Dünya Basını
Harald Kujat: Savaş nasıl sona ererse ersin kaybeden Ukrayna halkı ve Avrupa

Editörün notu: Aşağıda çevirisini verdiğimiz metin, eski Alman Silahlı Kuvvetleri Genel Müfettişi ve eski NATO Askeri Komitesi Başkanı Harald Kujat’ın Almanya’dan yayın yapan NachDenkSeiten’e verdiği uzun mülakatın ikinci bölümü (birinci bölümü için buraya tıklayınız). Kujat, Ukrayna savaşının dünyada ve Avrupa’da yaratacağı sonuçlara ilişkin öngörülerini tekrarlarken, savaşın devam etmesi halinde daha büyük bir çatışma ihtmalinin arttığına işaret ediyor. Almanya’nın “savaş” için değil “savunma” için silahlı kuvvetlerini reforme etmesi gerektiğini düşünen Kujat, NATO-Rusya ilişkilerinin bozulmasında esas rolün tek taraflı hamleler yapan ABD’de olduğunu söylüyor. Son olarak metindeki köşeli parantezler çevirmene aittir.
Eski General Harald Kujat: “Batı’nın ciddi yanlış hesapları Avrupa için sonuçlar doğuracak”
Eva Peli
NachDenkSeiten
25 Temmuz 2024
Çev. Gülçin Akkoç
Eski Alman Silahlı Kuvvetleri Genel Müfettişi ve eski NATO Askeri Komitesi Başkanı Harald Kujat, uzun süredir Ukrayna’daki savaşın daha da tırmanmasının sonuçları konusunda uyarılarda bulunuyor. Röportajın ikinci bölümünde üçüncü bir dünya savaşı tehlikesinden, 2022 yılında İstanbul’da yapılan müzakerelerden ve çatışmanın sebeplerinden bahsediyor. Ayrıca ortaya bir bakış açısı koyuyor. Emekli generalle röportajı Eva Peli yaptı.
NachDenkSeiten: Batı’nın en başından beri tırmanmayla ilgili bir planı, buna yönelik bir stratejisi var mı? Yoksa tarihçi Christopher Clark’ın Birinci Dünya Savaşı’ndan önceki dönemi tanımlarken söylediği gibi ‘uyurgezerler’ iş başında mi?
Harald Kujat: Her strateji tırmanma unsurları içerir, çünkü düşmanın eylemleri ve tepkileri önceden düşünülmelidir. Ukrayna savaşının seyri ABD’nin, Rus Silahlı kuvvetlerinin gücünü ve kendilerini yeniden yapılandırma kabiliyetini hafife aldığını gösteriyor. Bu yüzden de jeostratejik hedeflerini sürdürülebilmek için, kendini yeniden yapılandıran duruma karşı sürekli olarak destekleyici tedbirlerini artırmaları gerekiyor. Ukrayna’daki kritik durum yüzünden Batı, sürekli daha güçlü silah sistemleriyle tırmanışı artırmak zorunda kalıyor. Bundan dolayı da savaşa dolaylı ve doğrudan katılım arasındaki gri alanda hareket ediyorlar. Örnek vermek gerekirse, bu duruma Başkan Biden’ın kendisinin ifadesiyle ‘’üçüncü dünya savaşından kaçınmak’’ için iki yıldan fazla bir süredir ABD silah sistemlerinin Rus topraklarındaki hedeflere karşı kullanılmasını reddetmesi de dahildir.
Şu anda fikrini değiştirdiğine göre, artık üçüncü bir dünya savaşını tetiklemekten endişe edip etmediği ya da Ukrayna’daki kritik durum karşısında bu riski almaya hazır olup olmadığı sorulmalıdır. Ukrayna hava sahasında bulunan Rus füzelerine, komşu NATO ülkelerinin hava sahalarından kalkan savaş uçaklarıyla müdahale etmek de kayda değer bir tırmanmadır. F-16 savaş uçakları yakında uzun menzilli havadan havaya füzeleriyle Rus uçaklarına Ukrayna sınırından 70 kilometreden fazla bir mesafeden süzülme bombalarını [glide bomb] bırakmadan önce müdahale edebilecekler. Bu aynı zamanda Ukraynalı askerlerin cephe hattının hemen yakınında, Rus silahlarının menzil alanı içinde eğitilmesini de içeriyor.
Bu ve buna benzer önlemler bir arada düşünüldüğünde bile askeri durumu Ukrayna’nın lehine dönüştürmeye yeterli değil, ancak önlemlerin her biri Rusya ile doğrudan çatışma riski taşıyor. Ukrayna savaşı giderek doruk noktasına yaklaşırken Zelenski’nin Rusya ve NATO arasında savaşı tırmandırmak istediğine dair verdiği izlenim güçleniyor, çünkü feci bir askeri yenilgiyi önlemenin ve Ukrayna Devlet Başkanı olarak hayatta kalmasının tek yolu bu.
Sadece Alman Şansölyesi değil, İtalya ve Macaristan Dışişleri Bakanları ve Başkan Biden da silahlı kuvvetlerinin Ukrayna’daki savaşa askeri müdahalede bulunmasını reddetti. Hatta Macaristan Başbakanı Orban şunları söylemişti: ‘’Bugün Brüksel’de ve Washington’da, belki daha çok Brüksel’de, olası doğrudan bir askeri çatışma için hazırlık havası vardır. Bunu rahatlıkla ‘Avrupa’nın savaş hazırlığı’ olarak adlandırabiliriz.’’ Ancak ittifak içinde şimdiye kadarki çatışmacı tutumu kabul etmeyen ülkelerin sayısı giderek artmaktadır. NATO Askeri Komitesi eski başkanlarından olan Çek Cumhurbaşkanı Petr Pavel de fikrini değiştirerek naiflik yerine gerçekçilik çağrısında bulundu ve müzakere edilmiş uzlaşma şeklinde bir çözüm önerdi.
Harald Kujat: Almanya ve Avrupa, Rusya ile on yıl sürecek bir çatışmayla karşı karşıya
NachDenkSeiten: Çatışmaların sona erdirilmesi için Kiev ve Moskova arasında ilk görüşmeler 2022’de yapılmıştı ve her iki taraf da şaşırtıcı şekilde uzlaşmaya istekliydi. Mart 2022’deki İstanbul müzakereleri konusunda 2023 sonbaharında siyaset bilimci Hajo Funke ile birlikte bir analiz yayınladınız. Son zamanlarda bu konuyla ilgili olarak Nisan 2022’de yapılabilecek olası bir barış anlaşmasından söz eden yeni yayınlar var. Bu barış fırsatı neden ve kim tarafından heba edildi?
Harald Kujat: Alman kamuoyu bu konuda uzun süre bilgilendirilmemişti. ABD medyası ise aksine, Eylül 2022’nin başı gibi çok erken bir tarihte konuyu Foreign Affairs dergisinde haberleştirdi: ‘’Rus ve Ukraynalı arabulucular, müzakere edilmiş bir ara çözümün ana hatları üzerinde geçici olarak anlaşmış gibi görünüyor. Rusya Donbass bölgesinin bir kısmını ve Kırım’ı kontrol ettiği 23 Şubat’taki pozisyonuna geri çekilecek ve bunun karşılığında da Ukrayna, NATO üyeliğine başvurmayacağını ve bunun yerine bir dizi ülkeden güvenlik garantisi alacağını taahhüt edecekti.’’
İstanbul müzakereleriyle ilgili ABD’de giderek daha fazla yayın çıkıyor, örneğin Foreign Affairs dergisinde 16 Nisan 2024 tarihinde müzakerelerin önemi ve savaşı sona erdirme ihtimali tartışılıyor. New York Times gazetesi, 15 Haziran 2024 tarihinde ‘’Ukraine-Russia Peace Is a Elusive as Ever. But in 2022 They Were Talking’’ [‘’Ukrayna ve Rusya arasında barış her zamanki gibi zor. Ama 2022’de konuşuyorlardı’’] başlıklı makalesinde müzakereler sırasında elde edilen belgeleri yayınlayarak müzakerelerin seyrini ortaya koymuştur. Ayrıca makaleden, bazı NATO ülkelerinin müzakerelerin seyrinden haberdar olduğu ve belgelere de sahip oldukları anlaşılmaktadır. Müzakereler Nisan ortasına kadar devam etse de Ukrainska Pravda isimli online gazetenin 5 Mayıs 2022 tarihindeki yayınına göre dönemin İngiltere Başbakanı Boris Johnson’ın 9 Nisan’da Kiev’e yaptığı ziyaret, müzakerelerin sona ermesinde kilit rol oynadı.
