Dünya Basını
Yeni Sağ’ın ‘dekolonyalist’ mantığı: Denize karşı kara emperyalizmi

Çevirmenin notu: Aşağıda okuyacağınız makale, dünyada sadece kitleler arasında değil, entelektüeller arasında da taraftar sayısını artıran Yeni Sağ düşüncesindeki önemli bir temayı takip ediyor. ‘Tektipleştirici’ küreselci-neoliberal düzene karşı partikülarist, kültüralist, etnomilliyetçi ve ‘yerli kimliği’ne sahip çıkan entelektüellerin, nazizmin aşkın hukukçusu Carl Schmitt’ten devraldıkları ‘imperium, Reich’a karşı’ görüşünü mahir biçimde analiz ediyor ve Yeni Sağ’ın sözümona ‘antikolonyalizminin’, sömürgeciliğe karşı faaliyetleri ile tanınan Frantz Fanon gibi isimlerin düşünceleri ile uzaktan yakından ilgisi olmadığını savunuyor. Yeni Sağ, küresel emperyalizmin çarpık ve geri(ci) bir karşıtını sunmaktadır; hiper-modern küreselciliğe karşı önerdikleri çözüm, modern-öncesi bir etnomilliyetçilikle imparatorlukların bir hercümercidir. Bu anlamda, iki dünya savaşı arasındaki Aydınlanma karşıtı ‘gerici modernizm’ ile faşist-nazist teorileri andırmaktadır. Felsefe ve siyaset ilişkisi ile ilgilenen okur, Yeni Sağ’ın düşünürleri de Benoist ile Dugin’in zihin dünyasındaki Martin Heidegger etkisini de fark edecektir. Son olarak, metindeki köşeli parantezler çevirmene aittir.
Deniz ve kara
Miri Davidson
New Left Review
4 Nisan 2024
Aşırı sağ dekolonizasyon istiyor. Fransa’da aşırı sağcı entelektüeller Avrupa’yı rutin olarak küreselci elitler tarafından düzenlenen bir ‘göçmen kolonizasyonunun’ yerli kurbanı olarak gösteriyor. Büyük İkame [The Great Replacement] teorisyeni Renaud Camus, sömürgecilik karşıtı kanonu övmüş –”sömürgecilik karşıtı mücadelenin tüm önemli metinleri, özellikle de Frantz Fanon’unkiler, Fransa için takdire şayan bir şekilde geçerlidir”– ve yerli Avrupa’nın kendi FLN’sine ihtiyacı olduğunu iddia etmiştir. Benzer bir akıl yürütme tarzı, etnomilliyetçiliği radikal yerli eleştirisinin bir biçimi olarak sunmak için Latin Amerikalı sömürgecilik karşıtı teorisyenlerin fikirlerini kullanan Hindu üstünlükçüler arasında da görülmektedir; avukat ve yazar Sai Deepak bunu o kadar başarılı bir şekilde yapmıştır ki, sömürgecilik karşıtı teorisyen Walter Mignolo’yu bir destek yazısı yazmaya ikna etmeyi başarmıştır. Bu arada Rusya’da Putin, Rusya’nın ‘tek kutuplu hegemonyaya karşı sömürgecilik karşıtı hareket’teki öncü rolünü ilan ederken, Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov da ‘sömürgecilikten kurtulma sürecinin tamamlanması için Afrika’nın talepleriyle dayanışma içinde olma’sözü veriyordu.
Bu olgu, gerici söylemde yaygın olan tersine çevirme türlerinin ötesine geçmektedir. Sömürgecilik karşıtı bir perspektif, Avrupa Yeni Sağının önde gelen iki entelektüeli tarafından savunulmaktadır: Alain de Benoist ve Aleksander Dugin. De Benoist’nin durumunda bu, daha önceki sömürgeci bağlılıklarından büyük bir kopuşu içeriyordu. Cezayir Savaşı sırasında siyasi bilince ulaşan de Benoist, Fransız imparatorluğunun çöküşünü engellemeye çalışan beyaz milliyetçi gençlik örgütleri arasında kendini bulmuştur. OAS’yi cesaretinden dolayı övmüş ve ilk iki kitabını Güney Afrika ve Rodezya’da beyaz milliyetçiliğin uygulanmasına adamıştı ve apartheid altındaki Güney Afrika’yı ‘bizim de geldiğimiz Batı’nın son kalesi’ olarak tanımlamıştı. Fakat 1980’lere gelindiğinde de Benoist yön değiştirmiştir. Pagan bir tahayyülü benimseyerek ve beyaz milliyetçiliğe yaptığı açık atıfları bırakarak, düşüncesini kültürel çeşitliliğin savunusu etrafında şekillendirmeye başlamıştı.
Liberal çokkültürlülük ve kitlesel tüketimciliğin saldırısına karşı de Benoist artık Nouvelle Droite’nin [Yeni Sağ] ‘farklılık hakkını’ korumak için mücadele etmesi gerektiğini savunuyordu. Buradan, Üçüncü Dünya uluslarının kötü durumuyla gecikmiş bir akrabalık iddia etmek için kısa bir mesafe vardı. Charles Champetier ile birlikte kaleme aldıkları Manifesto for a European Renaissance [Avrupa Rönesansı için Manifesto] (2012) adlı eserlerinde, “Misyonerlerin, orduların ve tüccarların himayesinde gerçekleşen gezegenin Batılılaşması, tüm ötekilikleri silme arzusuyla beslenen emperyalist bir hareketi temsil etmektedir,” diye yazmıştı. Yazarlar, Nouvelle Droite’nin ‘yok olma tehdidi altındaki etnik grupları, dilleri ve bölgesel kültürleri eşit şekilde desteklediğini’ ve ‘Batı emperyalizmine karşı mücadele eden halkları desteklediğini’ ısrarla vurgulamışlardır. Bugün, antropolojik farklılığın korunması ve yerli kırılganlık duygusu Avrupa aşırı sağının ortak söylemleridir. Neo-faşist gençlik grubu Génération Identitaire’in [Kimlik Nesli] manifestosu, “Avrupa’nın Kızılderilileri olmayı reddediyoruz,” diyor.
