Bizi Takip Edin

Avrupa

Mario Draghi’den iç talep için “yaratıcı yıkım” önerileri

Yayınlanma

Eski İtalya Başbakanı ve Eski Avrupa Merkez Bankası Başkanı Mario Draghi, yaz aylarında yayınladığı Avrupa’nın rekabetçilik sorunu hakkındaki raporunun ardından, şimdi de Kıta’daki durgun iç talep ve büyüme meselelerini ele alan bir makale yayınladı.

Centre for Economic Policy Research (CEPR) için yazdığı makalede Draghi, 2000’lerin başından bu yana Avrupa’da verimlilik, gelirler, tüketim ve yatırımın yapısal olarak zayıfladığını ve ABD’den önemli ölçüde ayrıştığını hatırlatarak başlıyor.

Draghi’ye göre bu durum her zaman böyle değildi. İkinci Dünya Savaşından sonra Avrupa’nın işgücü verimliliği 1945’te ABD’nin %22’si düzeyindeyken 1995’te %95’e yaklaşmıştı. Üstelik bu dönemin büyük bir kısmında, Avro bölgesinde GSYİH’nin payı olarak iç talep, gelişmiş ekonomiler aralığının ortasında yer almıştı.

1990’ların ortalarından itibaren ABD ve Avro bölgesindeki göreli büyümenin “iki büyük şokla” birbirinden uzaklaştığını savunan Draghi, bu şokları şöyle sıralıyor:

İlki internetin getirdiği teknoloji şokuydu ve bu noktada AB’nin ABD ile verimlilik yakınsaması durdu ve sonra tersine döndü. Draghi’nin belirttiğine göre o zamandan bu yana iki ekonomi arasında ortaya çıkan verimlilik farkı büyük ölçüde ABD teknoloji sektörünün daha hızlı üretkenlik artışı ile açıklanıyor.

İkinci şok ise 2008-9’daki büyük mali kriz ve kamu borcu krizi idi. Draghi’nin iddiasına göre bu krizlerin ardından Avro bölgesinin yönelimi, iç talepten uzaklaştı.

Mario Draghi’den AB için kritik konuşma: Radikal bir değişime ihtiyacımız var

Avrupa’nın “batağı”: Dış talebe verilen önem, kısıtlayıcı para politikası, pazar entegrasyonu problemi

Draghi’ye göre Avrupa’nın son yirmi yılda içine sürüklendiği zayıf iç talep, düşük ücretler ve denizaşırı yatırımlara dayalı iktisadi modelin temelinde üç faktör bulunuyor.

Bunlardan ilki, dış talebin büyümenin daha önemli bir itici gücü haline gelebileceği bir ortam yaratan “sınırsız” küreselleşme idi.

İkinci faktör, büyük mali krizden sonra uygulanan fiskal politika idi. Draghi, “Kısmen dış talebi iç talebe göre ayrıcalıklı kılan merkantilist paradigma nedeniyle, kısmen de tamamlanmamış bir tek pazar tarafından kısıtlandığı için fiskal politika gereğinden fazla kısıtlayıcı oldu, iç talebi bastırdı ve kamu yatırımlarını azalttı,” diyor.

Draghi göre üçüncü faktör ise, Avrupa yavaşlayan verimlilik artışı ve derin teknolojik değişimle karşı karşıyayken, özellikle hizmetler için tek pazar içindeki engellerin kaldırılması ve sermaye piyasalarının entegrasyonu konusunda ilerleme kaydedilmemesiydi.

Draghi raporu ve Avrupa’nın Bush momenti

Çifte krizin yarattığı durgunluk

“AB ekonomisini ABD ekonomisinden çok daha fazla etkilediği için genellikle bu dalgalanmadan küreselleşmenin sorumlu olduğu iddia edilir,” diye hatırlatan Draghi, buna rağmen küreselleşmenin ilk dalgasının, 1990’ların ortalarından 2008’e kadar GSYİH’nin %-0,5’i ile %1’i arasında dalgalanan Avro bölgesi cari işlemler fazlası üzerinde fazla bir etkiye sahip olmadığını düşünüyor.

Eski ECB Başkanı, Avro bölgesi hanehalkı sektörünün yapısal fazlasının, “güçlü kredi büyümesi tarafından desteklenen mali ve kurumsal açıklarla dengelendiğini” belirtiyor.

Draghi, “çifte kriz” adını verdiği süreçlerle birlikte ekonominin temelden değiştiğini, yatırımların durması ve maliye politikasının daraltıcı hale gelmesiyle birlikte, hem şirket hem de kamu sektörlerinin fazla vermeye başladığını kaydediyor.

Çinli şirketlerden Draghi raporuna tepki

ABD’nin gerisinde kalan Avrupa

Draghi’ye göre bunun sonucunda, Avro bölgesinde GSYİH’ye oranla iç talep, gelişmiş ekonomiler arasında en alt sıraya geriledi ve ABD ile arasındaki göreli fark açıldı.

Draghi, büyük mali krizden önce, ABD’deki iç talebin Avro bölgesindekinden yaklaşık 1,4 kat daha hızlı büyüdüğünü, o zamandan bu yana ise aradaki farkın 2,2 katına çıktığını hatırlatıyor.

