Bizi Takip Edin

Avrupa

87 yıl sonra bir ilk: Volkswagen Almanya’daki fabrikalarını kapatmayı düşünüyor

Yayınlanma

Volkswagen 87 yıllık tarihinde ilk kez Almanya’daki fabrikalarını kapatmayı düşünürken, şirketin CEO’su Oliver Blume Avrupa otomotiv endüstrisinin “çok ciddi bir durumda” olduğu uyarısında bulundu.

Financial Times’a (FT) göre bu hamle, geçen yıl başlatılan tasarruf programının milyarlarca avronun altında kalmasının ardından geldi; zira şirket, güçlü işçi konseyi ile yaptığı anlaşmalar nedeniyle çalışanlarına erken emeklilik ve gönüllü işten çıkarma paketleri sunarak ancak genel giderleri azaltabildi.

Blume, “İktisadi ortam daha da sertleşti ve Avrupa pazarına yeni rakipler giriyor. Bu ortamda şirket olarak artık kararlı bir şekilde hareket etmeliyiz,” dedi.

CEO, Almanya’nın bir “imalat lokasyonu” olarak bozulan konumunun da bu kararda etkili olduğuna işaret etti.

Fabrika kapamaları ve işten çıkarmalarla ilgili tartışmalar şirketin çekirdek Volkswagen markası için yapılıyor. Çekirdek marka, bir önceki yıl 1,64 milyar avro olan işletme kazancının 966 milyon avroya gerilediğini gördü.

Audi ve Porsche gibi kâr marjı yüksek ürünler yoluna devam ediyor

Öte yandan grup ayrıca, Volkswagen tarafından üretilen kitlesel pazar araçlarından daha yüksek kâr marjlarına sahip olan lüks markalar Audi ve Porsche’nin yanı sıra SEAT ve Skoda’yı da içeriyor.

dpa’ya göre, ABD’deki Westmoreland, Pennsylvania fabrikasının 1988’de kapanmasından bu yana dünya çapında ilk kez bir fabrika kapatılacak.

Ayrıca şirket, kendisini işçi konseyi ile karşı karşıya getirecek bir hareketle, 2029 yılına kadar Almanya’da işten çıkarma yapmama sözünden geri adım atmayı planladığını da söyledi.

Avrupa’da elektrikli araçlara yönelik talebin beklenenden düşük olması, en kârlı pazarı olan Çin’de de pazar payının daralmasıyla mücadele eden VW de dâhil olmak üzere bölgedeki otomobil üreticilerini vurdu.

Şirketin amiral gemisi geçtiğimiz haziran ayında 2026 yılına kadar maliyetlerde 10 milyar avro kesintiye gitmek istediğini açıklamış ve aynı yıl işletme marjlarının yüzde 6,5’e ulaşmasını hedeflemişti. 2024’ün ilk yarısında VW markasının işletme marjı yüzde 2,3’e gerilemişti.

Aşağı Saksonya süreci yakından takip edecek

VW pazartesi günü yaptığı açıklamada, “yalnızca demografik gelişmelere dayalı yeniden yapılanmanın”, yani emekli olan işçilerin yerine yenilerinin alınmamasına dayanmanın, “kısa vadede daha fazla rekabet gücü için acilen ihtiyaç duyulan yapısal düzenlemeleri başarmak için yetersiz” olduğunu ileri sürdü.

VW Almanya’da yaklaşık 300.000 kişiyi istihdam ediyor ki bu, küresel toplamının yarısından biraz azı. Şirketin yüzde 20’sine sahip olan Almanya’nın Aşağı Saksonya eyaleti için istihdamın korunması en önemli öncelik ve bu eyalet sık sık VW’nin denetim kurulundaki koltukların yarısını elinde bulunduran şirketin işçi konseyinin yanında yer aldı.

Aşağı Saksonya Başbakanı Stephan Weil pazartesi günü yaptığı açıklamada, “VW’nin harekete geçmesi gerektiğinin tartışmasız olduğunu” söyledi, fakat fabrika kapatmanın şirketin önündeki seçeneklerden yalnızca biri olduğunu da sözlerine ekledi.