De Benoist’nin yakın bir çalışma arkadaşı olan Dugin, bu sömürgecilik karşıtı ruhu kendi dünya görüşüne daha da derinlemesine entegre etmiştir. Neo-Avrasyacılık ya da Dördüncü Siyaset Teorisi olarak adlandırdığı düşünce sistemi, Lévi-Strauss gibi antropologlardan türetilen bir Avrupa-merkezcilik eleştirisi ile desteklenmektedir. Rusya’nın postkolonyal dünya ile çok şey paylaştığını iddia eder: Rusya da, ontolojik çeşitliliğe sahip bir dünyayı düz, homojen, de-partikülarize edilmiş bir kütleye zorlayan Batı liberalizmine özgü asimilasyon dürtüsünün kurbanıdır (Renaud Camus’nün ‘Farklılaşmamış İnsan Maddesi’ ya da Marine le Pen’in küreselciliğin ‘tatsız lapası’ olarak adlandırdığı şeyi düşünebiliriz). Dugin, bu evrenselleştirici gündemin aksine, her biri kendi ritmine göre hareket eden farklı medeniyetlerden oluşan bir ‘çoklu evrende’ yaşadığımızı ileri sürer. “Tek bir tarihsel süreç yoktur. Her halkın farklı bir ritimde ve bazen farklı yönlerde hareket eden kendi tarihsel modeli vardır.” Mignolo ve Anibal Quijano’nun dekoloniyal ekolüyle paralellikleri gözden kaçırmak zor. Her uygarlık kendine özgü bir epistemolojik çerçeveden yeşerir, fakat bu yeşerme ‘Modernitenin üniter epistemesi’ (Dugin’in sözleri, ama Mignolo’nun da olabilirdi) tarafından sekteye uğratılmıştır.
Modernleşme, Batılılaşma ve sömürgeleştirme “eşanlamlı bir dizidir”: her biri çoğul medeniyetlere dışsal bir kalkınma modeli dayatmayı içerir. Dugin’in savunduğu etnik-ulusal kimliklerin, sömürgeci farklılık üretiminin –sömürüyü ve çıkarımı farklılaştırdığı, kategorize ettiği ve organize ettiği ırksal rejimlerin– eserleri olduğu dikkate alınmıyor. Bu nedenle, geleneksel bir kültüre geri dönmeyi değil, dünya sistemini yeniden inşa etmeyi amaçlayan birçok antikolonyal hareketin özünde modern olan karakteri de dikkate alınmıyor. Fanon’un ifadesiyle, dekolonizasyon ne ‘mistik bir geçmiş lehine bugünden ve gelecekten’ vazgeçebilir ne de yazdığı dönemde ‘atomik ve ruhani parçalanma arasında salınan’ aşağılanmış bir Avrupa’nın ‘steril ayinlerine ve mide bulandırıcı taklitçiliğine’ dayanabilirdi.
Dugin ve de Benoist bu tür çelişkilerden etkilenmez. Dugin, “Dördüncü Siyaset Teorisi, siyasi bilincin dekolonizasyonu için bir slogan haline geldi,” diyor ve bunun ilk pratik ifadesinin Rusya’nın Ukrayna’yı işgali olduğunu belirtiyor. Bu, Batılı tasarımlar tarafından parçalanan kadim bir pan-Slav uygarlığı olan Avrasya’nın yeniden birleşmesi için uzun zamandır beklenen bir mücadele olarak anlaşılmaktadır; aynı zamanda Dugin’in Büyük Uyanış olarak adlandırdığı, liberal dünya düzenini yıkmak ve çok kutuplu bir dünyayı başlatmak için bin yıllık bir savaşın ilk aşamasıdır. Dugin bu savaşa katılacak dünya çapında bir hareketler koalisyonu öngörüyor: “Amerikalı protestocular bir kanat, Avrupalı popülistler diğer kanat olacak. Rusya genel olarak üçüncü kanat olacak; birçok kanadı olan melek gibi bir varlık olacak: bir Çin kanadı, bir İslam kanadı, bir Pakistan kanadı, bir Şii kanadı, bir Afrika kanadı ve bir Latin Amerika kanadı.” Peki Ukrayna’daki savaş bir emperyal savaş ya da Liz Fekete’nin deyimiyle bir ‘rakip emperyalizmler’ savaşı değil mi? Dugin de buna katılacaktır. Rusya’nın Ukrayna’yı işgali, ‘emperyal rönesans’ının önemli bir adımıdır.
Emperyal rönesans ve dekolonizasyon dilini aynı nefeste konuşmak nasıl mümkün olabilir? Dugin ve de Benoist bu noktada temel kaynaklarını Carl Schmitt’ten alır. Jeopolitik üzerine yazılarında Schmitt, Anglo-Amerikan deniz imparatorluklarının ‘deniz gücünde’ belirli bir tür emperyal tahakküm tanımlar: dağınık, bölgesel olmayan, yüzen, finansal, akışkan. Deniz gücü, teritoryal tutarlılıktan yoksun dağınık bir imparatorluk doğurur ve yeryüzünü yalnızca bir dizi trafik yolu olarak okuyan mekânsal-hukuksal bir çerçeve üretir. Bu emperyalizm aynı zamanda kendi epistemolojisini de üretir: Schmitt, “Yeryüzüne dağılmış, coğrafi olarak tutarsız bir dünya imparatorluğuna ait hukuksal düşünme biçimi, kendi doğası gereği evrenselci argümantasyona yönelir,” diye yazar. İnsan hakları gibi soyut evrenseller kisvesi altında bu imparatorluk “her şeye müdahale eder.” Schmitt’e göre bu “insancıllık kılıfı altında her şeye müdahale eden bir ideolojidir.”
Schmitt, deteritoryal imperium’un karşısına, meşru, teritoryal bir emperyalizm olarak gördüğü şeyi çıkarır. Bu, onun Grossraum ve Reich kavramlarına dayanır: Grossraum bir medeniyet bloğu olarak anlaşılabilirken, Reich onun manevi, lojistik ve ahlaki merkezidir. Schmitt’in yazdığı gibi, “her Reich, siyasi fikrinin yayıldığı ve yabancı müdahalelerle karşı karşıya kalmaması gereken bir Grossraum’a sahiptir.” Eğer imperium ‘boş, tarafsız, matematiksel-doğal bilimsel bir mekan anlayışına’ karşılık geliyorsa, Grossraum onu işgal eden belirli bir halktan ayrılamaz ‘somut’ bir anlayışı içerir. Schmitt’e göre bu teritoryal mekan kavramı “Yahudi ruhu için anlaşılmazdır.” De Benoist’nin ilan ettiği gibi: “Politika ve ticaret, katı ve sıvı, alan ve ağ, sınır ve nehir arasındaki ayrımı tanımlayan kara ve deniz, kara ve deniz güçleri arasındaki temel ayrım yeniden daha önemli hale gelecektir. Avrupa, ABD’nin deniz gücüne bağımlı olmaktan vazgeçmeli ve yeryüzünün kıtasal mantığı ile dayanışma içinde olmalıdır.” Toprak su tarafından, kalpgahlar [heartlands] liman kentleri tarafından, egemen otorite ulusötesi sermaye akışları tarafından sömürgeleştirilir.
