Bizi Takip Edin

Dünya Basını

Foreign Affairs: 7 Ekim; direniş ekseni için dönüm noktası oldu

Yayınlanma

Aşağıda çevirisini okuyacağız makale, Direniş Ekseninin nasıl ortaya çıktığı, kendisini ve mücadele araçlarını nasıl geliştirdiğini ele alıyor. Makalenin yazarları Gazze savaşının eksen için dönüm noktası olduğunu düşünüyor: ABD ne bu ekseni kolayca dağıtabilir ne de onu doğuran fikirleri yenebilir. Eksenin yelkenlerini suya indirmenin tek yolu Gazze’deki savaşı sona erdirmek ve İsrail-Filistin meselesine gerçek ve adil bir çözüm bulmaktır. Bu yapılmadığı takdirde eksen, ABD’nin uzun yıllar boyunca mücadele etmek zorunda kalacağı bölgesel bir gerçeklik olacaktır:

***

Gazze’deki Savaş Direniş Eksenini Nasıl Canlandırdı?
İran ve Müttefikleri Füzeler ve Sloganlarla Savaşıyor

Narges Bajoghli ve Vali Nasr

12 Ocak’ta Birleşik Krallık ve Amerika Birleşik Devletleri Yemen’deki Husi hedeflerine yönelik askeri saldırılar başlattı. Bu saldırılar, grubun Kızıldeniz’deki ticari gemilere düzenlediği ve küresel ticareti sekteye uğratan saldırılara bir yanıt niteliğindeydi. Husilerin eylemleri kısa süre içinde onları, Salih Aruri ve diğer Hamas liderlerinin 2 Ocak’ta Beyrut’ta öldürülmesinin ardından bölgede giderek daha aktif hale gelen askeri koalisyonun en önemli üyeleri haline getirdi. Bu liderlerin ölümlerinin ardından Hizbullah komutanı Hasan Nasrallah intikam yemini etti ve İsrail’e karşı mücadelenin bir “direniş ekseni”nden başka bir şey gerektirmediğini ilan etti. Nasrallah’ın açıklamasını takip eden saatlerde, sözleri ustaca hazırlanan videolara eklendi ve geniş çapta yayıldı. Ardından eksen saldırıya geçti. Hizbullah İsrail’in Meron hava gözetleme üssünü 62 roketle vurdu; Irak merkezli İslami Direniş grubu Suriye ve Irak’taki ABD üslerine saldırmak üzere insansız hava araçları gönderdi ve İsrail’in Hayfa kentini uzun menzilli bir seyir füzesiyle hedef aldı; Husiler Kızıldeniz’de saldırıya geçti ve İran Umman Körfezi’nde bir petrol tankerini ele geçirdi.

Hem Batılı hem de bölge ülkeleri Gazze Şeridi’ndeki savaşın bölgesel bir yangına dönüşmesini istemediklerini iddia etseler de İran, Hizbullah, Husiler ve eksenin diğer üyeleri çok farklı bir oyun oynuyorlar. Bölgesel bir savaş alanında sabırla ve sistemli bir şekilde güç ittifakını pekiştiriyorlar. İran ve Hizbullah ile başladı ama hızla parçalarından daha büyük bir şeye dönüşüyor. Diğer üyeleri arasında Yemen’deki Husiler, Hamas ve Filistin İslami Cihadı ile Irak ve Suriye’deki Şii milisler yer alıyor. Bu eksenin oluşumu, Batı’nın on yıllardır Orta Doğu’da yarattığı ve savunduğu bölgesel düzene doğrudan bir meydan okuma. Aynı zamanda -İran ve Husilerin Kızıldeniz’deki gemilere yönelik saldırılarının da gösterdiği gibi- küresel ticaret ve enerji kaynakları için de bir tehdit oluşturuyor.

Hamas’ın 7 Ekim’de İsrail’e düzenlediği saldırı, eksenin Filistin topraklarının ötesine geçerek İran, Irak, Lübnan, Suriye ve Yemen’i de kapsayan kabiliyet ve etkisini ortaya koydu. Batı, Tahran’ı bu ağın arkasındaki beyin olarak görüyor ve direniş ekseninin İran’ın stratejik bakış açısını yansıttığına şüphe yok. Nitekim Devrim Muhafızları, eksen üyelerine ölümcül askeri kabiliyetler ve koordinasyon desteği sağladı. Ancak Tahran kukla ustası değil ve eksenin tutarlılığı ve bölgesel rolü İran’ın emirlerinden çok daha fazlasını yansıtıyor.

Aksine, bu eksen ABD ve İsrail “sömürgeciliğine” karşı ortak nefretle birbirine bağlı. Hizbullah, Washington ve Tel Aviv’in Lübnan’a karıştığına inanırken Hamas, Husiler ve Irak’taki Şii milisler de aynı şeyin kendi bölgeleri için geçerli olduğunu düşünüyor. Nasrallah’ın da ifade ettiği gibi bu farklı gruplar, ister Lübnanlı, ister Filistinli, ister Yemenli olsunlar, aynı sorunlarla ve aynı düşmanla karşı karşıya oldukları gerçeğinde birleşiyor. Bu da bir bölgede yaşananların diğerlerini de doğrudan ilgilendirdiği anlamına geliyor. Eksen kendisini İran’ın bir aracı olmaktan ziyade “hepimiz birimiz, birimiz hepimiz için” ruhuyla ortak stratejik hedefler etrafında inşa edilmiş bir ittifak olarak görüyor. Eksen üyeleri İsrail’e ve dolaylı olarak ABD’ye karşı aynı savaşı verdiklerine inanıyor. Bu da ne ABD uyarılarının ne de ABD saldırılarının ekseni geri adım atmaya zorlayamayacağı anlamına geliyor. Gazze’de silahlar susmadıkça, halk üzerindeki baskı hafifletilmedikçe ve Filistinlilerin egemenliği ve kendi kaderlerini tayin etmeleri için inandırıcı bir yol çizilmedikçe, ABD kendisini tehlikeli bir tırmanma sarmalından kurtaramayacak.

TAHRAN’IN BÜYÜK TASARIMI

Direniş ekseni 7 Ekim’de ortaya çıkmadı. Aksine, 2003 yılında ABD’nin Irak’ı işgal etmesinin ardından kuruldu. Kurucusu olan İran Devrim Muhafızları Kudüs Gücü ve eski komutanı Kasım Süleymani bu ağı İran’ın Hizbullah’la olan yakın bağları üzerine inşa etti ve hem İran’ın hem de Hizbullah’ın 1980’lerde Irak ve İsrail’le savaşma deneyimlerinden yararlandı. Süleymani en başından beri ekseni oluşturan her bir parçanın kendi kendine yetebildiği esnek bir ağ yaratmaya çalıştı. Eğitim ve mühimmat İran’dan gelse de her birimin taktik, teknoloji ve silahlar konusunda uzmanlaşması ve bunları kullanması bekleniyordu.

Yeni kurulan eksenin ilk günlerdeki temel amacı ABD’nin Irak’ı işgal planlarını bozguna uğratmaktı. Bu amaçla Tahran ve Hizbullah, ABD birliklerine karşı savaşan yerel milisleri başarıyla oluşturdu. Daha sonra, IŞİD olarak da bilinen İslam Devleti’nin 2014 yılında Irak ve Suriye’nin büyük bölümünü ele geçirmesinin ardından, hem Suriye’deki Esad rejimini hem de Irak’taki Şii iktidarını tehdit eden bu militan mezhepçi güçlerle savaşmak için benzer milisler kuruldu. İran, Hizbullah, Irak ve Suriye’deki Şii milisler ortak düşmanlarına karşı savaşırken Suriye iç savaşı bu eksen için bir dönüm noktası oldu. Bunu yaparken bu ülkeler ve gruplar askeri ve istihbarat yeteneklerini derinleştirdi ve ittifaklarının stratejik mantığını geliştirdi. Bu dönemde İran, Yemen’deki Husi isyancılarla bağlarını güçlendirdi, onları artık filizlenmekte olan ittifaka kattı ve direniş ekseni bayrağını benimsetti.

Geçen on yıl boyunca İran ve Hizbullah Gazze, Irak, Suriye ve Yemen’de gelişmiş füzeler, insansız hava araçları ve roketler konuşlandırdı. Ayrıca Hamas ve Husileri kendi silahlarını üretmeleri için eğittiler. Bu yaklaşımın başarısı Hamas ve Husilerin füzeleri ustalıkla geliştirip kullanmalarından anlaşılıyor. Eksen üyeleri ayrıca medya iletişimi konusunda eğitildi, mali kanalların kurulmasına yardımcı olundu ve özellikle Batı Şeria’da sivil direnişin nasıl destekleneceği öğretildi. Süleymani’nin halefi İsmail Kani, bu mirasın üzerine inşa ederek ekseni daha da merkezsizleştirdi ve taktik ve operasyonel karar alma yetkisini giderek yerel birimlere ve onların komutanlarına devretti.

Ortaya çıkan ağ, Tahran’ın ABD’yi Orta Doğu’dan çıkarma yönündeki kalıcı hedefini ilerletmesine yardımcı oldu. 1979 devriminden bu yana Tahran, ülkeyi İranlı liderlerin İslam Cumhuriyeti’ni yok etmeye kararlı olduğuna inandıkları Washington’dan korumaya odaklanmış durumda. Bu amaçla İran, ABD’nin kendisini ekonomik ve askeri olarak çevreleme girişimlerini boşa çıkarmaya çalıştı. ABD ordusunu İran ve Basra Körfezi’ne komşu ülkelerden uzaklaştırmaya ve ABD’yi bölgeyi terk etmeye zorlamak için mücadele etti. Yani eksen Tahran için değerliydi çünkü ABD güçlerinin dikkatini İran sınırlarından uzaklaştırdı.

