Dünya Basını
Alman Demokratik Cumhuriyeti: Kadın özgürleşmesinde ileriye doğru büyük bir adım

Çevirmenin notu: Batı medyası ve onların anti-komünist temayüllü ideologlarının “despotik”, “merkeziyetçi”, “bürokratik” olarak sıfatlandırdığı “geleneksel sosyalist” devletler, Alman Demokratik Cumhuriyeti, Bulgaristan Halk Cumhuriyeti, Polonya Halk Cumhuriyeti, Macaristan Halk Cumhuriyeti, Arnavutluk Sosyalist Halk Cumhuriyeti, Çekoslovakya Sosyalist Cumhuriyeti ve Romanya Sosyalist Cumhuriyeti…
Hemen tamamında kadının ev köleliğinden kurtulması ve ev işleri gibi kadını bunaltan, köleleştiren işlerin endüstrinin bir parçası haline getirilmesi, yani evin ekonomik bir birim olmaktan çıkarılması, toplumun yeniden üretimi sorununu ve doğan çocuğun devlet tarafından bakımının sağlanarak kadın üzerindeki yükün hafifletilmesi ve giderek tamamen bir yük, biyolojik olarak gerileten bir yük, olmaktan çıkarılması için muazzam çabalar harcandı. Belki bu çabalar yetersiz kaldı, çok sonraları yavaşladı hatta bir kısmı geri alındı ama bu çabalar harcandı. Bu haklar aynı zamanda, en ileri burjuva demokratik ülkelerde bile, bazı ileri liberal çevreler tarafından sözü edilen ama asla gerçekleştirilmeyen haklardı. Öyle ki kadınlar, ilkel komünal toplumdan bu yana en geniş haklarını ilk olarak bu rejimler altında elde ettiler ve bu hakları fiili olarak da onlarca yıl uyguladılar.
Aşağıda çevirisini verdiğimiz makale, bu “reel sosyalizm” deneyimlerinin kadınlara yönelik politikalarındaki tılsımın sadece rakamsal olarak daha çok istihdamda olmalarında değil, kadını boyunduruğu altına alan bağların kökünden çözülmesinde olduğunu “içeriden”, Alman Demokratik Cumhuriyeti deneyimi üzerinden anlatıyor. Yazarın temel tezi ise, özel mülkiyetin ortadan kaldırılması ve buna bağlı olarak üretim koşullarında gerçekleşen radikal değişimlerin, kadınların toplumsal konumunu dönüştürmekteki gücünü kanıtlayan onlarca yıllık bir deneyimin, bugünkü feminist tartışmalara katkı sunabilecek yeni bir perspektif getirebileceği.
Demokratik Almanya deneyiminin ışığında: Kadın özgürlüğünden öğrenebileceklerimiz ve koruyabileceklerimiz
Florentine M. Sandoval
Internationale Forschungsstelle DDR
2 Ekim 2024
Çev. Leman Meral Ünal
Alman Demokratik Cumhuriyeti’nin (DDR) sona ermesi Doğu Alman kadınlarını bir çağ kadar geriye götürdü. 1989 sonrası gelişen kadın hareketi hâlâ sosyalizmde neyin övgüye değer neyin kınanabilir olduğunu tartışadursun, bu tartışma aslında çoktan gereksiz hale gelmişti: Zira DDR’nin yasaları artık geçerli değildi; aile ve sosyal politika da dahil olmak üzere hiçbir alanda sosyalist sistemle devamlılık yoktu ve olmayacaktı. Aile hukuku alanı yeniden burjuva yasallığı ile düzenleniyordu. Almanya’nın imparatorluk döneminden kalma ceza kanunu maddeleri tekrardan yürürlüğe giriyor, kürtaj ve muayene hizmetlerine erişim yeniden tanımlanıyordu. Doğu Alman ekonomisinin eşi benzeri görülmemiş şekilde özelleştirilmesi ve sanayisizleştirilmesi karşısında kadınlar ya yeni Batı Alman üstlerinin hor görmesi ile ya da işsizlikle sınanacaklardı. Ve genellikle erkeklere olan ekonomik bağımlılıklarına [yeniden] geri dönmek zorunda kaldılar. Kaybedilen asıl şey, kadınların özgürleştirilmesi sorumluluğunu üstlenmiş bir devlet ve toplumdu.