“[Fabrikaların kapatılmasının] basitçe gerçekleşmeyeceğini umuyoruz,” diye vurgulayan Weil, devletin ‘buna özellikle dikkat edeceğini’ de sözlerine ekledi.

İşçi konseyi ve IG Metall’den itiraz

VW’nin işçi konseyi (Alman kurallarına göre işçilerin çıkarlarını denetim kurulu düzeyinde temsil ediyor) başkanı Daniela Cavallo pazartesi günü çalışanlara bir not yayınlayarak, yönetimin Alman fabrikalarını kapatmayı düşündüğü konusunda uyarıda bulundu.

Cavallo, “Sonuç olarak, yönetim kurulu şimdi Alman fabrikalarını, VW şirket içi toplu ücret sözleşmelerini ve 2029’un sonuna kadar devam eden iş güvenliği programını sorguluyor,” dedi.

VW, “son derece gergin” mali durumunun “araç üretim ve bileşen tesislerinde tesislerin kapatılmasının bile artık göz ardı edilemeyeceği” anlamına geldiğini söyledi ve işçi temsilcileriyle müzakerelere başlayacağını ekledi.

Fakat Cavallo, VW yönetiminin planlarının sert bir direnişle karşılaşacağını belirtti. Çalışanlara, “Ben varken VW fabrikalarının kapatılması söz konusu olmayacak!” dedi.

IG Metall sendikasının VW ile baş müzakerecisi Thorsten Groeger sendikanın internet sitesinde yaptığı açıklamada, yönetimin yaklaşımının “sadece öngörüsüz değil, aynı zamanda Volkswagen’in kalbini yok etme riski taşıdığı için tehlikeli” olduğunu söyledi.

Sendikalar bu sefer boyun mu eğecek?

Avrupa’nın en büyük otomobil üreticisinin yeniden yapılanma konusundaki mücadelesi, hem kendi iç pazarında hem de Çin’de talebin azalması ve Avrupa pazarına yeni rakiplerin girmesi nedeniyle yaşanıyor.

BYD gibi birçok Çinli elektrikli araç üreticisi Avrupa’ya girme planları yaparken, VW ve diğer eski markalar daha ucuz elektrikli araçlar geliştirmek için yarışıyor.

Analistler uzun zamandır Volkswagen’i, elektrikli araçlara geçiş için ağır yatırımlara ihtiyaç duyulan bir dönemde maliyet tasarrufunu sağlamak için işten çıkarmaları gerçekleştirmeye çağırıyordu. 

Bağımsız bir otomobil analisti olan Matthias Schmidt, “Volkswagen’de büyük bir kültürel değişim yaşanıyor. Bence sendikalara muhtemelen gerçekler gösterildi ve bu sefer muhtemelen daha uzlaşmacı olacaklar,” dedi.

Cavallo’nun işaret ettiği muhalefete rağmen, Stifel’de otomotiv analisti olan Daniel Schwarz, Volkswagen markalarının karşılaştığı sorunların boyutunu kabul eden ve Blume’yi doğrudan eleştirmekten kaçınan dilindeki değişikliğe de dikkat çekti ve “Sendikaların tepkisi oldukça cesaret verici oldu,” diye ekledi.

Savaş ve yaptırımlar kaynaklı enerji krizi etkili oluyor

Ukrayna savaşı ve sonrasında Rusya’ya karşı uygulanan iktisadi yaptırımlar, özellikle Almanya’nın bazı sanayi sektörlerini bir hayli sert vurdu.

Kriz, özellikle gübre üreticileri ve çelik üreticileri gibi yüksek enerji kullanımı gerektiren sektörler başta olmak üzere Avrupa sanayisini sert bir şekilde etkiledi ve her ikisi de üretimlerini önemli ölçüde azalttı.

Kasım 2022’de Volkswagen’in marka CEO’su Thomas Schäfer LinkedIn’de yazdığı bir yazıda, “Almanya ve Avrupa Birliği uluslararası sahnede çekiciliğini ve rekabet gücünü hızla kaybediyor,” demişti.

Schäfer, Volkswagen ve diğer Avrupalı otomobil üreticilerinin yüksek enerji fiyatları nedeniyle elektrikli otomobil üretimi alanında rakiplerinin gerisinde kalma riskiyle karşı karşıya olduğunu ve krizin tüm Avrupa endüstrisini dezavantajlı duruma düşürdüğünü söylemişti.