Eksenin Tahran için stratejik değeri son sekiz yılda Washington’un artan saldırganlığı nedeniyle daha da arttı. ABD Başkanı Donald Trump, 2018’de İran’la nükleer anlaşmadan çekildi ve ülkeye maksimum yaptırım uyguladı. 2020’de ise Süleymani’nin öldürülmesi emrini verdi. Bu eylemler Tahran’ı, Washington üzerindeki baskıyı artırabilecek, Akdeniz’den Basra Körfezi’ne uzanan daha güçlü ve tutarlı bir müttefik eksenine ihtiyaç duyduğuna ikna etti. Bu bağlamda İran’ın nükleer programı sadece yaptırımların kaldırılmasını müzakere etmek için bir pazarlık kozu olarak değil, aynı zamanda ekseni ABD saldırısından koruyabilecek bir caydırıcı unsur olarak da önem kazandı.

Direniş ekseninin diğer üyeleri Tahran’ın bölgedeki hedefleriyle aynı çizgide yer alıyor ve bu hedefler kendi yerel çıkarlarını da yansıtıyor. Örneğin Hizbullah, güney Lübnan’ı, İsrail’in Suriye ve Ürdün topraklarını da kapsadığına inandığı yayılmacı emellerinden koruma arzusuyla hareket ediyor. Irak’taki Şii milisler ABD güçlerini ülkeden çıkarmaya ve ülkedeki Sünnilerle bitmediğine inandıkları iç savaştan zaferle çıkmaya odaklanmış durumda. Husiler Yemen’in tamamında güç kazanmak istiyor ve Suudi Arabistan ile Birleşik Arap Emirlikleri’nin kendilerine engel olma çabalarını hoş karşılamıyorlar.

HEPSİ BİRLİKTE

Yine de direniş ekseni nihayetinde askeri bir ittifak ve bu nedenle üyeleri birlikte daha güçlü. Her ne kadar 7 Ekim saldırısını Hamas planlamış ve uygulamış olsa da, Hamas’ın kabiliyetlerinin geliştirilmesinden büyük ölçüde İran ve Hizbullah sorumlu. Nitekim saldırıdan önce Beyrut’ta Hamas, Hizbullah, Filistin İslami Cihad, Devrim Muhafızları, Husi ve Iraklı milislerin üst düzey liderlerinin katıldığı bir dizi toplantının da gösterdiği gibi, eksen üyeleri muhtemelen Hamas’ın planlarından haberdardı ve onları destekliyordu. Hamas için saldırının temel amacı, Filistin davasını yavaş ama emin adımlarla söndüren statükoyu bozmak ve mücadelelerini Arap siyasetinin ön saflarına geri döndürmekti.

İran ve Hizbullah için de Filistin meselesinin yeniden gündeme gelmesi İsrail’e geri adım attırarak İsrail ile Arap devletleri arasındaki ilişkilerin normalleşme ihtimalini azaltma avantajına sahipti. Ayrıca İsrail’i kaynaklarını tüketecek çok cepheli bir savaşa sokma ihtimali de ilgilerini çekiyor. Her iki durumda da çatışma, İran’ın uzun süredir devam eden bir hedefine ulaşıyor: Tahran uzun zamandır İsrail’in kendi işleriyle meşgul olmadığı takdirde İran’la uğraşacağına inanıyor.

Ancak Hamas’ın saldırısının sonucu, İsrail’in tepkisinin ölçeği ve şiddeti, ardından gelen insani felaket ve dünyanın ilgisinin boyutu beklenmedikti. Hamas ve eksenindeki müttefikleri 7 Ekim’deki saldırının bu kadar başarılı olacağını tahmin etmemişlerdi; bunun yerine muhtemelen İsrail’e hızlı bir saldırı düzenleyeceklerini ve bu saldırının sınırlı kayıp ve rehineyle sonuçlanacağını öngörmüşlerdi. İsrail o zaman da Gazze’ye saldıracaktı ama bu kadar gözü kara ve yıkıcı bir vahşetle değil. Hamas’ın saldırısının başarısı ve İsrail’in tepkisinin boyutu ekseni şaşkına çevirdi ve sonuç olarak hedeflerini ve stratejisini yeniden ayarladı. Ne İran ne de Hizbullah daha geniş çaplı bir bölgesel savaş istemese de insansız hava araçları ve füzelerle hem İsrail hem de ABD güçlerini hedef aldılar. Husiler de Kızıldeniz’de deniz taşımacılığını sekteye uğratarak mücadeleye katıldılar. Bunu hem Filistinlilere destek vermek hem de eksen üyelerinin savaşmaya istekli olduğunu göstererek ABD ve İsrail’i savaşı Lübnan’a genişletmekten caydırmak için yaptılar. Bu kararlılığın İsrail’i çatışmayı genişletmekten caydıracağını ve Tel Aviv’i, eksenin tüm cephelerinde çatışmayla karşı karşıya kalmaksızın savaşı kendi seçtiği bir cephede genişletme yeteneğinden mahrum bırakacağını umuyorlar.

Eksenin tüm üyeleri Gazze’deki savaşta yer aldı ve sonuç olarak hepsi İsrail ve ABD’nin gözünde töhmet altında. Bu durum eksen içindeki bağları daha da güçlendirdi. Şimdi hepsi birbirine ve İsrail’in Gazze’de açık bir zafer kazanmasını engellemeye bağlı. Zira İsrail zafer kazanırsa, dikkatini Hizbullah’tan başlayıp İran’a kadar eksenin diğer üyelerine çevirecek.

MEDYA SAVAŞLARI

Hamas’ın 7 Ekim’deki saldırılarında kameralar da en az ölümcül silahlar kadar önemliydi. Militanlarına bağladığı GoPro kameraları ve insansız hava araçlarını kullanarak İsrail güvenlik duvarındaki gedikleri kaydeden Hamas, saldırıdan birkaç saat sonra sosyal medyaya uygun videolar yayınlamaya başladı ve en başından itibaren hikayenin kontrolünü ele geçirdi. Hamas o zamandan beri medya konusunda da aynı derecede becerikli. Örneğin, Kasım 2023’teki geçici ateşkes ve rehine takası sırasında, grup İsrailli esirlerini Gazze Şehri’nin ortasında serbest bıraktı ve kameralar onların gülümsemelerini, el sıkışmalarını ve kendilerini esir alanlarla beşlik çakmalarını çekmek için hazır bekledi. Bu, İsrailli politikacıların “vahşi”, “hayvansı insan” “terörist” söylemlerine karşı koymak için tasarlanmıştı. Orta Doğu, küresel Güney ve hatta Batı’daki kamuoyu, çatışmayı İslami terörizme bir yanıttan ziyade on yıllardır süren işgalin bir sonucu olarak görmeye başladı. Bu da eksenin sömürgecilik karşıtı dünya görüşünü dolaylı olarak doğruluyor ve eksenin bölge genelinde daha popüler olmasına yardımcı oluyor.

Eksen küresel popülaritesinin de artacağını umuyor. On yıllardır ilk kez Filistin davası uluslararası alanda öne çıkıyor ve eksen liderleri bunu bir nimet olarak görüyor. Filistin meselesinin yükselişi İsrail ve ABD’yi yalnızlaştırıyor ve yerleşimci sömürgeciliğine, işgale ve apartheid’a yönelik küresel eleştirileri artırıyor. Eksen liderleri, Batı karşıtı bu fikirlerin yeni yeni dikkat çekmeye başladığı bir dönemde Batı ile karşı karşıya gelmekten memnuniyet duyuyor. Bu amaçla eksenin liderleri bu kavramları mesajlarının merkezine yerleştirdiler. Uzun zamandır İran ve Hizbullah’ın söyleminin temelini oluşturan muğlak dini terminoloji geride kaldı; onun yerine insan hakları literatüründen ve uluslararası hukuktan aşina olduğumuz kelimeler ve ifadeler kullanılmaya başlandı. Öğretici bir örnek, geçten günlerde Husilerin sosyal medya platformlarında İsrail’le bağlantılı ya da İsrail limanlarına giden tüm ticari gemilere yönelik Kızıldeniz ablukasını duyuran İngilizce bir video yayınlamasıyla yaşandı. Videoda bu askeri operasyonların “Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi’nin 1. Maddesi hükümlerine uygun olduğu” belirtiliyordu. Bu madde, sözleşmenin tüm taraflarının soykırımın meydana gelmesini önleme ve işlenmesinden sorumlu olanları cezalandırma yükümlülüğü altında olduğunu belirtiyor. Video şu mesajla sona eriyor: “Soykırım Durduğunda Abluka da Durur.” 11 Şubat’ta, Güney Afrika’nın Uluslararası Adalet Divanı’nda İsrail’e karşı soykırım davası açtığı gün, Birleşik Krallık ve ABD Yemen’i bombaladı. Sosyal medya platformlarında bir kez daha Güney Afrika ve Yemen’in soykırımı durdurmak için harekete geçtiği, Londra ve Washington’un ise bir kez daha baskıyı sürdürmek için bölgeyi bombaladığı mesajı yayıldı. Geçen üç ay boyunca özellikle Husiler, TikTok’ta viral olan videolarıyla Z kuşağı arasında küresel bir hayranlık kazandı.

