Avrupa
Kötü ekonomik gidişat Meloni hükümetini sarsıyor

Avrupa’da sağın neredeyse bütün renklerini birleştiren istikrarlı bir koalisyon hükümetinin adresi olarak gösterilen İtalya’da iktisadi göstergeler pek iç açıcı değil.
İtalya’nın Kardeşleri’nden Başbakan Giorgia Meloni’nin önderliğindeki koalisyon hükümetinde eski başbakanlardan Silvio Berlusconi’nin Forza Italia partisi ile birlikte eskinin kuzey ayrılıkçı partisi Matteo Salvini’nin Lega’sı da bulunuyor. Üç parti de, Avrupa Parlamentosu’nda ayrı gruplarda yer alıyor. Sırasıyla; Avrupa Muhafazakârları ve Reformcuları (ECR), Avrupa Halk Partisi (EPP) ve Kimlik ve Demokrasi (ID).
Son açıklanan verilere göre, İtalyan ekonomisi yılın ikinci çeyreğinde %0,3 küçüldü. Birçok uzman ve anket, ekonominin %0 büyüyerek yerinde sayacağını düşünüyordu.
Avro bölgesindeki büyüme eğiliminin tersine küçülen İtalya’da bu durum, iç talepteki azalmaya bağlanıyor. Dahası net ihracat da büyümeye katkı sağlayamadı. Kötü gidişat, özellikle sanayi ve tarım sektörlerine darbe vurdu.
Veriler, Avro bölgesinin üçüncü büyük ekonomisindeki faaliyetlerin artan faiz oranları, zayıflayan küresel ihracat talebi ve mali desteğin geri çekilmesinden nasıl etkilenmeye başladığını gösteriyor. İtalya’nın GSYİH’si ilk çeyrekte %0,6 oranında artmıştı.
Meloni, daha geçen hafta, hükümetinin iktisadi politikalarının Fransa ve Almanya’dan daha hızlı büyüme sağladığını ileri sürmüştü. IMF, İtalya için bu sene %1,1’lik bir büyüme öngörüyor. Geçtiğimiz ay Maliye Bakanı Giancarlo Giorgetti, salgının başlamasından bu yana ilk tam yaz sezonunda yaşanan turist patlamasının da etkisiyle ekonominin 2023 yılında %1,4’e varan bir büyüme kaydedebileceğini iddia ediyordu.
Bu etkinin yılın ikinci yarısında İtalya’nın iktisadi büyümesine yardımcı olacağı söylenebilir, fakat Çin öncülüğündeki küresel imalat sektöründeki yavaşlama, başta Almanya olmak üzere Avro bölgesi ekonomilerini de vuruyor.
Bu ayın başında satın alma müdürleri arasında yapılan bir ankete göre İtalya’daki fabrikalar Haziran ayında, 2020 başındaki pandemi kapanmalarından bu yana en kötü ayını geçirdi.
İtalya Maliye Bakanlığı daralmadan, Meloni hükümetinin çeşitli üyeleri tarafından şiddetle eleştirilen AMB’nin tekrarlanan faiz artışları da dahil olmak üzere Roma’nın kontrolü dışındaki küresel faktörleri sorumlu tuttu.
Bakanlık açıklamasında, “Sonuçlar özellikle uluslararası sanayi döngüsündeki düşüşten, faiz oranlarındaki artıştan ve hane halkının satın alma gücündeki uzun süreli fiyat artışı aşamasının etkisinden etkilendi,” denildi.
Temmuz anketleri imalat sanayisindeki umutsuzluğu gösteriyor
Üçüncü çeyreğin başında İtalyan imalatçıların beklentisinde herhangi bir iyileşme belirtisi görülmedi. S&P Global’in aylık satın alma yöneticileri anketi, Temmuz ayında ‘üretim ve yeni siparişlerin her ikisinin de tarihsel olarak dik oranlarda düştüğünü’ ortaya koydu ve üretimin pandemiden bu yana en fazla düşüşü kaydettiğini tahmin etti.
FT’ye konuşan İtalyan bankası UniCredit’ten ekonomist Loredana Maria Federico, “Yavaşlayan küresel talep, kısıtlayıcı kredi koşulları ve sıkılaştırıcı para politikasının etkisi [imalat sektörünün] bu zayıflığında rol oynamaya devam edecek,” dedi.
Öte yandan İtalyan hizmet sektörü için HCOB Satın Alma Yöneticileri Endeksi (PMI) Haziran ayındaki 52.2 seviyesinden 51.5’e geriledi. Endeks, büyümeyi daralmadan ayıran 50 seviyesinin üzerinde kalmaya devam etti, fakat üst üste üçüncü aylık düşüşe işaret etti.
İtalya’nın daha küçük imalat sektörü için Salı günü açıklanan PMI, Haziran ayındaki 43.8 seviyesinden 44.5’e yükseldi. Hizmet ve imalat sektörlerini bir araya getiren bileşik Satın Alma Yöneticileri Endeksi ise Haziran ayındaki 49.7 seviyesine kıyasla Temmuz ayında 48.9 olarak gerçekleşti.