Almanya’da da İstanbul barış görüşmelerinin sona ermesi üzerinde Batı’nın etkisini kanıtlayan, dikkatle araştırılmış belgeseller yayınlandı. Ve savaşın erken bitme ihtimaline değinen Almanya’daki herkes de ‘’Kremlin söylemleri’’ yaymakla karalandı. Ukraynalı baş müzakereci David Arakhamia’nın açıklamaları bile dinlenmedi:
‘’Ruslar, tıpkı Finlandiya’nın da bir zamanlar yaptığı gibi bizim de tarafsızlığı kabul etmemiz ve NATO’ya katılmayacağımızı taahhüt etmemiz halinde savaşı sonlandırmaya hazırdı.’’ Ve devam ediyor: ‘’İstanbul’dan döndüğümüzde, Johnson Kiev’e gelerek hiçbir şey imzalamamız gerektiğini ve yalnızca savaşmamız gerektiğini söyledi.’’
Bu, ABD liderliğinde Batı’nın yaptığı en yanlış tespitlerden biridir ve Avrupa için ekonomik sonuçları şimdiden inanılmaz büyük boyutlara ulaşmıştır. Savaşın sona ermesinden sonra da uzun yıllar boyunca bu yükü taşımak zorunda kalacaklardır. Savaş nasıl sonuçlanırsa sonuçlansın, kaybedenler şimdiden ortadadır: Ukrayna halkı ve Avrupa.
NachDenkSeiten: Dışişleri Bakanı Annalena Baerbock gibi hükümet politikacıları sürekli olarak Rusya’nın yalnızca ‘’saldırı savaşından’’ değil, aynı zamanda Ukrayna’ya karşı yürütülen bir ‘’imha savaşından’’ bahsediyorlar. Sürekli ‘’Rusya kazanmamalıdır’’ diye açıklamalar yapıyorlar ve bu açıklamalar, ‘’savaşı Rusya’ya taşımak’’ istemelerine kadar uzanıyor. Bu durum nasıl değerlendirilmelidir?
Harald Kujat: Tekil açıklamalar üzerine konuşmak istemiyorum. Genel olarak, niteliksiz açıklamaların ana nedenlerinden birinin güvenlik politikası öngörü eksikliği ve stratejik muhakeme eksikliği olduğuna inanıyorum. Almanya’da pek çok saçma sapan şey söylenebilir ve hakim görüş çizgisinden çıkılmadığı sürece medyanın ilgisinin çekileceğinden de emin olabilirsiniz. Bu her şeyden önce Ukrayna’daki savaşla ilgili tartışmaların ağırlıklı olarak yetersizlik, vurdumduymazlık ve ideoloji ile karakterize olması nedeniyle mümkündür.
Eski NATO-Rusya Konseyi Başkanı Kujat: İsviçre tarafsızlığını dişiyle tırnağıyla korumalı
NachDenkSeiten: Alman medyasının çatışma konusundaki rolünü nasıl görüyorsunuz?
Harald Kujat: Alman medyası hiçbir çekince duymadan ve ağırlıklı olarak Rusya’nın saldırısına uğrayan Ukrayna’nın tarafını tutmuştur. Bu anlaşılabilir duygusal bir tepkidir. Rus saldırısının uluslararası hukuka aykırı olduğu ve Ukrayna’nın BM Antlaşması’nda yer alan meşru müdafaa hakkını kullandığı gerçeği tartışmaya açık değildir. Fakat BM Antlaşması, Birleşmiş Milletler’in esas amacının barışın korunup yeniden tesis edilmesi olduğunu belirtmektedir. Ne yazık ki bu husus medyada hiçbir rol oynamamaktadır.
Açık ve çoğulcu bir toplumda medya, ancak gerçeğe saygı göstererek güvenilir bir şekilde gerçekleştirilebilecek bir bilgilendirme görevine sahiptir. Alman medyasının güvenilirliği tek taraflı haberler ve fikir gazeteciliği sebebiyle büyük ölçüde kaybolmuştur. Neredeyse sadece medyada söz sahibi olan sözde uzmanların yanlış değerlendirmelerinin özellikle vahim olduğu kanıtlanmıştır. Aynı zamanda tek taraflı açıklamaların da yanlış olduğunu düşünüyorum çünkü yayınlanmış görüşlerin siyasetçiler üzerindeki etkisinin büyük olduğu ve çoğu zaman kararlarında rol oynadığı bilinmektedir. Yeni bir silah sistemi için yapılan her çağrının, gidişatı Ukrayna’nın lehine çevireceği ve ulaşılması mümkün olmayan siyasi hedeflere ulaşılabileceği izlenimi vermesi Ukrayna hükümetinin yararına olabilir, ancak Ukrayna halkına karşı sorumsuzcadır.
NachDenkSeiten: Alexander Rahr gibi birçok yazar ve uzman NATO’nun doğuya doğru genişlemesini mevcut olayların en önemli nedenlerinden biri olarak görüyor. NATO’daki genişleme süreçlerinden birinde siz yetkiliydiniz. Bu konudaki değerlendirmeniz nedir?
Harald Kujat: Kasım 1991’de NATO, Rusya’daki gelişmelere ve Varşova Paktı’nın dağılmasına stratejik bir konseptle yanıt vermişti. Bu konseptin amacı Soğuk Savaş’ın aşılması ve Rusya ile ilişkilerde yeni bir dönemin başlatılmasıydı. Varşova Paktı’nın eski üye devletleri ve eski Sovyet cumhuriyetleri için Batı’ya bir pencere açılmıştı ancak bu pencerenin varlığını uzun süre sürdüreceği konusunda şüpheciydiler. Bu sebeple de hızlı bir şekilde NATO’ya ve Avrupa Birliği’ne katılmaya çalıştılar. Alman politikacılar, hissettikleri tarihsel sorumluluk ve bu ülkelerin Orta Avrupa’ya olan kültürel aidiyetleri sebebiyle bu isteğe çok olumlu yaklaşmışlardır. Buna ek olarak, NATO ile katılım müzakereleri ve hatta bu ülkelerdeki üyelik ihtimali, bu ülkelerde birçok olumlu ulusal ve uluslararası değişimi de beraberinde getirmiştir.
Buna karşın, Rusya’nın 1990’ların ortalarından itibaren öncelikli amacı, Rusya ve NATO arasında bir savaşa dönüşebilecek olası gerilim ve krizleri ortaklaşa ve dostane bir şekilde çözmek için eski Varşova Paktı ülkeleri ve eski Sovyet cumhuriyetleri bölgesinde bir tampon bölge oluşturmaktı. Bu husus NATO-Rusya Kurucu Anlaşması’nın müzakerelerinde de önemli bir rol oynamıştır. Rusya ile NATO arasında bir ‘’cordon sanitaire’’ (güvenlik kordonu) oluşturulmasına yönelik jeostratejik ilgi, bir süre önce Ukrayna’daki savaşla bağlantılı fakat değiştirilmiş bir biçimde tekrar gündeme gelmiştir. NATO’nun genişlemesi sırasında Rusya, her bir vakayı iki taraflı tarihsel bir perspektiften ve NATO ile Rusya arasındaki denge üzerindeki jeostratejik etkisi açısından ayrıştırarak değerlendirmiştir.
NATO, NATO-Rusya Kurucu Anlaşması temelinde Rusya ile stratejik ortaklık kurarak Rusya’nın genişleme konusundaki endişelerini gidermeye çalışmıştır. Gerçekten de NATO-Rusya Konseyi’nde yakın siyasi koordinasyon ve yapıcı askeri işbirliği geliştirilmiştir. Ancak 2002 gibi erken bir tarihte Rusya, Anti-Balistik Füze Antlaşmasının tek taraflı olarak feshedilmesi ve NATO’nun Polonya ve Romanya’da eş zamanlı olarak balistik füze savunma sistemi inşa etmesiyle güç dengesinin tehlikeye girdiğini gördü. Bunu ABD’nin yine tek taraflı olarak iptal ettiği önemli silahsızlanma ve silah kontrolü anlaşmaları izlemiştir. Bunlar arasında, Almanya’ya yerleştirilmesi planlanan ABD orta menzilli füze sistemleri nedeniyle bir kez daha son derece güncel olan, Avrupa-stratejik orta menzilli nükleer füzelere ilişkin Orta Menzilli Nükleer Kuvvetler Antlaşması (INF) da yer almaktadır.
Siyasi kırılma ise, 2008 yılında dönemin ABD Başkanı George W. Bush’un Bükreş’te düzenlenen NATO zirvesinde Ukrayna ve Gürcistan’ı NATO’ya üye olmaya davet etmesiyle başladı. Bu durum Rusya’ya göre güç dengesini tamamen değiştirecek ve Rusya için ciddi bir jeostratejik risk teşkil edecekti.