“Teröre karşı savaş”ın sürdüğü 20 yıl boyunca, direniş ekseninin üyeleri ya uluslararası alanda tanınmıyordu ya da sadece Batı nefreti güden teröristler olarak görülüyordu. Eksen, 7 Ekim’den bu yana kendini kendi terimleriyle tanımlayabiliyor ve eylemlerini küresel antikolonyalist hareketlerle başarılı bir şekilde ilişkilendirebiliyor. Daha önce hayal bile edilemeyen bir başarı elde etti: Bu ay Londra’daki protestocular “Yemen, Yemen, bizi gururlandır, bir gemiyi daha geri döndür” sloganları attı.

Yani eksen artık İsrail ve ABD ile sadece Ortadoğu’daki savaş alanlarında değil, Instagram, Telegram, TikTok ve X gibi sosyal medya platformlarında da dünya kamuoyu için savaşıyor. Gerçekten de Nasrallah ve Hamaney’in açıklamaları, eksenin liderlerinin uluslararası kamuoyunu uzun vadede daha önemli bir stratejik ödül olarak gördüklerini gösteriyor. ABD’yi askeri olarak yenemeyeceklerini biliyorlar ve bu nedenle Washington’u Ortadoğu’dan çekilmeye ve Filistinlilerin egemenliğine saygı göstermeye zorlamak için yeterli kamuoyu baskısı yaratmayı umuyorlar. İşte bu nedenle Nasrallah “İsrail’in sosyal medya sayesinde artık çocuk katili bir terörist devlet olarak görüldüğü” gerçeğini övdü. Nasrallah, sosyal medya sayesinde İsrail’in “çocuk ve kadın katili, insanları yerlerinden eden ve içinde bulunduğumuz yüzyıldaki en büyük soykırımın sorumlusu” olduğuna yönelik küresel bir algı olduğunu belirtti. Nasrallah ayrıca sosyal medyanın ABD’nin sorumluluk taşıdığı görüşünü yayma yeteneğini de övdü. “Gazze’ye yönelik savaş bir Amerikan savaşıdır, bombalar Amerikalıdır, karar da Amerikalılarındır” dedi: “Dünya bugün bunu biliyor”

Eksen için bu medya kampanyası tam zamanında geldi. İran ve Hizbullah uzun zamandır yumuşak gücün öneminin farkında olsalar da bu gücü etkileme konusunda tarihsel olarak başarısız oldular. Ancak bu eksikliğin farkına vardılar ve geçen on yılı, tam da bu tür bir an için güçlü ve çevik bir medya altyapısı -şimdi birden fazla dilde faaliyet gösteriyor- inşa etmekle geçirdiler. Bugün direniş ekseni, İsrailli askerlere ve askeri tesislere doğrudan isabetleri vurgulamak için ağır çekim efektleri kullandıkları savaş operasyonlarının günlük videolarını yayınlıyor. TikTok’ta Kızıldeniz’de ele geçirilen gemilerde dans eden Husilerin videolarını yayınlıyor ve Hamas sözcüsü Ebu Ubeyde de dahil eksenin kilit figürleri için küresel hayranlık yaratmayı amaçlayan sloganlar üretiyor. Hizbullah liderini, Filistinliler için çok az şey yapmakla suçlanan Arap devlet başkanlarıyla karşılaştırarak Nasrallah’ı kutlayan içerikler de üretiliyor. Bu çıktılar, Filistin’i desteklemek için yurtdışında üretilen içeriği tamamlayarak eksenin erişim alanını daha önce görülmemiş bir şekilde genişletiyor.

Eksenin yürüttüğü askeri ve yumuşak güç kampanyaları, Batı ve özellikle de Washington için eşi benzeri görülmemiş bölgesel zorluklar ortaya koyuyor. Savaş kısa sürede sona ermez ve Filistinliler için adil bir çözüme giden açık bir yol bulunamazsa, ABD, siyaseti Gazze Şeridi’ni saran öfkenin şekillendirdiği bir bölgeyle karşı karşıya kalacak. İsrail’in Lübnan’da ya da ABD ve müttefiklerinin Yemen’de çatışmayı Gazze’nin ötesine taşıması sadece bu öfkeyi besleyecek, kamuoyunu daha da alevlendirecek ve eksenin etkisini pekiştirecek. Washington bu eğilimi ancak Gazze’de bir ateşkes müzakere ederek ve ardından nihai bir çözüme götürecek inandırıcı bir barış süreci şekillendirerek tersine çevirebilir.

Direniş ekseninin oluşumu uzun zamandır devam ediyor. Gazze’deki savaş bu ağa Batı’ya askeri ve algısal bir saldırı başlatmak için şimdiye kadarki en büyük fırsatı verdi. Daha şimdiden silahları ve askerleriyle bölgede, mesajı ve misyonuyla da küresel çapta kendini kabul ettirdi. İsrail-Hamas savaşı Orta Doğu’yu değiştirdi: Halkın büyük öfkesi harekete geçti ve Batı’ya yönelik düşmanlık yeni aşırılıkları ve siyasi istikrarsızlığı tetikleyebilir. Washington’un müttefik olarak gördüğü bölge yöneticileri için bile savaş, kendi güvenlikleri ve Batı ile ilişkileri hakkındaki temel varsayımları değiştirdi. ABD ne bu ekseni kolayca dağıtabilir ne de onu doğuran fikirleri yenebilir. Eksenin yelkenlerini suya indirmenin tek yolu Gazze’deki savaşı sona erdirmek ve İsrail-Filistin meselesine gerçek ve adil bir çözüm bulmaktır. Bu yapılmadığı takdirde eksen, ABD’nin uzun yıllar boyunca mücadele etmek zorunda kalacağı bölgesel bir gerçeklik olacaktır.

Dünya Basını

Prof. Wolff: Çin’in yükselişi küresel kapitalizmin tüm dengelerini sarsıyor

Yayınlanma

İktisatçı Profesör Richard D. Wolff ve Yunanistan eski Maliye Bakanı Profesör Yanis Varoufakis, ABD hegemonyasının yapısal sınırlarına ulaştığını ve küresel kapitalizmin derin bir dönüşümün eşiğinde olduğunu belirtti.

Küresel kapitalizmin ve Amerikan hegemonyasının en güçlü finansal sütunlarından biri olan petrol dolar sistemi, Ortadoğu’da yükselen askeri gerilimler ve derinleşen yapısal çelişkilerle birlikte tarihsel bir varoluş kriziyle karşı karşıya.

Massachusetts Amherst Üniversitesi Fahri Ekonomi Profesörü Richard D. Wolff ve Atina Üniversitesi Ekonomi Profesörü, aynı zamanda Yunanistan’ın borç krizi dönemindeki eski Maliye Bakanı Yanis Varoufakis, katıldıkları DiEM25 platformu panelinde kapitalizmin bugünkü dönemeçte karşı karşıya kaldığı birikim krizini, petrol doların geleceğini ve küresel güç dengelerindeki kaymaları masaya yatırdı.

Akademisyenler, ABD liderliğindeki finansal ve askeri düzenin sınırlarına ulaştığını, hegemonik bir çöküşün belirtilerinin artık gizlenemez hale geldiğini vurguladı.

“Amerikan imparatorluğu tarihsel bir gerileme evresinde”

Panelin açılışında ABD hegemonyasının tarihsel kökenlerine değinen Profesör Richard D. Wolff, İkinci Dünya Savaşı sonrasında ABD’nin elde ettiği mutlak ekonomik üstünlüğün geçici ve istisnai koşullara bağlı olduğunu belirtti.

Wolff, “İkinci Dünya Savaşı’nın sonunda kolonyal kapitalist deneyim, karşılıklı kitlesel bir kıyım çılgınlığıyla zirveye ulaştı. 1945 yılında ayakta kalan tek ekonomi, coğrafi konumu sayesinde hiçbir altyapısal yıkıma uğramayan Amerika Birleşik Devletleri oldu” ifadelerini kullandı.

Savaşın, ABD kapitalizmini Büyük Buhran’dan çıkaran temel unsur olduğunu kaydeden Wolff, Marshall Planı aracılığıyla Avrupa ve Japonya’ya kaynak aktarılarak Amerikan üretimine devasa bir talep yaratıldığını hatırlattı. Wolff, bu dönemde İngiliz İmparatorluğu’nun çöküşüyle birlikte küresel liderliğin adeta ABD’nin kucağına düştüğünü ifade etti.

Sürecin geçici karakterinin zamanla unutulduğunu ve Amerikan ideolojisinde bu durumun “istisnai bir güç” olarak sunulduğunu belirten Wolff, petrol dolar sisteminin 1970’lerde beliren hegemonyanın sınırlarını tahkim etmek için kurulmuş yapay bir mekanizma olduğunu vurguladı.

Wolff, şu değerlendirmelerde bulundu:

“Petrol dolar sistemi, 1970’lerde imparatorluğun ömrünü uzatmak için devreye sokuldu. Ancak bugün, bu imparatorluğun aşamayacağı sınırlara ulaştığı bir gerileme evresindeyiz. Tarihteki her imparatorluk gibi Amerikan imparatorluğu da doğdu, gelişti ve şimdi ölüyor. Bu gerileme Vietnam’daki yenilgiyle başladı; Afganistan, Irak, Ukrayna’daki süreçler ve şimdi de İran ile girilen bu kontrolsüz mücadeleyle en kritik aşamasına ulaştı. İran, Körfez ülkeleri için görmezden gelinemeyecek bir gerçekliktir ve bu durum petrol dolar mekanizmasını doğrudan tehdit etmektedir.”