Borç çevrimi zorlaşıyor
İtalya’nın manşet enflasyonu beklenenin altında %6,4 gelse de, Avrupa Merkez Bankası’nın (AMB) faiz artırımına devam edip etmeyeceğine ilişkin belirsizlik sürüyor.
Zayıf büyüme beklentileri ve yüksek borçlanma maliyetleri Meloni’nin İtalya’nın devasa ulusal borcunu kontrol altında tutmasını daha da zorlaştıracak. Avrupa Komisyonu’nun tahminlerine göre İtalya’da borcun GSYİH’ye oranı %140’ın üzerinde seyrediyor ve önümüzdeki yıl da pek değişmeyecek gibi görünüyor.
İtalyan hükümetleri, AB’nin kriz zamanlarında başvurulabilecek bir acil durum fonu olarak oluşturduğu Ortak Çözüm Fonuna (SRF) ek olarak kurgulanan Avrupa İstikrar Mekanizmasına (ESM) imza atmayı reddediyor. Meloni, İtalya’nın onayı için pazarlık teklif etmişti. Pazarlığa göre, İtalya, AB üye devletleri için daha yumuşak mali kurallar karşılığında, ESM anlaşmasını onaylayacaktı.
İtalya’yı rahatsız eden şey, on yıl önce Yunanistan’a benzer bir duruma düşmekten duyulan korku. İtalyan siyasetinde ‘ESM’ terimi ekonomik acılar ve kemer sıkma ile eşdeğer.
Bunun yanında hükümetin hangi politika tercihlerini benimsemesi gerektiği konusunda yabancılar tarafından yönlendirilmenin getireceği egemenlik kaybı, katlanılamayacak kadar fazla görünüyor. Financial Times’ta çıkan bir değerlendirmeye inanacak olursak, dönemin Avrupa Merkez Bankası Başkanı Jean-Claude Trichet’nin 2011 yılında dönemin başbakanı Silvio Berlusconi’ye yazdığı meşhur mektup, siyasilerin bir kısmının aklından hâlâ çıkmıyor. Trichet, İtalyan hükümetinin krizi hafifletmek için atması gereken somut adımlar konusunda diktelerde bulunduktan kısa bir süre sonra Berlusconi istifa etmiş ve yerine teknokrat Mario Monti gelmişti.
Tarihe ‘Trichet-Draghi gizli mektubu’ olarak geçen bu mektup, Roma’ya ‘mümkün olan en kısa sürede’ gerekli önlemleri almasını neredeyse emretmesi nedeniyle yakın tarihte bir ilk olarak görülüyordu. Mektupta dike edilen tedbirlere uyma karşılığında, AMB ikincil piyasada büyük miktarda İtalyan tahvili satın almayı vaat ediyordu. Bunlar arasında kamu maliyesinin ‘sürdürülebilirliğini’ sağlamak için acil tedbirler; borç üstlenimi, ticari borçlar ve bölgesel ve yerel yönetimlerin harcamaları üzerinde sıkı kontrol gibi maddeler yer alıyordu.
Avrupa’nın en kırılgan bankacılık sistemlerinden birine sahip İtalyan bankaları varlıklarının büyük bir bölümünü İtalyan devlet tahvillerinde tutuyor. Devlet tahvillerindeki herhangi bir satış dalgasının, İtalyan bankacılık sistemini Avrupa’daki diğer tüm bankalardan daha fazla vuracağı tahmin ediliyor.
Sosyal yardımın kesilmesi tepki yarattı
Roma’nın başını ağrıtan bir başka mesele de sosyal yardımlar. Meloni’nin koalisyon hükümeti, popülist Beş Yıldız Hareketi’nin 2019’da başlattığı tartışmalı ‘vatandaşlık geliri’ yoksulluk yardımı programını aşamalı olarak kaldırmaya başlamasıyla şimdiden artan bir tepkiyle karşı karşıya.
Roma, patronların geçen yıl tahminen 1,7 milyon haneye fayda sağlayan programın İtalyanları işe girmekten caydırdığı ve yapay işgücü kıtlığı yarattığı yönündeki şikayetleri üzerine daha sıkı uygunluk kriterleri uygulamaya karar verdi.
Son günlerde, hükümetin çalışabilir ve istihdam edilebilir olarak gördüğü yaklaşık 160.000 kişi, yardımlarının kesildiğine dair kısa mesajlar aldı ve bu durum Napoli ve başka yerlerde protestolara yol açtı.
Bir başka ‘kemer sıkma’ örneği de ‘Süperbonus’ olarak bilinen uygulama. İtalyanlara enerji verimliliğini artıran ev iyileştirmeleri için yüzde 110 vergi kesintisi sunan program, salgın sonrası çılgın bir inşaat patlamasını körüklemiş, insanlar kamu masraflarıyla maliyetli ev iyileştirmeleri yapmıştı.
Roma, Şubat ayında programda büyük değişiklikler yapılacağını duyurdu. Bu nedenle İtalya’da inşaat faaliyetleri Mayıs ayında ilk çeyreğe kıyasla %3,8 azaldı.