Ben NATO-Rusya Konseyi’nin askıya alınmasını özellikle bir sorun olarak görüyorum, çünkü NATO-Rusya Konseyi hem siyasi hem de askeri alanda etkili bir kriz yönetimi mekanizmasıdır. Gerilimi azaltmak için ve ortaya bir kriz çıkması durumunda başa çıkabilmek için güvene dayalı işbirliği döneminde kurulan bir mekanizmayı kenara atmak rasyonel bir siyasi davranış değildir.
Harald Kujat: Tek kutuplu dünya düzeni yerini çok kutuplu bir dünyaya bırakabilir
NachDenkSeiten: Batılı ülkeler tarafından Ukrayna’daki savaş, silahlanmanın artırılması için bir gerekçe olarak kullanılıyor. Bu da Rusya’nın birkaç yıl içinde bir NATO ülkesine saldıracağı iddiası gibi örnekleri kapsayan ‘’Rus tehdidi’’ ile gerekçelendiriliyor. Siz bu yeni ‘’Rus tehdidini’’ nasıl değerlendiriyorsunuz?
Harald Kujat: Ne Rus hükümetinin güvenlik ve strateji politikası konusundaki belgeleri ne de Putin’in kamuoyuna yaptığı açıklamalar, NATO ülkelerine yönelik herhangi bir saldırı planına işaret etmemektedir. ABD’li politikacılar tarafından aksi iddia edilse de ABD hükümetinin kendi resmi tehdit analizleri bile, 2024 analizi de dahil olmak üzere, Rusya’nın böyle bir niyeti olduğunu göstermemektedir. ABD’nin güncel tehdit analizi şöyle demektedir:
‘’Rusya büyük ihtimalle ABD ve NATO silahlı kuvvetleriyle doğrudan bir askeri çatışma istememektedir ve asimetrik faaliyetlerine küresel çatışma eşiği olarak gördüğü seviyenin altında devam edecektir.’’
Savaşın bugüne kadarki seyri de bu varsayımı haklı çıkarmamaktadır. Ukrayna’ya karşı saldırı başladığında Rus birlikleri 190.000 askerden oluşmaktaydı. Kendisinden iki kat daha güçlü olan ve sekiz yıldır Batı tarafından iyi bir şekilde donatılan ve eğitilen Ukrayna silahlı kuvvetlerine karşı Ukrayna’nın fethedilmesi ve işgal edilmesi söz konusu değildir ve Rusya’nın da böyle bir niyeti olmadığı açıktır. Bu anlamsız olurdu. Bu ancak, Rusya’nın Ukrayna’yı daha sonradan bir NATO ülkesine saldırmak için sıçrama tahtası olarak kullanması durumunda gerekli olabilirdi. Rusya ve ABD doğrudan bir çatışmadan kaçınmak isteseler de savaş ne kadar uzun sürerse ve Ukrayna’nın askeri durumu ne kadar kötüleşirse, NATO-Rusya savaşının genişleme ve tırmanma riski de o kadar artacaktır.
Biz de Helmut Schmidt tarafından savunulan askeri denge stratejisine geri dönmeliyiz. Bu stratejinin arkasındaki temel fikir, hiçbir tarafın diğerinden daha güçlü olmadığı bir ortam yaratmaktır. Bu sayede savaşın çıkması düşünülemez bile. Bu nedenle Bundeswehr’nın (Alman Silahlı Kuvvetleri) anayasanın gerektirdiği gibi ülkeyi ve ittifakı savunma kabiliyeti nihayet yeniden tesis edilmelidir. Ve müttefiklerimiz ile birlikte, kurulan dengenin değişmesine izin verilmemesi konusundaki kararlılığımızı Rusya’ya göstermeliyiz.
Ancak Schmidt, barışın korunması için güç dengesinin gerekli olduğunu ancak yeterli bir unsur olmadığını vurgulamıştır. Ayrıca askeri dengeyi siyasi açıdan istikrara kavuşturmak için de hazırlıklı olunmalıdır. Buna, sorunlarını ve isteklerini anlayabilmek amacıyla diğer tarafla teması sürdürmek de dahildir. Ve buna yeni bir güvenlik mimarisinin önemli unsurları olan karşılıklı güvenin yanı sıra siyasi ve askeri öngörülebilirliği de güçlendiren; istikrar sağlayıcı anlaşmalar, askeri güveni arttırıcı önlemler ve silah kontrolü ile silahsızlanma anlaşmaları da dahildir.
NachDenkSeiten: Savunma Bakanı Boris Pistorius gibi siyasetçiler ve bazıları Almanya’nın yeniden ‘’savaşa hazır’’ hale gelmesini istiyorlar. Siz ise Bundeswehr’nın şu anda yapmadığı ulusal savunma görevini yeniden yerine getirmesi gerektiğini savunuyorsunuz. Bu iki görüş arasındaki fark nedir? Ve Federal Almanya Cumhuriyeti’ni somut olarak kim ve ne tehdit etmektedir?
Harald Kujat: Benim için Anayasa, dış politika ve güvenlik politikaları için bir ölçüttür, Federal Hükümet için de bir ölçüt olmalıdır. Anayasa’nın 87a maddesi ‘’Federal Hükümet silahlı kuvvetleri savunma için kurar’’ der. Madde 24 (2) ile bağlantılı olarak, ‘’Federal hükümet, barışın korunması için karşılıklı bir kolektif güvenlik sistemine katılabilir’’ der. Yani başka bir deyişle Kuzey Atlantik İttifakı, ülkeyi ve ittifakı savunma kabiliyeti anlamına gelmektedir. Dönemin Federal Hükümeti 2011 yılında önce mali nedenlerle zorunlu askerlik hizmetini askıya almış, ardından da ülkeyi ve ittifakları savunma kabiliyetini ortadan kaldıran ‘’die Neuausrichtung der Bundeswehr’’ (Bundeswehr’nın yeniden düzenlenmesi) isimli bir reform gerçekleştirmiştir.
Gerekçe de Avrupa ve Almanya’ya yönelik konvansiyonel bir tehdit olmaması ve Rusya ile ilişkilerin olumlu yönde gelişmesiydi. Bu, anayasanın açık bir ihlaliydi ve o zaman da bilmemiz gerektiği gibi yanlış bir karardı. Savunma Bakanı Pistorius bu yanlış kararı düzeltmek istediği için takdiri hak ediyor. Bana göre bunun için anayasal görevi yerine getirmekten başka bir gerekçeye gerek yoktur. Ne de olsa 2011 yılında güvenlik politikası durumuna ve tehdit analizine ilişkin değerlendirmemiz konusunda bir hata yaptık ve bir başka hata bize pahalıya mal olabilir.
NachDenkSeiten: Ukrayna savaşının küresel çapta bir çatışmaya dönüşmesi tehlikesi konusunda uyarılarda bulunuyorsunuz. Bazı gözlemciler de üçüncü dünya savaşının çoktan başladığına inanıyorlar. Siz de kısa süre önce ‘’belirsizlik ve büyük çatışmalar çağı’’ndan bahsettiniz. Bunu kısaca açıklayabilir misiniz?
Harald Kujat: Savaş uzadıkça ve Ukrayna’nın askeri yenilgisi yaklaştıkça, nükleer tırmanma tehlikesi de dahil olmak üzere büyük bir Avrupa savaşına dönüşme riski artmaktadır. Büyük bir savaş potansiyeli taşıyan diğer çatışma bölgeleri arasında çözülemeyen Filistin meselesi, Suudi Arabistan ve İran arasındaki rekabet, İran ve ABD arasındaki gerilimler, Türkiye’nin bölgesel hegemonik hırsları ve Kuzey ile Güney Kore arasındaki gerilimin tırmanması da dahil olmak üzere Basra Körfezi ve Yakın Doğu yer almaktadır. Kim Jong-Un Ocak ayında Güney Kore’yi düşman devlet olarak nitelendirmişti. Rusya’nın Orta Doğu, Afrika ve Güney Amerika’da artan etkisi de ABD tarafından endişe ile takip edilmektedir. Ve son çatışma bölgesi de Tayvan sorunu ve ABD ile Çin arasındaki jeopolitik rekabet nedeniyle Güney Çin Denizi ve Malakka Boğazıdır.
Eski NATO-Rusya Konseyi Başkanı Kujat: ABD iki cepheli savaş yürütemeyeceğinin farkında
NachDenkSeiten: Sizce Rusya’nın da dahil olduğu bir Avrupa güvenlik sistemi nasıl olacaktır?