Parasal politikalarda da büyük farklar ortaya çıktığını vurgulayan Draghi, ABD’nin ekonomiye 14 kat daha fazla fon enjekte ettiğini söylüyor: ABD’de 7,8 trilyon avro, Avro bölgesinde ise 560 milyar avro.

Draghi, özel kredilerdeki farklılaşmanın da dramatik olduğunu vurguluyor ve “Bunun net etkisi, Avro bölgesinin yapısal bir sermaye ihracatçısı haline gelmesi ve 2012’den sonra cari işlemler fazlasının düzenli olarak GSYİH’nin %3’ünü aşması olmuştur,” diyor.

Kriz sonrasında çıkışların kısmen doğrudan yabancı yatırımlardan kaynaklandığını kabul eden İtalyan iktisatçı, buna rağmen o zamandan bu yana ana itici gücün “ABD’deki tasarrufların üstün getirisinin cazibesine kapılan portföy akımları” olduğunu savunuyor.

Draghi beklenen raporunu sundu: AB’nin yılda ilave 800 milyar avro yatırıma ihtiyacı var

“Rekabet” için düşük ücret politikasının sonu mu?

Draghi’ye göre hükümetler, AB’nin iç pazarını tamamlamak için çok az çaba sarf ederken, sermaye piyasalarının entegrasyonu da çok yavaş ilerliyor. Draghi, tüm bu faktörlerin verimlilik artışının ve tasarrufların iç yatırıma dönüşmesinin önündeki engeller olduğunu ileri sürüyor.

Ücretler meselesine de değinen Draghi, Avrupa Birliği politikalarının, dış dünyadaki rekabet gücünü artırmak amacıyla düşük ücret artışını tolere ederek zayıf gelir-tüketim döngüsünü daha da kötüleştirdiğine işaret ediyor.

Draghi, “2008 yılından bu yana, yıllık ortalama reel ücret artışı ABD’de Avro bölgesinden neredeyse dört kat daha fazla olmuştur,” diyor.

“Çok büyük küresel ticaret dengesizliklerin reel faizler üzerinde aşağı yönlü baskı yaratarak” tüm hükümetlere zayıf iç talebe karşı dayanmaları için mali alan yarattığını savunan Draghi, en azından pandemiye kadar, Avrupa’da bu alanı kullanmamak için “kasıtlı bir politika tercihi” yapıldığını düşünüyor.

Genel olarak, politika yapıcıların belirli bir iktisadi yapının tercih edildiğini ortaya koyduğunu öne süren Draghi, bu yapının sac ayaklarını şöyle tarif ediyor: dış talep kullanımı ve düşük ücret seviyeleri ile birlikte sermaye ihracına dayalı bir yapı.

Draghi, artık bu yapının “sürdürülebilir görünmediğini” düşünüyor.

Draghi’den AB’ye ‘devasa harcamalar’ yapma çağrısı

İç pazarda engeller ve sermaye piyasalarının birleşememesi

Büyüme yavaşladıkça ve Çinli yerel şirketler daha rekabetçi hale gelip değer zincirinde yukarılara çıktıkça, Çin pazarının bir süredir Avrupalı üreticiler için daha az elverişli hale geldiğinden yakınan Draghi, Çin’e yapılan ihracatın 2020’den bu yana durgunlaştığının altını çiziyor.

Yavaşlama ile birlikte AB’nin ABD pazarına olan bağımlılığının arttığını ve AB mal ihracatının bu dönemde %13 oranında arttığını vurgulayan eski İtalya Başbakanı, “Fakat yeni ABD yönetimi, son çare alıcımız olarak hareket etmeye isteksiz görünüyor. ABD’nin küresel talebi yeniden dengelemeye ve başlıca ticaret ortaklarındaki ticaret fazlalarını bastırmaya yönelik kasıtlı bir stratejisiyle mücadele etmek zorunda kalacağız,” diye yazıyor.

Avrupa’nın şu anda karşı karşıya olduğu zorluk, Draghi’ye göre, “ne makroekonomik politikaların ne de özel kredi yapısının dış talebin bıraktığı boşluğu dolduracak durumda olması.” Ona göre bu zayıflıkları birbirine bağlayan önemli bir faktör de “mal, hizmet ve finans piyasalarının yapısında kilit reformların” yapılmaması.

AB’de makroiktisadi siyasetlerin verimli olamamasının başlıca nedeni olarak iç pazar engellerini gösteren Draghi’nin IMF tahminlerinden aktardığına göre, tek pazar içindeki iç engeller AB imalat sektörü için yaklaşık %45’lik bir ad valorem tarifeye ve hizmetler sektörü için %110’luk bir tarifeye eşdeğer.

Yine IMF, engellerin ABD seviyesine indirilmesi halinde, AB işgücü verimliliğinin 7 yıl sonra “neredeyse %7” daha yüksek olacağını tahmin ediyor.

Avrupa’da talep istikrarını etkileyen ikinci yapısal neden olarak ise “entegre bir sermaye piyasasının” olmamasını gösteriyor. 

Avro bölgesinde, piyasa faizlerindeki değişikliğin aynı çeyrek içinde şirket tahvil getirilerine tamamen aktarılırken, kredi faizleri için bu sürenin genellikle yaklaşık altı ay ila bir yıl arasında değiştiğini belirten Draghi, hisse senedi piyasalarının da “tipik olarak piyasa oranlarındaki değişikliklere anında tepki vererek” hem iskonto oranındaki değişikliği hem de büyüme beklentilerini yansıttığını hatırlatıyor.

