Bizi Takip Edin

Dünya Basını

Maden zengini ülkeler neden Körfez yatırımlarını tercih ediyor?

Yayınlanma

Aşağıda çevirisini okuyacağınız makale, yenilenebilir enerjiye geçiş sürecinde ekonomilerini çeşitlendirmek isteyen petrol zengini Körfez ülkelerinin küresel madencilik yarışına nasıl ve hangi araçlarla dahil olduğuna odaklanıyor. Makale, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin başını çektiği Körfez yatırımcıları Afrika, Asya ve Latin Amerika’da peş peşe anlaşmalar imzalarken sektörde bu ülkelerin ellerini güçlendiren kozlara ve kaynak zengini ülkelerin bu yatırımlara dair endişelerine de dikkat çekiyor.

***

Körfez ülkeleri madenciliğe yatırımı nasıl yapıyor?

Ekonomilerini fosil yakıtların ötesinde çeşitlendirmek isteyen Orta Doğulu güçler, temiz enerji üretmek için gereken kaynaklara yatırım yapıyor

Harry Dempsey ve Chloe Cornish

2023 yazında, Zambiya hükümeti için çalışan Rothschild bankacıları, değerli bir bakır madeni için kısa bir alıcı listesini sonuçlandırmaya yakındı.

Daha önce kaynak devi Glencore’a ait olan sorunlu ama az bulunan bir servet olan Mopani, geleceğin temiz enerji teknolojileri için hayati önem taşıyan metale erişim elde etmek isteyen madencilik dünyasının büyük isimlerinden yüz milyonlarca dolar değerinde teklifler almıştı.

Liste Çinli Zijin Mining ve Güney Afrikalı derin kazı uzmanı Sibanye-Stillwater’a kadar daraltılmıştı ki birdenbire üçüncü bir rakip ortaya çıktı: Birleşik Arap Emirlikleri’nden International Resources Holding (IRH) adlı duyulmamış bir şirket.

Ancak perde arkasında IRH’nin ana şirketi, güçlü Abu Dabi kraliyet ailesinden Şeyh Tahnoun bin Zayed el-Nahyan’ın 240 milyar dolarlık iş imparatorluğu olan International Holding Company (IHC), yaklaşık iki yıldır Zambiya hükümetinin en üst kademelerine kur yapıyordu.

Aralık ayına gelindiğinde IRH, madenin yüzde 51 hissesini 1,1 milyar dolara satın almayı kabul etti ve bir gecede sektörün on yıllardır en hızlı hareket eden yeni oyuncusu haline geldi. Gelişmekte olan ilişkiyi geliştirmekle görevlendirilenler arasında yer alan Zambiyalı bir yetkili, “Öne çıkan şey … madencilik sektörüne yatırım yapma niyetleriydi” diyor: “Kolaylaştırabildikleri şeyler açısından çok üstündüler.”

Mart sonunda tamamlanan Mopani anlaşması, küresel madencilik sektörünü kasıp kavuran yeni bir güce işaret ediyor. Ekonomilerini fosil yakıtların ötesinde çeşitlendirmek isteyen Körfez ülkeleri, petro-dolarlarını enerji nakil hatları, elektrikli arabalar ve yenilenebilir enerjide kullanılan bakır, nikel ve diğer madenleri güvence altına almaya yönlendiriyor.

BAE’nin ötesinde, madenciliğin ekonomisine katkısını 2035 yılına kadar 17 milyar dolardan 75 milyar dolara çıkarmak isteyen Suudi Arabistan öne çıkıyor. Umman ise Kamerun’dan demir cevheri kullanmayı planlayan dünyanın en büyük yeşil çelik tesisinin inşaatına başlarken, doğal gaz zengini devletin varlık fonu olan Katar Yatırım Otoritesi şu anda Glencore’un en büyük ikinci hissedarı konumunda.

BAE, Afrika’da Çin ve Fransa ile yarışıyor

 

Körfez ülkeleriyle çalışan bir madencilik danışmanlık şirketi olan Dragoman’ın genel müdürü Tom Harley, “Bölge, büyük bir madencilik endüstrisi yaratmak için büyük bir potansiyele sahip” diyor: “Suudiler gözle görülür derecede hırslı: hedeflediklerinin yüzde 60’ını elde etseler bile, bu muazzam olacaktır.”

Afrika, Asya ve Latin Amerika’daki kaynak zengini ülkeler için, bu orta güçlerin kritik maden savaş alanına girmesi, Batı sömürgeciliği ya da Çin borcu tarafından desteklenen onlarca yıllık sömürücü düzenlemelere hoş bir alternatif. Zambiya Devlet Başkanı Hakainde Hichilema Mart ayında Financial Times’a verdiği demeçte “risk yönetiminin ne olduğunu bilen herkes yumurtalarımızı tek bir sepete koymadığımızı görmek ister” demişti.

Bu ülkeler, Körfez ülkelerine satış yapmanın, ekonomilerini canlandırmak için ihtiyaç duyduğu bakır, demir cevheri ve lityum kaynakları konusunda ABD ile Çin arasında yaşanan gerilimi önlemeye yardımcı olabileceğine inanıyor. Zambiyalı yetkili, “Orta Doğu’dan yatırım almak, şu ya da bu ülkeden yana görünmekten kurtulmayı sağlıyor” diye açıklıyor.

Ancak sektördekiler, Körfez yatırımının riskleri de beraberinde getirdiği konusunda uyarıyor. Madencilik projelerinin ve yerel toplulukların umutsuzca ihtiyaç duyduğu şey daha fazla hesap verebilirlik ve şeffaflık iken, devlet yaptırımları belirsizlik ve karmaşıklık getirebilir.

Buna rağmen Washington, Pekin’in kritik minerallerin işlenmesi üzerindeki tekelini kırmaya yardımcı olduğu için Körfez’in madencilikteki genişleyen rolünü memnuniyetle karşıladı.

Madencilik şirketlerinin ve ticaret kuruluşlarının yöneticilerinin yanı sıra üst düzey bir ABD hükümet yetkilisine göre ABD, Çin’i dışarıda tutmak için batılı şirketlerin girmekte zorlandığı Demokratik Kongo Cumhuriyeti gibi daha riskli bölgelerde Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri ve Katar yatırımlarına aktif olarak aracılık ediyor.

ABD ve Suudi Arabistan’dan Afrika’da madencilik işbirliği

Doğal kaynaklar konusunda ABD-Çin gerilimini aşmak isteyen uluslararası madencilik girişimleri için de Orta Doğu, maden işleme, sermaye ve şirket merkezleri için tarafsız bir alan sunuyor. Çin’in C-One şirketiyle işbirliği yapma planının başarısız olması üzerine Kanada’da siyasi bir fırtınaya yakalanan grafit madencisi SRG Mining, Şubat ayında BAE’ye taşınacağını duyurdu.