Harald Kujat: Bir Avrupa barış ve güvenlik düzeni yaratmayı başarıp başaramayacağımız Ukrayna’daki savaşın nasıl sona ereceğine bağlıdır. İstanbul müzakerelerini çıkarların uzlaşmasına dayalı barışçıl bir çözümle sonuçlandırma fırsatı kaçırıldı. İkili müzakereleri yeniden başlatmak mümkün olsa bile, bu süre zarfında yaşananlardan sonra aynı sonuca ulaşmak mümkün olmayacaktır. Yine de Çin’in bir yıldan daha uzun bir süre önce on iki maddelik belgesinde önerdiği yaklaşımın, her iki tarafın da önüne koyduğu engelleri aştığı için mantıklı olduğuna inanıyorum.
Macaristan Başbakanı’nın girişimi de aynı yönde ilerliyormuş gibi görünüyor. Zelenski ve Putin’le yaptığı görüşmelerin ardından Xi Jinping ve Donald Trump’la da görüşen Orbán, bu iki liderin sadece savaşı sona erdirmekle ilgilenmediklerini, aynı zamanda ateşkes ve müzakere edilmiş bir barışı uygulama gücüne de sahip olduklarını ifade etti. Geriye Orbán’ın barış girişiminin tüm Avrupalıların güvenlik çıkarlarını gözeten, sürdürülebilir ve Avrupa’yı siyasi, ekonomik ve askeri açıdan kendini göstermeye yaklaştıran yeni bir Avrupa barış ve güvenlik mimarisine yol açmasını ummak kalıyor.
Dünya Basını
Dış politika ve demokrasi: Bir çelişki mi?

Alman siyaset bilimci ve eski Sol Parti milletvekili Dr. Alexander S. Neu, Avrupa’da tırmanan savaş atmosferine rağmen halkın barış ve müzakere arayışının dış politika karar süreçlerine yansımadığını vurguluyor. Temsili demokrasinin pratikte yürütmeyi meclisin önüne geçirdiğini, NATO gibi uluslararası yapıların ise seçilmiş hükümetleri dahi bağlayarak halk iradesini devre dışı bıraktığını kaydeden Neu, savaş ve barış gibi varoluşsal kararların sadece siyasi ve askeri seçkinlere bırakılamayacağını belirterek, anayasal zemini olan doğrudan halk oylamalarının devreye sokulmasıyla demokrasinin demokratikleştirilmesi gerektiğini ifade ediyor.
Dış politika ve demokrasi: Bir çelişki mi?
Alexander Neu
NachDenkSeiten
20 Ekim 2026
Dünya çalkantı içinde; Avrupa’da Ukrayna savaşının kontrolden çıkma ihtimali beliriyor. İnsanlar, Rusya ile sınırları belirsizleşen bir savaşın getireceği tehlikelerin az çok farkında; bunu derinden hissediyor. Doğal hayatta kalma güdüsüyle hareket eden Avrupalıların çoğunluğu, sonunun Avrupa için iyi bitmeyeceğini sezerek bu çatışmacı çizgiyi reddetme eğilimi taşıyor. Buna karşılık, birçok Avrupa hükümetinden ve Almanya’dan ciddi müzakere sinyalleri gelmek yerine sadece dayanma çağrıları yükseliyor. Hepimizin ezberlediği o anlatı, yani Rus emperyalizminin sınırlandırılması gerektiği nakaratı durmaksızın yineleniyor. İlk kez Saksonya-Anhalt eyaletinden farklı bir ses yükseldi; oradaki meclis çoğunluğu, AfD ve BSW oylarıyla barışa dönük bir önerge sundu. Asıl soru şu: Dış ve güvenlik politikası ne kadar demokrasiye müsamaha gösterir? Yurttaş gerçekten çaresiz mi; nihayetinde kaderini salt bir oy sayısından ibaret görerek kabullenmek zorunda mı? Peki, demokrasinin demokratikleştirilmesi adımını artık nihayet atamaz mıyız?
NATO Genel Sekreteri konuyu şöyle dile getirdi:
“Ne olacağını ve nasıl bir sonucun çıkacağını hep birlikte göreceğiz. Şu an eylül ayındayız, Fransa’daki seçimler gelecek yıl mayısta yapılacak. Sonuç her ne olursa olsun NATO buradadır, birlikteliğini koruyacak ve güçlü kalacaktır. Hangi seçimde kim seçilirse seçilsin, temel unsurlar söz konusu olduğunda aynı rotayı sürdüreceğine yürekten inanıyorum: Savunmaya yatırım yapmak, Ukrayna’nın bu savaşı kaybetmemesini güvenceye almak ve Putin müzakere masasına oturmaya her ne zaman hazır olursa savaşı bir sonuca ulaştırmak adına Ukrayna’yı mümkün olan en güçlü konuma getirmek. Başka ülkelerde hükümet değişiklikleri gördüğümüz geçmiş dönemlerde de bu tartışmaları yaşadık. Nihayetinde son beş ila on yılda NATO’nun daha da güçlendiğini, birliğini muhafaza ettiğini ve diyaloğu sürdürdüğünü gördük. Bir kez daha vurgulayayım: Tartışma sorun teşkil etmez, muhalefet sorun değildir. (…) Muhalefet demokrasinin bir parçasıdır. (…)”
NATO Genel Sekreteri Mark Rutte bu ifadelerle, egemen olan halkın ne düşündüğünün, ne arzuladığının, neden korktuğunun veya kime oy verdiğinin egemen sınıfları pek de ilgilendirmediğini alışılmadık bir açıklıkla ortaya koyuyor. İktidar mekanizmaları değişime öylesine dirençli kurgulandı ki; demokrasi ve muhalefet alanı görünürde var olsa da, bu yapılar mevcut iktidar düzenine boyun eğmek zorunda bırakılıyor. Bütün mesele şu şiar üzerinden işliyor: Seçimler ve hükümetler gelip geçer, NATO bizim istediğimiz gibi kalır.
Almanya Federal Cumhuriyeti’nde demokratik irade oluşumunun fiili hali
Federal Almanya’da uygulanan demokratik irade süreci, yurttaşın yalnızca dört yılda bir, yani yasama döneminin nihayetinde egemenliğini hatırlamasına izin verilmesi anlamına geliyor. Yurttaşın egemenlik konumu, gerçekte o tek seçim gününe hapsoluyor; oy pusulasında bir partiye (ikinci oy) ve bir doğrudan adaya (birinci oy) oy verme hakkından öteye gitmiyor. Yurttaş, sandıkta gelecek dönemin politikalarına açık çek kestikten sonra yeniden dört yıllık bir “egemen kış uykusu”na çekiliyor. Parti teşkilatlarının dışındaki siyasal katılım ise fiilen istenmiyor, uygulanamaz gösteriliyor.
Dahası var: Federal Meclis (Bundestag) milletvekilleri seçim vaatlerine uymak zorunda değil; zira Anayasa’nın 38. maddesinin 1. fıkrası uyarınca “hiçbir emir ve talimatla bağlı olmayıp yalnızca vicdanlarına karşı sorumludurlar.” Vicdan özgürlüğü, gerçekte en öznel özgürlük alanlarından biridir. Bir milletvekili vicdanına neyi sığdırabilir? Bir sonraki maaş artışını onaylamayı mı, yoksa Federal Ordu’nun yurt dışındaki silahlı harekâtına el kaldırmayı mı? Vicdan özgürlüğü ayrıcalığıyla birlikte, asıl egemen olan yurttaş ile bağımsız vekil arasındaki bağ fiilen kopuyor. Böylece vekil, yurttaşların çıkarlarına açıkça taban tabana zıt kararlar alma kudretine kavuşuyor ve bunu sıkça sergiliyor; elbette her defasında “memleketin ali menfaatleri” kılıfıyla. Zira yurttaşın aksine, neyin iyi ve doğru olduğunu yalnızca vekilin bildiği varsayılıyor (“varsayımsal halk iradesi”).
Böylelikle Federal Almanya’nın alışılagelmiş dolaylı demokratik irade süreci işlemeye başlıyor: Yüzde beşlik seçim barajını aşan partiler, kısa süre sonra kurucu oturum için Federal Meclis’te yerini alıyor. Mecliste temsil edilen fraksiyonlar arasında hükümet kurma pazarlıkları yürütülüyor. Genellikle iki veya üç parti bir koalisyon kuruyor, geri kalanlar ise muhalefet rolüne itiliyor. Hükümeti destekleyen meclis grupları fiilen yürütmenin emrine giriyor: “Kendi” federal hükümetleriyle önceden mutabakata vardıkları önergeleri veya yasa tasarılarını meclise taşıyorlar.