Sanayiciler göçmen işçi istiyor
İktidara gelirken İtalya’ya yönelik göçmen akınını durduracağını vaat eden Meloni’nin attığı en önemli geri adımlardan biri de 2023-2025 arasında AB dışından 452 bin kişiye çalışma vizesi vereceğini açıklaması oldu.
Roma, 2025’te 165.000’e ulaşacak şekilde her yıl mevcut izin sayısını artıracağını açıkladı. Oysa Covid-19 salgını başlamadan önce, 2019 yılında İtalya sadece 30.850 vize vermişti.
Halihazırda İtalya’ya ulaşan sığınmacıların birçoğu doğrudan daha zengin olan kuzey Avrupa’ya gitmeye çalışıyor ve bu da Roma’nın birçok AB ortağından daha az sığınmacıyı işleme tabi tutması anlamına geliyor. Örneğin ISPI’ye göre bu rakam son 12 ayda toplam nüfusun %0,16’sını temsil ederken AB ortalaması %0,22. Tahminlere göre 2012 ile 2021 yılları arasında bir milyon kişi İtalya’da karaya çıktı ama bunların yaklaşık 700.000’i kuzeye yolculuğuna devam etti.
Öte yandan göçmen karşıtlarını yatıştırmak isteyen hükümet, şirketlerin ve sendikaların 2023-2025 döneminde 833.000 vize talep ettiğini söyleyerek itidalli davrandığını ileri sürdü.
Fakat özellikle sanayiciler, ilk artışı memnuniyetle karşılasalar da, uzun süredir devam ettiğini iddia ettikleri ‘demografik düşüşün’ üstesinden gelmek için daha fazlasına ihtiyaç duyulacağını söylüyorlar.
Örneğin İtalyan sanayici birliği Confindustria’nın başkanı Michelangelo Agrusti, “Hem vasıflı hem de genel işgücü açığımız olduğunu artık herkes biliyor,” dedi.
Meloni’nin partisinden bankalara vergi önerisi
Meloni’nin partisi İtalya’nın Kardeşleri’nden bir senatör Perşembe günü, faiz oranlarındaki artışların özellikle kredilerini geri ödemekte zorlananları zorladığını söyleyerek, değişken mortgage maliyetlerini azaltmak için bankalara bir vergi getirilmesini önerdi.
Araştırma enstitüsü Censis’in bir raporu, 2021 itibariyle ailelerin neredeyse %71’inin yaşadıkları evlere sahip olduğunu ve gayrimenkul sahipliğinin İtalyan toplumunun ‘kurucu unsuru’ olarak kabul edildiğini gösterdi.
Senatör Matteo Gelmetti, iflas etmemiş ipotek sahibi ailelerin yaklaşık %80’inin değişken faiz oranlarını tercih ettiğini ve bu nedenle faiz artışlarının etkilerine karşı en savunmasız durumda olduklarını söyledi.
Reuters tarafından görüntülenen yasa tasarısı, 2023 yılında ‘birincil konut’ (kişinin kendi oturduğu ev) satın almak için kabul edilen krediler için faiz oranlarındaki herhangi bir artışın, başlangıçta belirtilen miktarın %2’sini geçmemesi gerektiğini söylüyor.
Maliyet sınırlama planının finansmanının, bankaların bu yıl krediler yoluyla elde ettikleri gelirlerin %20’sine tekabül eden ve 5 milyon avronun üzerinde olması halinde bankalardan alınacak bir vergi yoluyla bir fon tarafından sağlanacağı belirtiliyor.
Diğer beş İtalya’nın Kardeşleri senatörü ile birlikte öneriyi imzalayan Gelmetti Reuters’a yaptığı açıklamada, “Bankalar önceki yıllara kıyasla ekstra kâr elde etti,” dedi.
Teklifin hem Senato hem de alt meclis olan Temsilciler Meclisi tarafından onaylanması gerekecek.
Geçtiğimiz ay Başbakan Yardımcısı ve Lega lideri Matteo Salvini, hükümetin değişken faizli konut kredisi sahipleri için artan faiz oranlarının etkisini yumuşatmak üzere bankalarla birlikte çalıştığını ve aylık ödemelerin artmasını önlemek için vadeleri uzatmayı hedeflediğini söylemişti.
Mali reform hazırlığı: Vergi indirimleri gündemde
İtalya hükümeti, vergi indirimlerini içeren ve yetkililere kurumsal ve bireysel vergi kaçakçılarıyla anlaşma yapma konusunda daha fazla hareket alanı sağlayacak tartışmalı mali reformları hayata geçirmeye de hazırlanıyor.
En son Hazine verilerine göre vergi kaçakçılığı 2020 yılında devleti 90 milyar avrodan mahrum bıraktı, fakat Meloni’nin selefi Mario Draghi uygulamayı kısıtlamaya çalışırken, Meloni daha esnek bir yaklaşım benimsiyor.