Imperium ve Grossraum arasındaki bu karşıtlıkla Schmitt’in düşüncesi etkileyici bir yeniden düzenleme sağlar: bölgesel imparatorluk inşası belirli bir sömürge karşıtı duyguyla uyumlu hale gelir. Dugin ve de Benoist’nin son yazılarında, ‘sömürgeleştirme’ hor görülen bir deteritoryal meseleyken, ‘emperyalizm’ daha asil, teritoryal bir yayılma biçimine ayrılmıştır. Dolayısıyla sömürgecilik, siyasi ya da askeri tahakküm olgusundan ziyade ‘entelektüel köleleştirme durumu’, Dugin’in ifadesiyle, bir toprak ilhakı meselesinden ziyade ‘sömürgeci düşünce biçimlerine’ tabi olma biçimi anlamına gelmektedir. İhlal edilen zihinlerin, kelimelerin ve kategorilerin ‘egemenliğidir.’ Sömürgecilik, kimlikleri ortadan kaldırarak dünyaya hakim olur: artık kadın yoktur, (Giorgia Meloni’nin terminolojisini kullanırsak) sadece X Cinsiyeti vardır. Özünde ‘etnosidal’dir; kültürel silme ve demografik değiştirme başlıca araçlarıdır. “Askeri, idari, siyasi ve emperyalist sömürgeler, sömürgeleştirilenler için kesinlikle acı vericidir,” diyor Renaud Camus bize, “fakat fethedilen toprakların varlığına dokunan, ruhlarını ve bedenlerini dönüştüren demografik sömürgelerle karşılaştırıldığında bunlar hiçbir şeydir.”
Sömürgeleştirmenin anlamı (küresel ekonominin sömürgeci yapısından başka bir şey olmayan) değişen göç modellerine, değişen toplumsal cinsiyet normlarına ve homojenleştirici bir liberal kültüre atıfta bulunacak şekilde dönüştürüldüğünde, aşırı sağ kendilerini halk egemenliğinin ve halkların kendi kaderini tayin hakkının savunucuları olarak sunabilir. Ayrıca ulusötesi sermayenin tahribatına karşı hayali bir mücadele sahneleyebilirler. Bu düşünürler için sömürgecilikten arındırmak, bir tür kapitalizmi diğerinden ayırmak anlamına geliyor ki bu da aşırı sağ düşüncede yerleşik bir prosedür. Küreselci, köksüz, asalak, finansal kapitalizm (şimdi sömürgeci olarak hayal ediliyor) ırksal, ulusal, endüstriyel kapitalizmden (kendi kaderini tayin eden, hatta sömürgecilikten arındırılmış olarak hayal ediliyor) ayrılır. Böyle bir ayrımın hayali olduğunu söylemeye gerek yok: küresel sermaye birikim sistemleri, iç içe geçmiş gayri maddi spekülasyon ve dünyevi çıkarım süreçleriyle bu şekilde ayrıştırılamaz. Fakat ayrılmaz olanı ayırmak gerici düşünce için bir sorun teşkil etmiyor gibi görünüyor. Aslında, bu onun için hayati önemde olabilir. Çünkü bir kez hayali bir çatışkı [antinomy] inşa edildiğinde, kişi bunun nefret edilen tarafını reddedebilir ve bu şekilde kendi parçalanmış iç dünyası üzerinde hakimiyet kazanmış gibi görünebilir.
Dünya Basını
The Jerusalem Post: Suudi Arabistan-Türkiye-Pakistan savunma anlaşması İsrail’e tehdit

İsrail gazetesi The Jerusalem Post, Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan arasında imzalanan ortak savunma anlaşmasının İsrail için ne anlama geldiğini tartışan bir makale yayınladı. Sizler için çevirdik:
Riyad, yeni ittifaklarının bölgesel istikrarı güçlendirip güçlendirmeyeceğine ya da İsrail’i ortak düşmana dönüştürmek isteyen hükümetlere daha fazla nüfuz sağlayıp sağlamayacağına karar vermeli.
Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan cuma günü Mekke’de, Ortadoğu’daki stratejik dengeyi değiştirebilecek ortak bir savunma anlaşması imzaladı.
Anlaşmaya göre üç ülkeden herhangi birine yönelik silahlı saldırı, üçüne birden yapılmış sayılacak.
Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan ise cumartesi günü bir adım daha ileri giderek düzenlemenin teknik açıdan NATO’nun 5. Maddesi’ndeki kolektif savunma taahhüdüne eşdeğer olduğunu söyledi.
Reuters ve Jerusalem Post çalışanlarının cumartesi günü aktardığı, Eli Leon’un da katkıda bulunduğu habere göre Fidan, ittifak kapsamında bir bakanlar komitesi kurulacağını ve Suudi Arabistan merkezli bir genel sekreterliğin oluşturulacağını söyledi. Mısır da ileride ittifaka katılabilir.
Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, anlaşmanın “kolektif caydırıcılık ilkesi”ne dayandığını ve güvenlik, savunma ve terörle mücadele alanlarındaki işbirliğini genişleteceğini söyledi.
Ardından İsrail’in görmezden gelemeyeceği bir açıklama geldi.
Pakistan Savunma Bakanı İsrail’e karşı ‘birleşik askeri cephe’ çağrısı yaptı
Anlaşmanın duyurulmasından bir gün sonra Pakistan Savunma Bakanı Khawaja Asif, İsrail’i “tüm Müslüman dünyası için bir tehdit” olarak nitelendirerek İsrail’e karşı “birleşik bir askeri cephe” kurulması çağrısında bulundu.
Post yazarı Danielle Greyman-Kennard’ın pazar günü aktardığına göre Asif, çağrısını çözüme kavuşmamış Filistin meselesiyle ilişkilendirdi ve İslam dünyasını İsrail’e karşı birlikte hareket etmeye çağırdı.
Ulusal Güvenlik Araştırmaları Enstitüsü Körfez Araştırmaları Programı Başkanı Dr. Yoel Guzansky, Greyman-Kennard’a yaptığı açıklamada, söz konusu paktın İsrail ile Suudi Arabistan arasındaki normalleşmeye “kapıyı tamamen kapatmadığını” söyledi.
“Ülkelerin istikrara ihtiyacı var. Suudilerin istikrara ihtiyacı var,” diyen Guzansky, Riyad’ın yaklaşımını kısa ve öz biçimde şöyle tarif etti: “Bu bir dengeleme stratejisi.”
Eski Ulusal Güvenlik Konseyi Başkanı Jacob Nagel de Post tarafından cuma günü aktarılan 103FM röportajında benzer bir değerlendirmede bulundu.
Nagel, anlaşmayı “daha çok Amerikan yönetimine baskı yapmayı amaçlayan diplomatik bir manevra” olarak nitelendirerek Riyad’ın kendisini giderek daha savunmasız hissettiği için alternatifler aradığını savundu.
Bu kırılganlık yıllardır artıyor. Suudi Arabistan, İran’ın ve vekil güçlerinin bölgenin farklı noktalarına saldırı düzenleme kabiliyetini ortaya koymasını izledi.
Krallığın Abkayk ve Hurays petrol tesislerine 2019’da düzenlenen saldırı, Suudi Arabistan’ın savunmasının sınırlarını açığa çıkardı ve Riyad’da bir kriz halinde dış desteğin ne ölçüde geleceğine ilişkin soru işaretleri doğurdu.
Dolayısıyla İsrail, Suudi Arabistan’ın bu dengeleme arayışını ciddiye almalı.
Riyad güvenlik, pazarlık gücü ve stratejik bağımsızlık arıyor. İsrail ve ABD açısından soru, bu arayışın nihayetinde nereye varacağıdır.