Draghi, “Bu yapısal kısıtlamaların makroekonomik politikalar üzerindeki net etkisi, Avro bölgesinin ekonominin potansiyelin altında faaliyet gösterdiği daha uzun dönemler yaşamasıdır ve talep baskısını sürdürmedeki bu yetersizlik daha sonra verimlilik artışına geri yansımaktadır,” iddiasında bulunuyor.

Draghi’nin “deregülasyon” çağrısına patronlardan destek

“Yapısal reformlardan” bugün ne anlıyoruz?

Dolayısıyla Draghi, Avrupa’da iç büyümeyi artırmak için hem yapısal politikalar hem de makroiktisadi siyasetlerin değişmesi gerektiğini savunuyor. Ona göre makroiktisadi siyasetlerin tam etkili olabilmesi için “yapısal reformlar”, yapısal reformların maksimum verimlilik artışı sağlayabilmesi için de “tam etkili makroiktisadi siyasetler” gerekli.

Öte yandan Draghi, bugün “yapısal reformlardan” ne anlamak gerektiğinin değiştiğini kabul ediyor. Ona göre on yıl önce bu terim büyük ölçüde “işgücü piyasasının esnekliğini artırmak” ve “ücretleri baskılamak” anlamına geliyordu.

Bugün ise işgücünü yerinden etmeden, daha ziyade insanlara yeniden beceri kazandırarak (reskilling) verimlilik artışını yükseltmek anlamına geliyor.

20 AB ülkesinden “tek pazarı güçlendirme” girişimi

İnovasyon ve verimlilik artışı: Tek pazar ve “doğal seleksiyon”

Draghi’ye göre verimlilik artışı büyük ölçüde “büyük lider firmalar arasındaki inovasyon” ile bu inovasyonları benimseyen “olgun ve geri kalmış” firmalar ve “yükselen ve her ikisine de meydan okuyan” yeni firmaların bir kombinasyonundan kaynaklanıyor.

Fakat tüm bu cephelerde Avrupa’nın kötü bir performans sergilediğini hatırlatan Draghi, yine IMF analizine başvuruyor ve borsaya kayıtlı büyük firmalar arasında Avrupa’daki verimlilik artışının ABD’dekinden çok daha yavaş olduğunu, ABD teknoloji sektörünün 2005’ten bu yana neredeyse yüzde 40 puan daha hızlı büyüdüğünü aktarıyor.

Draghi, Avrupa’da “hiç büyümeyen” çok sayıda “küçük ve olgun firma” bulunduğunun altını çiziyor ve “gelecek vaat eden genç firmaların” ise “nadiren toplam dinamikleri etkileyecek kadar hızlı büyüdüğünden” yakınıyor.

Draghi’ye göre “tek pazarın kilidini açmak”, sorunu her yönden ele almanın anahtarı. Böylece genç firmaların Avrupa’da büyümesi için ölçek yaratılaca, durgun büyük firmalar üzerindeki rekabetçi baskılar artırılacak ve kaynakların başka yerlere akabilmesi için “başarısız firmaların piyasadan daha fazla çıkışı” teşvik edilecek.

Avrupa’da imalat sektöründeki gerileme devam ediyor

Finans sektörünü bankacılıktan risk sermayesine kaydırmak

Bunun yanında Avrupa’nın aynı zamanda “genç ve yenilikçi firmaların” büyümesini kolaylaştıracak bir finansal yapıya da ihtiyacı bulunuyor ve Draghi’ye göre “banka tabanlı sistem” bunu sağlayamıyor.

Bugün Avrupa’daki bankaların gayrimenkul şirketlerine BİT şirketlerinden yaklaşık altı kat, imalat şirketlerine ise dört kat daha fazla kredi verdiğini aktaran Draghi, ABD’de de gayrimenkul kredilerinin toplam kredi portföyünün yaklaşık %45’ini oluşturduğunu hatırlatıyor.

Draghi bankaların, “genellikle değişken nakit akışlarına, yüksek iflas olasılığına ve büyük ölçüde maddi olmayan teminatlara” sahip yeni teknolojiler geliştiren genç firmaları finanse etmek için doğru aracılar olmadığını düşünüyor. 

Burada bankacılık sektörü dışındaki finansal araçların/kurumların devreye girmesi gerekiyor ama Draghi’ye göre şu anda Avrupa risk sermayesi bu finansman boşluğunu doldurmaya hazır değil.

Örneğin ABD’deki %52’lik oranla karşılaştırıldığında AB’nin küresel risk sermayesi fonlarındaki payı sadece %5.

Bunun aynı zamanda “büyümenin nasıl sağlanmak istendiğine” dair temel bir zihniyet değişikliğini de gerektireceğini savunan Draghi, AB kurumsal yatırımcılarının ABD hisse senedi piyasalarına Avrupa’dakilerden çok daha fazla yatırım yaptığını çünkü getirilerin sürekli olarak daha yüksek olduğunu hatırlatıyor.

Draghi, “Bu, düşük ücretler ve düşük yerli yatırımla ihracata dayalı bir büyüme modelinin karşılığıdır ve bu model yürürlükte kaldığı sürece bu düşük getirileri kabul etmek zorunda kalacağız,” diyor.