CEO, “Havanda su dövüyoruz. Sektörün dönüşümüne yönelik yatırımlarla ilgili mevcut gelişmelerden büyük endişe duyuyorum. Bu konuya acilen öncelik verilmesi gerekiyor; bürokratik olmayan, tutarlı ve hızlı bir şekilde,” diye yazmıştı.

Schäfer, Avrupa’nın ABD, Kanada ve Çin gibi ülkelerin gerisinde kalma riski taşıdığını, Güneydoğu Asya ve Kuzey Afrika’daki yüksek büyüme oranına sahip ekonomik bölgelerin de Schäfer’in “birçok alanda fiyat rekabetçiliğinden yoksun” dediği Avrupa sanayisi için bir tehdit oluşturduğunu belirtmişti.

Volkswagen için Schäfer, Avrupa’nın enerji ve elektrik fiyatlarında “giderek daha fazla zemin” kaybettiğini ve bunun da şirketin elektrikli araç koluna yatırım yapmayı giderek savunulamaz hale getirdiğini söylemişti.

Avrupa

Fransa’daki eylemler göç tartışmasını tekrar tetikledi

Yayınlanma

Fransa’daki protestolardan hafta sonu boyunca gelen sarsıcı görüntüler, Avrupa’da göç konusunda yaşanan şiddetli tartışmaları tekrar alevlendirdi.

Macaristan Başbakanı Péter Magyar dün X platformunda yaptığı açıklamada, birçok Fransız şehrini kasıp kavuran kaosun “Macaristan’ın göç konusunda neden mümkün olan en sert yaklaşımı savunduğunu herkese açıkça gösterdiğini” söyledi.

ABD Başkanı Donald Trump da Truth Social’da paylaşım yaparak duruma müdahil oldu ve “Sınırlarınızı kapatın ve çok geç olmadan kontrolü ele alın!” dedi.

AB liderlerinin yorumları, kritik bir seçim yılına girilirken Avrupa Konseyi masasında bu konudaki bölünmelerin arttığına işaret ediyor.

Magyar ve Polonya Başbakanı Donald Tusk, Brüksel’deki geçen hafta yapılan liderler zirvesinde, bir diplomatın “korkunç” olarak nitelendirdiği göç oturumunda pozisyonlarını savundular.

Liderler arasındaki kapalı kapılar ardındaki görüşmeleri ele almak üzere isimlerinin açıklanmasını istemeyen iki AB diplomatı, cuma günkü göç tartışmasının “ateşli”, “çirkin”, “çok doğrudan” ve “bir Avrupa Konseyi ortamına yakışmayacak düzeyde” geçtiğini söyledi.

Diplomatlardan biri, Avrupa Konseyi Başkanı António Costa’nın araya girerek tartışmayı erken sonlandırması gerektiğini belirtti.

Avrupa Konseyi toplantısında sert tartışma

Ne söylendiğine dair anlatımlar farklılık gösterse de iki diplomat, Danimarka Başbakanı Mette Frederiksen ile Çek Başbakanı Andrej Babiš’in göç politikalarını “Avrupa medeniyetinin savunulması” ile ilişkilendiren “duygu yüklü bir dille” konuştuğu konusunda hemfikir oldu.

Üçüncü bir diplomat ise tartışmaların tutkulu ama “siyasi” olduğunu ve “tartışmanın seçmenlerin gerçek kaygılarına daha yakınlaştırılması için gerekli” olduğunu söyledi.

Bu tartışma, Danimarka, İtalya ve Polonya öncülüğünde, zirve sonuç bildirgesindeki göç ifadelerinin sert bir şekilde ağırlaştırılması yönündeki girişimin ardından geldi.

Üç diplomatın aktardığına göre bu hamle bir düzineden fazla ülkeden destek gördü fakat Emmanuel Macron, Lüksemburg Başbakanı Luc Frieden ve İspanya Başbakanı Pedro Sánchez’in imzalamayı reddetmesiyle nihayetinde başarısızlığa uğradı.