Erdoğan yönetimindeki Türkiye, İsrail’e karşı giderek daha düşmanca bir tutum benimsedi. Pakistan’ın İsrail’le diplomatik ilişkileri yok ve savunma bakanı şimdiden Yahudi devletine karşı Müslümanların askeri birlikteliğini gündeme getiriyor.
Suudi Arabistan bunun yarattığı sorunu anlamalı. Üst düzey yöneticileri İsrail’i bölgesel bir düşman olarak gösteren ülkelerle kurulacak bir savunma ortaklığı, normalleşme sürecinin üzerine kaçınılmaz olarak gölge düşürecektir.
İsrailli liderler, ittifak üyelerinden biri şimdiden Müslüman dünyasını İsrail’e karşı askeri olarak örgütlemekten söz ederken bu ittifakı yalnızca teknik bir düzenleme olarak göremez.
Suudi Arabistan-İsrail normalleşmesi mevcut savunma paktından daha büyük fırsatlar sunuyor
Buna rağmen Tel Aviv, Riyad’a açılan kapıyı ardına kadar açık tutmalı.
İsrail’in çıkarı, Suudi Arabistan’ı İsrail’in ve ılımlı Arap devletlerinin de yer aldığı Amerikan öncülüğündeki bölgesel güvenlik mimarisine dahil etme çabalarını hızlandırmaktır.
Suudi Arabistan-İsrail normalleşmesinin stratejik vaatleri büyükelçilikler, turizm ve ticaretin çok ötesine uzanıyor.
Böyle bir normalleşme; İran’la mücadele edebilecek, füze ve hava savunma işbirliğini geliştirebilecek, ticaret yollarını koruyabilecek ve İsrail’i Arap dünyasına daha derinden bağlayabilecek kalıcı bir bölgesel hizalanma imkanı sunuyor.
İbrahim Anlaşmaları, İsrail’le ilişkilerin Arap devletlerinin ekonomik ve stratejik çıkarlarına hizmet edebileceğini gösterdi. Suudi Arabistan, bu bölgesel çerçeveye önemli bir siyasi ve ekonomik ağırlık kazandıracaktır.
Bu stratejik hedef artık daha da acil hale geldi.
Washington, Mekke’de yaşananlara yakından dikkat etmeli. ABD’nin uzun süredir ortağı olan bir ülke, Ankara’dan ve nükleer silahlara sahip İslamabad’dan ilave güvenlik güvenceleri aradı. Bu, Amerikan garantilerine duyulan güvenin azalmakta olduğuna dair bir uyarıdır.
ABD, en önemli Arap ortaklarından birinin neden alternatif bir güvenlik yapılanmasına ihtiyaç duyduğunu düşündüğünü ve bu yapının açıkça İsrail karşıtı bir nitelik kazanmasının nasıl önlenebileceğini sorgulamalı.
İsrail de normalleşme arayışını sürdürürken Riyad’a açık mesajlar vermeli.
Suudi Arabistan, daha istikrarlı bir Ortadoğu’nun inşasında merkezi bir rol oynayabilir. İsrail’in onu kendisine daha fazla yaklaştırmak için her türlü nedeni var.
Riyad, yeni ittifaklarının bölgesel istikrarı güçlendirip güçlendirmeyeceğine ya da İsrail’i ortak düşmana dönüştürmek isteyen hükümetlere daha fazla nüfuz sağlayıp sağlamayacağına karar vermeli.
Mekke anlaşması, bu tercihten kaçınmayı çok daha zor hale getirdi.
Dünya Basını
Foreign Affairs: Amerika Ortadoğu’dan Vazgeçmeli

“Amerika Birleşik Devletleri’nin güçlerini Ortadoğu’dan çekmesinin, ABD ve uluslararası hukuku ihlal eden hükümetleri silahlandırmayı bırakmasının ve bölgesel düzenin garantörü rolüne son vermesinin zamanı çoktan gelmiştir.”
2021-2022 yılları arasında Başkan Joe Biden’ın Özel Asistanı ve Başkan Yardımcısı Kamala Harris’in Özel Kalem Müdür Yardımcısı olarak çalışmış olan, Obama yönetimi döneminde ise Doğu Asya ve Pasifik İşlerinden Sorumlu Dışişleri Bakan Yardımcısı Vekili ve Dışişleri Bakanı Hillary Clinton’ın Özel Asistanı olarak görev yapmış olan Michael Fuchs, Foreign Affairs’te yazdı:
Amerika Ortadoğu’dan Vazgeçmeli
Başarısız İran Savaşı, Uzun Zamandır Gecikmiş Bir Geri Çekilmeyi Başlatmalı
İran’la yürütülen savaş destansı bir felakettir. Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail, uluslararası hukuku ihlal eden, en az 307’si çocuk olmak üzere 1.700 İranlı sivili öldüren, sivil altyapıda geniş çaplı hasara yol açan ve bölgesel kargaşayı derinleştiren gereksiz bir harekât başlattı. İran’ın misillemeleri, komşu ülkelerdeki üslerde görev yapan 18 ABD askerinin ölümüne ve 600’den fazlasının yaralanmasına neden oldu. Hürmüz Boğazı’nın kapanmasıyla enerji fiyatlarında yaşanan sıçramanın etkileri ise dünyanın dört bir yanında hâlâ hissediliyor.
Bu savaş, ABD’nin son 35 yılda izlediği ve ülkeyi daha güvensiz hâle getirirken Ortadoğu’daki çatışmaları şiddetlendiren bir dizi politikanın en son sonucudur. Bu başarısızlıkların temelinde, Washington’ın ABD güvenliğini ilerletmek için sürekli savaşlar başlatması ve devam eden çatışmalara müdahale etmesi gerektiği yönündeki yanlış inancını besleyen bölgedeki Amerikan askerî varlığı yatmaktadır. Amerikan üslerini ve birliklerini topraklarında kabul eden ülkeler de kendilerini daha savunmasız hâle getirmiş, İran’ın ve İran destekli grupların doğrudan saldırılarına açık duruma düşmüştür.
Amerika Birleşik Devletleri onlarca yıldır Ortadoğu’daki askerî varlığı, Amerikan stratejik çıkarları ve bölgesel güvenlik açısından vazgeçilmezmiş gibi hareket etti. İsrail ve Körfez ülkeleri gibi ortaklarını korumaya, İran’ı ve diğer hasımlarını sınırlamaya ve terörizmle mücadele etmeye çalıştı. Ancak uygulamada ABD’nin askerî konuşlanması istikrarsızlığa ve yıkıma katkıda bulundu. Bunun en açık biçimde görüldüğü yer İran’a karşı yürütülen harekâttır; savaş, önlemeyi amaçladığı tehlikeleri bizzat üretmiştir.