Suudi Arabistan’ın geçen yıl 2,6 milyar dolara yüzde 10 hissesini satın aldığı bakır ve nikel üreticisi Vale Base Metals’in başkanı Mark Cutifani, “[Körfez ülkeleri] ABD ve Çin ile açıkça ticaret yapıyor. Kartlar açık” diyor: “Biz Kanada’dan ayrılan, Endonezya’da Çinlilerle ortak girişimde bulunan Brezilyalı bir şirketiz ve Suudilerin bizde yüzde 10 hissesi var. İçinde yaşadığımız dünyanın siyasi karmaşıklığının bir sonraki aşamasına hoş geldiniz.”

Körfez ülkelerinin yılda 400 milyar dolar fosil yakıt geliri elde ettiği, ancak hidrokarbonların kullanımdan kaldırılacağı bir gelecekle karşı karşıya olduğu düşünüldüğünde, madenciliğe yönelmek mantıklı bir adım. Aynı zamanda Suudi Arabistan ve BAE yeni teknolojilere büyük yatırımlar yapıyor ve hammadde kaynaklarına istikrarlı erişime ihtiyaç duyacaklar.

IRH anlaşmasında Zambiya’yı temsil eden hukuk firması Baker McKenzie’nin ortağı Richard Blunt, “Orta Doğu çeşitlenmek istiyor ve ganimet var” diyor: “Hükümetler arası anlaşmalar yapabildikleri ve sabırlı bir sermayeye sahip oldukları ve Çinli veya batılı yatırımcılar arasında seçim yapma konusunda diplomatik zorluklar yaşamadıkları için bu büyük avantaja sahipler.”

Veliaht Prens Muhammed bin Salman’ın Suudi Arabistan ekonomisini modernleştirmeye yönelik ‘Vizyon 2030’u kapsamında madencilik ve maden işleme; petrol, gaz ve petrokimyanın yanında üçüncü endüstriyel ‘direk’ olacak şekilde tasarlandı. Umman Yatırım Otoritesi’nin eski madencilik müdürü Tim Keating, Suudi Arabistan’ın bu hamlesinin ardındaki ana itici gücün “ulus inşası” olduğunu söylüyor.

Suudi Arabistan, devlet madencilik şirketi Ma’aden’in yanı sıra dünyanın en büyük petrol ihracatçısı Saudi Aramco’nun yardımıyla 2,5 milyar dolar olduğunu tahmin ettiği yerli maden varlıklarını işletmeye hazırlanıyor. Ancak keşif çalışmalarının meyvelerini toplamak on yıldan fazla olmasa da yıllar alacak. Çoğunlukla çöl olan ülkede su kıtlığı, az sayıda eğitimli maden mühendisi ve yetersiz yüksek kaliteli maden yatağı gibi engeller var.

Suudi Kamu Yatırım Fonu Başkanı Yasir al-Rumayyan Ocak ayında Riyad’da düzenlenen Future Minerals Forum madencilik konferansında “Şu anda dünyanın en büyük arama programına sahibiz” dedi: “Ancak gelecekteki girişimlerimiz için ihtiyaç duyduğumuz tüm maden türlerine sahip değiliz.”

Bu sorunu çözmek için Krallık, geçen yıl Ma’aden ve Kamu Yatırım Fonu arasında kurulan bir ortak girişim olan Manara Minerals aracılığıyla yurt içinde işlenmek üzere denizaşırı ülkelerden bakır, demir cevheri, lityum ve nikel temin etmeyi hedefliyor. BHP ve Rio Tinto gibi alanında lider şirketler tarafından yürütülen yerleşik operasyonlara yapılan azınlık yatırımları karşılığında metal tedarik etmeyi hedefliyor ki bu model Japon ticaret şirketlerinin onlarca yıldır başarıyla uyguladığı bir model.

Petrol devleri kritik mineraller için yarışıyor

 

Körfez’den gelen nakit para ve siyasi örtü, endüstri devlerinin daha riskli yatırımlar yapmasına olanak tanıyacak. Örneğin, dünyanın ikinci büyük altın üreticisi Barrick Gold, Pakistan’ın batısında, çoğu yatırımcının uzak duracağı türden tehlikeli bir ortamda, isyancılarla boğuşan bir eyalette 7 milyar dolarlık bir bakır projesine Suudi ve Katarlıların ilgisini çekmeye çalışıyor.

Barrick Gold’un CEO’su Mark Bristow, batılı fon yöneticilerinin temettü taleplerinin sektörün büyüme iştahını “kıstığını” ve madencilik sektörünü uzun vadeli finansman konusunda çaresiz bıraktığını söylüyor. Körfez’in katılımı “önümüzü açmamıza yardımcı olacak” diye ekliyor.

Krallık bu tür yatırımlarla kendisini Afrika, Orta Asya ve Güney Asya’yı kapsayan bir “süper bölgenin” merkezinde konumlandırmayı umuyor. Suudi Arabistan Ocak ayında Mısır, Rusya, Fas ve Demokratik Kongo Cumhuriyeti ile madencilik projeleri için anlaşmalar imzaladı. Ucuz ve bol enerjisini kullanarak, örneğin Hindistan’da hızla büyüyen tüketici pazarları için çelik veya elektrikli araba gibi ürünler üretmek üzere finansman açlığı çeken kaynak zengini ülkelerden gelen hammaddeleri işleyebilir.

BAE ayrıca madencilik yoluyla stratejik hedeflerini ilerletmeye de hevesli. BAE’nin dış ticaretten sorumlu Devlet Bakanı Thani bin Ahmed Al Zeyoudi, madenler konusunda “hükümetler arası” angajman peşinde olduklarını ve “Afrika kıtasına çok fazla odaklandıklarını” söylüyor.

Önemli bir değerli metal ticaret merkezi olan Dubai Emirliği, halihazırda, serveti hammedelere sıkı sıkıya bağlı olan Afrika limanlarında ve lojistik ağında geniş bir yere sahip. Dubai hükümetine ait DP World, Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nde ve son olarak Zimbabve ve Zambiya’dan gelen bakır için çok önemli bir nakliye noktası olan Tanzanya’nın Darüsselam kentinde liman imtiyazları kazandı.

“Bu kaynakların çoğu karayla çevrili. Tedarik zincirinin maliyetini düşürmek için büyük bir fırsat var” diyen DP World Sahra Altı Afrika Başkanı Mohammed Akoojee, önümüzdeki üç ila beş yıl içinde terminal işletmesinin kapasitesini, dökme yük taşımacılığını genişletmek de dahil iki katına çıkarmayı umuyor.