Yönetimin içsel bir işlevsizlik yaşadığına dikkat çeken Wolff, eski ABD Başkanı Donald Trump’ın bu gerileyen imparatorluğun en somut belirtisi olduğunu ifade etti.

Wolff, “Bir hafta içinde önce Polonya ve Almanya’dan binlerce asker çekeceğini açıklayıp, üç gün sonra Polonya’ya yeniden asker gönderen bir hükümet var karşımızda. Bu, işlevsizliğin sınırında gezinen bir yönetim yapısıdır” dedi.

“Wall Street için hazırlanan kurtarma paketleri simgesel bir panikten ibaret”

Richard D. Wolff’un tarihsel analizini destekleyen Profesör Yanis Varoufakis, ABD Hazine Bakanı Scott Bessent’in Körfez ülkeleriyle yaptığı 20 milyar dolarlık takas anlaşmasının arkasındaki gerçeklere odaklandı. Batı medyasının bu gelişmeyi “Körfez ülkelerine yönelik bir kurtarma operasyonu” olarak sunmasının büyük bir hata olduğunu savunan Varoufakis, “Körfez ülkelerinin kurtarılmaya ihtiyacı yok. Suudi Arabistan ve Körfez İşbirliği Konseyi ülkelerinin toplamda 6,5 trilyon dolarlık yatırımı var ve bunun yaklaşık 1,7 trilyon doları nakit akışıdır. Dolayısıyla 20 milyar dolarlık bir takas anlaşması onlar için devede kulak bile değildir” açıklamasını yaptı.

Bakan Bessent’in bu hamleyi Wall Street’teki finansal çöküş korkusuyla yaptığını belirten Varoufakis, durumun arka planını şu sözlerle aktardı:

“Scott Bessent, George Soros ile birlikte İngiltere Merkez Bankası’na karşı pozisyon alarak büyük paralar kazanmış, piyasanın kurallarını çok iyi bilen eski bir spekülatördür. Piyasalardaki kurt sürüsünün ABD tahvil ve hisse senedi piyasalarına saldırmak üzere olduğunun farkında ve dehşet içinde. Bu 20 milyar dolarlık teklif, Körfez ülkelerine değil, Wall Street’teki finansörlere verilmiş simgesel bir mesajdır. Bessent, ‘Buradayım ve Amerikan finans piyasalarını ayakta tutmak için gerekirse sınırsız para basmaya hazırım’ demektedir.”

Varoufakis, 1944 yılındaki Bretton Woods konferansından bugüne uzanan süreci dönemlendirerek, 1971’deki “Nixon Şoku” sonrasında ABD’nin ticaret fazlası veren bir ülkeden açık veren bir ülkeye dönüştüğünü hatırlattı.

Dönemin Ulusal Güvenlik Danışmanı Henry Kissinger ve ekibinde yer alan Paul Volcker’ın geliştirdiği stratejinin, “dünyanın geri kalanındaki kapitalistlerin tasarruflarını ABD borçlarını fonlamak için kullanmak” olduğunu belirten Varoufakis, petrol doların bu geri dönüşüm mekanizmasının en temel aracı olduğunu söyledi.

“Körfez’den Wall Street’e akacak 3 trilyon dolarlık kaynak kurudu”

Varoufakis, günümüz krizinin en somut nedenlerinden birinin, Trump yönetiminin Körfez ülkelerinden almaya alıştığı haracın kesintiye uğraması olduğunu dile getirdi.

Trump’ın iktidarı döneminde Suudi Arabistan, Katar, Birleşik Arap Emirlikleri, Bahreyn ve Kuveyt gibi ülkelerden önümüzdeki dönem için toplamda 1,8 trilyon dolarlık yapay zeka ve teknoloji yatırımı taahhüdü aldığını, buna ek olarak askeri sınai kompleks için de 1 trilyon dolarlık silah alım sözü kopardığını belirten Varoufakis, “Wall Street’e akması beklenen bu yaklaşık 3 trilyon dolarlık sıcak para akışı artık durdu. Çünkü Körfez ülkeleri petrol dışı gelirlerini kaybetmeye başladı. Dubai’deki otellerin doluluk oranı yüzde 10 seviyelerine geriledi, odaların yüzde 90’ı boş. Likidite akışı kuruduğu için bu taahhütlerin yerine getirilmesi imkansız hale geldi” dedi.

Varoufakis, Wall Street’teki devasa finans balonunun sarsıldığını ve finansörlerin panik halinde olduğunu belirterek, bu durumun ABD içindeki mavi yakalı çalışanların ve reel sektörün sömürülmesi pahasına sürdürüldüğünü kaydetti.

“Avrupa kendi tarihsel önemsizliğine gömülürken histerik bir Rusofobi üretiyor”

Haber analizinin küresel boyutuna Çin Halk Cumhuriyeti’nin yükselişini ekleyen Profesör Richard D. Wolff, Batı merkezli analizlerin en büyük eksikliğinin Asya’daki bu devasa gücü göz ardı etmek olduğunu ifade etti.

Wolff, “Çin’in yükselişi her şeyi değiştiriyor. ABD hegemonyasının gerilemesinden çok daha dramatik olan durum, Avrupa’nın neredeyse tamamen dağılmasıdır. Avrupa ülkelerinde, kendi tarihsel önemsizliklerini örtbas etmek için histerik bir günah keçisi arayışı var. Göçmen düşmanlığının yanı sıra akıl dışı bir Rusofobi dalgasıyla karşı karşıyayız. Avrupa hükümetleri, kendi yok oluşlarını gizlemek için canavarca bir Rusya tehdidi kurgulayarak devasa askeri harcamaları meşrulaştırmaya çalışıyor” değerlendirmesinde bulundu.

ABD içindeki sanayi altyapısının son kırk yılda neredeyse tamamen Çin’e taşındığına değinen Wolff, Amerikan işçi sınıfının bu süreçte mülksüzleştiğini ve bu çaresizliğin Trump’ı iktidara taşıyan “MAGA” (Amerika’yı Yeniden Harika Yap) hareketini doğurduğunu ekledi. Wolff, insanların artık bu sistemin sınırlarını gördüğünü ve sokaklarda kitlesel bir hesaplaşmanın öncüllerinin biriktiğini savundu.

“Gazze’deki insanların yaşadığı panik, Batı yapay zekasını eğitmek için veri olarak kullanıldı”

Savaşın küresel kapitalizm altındaki yeni bir sömürü boyutuna dikkat çeken Profesör Yanis Varoufakis, Körfez ülkelerindeki bir teknoloji konferansı sonrasında Palantir adlı Amerikan veri analiz şirketinin bir yöneticisiyle yaptığı konuşmayı aktardı.

Varoufakis, Batı kapitalizminin insan acısını doğrudan bir sermaye birikim aracına dönüştürdüğünü belirterek şunları söyledi:

“Palantir çalışanı bana, Gazze’deki askeri operasyonlar sayesinde yapay zekalarını eğitmek için benzersiz bir veri seti elde ettiklerini söyledi. İnsanlar bombalardan kaçarken, cep telefonlarının hareketliliği sayesinde muazzam bir veri akışı oluşmuş. Bu panik verileriyle eğittikleri yapay zeka algoritmasını, panik yönetim aracı olarak İngiltere Ulusal Sağlık Sistemi’ne 1,4 milyar dolara satmışlar. Bu, klasik Marksist teorideki proletarya emeğinden farklı, yeni bir sömürü biçimidir. İnsanların can havliyle kaçışması, ücretsiz emek girdisi olarak teknolojik sermayeye dönüştürülmüştür.”

Varoufakis, askeri sınai kompleksin her savaşı yeni teknolojilerin test sahası olarak kullandığını, ancak günümüzün “teknofodalizm” düzeninde artık doğrudan insan bedeninin ve hareketinin veri olarak gasp edildiğini kaydetti.

“Piyasaların devlet planlaması olmadan çalışamayacağını liberaller anlamıyor”

Çin’in ekonomik başarısının ardında yatan rasyonel devlet planlamasına vurgu yapan Varoufakis, Batı dünyasındaki serbest piyasa efsanesinin çöktüğünü belirtti.

Çin’in Huawei, Alibaba ve DeepSeek gibi devasa teknoloji şirketlerini sıkı bir kamusal denetim altında tuttuğunu hatırlatan Varoufakis, “Alibaba’nın sahibi Jack Ma, finansal piyasalardan haksız rant elde etmeye kalkıştığında devlet tarafından bir yıl boyunca piyasadan uzaklaştırıldı ve şirketin kâr oranları sınırlandırıldı.

Batı’da ise Jeff Bezos gibi figürler sınırsız bir biçimde kamu kaynaklarını sömürmeye devam ediyor. Liberallerin anlamadığı şey, güçlü bir devlet planlaması ve demir gibi sert kurallarla sınırlandırılmayan piyasaların kendi kendini yok etmeye mahkum olduğudur” dedi.