Avrupa Merkez Bankası kriz dönemi stratejisini terk etmeye hazırlanıyor

Ortak AB borcu ile büyüme tetiklemek

İtalyan iktisatçı ve siyasetçi, AB ülkelerinin ortak borçlanma yoluyla, “potansiyelin altında büyüme dönemlerini sınırlamak için kullanılabilecek ek mali alanlar” yaratabileceğine inanıyor.

Öte yandan Draghi, orta vadede potansiyel büyüme oranlarını yükseltecek “yapısal reformlar” yapılmadığı sürece bu yola giremeyeceklerini de vurguluyor.

Ona göre ortak borç olmadan, bugün ulusal bütçelerin sürdürülebilirliği, ulusal fiskal politikaların genişletilmesi üzerinde bir kısıtlama olacak. Bu durumda, Draghi’ye göre, AB eylemlerini, fiskal politika duruşunu değiştirmekten ziyade, onun kompozisyonunu iyileştirmeye, örneğin kamu yatırımlarını artırmaya ve üye devletler arasında koordinasyona kaydırmak zorunda.

İtalyan siyasetçi için bu aynı zamanda talebi artırmak için de bir alan yaratacak.

Almanya’dan ortak AB borçlanmasına itiraz

Avrupa

NATO, Fransa seçimlerinden endişeli

Yayınlanma

Fransa’da 2027’de yapılacak seçimlerde NATO ile ilişkileri değiştirmek isteyen güçlü adayların varlığı Brüksel’de kaygıyla karşılanıyor.

POLITICO’da yer alan habere göre Ulusal Birlik (RN) lideri Marine Le Pen NATO’nun entegre komutanlığından ülkesini çıkarmak isterken, solcu Boyun Eğmeyen Fransa’nın (LFI) lideri Jean-Luc Mélechon ise ittifaktan tamamen ayrılmayı savunuyor.

Hem Le Pen hem de Mélenchon, görüşlerini yüksek sesle ve net bir şekilde dile getirdi.

Le Pen mayıs ayında yaptığı açıklamada, “NATO’nun entegre komutasından ayrılmalıyız,” demişti.

Üstelik bu sadece seçim kampanyası retoriği gibi görünmüyor. Konuyu ilk elden bilen bir yetkiliye göre, Le Pen bu yılın başlarında üst düzey bir Fransız askeri komutanla yaptığı kapalı kapılar ardındaki toplantıda da aynı noktaya değindi.

Yetkili, Le Pen’in ayrıca Fransa’nın eninde sonunda Rusya ile ilişkilerini yeniden kurmak zorunda kalacağını savunduğunu da ekledi.

Hükümete yakın bir Fransız milletvekili, “Bugün, Ulusal Birlik içinde iktidarı yeniden ele geçiren … Rus yanlısı kanattır,” dedi.

Mélenchon ise daha da ileri ediyor. Uzun süredir NATO’yu eleştiren Mélenchon, geçen ayın sonlarında, Amerika’nın “açıkça düşmanca” tutumu nedeniyle NATO’dan tamamen çekilmeyi de içeren bazı temel uluslararası önceliklerini ana hatlarıyla açıkladı.

Fransız siyasetçi, haziran ayında katıldığı bir konferansta, “NATO üyeliğinin devamı söz konusu olamaz,” demişti.

POLITICO’ya göre ittifak, Avrupa’ya yönelik Washington’un savunma taahhüdüne ilişkin şüphelerle boğuşurken ve Rusya’nın olası bir saldırısına karşı hazırlık amacıyla silahlanmasını sürdürürken, Fransa’da yapılan son anketler, gelecek yılki seçimlerde Fransız seçmenlerin yaklaşık yarısının NATO’ya karşı çıkan “sert çizgideki” adayları desteklediğini gösteriyor.

AB’nin tek nükleer gücü olan Fransa’nın NATO’dan çekilmesi, ittifakta şok dalgaları yaratacak, Romanya ve Estonya’daki Fransız birliklerinin konuşlandırılmasını belirsizliğe sürükleyecek, önemli savaş teçhizatına erişimi kısıtlayacak ve 32 üye ülke arasındaki askeri koordinasyonu zayıflatacak.

Friends of Europe düşünce kuruluşunda kıdemli savunma uzmanı ve eski NATO sözcüsü Jamie Shea, ABD’nin varlığının azalmasıyla birlikte, hedefin Fransa da dahil olmak üzere Avrupalıların daha fazla sorumluluk üstlenmesi olduğu bir dönemde, “büyük bir Avrupa ülkesinin ittifaktan uzaklaşmasını istemeyeceklerini” söyledi.

NATO’nun birleşik komutasından ayrılmanın yaratacağı etkiler, hem Paris hem de ittifak için sorunlara yol açacak.

Finlandiya Savunma Bakanı Antti Häkkänen, POLITICO’ya verdiği demeçte şunları söyledi:

“Fransa’nın güçlü bir NATO’nun uzun vadeli faydalarını anlamasını umuyoruz… ve bu, Fransa’nın NATO yapılarına oldukça tam bir şekilde entegre olmasını da gerektiriyor. Bu nedenle, savunma politikasında… siyasi çizgilerini güçlü bir konumda tutacaklarını umuyoruz.”

Cumhurbaşkanlığı seçimlerine hâlâ sekiz ay varken, sonucun ne olacağı belirsiz. Adayların seçildikten sonra ittifak hakkındaki görüşlerini yumuşatma ihtimali de var; tıpkı İtalya Başbakanı Giorgia Meloni’nin 2022’de yaptığı gibi. 