Çinliler gibi Körfez ülkeleri de kaynak zengini ülkelere madenciliği merkeze alan bir yatırım paketi vaat ediyor; Zambiya BAE’nin tarım, turizm ve enerjiye yatırım yapmasını bekliyor.

Mopani’deki atık malzemeden bakır işlemek üzere IRH ile ortaklık kuran Londra’da kayıtlı madenci Jubilee Metals’in CEO’su Leon Coetzer, “Madenciliğin yanı sıra altyapı, enerji, sağlık ve lojistik alanlarında yatırımları da içeren konsorsiyumunu bir araya getirebileceklerini” söylüyor. “Bir yatırım ekosistemi” oluşturmanın Afrika ülkeleri için özellikle önemli olduğunu da sözlerine ekliyor.

Ancak Körfez ülkelerinin, Pekin’in Kuşak ve Yol Girişimi aracılığıyla geliştirdiği ve küresel güneyde karışık sonuçlar doğuran altyapı için kaynak anlaşmalarını tekrarlayabileceğine dair endişeler var. Pek çok ülke ağır borç yükü altında kaldı ve bazı projeler durdu.

Kâr amacı gütmeyen bir kuruluş olan Doğal Kaynak Yönetişim Enstitüsü’nde kıdemli ekonomist olan Thomas Scurfield, “IRH anlaşmasının hızı, bu karmaşıklıkların üstesinden gelmek için iyiye işaret değil” diyor: “Çin modeline bir alternatif olması gerekiyordu ama sonuçta pek çok benzerliği olabilir.”

Mopani ocaklarına ve kritik bir izabe tesisine ev sahipliği yapan Mufulira’da eski bir madenci olan Ebrony Peteli, bir zamanlar bölgesel refahı sağlayan ancak tahminlerine göre 1990’lardaki işgücünün üçte biri olan sadece 4.000 kişiyi istihdam eden bir madeni yeniden canlandırmak için yeni yatırımcıların geldiğini duyunca çok sevindi.

IRH’nin henüz 2022 yılında kurulmuş, denenmemiş bir oyuncu olduğunu öğrendikten sonra bu mutluluk yerini şüpheciliğe bıraktı. “Şeffaflık yok” diyor: “Kiminle iş yapıyoruz?”

Onun endişeleri, IRH’de Mopani’den kimin sorumlu olduğunu, yerel taşeronları çalıştırıp çalıştırmayacaklarını ve yıllardır izabe tesisinin kirliliğinden muzdarip olan yerel halkı koruma planlarının ne olduğunu bilmek isteyen Mufulira’daki diğer kişiler tarafından da paylaşılıyor.

IRH dünya çapında muazzam bir büyüme planıyla ilerlerse bu konu daha da acil hale gelecek. IRH’nin FT’ye gönderdiği bir şirket profilinde “Endonezya, Angola, Kenya, Tanzanya, Şili [ve] Peru’da” operasyonlar kurmak istediği belirtiliyor.

IRH, Zambiya’da Mopani madeninin yanı sıra Çinli JCHX Mining’in sahibi olduğu Lubambe bakır madeninin hisseleri için de teklif vermeyi planladığını açıkladı.

IRH’nin stratejisini bilen kaynaklara göre IRH, hükümetin Eylül ayında Hindistan’ın Vedanta’sına geri verdiği Konkola Bakır Madenleri’ndeki çoğunluk hissesini almayı planlıyor. Vedanta çoğunluk sahibi olarak kalmak istediğini ancak yüzde 20 hisseyi satmaya da açık olacağını söyledi. Zambiya hükümeti de KCM’ye üçüncü bir yatırımcıya açık olduğunu söyledi.

Zambiyalı yetkililer, IRH’nin Mopani’yi yeniden canlandırmak için IHC’nin şirketler ağından teknik uzmanlık alabileceğine inanıyor. Ancak yerel bir maden yöneticisi, bir projenin başarısı için çok önemli olan halka iyi ilişkiler kurma konusuna “çok fazla odaklanıldığını görmediklerini” söylüyor. Örneğin Sibanye, endişelerini dinlemek için yerel halka danışıyordu. Yönetici, “Sanırım bu onları yakalayacak” diye ekliyor.

Halkın IRH ile ilgili çekincelerinin altında, şirkete kimlerin yer aldığı, kayıtları ve iş bağlantıları konusunda şeffaf olmaması yatıyor.

Mopani anlaşması tamamlandığında şirket, icra kurulu başkanının BAE’de bir altın rafinerisi olan Auric Hub’ı da işleten Ali Alrashdi olduğunu açıkladı. Konuya aşina olan kişilere göre, IRH’nin çeşitli paydaşlar için yüzü olan Sibtein Alibhai, küresel strateji başkanı. Alibhai daha önce kurumsal kayıtlara ve BM’ye göre, Auric’e Kongo Demokratik Cumhuriyeti’nden altın sevkıyatı sağlayan Abu Dabi merkezli bir altın tüccarı olan Primera Group’un başkanıydı.

Geçen yıl, Primera’ya Kongo Demokratik Cumhuriyeti hükümeti tarafından “zanaatkar” yani elle kazılan tüm altın tedarikleri için 25 yıllık bir tekel verildi. Hükümetin, illegal madencilik gelirlerinin çatışmayı finanse etmesini ve komşu Ruanda’ya girmesini engelleyeceğini söylediği anlaşma uyarınca diğer ihracatçılar yüzde 6 vergi öderken Primera yalnızca yüzde 0,25 vergi ödüyor.

Bu alışılmadık düzenleme tartışmalara yol açtı. Bir BM uzman grubu “Primera’nın yükümlülüklerindeki eksiklikleri” tespit etti, “fiili tekeline” yönelik eleştirileri not etti ve kaçakçılığın devam ettiğini söyledi. Primera Group yorum talebine yanıt vermedi.

IRH’nin 2022 yılında kurulmadan önceki adının “Auric Hub Holdings” olması dikkat çekiciydi. Web sitesinde Demokratik Kongo Cumhuriyeti de dâhil 7 Afrika ülkesinde faaliyet gösterdiği ya da faaliyet göstermeyi planladığı belirtilen IRH, Primera Group’u ya da bünyesindeki diğer şirketleri bünyesine katıp katmadığı konusunda yorum yapmayı reddetti. Bunun yerine IRH yaptığı açıklamada “sürdürülebilir madenciliğin ekonomik büyümeyi destekleyebileceğine, toplumlarda anlamlı bir etki yaratabileceğine ve BAE’yi kaynak yönetiminde küresel lider olarak konumlandırabileceğine” inandığını söyledi.

Zambiya ve diğer kaynak zengini ülkeler için Körfez yatırımının başarılı olup olmayacağı sadece teknik uzmanlık, toplumsal fayda ve daha geniş altyapı yatırımlarının sağlanıp sağlanamayacağına bağlı olmayacak. Bu aynı zamanda Orta Doğu’nun kendi ekonomik ve stratejik hedeflerine ulaşıp ulaşamayacağına da bağlı olacak.