Profesör Wolff ise Çin’in enflasyon oranlarının yıllardır yüzde 1’in altında seyrettiğini hatırlatarak, Batı dünyasının kendi yarattığı krizleri kaçınılmaz doğa yasaları gibi sunmasının ideolojik bir aldatmaca olduğunu sözlerine ekledi.

Wolff, İran krizinin ABD için yeni bir askeri ve ekonomik bataklığa dönüştüğünü, çünkü Çin’in varlığı nedeniyle petrol fiyatlarındaki dalgalanmaların artık Batı’nın rakiplerini zayıflatmaya yetmediğini vurguladı.

Wolff, “Petrol fiyatlarının artması geçmişte Japonya ve Almanya’yı vuruyordu, çünkü bu ülkelerin kendi kaynakları yoktu. Oysa Çin, enerji dönüşümünü tamamlamak üzere ve devasa kömür ve yenilenebilir enerji altyapısına sahip. Bu yüzden bu savaş, Trump’ın Waterloo’su olacaktır” diyerek analizini tamamladı.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Eski ABD Dışişleri yetkilisi Miller: İran için boğazlar nükleer bombadan daha etkili

Yayınlanma

Eski ABD Dışişleri Bakanlığı yetkilisi Aaron David Miller, bölgedeki son gelişmeleri, ABD ve İran arasındaki müzakereleri ve bölgesel aktörlerin konumunu değerlendirdi. Miller, Donald Trump’ın İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu üzerindeki mutlak nüfuzuna dikkat çekerken, Lübnan’ın yapısı ve İran’ın Hürmüz Boğazı üzerindeki stratejik kartlarını ele aldı.

Eski ABD Dışişleri Bakanlığı yetkilisi ve Ortadoğu müzakerelerinde uzun yıllar görev yapmış kıdemli analist Aaron David Miller, yayıncı Mario Nawfal’ın programına katılarak bölgedeki son gelişmeleri, ABD ile İran arasındaki müzakere süreçlerini ve aktörlerin stratejik konumlarını değerlendirdi.

Medyanın ve piyasaların son 72 saatte yaşanan gelişmelere aşırı tepki verdiğini belirten Miller, bu durumun müzakereler için ideal bir zemin sunmadığını kaydetti.

“Bizler labirentteki fareler gibi her açıklamaya tepki veriyoruz”

Aaron David Miller, medya ve kamuoyunun diplomasi sürecindeki anlık gelişmelere odaklanmasını eleştirerek şu ifadeleri kullandı:

“Bizler labirentteki fareler gibiyiz; her sosyal medya paylaşımına, Devrim Muhafızları Ordusu’ndan veya İran müzakere heyetinden gelen her açıklamaya tepki vererek etrafta koşuşturuyoruz. Dürüst olmak gerekirse bu durum şaşırtıcı olmamalı. Burası müzakereler için ideal bir ortam değil. Muhtemelen İranlı ve Amerikalı yetkililer arasında doğrudan bir müzakere yürütülmüyor. Her şey aracılar vasıtasıyla, cep telefonları üzerinden taslak paylaşımlarıyla ve internet aracılığıyla yapılıyor. Birbirine güvenmeyen, karşılıklı itimadı olmayan ve birbirleri hakkındaki en kötü değerlendirmeleri doğrulamaya çalışan iki taraf varken, bu yöntem uygun bir müzakere ortamı sunmuyor.”

Anlaşma metninin büyük bölümünün bir hafta kadar önce şekillendiğini tahmin ettiğini belirten Miller, her müzakerenin son aşamasının en zor bölüm olduğunu vurguladı.

Miller, “Müzakerelerin son çırpınışları her zaman en zorudur çünkü her iki tarafın da kendi kamuoyuna bu anlaşmayı neden yaptıklarını savunması ve açıklaması gerekir. Devrim Muhafızları Ordusu’nun bir kamuoyunun olmadığını düşünebilirsiniz ancak var. Bu kamuoyu İran halkı değil; aralarında Amerikan niyetlerine dair ciddi şüpheleri olan başmüzakereci Muhammed Ali Bakıri’nin de bulunduğu daha şahin unsurlardır” dedi.

“Boğazlar şubat ayında da açıktı, son üç ayın amacı neydi?”

Washington cephesindeki Cumhuriyetçi İran şahinlerinin tepkilerine de değinen Miller, bu kesimlerin argümanlarının güçlü olduğunu belirterek şunları söyledi:

“Her şeyi bir kenara bıraktığımızda ve İran’ın boğazları açmak için hiçbir şart koşmadığını ya da kademeli olarak açtığını varsaydığımızda, bir Amerikan vatandaşı olarak insanlar şu soruyu soracaktır: Bir dakika, Hürmüz Boğazı zaten 27 Şubat’ta açıktı. O halde bu son üç ayın amacı tam olarak neydi? Çünkü zenginleştirilmiş uranyum, İran’ın elindeki 11 tonluk zenginleştirilmiş uranyum ve denetim mekanizmaları gibi temel sorunların hiçbiri çözülmüş değil. Bildiğimiz kadarıyla Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı bu sürecin bir parçası olmadı. İranlıların istediği yaptırımların kaldırılması, dondurulmuş varlıkların serbest bırakılması ve karşılıklı güvenlik garantileri gibi tüm temel konular, hazırlanan mutabakat zaptında yer alsa bile yeniden müzakere edilmek zorunda kalacak.”

Müzakerelerin daha işlevsel bir aşamaya geçmesini umduğunu ifade eden Miller, “Gerçek Amerikalıların ve İranlıların aynı otelde oturduğu, belki başlangıçta yakınlık görüşmeleriyle başlayıp nihayetinde doğrudan müzakere ettikleri bir aşamaya geçilmeli. Henüz buna dair bir kanıt yok” diye ekledi.

“Donald Trump’ın sosyal medya paylaşımlarını dikkate almayı uzun süre önce bıraktım”

Donald Trump’ın Hürmüz Boğazı, abluka ve uranyum konularındaki çelişkili açıklamalarını değerlendiren Miller, bu paylaşımların ciddiyetten uzak olduğunu savundu. Miller, şöyle konuştu:

“Donald Trump’ın sosyal medya paylaşımlarına dikkat etmeyi uzun zaman önce bıraktım. Konuşmamızın başında labirentteki fareler gibi olduğumuzu söylemiştim; o da tam olarak bizim böyle olmamızı istiyor. Söylediklerinin bir anlam ifade edip etmemesi onun için önemli değil. Medyanın, uluslararası basının tepki vermesini sağlıyor. CNN, MSNBC, BBC ve NPR gibi güvenilir mecralar, iş modelleri gereği Donald Trump’ın ağzından çıkan her kelimeye veya sosyal medya paylaşımına asılmak zorunda kalıyorlar. Ben bunu dert etmeyi bıraktım. Önemli olan kağıt üzerindeki metindir. Ünlü yapımcı Sam Goldwyn’in dediği gibi, ‘Sözlü bir anlaşma, yazıldığı kağıt kadar bile değer taşımaz.’ Bana metni gösterin Mario, metni gösterin ki bu mutabakat zaptının bir anlaşma mı yoksa bir anlaşmazlık belgesi mi olduğunu tartışabilelim.”

“Piyasa psikolojisini yönetmekte oldukça başarılı bir iş çıkarıyorlar”

Trump’ın paylaşımlarının piyasalar üzerindeki etkisine değinen Miller, bu stratejinin bilinçli bir iletişim çalışması olduğunu belirtti.

Miller, “Trump bunu piyasaları kontrol etmek için de kullanıyor ve dürüst olmak gerekirse oldukça etkili bir iş çıkarıyorlar. Petrol fiyatlarının şu an olduğundan çok daha yüksek, finans piyasalarının ise çok daha düşük olması gerekirdi. Ancak piyasalar bu açıklamalara dikkat ediyor. Üç gün içinde bir anlaşma olacağı yönündeki beklentiyle piyasalar sakinleştiriliyor ve güven aşılanıyor. Bu durum büyük ölçüde bir piyasa psikolojisidir ve şu ana kadar işe yaradığını söyleyebilirim” değerlendirmesinde bulundu.

İran’ın bölgedeki kozlarını değerlendiren Miller, Tahran yönetiminin elinde iki önemli kart olduğunu belirtti. Birincisinin coğrafyayı silah olarak kullanma yeteneği olduğunu ifade eden Miller, “İranlılar ne zaman keyifleri kaçsa iki şey yapıyorlar: Boğazların güvenli olmadığını duyuruyorlar ve birkaç insansız hava aracı fırlatıyorlar. Tankerleri vurup vurmamaları önemli değil çünkü burada anahtar petrol üreticilerinde veya Trump’ta değil, sigorta şirketlerindedir. Eğer sigorta şirketleri güvence vermezse, büyük ham petrol taşıyıcıları boğazdan geçemez” dedi.

“İran için yeni nükleer silah Hürmüz Boğazı’nı kaldıraç olarak kullanmaktır”

İran’ın nükleer altyapısına ve stratejik hedeflerine değinen Miller, şu analizleri paylaştı:

“İran’ın elinde coğrafyanın yanı sıra nükleer altyapı kartı var. Bu altyapı darbe almış olsa da yeniden inşa edilebilir. Artık santrifüjlerin döndüğü büyük salonlar inşa etmek yerine, tespit edilmesi ve imha edilmesi daha zor olan daha küçük laboratuvarlar kurmaya karar verebilirler. Bu baskıcı rejimi yönetenlerin, parayı, silahları, bilgiyi ve petrolü ellerinde tutanların temel amacı, İran’ı savaş öncesindeki konumuna, yani nükleer eşik devlet statüsüne geri getirmektir. Bombaya sahip olmayan ancak bomba yapmak için gerekli tüm unsurları elinde bulunduran bir devlet olmak istiyorlar. Öte yandan, İran için yeni nükleer silahın Hürmüz Boğazı’nı kaldıraç olarak kullanma yeteneği olduğu da savunulabilir. Bu kart, Körfez petrol üreticileri ve küresel ekonomi için nükleer bir bombadan çok daha etkili, yıkıcı ve sonuç doğurucudur.”