Amerika Birleşik Devletleri’nin güçlerini Ortadoğu’dan çekmesinin, ABD ve uluslararası hukuku ihlal eden hükümetleri silahlandırmayı bırakmasının ve bölgesel düzenin garantörü rolüne son vermesinin zamanı çoktan gelmiştir. Böyle bir adım, Washington’ın Asya ve Avrupa’da büyük güçler arasında çıkabilecek bir savaşı caydırmak da dâhil olmak üzere daha yüksek öncelikli hedeflere yoğunlaşmasını sağlayacaktır.
KAN VE SERVET
Amerika Birleşik Devletleri uzun zamandır Ortadoğu’da etkin olsa da 1990-91 Körfez Savaşı, ABD’nin bölgedeki askerî rolünü kalıcılaştırdı. Soğuk Savaş sonrası Amerikan gücünün zirvesi olarak başlayan süreç —Irak Devlet Başkanı Saddam Hüseyin’in Kuveyt’i işgaline son vermek amacıyla uluslararası bir koalisyon kurulması— onlarca yıl sürecek bir yükümlülüğe dönüştü. Birbiri ardına gelen yönetimler, sürekli konuşlu bir gücün enerji akışının serbestliğini koruyacağı, İsrail’i destekleyeceği, terör örgütleriyle mücadele edeceği ve İran’ı caydıracağı inancıyla bölgede on binlerce personel bulundurdu. Şu anda Irak’ta yaklaşık 2 bin, Suudi Arabistan’da 2 bin 300, Birleşik Arap Emirlikleri’nde 3 bin 500, Ürdün’de 4 bin, Bahreyn’de 8 bin, Katar’da 10 bin ve Kuveyt’te 13 bin Amerikan askeri bulunuyor. Kesin sayılar ve konuşlanma yerleri yıllar içinde değişiklik gösterse de bu varlık devasa, geniş bir alana yayılmış ve bölgeye derinden yerleşmiş olmayı sürdürdü.
Ancak askerî varlık başlı başına bir yükümlülüğe dönüşebilir; ev sahibi ülkeleri misillemelere açık hâle getirebilir ve Amerika Birleşik Devletleri’ni yerel çatışmaların içine çekebilir. Üsler bölgenin dört bir yanına dağılmışken Amerikan çıkarlarına yönelik tehditler süreklilik kazanmakta ve her bir tehdit, askerî varlığın daha da genişletilmesi için yeni bir gerekçeye dönüşmektedir. Örneğin ABD’nin 2003 işgalinden sonra Irak’ı işgal altında tutması, Amerikan güçlerini yalnızca uzun ve kanlı bir çatışmaya sürüklemekle kalmadı, aynı zamanda onları İran destekli milislerin saldırılarına açık hâle getirdi. Bu durum, ABD’nin Irak, Suriye ve başka yerlerde misilleme operasyonları düzenlemesine yol açtı. Bu arada Afganistan’daki savaş Pakistan’a sıçradı ve Amerika Birleşik Devletleri, sınırın ötesindeki Amerikan askerlerine saldıran militanlara karşı yüzlerce insansız hava aracı saldırısı gerçekleştirdi. ABD, 2011’de Irak’tan büyük ölçüde çekildikten sonra, işgalin yarattığı kaostan doğan IŞİD’le mücadele etmek üzere 2014’te yeniden asker göndermek zorunda kaldı.
Bunun bedeli ağır oldu. Amerika Birleşik Devletleri, 11 Eylül sonrasındaki “teröre karşı savaş” kapsamında Afganistan, Irak ve diğer cephelerde yürütülen savaşlara 8 trilyon dolar harcadı. Brown Üniversitesi’nin araştırmalarına göre yaklaşık üç milyon Amerikalı bu çatışmalarda görev yaptı; 15 binden fazla asker ve yüklenici hayatını kaybetti, 1,8 milyon asker ise engelli hâle geldi. Bölgedeki halklar da bu sonuçların acısını çekti ve çekmeye devam ediyor. Doğrudan şiddet nedeniyle 432 bini sivil olmak üzere 940 binden fazla kişi öldü; Afganistan, Irak, Pakistan, Suriye ve Yemen’de devlet yapılarının çökmesinin dolaylı etkileri 3,6 milyon insanın ölümüne yol açtı; 38 milyon kişi ise yerinden edildi. Ancak yalnızca rakamlar, anne ve babalarını kaybeden çocukların, evlerini yitiren ailelerin ve sürekli çatışmalar nedeniyle normal bir hayat sürme imkânı ellerinden alınan bir kuşağın yaşadıklarında görülen insani bedeli anlatmaya yetmez. Bu politikalara ve sonuçlarını doğuran eylemlere ilişkin hesap verebilirliğin bulunmaması da dikkat çekicidir.
Amerika Birleşik Devletleri, başka ülkeler tarafından gerçekleştirilen şiddet ve baskıya da doğrudan katkıda bulundu. ABD askerlerinin Ortadoğu’nun dört bir yanında konuşlandırılması, Washington’ın çoğu kendi bölgesel gündemlerine sahip olan baskıcı hükümetlerle yakın çalışma eğilimini güçlendirdi. Mısır’daki gibi otokratik yönetimleri ayakta tuttu, Suudi Arabistan’ın Yemen’deki harekâtını destekledi ve Birleşmiş Milletler araştırmacılarının soykırım niteliğinde eylemler belgelendirdiği Sudan iç savaşında Birleşik Arap Emirlikleri’nin rolünü mümkün kıldı. Bu tür ortaklıklar, söz konusu ülkelerin hükümetlerine ve Amerika Birleşik Devletleri’ne yönelik halk öfkesini körükledi.
ABD’nin İsrail’le ilişkisi, derin güvenlik ilişkilerinin kalıcı üslenmeyle birleştiğinde nasıl felaket sonuçlar doğurabileceğinin örneğidir. İsrailli ve Filistinli liderler arasındaki Oslo müzakerelerinin 1990’larda yavaş yavaş çökmesinden bu yana ABD desteği, birbiri ardına gelen İsrail hükümetlerine verilmiş açık çeke dönüştü. Bu hükümetler, Batı Şeria’daki aşamalı ilhak ve sistematik baskı politikalarıyla Filistinlilerle barış ihtimalini aşındırdı. Son birkaç yılda bu destek, bir BM araştırma komisyonunun Gazze’de soykırım olarak nitelendirdiği ve bir dizi İsrailli akademisyen ile sivil toplum kuruluşunun da paylaştığı sonuçlara yol açan İsrail operasyonlarını mümkün kıldı. Ardından Şubat 2026’da Amerika Birleşik Devletleri, İsrail’le birlikte İran’a karşı hukuka aykırı bir savaş başlattı.
ÇIKIŞ YOLU
Ortadoğu’daki ABD askerî varlığının yol açtığı zarardan hem Demokrat hem de Cumhuriyetçi başkanlar sorumludur. Bu varlık, Amerika Birleşik Devletleri’ni uluslararası insancıl hukukun ciddi biçimde ihlal edilmesine ortak etmiştir. Washington, İran’la istikrarlı bir ateşkes sağlanır sağlanmaz güçlerini çekmeye başlayarak politikasının yönünü değiştirmelidir.