Sosyalist Doğu Almanya’da yaşanan devrimci altüst oluşlar öylesine muazzamdı ki, ortadan kalkışından otuz yılı aşkın süre sonra dahi hissedilmeye ve ölçülmeye devam ediyor. Bu, 2023 itibariyle Doğu’da kadın istihdamının daha yüksek olması, kreşlerin Batı’ya kıyasla yaygınlığı ve Batı’da yüzde 19 olan kadın-erkek ücret farkının Doğu’da yüzde 12 olması gibi göstergelerde kendini sürekli yeniden hatırlatmakta. DDR’nin 40 yıllık varlığı boyunca birçok çelişki ortadan kaldırılamamış olsa da (ev işleri ve [eşit] ücret başta olmak üzere), bu çelişkilerin kapitalist koşullar altında daha da yoğunlaştığı bugünden geriye bakıldığında yine de pek çok şey kaybedilmiş gibi görünüyor.
Fakat DDR, geçmişten bugüne düşürdüğü gölgeyle Batı Alman toplumunu ifşa etmeye devam ediyor ve bugünkü feminist tartışmalarda genellikle eksik olan bir perspektifi açıyor. Çünkü DDR deneyimini Batı’daki ve günümüzdeki feminist hareketten farklı kılan şey, toplumsal üretim ilişkilerinin ve kadınların özgürleşmesi için toplumsal ve kitlesel seferberliğin rolüdür.
DDR’deki kadın politikasının en temel hedefi, mümkün olan en geniş kadın kitlesini üretim sürecine dahil etmekti ve bu da ancak DDR’de bunun toplumsal temeli sağlandığı için mümkündü. Bu strateji, 19. yüzyıl boyunca devrimci işçi hareketi içinde olgunlaşan, kadınların demokratik, sosyal ve ekonomik haklar mücadelesinin bir bütün olarak işçi sınıfının kurtuluşuyla yakından ilişkili olduğu anlayışına dayanıyor. Proleter kadın hareketinin öncülerinden Clara Zetkin gibi isimler, kadınların ezilmişliğinin ve yüzyıllar içinde gelişen ataerkil ilişkiler ile ahlaki değerlerin, özel mülkiyetin ortaya çıkışıyla sıkı bir bağ içinde olduğunu ve kapitalist üretimle iç içe geçtiğini; dolayısıyla da yalnızca üretim koşullarında radikal bir değişimle kadınların kurtuluşu için gerekli koşulların yaratılacağını savunmuşlardı.
Her ne kadar kapitalist ekonomilerde kadınlar için kaçınılmaz olarak sömürü koşulları yaratsa da, kadınların iş gücüne dahil olması, DDR gibi üretim ilişkilerinin sosyalist tarzda örgütlendiği bir devlette tarihsel olarak ilerici bir tekamül yaratmıştır. Zira özel mülkiyetin ortadan kaldırılması ve buna eşlik eden emeğin doğasındaki değişim, kadınların toplumsal konumunu kökünden değiştirmişti.
Elbette bu, kadınların kendi çabaları olmadan başarılamazdı. Kadınların istihdama kazandırılmak için seferber edildiği pek çok girişimden birine örnek olarak “ev kadınları birlikleri” verilebilir. 1950’li yıllarda, çalışmayan kadınlardan oluşan bu kolektifler, iş gücüne acil ihtiyaç duyulan projelerde çalışmış kadınları daha sonra kalıcı bir işe girmeleri için teşvik ediyordu. Kocalar ile ev içinde yaşanan çatışmaların bu noktada tayin edici bir rolü olduğunun altı kalınca çizilmeli. Kadınların hane içindeki izolasyonuna ilişkin siyasal tartışmalar yeniden canlandı, bu da kadınların üretim sürecine katılımını arttırdı ve dolayısıyla da ekonomik bağımsızlıklarına giden yolu açmış oldu. Diğer bir deyişle, maddi teşvikler ve bilinçlendirme birlikte çalışmış ve etkili olmuştu.