Ekim ayında göreve geldiğinden bu yana 13 vergi affı çıkaran hükümet, geçtiğimiz hafta İtalya’nın Covid-19 salgını sonrası ekonomik toparlanma planının yenilenmesi kapsamında vergi kaçakçılığını azaltma hedeflerini aşağıya çekebileceğinin sinyalini verdi.
Reformlar arasında Meloni, nasıl vergi kaçırdıklarını itiraf eden ve mali makamlarla işbirliği içinde borçlarını ödemeyi kabul eden şirketlere yönelik cezaları kaldırmak istiyor.
Meloni benzer bir düzenlemeyi mali ikametgahlarını İtalya’ya taşıyan ya da burada en az 1 milyon avro gelir elde eden varlıklı bireyler için de planlıyor.
Hükümet ayrıca mevcut gelir vergisi dilimlerini dörtten üçe indirmeyi ve ardından 2027’de yapılacak ulusal seçimlerden önce tüm vergi dilimlerine aynı oranda uygulanan ‘sabit vergi’ modelini getirmeyi hedefliyor.
Muhalefet partileri reformu, vergi kaçıranları para cezası ya da cezai mahkumiyet riskine karşı korumakla eleştirirken, sendikalar bunun daha çok zenginlere fayda sağlayacağını savunuyor.
İtalya Merkez Bankası Mayıs ayında yaptığı açıklamada tek bir gelir vergisi bandının mali kısıtlamalar ve devletin sosyal yardımlar için harcamak zorunda olduğu miktar nedeniyle gerçekçi olmayabileceğini söyledi.
Avrupa
AB Komiseri Kos: Ukrayna’nın 2027’de üyeliği imkansız

AB Genişleme Komiseri Marta Kos, Ukrayna’nın 1 Ocak 2027’de birliğe üye olmasının imkansız olduğunu ve sürecin liyakat esasına dayandığını açıkladı. Adaylara ayrıcalık tanınamayacağını vurgulayan Kos, mevcut prosedürlerin değiştirilmesi çağrısında bulundu.
Avrupa Birliği’nin (AB) genişlemeden sorumlu komiseri Marta Kos, İtalyan gazetesi Corriere della Sera’ya verdiği mülakatta, Ukrayna’nın 2027 yılının başında birliğe katılımının mümkün olmadığını söyledi.
Sürecin liyakat esasına dayandığını vurgulayan Kos, “1 Ocak 2027 tarihi Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy tarafından dile getirilmişti. Katılım liyakat esasına dayanıyor; bu tarihin imkansız olduğu açıktır” ifadesini kullandı.
Jeopolitik koşulların değişmesiyle birlikte AB üyeliğinin yalnızca Ukrayna için değil birçok ülke açısından öncelik haline geldiğini belirten Kos, üyelik sürecinde hiçbir adayın ayrıcalığı olmadığını kaydetti.
Fakat Ukrayna’nın içinde olduğu şartların gözetilmesi gerektiğini ifade eden Kos, “Tam da bu nedenle ona yardım etmekle yükümlüyüz” dedi. Genişleme Komiseri, bu yılın sonuna kadar Ukrayna ile katılım müzakerelerinde mümkün olduğunca fazla fasıl kümesinin açılmasını umduğunu dile getirdi.
Ukrayna Devlet Başkanı Zelenskiy, yılın başında yaptığı açıklamada AB üyeliğinin hem ülkesi hem de Avrupa için temel güvenlik garantilerinden biri olduğunu savunmuş ve katılım tarihi olarak 2027’yi işaret etmişti.
Almanya Başbakanı Friedrich Merz de bu tarihin imkansız olduğunu belirterek “Bu süreçler genellikle birkaç yıl sürer” değerlendirmesinde bulunmuştu.
Mevcut prosedürler nedeniyle Ukrayna’nın 1 Ocak 2027’de katılımını olanaksız gören Kos ise AB’ye giriş sürecinde değişikliğe gidilmesi çağrısı yaptı.
Kos, haziran ayında yaptığı açıklamada AB’nin Ukrayna’nın üyeliği konusunda iki senaryo üzerinde durduğunu aktarmıştı. İlk senaryonun tam üyelik gerçekleştikten sonra ülkelerin entegre olduğu standart model olduğunu belirten Kos, ikinci seçeneğin ise adayın gerekli şartları karşıladıkça belirli alanlarda AB politikalarına dahil olduğu sektörel entegrasyonu kapsadığını kaydetmişti. Kos, o dönemde birlik yetkilileri ile Ukrayna’nın bu ikinci seçenek üzerinde çalıştığını ifade etmişti.
Ukrayna, 2022 yılında resmi olarak AB’ye aday ülke statüsü aldı; katılım müzakerelerinin ilk bölümü ise Haziran 2026’da başladı.
Avrupa
Sağlık Forumu: AB hastaneleri savaşa hazır değil

Uzmanlar, Avrupa sağlık sistemlerinin giderek daha tehditkar hale gelen jeopolitik ortama uyum sağlaması gerektiği konusunda uyarıda bulundu.