Bu anlamda, Magyar ve Tusk’un (her ikisi de daha sert çizgiyi desteklemişti) dün yaptığı sosyal medya paylaşımları, tam da AB liderlerinin bloğun uzun vadeli bütçesi ve Ukrayna’ya finansman konusunda bir anlaşmaya varması gerektiği bir dönemde gerilimleri açıkça gözler önüne seriyor.

Fransız hükümetinin alanı daralıyor

POLITICO’ya göre bu nedenle göç, Avrupa için bir barut fıçısı: Fransa’dan Almanya ve İspanya’ya kadar liderler cesaretlenmiş “sağ ve aşırı sağcı” rakiplerle karşı karşıyayken bu durum daha da belirginleşiyor.

Ayaklanmalar ve yağmalar, sağı iktidara taşıyacak kıvılcımı sağlayabilir.

Macron dün gece ulusa sesleniş konuşmasında sükûnet çağrısında bulunarak, hayat pahalılığına karşı düzenlenen kitlesel gösterilerin nasıl kundaklama, yağma ve polisle çatışmalara dönüştüğünü hükümetinin soruşturduğunu belirterek “tam şeffaflık” sözü verdi.

Fakat şiddet, suçun kimde olduğuna dair şiddetli bir siyasi tartışmaya yol açtı: “Aşırı sol” huzursuzluğu körüklemekle suçlanırken, Macron yönetimi de kontrolü kaybetmekle eleştiriliyor.

Macron için siyasi fırtına sadece iç politika ile sınırlı değil. Hafta sonu protestoları, iki diplomatın POLITICO’ya aktardığına göre, Fransa Cumhurbaşkanının Avrupa Konseyi masasındaki konumunu daha da zayıflatıyor. Diplomatlardan biri, “Bu durum sadece onun hareket kabiliyetini kısıtlıyor,” dedi.

Macron, ‘yasadışı’ protestoları yasakladı

Macron dün yaptığı açıklamada, Macron, önümüzdeki günlerde “yasadışı” gösterilerin yasaklanacağını söyledi.

İstihbarat yetkilileri ve üst düzey bakanlarla yaptığı toplantının ardından perşembe günü (22 Ekim) açıklamalarda bulunan Fransa Cumhurbaşkanı, tanınmış gruplar tarafından düzenlenen gösterilere izin verileceğini ama güzergâhlarının değiştirilebileceğini belirtti.

Macron, “meşru yetkisi olmayan kişi veya gruplar” tarafından talep edilen protestoların yasaklanacağını söyledi. 

Bu önlemlerin şehir merkezlerini, işyerlerini ve kamu binalarını korumak için gerekli olduğunu belirten Macron, sözlerine şöyle devam etti:

“Kurallar basit ve bence sağduyuya dayalı. Genel tavsiye, önümüzdeki günlerde herhangi bir gösteri yapılmaması yönünde.”

Macron, geçen hafta sonu yaşanan kargaşa ve yağmalamaların büyük bir kısmını, açıkça yağmalamak amacıyla gelen isyancılara yükledi fakat şiddetin en kötü kısmının “cumhuriyeti yıkmayı amaçlayan aşırı sol grupların siyasi ve kışkırtıcı eylemlerinden” kaynaklandığını savundu.

“Önceliğimiz sükûnetin yeniden sağlanmasıdır,” diyen Cumhurbaşkanı, cumartesi günü ve sonrasında yapılması çağrısı yapılan yeni ülke çapındaki gösteriler için somut “sonraki adımları” belirlemek üzere cuma günü (23 Ekim) kilit bakanların katılacağı bir savunma konseyi toplantısına başkanlık edeceğini de sözlerine ekledi.

Paris’te sarı yelekliler ile öğrencilerin eylemi yasaklandı

Perşembe günü Paris’te planlanan bir öğrenci protestosuna ilişkin polisin ilk olarak getirdiği yasak bir mahkeme kararıyla kaldırıldı; ancak aynı gün Grenoble, Rouen, Le Havre ve Toulon’da da planlanan yürüyüşler durduruldu.

Yetkililer, geçen hafta sonu 200 ila 300 dükkânın yağmalandığı ve turizm ofisinin ateşe verildiği Fransa’nın üçüncü büyük şehri Lyon’un merkezinde cumartesi günü “tüm protestolar”a yasak getirildiğini duyurdu.