Körfez’in madenciliğe katılımının kapsamı konusundaki en büyük sorulardan biri devlet kurumlarının ne kadar hızlı hareket edebileceği. Büyük siyasi anlaşmalar ve bölgesel rekabet faaliyetleri hızlandıracak, ancak danışmanlar Körfez ülkelerinin – özellikle de Suudi Arabistan’ın – strateji, kontrolün kimde olduğu ve hangi varlıkların satın alınacağı konusunda bürokratik çekişmeler nedeniyle zor durumda olduğunu söylüyor.

Mopani’yi satan Zambiya kuruluşu ZCCM-IH’nin başkanı Kakenenwa Muyangwa, “Uzun vadede sorun, bu yatırımlardan yeterli endüstrilere sahip olup olmayacakları ya da sanayileşme ve kendi ekonomilerini çeşitlendirme isteklerini desteklemeyen başka bir yatırım haline gelip gelmeyeceği” diyor.

“Bir trend var; sanki bir gelgit gibi” diye uyarıyor: “Fakat trendler gelir ve gider.”

Dünya Basını

Pekin ve Brüksel, küresel enerji geçişinin kurallarını baştan yazıyor

Yayınlanma

Project Syndicate için bir makale kaleme alan Emmanuel Guerin, Avrupa Birliği ve Çin’in küresel enerji geçişinde egemenlik kurmak amacıyla birbirlerinin geleneksel güç alanlarına yöneldiğini belirtti. Emmanuel Guerin, Çin’in küresel standartları belirlemeye odaklanırken Avrupa’nın sanayi tabanını yeniden inşa etmeye çalıştığını vurguladı.

Project Syndicate platformunda Emmanuel Guerin imzasıyla yayımlanan “Pekin Modeli Brüksel Etkisiyle Buluşuyor” başlıklı makalede, küresel enerji geçişinde güç dengelerinin yeniden şekillendiği kaydedildi.

Sciences Po bünyesindeki Paris İklim Okulu Dekan Yardımcısı ve Avrupa İklim Vakfı Üst Yöneticisi Özel Danışmanı olan Emmanuel Guerin, yazısında Avrupa ve Çin’in uzun yıllar boyunca birbirine rakip kalkınma ve enerji dönüşümü modellerini temsil ettiğini aktardı.

Guerin, Avrupa’nın öncelikle pazarlara, ortak kurallara ve çok taraflı kurumlara bağlı kaldığını, Çin’in ise sanayi politikasına, altyapı yatırımlarına ve üretime ağırlık verdiğini belirtti. Makalede, “Avrupa sıklıkla küresel ölçekte referans noktası haline gelen düzenlemeler üretti (‘Brüksel Etkisi’). Çin ise fabrikalar üretti” ifadelerine yer verildi.

Ancak makaleye göre bu ayrım günümüzde ortadan kalkıyor. Avrupa sanayi tabanını hızla yeniden inşa etmeye çalışırken Çin, uluslararası standartları ve yönetişim çerçevelerini etkilemeye daha fazla odaklanıyor. Guerin, Avrupalı karar vericiler Pekin’in sanayi stratejisini incelerken, Çinli liderlerin de Avrupa’nın uzun süre önce öğrendiği bir gerçeği fark ettiklerini kaydetti: “Kalıcı güç sadece teknolojileri üretmekten değil, aynı zamanda onları yöneten kuralları yazmaktan gelir.”

Guerin, bu eğilimlerin jeoekonomik gücün yapısındaki bir değişimi yansıttığını savundu. Makalede belirleyici sorunun artık kaynakları kimin kontrol ettiği, ürünleri kimin ürettiği veya her teknolojide kimin liderlik ettiği olmadığı ifade edildi. Asıl sorunun, bir sonraki enerji ve teknoloji dönüşümünün gerçekleşeceği değer zincirlerini kimin yönettiği olduğu vurgulandı.

Avrupa’nın temiz enerji teknolojilerindeki Çin imalat hakimiyeti ve derinleşen bağımlılıkları karşısında sanayi politikasını yeniden keşfettiğini aktaran Guerin; Sanayi Hızlandırıcı Yasası, Kritik Hammaddeler Yasası ve ilgili tedbirlerin, sanayi kapasitesi olmadan ortaya konan iklim hedefinin dayanıklılık değil, bağımlılık yarattığı bilincinden doğduğunu yazdı.

Çin’in ise güneş panelleri, bataryalar, elektrikli araçlar ve elektrik şebekeleri için dünyanın en büyük ekosistemini kurduktan sonra yalnızca sanayi liderliğinin yeterli olmadığı sonucuna vardığı kaydedildi. Çin’in Küresel Enerji Şebekeleri Geliştirme ve İşbirliği Örgütü üzerinden fotovoltaik, hidrojen, enerji depolama, yüksek voltajlı iletim, akıllı şebeke ve karbon muhasebesi alanlarında standartlar belirlemek üzere teknik komiteleri topladığı aktarıldı.

Guerin, bu adımları değerlendirirken makalesinde şu ifadelere yer verdi: “Bunlar mühendislik çalışmalarına benzeyebilir ancak bundan çok daha fazlasıdır. Bunlar, Çin’in temiz enerji ekonomisinin işletim sistemine sahip olma çabasını temsil ediyor. Endüstri standartlarını belirleyen ülke, bir teknolojiyi düzenlemekten fazlasını yapar. Kendisini yatırımları yönlendirebilecek, neyin neyle uyumlu çalışabileceğine karar verebilecek ve herkesin üzerine inşa etmek zorunda olduğu mimariyi sabitleyecek bir konuma getirir.”

“Sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye ve ucuz enerji gerektirir”

Makalede, Avrupa liderlerinin üretim kapasitesi olmadan koyulan kuralların stratejik özerklik sağlamadığını öğrendiği, Çin’in ise standartlar olmadan çalışan fabrikaların uluslararası etkiyi sınırlandırdığını gördüğü ifade edildi. Her iki tarafın da diğerinin onlarca yıldır mükemmelleştirdiği stratejik avantajların peşinden koştuğu vurgulandı.

Buna karşın bu yakınlaşmanın simetri anlamına gelmediğini belirten Guerin, iki tarafın da kendi geleneksel güç alanlarının ötesine uzanırken yeni ve yabancı zorluklarla karşılaştığını dile getirdi. Guerin makalesinde, “Bir sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye, ucuz enerji, yoğun tedarikçi ağları ve örtük bilgi gerektirir; bunların hiçbiri yalnızca düzenlemeler yoluyla ortaya çıkarılamaz” değerlendirmesinde bulundu.