Fakat ülkenin ittifakla olan tarihsel olarak gergin ilişkisi göz önüne alındığında, NATO için tehdit ciddi boyutta.

İsminin açıklanmasını istemeyen bir NATO diplomatı, “O seçimlerden korkuyorum. Fransa’yı kaybetmek korkunç olur,” dedi.

Le Pen’in önerdiği seçenek Fransa’da ilk kez tartışılmıyor. 1966 yılında, dönemin Fransa Cumhurbaşkanı Charles De Gaulle, daha fazla egemenlik ihtiyacını gerekçe göstererek ülkesinin NATO askeri yapılarına katılımını sonlandırmıştı.

Yaklaşık 26.000 askeri geri çeken De Gaulle, NATO’nun Belçika’ya taşınmasına neden olmuştu.

Paris, bu kararını ancak 2009 yılında, eski Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy döneminde geri aldı.

Rasmussen Global siyasi danışmanlık şirketinin CEO’su ve NATO’nun eski politika planlama başkanı Fabrice Pothier, bunun tekrar olması durumunda Paris’in ittifakla ilişkilerini tamamen kesmesinin pek olası olmadığını belirtti. 

Fakat ona göre yeni bir “sert çizgideki” cumhurbaşkanının yönetiminde “sürekliliğin olacağını düşünmek “aptalca” olur.

“Fransızlar hiçbir zaman en NATO yanlısı üyeler arasında yer almadı” diyen Pothier, bu konunun “popülistler” için “kolay bir hedef” olduğunu belirtti.

POLITICO’nun elde ettiği bu bahar aylarında yapılan ittifak içi anket sonuçlarına göre, Fransız seçmenlerin yaklaşık yüzde 54’ü NATO’da kalmak için oy kullanacaklarını belirtti.

Bu oran, Karadağ’dan sonra NATO’nun 32 üyesi arasında en düşük ikinci oran.

Fransa’nın iki turlu cumhurbaşkanlığı seçim sistemi, seçmenlerin daha ılımlı adayların etrafında birleşmesi nedeniyle daha önce sert çizgideki adayların kazanmasını engellemiş olsa da, bu durum gelecek yıl gerçekleşmeyebilir.

Bu tehdidi hayata geçirmek, NATO için ciddi sonuçlar doğuracak. Avrupa Parlamentosu Savunma Komisyonu Başkanı Alman siyasetçi Marie-Agnes Strack Zimmermann şöyle konuştu:

“Fransa sadece kurucu bir üye değil, aynı zamanda bu ittifakın kilit aktörlerinden biri… özellikle de nükleer silah envanteri nedeniyle. Bundan kazanç sağlayacak tek bir grup var — o da özgürlüğümüzün düşmanlarıdır.”

Teorik olarak, NATO’nun komuta yapılarından ayrılma kararı derhal alınabilir. Fransa cumhurbaşkanının parlamentoya danışmasına gerek yok ve NATO antlaşmasındaki bir yıllık çekilme hükmü, yalnızca ittifakın siyasi yapılarından ayrılan ülkeler için geçerli; ki bu, Le Pen’in politikası kapsamında mutlaka böyle olmayabilir.

Fakat pratikte, bu sürecin yaklaşık bir yıl süreceğini tahmin ediliyor zira geçiş süreci, NATO’da kalıcı olarak görevlendirilmiş yaklaşık 1.000 subayın geri çekilmesini ve ileride ittifakla koordinasyonu sağlamak üzere bir irtibat organının kurulmasını gerektirecek.

Öte yandan De Gaulle’ün hamlesinden sonra bile Paris, NATO ile yakın bağlarını sürdürmeye devam etti ve sık sık operasyonlara katıldı.

Gelecek yıl sert çizgide bir cumhurbaşkanının göreve gelmesiyle, durum farklı bir şekilde gelişebilir.

Üç NATO diplomatına göre, bu senaryodaki en büyük endişeler, Romanya’daki 1.200 kişilik Fransa liderliğindeki muharebe grubunun geleceği, Fransa’nın nükleer silahlar konusunda NATO ile gayri resmi işbirliği ve uydu ve istihbarat gibi özel yetenekleriyle ilgili.

Örneği Fransa olmadan NATO’nun askeri planlayıcıları, Avrupa’nın tek nükleer güçle çalışan uçak gemisine, Mistral sınıfı gemileri içeren amfibi filoya, CERES istihbarat uydularına ve filosunun yaklaşık yüzde 65’ini konuşlandırabilen güçlü bir donanmaya erişim imkânını yitirecek.

Öte yandan NATO’nun komuta yapılarından ayrılmak Fransa’ya da zarar verecek. Ülke NATO’nun siyasi organlarındaki koltuğunu korusa da askeri öneriler söz konusu olduğunda yetkileri büyük ölçüde azalacak.

Bu, Paris’in nihai önerileri yalnızca “kabul etmek ya da reddetmek”le yetineceği anlamına gelir.

Fransa bu durumda ittifak içindeki üst düzey pozisyonlarını da kaybedecek. Bunlara Müttefik Dönüşüm Yüksek Komutanlığı, NATO Hava Kuvvetleri Karargahı’ndaki komutan yardımcılığı ve Almanya’daki Brunssum üssündeki genelkurmay başkanlığı da dahil.