Marsilya, Nice ve Toulon’daki yetkililer de cumartesi günü için benzer yasaklar açıkladı. Paris’te ise Cumartesi günü başkentin doğusunda, Bastille Meydanı’ndan başlayacak şekilde planlanan bir yürüyüşe izin verildi ama şehir merkezine doğru ilerlemesi yasaklandı.

Fakat başkent yetkilileri, 2018 ve 2019 yıllarında akaryakıt fiyatlarına karşı protestolarıyla Fransa’yı sarsan gilets jaunes (sarı yelekliler) hareketinin bazı üyeleri ile öğrenciler tarafından cumartesi günü başkentte düzenlenmesi planlanan ayrı bir yürüyüşe izin verilmeyeceğini açıkladı.

Okumaya Devam Et

Avrupa

Palantir: Avrupalı rakiplerimizin savaş tecrübesi yok

Yayınlanma

İngiltere’deki Palantir yöneticisi, Avrupa’da bulunan savunma alanındaki rakiplerinin savaş tecrübesine sahip olmadığını söyledi.

Avrupalı savunma yazılım şirketlerinin henüz savaş alanında yeteneklerini kanıtlamadığını öne süren şirketin Birleşik Krallık ve Avrupa sorumlusu Louis Mosley, Palantir şirketinin teknolojisinin ise halihazırda Ukrayna’da ve İran’da Batılı ordular tarafından kullanıldığını söyledi.

Rapporteur’de yayınlanan mülakatında, “Sözde Avrupalı rakipler şu anda… şey, bunların işe yarayıp yaramadığını kimse tam olarak bilmiyor,” diyen Mosley, Palantir’in operasyonel deneyiminin Avrupalı alternatiflere karşı şirkete benzersiz bir avantaj sağladığını savundu.

Mosley, Avrupa hükümetlerinin teknolojik egemenliği sanayi politikasıyla karıştırma riski taşıdığını savunarak, asıl sorunun tedarikçinin merkezinin nerede olduğu değil, müşterilerin kullandıkları teknolojiyi kontrol edip edemediği olması gerektiğini söyledi:

“Egemenliği şirketin merkezinin bulunduğu yer açısından tanımlayacaksanız, o zaman egemenlik politikasını sanayi politikasıyla karıştırıyorsunuz demektir.”

Mosley, egemenliğin kontrol ile ilgili olduğunu ve “kontrol ile mülkiyetin iki farklı şey olduğunu” ekledi.

Palantir bağlantılı Mandelson ve Mosley BBC’de boy gösterdi

Palantir’in bir Amerikan şirketi olmasına rağmen Avrupa’nın teknolojik kontrol gerekliliklerini karşılayabileceğini savunan Mosley, bir Avrupa kurumunun hassas operasyonları bir ABD’li tedarikçiye emanet edebileceğinin kanıtı olarak, şirketin Fransa’nın iç istihbarat servisi DGSI ile uzun süredir devam eden ilişkisini gösterdi:

“Bu kuruluş, Fransa’daki en hassas ve egemenlik niteliğindeki verileri korumakla görevli ve on yılı aşkın bir süredir iç güvenlikleri için Palantir’e güveniyor.”

Mosley, Palantir’in şu anda hiçbir AB kurumu ile doğrudan çalışmadığını doğruladı.

Yine de şirket, Rapporteur’e verdiği bilgiye göre, Birleşik Krallık, İsveç, Hollanda ve Fransa dahil olmak üzere Avrupa genelinde hükümetlerle sözleşmeler imzalamış durumda. Ayrıca NATO ile de bir anlaşması bulunuyor.

Şirket, ulusal hükümetlerle olan bazı ilişkilerini gizli tutsa da diğer AB ülkelerinde de faaliyet gösteriyor.

Kritik teknolojinin nihai olarak kim tarafından kontrol edildiği sorusu, tartışmanın merkezinde yer almaya devam ediyor.

Mosley, askeri operasyonların özel sektör altyapısına bağlı olduğu durumlarda ortaya çıkabilecek belirsizliğin bir örneği olarak, Ukrayna’nın Elon Musk’ın SpaceX şirketiyle ilişkili uydu iletişim hizmeti Starlink ile ilgili deneyimini gösterdi.