ABD’li liderler şimdi, İran savaşı sırasında hasar gören üslerin yeniden inşa edilip edilmeyeceği ve bölgesel ortaklara yeni silahların satılıp satılmayacağı da dâhil olmak üzere kalıcı sonuçlar doğuracak bir dizi kararla karşı karşıyadır. Bazı savunma analistleri daha küçük bir askerî varlığın korunmasını savunmuş, The Wall Street Journal’ın haberine göre Pentagon da bu seçeneği değerlendirmeye almıştır. Ancak kısmi bir geri çekilme bile Amerika Birleşik Devletleri’ni bölgedeki süreklilik arz eden risklere maruz bırakmaya devam edecektir. İran, son beş ay içinde en az 15 Amerikan askerî tesisindeki bina ve teçhizatı tahrip etmiş veya hasara uğratmıştır. ABD birlikleri bir ya da iki üste toplansa bile İran ve vekil güçleri açısından öncelikli hedef olmaya devam edecek, dolayısıyla kuvvetlerin korunması için önemli kaynaklar gerekecektir. Tam bir geri çekilme gerçekleşmediği sürece Washington, ABD personeline ve ortaklarına verdiği desteği sürekli güçlendirme zorunluluğu hissedecek ve Amerika Birleşik Devletleri çatışmaların içine çekilmeye devam edecektir.
ABD askerlerinin tamamının Ortadoğu’dan çekilmesi, bölgedeki ortaklarla bütün işbirliğinin sona erdirilmesini gerektirmez. Örneğin Lübnan gibi bazı ülkelerde güvenlik yardımları sürdürülebilir; Lübnan Silahlı Kuvvetlerine verilen Amerikan desteği, devlet kapasitesini güçlendirebilir ve Lübnan egemenliğinin korunmasında resmî kurumların rolünü pekiştirebilir. Ancak Washington’ın, yardım ve silah satışlarının ABD hukukuna uygun olmasını sağlaması kendi çıkarınadır. Amerikan hukuku, İsrail’in Gazze’de yaptığı gibi yardım alan ülkelerin ağır insan hakları ihlalleri gerçekleştirmesi hâlinde bu tür yardımların durdurulmasını gerektirmektedir. Washington, ABD ve uluslararası hukuku ihlal eden tüm güvenlik yardımlarını ve silah ihracatını askıya alarak desteğinin diğer ülkelerin pervasız politikalarını teşvik etmesi ve Amerika Birleşik Devletleri’ni bölgesel krizlerin daha derinlerine çekmesi riskini azaltabilir.
Amerika Birleşik Devletleri, bölgedeki askerî varlığını azaltırken insan haklarını ve anlaşmazlıkların barışçıl biçimde çözülmesini destekleyen diplomatik, ekonomik ve insani çabalarını artırabilir ve artırmalıdır. Bu çabanın bir parçası olarak Filistinlilere yönelik insani yardımları artırmalı; aynı zamanda enerji ihracatını Hürmüz Boğazı’nın dışından geçirecek yeni boru hatları gibi istikrarı ve refahı teşvik edebilecek ekonomik entegrasyon projelerini desteklemelidir. Washington ayrıca geri çekilme sürecini, Birleşik Arap Emirlikleri ve İsrail gibi ülkeler insan hakları sicillerini iyileştirene ve istikrarsızlaştırıcı bölgesel politikalarına son verene kadar bu ülkelere sağlanan yardımları azaltacağını açıkça göstermek için kullanmalıdır. Amerika Birleşik Devletleri bu hükümetleri reform yapmaya zorlayamaz; ancak onların baskı ya da saldırganlık politikalarını mümkün kılan teçhizat ve finansmanı sağlamayı reddedebilir.
Mevcut yönetimin bu yaklaşımı benimsemesi düşük bir ihtimal olsa da Kongre’nin alacağı kararlar, ABD’nin gelecekteki bölge politikasını şekillendirebilir. Kongre üyeleri, Pentagon’un mühimmat stoklarını yenilemek ve üsleri onarmak için alacağı fonların miktarını sınırlandırarak ve bu fonlara koşullar bağlayarak Amerika Birleşik Devletleri’ni geri çekilmeye yöneltebilir.
KORKULAR VE GERÇEKLER
Bazıları, ABD ordusunun Ortadoğu’dan çekilmesinin ciddi riskler taşıdığını savunacaktır. Bu riskler gerçektir ancak yönetilebilir niteliktedir. Öncelikle enerji piyasalarını ve ABD’nin geri çekilmesi durumunda petrol ve doğal gaz ihracatının kesintiye uğrayabileceği korkusunu ele alalım. Washington yıllarca, bölgedeki Amerikan varlığının seyrüsefer özgürlüğünü koruduğunu varsaydı. Oysa Hürmüz Boğazı’nı kapatan, ABD-İsrail’in İran’a karşı yürüttüğü savaş oldu ve Amerikan ordusu boğazı güç kullanarak yeniden açamadı. Bu durum, Beşinci Filo’nun Bahreyn’de konuşlandırılmasının etkinliği konusunda şüphe doğurdu. Boğazdaki açmaz nasıl çözülürse çözülsün, devletler geçiş ücreti uygulayıp uygulayamayacakları konusunda anlaşmazlık yaşasa bile İran ile Körfez ülkelerinin enerji akışını sürdürmek konusunda ortak çıkarı vardır. Ayrıca Amerika Birleşik Devletleri’nin artık büyük bir enerji üreticisi olması, yenilenebilir enerji sektörünün dünya genelinde büyümesi ve üreticilerin boğazı baypas etmenin yollarını araştırması sayesinde küresel arz daha fazla çeşitlenmiştir. Bu da deniz taşımacılığında yaşanabilecek yeni kesintileri daha az tehditkâr hâle getirmektedir.
Trump yönetimi ve Kongre’deki destekçileri, komşularını istikrarsızlaştıran İran’ı sınırlamak için Amerikan askerî gücünün gerekli olduğunu da savunmaktadır. Ancak mevcut savaş, Amerika Birleşik Devletleri’nin Körfez’deki ortaklarını İran saldırılarından koruyamadığını göstermiştir. Körfez ülkeleri, birbirleriyle Washington’a bağımlı olmayan yeni güvenlik düzenlemeleri oluşturmalıdır; Washington yine de ekonomik ve diplomatik destek sağlayabilir. Yeni düzenlemelerin daha iyi sonuç vereceğinin garantisi yoktur; ancak ABD destekli mevcut sistem işlememektedir. En azından bölge ülkelerinin öncülüğünde şekillenecek yeni bir düzende Amerika Birleşik Devletleri artık istikrarsızlığı beslemeyecektir. Bölgesel diplomasiyi, diyaloğu ve İran’la gerilimi düşürmeyi önceliklendirmesi hâlinde böyle bir çerçeve, istikrara giden daha kalıcı bir yol sunabilir. Zamanla Ortadoğu ülkeleri dış askerî güvencelere daha az bağımlı hâle gelebilir.