Rapporteur’e göre siber saldırılardan dezenformasyona kadar uzanan yeni tehditlere ilişkin tartışmalar, bu hafta Avrupa Sağlık Forumu’nun düzenlendiği Avusturya’nın Bad Hofgastein kasabasının sakin atmosferiyle keskin bir tezat oluşturdu.
Avrupa Hastane ve Sağlık Federasyonu Başkanı Henriette Neumeyer, Ukrayna’daki savaşın, Avrupa’nın askeri krizlerden sadece dolaylı olarak, yani artan sağlık maliyetleri ve diğer ülkelerden gelen hastaların tedavisi yoluyla etkilenmediğini gösterdiğini söyledi.
Neumeyer, “Fakat ulusal düzeyde veya AB faaliyetleri bağlamında farklı senaryolara da hazırlıklı olmalıyız,” dedi.
Neumeyer, çatışmalarda sağlık tesislerine ve çalışanlarına yönelik saldırıları kınamanın yanı sıra, üye ülkeler arasında önemli eşitsizliklere dikkat çekti:
“Avrupa hastanelerinin hazırlık durumuna bakarsak, bazı zorluklarla karşı karşıya olduğumuzu görüyoruz. Araştırmalar, Almanya veya Hollanda gibi mali açıdan iyi donanımlı sistemlerde bile hazırlık konusunda eksiklikler olduğunu gösteriyor.”
Uzmanlar, sağlık sistemlerinin dayanıklılığının güçlendirilmesinin daha sağlam tedarik zincirleri, işgücü eksikliğini gidermeye yönelik önlemler ve ülkeler arasında daha yakın işbirliği gerektireceği konusunda hemfikirdi.
Son sekiz yılını Dünya Sağlık Örgütü’nün (DSÖ) Ukrayna temsilcisi olarak geçiren Jarno Habicht, “Sağlık saldırı altında” dedi ve şöyle devam etti:
“Bence en önemli şey, savaşın sağlık sistemini, insanların sağlığını ve tüm toplumu nasıl bir stres testine tabi tuttuğunu düşünmek.”
Habicht, Rapporteur’a verdiği demeçte, DSÖ’nün Ukrayna’da birinci basamak sağlık merkezleri, hastaneler ve ambulanslar da dahil olmak üzere sağlık hizmetlerine yönelik 3.500’e yakın saldırıyı izlediğini belirtti.
Ayrıca, son aylarda ilaç depolarının giderek artan bir hızla tahrip edilmesi nedeniyle tedarik hatlarında aksaklıklar yaşandığını da vurguladı.
Habiht, “2026 yazından bu yana yaşadığımız bu sürekli baskı ve sivil altyapıya yönelik saldırılar, insani ihtiyaçları artıracaktır,” diye uyardı.
Avrupa
Draghi: Faiz politikası büyümeyi sürekli kılmaz

Eski Avrupa Merkez Bankası (ECB) Başkanı Mario Draghi, Avrupa’nın uzun vadeli büyümeye dönmek için yeni teknolojileri geliştirmesi ve yaygınlaştırması gerektiğini söyledi.
Draghi, Zürih’teki İsviçre Federal Teknoloji Enstitüsü’nde, İsviçre Merkez Bankası’nın Karl Brunner Seçkin Konuşma Serisi kapsamında bir konuşma yaptı.
“Büyüme, tüm hükümetler tarafından paylaşılan açık bir hedef haline gelmelidir,” diyen eski ECB Başkanı, “Her ülkenin kendi başına hareket ettiği Avrupa’nın alışılagelmiş tepkisi, şu anda karşı karşıya olduğu dünyada yeterli olmayacaktır. Ulusal reformlar hâlâ önemlidir ama teknoloji –ve dolayısıyla büyüme– için artık gerekli olan ölçeği sağlayamazlar. Bunu ancak entegrasyon sağlayabilir,” diye konuştu.
Draghi, konuşmasına bu konferans dizisinin adandığı ekonomist Karl Brunner’in fikirlerinden alıntı yaparak başladı ve “Merkez bankası tek başına fiyat istikrarını sağlayamazdı. Kendi teşvikleriyle uyumlu bir mali otoriteye ihtiyacı vardı,” diye hatırlattı.
Bu yaklaşımın, ECB’ye bağımsızlık tanıyan ve fiyat istikrarını birincil hedef olarak belirleyen, aynı zamanda parasal finansmanı yasaklayan, kurtarma yasağı hükmünü ve aşırı açıklarla ilgili prosedürleri getiren Maastricht Antlaşması’nda açıkça görüldüğünü açıkladı.
Fakat ona göre bu ayrımın uygulamada geçerli olup olmadığı, sadece kurallara bağlı değildi. Eski İtalya Başbakanına göre bu, “r eksi g” olarak adlandırdığı borç maliyeti ile büyüme arasındaki ilişkiye bağlı:
“Bir hükümetin borcuna ödediği faiz oranı ekonomik büyüme oranını aşarsa, hükümet birincil fazla vermedikçe borç-GSYİH oranı otomatik olarak yükselir. Aradaki fark ne kadar genişse, o kadar büyük bir fazla gerekir ve borcu paraya çevirmek için merkez bankasına baskı yapma eğilimi o kadar artar.”