Avrupa’nın Palantir bağımlılığı

“Ukraynalıların vurguladığı nokta, Starlink’i kontrol etmedikleri,” diyen Mosley, kontrolün nihai olarak Musk’ta mı, Pentagon’da mı yoksa her ikisinin birleşiminde mi olduğu sorusunu gündeme getirdi.

Hizmetin uzaktan yavaşlatılıp yavaşlatılamayacağı sorulduğunda Mosley, Palantir’in sistemlerinin, yabancı bir gücün bir müşterinin yeteneklerini uzaktan devre dışı bırakmasını önleyecek teknik güvenlik önlemleriyle yapılandırılabileceğini söyledi.

Mosley, Palantir’in savunma alanında güçlü bir büyüme kaydettiğini belirtirken, yapay zeka (AI) benimseme konusunda Amerikan ve Avrupalı şirketler arasındaki uçurumun ciddi bir iktisadi soruna dönüşebileceği uyarısında bulundu.

“Gelirimiz, yapay zekanın uygulanmasından kaynaklanıyor,” diyen Mosley, Palantir’in iş modelini her sektördeki benimseme hızının potansiyel bir göstergesi olarak tanımladı.

Mosley, Amerikan şirketlerinin yapay zekayı “ışık hızında” benimsediğini savundu ve yapay zekayı başarıyla entegre eden Amerikan şirketlerinin, Avrupalı rakiplerine kıyasla önemli ölçüde daha üretken ve daha güçlü bir sermaye yapısına sahip hale gelebileceği konusunda uyarıda bulundu.

NATO, Rusya ordusunu Palantir sistemiyle izleyecek

Yönetici, “Avrupalı rakipleri bu yapay zeka devriminden aynı hızla yararlanamazlarsa, dört ya da beş yıl içinde artık rekabet edemez hale gelecekler,” dedi.

NATO’nun Palantir’in Maven Akıllı Sistemi’ni yedi ayda tedarik edip benimsemesini örnek gösteren Mosley, “Yapay zekada her gün, her hafta ilerleme kaydedildiğini görüyoruz,” diye konuştu.

Yeni yetenekleri benimseme aciliyetinin özellikle belirgin olduğunu ve Rusya’ya yakınlığın güvenlik endişelerini artırdığı Doğu Avrupa’da şirket için bir dizi iş fırsatı yarattığını belirtti ve şöyle devam etti:

“En son teknolojinin öncüsü olmalısınız ve bu da yapay zeka. İnternet devrimini kaçırdık. Bunu da mı kaçıracağız?”

Okumaya Devam Et

Avrupa

Nokia, Ukrayna’ya uydu desteği sağlayacak

Yayınlanma

Nokia ve ICEYE, kontrolü doğrudan Kiev yönetimine ait olacak bağımsız bir uydu haberleşme sistemi kurmak üzere Ukrayna Savunma Bakanlığı ile niyet mektubu imzaladı. Finlandiya Başbakanının Kiev ziyaretinde duyurulan adım, Amerikan Starshield terminallerine getirilen hız kısıtlamaları ve Avrupa’daki tepkilerin hemen ardından geldi.

Nokia ve uzay teknolojileri şirketi ICEYE, Ukrayna Savunma Bakanlığı ile Kiev yönetiminin kendi kontrolünde olacak bir uydu haberleşme ağı kurulması konusunda mutabakat zaptı imzaladı.

Nokia’dan yayımlanan basın bülteninde, tarafların Ukrayna denetimindeki haberleşme sisteminin hayata geçirilme olanaklarını ortaklaşa inceleyeceği kaydedildi.

Anlaşma, Finlandiya Başbakanının Ukrayna ziyareti sırasında 22 Ekim’de duyuruldu. İşbirliğinin temel hedefi, öncelikle ülkenin kendi bağımsız uydu iletişim kapasitesini güçlendirerek savunma kabiliyetlerine katkı sağlamak olarak açıklandı.

ICEYE ve Nokia, ekim ayı başında kamu kurumlarına yönelik alçak dünya yörüngesinde çalışacak güvenli geniş bant iletişim sistemlerini ortaklaşa geliştireceklerini açıklamıştı.