Terörizmle mücadele de uzun süreli Amerikan askerî varlığı sayesinde kolaylaşmamaktadır. 11 Eylül’den bu yana terör tehdidi, karar vericileri Amerikan ordusuna yaslanmaya yöneltmiştir. Ancak Amerika Birleşik Devletleri’nin çok sayıda sivili öldüren insansız hava aracı saldırıları ile gerçekleştirdiği çok sayıda işgal, muhtemelen terör örgütlerinin ABD personeline karşı daha fazla saldırı düzenlemesini teşvik etmiştir. Amerikan güçlerinin şimdi çekilmesi, terörizmle mücadele kabiliyetinden vazgeçilmesi anlamına gelmez. Bölge hükümetleri ve NATO müttefikleriyle istihbarat paylaşımı, giderek daha uzak mesafelerden gözetlemeye imkân veren ileri teknolojiyle birlikte Washington’ın tehditleri izlemesini sağlayabilir. Son çare olarak ABD’yi tehdit eden bir kriz ortaya çıkarsa, Amerikan liderleri belirli bir görev için yeniden asker gönderebilir.
Bir diğer mesele İsrail’in güvenliğidir. Nükleer silahlara ve bölgenin en gelişmiş ordusuna sahip bir devlet olan İsrail, kendisini savunabilecek kapasitenin fazlasına sahiptir. Aslında ABD’nin bölgedeki varlığı, İsrail’i kendisine yönelik tehditleri artıran politikalar benimseme konusunda cesaretlendirmiştir. Washington; askerî yardımları İsrail’in Filistin topraklarındaki işgaline son vermesi, Filistinlilerle barış arayışına girmesi ve İran, Lübnan ve Suriye’deki askerî harekâtlarını durdurması koşuluna bağlayarak bu döngüyü kırabilir. Bu adımlar İsrail’in kendi kendisi için yarattığı tehlikeleri azaltacak ve Amerikan güvencesinin ortadan kalkmasına eşlik edebilecek genel riski düşürecektir.
Son olarak Ortadoğu’daki askerî taahhütlerin azaltılmasına karşı çıkanlar, özellikle Amerika Birleşik Devletleri’nin İran’daki başarısızlıklarından hemen sonra gerçekleştirilecek bir geri çekilmenin ABD’nin hasımlarına zayıflık mesajı vereceğinden endişe etmektedir. Washington, kendi yakın çevrelerinde iddialarını giderek daha güçlü biçimde ortaya koyan Çin ve Rusya’yı caydırma konusunda gerçekten de ciddi bir sınamayla karşı karşıyadır. Ancak Amerika Birleşik Devletleri Ortadoğu’da saplanıp kalırsa, Pekin’in ya da Moskova’nın başka bölgelerdeki hamlelerine karşı Asyalı ve Avrupalı müttefikleriyle çalışmakta daha fazla zorlanacaktır. Ayrıca bu iki ülkenin ABD’nin bölgedeki konumunu devralması ihtimali de son derece düşüktür. Çin, ordusunu yakın çevresinin ötesinde kullanma konusunda hâlâ oldukça temkinlidir; Rusya’nın Ortadoğu’daki varlığı ise Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’ın devrilmesinden bu yana yalnızca küçülmüştür.
KAMUSAL BİR HESAPLAŞMA
Ortadoğu’da onlarca yıldır neredeyse kesintisiz biçimde devam eden savaşların ardından Amerikalılar, ülkenin dış çatışmalara karışmasından yorulmuştur. Searchlight Institute tarafından yakın zamanda yapılan bir araştırmaya göre katılımcıların yüzde 62’si “mümkün olduğunca savaşların dışında kalmayı” tercih ederken, yüzde 33’ü “ülkenin yararına olduğunda askerî güç kullanılmasını” desteklemektedir. Bütün bir kuşak barış dönemini hiç yaşamamıştır ve 18-44 yaş arasındaki Cumhuriyetçilerin yarısından fazlası da dâhil olmak üzere genç Amerikalıların çoğunluğu 2026’daki İran savaşına karşı çıkmaktadır. Bu savaş, kamuoyu desteğinin genellikle en yüksek olduğu başlangıç aşamasından itibaren halkın karşı çıktığı, modern kamuoyu araştırmaları dönemindeki ilk savaş olmuştur.
Ancak Amerika Birleşik Devletleri’nin dünyadaki rolüne ilişkin bu kamusal hesaplaşmaya rağmen Amerikan liderleri seçmenlerinin gerisinde kalmaktadır. ABD Başkanı Donald Trump, Ortadoğu’daki bitmek bilmeyen savaşlardan sorumlu tuttuğu adayları eleştirerek iki seçim kazandı, ancak daha sonra kendisi bir savaş başlattı. İsrail politikasına karşı çıkan kişiler ve kurumlar olduğunda başkan, devlet gücünü onları hedef almak için kullandı; üniversitelerin fonlarını kesti, protestocuları sınır dışı etti ve hapse attı. Üstelik Amerikalıların en önemli kaygısının günlük yaşamın temel ihtiyaçlarını karşılayabilmek olduğu bir dönemde Pentagon bütçesi 2026’da yaklaşık 1 trilyon dolarla tüm zamanların en yüksek seviyesine ulaştı ve yönetim 2027’de bu bütçenin yüzde 50 daha artırılmasını talep ediyor.
Amerika Birleşik Devletleri’nin küresel güvenlikte hâlâ önemli bir rolü vardır: Avrupa ve Asya’daki askerî varlığı ve güvenlik garantileri, büyük güçler arasında savaş çıkmasını önlemeye yardımcı olmaktadır. Ancak Washington’ın Ortadoğu’daki güvenlik rolünü yerine getirme biçimi, sağladığı faydadan çok daha fazla zarar vermektedir. Yön değiştirmek kolay olmayacaktır ancak gereklidir. Onlarca yıldır sürdürülen yanlış tasarlanmış savaşlar ve karmaşık angajmanlar, ABD’nin güvenliğine çok az katkı sağlarken sayısız cana ve devasa miktarda kaynağa mal olmuş, Washington’ın dikkatini Asya ve Avrupa’daki acil sınamalardan uzaklaştırmıştır. Amerika Birleşik Devletleri ordusunun Ortadoğu’dan ayrılmasının zamanı gelmiştir.
Dünya Basını
Yen müdahalesinin asıl mesajı: Doların rezerv para statüsü artık eskisi kadar güçlü değil

ABD Hazine Bakanlığı ile Japonya Maliye Bakanlığının geçen hafta yen para birimine yönelik gerçekleştirdiği ortak müdahalenin arkasında önemli bir mesaj var. Ancak bu mesaj, piyasaların çıkardığı sonuç değil.