Burada “r” faiz/iskonto oranı; “g” ise büyüme oranını simgeliyor.
ECB’nin eski Başkanı’na göre, Avrupa çerçevesi iki örtük varsayım içeriyordu. Birincisi, “büyümenin diğer politikalarla sağlanacağı” idi. İkincisi ise, “görevini yerine getirmeye kararlı bir merkez bankası ile kurallara uyan hükümetlerin birlikte faiz oranlarını düşüreceği” idi.
Draghi, bir süre için işlerin bu şekilde yürüdüğünü belirtti ve genel hatlarıyla “Büyük Ilımlılık” döneminde bunun yaşandığını vurguladı.
1990’larda, gelişmiş ekonomilerin hükümetleri açıklarını azaltırken, merkez bankaları enflasyon beklentilerini sabit tuttu. Avroya geçiş hazırlığı yapan ülkeler de yakınsamadan faydalandı.
Ardından, avronun ilk on yılında büyüme gerçekleşti. 1999’dan 2007’ye kadar Avro bölgesi, yıllık bazda reel olarak yüzde 2’nin biraz üzerinde büyüdü ve bu büyüme, “r’yi g’ye yakın tuttu.”
Draghi, o yıllarda “merkez bankasının yalnızca referans faiz oranını kullanarak görevini yerine getirebildiğini ve bağımsızlığının ciddi bir şekilde sınanmadığını” savundu.
Fakat ona göre “yapıda” uyarı işaretleri vardı. Draghi, “Büyüme, çerçevenin dayandığı tek pazar reformlarından çok, krediden ve yakınsamadan kaynaklanıyordu,” dedi.
Böylece finansal kriz ve devlet borcu krizi bir sınav haline geldi: “Krediye dayalı büyüme sona erdi ve ülkeler arasındaki faiz oranları yeniden birbirinden uzaklaşmaya başladı.”
Daghi, 2008 ile 2011 arasında, Avro bölgesi borç faiz farkının 2,8 puana yükseldiğini hatırlattı ve şöyle dedi:
“Büyümenin çökmesi ve r ile g’nin birbirinden kopmasıyla birlikte, makroekonomik politikadan sorumlu yetkililer müdahale etmek ve büyüme konusunda sorumluluk almak zorunda kaldı.”
Önce hükümetler, ardından da her şeyden önce merkez bankası devreye girdi. Draghi, 2010 ile 2013 yılları arasında “maliye politikası duruşunun bu nedenle belirgin şekilde kısıtlayıcı hale geldiğini” söyledi.
Fakat sonuç olarak, mali konsolidasyonun faiz oranları üzerindeki etkisinden çok büyüme üzerindeki etkisi daha büyük oldu. 2011’in ikinci çeyreğinden 2013’ün ilk çeyreğine kadar, büyüme sekiz çeyrek üst üste sıfır ya da negatif oldu.
Zayıf talep, para politikasına da yansıdı. Draghi, “Fiyat istikrarını yeniden sağlamak için para politikasının son derece genişlemeci hale gelmesi gerekiyordu,” dedi.
Faiz oranları sıfıra, ardından sıfırın altına indirildi ve ECB, başta devlet tahvilleri olmak üzere finansal varlıklar satın almaya başladı.
Draghi’ye göre bu önlemler “hedeflerine ulaştı.” En yoğun dönemlerinde, “uzun vadeli faiz oranlarını yaklaşık 140–150 baz puan düşürdüler”.
ECB tahminleri de, bu önlemlerin 2015 ile 2019 yılları arasında Avro bölgesindeki büyümenin dörtte birinden fazlasına katkıda bulunduğunu gösteriyor.
Mario Draghi’den AB için kritik konuşma: Radikal bir değişime ihtiyacımız var
Draghi, “Projeyi koruyan ve para ile maliye politikasını ayrı tutan, doğru bir şekilde uygulanan bağımsızlıktı,” dedi.
Ne var ki Draghi, bu dönemin bir daha tekrarlanamayacağına inandığnı söyledi. Eski ECB Başkanı, “Merkez bankasının büyümeden sorumlu olduğu bir sistem sürdürülebilir değildir ve bugün artık geçerliliğini yitirmiştir,” diye konuştu.
Ona göre bugünün sorunu, her şeyden önce küresel faiz oranları. “Avro bölgesindeki uzun vadeli faiz oranları, giderek Avrupa’nın kontrolü dışındaki nedenlerle yükseliyor,” diyen Draghi, son aylarda ABD Hazine tahvillerinin getirileri ile paralel artışlara dikkat çekti.
Draghi, bu artışın bir kısmının enflasyonu yansıttığını söyledi:
“Küresel arz tarafındaki şoklar, en son İran ile yaşanan çatışma ve Rusya ile Orta Doğu’daki rafineri kapasitesi kaybının yol açtığı enerji fiyatları artışı yoluyla, fiyatları bir kez daha yukarı çekmiştir.”
