerv para statüsü artık eskisi kadar güçlü değil
Rusya2 hafta önceRusya’nın buğday ihracatı temmuzda yüzde 17,7 geriledi
Dünya Basını2 hafta önceForeign Affairs: Amerika Ortadoğu’dan Vazgeçmeli
Rusya2 hafta önceRusya, yolları insansız hava aracı saldırılarına karşı koruyacak
Diplomasi1 hafta önceUkrayna, Türkiye’den 70 ATACMS ve diğer ABD menşeli silah satın aldı