İstihdamın kendisi kapsamlı bir çocuk bakım altyapısının geliştirilmesini ve eş zamanlı olarak ev işlerinin azaltılmasını ve daha iyi bölüşülmesini gerektiriyordu Bunlar birbirini etkileyen ve birbirine bağlı süreçlerdi. Sosyalist işyeri aynı zamanda kadınlar için toplumsal görevlerin iç içe geçtiği bir merkezdi – kültürel etkinlikler, eğitimler ve çocuk bakımı ve sağlık hizmetleri bu merkezler aracılığıyla organize edilmekteydi. Buralarda kadın işçiler kendi başlarına etkili olabiliyor, haklarını talep edebiliyor ve savunabiliyorlardı. Sendikaların kadın komisyonları, bir işyerinin tüm kadın işgücünün kişisel ve mesleki gelişimi için kolektif bir araç olan Frauenförderpläne’nin (“kadınların terfi planları”) hazırlanmasını ve uygulamanın izlenmesini sağlıyordu. Üretken emek en önemli itici güç haline gelirken, yeniden üretim emeği kadınların özgürleşmesinin önündeki en büyük engel olmaya devam edecekti.
Kırk yıl oldukça kısa bir süredir. 1990 yılına kadar çözülmeden kalan sorunlar ve çelişkiler değerlendirilirken bu gerçek muhakkak göz önünde bulundurulmalıdır. Teknik yeniliklere, ev içi sorumlulukların kısmen de olsa toplumsallaştırılmasına ve medyanın erkeklere yönelik çağrılarına rağmen, yeniden üretim işi büyük ölçüde kadınlara bırakıldı. Nitelik farkının kapatılamaması ve/veya kadınların aynı niteliklere sahip olmalarına rağmen yönetim pozisyonlarına ulaşamamaları nedeniyle kadın-erkek ücret farklılıkları devam etti; DDR’nin Gençlik Araştırmaları Merkez Enstitüsü (ZIJ) tarafından yürütülen çalışmaların da gösterdiği gibi, genç nesillerde daha az yaygın olsa bile, aile içindeki geleneksel roller hâlâ varlığını sürdürüyordu.
DDR’de kız çocukları, farklı bir kadın imajıyla büyüdüler ve doğalında hayata dair yüksek beklentiler geliştirdiler; ancak DDR’li son yılların zorlu gerçekliği düşünüldüğünde bu beklentiler her zaman karşılanamadı. DDR’de sosyalizm ve kadın özgürlüğü arasındaki bağlantı kesin bir şekilde kurulmuş ve kanıtlanmış olsa da sosyalist devletin erken yıllarındaki devrimci enerjinin üzerine dahasını inşa etmek mümkün olamadı.
Aslında, toplumsal cinsiyet eşitliğini sağlayabilme yolunda eşit işe eşit ücret, eşit eğitim olanakları, eşit ortak karar alma hakkı gibi önemli ilkeler henüz Sovyet İşgal Bölgesi’ndeyken (1945-1949) ortaya konmuştu, çünkü komünistler ve sosyalistler için bunlar, [kadınlar mevzubahis olduğunda] müzakere edilemez, temel haklardı. Ancak DDR’deki deneyimler, bu hakları güvence altına alan temel yapıları inşa etmenin karmaşık ve uzun bir görev olduğunu ve basitçe “yukarıdan” empoze edilemeyeceğini de kanıtlar nitelikte. Doğu Almanya’daki kitlesel inisiyatifler ve demokratik yapılar olmasaydı, gerekli zihniyet değişimini sağlamak ve çeşitli toplumsal grupları kadınların kurtuluşu lehine kazanmak mümkün olamazdı. Birlik meclisleri, kadın komisyonları ve teşvik planları gibi somut araçlar, bu toplumsal zorluğu aşmak için vardı. Bu araçlardan yararlanıp yararlanmamak bireylere bağlı olsa da kullanımı istisna değil kuraldı.
Yoksulluğun arttığı, güvencesizleşmenin olağanlaştığı ve kadın haklarının dünya çapında geriletildiği bir dönemde, bireyselleştirme ilkesinin tam tersini, yani DDR’de olduğu türden kadınların kitlesel ve toplumsal seferberliğini düşünmek önemlidir. DDR’deki 40 yıllık kadın politikası ve teşvikinde nelerin kaybedildiği ve geriye nelerin kaldığı, çözülemeyenler ve mümkün olanlar, günümüzün kadın eşitliği tartışmalarına ve mücadelesine verimli bir şekilde taşınabilir, tabii eğer izin verilirse. Kadınların kurtuluşunu bireysel ilişkilerin bir vaadi olarak görmek yerine tarihsel ve toplumsal bir görev olarak belleyen DDR’nin hem ulaşılan hem de ulaşılamayan politik hedefleri, parçalanmış olan kadın hareketine bir yön sağlayabilir. Bu, her şeyden önce DDR mirasının da bir parçası.