Ali Laricani’nin ölümünün İran iç siyasetindeki dengeleri kalıcı olarak değiştireceğini belirten Miller, “Ali Laricani’nin ölümü, İran’ın bu süreçten nasıl çıkarsa çıksın eski İran olmayacağı anlamına geliyor. Savaş bittikten bir yıl sonra, ocak ve şubat aylarında sokaklarda gördüğümüz halk hareketliliğinin benzerini yeniden göreceğiz. Bir noktada değişim kaçınılmaz olacak ve bu değişim gerçekleştiğinde Donald Trump bunu kendisinin başardığını iddia edecektir” dedi.

“Netanyahu, İran konusunda Trump ne derse onu yapacaktır”

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ile Donald Trump arasındaki ilişkiyi de değerlendiren Miller, Netanyahu’nun Trump karşısında hiçbir hareket alanının bulunmadığını ifade etti.

Miller, şu açıklamalarda bulundu:

“Eğer bu mutabakat zaptı bir anlaşmaya dönüşürse ve İranlılar Trump’a ‘Lübnan’da gerçek bir ateşkese ihtiyacımız var’ derse, Trump Netanyahu’yu arayacak ve ona Ekim 2025’te söylediğini söyleyecektir. Hatırlanacağı üzere o dönem İsrail, Hamas’ın dış liderliğini ve Salih el-Aruri’yi hedef aldığında Trump, ‘Ya bu anlaşmayı imzalarsın ya da seninle ilişkimi keserim’ demişti. Trump’ın geçen hafta Netanyahu hakkında söylediklerini hiçbir Amerikan başkanı bir İsrail başbakanı için kamuoyu önünde söylememiştir. Trump, ‘Netanyahu, İran konusunda benim ne yapmasını istiyorsam onu yapacaktır’ dedi. Bu sözlerin doğruluğu tartışılmazdır çünkü Netanyahu’nun bu yılki hayatındaki en önemli olay İran ya da Lübnan değil, seçimlerdir. Washington’da Trump’ın desteği olmadan, hatta Trump’ın kendisi için bir seçim karargahı kurmasını sağlamadan bu seçimleri kazanması mümkün değildir. 1992 yılında baba Bush’un dönemin İsrail Başbakanı İshak Şamir’e konut kredi garantilerini vermeyi reddetmesini hatırlıyorum. Bu hamle Şamir’e seçimi kaybettirmiş, İshak Rabin kazanmış ve seçimden üç ay sonra o kredi garantilerini almıştı. Dolayısıyla Netanyahu, Trump’ın sözünden çıkamaz, başka seçeneği yoktur.”

“İbrahim Anlaşmaları fikri şu an uzak bir galaksiye aittir”

Bölgesel ittifak arayışlarına ve İbrahim Anlaşmaları’nın genişletilmesi çabalarına değinen Miller, bu durumu “gerçek dışı bir beklenti” olarak nitelendirdi.

Miller, “Trump kötü bir anlaşma müzakere ettiğini biliyor ve bunu daha büyük bir uzlaşı gibi göstermek için süslemeye çalışıyor. İbrahim Anlaşmaları onun ilk başkanlık dönemindeki en önemli başarısı olduğu için yine buna sarılıyor. Birleşik Arap Emirlikleri ve Fas zaten bu sürecin içinde. Ancak Suudilerin, Ummanlıların, Katarlıların, Kuveytlilerin ve hatta İranlıların bu anlaşmalara dahil olacağını düşünmek, çok uzak bir galaksiye bağlı hayali bir düşüncedir” dedi.

Savaş sonrasında İran’ın ciddi bir iç hesaplaşmayla karşı karşıya kalacağını savunan Miller, “Savaş bittiğinde bu rejim yıkılmış, altyapısı tahrip olmuş, meşruiyeti kalmamış bir ülkeyle baş başa kalacak. Halk bir noktada yeniden ayağa kalkacaktır. Bombalar düşerken rejim etrafında geçici bir kenetlenme olabilir ancak bu geçicidir. 91 milyonluk bir nüfus sonsuza kadar sessiz ve iradesiz kalmayacaktır” yorumunu yaptı.

“Lübnan devleti Hizbullah’ı silahsızlandıracak kapasiteye sahip değil”

Lübnan’ın geleceğine dair analizlerini de paylaşan Miller, Beyrut yönetiminin Hizbullah karşısındaki çaresizliğine vurgu yaptı. Miller, şu değerlendirmelerde bulundu:

“Lübnan hükümeti geçmişte hiç yapmadığı şekilde davranıyor. Başbakan ve cumhurbaşkanı Hizbullah hakkında açıklamalarda bulundu, Washington’daki büyükelçiler düzeyindeki güvenlik görüşmelerine katılmayı kabul etti. Bunlar benzeri görülmemiş adımlar ancak şu an için Hizbullah’ı silahsızlandıracak ne kapasiteleri var ne de bunu yapacak iradeleri. Kuzey İrlanda’daki IRA, Kolombiya’daki FARC gibi örneklerde silahsızlanma, askersizleştirme ve topluma entegrasyon süreçlerinin başarılı olması için üç temel unsur gerekir: Anlaşmayı dayatan devletin güvenilir olması, devlet dışı aktörlere yönetimde siyasi roller sunularak pasifize edilmesi ve devletin bu aktörlerin tabanına karşı koyabilecek güçte olması. Lübnan bu şartların hiçbirine sahip değil.”

Son olarak bölgenin genel jeopolitik yapısına değinen Miller, Ortadoğu’da beş Arap devletinin (Lübnan, Irak, Yemen, Libya ve Suriye) farklı düzeylerde işlevsizlik veya başarısızlık içinde olduğunu belirtti.

Körfez ülkelerinin istikrar ve modernleşme merkezi olma özelliğinin artık garanti altında olmadığını ifade eden Miller, “Bölgede askeri, ekonomik ve güvenlik kapasiteleriyle sınırlarının ötesine güç yansıtma yeteneğine sahip üç gayri-Arap aktör var: İran, İsrail ve Türkiye. Bölgenin geleceğini bu üç aktör arasındaki dengeler belirleyecektir” diyerek sözlerini tamamladı.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Prof. Mercogliano: Küresel petrol rezervleri beş yıllık ortalamanın altına iniyor

Yayınlanma

Yayıncı Mario Nawfal, küresel denizcilik ve lojistik ağlarında yaşanan son gelişmeleri, denizcilik tarihçisi ve eski askeri yetkili Profesör Sal Mercogliano ile gerçekleştirdiği mülakatta ele aldı.

Mülakatta, Hürmüz Boğazı ve Babülmendep Boğazı başta olmak üzere dünya ticaretinin kilit noktalarındaki askeri ve ekonomik dengeler ile Rusya, Ukrayna ve Ortadoğu eksenindeki küresel krizler analiz edildi.

Yayıncı Mario Nawfal, sahada yaşanan gelişmeler ile siyasi söylemler arasında büyük bir tezat olduğunu belirterek mülakatı açtı. Donald Trump tarafından paylaşılan mesajların oldukça iyimser bir tablo çizdiğini, Lübnan’da ateşkes ilan edildiği ve ablukanın kaldırıldığının öne sürüldüğünü ifade eden Nawfal, “Şu anda iki farklı gerçeklik yaşanıyor. Sahada ise Lübnan’da bir ateşkes yok, Amerikan tarafındaki abluka kaldırılmadı ve İran da Babülmendep Boğazı’nı abluka altına almakla tehdit ediyor” şeklinde konuştu.

Nawfal, her hafta bir çözüme yaklaşıldığı izlenimi doğduğunu ancak pazartesi günleri aynı kriz ortamına geri dönüldüğünü kaydederek, durumu bir kısırdöngüye benzetti.

Denizcilik tarihçisi Profesör Sal Mercogliano, Hürmüz Boğazı’ndaki güncel duruma ilişkin verileri paylaşarak gemi hareketliliklerini aktardı.

Umman’ın hemen kuzeyinde, boğazın güney kesiminden bazı gemilerin çıkış yaptığına dair bilgiler bulunduğunu belirten Mercogliano, “Bu gemilerin ABD desteği aldığını görüyoruz. Bunun temelde uçaklar, helikopterler ve jetler vasıtasıyla sağlanan bir yardım olduğunu düşünüyoruz; bölgede Amerikan gemilerinin bulunduğunu sanmıyoruz” ifadelerini kullandı.

Bu yöntemle günde yaklaşık iki ila üç geminin bölgeden çıkabildiğini dile getiren Mercogliano, asıl büyük sorunun çok sayıda geminin otomatik tanımlama sistemi vericilerini kapatarak seyretmesi olduğunu bildirdi. Vericilerini kapatan gemilerin Hürmüz Boğazı’nın dışındaki Umman Körfezi ve Arap Denizi’ne ulaşana kadar tespit edilemediğini ekledi.