Savunma, sınır güvenliği, acil durum birimleri ve afet müdahale ekipleri için tasarlanan bu Avrupa menşeli teknolojilerin, devletlere kendi uydularına, yer altyapılarına ve terminallerine doğrudan sahip olma ve bunları bağımsız yönetme imkanı tanıdığı belirtiliyor.

ICEYE Üst Yöneticisi ve Kurucu Ortağı Rafal Modrzewski, konuya dair açıklamasında Ukrayna’nın kontrolü tamamen kendisinde olan güvenli, egemen ve yüksek kapasiteli uydu haberleşme sistemlerine ihtiyaç duyduğunu dile getirdi.

Nokia Jeopolitik ve Hükümet İlişkileri Direktörü ve Nokia Savunma Yönetim Kurulu Başkanı Mikko Hautala ise uydu ağlarının karasal iletim altyapısı zarar gördüğünde bile iletişimin sürmesini sağladığına dikkat çekti.

Hautala, güvenilir ve egemen bir uydu haberleşmesinin Ukrayna’nın direncini nasıl artırabileceğini ve bağımlı olduğu iletişim üzerinde Kiev yönetimine nasıl kontrol sağlayabileceğini ICEYE ile birlikte araştıracaklarını söyledi.

Finlandiya merkezli bir uzay şirketi olan ICEYE, radar uyduları geliştirip üretiyor ve bu uydulardan elde edilen verileri kullanıma sunuyor.

Şirketin aktardığı bilgilere göre geliştirdiği teknolojiler savunma ve istihbaratın yanı sıra çevre izleme, sigortacılık ve acil durum müdahalelerinde de kullanılıyor.

Ukrayna ordusunun kullandığı Amerikan uydu bağlantısına kısıtlamalar getirildiğine yönelik haberler, bu anlaşmanın hemen öncesinde gündeme gelmişti.

Eski Ukrayna Savunma Bakanı Danışmanı Serhiy Sternenko, 14 Ekim gecesi yaptığı paylaşımda terminallerin saatte 160 kilometre hızla hareket ederken bağlantıyı kaybettiğini, ilerleyen süreçte bu kesintilerin saatte 60 ila 70 kilometre hızlarda da yaşandığını aktarmıştı.

SpaceX yöneticisi Elon Musk, Starlink’in askeri versiyonu olan Starshield’ın mülkiyetinin ve yönetiminin ABD hükümetine ait olduğunu, bu sebeple kısıtlama kararlarının Amerikan makamlarınca alındığını savunmuştu.

Beyaz Saray ise kısıtlamalarla bir ilgisi olmadığını açıklamıştı.

The Wall Street Journal gazetesinin 22 Ekim’de Amerikalı yetkililere dayandırdığı haberine göre ABD Başkanı Donald Trump, Musk’tan bizzat söz konusu sınırlamaları kaldırmasını istedi.

Amerikalı ve Ukraynalı yetkililer, yapılan görüşmenin ardından sistemin daha kararlı çalışmaya başladığını ifade etti; kimi Ukraynalı temsilciler ise işlevlerin henüz bütünüyle eski haline dönmediğini dile getirdi. Trump, Ukrayna’nın Starshield erişiminin yeniden sağlandığını doğruladı.

Trump, Musk’tan Ukrayna için Starshield sınırlamasını kaldırmasını istedi

Söz konusu kısıtlamalar Avrupa tarafında tepkiyle karşılandı.

Polonya Dışişleri Bakanı Radoslaw Sikorski, Musk’ı siyasi oyunlar oynamakla suçlayarak X platformunda “Biz senin Avrupalı müşterileriniz, seni izliyoruz” paylaşımını yaptı.

Polonya, 2022 yılından bu yana Ukrayna için yaklaşık 25 bin Starlink terminali satın aldı ve Ukrayna Silahlı Kuvvetlerinin uydu bağlantı masraflarını karşılamayı sürdürüyor.

Gelişmelerin ardından Avrupa Komisyonu da Ukrayna’nın Govsatcom programına dahil edilmesinin değerlendirildiğini açıkladı.

AB üyesi ülkelerin mevcut uydu kapasitelerini bir araya getiren güvenli iletişim programının, Brüksel tarafından 2027 yılının başında ticari hizmetlerle genişletilmesi planlanıyor.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English