Dünya Basını
FT: Trump’ın anlaşması, İran’da askeri seçeneğin başarısızlığını yansıtıyor

Trump’ın başarısızlığı başarı olarak yeniden paketleme konusunda uzun bir sicili var. İran’da rejim değişikliği hedefleyen bu başarısız savaş için de aynı şeyi hızla yapacaktır.
Financial Times, Gideon Rachman
15 Haziran 2026
Bir barış anlaşmasını kutlamanın, Beyaz Saray’ın bahçesinde kafes dövüşü düzenlemekten daha iyi bir yolu olabilir mi? Donald Trump, uzun süreli şiddet yerine her zaman performatif çatışmayı tercih etti. Şimdi nihayet, İran’la savaşı sona erdirmeye yönelik uzun süredir müjdelediği anlaşmaya kavuşmuş durumda.
Ancak herhangi bir barışın kırılgan olması muhtemel. Trump bunu nasıl pazarlamayı seçerse seçsin, cuma günü Cenevre’de imzalanması planlanan anlaşma kalıcı bir çözüm değil. Bu, mevcut ateşkesin 60 gün uzatılması anlamına geliyor; Hürmüz Boğazı’nın kademeli olarak yeniden açılmasına ve ABD’nin İran’a yönelik ablukasının kaldırılmasına imkân tanıyor. İran’a yönelik yaptırımların aşamalı olarak kaldırılması taahhüdüyle bağlantılı biçimde, nükleer meselelerin müzakere yoluyla çözülmesine dair bir vaat de var.
Her şeyin nasıl dağılabileceğini görmek kolay. İsrail hükümeti memnun değil; özellikle de Lübnan’da Hizbullah’a karşı yürüttüğü kampanyanın sona ermesi gerekeceğine dair açıklamadan rahatsız. Seçimler yaklaşırken ve İsrail’de barış anlaşmasına yönelik partiler üstü kınamalar varken, Benjamin Netanyahu, özellikle Hizbullah’ın İsrail’in kuzeyini bombalaması halinde, Hizbullah’a yönelik saldırıları yeniden başlatma ihtiyacı hissedebilir. İran da buna İsrail’e yönelik saldırılarla karşılık verebilir.
Lübnan yalnızca en bariz parlama noktası. Hürmüz Boğazı’nın kademeli olarak yeniden açılması, aynı sırada İran’ın nükleer programı gibi çetrefilli bir mesele üzerinde görüşmelerin başlaması, anlaşmazlıklar ve yanlış anlamalar için geniş bir alan bırakıyor. Bu koşullar altında, gerilimin kademeli olarak gevşemesi —zaman zaman şiddet dalgalarıyla kesintiye uğrasa da— çatışmaların tamamen sona ermesinden daha olası görünüyor.
Savaşta açık bir galip olmadığı için, herhangi bir barış anlaşmasının da uzlaşma niteliğinde olması gerekiyordu. En iyi işaret, tüm taraflardaki şahinlerin bundan memnun olmaması.
Amerikalı şahinler Tahran’da rejim değişikliği ya da en azından İran’ın nükleer programının tamamen tasfiye edilmesini istiyordu. Ancak rejim değişikliği şimdi savaşın başladığı döneme kıyasla daha uzak görünüyor. İran’ın nükleer konularda gelecekte işbirliği yapacağına dair vaatleri de Washington’daki birçok kişi tarafından derin bir şüpheyle karşılanacak.
Şahinler ayrıca İran varlıklarının dondurulmasının kaldırılmasının ve yaptırımların hafifletilmesinin, İslam Cumhuriyeti’nin ordusunu ve bölgesel vekil güçlerini yeniden inşa etmesine imkân sağlayacağından endişe ediyor. Geçen hafta, önde gelen Cumhuriyetçi sertlik yanlılarından Senatör Lindsey Graham, Trump’a, İran’ın başlıca petrol ihracat merkezi olan Hark Adası’nı ele geçirme tehdidini hayata geçirerek savaşı tırmandırması yönünde hâlâ baskı yapıyordu. Ancak Trump’ın askeri danışmanları, herhangi bir Amerikan işgal gücünün İran’ın karşı saldırısı için açık hedef haline geleceği konusunda onu uyarmış olmalı. Trump’ın şimdi vardığı anlaşma, askeri seçeneğin başarısızlığını yansıtıyor.