Küresel standartları belirlemenin de kolay olmadığını ekleyen yazar, bir devletin her teknik komiteye personel atasa bile ürettiği standartları dünyanın geri kalanına kabul ettirmekte başarısız olabileceğini kaydetti.

“ABD sahayı Avrupa ve Çin’e bırakıyor”

Sürecin sonucunun üçüncü büyük bir faktörden etkileneceğini belirten Guerin, Hindistan, Endonezya, Brezilya ve çeşitli Körfez ülkeleri gibi hırslı devletlerin kendi sanayi kapasitelerini inşa ettiklerini aktardı. Ancak çoğu ülkenin bu tür stratejileri izleyemeyeceğini, standartları yazamayacakları ve fabrikaları kuramayacakları için Brüksel veya Pekin’de tasarlanan işletim sistemlerini devralarak seçmedikleri bağımlılıkları kabul etmek zorunda kalacaklarını vurguladı.

Makalede Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) konumuna ilişkin olarak ise şu ifadelere yer verildi: “Bir de enerji dönüşümünü tamamen terk ederek bu yarışın dışında kalmayı seçen Birleşik Devletler var. Fabrikalar kurmak veya elektrikleşmenin kurallarını yazmak yerine gümrük duvarları örüyor ve sahayı Avrupa ile Çin’e bırakıyor.”

“Üçüncü aşama zincirleri yönetmekle ilgili olacak”

Değer zincirlerinin yönetişiminin teknik olduğu kadar siyasi bir mesele de olduğunu vurgulayan Guerin, geleneksel sanayi politikası yaklaşımının değişmesi gerektiğini savundu. Temiz enerji yarışının ilk aşamasının teknolojileri icat etmek, ikinci aşamasının bunları ölçekli bir şekilde üretmek olduğunu belirten Guerin, makalesinde “Üçüncü aşama ise bunların dolaştığı, bağlandığı ve değer yarattığı zincirleri yönetmekle ilgili olacak” ifadelerini kullandı.

Guerin, Avrupa için çıkarılacak dersin sadece daha fazla fabrika kurmak olmadığını, Avrupa’nın gerçek stratejik avantajının kendi kurallarını herkesin kuralına dönüştürme konusunda kanıtlanmış yeteneği olduğunu kaydetti. Makale, “Enerji dönüşümü aynı nadir kombinasyonu ödüllendirir: Üretim kapasitesi, kural koyma yetkisi ve karmaşık sistemleri bir arada tutacak kurumlar. Hiçbir taraf sadece geleneksel güçlerine dayanarak kazanamaz” değerlendirmesiyle son buldu.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan

Yayınlanma

ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek; ortak planlama, ortak üretim ve ortak caydırıcılık gerektiriyor.

David Santoro, Nikkei Asia

David Santoro, merkezi Hawaii’de bulunan Pacific Forum’un başkanı ve CEO’sudur. Kuruluş, Hint-Pasifik bölgesinde ABD ile müttefiklerinin caydırıcılığını güçlendirmek amacıyla kamu ve özel sektör temsilcileri arasında diyaloğu kolaylaştıran yıllık Honolulu Defense Forum’u düzenlemektedir.

***

ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan

Guam açıklarında kısa süre önce gerçekleştirilen Valiant Shield tatbikatları sırasında hedef alınan bir gemi Filipin Denizi’nin sularına gömülürken Pasifik genelinde sessiz bir zaferin yankısı duyuldu. ABD kuvvetleri ile bir Japon denizaltısı arasındaki kusursuz ve gerçek zamanlı hedef takibi sayesinde gerçekleştirilen saldırı, yalnızca bir ateş gücü gösterisi değildi. Aynı zamanda, dünyanın en vazgeçilmez ittifaklarından biri hâline gelen savunma ortaklığının ulaştığı düzeyi ortaya koyuyordu.

ABD-Japonya ittifakı onlarca yıl boyunca “kalkan ve mızrak” şeklindeki bir iş bölümüne dayanıyordu. Japonya Öz Savunma Kuvvetleri ana adaların savunma kalkanı görevini üstlenirken, ABD kuvvetleri taarruz mızrağını kullanıyordu. Ancak çok sayıda kriz noktasının aynı anda ortaya çıkmasıyla bu çerçeve değişmeye başladı. Özellikle Başbakan Sanae Takaichi döneminde Tokyo tarihî bir yön değişikliğine giderek savunma bütçesini gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 2’sine doğru hızla artırdı, savunma ihracatına ilişkin düzenlemeleri gevşetti ve uzun menzilli karşı saldırı kabiliyetleri edinmeye başladı.

Bu değişim temel bir gerçeği ortaya koyuyor: ABD ile Japonya’nın güvenliği artık birbirine sıkı biçimde bağlı. Japonya, giderek daha düşmanca hâle gelen bir bölgede ayakta kalabilmek için ABD’nin savunma şemsiyesine güveniyor. ABD ise Tokyo’daki dayanak noktası olmadan güç yansıtamaz, müttefiklerini savunamaz ve özgür ve açık bir Hint-Pasifik düzenini sürdüremez.

İki ülkenin tam anlamıyla sağlam bir caydırıcılık oluşturabilmesi için artık altı adım atması gerekiyor.

İlk olarak, Japonya’da konuşlandırılacak kalıcı ve birleşik bir müşterek görev kuvveti kurulmalıdır. Modern çatışmalar bunu zorunlu kılıyor. Hipersonik silahlar, siber savaş veya elektronik karıştırmadan kaynaklanan tehditler, perde arkasında yürütülecek koordinasyona zaman bırakmıyor. Bu nedenle ittifak, Japonya’nın yeni Müşterek Harekât Komutanlığı ile ABD’nin Japonya’daki Kuvvetlerini birleştirerek müşterek kuvvet harekât karargâhına dönüştürmelidir. Bu komutanlık ayrıca pasif savunmadan taarruzi bir duruşa geçmeli; ABD Siber Komutanlığı’nın “ileri savunma” operasyonlarını, Japonya’nın gelişmekte olan Aktif Siber Savunma yetkisiyle uyumlu hâle getirerek bir çatışma başlamadan önce yabancı ağlar içindeki düşman yazılımlarını etkisizleştirmelidir.