Zaman zaman da hükümet bizzat önergeler (örneğin Federal Ordu’nun yurt dışı görevleri) veya yasa tasarıları (örneğin federal bütçe tasarısı) hazırlıyor; iktidar fraksiyonları ise birkaç biçimsel düzeltmeyle bu metinleri genel kurulda oylamaya sunuyor. Yapılan bu biçimsel rötuşlar, iktidar milletvekillerinin salt hükümet politikalarına körü körüne el kaldıran bir çoğunluk aygıtı gibi görünmesini engelleme amacına hizmet ediyor. Federal Meclis’teki 16 yıllık deneyimime (sekiz yılı milletvekili, sekiz yılı Sol Parti meclis grubu danışmanı) dayanarak şunu söyleyebilirim: Bu algı bütünüyle gerçeği yansıtıyor; iktidar grupları, esasında hükümetin alabildiğine serbest hareket edebilmesi için parlamenter zemini düzlüyor.
Buradan çıkan sonuç şudur: Federal Almanya’nın siyaset pratiğinde kuvvetler ayrılığı, ders kitaplarında anlatıldığı gibi işlemiyor. Yasama (parlamento), yargı (mahkemeler) ve yürütme (hükümet) üçgen bir dengede karşılıklı durup birbirini denetlemiyor. Aksine yasama organı, yani meclis, en iyi ihtimalle hükümet yandaşı ve muhalif olmak üzere iki kampa bölünüyor. Muhalefet kanadı hükümeti denetliyor ya da denetlemeye çalışıyor yahut denetliyormuş gibi yapıyor. İktidar kanadı ise yukarıda değindiğim üzere, esasen hükümetin serbestçe eylemde bulunmasının önünü açıyor. İktidar fraksiyonlarının somut bir meselede “kendi” hükümetlerine bayrak açtığına son derece nadir rastlanır. Bir görüş ayrılığı doğarsa, mesele parlamentoda değil kapalı kapılar ardında hallediliyor. Hükümetin “kendi” meclis grubundan tokat yemesi neredeyse imkânsızdır. Meclis grup başkanı ve yönetimi, hükümet temsilcileriyle kusursuz bir uyum sağlayacak kişilerden seçilir. Başbakanına veya hükümetine diş gösterecek hiç kimse grup yönetiminde yer alamaz ya da grup başkanı seçilemez. Dolayısıyla yüce meclis (Deutscher Bundestag), gerçekte büründüğü bu farklı rol ve işlev dağılımı nedeniyle öyle sanıldığı kadar yüce bir makamda durmuyor. Siyasi iktidar fiilen mecliste değil, başbakanlıkta toplanıyor.
Federal Alman siyasetindeki bu özgül yapı, devlet teorisindeki kuvvetler ayrılığı yaklaşımından ciddi ölçüde sapıyor. Ancak öylesine kanıksandı, öylesine kökleşti ve o denli olağan görüldü ki, bu düzeneği neredeyse kimse sorgulamıyor. Sorgulasınlar ki zaten; ne de olsa bugüne kadar işler bir şekilde yürüdü…
İrade oluşumu sürecinin anayasal seçenekleri
Anayasa, oy kullanan yurttaşın, yani egemenin siyasal katılımı konusunda çok daha halkçı bir çerçeve çizer. Nitekim 20. maddenin 2. fıkrası, ilk olarak yurttaşı egemenlik makamına yerleştirir; bu ilke demokrasinin kurucu özüdür, zira halk egemenliği olmaksızın demokrasiden söz edilemez:
“Bütün devlet yetkisi halktan doğar.”
Hemen ardından gelen cümlede şu hüküm yer alır:
“Bu yetki halk tarafından seçimler ve halk oylamaları yoluyla, ayrıca yasama, yürütme ve yargının yetkili organları aracılığıyla kullanılır.”
Burada geçen iki kavram belirleyicidir: “Seçimler” ve “halk oylamaları”. Seçimlerden kasıt şüphesiz parlamento seçimleridir. “Halk oylamaları” ise egemenin doğrudan siyasi iradesini, yani doğrudan halk kararını (referandumu) imler. Bu yaklaşım, Anayasa’nın bir diğer maddesi olan 21. madde ile perçinlenir:
“Partiler, halkın siyasal iradesinin oluşumuna katkıda bulunur.”
“Katkıda bulunma” ifadesi, partilere bu irade üzerinde bir tekel tanımaz. Dolayısıyla doğrudan halk oylamalarının yolu burada da örtük biçimde açılır. Bunun yanında doğrudan karar ilkesi, 29. maddede (“Federal Toprakların Yeniden Düzenlenmesi”) açıkça, 146. maddede (“Anayasanın Yürürlük Süresi”) ise örtük biçimde zemin bulur.
Görüldüğü üzere Anayasa, en azından bu iki özel durumda (Madde 29 ve 146) ve 20. (“halk oylamaları”) ile 21. maddelerin (“katkıda bulunma”) getirdiği esnek tanımlarla doğrudan halk kararlarına kapı aralar. Anayasal pratiğin bir parti demokrasisine ya da parti devletine sıkışmış olması, anayasa teorisinin farklı seçenekler barındırmadığı anlamına gelmez.
Alman dış ve güvenlik politikasında demokratik irade süreci
NATO Genel Sekreteri Rutte’nin başta aktarılan sözleri, her dürüst demokratın yüzüne inen bir tokat gibi yankılanmalıdır: Kime oy verirseniz verin, NATO varlığını sürdürür. Demokratik irade, halkın istenci NATO’ya boyun eğmek zorundadır.
Rutte’nin mesajına bakılırsa; yurttaşın siyasi iradesi dış ve güvenlik politikasının haricinde bile sırf sandığa atılan oya indirgenmişken, iş dış ve güvenlik politikasına geldiğinde demokratik irade süreci tamamen askıya alınıyor.
Federal Anayasa Mahkemesi’nin 2001 yılında, “NATO Stratejik Konseptinin Geliştirilmesinde Federal Meclisin Katılım Hakları” uyuşmazlığına dair verdiği bir karar da dış politikada federal hükümete, meclisin onayını alma zorunluluğu getirmeksizin geniş bir hareket alanı tanıyor:
“Almanya’nın karşılıklı kolektif güvenlik sistemine dahil olması, Anayasa’nın 24. maddesinin 2. fıkrası ile 59. maddesinin 2. fıkrasının 1. cümlesi uyarınca yasa koyucunun onayını gerektirir.
Anayasa’nın 24. maddesinin 2. fıkrası anlamında karşılıklı kolektif güvenlik sisteminin geliştirilmesi, bir antlaşma değişikliği niteliği taşımıyorsa, Federal Meclisin ayrıca onayını gerektirmez.
(…)
NATO’nun 1999 tarihli yeni Stratejik Konsepti, ne şekli bakımdan ne de zımnen tesis edilmiş bir antlaşmadır.”
Özetle: NATO’ya katılmak Federal Meclis’in onayını gerektirir; çünkü uluslararası bir antlaşmayı onaylama yetkisi yalnızca meclise aittir. Fakat ittifakın “geliştirilmesi” meclisin karar alanı dışına çıkarılıp bütünüyle federal hükümetin uhdesine (yürütmenin önceliği alanına) bırakılıyor.
Bu düzenlemeyle federal hükümete dış ve güvenlik politikasında belirli bir hareket serbestisi tanınması amaçlanıyor. Bu yaklaşım belki anlaşılabilir; ancak kesinlikle bu boyutta uygulanmak zorunda değildir. Nitekim NATO’nun o dönem benimsediği “Yeni Stratejik Konsept”, ittifakı belirli bir coğrafyayı savunan bir paktan, küresel müdahale yetkisi vehmeden askeri bir birliğe dönüştürerek niteliksel bir kırılmaya yol açmıştı; üstelik Federal Meclis onay veya ret yönünde irade gösteremeden. Bu dönüşüm köklü ve niteliksel bir değişim sayılmayacaksa, neyin öyle sayılacağı haklı bir sorudur.
Fakat Rutte’nin söyledikleri çok daha derinlere uzanıyor: Meclislerin ötesinde, NATO üyesi ülkelerin seçilmiş hükümetlerinin dahi ittifak üzerinde gerçek bir etkisi bulunmadığını, alınan kararları geri çeviremeyeceğini ortaya koyuyor. Tam bu noktada, bir Federal Ordu generaliyle yaptığım görüşmeyi anımsatmak isterim. Söz konusu generali vaktiyle Sol Parti’nin güvenlik çalışma grubuna davet etmiştim. Orada bize, askeri ve savunma sanayisine dair kararların, göreve gelecek yeni bir hükümet tarafından sorgulanamaması adına mümkün mertebe uzun vadeli ve bağlayıcı biçimde alındığını dobra dobra anlattı. Generalin “uzun vadeli öngörülebilirlik” dediği şey, esasen demokratik yollarla seçilmiş bir hükümetin alabileceği kararlara karşı bir korunma tedbiri olarak da okunabilir. Başka bir deyişle: Egemen yurttaş günün birinde silahsızlanmayı ya da barış odaklı adımları önceleyen bir hükümeti iktidara getirse bile, silah tekelleriyle önceden imzalanmış sayısız sözleşme veya NATO bünyesinde alınmış bağlayıcı kararlar bu iradenin önüne set çekecektir.