İsrail hükümeti özellikle mutsuz. Netanyahu’ya yakın bir gazeteci olan Amit Segal, anlaşma haberine Henry Kissinger’dan şu alıntıyı paylaşarak yanıt verdi: “Amerika’nın düşmanı olmak tehlikeli olabilir ama Amerika’nın dostu olmak ölümcüldür.” İsrailliler, İran’ın boğazın açılmasını Lübnan’da ateşkese başarıyla bağlamış olmasından; böylece İsrail’in kendi sınırlarındaki bir savaşta elinin kolunun bağlanmasından endişe ediyor. Daha genel olarak ise en tehlikeli rakipleri olan İran’ın çatışmadan güçlenerek çıktığından korkuyorlar.
Ancak İranlı aşırı sertlik yanlıları da öfkeli görünüyor. Yaklaşan anlaşmaya ilişkin haberler, Tahran’da ve bölge şehirlerinde gösterilere yol açtı; gösterilerde Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi ve Meclis Başkanı Muhammed Bakır Kalibaf aleyhine sloganlar atıldı. İran’da önerilen anlaşmayı eleştirenler, Tahran’ın boğazın açılmasını, ABD’nin yerine getirmeyebileceği bir yaptırım hafifletme vaadi karşılığında takas ettiğini söylüyor; özellikle de bunun Kongre’de engellenebileceğini belirtiyor.
Körfez ülkelerinde de karışık duygular hâkim olacak. Suudi Arabistan, Katar ve Birleşik Arap Emirlikleri gibi ülkeler, boğaz üzerinden enerji ihracatının serbest akışına imkân tanıyacak ve bölgenin istikrarına duyulan güveni yeniden tesis edecek bir çözüme şiddetle ihtiyaç duyuyor.
Ancak ara sıra drone saldırıları ya da füze saldırılarıyla kesintiye uğrayan kırılgan bir barış, turistleri ve yabancı çalışanları rahatlatmaya yetmeyebilir. Katar’daki Ras Laffan sıvılaştırılmış doğal gaz tesisi gibi kritik altyapılarda meydana gelen bazı hasarların onarılması birkaç yıl sürebilir.
Körfez ülkeleri, gelecekteki jeopolitik konumlanışları konusunda da ciddi bir muhasebe yapmak zorunda kalacak. Bölgedeki birçok karar alıcı, ABD ve İsrail’in kendi tavsiyelerine rağmen İran’a savaş açmış olmasına öfkeli. Ancak aynı zamanda, ilk ABD-İsrail saldırısına doğrudan katılmamış olmalarına rağmen Tahran’ın misilleme için kendilerini hedef almasından da büyük öfke duyuyorlar.
Önümüzdeki aylar ve yıllarda Körfez ülkeleri derin bir tercih yapmak zorunda kalacak. Makul bir alternatif güvenlik ortağı bulunmadığı gerekçesiyle ABD ile ilişkilerini daha da güçlendirip, bazıları İsrail’e daha da mı yaklaşacak? Yoksa modern Amerika’nın bir müttefik olarak fazlasıyla kaprisli ve güvenilmez olduğuna karar verip, sessizce İran’la bir anlayış arayışına mı girecekler?
Trump’ın başarısızlığı —ister iflas etmiş bir kumarhane ister kaybedilmiş bir seçim olsun— başarı olarak yeniden paketleme konusunda uzun bir sicili var. Rejim değişikliği hedefleyen bu başarısız savaş için de aynı şeyi hızla yapacaktır. Ancak bunu başarmak için İran’ın ve Orta Doğu’nun manşetlerden düştüğü uzun bir sakinlik dönemine ihtiyaç duyacak. Bu ise fazlasıyla iyimser bir beklenti olabilir.
Dünya Basını
Profeseörler Mersheimer ve Karaganov: NATO’nun kışkırtmaları dünyayı felakete sürüklüyor

Chicago Üniversitesinden Prof. John Mearsheimer ve Rusya Dış İlişkiler ve Savunma Politikaları Konseyi Başkanı Prof. Sergey Karaganov, Norveçli siyaset bilimci Glenn Diesen’ın programında Ukrayna savaşı, NATO’nun genişlemesi ve nükleer caydırıcılığın yeniden tesisi konularını tartıştı. Karaganov, Batı’nın saldırganlığına karşı nükleer caydırıcılığın “Tanrı’nın korkusuyla” yeniden kurulması gerektiğini belirtirken, Mearsheimer ise Batı dünyasının nükleer gerçekleri ve Soğuk Savaş derslerini tamamen unuttuğu uyarısında bulundu.