Fakat artışın büyük kısmı aynı zamanda borç arzını da yansıtıyor. Draghi, bu yıl ABD’nin GSYİH’nin yüzde 6’sına yakın bir açık kaydedeceğini ve politikaların değişmemesi durumunda 2030 yılına kadar borcunun savaş sonrası zirveyi aşacağını belirtti.
Yapay zekaya yapılan yatırımlar da sermaye talebini artırıyor. Draghi şöyle devam etti:
“Sadece büyük ABD teknoloji şirketlerinin bu yıl, ağırlıklı olarak yapay zeka veri merkezlerine yaklaşık 800 milyar dolar yatırım yapacağı tahmin ediliyor.”
Draghi, veri merkezlerine yönelik küresel yatırımın 2030 yılına kadar 3 trilyon doları aşabileceğine işaret etti.
Draghi beklenen raporunu sundu: AB’nin yılda ilave 800 milyar avro yatırıma ihtiyacı var
Avrupa’da da borç seviyesi yükseliyor. Draghi, “Bu eğilimin tersine dönmesi olası görünmüyor,” dedi.
IMF tahminlerine göre, 2040 yılına kadar gelişmiş Avrupa ekonomileri, yaşlanan nüfus, savunma ve iklim geçişi nedeniyle GSYİH’nin yaklaşık yüzde 4,5’i tutarında ek harcama ile karşı karşıya kalacak.
Öte yandan Draghi’ye göre sorun, Avro bölgesindeki büyümenin, küresel piyasalarda şu anda karşı karşıya olduğu faiz oranlarının seviyesinin gerisinde kalmış olması.
Dolayısıyla Avrupa faiz artışlarının tüm etkisini üstlenirken, büyümenin sadece bir kısmını üstleniyor.
Verimlilik, ABD ile en büyük uçurumun yaşandığı alanlardan biri. 1999’dan bu yana, çalışılan saat başına üretim, ABD’ninkinin yaklaşık yarısı oranında artmış. 2019’dan bu yana ise Avro bölgesinde yıllık yüzde 0,3’lük bir artış görülürken, ABD’de bu oran yüzde 1,8 olmuş.
Draghi, Avrupa’daki reformların da bu hızı yakalayamadığını belirtti:
“Hizmetler için tek pazar, 1985’ten beri bir hedef olmuştur; fakat son yirmi yılda, Avrupa içindeki hizmet ticaretindeki engeller, AB dışındaki işletmelerin karşılaştığı engellerden daha hızlı bir şekilde ortadan kalkmamıştır.”
Bu nedenle büyüme konusu, kamu maliyesi açısından da merkezi bir öneme sahip hale geliyor.
Draghi’ye göre “hükümetlerin mali konsolidasyonu gerçekleştirme kabiliyeti büyümeye bağlı.”
ABD, yapay zeka yatırımlarında Avrupa ile arasındaki farkı artırıyor
Faiz oranlarının ise “giderek Avrupa dışında belirlendiğini” söyledi ve “Büyüme, Avrupa’nın hâlâ fark yaratabileceği tek alan,” dedi:
“2040 yılına kadar sürdürülen ve artan gelirin bir kısmının bir kenara ayrıldığı, yıllık yarım puanlık ek büyüme, Avrupa’nın sürdürülebilir bir borç seyrine ulaşmak için gereken yolun yaklaşık üçte birini kat etmesini sağlayacaktır.”
Draghi’ye göre bu ölçekte bir büyüme mümkün. Yapay zekanın hızlı bir şekilde benimsenmesi önümüzdeki on yıl içinde toplam faktör verimliliği artışına 0,4 yüzde puan ekleyebilir. Ayrıca bir de ulusal reformlar ve tek pazar reformları bir arada değerlendirildiğinde, yılda yaklaşık yarım puanlık bir artış daha sağlayabilir.
Bununla birlikte, Draghi’ye göre mali konsolidasyon gerekli olmaya devam edecek. Hükümetler, ilave konsolidasyon önlemleri veya reformlar olmaksızın artan harcamaları finanse ederse, 2040 yılına kadar ortalama Avrupa borç-GSYİH oranı yüzde 130’a ulaşacak. Ekonomilerin büyüklüğüne göre ağırlıklandırıldığında, bu oran yüzde 155’e ulaşacak.
Draghi, orta vadede kamu maliyesinde belirli bir düzeyde konsolidasyonun kaçınılmaz olduğunu savundu.
Ona göre, bunun yalnızca harcama kesintileri ve vergi artışları yoluyla gerçekleştirilmesi halinde, gerekli sonuçların elde edilmesi olası değil.
Para politikası söz konusu olduğunda en önemli önceliğin enflasyonu kontrol altında tutmak olduğunu savunan Draghi’ye göre ikinci öncelik ise “büyümeyi gereğinden fazla zayıflatmaktan kaçınmak.”
Enflasyonist şoklarla karşı karşıya kalındığında, “Günümüzde para politikası büyümeden sorumlu tutulamaz fakat temel faiz oranlarının seyrinin, orta vadede enflasyonu istikrara kavuşturmak için gerekenden daha dik olmamasını sağlayabilir” diye açıkladı.