Ayrıca Fransa bilgi paylaşımını sonlandırırsa, ittifakın geri kalanında olup bitenlere ilişkin bilgilere erişimi de engellenebilir.

Siyasi açıdan da bu, Almanya’nın Avrupa’nın önde gelen NATO üyesi haline gelmesi anlamına gelebilir. Yukarıda alıntılanan NATO diplomatı, “Fransa’nın ayrılması ve Amerikalıların geri çekilmesiyle… Almanya’nın öne çıkması gerekecek. Eğer çıkarsanız, her şeyi kaybedersiniz,” dedi.

Eski NATO sözcüsü Shea, “Ekonomik ve siyasi açıdan, artık GSYİH açısından en fazla harcama yapan ülkeler olan Almanya ve Polonya’ya doğru zaten muazzam bir kayma yaşandı. Bu, halihazırda olanları sadece hızlandıracaktır,” diye konuştu.

Shea, en kötü senaryoyu önlemek için NATO yetkililerinin, EN ve LFI partilerinden milletvekilleri ile perde arkasında girişimlerde bulunmaya başlamaları gerektiğini savundu.

Seçimler yaklaştıkça, NATO’ya şüpheci bir kişinin Paris’te iktidara gelme ihtimali ittifak içinde giderek artan bir endişe kaynağı haline geliyor.

Aynı diplomat, “Hayatta kalacağız [ama] bu çok, çok tehlikeli olacak,” dedi.

Okumaya Devam Et

Avrupa

Alman ordusundaki rekor personel artışı yapısal sorunu gizleyemiyor

Yayınlanma

Almanya Savunma Bakanlığı, 31 Temmuz itibarıyla 186 bin 700 askere ulaşarak son 13 yılın en yüksek personel seviyesini yakaladığını duyurdu. Ancak ordudaki büyümenin yeni erlerden ziyade kıdemli ve yaşlı kadroların hizmet sürelerinin uzatılmasına dayanması, kuvvet yapısının bozulduğu yönündeki eleştirileri artırıyor.

Almanya Savunma Bakanlığı, yılın ikinci yarısı için bir dizi öncelikli hedef belirledi. Boris Pistorius (SPD) liderliğindeki bakanlık yönetimi, kasım ayı sonunda Federal Meclis (Bundestag) tarafından kabul edilmesi planlanan federal bütçe hükümet tasarısından memnuniyet duyuyor.

Welt gazetesinin haberine göre yetkililerin kamuoyu önünde açıkça dile getirmediği temel mesele ise vergi gelirlerinden ve kredilerden tahsis edilen kaynakların askeri kabiliyetlere olabildiğince verimli şekilde dönüştürülmesi gerekliliği; zira bu alanda halen aksaklıklar yaşanıyor.

Yeni altyapı inşaatlarında ise sürecin genel olarak planlandığı gibi ilerlediği değerlendiriliyor.

Bu yıl kışlalara yaklaşık 9 bin yeni yatak kapasitesinin kazandırılması hedefleniyor ve ilk yataklara yerleşimler bugünlerde başlamış durumda.

Önümüzdeki dört yıl içinde ise yeni binalarla birlikte yaklaşık 54 bin yatağın daha sisteme dahil edilmesi planlanıyor.

Tüm bu başlıklara karşın ordudaki en büyük sorun sahası personel konusu olmaya devam ediyor.

Bakanlık hafta başında yaptığı açıklamada, 31 Temmuz itibarıyla asker sayısının 186 bin 700’e ulaştığını ve yaklaşık 13 yılın en yüksek seviyesinin görüldüğünü bildirdi.

Bu rakam, en geç 2035 yılına kadar ulaşılması hedeflenen 260 bin askerlik nihai hedefin oldukça gerisinde kalsa da bakanlık, mevcut değerin “personel artışı için öngörülen hedef koridoru içinde” yer aldığını savunuyor.

Bu da, Federal Meclis ile başlangıçta oldukça yavaş bir artış rotası üzerinde uzlaşılmış olmasından kaynaklanıyor. Söz konusu planlama, yıl sonuna kadar 186 bin ila 190 bin kişilik bir personel mevcudu öngörüyor.

Bakanlık, “personel temin sürecinin genelindeki olumlu gelişmeler doğrultusunda, mevsimsel dalgalanmaların etkisine rağmen Bundeswehr’in personel artışının yıl sonuna kadar olumlu seyrini sürdüreceğini” tahmin ediyor.

Ancak tüm gözlemciler bu değerlendirmeye katılmıyor. Eski Kara Kuvvetleri Komutanı Korgeneral Alfons Mais, LinkedIn’de yayımladığı yazıda şu değerlendirmelerde bulundu:

“Bu açıklamalara bakıldığında, Bundeswehr’in anayasal görevinin mümkün olduğunca fazla insanı istihdam etmek olduğu izlenimine kapılmak mümkün. Temel soru şudur: Hizmet süresi uzatılan personelin de dahil olduğu bu ilave güç, savunma görevine nerede katkı sağlıyor? İdari kadrolarda mı? Yurt içi savunmada mı? Harekat birliklerinin yedek unsurlarında mı? Kıtadaki mevcut personel açıklarının kapatılmasında mı? NATO planlama hedeflerine yönelik yeni kabiliyetlerin artırılmasında mı? Litvanya’da mı?”