Boğazda mahsur kalan tankerlerin durumuna değinen Mercogliano, derin taslaklı büyük ham petrol taşıyıcıları ile büyük tankerlerin yaklaşık dörtte birinin körfezden çıkmayı başardığını açıkladı.

Körfezde mahsur kalan 109 tankerin 29’unun çıkış yaptığını belirten Mercogliano, “Bu olumlu bir gelişme gibi görünse de günde sadece birkaç geminin çıkabildiği düşünüldüğünde aslında çok az bir miktar” dedi.

ABD’nin, İran tarafından kurulan Fars Körfezi Boğazı Kurumu’nu yaptırım listesine aldığını hatırlatan Mercogliano, bu kurumla iş yapan, geçiş ücreti ödeyen ya da herhangi bir ticari ilişki kuran tüm yapıların yaptırıma maruz kalacağını vurguladı.

“Konteyner gemisi insansız deniz aracıyla vuruldu”

Profesör Mercogliano, mülakatın yapıldığı gün Irak’ın Ümmü Kasr Limanı’ndan çıkan Akdeniz Denizcilik Şirketi’ne ait bir geminin, insansız deniz aracı tarafından vurulduğunu açıkladı.

Saldırıya uğrayan geminin krizin başından beri Basra Körfezi’nde mahsur kaldığını ve limanlar arasında bir mekik gemisi olarak işletildiğini belirten Mercogliano, “Denizcilik şirketlerinin geliştirdiği yöntemlerden biri kara yolu rotaları oluşturmak oldu. Kargoları Kızıldeniz’de, Umman Körfezi’ndeki Füceyre’de, Yenbu’da ve Cidde’de tahliye edip kara yoluyla taşıyorlar ancak malların körfez içinde dahili olarak da hareket ettirilmesi gerekiyor” sözlerini kaydetti.

Hedef alınan Akdeniz Denizcilik Şirketi’nin geçmişte de İran tarafından hedef seçildiğini ifade eden Mercogliano, şirkete ait iki geminin birkaç hafta önce alıkonulduğunu hatırlattı.

ABD güçlerinin abluka hattını ihlal eden Gambiya bayraklı bir gemiyi hedef aldığını belirten Mercogliano, hedef alınan unsurun bir İran gemisi değil, sahte tescilli bir Gambiya gemisi olmasının dikkat çekici olduğunu söyledi.

Aynı süreçte Fransız donanmasının da Murmansk’tan gelen ve sahte Madagaskar bayrağı taşıyan bir Rus tankerini Atlantik’te, uluslararası sularda durdurduğunu bildirdi.

Küresel abluka uygulamalarının ekonomik sonuçlarına dikkat çeken Mercogliano, küresel petrol rezervlerindeki tehlikeli düşüşe işaret etti.

Hem karadaki hem de denizdeki tankerlerde bulunan küresel petrol rezerv haritalarının endişe verici olduğunu aktaran Mercogliano, “28 Şubat’tan bu yana petrol taşımacılığında meydana gelen ve benim ‘artan açık’ olarak adlandırdığım bu delik artık etkisini hissettirmeye başlıyor” uyarısında bulundu.

Denizde ve karada depolanan petrol miktarının beş yıllık ortalamanın altına düşmek üzere olduğunu belirten Mercogliano, bu durumun özellikle gelişmekte olan ülkelerde ciddi sıkıntılara ve kıtlıklara yol açacağını, gelişmiş ülkeler gibi petrol için yüksek kar marjlı rekabet edemeyen bu ülkelerin şimdiden rasyonelleşmeye ve kota uygulamalarına başladığını ifade etti.

“Gemiler açık denizlerde yan yana gelerek akaryakıt transferi yapıyor”

Mario Nawfal’ın, İran’ın Hürmüz Boğazı’ndan günde 30 civarında gemi geçtiği ve Fars Körfezi Boğazı Kurumu aracılığıyla gemilere refakat ederek 1,5 milyar dolardan fazla gelir elde ettiği yönündeki iddiaları sorması üzerine Mercogliano, bu sayıların yanıltıcı olabileceğini belirtti.

Bu verilere küçük ahşap teknelerin ve kıyı gemilerinin dahil olduğunu açıklayan Mercogliano, Hürmüz Boğazı’nı geçmenin gemileri doğrudan açık okyanusa değil, Umman Körfezi’ne çıkardığını kaydetti.

ABD Donanması Merkez Komutanlığı’nın ticari gemilere yönelik bir uyarı yayımladığını belirten Mercogliano, “İran gemilerinin petrol yükleyerek dışarı çıktığı ancak Amerikan ablukasını geçemedikleri için ‘gemiden gemiye transfer’ olarak bilinen yönteme başvurdukları doğrulandı” dedi.

Gemilerin açık denizlerde yan yana gelerek akaryakıt kargolarını birbirine pompaladığını söyleyen Mercogliano, bu yöntemin daha önce Yunanistan, İspanya ve Malezya açıklarında kayıt dışı filo tarafından sistematik olarak uygulandığını anlattı.

Mercogliano, bu yolla Amerikan ablukasının arkasından dolanılmaya çalışıldığını doğrulayarak, ABD’nin bu transferlerde yakıtı teslim alan gemileri de doğrudan İran limanına giriş yapmış gibi suçlu sayacağını ve hedef alacağını ilan ettiğini duyurdu.

İran’ın açıkladığı geçiş sayılarının bölge içinde mekik dokuyan kıyı gemilerinden ibaret olduğunu, 30 geminin Hint Okyanusu’na çıkarak serbestçe dağıldığı anlamına gelmediğini, ABD Donanması’nın bu gemileri tespit etmede oldukça başarılı olduğunu ekledi.

Nawfal’ın, Amerikan tarafının günde üç-dört gemiyi vericilerini kapattırarak Hürmüz Boğazı’ndan gizlice geçirdiği yönündeki iddiaları sorması üzerine Mercogliano, bu bilgilerin gelen duyumlarla uyuştuğunu söyledi.

Gemilerin boğazı geçip dışarı çıktıktan sonra sistemlerini tekrar açtıklarını kaydeden Mercogliano, 18. Hava İndirme Kolordusu’na bağlı 82. Hava İndirme Tümeni’nin Birleşik Arap Emirlikleri’nde konuşlu olduğunu bildirdi. Bu tümenin elinde kara saldırı yeteneklerinin yanı sıra gelişmiş radarlara sahip helikopterler bulunduğunu, bu unsurların insansız deniz ve hava araçlarına karşı oldukça etkili koruma sağladığını belirtti. Bölgedeki iki uçak gemisi grubunun da havadan koruma sağladığını sözlerine ekledi.

“Deniz hukuku eski ve karmaşık kurallardan oluşuyor”

Bölgedeki maden ve mayın tehlikesine de değinen Profesör Mercogliano, Umman tarafından yayımlanan bir videoda ilk kez bölgedeki sahipsiz bir deniz mayınının varlığının somut olarak kanıtlandığını aktardı.

ABD’nin bölgeyi mayından arındırmak amacıyla insansız su altı araçları kullanmaktan bahsettiğini ifade eden Mercogliano, akıntıya kapılan mayınların kıyıya vurmasının olağan olduğunu, benzer durumların Rusya-Ukrayna savaşı nedeniyle Karadeniz’de de yaşandığını ve Romanya ile Türkiye kıyılarına mayınların ulaştığını hatırlattı.

Hürmüz Boğazı’ndaki egemenlik alanları ve deniz hukuku sınırları hakkındaki karmaşıklığa açıklık getiren Mercogliano, Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi uyarınca ülkelerin kıyılarından itibaren 12 deniz mili boyunca kara suları egemenliğine sahip olduğunu belirtti.

Boğazın en dar noktasının sadece 21 mil genişliğinde olması sebebiyle Umman ve İran’ın kara sularının üst üste bindiğini açıklayan Mercogliano, “En dar nokta olan kuzey hattı İran ve Umman arasında bölünmüştür ancak doğu ve batı yaklaşımlarında Birleşik Arap Emirlikleri de devreye girer” dedi.

Hem ABD’nin hem de İran’ın bu sözleşmeyi resmi olarak onaylamadığını hatırlatan Mercogliano, buna rağmen sözleşmenin devletlere “transit geçiş hakkı” tanıdığını, Basra Körfezi’nin iç kısımlarında mahsur kalan ülkelerin dış dünyaya açılabilmesi için bu hakkın hukuken korunması gerektiğini vurguladı.

İran’ın, limanları ve üsleri kullanan devletleri “muharip” olarak nitelendirerek geçiş hatlarını kapatma tehdidinde bulunduğunu belirten Mercogliano, “İran, mevcut sözleşmeleri reddederek kara sularını üç mil ile sınırlayan 1958 tarihli eski antlaşmalara göre hareket ettiğini savunuyor. Deniz hukuku oldukça eski, arkaik ve çok nüanslı bir yapıya sahip olduğu için bu tür büyük karmaşalar yaratıyor” değerlendirmesinde bulundu.

“Kayıt dışı seyrüsefer küresel çevre güvenliğini tehdit ediyor”

Rusya’nın kayıt dışı gölge filosuna yönelik Batı yaptırımlarının işleyişini de analiz eden Profesör Mercogliano, G7 ve Avrupa Birliği’nin 2022 yılının şubat ayında küresel enerji piyasalarında büyük bir kesintiye yol açmadan Rusya’yı ekonomik olarak zayıflatmayı hedeflediğini hatırlattı.