Savaş ve barışa ya da askeri yapıların niteliğine dair hayati kararların, olası bir felakette bedeli bizzat ödeyecek olan yurttaştan, asıl egemenden bu denli kopuk alınabilmesi tam da burada sorgulanmalıdır. Temsili demokratik sistemin temel varsayımı olan yönetenlerle yönetilenler arasındaki o sözde özdeşlik, gerçekte çoktan yok olmuştur.
Dış ve güvenlik politikası: Demokrasinin demokratikleştirilmesi
Küresel ve iç siyasetteki sarsıntılar mevcut statükoyu kırıyor; bu kırılmalar, dış ve güvenlik politikası sahası da dahil olmak üzere demokrasiyi demokratikleştirmek için bir fırsata dönüştürülmelidir. Anayasa artık tüm boyutlarıyla hayata geçirilmelidir. Bunun yolu, temsili sistemin yerine değil, onu dengeleyecek bir supap olarak doğrudan demokrasinin işletilmesinden geçer. Silahlanma yarışı, bütçe kaynaklarının sosyal devletten alınıp silahlanmaya ve Ukrayna’ya aktarılması ve Ukrayna krizinde müzakere masasına oturma konusundaki isteksizlik artık sadece NATO’nun ve hükümetlerin tekeline terk edilemez. Söz konusu olan, insanların en temel hakkı olan hayatta kalma meselesidir. Böylesi bir varoluşsal çıkar, yalnızca karar verici bir seçkinler zümresinin inisiyatifine bırakılamaz. Gerçek, yani doğrudan demokrasi tam da burada başlar; kağıt üstündeki egemen, ancak bu yolla gerçek bir egemene dönüşür.
Dünya Basını
Savaş, petrolde varil başına 65 dolarlık bir savaş primi oluşturdu

Ekonomist Prof. Steve Hanke, Ortadoğu’daki çatışmaların fiziki petrol fiyatlarında varil başına yaklaşık 65 dolarlık savaş primi oluşturduğunu açıkladı. Brent ham petrolün vadeli işlemlerde 110 dolar, fiziki piyasada ise 140 dolardan işlem gördüğünü kaydeden Hanke, dizel arzındaki tıkanıklığın ve yüksek emtia fiyatlarının küresel çapta süreceğini belirtti.
Johns Hopkins Üniversitesi Uygulamalı Ekonomi Profesörü Steve Hanke, Mario Nawfal Show programının ortak sunucusu Brandon J. Weichert’e verdiği mülakatta, İran savaşının küresel piyasalar, enerji lojistiği ve uluslararası siyaset üzerindeki sarsıcı etkilerini değerlendirdi.
Hanke, Hürmüz Boğazı ve Kızıldeniz geçişlerindeki aksamaların ham petrolün gerçek maliyetini vadeli piyasa göstergelerinin çok üzerine çıkardığını ve petrol varilinde yaklaşık 65 dolarlık bir savaş primi yarattığını kaydetti.
“Vadeli fiyat ile fiziksel fiyat arasında 30 dolarlık bir fark var”
Weichert’in tanker savaşlarının kalıcı hale gelmesi ve Batı Teksas tipi ham petrol ile Brent petrol fiyatlarındaki hareketliliğe ilişkin sorusunu yanıtlayan Hanke, piyasada ekranlara yansıyan rakamlar ile fiziki teslimat fiyatları arasındaki açılmaya dikkati çekti.
Resmi çevrelerin boğazdaki petrol akışının savaş öncesi seviyelere yaklaştığı yönündeki beyanlarını sorgulayan Hanke, fiziki sevkiyatta önemli darboğazlar yaşandığını vurguladı.
Hanke, petrol maliyetlerindeki artışın iki ayrı savaş priminden kaynaklandığını belirterek, “Eğer basına bakarsanız, Brent ham petrolü aslında varil başına 110 dolar civarında. Vadeli işlemler piyasasında gördüğünüz bu 110 dolarlık fiyat, kağıt üzerinde geçerli olan fiyattır. Ancak fiziki teslimatlara baktığınızda petrol varil başına 140 dolardan alıcı buluyor. Yani kağıt üzerindeki fiyat ile fiziksel fiyat arasında 30 dolarlık bir fark var” dedi.
Savaş öncesinde yaklaşık 75 dolar olan Brent petrolün doğrudan boğaz geçişindeki engeller nedeniyle 35 dolar civarında bir ilk prim kazandığını ifade eden Hanke, “Buna lojistik bir tıkanma noktasından kaynaklanan 30 dolarlık başka bir savaş primini daha eklemeniz gerekiyor. Petrol çıktıktan sonra daha küçük tankerlerden büyük tankerlere aktarılmak zorunda kalıyor; fakat büyük tanker arzı son derece kısıtlı. Petrolün taşınması savaş öncesine göre çok daha uzun sürüyor. Yani boğazın yarattığı tıkanma kadar büyük bir taşıma darboğazı var. Bu iki kalemi topladığınızda varil başına yaklaşık 65 dolarlık bir savaş primiyle karşılaşıyorsunuz” diye konuştu.
Amerikan vergi mükelleflerinin deniz güvenliği ve eskort harekatları için üstlendiği doğrudan ve dolaylı maliyetlerin bu hesaba katılmadığını da kaydeden Hanke, ikincil ve üçüncül etkiler toplandığında maliyetin çok daha ağır seviyelere tırmanacağını, mevcut durumun uzun vadede sürdürülemez olduğunu ifade etti.
Bölgedeki gerilimin askeri seyrine ilişkin öngörülerini aktaran Hanke, Washington yönetiminin ve müttefiklerinin kapsamlı bir stratejik plana sahip olmadığını dile getirdi.
Olası bir çatışma tırmanışının Basra Körfezi’ndeki temel altyapıları çökertebileceği uyarısında bulunan Hanke, siyasi aktörlerin adımlarına dikkat çekti.
Hanke, bölgesel risklerin merkezinde İsrail’in askeri kararlarının bulunduğunu belirterek, “Yönetimin ve müttefiklerinin bir plan kavramından tamamen uzak olduğunu defalarca gördük. En endişe verici gelişme, İsrail’in İran’a yönelik önleyici bir saldırı düzenlemesi olur. Böyle bir hamle ABD’yi doğrudan çatışmanın içine çeker ve tüm süreç kontrolsüz şekilde tırmanır. Bu tabloda İran misilleme yaparak Körfez’deki bütün petrol tesislerini ve deniz suyu arıtma tesislerini tamamen imha edebilir; bu da Körfez’in sonu anlamına gelir” değerlendirmesini yaptı.
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun siyasi geleceğine ve yaklaşan İsrail seçimlerine de değinen Hanke, “Netanyahu köşeye sıkışmış durumda; seçimleri kazanamazsa cezaevine girme ihtimali oldukça yüksek. Bu nedenle elindeki bütün kozları sonuna kadar kullanacaktır. İsrail siyasetindeki rakipleri de temel yaklaşımlar bakımından farksız bir çizgide yer alıyor. Farklı isimler taşısalar da hepsi aynı hedeflere odaklanmış durumda. Ancak İsrail halkının önemli bir kesimi yolsuzluk iddiaları nedeniyle mevcut başbakana tepki duyuyor” ifadelerini kullandı.
Hanke, ABD Başkanı’nın Netanyahu’yu destekleyen tavrının ardında İsrail lobisinin etkili faaliyetlerinin yer aldığını kaydetti.
“Kızıldeniz’deki kriz Süveyş Kanalı gelirlerini doğrudan vurdu”
Bölgedeki deniz güvenliği krizinin yalnızca Hürmüz Boğazı ile sınırlı kalmadığına, Babülmendep Boğazı ve Süveyş Kanalı hattında da hissedildiğine işaret eden Weichert, Mısır Parlamentosu’nun Riyad’ın talep etmesi halinde Suudi Arabistan’a asker gönderilmesine olanak tanıyacak yetki talebini tartıştığını hatırlattı.
Hanke, Husilerin deniz trafiğine müdahalelerinin küresel ticaret yollarını yıprattığını belirterek, “Süveyş Kanalı’nın sağladığı gelirler şimdiden gerilemiş durumda. Kanal ciddi bir darbe aldı ve eğer güney koridoru tamamen tıkanırsa kanalın işlevsizleşmesi kaçınılmaz hale gelir. Süveyş Kanalı şu anda savaş öncesine göre çok daha yavaş bir işleyişe sahip ve savunmasız kalmaya devam ediyor” dedi.