İkinci olarak ittifak, Japonya’nın yerli savunma sanayisinin kapasitesi ve dayanıklılığı üzerine inşa edilmelidir. ABD’nin sanayi altyapısı tedarik kısıtlarıyla karşı karşıyayken ittifak, Japonya topraklarında ortak üretimi artırmak için Savunma Sanayii İşbirliği, Tedarik ve İdame Forumu’ndan yararlanmalıdır. İlk aşamada üretim, Patriot ve SM-3 füzelerinin ötesine taşınarak taarruz amaçlı Gelişmiş Orta Menzilli Havadan Havaya Füzeleri ve “işbirlikçi muharip hava araçları” olarak adlandırılan insansız hava araçlarını da kapsamalıdır. İttifak ayrıca ABD’nin hedefleme kapasitesini Japonya’nın karşı saldırı yetenekleriyle birleştiren ve fırlatma platformlarını ateş açmadan önce vurmayı amaçlayan “okçuyu vur” stratejileri aracılığıyla entegre bir hava ve füze savunma sistemine yönelmelidir. Dahası, ilk saldırıdan sağ çıkabilmek için eski üsler güçlendirilmeli ve güneybatıdaki Ryukyu Adaları boyunca dağınık, çift kullanımlı limanlara ortak yakıt ve mühimmat önceden konuşlandırılmalıdır.

Üçüncü olarak Pentagon, Japonya’nın dünya standartlarındaki tersanelerini ABD Donanması’nın lojistik sistemine entegre etmelidir. Yıpranmış veya savaşta hasar görmüş ABD savaş gemilerinin bakım için binlerce kilometre uzaktaki ABD ana karasına geri gönderilmesi ciddi bir zafiyet yaratıyor. Japonya’daki özel tersanelerin ABD savaş gemilerinin bölgede bakım ve onarımını yapmasına izin verilmesi, müttefik kuvvetleri harekâta hazır tutacak ve ön cephedeki varlıklarını artıracaktır. Bu adım aynı zamanda kapasitesini aşmış ve iş yükü birikmiş ABD tersaneleri üzerindeki baskıyı da azaltacaktır. Bunun işleyebilmesi için Washington, ABD’de ana limana bağlı gemilerin yurt dışında onarılmasını sınırlayan eski yasal kısıtlamaları kalıcı olarak ortadan kaldırmalıdır.

Dördüncü olarak, rakipler nükleer cephaneliklerini genişletirken ABD’nin güvenlik garantisi yeniden sağlam bir zemine oturtulmalıdır. Genişletilmiş Caydırıcılık Diyaloğu kapsamında, hızlı gelişen ve çok alanlı tırmanma senaryolarını canlandıran giderek daha karmaşık masa başı tatbikatları yapılmalı; böylece Washington ve Tokyo’daki karar alıcıların tam bir uyum içinde hareket etmesi sağlanmalıdır. Bu ikili çekirdek daha geniş bir ağa da bağlanmalı; Güney Kore ile ortak bir cephenin temelini oluşturmalı, Japonya’nın AUKUS’un ikinci ayağındaki teknoloji paylaşımına katılımını genişletmeli ve ABD-Japonya-Filipinler deniz cephesini sağlamlaştırmalıdır.

Beşinci olarak askerî hazırlık, güçlü bir ekonomik güvenlik çerçevesiyle desteklenmelidir. İttifak, kritik mineraller, yarı iletkenler ve yapay zekâ ile kuantum bilişim gibi ileri düzey çift kullanımlı teknolojiler için güvenli ve entegre tedarik zincirlerini birlikte geliştirmelidir. Bu sektörlerde risklerin azaltılması, ortakları yıkıcı ticaret uygulamalarından ve uzun süreli bir savunma sürecinde kararlılığı aşındırmayı amaçlayan silahlaştırılmış karşılıklı bağımlılıktan koruyacaktır.

Son olarak ittifak, uzun vadeli düşünme kültürünü kurumsallaştırmalıdır. Washington ile Tokyo arasındaki bugünkü uyum, yeni ve öngörülemeyen sınamalar ortaya çıktığında iki başkentin aynı çizgide kalacağının garantisi değildir. Caydırıcılık birden fazla kuşağı kapsayan bir proje olduğundan ittifak, yeni nesil stratejistleri ve saha uygulayıcılarını yetiştirmelidir. Bugünden stratejik diyalog mekanizmalarının kurulması, ikili burs programlarının ve ortak simülasyon merkezlerinin genişletilmesi, geleceğin insan kaynağının yarının askerî donanım kapasitesine denk olmasını sağlayacaktır.

ABD-Japonya ittifakı, eşitler arasında daha dengeli bir ortaklığa dönüşüyor. Tokyo artık küçük ortak değil, bölgesel güvenliğin mimarlarından biridir. Washington ve Tokyo bu ilave adımları kalıcı hâle getirerek Hint-Pasifik’te saldırganlığın maliyetini göze alınamayacak kadar yükseltecektir.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Glazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 2

Avatar photo

Yayınlanma

Putin’in eski ekonomi danışmanı, meşhur Rus iktisatçı Sergey Glazyev’in Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenlerini ele aldığı yazı dizini Hazal Yalın iki bölüm halinde çevirdi. İkinci bölüm:

Glazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 1

Şunu da belirtmek gerek: dost-olmayan ülkelerdeki toplum bilincinde, Dostoyevski’den Danilevski’ye ve Prohanov’a ve Naroçnitskaya’ya[1] kadar, insan ruhunu ve Rusya ile Avrupa arasındaki karşılıklı ilişkilerin tarihini en iyi bilenlerimizin teşhis koymaya çalıştığı tuhaf bir patolojiyle de karşılaşıyoruz. Belki de, açıklaması ancak Bilimler Akademisi’nden Fomenko’nun tarihi rekonstrüksiyonlarında veya Klyosov’un[2] DNA-soykütüğünde bulunabilecek türden, batı Avrupa’nın son derece derin arketipleriyle karşı karşıyayızdır. Ancak, nedenlerin açıklanmasından bağımsız olarak, Anglosaksonların ve Katoliklerin örtük rusofobisi, Rusya’yı ezme fırsatı gördükleri her defasında kendisini ortaya koyar. Bu nedenle, siyasi ilişkilerin en yüksek seviyesinde bizi aldatmaya çalışmalarına şaşırmamak gerekir. Bu makale dizisinin daha önceki bölümlerinde gösterilmiş olduğu gibi, yalan, Anglosaksonların en sevgili silahıdır ve onun yardımıyla düşmanlarının davranışlarını, hatta reflekslerini yönlendirecek derecede manipüle ederler. Ayrıca bizi bile isteyen yanılgıya sevk ettiklerini de kabul etmek gerekir; çünkü bize baktıklarında bilinçaltında, yok etmeyi arzuladıkları bir tehdit görürler. Batı ülkelerinde toplum bilincinin bu hususiyeti ve iktidardaki elitin niyetlerini dikkate almak gerekir; bu elitin her temsilcisi koynunda hep bir taş saklar ve cezasız kalacağını hissettiği anda bu taşı indirmeye hazırdır. Dört yıldır kendi menfaatleri ve zevkleri için bunu yapıyorlar, Ukrayna’da kendi yetiştirdikleri Rus-düşmanı nazi rejimine para yağdırıyor, silahlandırıyor, navigasyon sağlıyor, Rus nüfusuna karşı soykırım için teşvik ediyorlar.