Financial Times, Barry Eichengreen (California Üniversitesi, Berkeley’de George C. ve Helen N. Pardee Ekonomi ve Siyaset Bilimi Profesörü)
Japon yetkililerin iki gün içinde yaklaşık 14 trilyon yen, yani 88 milyar dolar tutarında gerçekleştirdiği tahmin edilen müdahale, piyasaların büyüklüğüyle karşılaştırıldığında hâlâ oldukça sınırlı. Bu müdahale yene bir miktar değer kazandırabilir, ancak etkisi geçici olacaktır. Maliye Bakanlığının yönlendirmesi altındaki Japonya Merkez Bankası, yeni ve menkul kıymetler satın alarak para biriminin değerini yükseltebilir. Fakat yatırımcıların temel koşulların değiştiğine inanmak için bir nedeni yoksa, aynı miktarda yen cinsinden menkul kıymet satarak para birimini yeniden aşağı çekebilirler.
Daha kalıcı bir etki için bu temel koşulların değişmesi gerekir. Japonya Merkez Bankası faiz oranlarını daha hızlı artırmayı taahhüt etseydi, bu zayıf yene karşı koymaya yardımcı olabilirdi. Birçok yatırımcı da bunu arzu edilir bulacaktır; çünkü merkez bankasına göre Japonya’da enflasyon yüzde 2’lik hedefi aşabilir. Ancak Japonya Merkez Bankası, zayıf tüketici talebinden endişe ederek gösterge faiz oranını pek de kısıtlayıcı sayılamayacak yüzde 1 seviyesinde tutmayı tercih etti.
Döviz piyasasına yapılan müdahalenin, Japonya’nın kur konusundaki kaygısının boyutunu gösterdiği ve bu kaygının Japonya Merkez Bankasını gelecekte yeni desteklemek amacıyla faiz oranlarını daha hızlı artırmaya yöneltebileceği ileri sürülebilir. Bu, müdahalenin sözde “sinyal etkisi”dir. Ancak zayıf para birimi Japonya Merkez Bankası Başkanı Kazuo Ueda açısından gerçekten önemli bir endişe kaynağıysa, kuşkusuz bunu şimdiye kadar yaptığından daha güçlü biçimde dile getirir ve sözlerini icraatla desteklerdi.
Elbette Japon yetkililer daha önce de yen döviz piyasasına müdahale etmişti; son müdahale yalnızca üç ay önce gerçekleşmişti. Bu nedenle dikkat çekici olan, ABD Hazine Bakanlığının da müdahaleye katılmasıdır. Bu, ABD’nin Japonya ile 15 yılı aşkın süredir gerçekleştirdiği ilk ortak operasyondu. Ayrıca ABD, yen satın alırken dolar değil avro kullandı.
Dolayısıyla geçen haftaki müdahale, dolar hakkında kaygı verici bilgiler içeriyor. Verilen mesaj şu: ABD Hazine Bakanı Scott Bessent ve ekibi, yeni desteklemek için dolar cinsinden menkul kıymet satılmasının ABD Hazine tahvili piyasasının uzun vadeli bölümündeki baskıyı daha da artıracağından endişe etti. Bu bölüm, ABD Merkez Bankası Başkanı Kevin Warsh’un geçen hafta piyasalarda olumsuz karşılanan basın toplantısının ardından zaten baskı altındaydı.
Avro satılması, kısmen ABD’nin Döviz İstikrar Fonu’nda elden çıkarabileceği varlıkların niteliğini yansıtıyordu. Ancak bu aynı zamanda, dolar pozisyonunu azaltmak için satılacak ek ABD Hazine tahvillerini piyasanın absorbe etmesini istememenin de bir yoluydu. Böyle bir satış, zaten hassas olan durumu daha da ağırlaştırabilirdi.
Benzer bir sinyal, Japonya’nın Federal Rezerv’in Yabancı ve Uluslararası Para Otoriteleri Repo Kolaylığı, yani FIMA olarak adlandırılan aracını kullanacağını açıklamasında da görüldü. Bu araç, ABD Hazine tahvillerinin doğrudan satılması yerine alternatif fakat sınırlı bir likidite sağlamak üzere tasarlanmıştır.
Her iki adım da doların rezerv para statüsünün artık eskisi gibi olmadığının göstergesidir. Merkez bankaları, ABD Hazine tahvili piyasaları likit olduğu için döviz rezervlerini dolar cinsinden tutmaya alışkındır. Merkez bankaları, serbestçe alınıp satılabildiği ve müdahalelerde kullanılabildiği için ABD Hazine tahvili tutar. Fakat artık durum böyle değil; en azından sınırsız miktarlar söz konusu olduğunda.
Bunun yerine ABD Hazine Bakanlığının, müdahaleye katkısının bir parçası olarak avro satışlarıyla devreye girdiğini görüyoruz. Böylece Japon yetkililerin gerçekleştirmesi gereken dolar satışlarının hacmi sınırlandırıldı.
ABD Hazine Bakanlığının bu müdahalesi, Japon yetkililerin dolar rezervi satışlarını artıracak kadar cesur davranmaları hâlinde onları örneğin gümrük vergisi gibi sonuçlarla tehdit eden Trumpvari bir tepkiden daha iyidir. Bessent, iki hükümetin neden koordineli müdahalede bulunduğunu açıklarken ABD ile Japonya hükümetleri arasındaki dostane ilişkileri vurguladı.
Ancak bir para birimini desteklemek amacıyla yapılacak müdahale, Washington’daki yetkililerin aynı derecede sıcak duygular beslemediği bir hükümet tarafından gerçekleştirildiğinde, ABD’nin caydırıcılığı Trumpvari bir biçim alabilir.
Sonuç olarak Washington, ABD finans piyasaları açısından doğacak sonuçlardan korktuğu için yabancı merkez bankalarının dolar rezervlerini kullanmasını istemiyor. Bu durum bize doların artık eskisi kadar cazip bir rezerv para olmadığını gösteriyor.
Bu mesaj diğer ülkeler tarafından tam olarak kavrandığında, daha cazip ve kolaylıkla kullanılabilir alternatifler arayışı hızlanacaktır. Rezervlerin çeşitlendirilmesi büyük olasılıkla ivme kazanacaktır.
Piyasa analisti Foo: Çin artık ABD hazine tahvillerini tamamen gözden çıkardı
Diplomasi2 hafta öncePaşinyan’dan Moskova’ya demiryolu resti
Dünya Basını2 hafta önceGlazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 2
Avrupa2 hafta önce‘Yeraltı ülkesi’ geri geliyor: İsviçre sığınaklarında yeni ‘savaş düzenlemesi’
Dünya Basını1 hafta önceMilyarder Elon Musk: Paranın hiçbir değerinin kalmayacağı döneme giriyoruz
Görüş2 hafta önceAteş altındaki Mısır: Dimyat saldırısı küresel enerji piyasaları için ne anlama geliyor?
Dünya Basını2 hafta önceABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan
Asya2 hafta önceÇin, ileri düzey çip üretimi açısından kritik önemedeki yerli litografi makinelerinin seri üretimine başladı
Dünya Basını2 hafta öncePekin ve Brüksel, küresel enerji geçişinin kurallarını baştan yazıyor