Mısır Cumhurbaşkanı Abdülfettah es-Sisi’nin parlamento onayı arayışını değerlendiren Hanke, askeri geçmişi bulunan Mısır liderliğinin geçmiş tecrübeler ışığında dikkatli davranmak zorunda olduğunu kaydetti.
Hanke, “Husilerle askeri mücadeleye giren tüm güçler ağır bedeller ödedi. ABD dahi askeri tavsiyeler doğrultusunda bu operasyonların başarıya ulaşamayacağını görerek taarruzlarını sınırlandırmak zorunda kaldı. Suudilerin askeri üstünlük sağladığına dair anlatılar sahadaki gerçeklerle örtüşmüyor; Husiler ilerlemeyi sürdürüyor” değerlendirmesinde bulundu.
Suudi Arabistan’ın petrol üretim ve ihracat akışında ciddi yavaşlamalar olduğunu, ancak üretimin henüz tamamen durmadığını belirten Hanke, hayati altyapıların korunmasının ekonomik tesislerden daha kritik bir öncelik taşıdığını vurguladı.
Hanke, “Suudi Arabistan gibi bir coğrafyada deniz suyu arıtma tesislerinin devre dışı kalması ölüm kalım meselesidir. Petrol tesisleri yalnızca finansal kayıp yaratır, fakat su arıtma altyapısının hedef alınması ülkedeki yaşam koşullarını doğrudan ortadan kaldırır” diye konuştu.
“Emtia piyasalarında bir süper döngünün içindeyiz”
Hanke, dünya genelinde tırmanan enerji maliyetlerinin dönemsel bir dalgalanmadan ibaret olmadığını, küresel çapta geniş kapsamlı bir fiyat artış döngüsünün yaşandığını savundu. Rafineri kapasitelerindeki kısıtlar ve yakıt arzındaki darlıkların özellikle dizel fiyatlarında uzun süreli bir baskı oluşturacağını bildirdi.
Küresel emtia hareketlerini değerlendiren Hanke, “Savaşın olumsuz etkileri bugüne kadar stratejik stokların tüketilmesiyle hafifletildi. Fakat bu stoklar artık eritilebilecek sınırların sonuna geldi ve depoların yeniden doldurulması gerekecek. Tüm uzman projeksiyonları, dizel fiyatlarının en iyi ihtimalle gelecek yılın ortasına kadar mevcut yüksek seviyelerini koruyacağını gösteriyor. Her şeyin fiyatı yükseliyor ve fiilen bir emtia süper döngüsünün içindeyiz” tespitinde bulundu.
Basra Körfezi’nin yalnızca petrol değil diğer temel sanayi hammaddeleri açısından da küresel tedarik merkezi olduğunu hatırlatan Hanke, metalurji süreçlerinde ve gübre üretiminde zorunlu olarak kullanılan sülfürün dünya ticaretindeki yaklaşık yüzde 50’lik payının bu bölgeden çıktığını belirtti. Ukrayna’daki Odesa Limanı’nın ablukada olması ve Azak Denizi’ndeki tahıl sevkiyatlarının kesintiye uğramasıyla birlikte iki büyük çatışma alanının küresel tedarik zincirlerini kökten sarstığını ifade etti.
Bu maliyet şoklarının tüketiciye doğrudan yansıdığını kaydeden Hanke, ABD’deki siyasi dengelerin de bu baskıyla değiştiğini aktardı.
The Economist tarafından izlenen anket verilerinde mevcut yönetimin popülaritesinin gerilediğine işaret eden Hanke, “İnsanların temel öfkesi dizel fiyatlarındaki fahiş artıştan besleniyor. Hayat pahalılığı seçmenin sabrını tüketmiş durumda” dedi.
“Siyasi seçkinler halktan tamamen kopmuş bir sınıf oluşturuyor”
Avrupa’da, özellikle Fransa’da alevlenen sokak eylemleri ve toplumsal huzursuzluklara değinen Hanke, meselenin kökeninde yalnızca göç dalgalarının değil, derin bir ekonomik kopuşun ve sınıfsal öfkenin bulunduğunu söyledi.
Fransa’daki durumu yerinde gözlemleme imkanı bulduğunu belirten Hanke, Paris banliyölerindeki demografik birikimin ve yargı sistemindeki yetersizliklerin yıllar içinde biriktiğini kaydetti.
Hanke, “Banliyölerde eski Fransız sömürgelerinden gelen ikinci ve üçüncü kuşak yaşıyor. Sokak eylemleri, araç kundaklamaları ve yağmalar onlarca yıldır tekrarlanan olaylar. Ancak barışçıl protestolar başladığında bu gruplar devreye girerek hareketin kontrolünü ele geçiriyor” dedi.
Protestoların arkasındaki siyasi ve iktisadi zemini aktaran Hanke, “Fransa’da siyasi seçkinler halktan tamamen kopuk ayrı bir sınıf meydana getiriyor. Bu durum Washington’ın Amerikan halkından kopukluğuna benziyor. Sıradan yurttaşlar ile iktidar elitleri arasında neredeyse hiçbir ortak nokta kalmadı. Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron zamanının büyük bölümünü Rusya’ya karşı savaş söylemleriyle geçiriyor. Almanya’da Friedrich Merz ve İngiltere’de Andy Burnham gibi aktörler de halkın onaylamadığı savaş politikalarına odaklanıyor” değerlendirmesinde bulundu.
Liderlerin kamuoyu destek oranlarının tarihi dip seviyelere indiğini hatırlatan Hanke, Fransa’nın kamu maliyesindeki yapısal bozulmaya dikkat çekti.
Hanke, “Fransa’da kamu harcamaları gayrisafi yurtiçi hasılanın yüzde 57,2’sine ulaştı. Piyasalar, Macron yönetiminin ekonomik gidişatı düzeltebilecek hiçbir somut plana sahip olmadığını görüyor. Macron artık görev süresi tükenmiş bir aktördür ve arkasında ciddi bir mali enkaz bırakıyor” ifadelerini kullandı.
Dünya Basını
“Tescilli aşırı sağcı”: Alman parti sisteminin bumerangı

Editörün notu: Oskar Lafontaine, İsviçre merkezli aktüel dergi Die Weltwoche‘nin son sayısı için kaleme aldığı köşe yazısında, Alman siyaset ve medya seçkinlerinin kullandığı “tescilli aşırı sağcı” kavramının içeriğinin boşaltıldığını, İçişleri Bakanlığı denetimindeki Anayasayı Koruma Teşkilatı’nın taraflı nitelemeleriyle bu tabirin sistemi tıkayan bir bumeranga dönüştüğünü belirtiyor. Aşırı sağcılığın yalnızca AfD’nin marjinal kanadına hasredilemeyeceğini kaydeden Lafontaine; ölçüsüz silahlanmayı, sosyal hakların budanmasını, Rus düşmanlığının körüklenmesini ve ifade özgürlüğünün kısıtlanmasını sağ politikaların asıl tezahürleri olarak tarif ediyor. Lafontaine, toplumdaki kutuplaşmayı aşmak için bugünkü siyasi tabloyu Weimar Cumhuriyeti dönemi ve Nazizmle bir tutan mesnetsiz tarihsel paralelliklerin terk edilmesini ve halk iradesini temel alan anayasal zemine dönülmesini öneriyor.
“Tescilli aşırı sağcı”: Alman parti sisteminin bumerangı
Oskar Lafontaine
Die Weltwoche
15 Ekim 2026
2026 yılının gençlik sözcüğü henüz yeni seçildi: “Ragebait” [öfke yemi]. O güne dek bu kelimeyi hiç duymamıştım; mümkün olduğunca fazla öfke uyandırıp bu yolla yüksek etkileşim ve erişim toplamayı amaçlayan internet paylaşımlarına bu adın verildiğini yeni öğreniyorum.
Almanya’nın siyasetçi ve gazeteci zümresi açısından 2026 yılının en yakışıksız kelimesi [Unwort] ise hiç şüphesiz “tescilli aşırı sağcı” [gesichert rechtsextrem] tamlamasıdır. Bu kavram da yıllardır ziyadesiyle öfke ve geniş bir yankı yaratıyor.
Herkesin kendine göre yorumladığı bu kavram, Alman siyasetinde eşi görülmemiş bir kafa karışıklığına yol açtı. Nihayetinde Almanya’nın Savaş Bakanı Boris Pistorius, SPD Meclis Grubu üyeleriyle birlikte Brandenburg Kapısı’ndan “kendiliğinden” yürüyüşe geçti ve Hitler’in iktidarı ele geçirmesinin ardından Otto Wels’in Reichstag’da yaptığı o meşhur konuşmayı andıran bir nutuk atmak üzere derme çatma bir sandığın üstüne çıktı. Pek de başarılı bir deneme sayılmazdı; birçok yorumcuya göre bilakis utanç vericiydi. Üstelik Almanların milli marşını AfD’ye bırakmamak gayesiyle marşı bizzat söylemeye kalkıştığında, sesinin de pek fena olduğu anlaşıldı.