Ne yazık ki bu analizden çıkan sonuçlar iç açıcı değildir. Hibrit dünya savaşı, objektif nedenlerinin aşınmasına rağmen, esas itibariyle, dost-olmayan ülkelerin iktidardaki elitlerinin zayıflık olarak algıladığı bizim itidalimiz yüzünden devam ediyor. Kendi halklarının objektif menfaatlerine aykırı olarak Ukrayna çatışmasına yaptıkları harcamaları artırıyorlar ve militarizasyon siyaseti yoluna da girmiş bulunuyorlar. Bunlarla aklıselimle ve uluslararası hukuka dayanarak anlaşmaya çalışma girişimleri yararsız olmakla kalmıyor, bunlara bizi manipüle etme ve bir sonraki darbeyi indirmek için durumumuzu zayıflatmak amacıyla yanılgıya sürükleme fırsatı da veriyor. Demek ki savaşın devam etmesinin temel nedeni, bizim barışı ve uluslararası hukukun yeniden tesisini hedeflememiz, düşman tarafından bizi aldatma ve kapitülasyona zorlama fırsatı olarak algılanan uzlaşma arayışlarına hazır oluşumuzdur. NATO stratejistleri ve onların Ukraynalı kuklaları ceza görmeyeceklerinden eminler ve artık kırmızı çizgileri aşmaktan korkmuyorlar. Bunları, Rusya halkına karşı işlenen suçlara hak ettikleri cevabı vermeden durdurmak mümkün değil. Bizim yumuşaklığımız ve anlaşma çabalarına hazır oluşumuz, batı ülkelerinin liderlerini, bize karşı son Ukraynalıya varıncaya kadar, ölenlerin yerini de dünyanın dört bir yanından toplanan paralı askerlerle doldurarak savaşmak için kışkırtıyor. Bu savaşın mantığı giderek daha sert bir hale geliyor: ya onlar Rusya’yı yok edecekler, ya da biz onları ezeceğiz. Bunu ne kadar geç yaparsak kayıplarımız o kadar büyük olacak. Bu yüzden, düşman, Rusya’ya karşı işlediği her bir suç için asla geri adım atılmadan cezalandırılmalıdır.

Bu cezalar neler olabilir? Örnek olarak İran’ın Amerikan-İsrail saldırganlığına “göze göz dişe diş” prensibine göre verdiği cevap gösterilebilir. Bu seçenekte, dost-olmayan ülkelerde üretilen ve bize karşı kullanılan her dron ve füze saldırısına karşılık onların askeri ve altyapı tesisleri vurulmalıdır. Rusya’ya ait her batırılan yahut el konulan tankere karşılık da simetrik cevap verilerek AB’ye enerji kaynakları ithalatı bloke edilmelidir. Elbette, korsanlık ve terörizm bizim yolumuz değildir, bunlar bizim geleneksel değerlerimizle bağdaşmaz. Ama Anglosaksonların neandertal bilinçaltı, öyle görünüyor ki, sadece bu tür arkaik etkileşim yöntemlerinden anlıyor.

Diğer bir örneği de İsrail ve ABD gösteriyorlar: karar alma merkezlerinin ve düşman elebaşılarının yok edilmesi. Bu seçenekte, Rusya’ya düşman bütün güçlerin liderleri, uyruklarına bakılmaksızın, vurma menzilimize girer girmez hedef alınmalıdır. Bu meyanda kendimizi aldatmamalıyız; esas karar alma merkezleri Ukrayna sınırlarının dışındadır. Almanya’daki meşum Amerikan askeri varlığı, esas olarak, Ukrayna silahlı kuvvetlerinin hedeflerini tayin eden ve operasyonel eylemlerini yöneten bilişimcilerden oluşmaktadır. Batıda eğitilmiş Ukraynalı gazeteciler, yabancı küratörlerin rehberliği altında, Ukrayna’nın toplumsal bilincinde Ruslara karşı nefreti körüklüyorlar; terörize edilmiş öğretmenler ise NATO ülkelerinde yazılmış ders kitapları ve müfredat kılavuzları doğrultusunda Rus düşmanlığını büyütüyorlar. Bize karşı savaşı planlayan ve yönlendiren inanmış rusofoblar ile zorla seferber edilmiş, ahmaklaştırılmış, korkutulmuş ve boğazlanmaya gönderilmiş Rus insanlarının oluşturduğu dağınık sürüye karşı farklı tutumlar takınmak gerek. İnsan kendisine vuran değneği değil onu idare eden kafayı ısırmalı.

Üçüncü seçenek, düşmanın enformasyon teknolojileri ve iletişim sistemlerindeki üstünlüğünü nötralize etmek için elimizdeki etkili silahların kullanılmasıdır. Bu, karadaki ve deniz dibindeki iletişim hatlarının kesilmesini, veri merkezlerinin çalışmasının tahrip edilmesini, düşmanın uçan istihbarat ve keşif cihazlarının ülke menşeine bakılmaksızın vurma menzilimizde imha edilmesini, düşmanın telekomünikasyonunun temelini teşkil eden meşum Starlink grubu da dahil olmak üzere uydu bağlantılarının devre dışı bırakılmasını içerebilir. Amerikalı ve Britanyalı hedef belirleyicilerden, planlamacılardan ve analistlerden yoksun kalacak Ukrayna silahlı kuvvetleri kör olacak ve sistematik muharebe harekatı düzenleme kabiliyetini kaybedecektir. Bunun için gerekli silahlar tam olarak konvansiyonel olmayabilir. Ama ABD, füzeleri ve dronları Rusya’yı vurmak için yönlendirmek üzere kendi kozmik sistemlerini zaten sunuyor ve böylelikle, uluslararası yükümlülüklerini ihlal ederek, bize karşı askeri eylemler için uzayı da fiilen kullanıyor.

Burada, kimi pervasız kafaların ve keza uzmanlarımız ve medya grupları arasındaki herkes tarafından bilinen batı nüfuzu ajanlarının boyuna çağrısını yapıp durdukları, Ukrayna topraklarındaki hedeflerin vurulması için nükleer silahların kullanılması seçeneğini mülahaza ediyor değiliz. Belki de bu provokasyonlar, düşmanın Ukrayna’ya benzer imha vasıtaları yahut bunların üretilmesi için teknolojiler sağlamasını haklı çıkarmak için yapılıyordur. Ukrayna topraklarında nükleer enerji tesisleri bulunduğunu ve bunun için de yeterince kalifiye mühendisler ve bilim insanlarının çalışmakta olduğunu unutmayalım. Belli ki Rus Dünyasının düşmanları, bu dünyanın nükleer bir iç savaşta yok olması için can atıyorlar.