Meselenin yalnızca nicelik değil, aynı zamanda nitelik yani doğru personelin doğru yerde istihdam edilmesi olduğunu belirten Mais; personelin yalnızca karargahlarda değil, topçu taburlarında, yüzer unsurlarda, savaş uçağı filolarında veya elektronik harp alanında bulunması gerektiğine işaret ediyor.

Nitekim bakanlık da emekli korgeneralin dikkat çektiği bu yapısal sorunların farkında.

Siyaseten arzulanan rekor veriler kamuoyuna duyurulsa da Bendlerblock’taki yetkililer, olası bir kriz ve savaş durumuna uygun bir savunma düzeni alabilmek için Bundeswehr’in personel yapısının yeniden bir piramit formuna kavuşturulması gerektiğini kabul ediyor.

Bakanlık koridorlarında ordunun mevcut yapısıyla “fazla yağ bağladığı” ve gövdesinin hantallaştığı konuşuluyor.

Silahlı kuvvetlerde ideal kabul edilen piramit modelinde, zirveyi generaller ve kurmay subaylar oluştururken geniş tabanı erbaş ve erler meydana getiriyor; bu iki kesimin arasında ise subaylar ve astsubaylar yer alıyor.

Tabanın kalabalık, komuta kademesinin az sayıda pozisyondan oluşması, hem genç ve fiziki açıdan dayanıklı bir orduyu hem de en başarılı askerlerin sürekli bir eleme süreciyle üst kademelere yükselmesini güvence altına alıyor.

Bu model aynı zamanda maliyet etkinliği sağlıyor ve görev süresi bitip yedeğe ayrılan askerler sayesinde yüksek seferberlik kabiliyeti sunuyor.

Bugün ise Bundeswehr yalnızca tepe kadrosu şişkin bir yapıya sahip olmakla kalmıyor, aynı zamanda orantısız biçimde geniş bir orta kademeyi, yani hantal gövde yapısını barındırıyor.

Genç er kadrolarının sayısı yetersiz kalırken yaşlı subayların sayısı fazlalık oluşturuyor. Komuta edecek yeterli askeri bulunmayan bir binbaşı askeri açıdan katma değer üretmediği gibi, kıdemli personelin görevde uzun süre kalması genç askerlerin terfi etmesini de engelliyor.

Bu da savunma bütçesinin muharebe gücüne, teçhizata veya yeni nesil askerlere aktarılması yerine, orta ve üst kademedeki personelin yüksek maaşlarına harcanmasına yol açıyor.

Bakanlığın bu tespitine rağmen uygulamada henüz somut bir dönüşüm adımı atılmış değil.

Yaşlanan ama caydırıcılığı artmayan kuvvet

Pistorius yönetimi, olumlu personel verilerini koruyabilmek amacıyla yeni asker alımının yanı sıra sözleşmeli ve muvazzaf askerleri hizmet sürelerinin sonunda ordu içinde tutmaya yönelik “personel bağlama tedbirlerine” başvuruyor.

Bakan, nisan ayından bu yana astsubay ve subaylara kişiye özel mektuplar gönderiyor.

Verilen hizmetler için teşekkürle başlayan bu mektuplarda şu ifadelere yer veriliyor:

“Aktif kıtadaki son günleriniz, köklü kırılmaların yaşandığı bir döneme denk geliyor. Ülkemiz ve kıtamız muazzam sınamalarla karşı karşıyadır. Bu süreçte Bundeswehr’in görevi daha da kritik hale gelmektedir. Bu nedenle personel artışı temel odak noktamızdır. Bu artış ancak nitelikli, yüksek performanslı ve özellikle görevine bağlı askerlerle, yani sizler gibi deneyimli silah arkadaşlarıyla başarılabilir. Mesleki geleceğinize gelin birlikte bakalım. Katkınız her gün önem taşıyor.”

Bakanlık, uygulanan bu ve benzeri elde tutma tedbirlerini yalnızca sayısal hedefler üzerinden savunuyor. Açıklamaya göre yalnızca 2025 yılında yürütülen “hedefe yönelik bireysel danışmanlık tedbirleri” sayesinde tüm statü ve branşlardan binlerce askerin hizmet süresini uzatması sağlandı.

Ancak bu yöntem özellikle yaşça ileri muvazzaf askerler arasında karşılık buluyor. Temmuz 2026 sonu itibarıyla muvazzaf ve sözleşmeli asker mevcudu bir önceki yıla göre yaklaşık 3 bin artışla 174 bin 700’e ulaştı.

Bu artışın temelini muvazzaf asker sayısındaki yükseliş oluştururken, sözleşmeli asker mevcudunda hafif bir gerileme kaydedildi.

Özel uzmanlığından ötürü fiziki performansı sınırlı olsa dahi ordunun ihtiyaç duyduğu 56 yaşında muvazzaf askerler bulunabilse de bu geniş kapsamlı uygulama, personel yapısının piramide dönüştürülmesi hedefini yavaşlatıyor.

Silahlı kuvvetler fiilen yaşlanırken bu durumun orduyu daha etkin ve vurucu bir güce dönüştürüp dönüştürmediği tartışılıyor.

Bakanlık, personel açığının gerçek boyutunu kamuoyuna açıklama konusunda da çekingen davranıyor. Zira mesele sadece 260 binlik hedef ile mevcut 186 bin 700 kişilik durum arasındaki 73 bin 300 askerlik farktan ibaret değil.