Peki, perde arkasında ne yaşanmıştı? Magdeburg Eyalet Parlamentosu’nda [Saksonya-Anhalt – Editörün Notu], AfD’nin 35 yaşındaki milletvekili Tobias Rausch parlamento başkanlığına seçilmişti. Emlak danışmanı olan bu isim, kapalı oylamada AfD ve BSW’nin yanı sıra muhtemelen CDU’lu beş milletvekilinin de oylarını almıştı.
Alman ana akım medyası, Anayasayı Koruma Teşkilatı’nın Saksonya-Anhalt AfD teşkilatını “tescilli aşırı sağcı” olarak sınıflandırdığına dikkat çekerek feryat figan “Ne büyük skandal!” diye dövündü.
İşte asıl mesele tam da burada başlıyor. Başka hiçbir ülkede benzeri bulunmayan, Alman partilerinin kaderini ve geleceğini belirleme cüretini gösteren bu tekinsiz Anayasayı Koruma Teşkilatı da kimin nesidir? İçişleri Bakanlığı’na bağlı bir dairedir ve doğrudan görevdeki içişleri bakanının emrindedir. Bir partinin aşırı sağcı olup olmadığına dairesi karar verirken son sözü söyleyen de yine o bakandır. Aşırılık araştırmaları konusunda ise ne içişleri bakanlarının ne de Anayasayı Koruma Teşkilatı’nın kayda değer bir uzmanlığı vardır.
Haliyle kararları taraflı olmaya mahkûmdur.
Fakat çok daha vahim olanı, bakanların ve bağlı dairelerin aşırı sağcılığın gerçekte ne anlama geldiğini dahi açıkça bilmemeleridir. Dolayısıyla bir partinin “tescilli aşırı sağcı” olup olmadığını tespit edebilecek yetkinlikte de değillerdir. Neticede “tescilli aşırı sağcı” hükmü, Alman parti sisteminin elinde, ateşlendiği an kendi namlusunu parçalayan kusurlu bir silaha dönüşmüştür.
Kavram kargaşasının önüne geçebilmek adına bir süre önce şu paylaşımı yapmıştım: “Güvenlik duvarı [Brandmauer] partilerinin Ukrayna ve İsrail’deki faşistleri silah sevkiyatı ve mali kaynaklarla desteklemesi, onları faşizmin doğrudan suç ortağı haline getirir.”
Bu ithamın, güvenlik duvarı partilerini iğneyi kendilerine batırmaya sevk edeceği ve başka partileri aşırı sağcılıkla suçlarken daha temkinli davranmalarını sağlayacağı yönündeki beklentim boşa çıktı. Talk show programlarının müdavimi gazeteci Robin Alexander nihayet cevap vermeye cesaret edene dek kimseden ses çıkmadı. Büyük bir öfkeyle şöyle yazdı: “Lafontaine’e göre, hükümet başkanları Yahudi olan iki ülke faşistmiş.” Konu “tescilli aşırı sağcı” yaftasına geldiğinde, Alman siyasetçileri ve gazetecilerini saran mutlak zihin bulanıklığını bundan daha iyi ortaya koyabilecek başka bir kanıt bulunamazdı.
Ülkelerin bizzat faşist olamayacağını esasen kendisinin de bilmesi gerekirdi. Üstelik İsrail Başbakanı Netanyahu’nun, bakanlarından birinin “Ben homofobik bir faşistim”, bir diğerinin ise Gazze’yi kastederek “İnsansı hayvanlarla savaşıyoruz ve ona göre hareket ediyoruz” demesine engel olamadığı, tecrübeli bir siyasetçinin gözünden kaçmamalıydı. Keza Ukrayna Devlet Başkanı Zelenskiy’nin, binlerce Yahudinin katili olan Andriy Melnik’in cenazesinin nakli töreninde hazır bulunduğu ve kendisini Ukrayna’nın mühim bir şahsiyeti olarak taltif ettiği de bir sır değildir; nitekim İsrail’deki Yad Vaşem Holokost Anma Merkezi de bu anmayı sert dille eleştirmişti.
Bu kavram kargaşası, aşırı sağcılıkla mücadele edenlerin çifte standartlı terazilerle hüküm vermesinden de kaynaklanıyor. AfD’nin aşırı sağ kanadından Björn Höcke salona SA sloganı olan “Her şey Almanya için” sözünü haykırdığında cezalandırılıyor. Hitler’in propaganda bakanı Goebbels vaktiyle imparatorluğu “savaşa muktedir” kılmak isterken, bugün Savaş Bakanı Boris Pistorius Almanya’yı “savaşa muktedir” [kriegstüchtig] hale getirmek istediğinde bu durum sıradan bir gelişmeymiş gibi karşılanıp gündeme devam ediliyor.
Benim nazarımda, ölçüsüz silahlanma ve bunun tabii neticesi olan ağır sosyal kısıntılar öteden beri aşırı sağcılığın ta kendisidir. Antisemitizmi ve yabancı düşmanlığını körüklemeyi de aynı şekilde aşırı sağcılık addediyorum. Yarısı Rus olmak üzere Sovyetler Birliği’nin 25 milyon yurttaşının katledildiği gerçeği karşısında, her Allah’ın günü kötü Rus düşman imgesini besleyip büyütmek bilhassa alçakçadır ve asıl “tescilli aşırı sağcılık”tır. Zira Naziler de Rusları “aşağı insan” [Untermenschen] olarak niteliyordu.
Kibirli bir edayla sabah akşam “demokrasimiz” nakaratını dilinden düşürmeyen partilerin ifade özgürlüğünü adım adım boğması, sağcı hükümetlerin tipik bir alametidir. CDU/CSU ve SPD koalisyonuyla kurulan federal hükümet, AB’nin ifade hürriyetini boğan ve varoluşsal yıkıma yol açan yaptırımlarına ortak olduğu müddetçe her türlü demokratik meşruiyetini yitirmiştir.
Elbette herkes meseleye benim penceremden bakmak mecburiyetinde değil; gelgelelim Almanya’nın aklı karışık siyasetçileri ve gazetecileri için İncil’deki şu kelam tastamam geçerlidir: “Kardeşinin gözündeki çöpü görürsün de kendi gözündeki merteği neden fark etmezsin?”
Bugün bile, bir soykırımı silah sevkiyatıyla destekleyen partilerle rahatlıkla koalisyon kurulabilirken; AfD ile somut bir önergede birlikte oy kullanmanın ya da parlamento başkanlığı ile eyalet komisyonlarının tanziminde eşgüdüm sağlamanın niçin “cehennemin kapılarını aralamak” sayıldığına dair beni ikna edebilecek makul bir gerekçe duymayı bekliyorum.
Alman toplumunda giderek derinleşen yarılmanın önüne geçmek isteyen kimse, bugünkü gidişatı Weimar Cumhuriyeti’nin çöküşü ve Nasyonal Sosyalizmin yükselişiyle bir tutan temelsiz kıyaslamaları derhal terk etmelidir. AfD’nin sağ cenahında şüphe götürmez biçimde aşırılıkçıların ve tekinsiz figürlerin bulunduğu bir vakıa olsa dahi, soğukkanlı ve rasyonel bir tartışma zeminine geri dönmek elzemdir. Bilhassa Saksonya-Anhalt seçimlerinin ardından, Anayasa’nın 20. maddesinin 2. fıkrasında yer alan şu ilkeyi yeniden hatırlamamız gerekir: “Bütün devlet yetkisi halktan kaynaklanır.”
Dünya Basını2 hafta önceEski CIA analisti Johnson: Trump İran’a girerse Çanakkale’deki Churchill gibi yenilir
Asya2 hafta önceGüney Kore, Kiev Büyükelçisini geri çağırdı
Amerika2 hafta önceBrezilya’da ikinci tur süreci nasıl işleyecek?
Asya2 hafta önceEndonezya’nın yeni iş yasası işçileri memnun etti, iş dünyasını endişelendirdi
Diplomasi2 hafta önceİtalyan gazeteci ve yazar Thomas Fazi: Avrupa, II. Dünya Savaşı’ndan beri ABD işgali altında
Dünya Basını2 hafta önceNükleer bilimci Hughes: Bölgesel nükleer savaş bile dünya genelinde üç milyar insanı aç bırakır
Dünya Basını1 hafta önceİngiliz diplomat Crooke: Suudi Arabistan’da asıl çöküş içeriden gelecek
Amerika3 gün önceSenatör Sanders: Silikon Vadisi zenginleri “korkunç bir plan” üzerinde çalışıyor