NATO’nun içeriden çökertilmesi ve AB ülkelerinde aklıselim sahibi, sorumlu ve kendi devletlerinin milli menfaatlerini savunan insanların iktidara getirilmesi seçeneğini mülahaza ediyor da değiliz. Başka ülkelerin iç işlerine müdahale, uluslararası hukuk tarafından engellenir. Ancak müdahalesizlik de, birçok sosyalizm-sonrası ülkede ve bir dizi post-Sovyet cumhuriyetinde yeterince açıklıkla görüldüğü gibi, taraftarlarımıza karşı baskı ve Rus nüfununa karşı soykırıma yol açıyor. Bu yolu seçerken, AB ve NATO’da milli egemenliğe sahip hiçbir devlet olmadığını akılda tutmak gerekir. Bunların Avrupalı üyelerini, Amerikan istihbaratının ve ABD’den kontrol edilen medyanın manipüle ettiği sorumsuz bir Avrupa bürokrasisi yönetiyor. “Derin devletin” iktidar organlarını ezme stratejisine devam ettiği ABD dahil batı ülkelerinin iktidardaki elitlerinin çekirdeğini teşkil eden büyük sermaye ve mali oligarşiden ise bahsetmeye bile gerek yok.

Bu makalenin başına dönersek, küresel ekonomik ve teknolojik yapıların barışçıl yer değiştirmesi umutlarının gerçekleşmediğini kabul etmeliyiz. Bugün artık son bulmakta olan yüzyıllık sistemik sermaye birikim döngüsü boyunca dominant olmuş bir ülkenin iktidardaki eliti, tıpkı daha önce olduğu gibi, bir dünya savaşı başlattı. Bu savaş, tıpkı geçtiğimiz yüzyıl 1930’lardaki büyük depresyon veya 1970 ve 1980’lerdeki resesyon dönemlerinde olduğu gibi, yeni teknolojik yapının üretiminin ve bu temelde ekonominin modernizasyonunun hızlandırılmış gelişmesi karşısında ekonomik aktivitedeki düşüşün üstesinden gelinmesinin vasıtası olarak hizmet ediyor.

Öyle görünüyor ki batı ülkelerindeki liberal-demokratik yönetim modeli, yeni bir uzun ekonomik dalgaya binmek üzere yeni bir teknolojik yapıya geçiş için kaynakların mobilizasyonunu savaş-dışı yollarla sağlamayı başaramıyor. Bizse her halükarda bu noktadan yola çıkmalıyız ve bir yanda dünya ekonomisindeki yapısal değişikliklerin objektif yasalarının, diğer yanda ise bize karşı NATO’da birleşmiş olan batı ülkelerinin yeni bir savaşına yol açmış bulunan sübjektif sosyal ve psikoloji faktörlerin karşılıklı çatışan etkileşimini tespit etmeliyiz.

Yürütülen para-kredi siyasetinin neden olduğu teknolojik geri kalmışlığımızı da hesaba katarsak, bu savaşta zamanın bizden yana olduğunu düşünmek saflık olur. Yeni teknolojik yapıya geçmek için en uygun dönemi kaçırmış bulunuyoruz; enerji kaynakları ve diğer hammadde emtiasından elde edilen ve bir trilyon doların üzerindeki kısmı dost-olmayan ülkelerde kalan süper kârı da bunun için kullanamadık. Onlar şimdiden bu yapının yükseliş fazına girdiler ve bize karşı savaşı da yeni teknolojileri geliştirmek, bunlara olan talebi teşvik etmek için kullanıyorlar. Bize karşı savaşın her bir günü, bu savaşın başlıca kundaklayıcılarının (ABD ve NATO yönetimin gerçek siyasetini yönlendiren bilişimci teknokratlar) kudretini artırıyor. Batı ülkelerinin gücünün bize karşı savaşta tükeneceğini sanmak yanlıştır. AB’de geleneksel sektörlerin ve eski üretimlerin durumu kötüleşiyor, ancak Amerikan bilişim devleri bu savaştan kazanç sağlıyor.

Yürütülmekte olan para-kredi siyaseti çerçevesinde ülkede bulunan kaynakların zafere erişmek için seferber edilmesi mümkün değildir; bunun sonucu, dış ticari ilişkilerimizde eşitsizlik de büyüyor. Parça ve teçhizat ithalatı için gitgide daha çok ödeme yapmak gerekiyor. Reel sektörden mali sektöre sermaye çıkışı artıyor, yurtdışına sermaye ihracı da devam ediyor. Bunun sonucu olarak yatırım aktivitesi düşüyor ve teknolojik geri kalmışlık büyüyor, bilimsel-teknik potansiyelimiz değersizleşiyor. Hiçbir şekilde mazur görülemeyecek sert ve ilkel para-kredi siyaseti yüzünden iş faaliyetlerinin bloke edilmesi, savunma kabiliyetimizi de olumsuz etkiliyor.

Dost olmayan ülkelerin iktidardaki elitinde, Ukrayna’da yürütülen savaşın onları güçlendirdiği bizi ise yıprattığı görüşü hasıl oluyor. Bu da onların saldırganlığını körüklüyor. Bu saldırganlığı söndürmek için, öncelikle, yukarıda söylendiği gibi, Rusya’ya karşı savaş suçlarında ve Ukrayna’daki Rus nüfusunun soykırımında suçluları cezalandırmak şarttır. Ve ikincisi, yeni küresel ekonomik düzen kurumlarını esas alarak çağdaş bir yönetim sistemini kurmak yoluyla yeni teknolojik yapı temelinde ileri bir ekonomik kalkınma siyasetine geçmek gereklidir. Bu konuda, serinin diğer makalelerinde birçok şey söylenmişti.

Ama diğer taraftan, İran körfezindeki savaşın yol açtığı enerji krizinin halihazırdaki devasa türev balonunu ve dolara dayalı mali sistemin çöküşünü tetikleyeceği umuduyla hiçbir şeyi değiştirmeyebiliriz de. Bunun nasıl olacağını dizinin diğer bölümlerinde ele alacağız. Ama bu “devekuşu pozisyonu”, Rus Dünyasını kurtarmak için zaruri olan ve önerdiğimiz ileri ekonomik kalkınma stratejisine geçmeden mümkün olamayacak zaferi kazanmamıza izin vermeyecek.

[1] Dostoyevski, malum. İgor Danilevski, tarihçi (1953 doğumlu); Aleksandr Prohanov tarihçi ve yazar (1938 doğumlu); Nataliya Naroçnitskaya tarihçi (1948 doğumlu).

[2] Anatoliy Fomenko, 1945 doğumlu; Anatoliy Klyosov (1946 doğumlu).

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English