Personele ilişkin düzenli bilgilendirmelerde, ordudan ayrılan askerlerin sayısı, yani yenilenme ve ikmal ihtiyacı yer almıyor.

Son üç yılda her yıl ortalama 14 bin muvazzaf ve sözleşmeli asker Bundeswehr’den ayrıldı. Bakanlığın bilgi talebine verdiği yanıta göre 2025 yılında bu sayı yaklaşık 14 bin 600 oldu; bu yıl da benzer rakamlar bekleniyor. Bu verilere görev süreleri biten zorunlu askerlik yükümlüleri de ekleniyor.

Bakanlık sözcüsü, verilerin sürekli değişmesi ve oldukça oynak olması nedeniyle önümüzdeki beş yıla ilişkin bir projeksiyon sunamayacaklarını ifade etti. Ancak böyle bir tahminde bulunmak güç değil.

2011 yılında zorunlu askerliğin askıya alınmasının ardından dönemin Savunma Bakanı Thomas de Maizière (CDU), “Personel Yapı Modeli 185” kapsamında sözleşmeli askerleri 20 ila 25 yıl gibi olabildiğince uzun sürelerle göreve bağlamaya başlamıştı.

Önümüzdeki yıllarda bu personelin görev süreleri sona erdiğinde ikmal ihtiyacı belirgin biçimde artacak.

Deneyimli personel planlamacıları, hedeflenen büyümenin yakalanabilmesi için gelecekte her yıl yaklaşık 30 bin yeni askerin orduya alınması gerektiği görüşünde birleşiyor.

Mevcut sayılar ise bu gereksinimin çok gerisinde seyrediyor. Yıllık personel artışı geçen yıla kıyasla yalnızca 3 bin 700 civarında bulunuyor; üstelik bu artış, yüzde 20’nin üzerindeki olağan askerliği bırakma oranları nedeniyle daha da gerileyebilir. Yeni askerlik modeli uygulaması da hedeflenen hızda ilerlemiyor.

Temmuz ayı sonuna kadar askerlik yoklama anketi kapsamında yaklaşık 194 bini genç erkeklere, yaklaşık 184 bini genç kadınlara olmak üzere toplam 378 bin mektup gönderildi.

Anketi doldurma zorunluluğu bulunan erkeklerin yaklaşık yüzde 96’sı bu yükümlülüğünü yerine getirdi. Katılımın gönüllülük esasına dayandığı kadınlarda ise oran yüzde 4 seviyesinde kaldı.

İlgisini beyan eden yaklaşık 2 bin 630 kişi değerlendirme sürecine tabi tutuldu; bu sürecin ardından 865 kişinin Bundeswehr bünyesinde görevlendirilmesi planlandı.

Emekli Korgeneral Mais’in savunma yönetiminden gelen personel bültenlerine şüpheyle yaklaşmasının ardında bu tablo yatıyor.

Mais, tablonun vahametini şu sözlerle vurguluyor: “Yalnızca marjinal sayısal artışlara dair sevinç naraları atarak niteliksel zorlukların üzerini örtemezsiniz!”

Okumaya Devam Et

Avrupa

Alman ordusu dönercilerden sıhhiye devşirmek istiyor

Yayınlanma

Alman vatandaşları artık ülke genelindeki sokak yemeği ambalajlarındaki QR kodlarını tarayarak Bundeswehr’in sağlık birimine katılabilecekler.

Savunma Bakanlığı sözcüsü Berliner Kurier gazetesine yaptığı açıklamada, yeni askere alma kampanyasının hedef kitlesinin sadece kariyer seçimi yapan gençler değil, aynı zamanda yeni bir meslek düşünmekte olan “meslek değiştirenler ve vasıflı işçiler” olduğunu belirtti.

Dönerci ambalajları, bakanlığın “ortam reklamcılığı” olarak adlandırdığı uygulamanın bir parçasını oluşturuyor.

Bu, potansiyel adayların günlük yaşamlarını sürdürdükleri yerlere yerleştirilen askere alma materyalleri.

Bakanlığa göre, dönercilere herhangi bir ödeme yapılmıyor ve işletmeciler bu materyalleri dağıtmayı gönüllü olarak kabul ediyor.

Sözcü, “Restoranlar, markalı ambalajları ücretsiz olarak alıyor,” dedi.

Almanya, son yıllarda askeri işe alım stratejisini yeniden gözden geçiren ilk Avrupa ülkesi değil.

2019’daki bir reklam kampanyasında İngiliz Ordusu, “kar taneleri”, “selfie bağımlıları” ve “telefon zombileri”ni hedef almıştı.

Fransa, 2024’te ülke çapında bir multimedya işe alım kampanyası başlattı. Hollanda ise 2023’ten beri gençlere üniforma giyerek ücretli bir yıl geçirme şansı sunuyor.

Bu alışılmadık askere alma stratejisi, Berlin’in silahlı kuvvetlerini genişletmek için acele ettiği bir dönemde ortaya çıktı.

Bundeswehr, temmuz ayı sonunda 186.705 aktif asker sayısına ulaştı; bu, 13 yılın en yüksek seviyesi.

Fakat NATO’nun yetenek hedeflerini karşılamak için 2035 yılına kadar 260.000’in üzerine çıkmayı hedefliyor.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English