Draghi: AB, rehavet nedeniyle küresel rakiplerinin gerisinde kalıyor
Draghi’nin aktardığı tahminlere göre, geçen yılın sonundan bu yana öngörülen kısa vadeli faiz oranlarındaki artış, 2026–2028 döneminde genel büyümeyi 1,1–1,3 puan düşürecek.
Draghi, bu tahminlerin “Ağustos ortasından bu yana kaydedilen beklenen faiz oranlarındaki ilave artıştan önceye ait” olduğunu vurguladı.
Ayrıca, sıkılaştırmanın etkileri daha uzun süreli olabilir ve “yatırım ve inovasyonu olumsuz etkileyerek, kısıtlayıcı bir politika bir süre boyunca verimliliği ve potansiyel üretimi düşürebilir.”
Potansiyel büyümenin “yüzde 1’in biraz üzerinde” olduğu göz önüne alındığında, Avrupa’nın hata payı çok az gibi görünüyor.
Bu nedenle merkez bankasının iletişimi de önemli:
“Özellikle küresel faktörlerin Avrupa’daki getirileri yukarı çekmede daha önemli bir rol oynadığı bir dönemde, para politikası faiz oranlarının beklenen seyrinin, merkez bankasının niyetlerini yansıtmasını ve nasıl tepki vereceğine dair belirsizliği yansıtmamasını sağlamak önemli.”
Fakat ona göre uzun vadeli büyüme, ECB’nin kontrolü dışında: “Uzun vadeli büyümenin ana itici gücü– yani yeni teknolojilerin geliştirilmesi ve yaygınlaşması– merkez bankaslarının etki alanı dışındadır.”
Bu nedenle farklı bir ölçekte düşünmek gerekiyor ve her ülkenin kendi başına hareket ettiği Avrupa’nın alışılagelmiş tepkisi yeterli olmayacak. Draghi’ye göre bunu ancak entegrasyon sağlayabilir.
Draghi’ye göre, tek pazarın ve sermaye piyasaları birliğinin tamamlanması, sermaye getirisini artırmayı ve Avrupa tasarruflarının daha büyük bir kısmını harekete geçirmeyi mümkün kılacak.
Eski ECB Başkanı, “Daha hızlı büyüme ise, büyüme ile faiz oranları arasındaki ilişkiyi iyileştirerek, borç sürdürülebilirliğini zedelemeden kamu yatırımları için alan yaratacak,” dedi.
Yapay zeka, en bariz örneklerden biri. AB’nin yapay zeka için küresel bilgi işlem kapasitesinin yüzde 5’inden azını oluşturduğunu hatırlatan iktisatçı, bu payı 2030 yılına kadar yüzde 15’e çıkarmak için yaklaşık 1.300 trilyon avroluk yatırım gerekeceğinin altını çizdi.
fakat riski azaltmak için gerekli kamu müdahalesi yaklaşık 100 milyar avro tutarında olacak.
Draghi’ye göre sonuç olarak, yine Brunner’in dersine geri dönülüyor:
“Brunner’in koşulu hâlâ geçerli: Bir merkez bankası, ancak hükümetler borçlarını kontrol altında tutarsa para biriminin istikrarını sağlayabilir. [Ancak] değişen şey, bu koşulun nasıl yerine getirilebileceğidir. Entegrasyon ne kadar ilerlerse, büyüme faiz oranlarının üzerinde o kadar sağlam kalabilir ve merkez bankası siyasi baskılardan o kadar fazla korunur. Böylece büyüme ve bağımsızlık birbirini güçlendirir.”
Draghi’ye göre görev artık yasama organlarına düşüyor: “Anayasanın kalıcı olabilmesi için, ulusal ve Avrupa yasama organları artık Birliğin hedefi olarak büyüme konusunda tam sorumluluk üstlenmelidir. Bunu yaparlarsa, Avrupa’yı yenilenme yoluna sokacaklardır.”
Asya2 hafta önceÇin yapay zekâ, çipler ve akıllı fabrikalara büyük yatırım yapıyor
Asya2 hafta önceFed’in faiz artışının ardından Çin parasal gevşemeye devam edecek mi?
Asya2 hafta önceHindistan ve Vietnam, ‘Çin artı bir’ rekabetini ticari kazanıma dönüştürmeyi hedefliyor
Asya2 hafta önceJaponya Merkez Bankası faizleri 1995’ten bu yana en yüksek seviyeye çıkardı, yen değer kaybetti
Asya2 hafta önceGüney Kore lideri Lee, ABD baskısına rağmen Ortadoğu’da savaşa dahil olmayacaklarını söyledi
Diplomasi4 gün önceEast-West Forum İstanbul’da toplandı: Çok kutupluluk geri döndürülemez
Ortadoğu2 hafta önceEnsarullah lideri: Suudi Arabistan’ın Mekke iddiası ‘asrın yalanı’
Asya1 hafta öncePakistan’a Katar’dan ikinci LNG sevkiyatı yapılacak