Doğrudan bir boykot yerine sigorta sistemleri üzerinden bir yaptırım mekanizması kurulduğunu belirten Mercogliano, dünya denizciliğinin yüzde 90’ını sigortalayan büyük şirketlerin, tavan fiyatın üzerinde petrol taşıyan gemilere hizmet vermesinin yasaklandığını anlattı.

Ancak Rusya, İran ve Venezuela’nın bu kısıtlamaları kendi tescil ve sigorta sistemlerini kurarak veya sigortasız yürüyerek aştıklarını, böylece normal sınırların dışında işleyen “paralel bir filo” oluşturduklarını ifade etti.

Fransız donanması tarafından durdurulan Madagaskar bayraklı geminin durumuna değinen Mercogliano, Madagaskar hükümetinin gemiyi tanımadığını ve kendilerine ait bir tescil kaydı bulunmadığını açıkladığını aktardı.

Bu durumun uluslararası hukuka göre gemiye müdahale hakkı doğurduğunu belirten Mercogliano, “Eğer bir gemi düzgün bir şekilde tescil edilmemiş ve sigortalanmamışsa, yaşanacak bir kazada kıyılarınıza sızacak milyonlarca varil petrolün temizlik maliyetini hiçbir şirket üstlenmez; yük tamamen mağdur ülkenin üzerinde kalır” uyarısında bulundu.

İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana kurallara dayalı işleyen centilmenlik antlaşmalarının, Rusya, İran ve Venezuela’ya yönelik ağır yaptırımlar nedeniyle sarsıldığını ve bu ülkelerin açık okyanusta kendi alternatif sistemlerini inşa ettiklerini sözlerine ekledi.

“Babülmendep Boğazı’nın kapanması rotayı 8 bin kilometre uzatır”

Ortadoğu’daki askeri tırmanışın deniz lojistiği üzerindeki etkilerini değerlendiren Profesör Mercogliano, krizin sadece ABD ve İran arasında iki taraflı bir denklem olmadığını, İsrail’in de dahil olduğu üçlü bir mekanizma olarak okunması gerektiğini vurguladı.

İran’ın hem Hürmüz Boğazı’nı hem de Babülmendep Boğazı’nı kilitleme kapasitesine sahip olduğunu belirten Mercogliano, “Şu anda Yenbu Limanı’ndan günde yaklaşık 5 milyon varil petrol çıkıyor ve bu miktar küresel piyasalar için tamamen hayati önem taşıyor. Kızıldeniz’in orta kesiminde yüklenmeyi bekleyen büyük bir tanker birikmesi var” dedi.

Babülmendep Boğazı’nın kapanması durumunda gemilerin Süveyş Kanalı’na yönelmek zorunda kalacağını ancak çok büyük ham petrol taşıyıcılarının kanaldan geçemeyecek kadar büyük olduğunu aktardı.

Bu durumun Akdeniz’de küçük gemiler arasında yük transferi yapılmasını ya da gemilerin tüm Afrika kıtasını dolaşmasını zorunlu kılacağını belirten Mercogliano, Afrika rotasının Asya’ya giden bir sefere fazladan 8 bin kilometre ekleyeceğini, bunun da petrol kıtlığı kaynaklı ekonomik krizi büyüteceğini bildirdi.

Süveyş Kanalı’nın 2021 yılında yaşanan kaza nedeniyle ne kadar kolay kapanabileceğinin görüldüğünü hatırlatan Mercogliano, Suudi Arabistan’ın tüm petrol akışını Yenbu üzerinden gerçekleştirdiğini, bu hatta yönelik bir füze veya mayın saldırısının tüm sistemi çökerteceğini ifade etti.

“Denizciler körfezde mahsur kalmak istemiyor”

Bölgedeki diplomatik müzakerelere karşı temkinli olduğunu dile getiren Mercogliano, 13 haftadır aynı kriz döngüsünün sürdüğünü ve siyasi liderler arasında bir uzlaşı sağlansa bile denizcilik şirketlerinin Basra Körfezi’ne dönmekte çok istekli olmayacağını savundu.

Bölgede kalıcı bir güvenlik garantisi verilmedikçe riskin süreceğini belirten Mercogliano, sigorta primlerinin çok yüksek kalacağını ifade etti.

Haberlere yansımayan önemli bir sorunun da gemilerde mahsur kalan yaklaşık 20 bin denizcinin rotasyonu olduğunu açıklayan Mercogliano, “Hava yolları çalışıyor ancak nakliye şirketleri bölgeye gönderecek yedek mürettebat bulmakta zorlanıyor. Kimse Basra Körfezi’nde mahsur kalacağı ve öldürülme riski taşıyan bir gemide sözleşme imzalamak istemiyor” şeklinde konuştu.

Gazze ve Yemen eksenindeki önceki uzlaşmalara rağmen Kızıldeniz ve Babülmendep hattında deniz ticaretinin hiçbir zaman bu yılın şubat ayı öncesindeki normal seviyelerine dönmediğini de sözlerine ekledi.

Ticari gemilerin kendilerini korsanlara veya insansız hava araçlarına karşı koruyacak askeri savunma sistemleriyle donatılması fikrine de değinen Profesör Mercogliano, ticari gemilerin savaş gemilerine dönüştürülmesinin liman otoriteleri tarafından kabul görmediğini açıkladı.

Somali’deki korsanlık döneminde gemilere üç-beş kişilik silahlı özel güvenlik ekiplerinin konulduğunu ancak bu ekiplerin uluslararası limanlara girmeden önce açık denizde gemiden indirilmesi gerektiğini anlattı.

Hiçbir ülkenin kendi limanlarına ağır silahlı sivillerin girmesini istemediğini belirten Mercogliano, İkinci Dünya Savaşı sonrasında ticari filoların korunması görevinin tamamen ulusal donanmalara devredildiğini hatırlattı.

ABD bayraklı iki geminin geçişi sırasında gemilere Amerikan deniz piyadelerinin ve insansız hava araçlarına karşı savunma sistemlerinin yerleştirildiğini, geçiş tamamlandıktan sonra ise bu personelin ve silahların gemiden tahliye edildiğini aktardı.

Limanlardaki sıkı kontroller nedeniyle denizcilerin karaya çıkmasının bile zor olduğunu ekleyen Mercogliano, silah taşımak yerine radarları yanıltıcı sistemlerin ve sinyal karıştırıcı ekipmanların kullanımının daha olası bir çözüm olduğunu ifade etti.

“Trump uzun süren bir savaş istemiyor”

Donald Trump’ın diplomasi yürütme tarzını ve sosyal medya paylaşımlarını siyasi bir strateji olarak yorumlayan Mercogliano, Trump’ın kamuoyuna yönelik açıklamalarıyla bilgi savaşını yürüttüğünü belirtti.

“Eğer yeterince bilgi paylaşır ve çok şey söylerseniz, geçmişten bir anı cımbızla çekip kendinizin haklı olduğunu her zaman kanıtlayabilirsiniz” diyen Mercogliano, Trump’ın arka planda tamamen farklı bir siyasi oyun oynadığını ve ortalama seçmenin zihnini karıştırarak olası bir uzlaşmanın siyasi maliyetini düşürmeye çalıştığını savundu.

Askeri kanattan ve generallerden gelen bilgilere odaklanılması gerektiğini belirten Mercogliano, Trump yönetiminin krizin bu kadar uzun süreceğini tahmin etmediğini, ablukayı uygulayacak deniz gücü unsurlarının bile operasyon başladıktan bir ay sonra bölgeye ulaştırılabildiğini kaydetti.

Trump’ın görev süresi boyunca uzun savaşlardan kaçındığını vurgulayan Mercogliano, Trump’ın zafer ilan ederek bölgedeki sorumluluğu Fransa ve İngiltere gibi müttefiklere devredip çıkış stratejisi arammasından endişe duyduğunu sözlerine ekledi.

Ukrayna ve Rusya arasındaki savaşa da değinen Profesör Mercogliano, cephe hattının Birinci Dünya Savaşı’ndaki gibi bir kilitlenme noktasına ulaştığını söyledi.

Savaşın büyük lojistik hareketlerden ziyade devasa ölçekte bir insansız hava aracı mücadelesine dönüştüğünü belirten Mercogliano, Rusya’nın enerji sevkiyatı için Kuzey Kutbu rotasını kullanmaya başladığını ve Katar ile Birleşik Arap Emirlikleri’nin lojistik olarak sıkıştığı bu dönemde Çin’e sıvılaştırılmış doğalgaz tedarik ederek ekonomik olarak avantajlı bir konuma geçtiğini bildirdi.

Ukrayna’nın ise hava savunma mühimmatı sıkıntısı çektiğini ve ABD savunma sanayisinin üretim kapasitesinin öngörülen harcamaların gerisinde kalması nedeniyle zorlandığını ifade etti.

Savaşların askeri cephelerden ziyade ekonomik dayanıklılıkla kazanıldığını belirten Profesör Mercogliano, “Bir askeri çöküş yaşanmadığı sürece bu durum bir ekonomik yıpratma savaşıdır. Şu an için Rusya’nın yaptırımsız petrol akışı ve açık piyasadan topladığı tankerlerle ekonomik olarak tahmin edilenden daha uzun süre dayanabileceği görülüyor” diyerek mülakatı tamamladı.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English