Norveçli siyaset bilimci Glenn Diesen’ın yönetimindeki tartışma programında, Chicago Üniversitesinden Siyaset Bilimi Profesörü John Mearsheimer ve Rusya Dış İlişkiler ve Savunma Politikaları Konseyi Başkanı, aynı zamanda Mihail Gorbaçov, Boris Yeltsin ve Devlet Başkanı Vladimir Putin’in eski danışmanlarından Profesör Sergey Karaganov bir araya geldi.
Programda, Ukrayna’daki çatışmanın gidişatı, NATO’nun gerilimi tırmandıran adımları ve Rusya’nın nükleer doktrinini değiştirerek nükleer caydırıcılığı yeniden tesis etme arayışları çok yönlü olarak ele alındı.
“Avrupa insanlık tarihindeki tüm kötülüklerin kaynağıdır”
Prof. Sergey Karaganov, dünyanın son 15-17 yıldır tarihinin en tehlikeli dönemine girdiğini belirterek, eski sistemi ayakta tutan tektonik plakaların yerinden oynadığını vurguladı.
Karaganov, meselenin sadece Ukrayna’daki savaşı nükleer tehditlerle bitirmek olmadığını, insanlığın çok sayıda çatışmanın yaşanacağı bir dönemin eşiğinde durduğunu ifade etti.
İkinci Dünya Savaşı’nın ardından nükleer silahların varlığı sayesinde büyük güçlerin birbirleriyle doğrudan savaşmaktan kaçındığını söyleyen Karaganov, şu değerlendirmeyi yaptı:
“İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesinden ve bana göre Yüce Yaradan tarafından bizlere gönderilen nükleer silahların ortaya çıkmasından sonraki 60-70 yıl boyunca birbirimizle savaşmaktan kaçındık. Ancak şimdi bu süreç yeniden başlıyor. En can alıcı soru şu ki, şu anda bir dünya savaşının başlangıcındayız. Bu savaş tüm cephelerde patlak veriyor. Savaşın ana itici gücü, yaklaşık 500 yıldır dünya sisteminde elinde tuttuğu üstün konumu, küresel gayri safi yurt içi hasılayı sömürme imkanını ve kendi kültürel ile siyasi görüşlerini dayatma gücünü kaybetmekte olan Batı’nın karşı saldırısıdır.”
Avrupa’nın tarihsel rolünü sert bir dille eleştiren Karaganov, Avrupalıların sömürgecilik, ırkçılık ve soykırımlar gibi insanlık tarihindeki en kötü şeylerin müsebbibi olduğunu ifade etti.
Karaganov, “Avrupa, insanlık tarihindeki tüm kötülüklerin kaynağı olmuştur. Buna orta çağ savaşları, dünya savaşları, soykırımlar, ırkçılık ve sömürgecilik dahildir. Dolayısıyla dünya halkları ve liderleri için en iyi yol, Avrupa’yı tarihin öncü konumlarından uzaklaştırmaktır. Ben bunun için dua ediyorum. Bu sadece bir gerçekçilik meselesi değil, aynı zamanda ahlaki bir zorunluluktur” ifadelerini kullandı.
“Batı Soğuk Savaş’ın kırmızı çizgilerini tamamen unuttu”
Prof. John Mearsheimer, Soğuk Savaş dönemindeki nükleer dengeleri hatırlatarak günümüzdeki durumun çok daha büyük bir belirsizlik ve tehlike barındırdığını kaydetti. Soğuk Savaş sırasında ABD ile Sovyetler Birliği arasında son derece yoğun bir güvenlik rekabeti yaşandığını, ancak her iki tarafın da nükleer felaket riskinin farkında olarak çok net kırmızı çizgiler belirlediğini dile getiren Mearsheimer, “Soğuk Savaş’ta kuralları ve sınırları öğrenmiştik. Sovyetler Birliği 1956’da Macaristan’a, 1968’de Çekoslovakya’ya girdiğinde Batı stratejik nedenlerle hiçbir şey yapmadı. Çünkü kırmızı çizgilerin geçilmesi nükleer bir felaket demekti” dedi.
Mearsheimer, günümüzde Batı dünyasının nükleer silahların yarattığı tehlikeleri tamamen hafife aldığını belirterek hayretler içinde olduğunu ifade etti. Bu duruma iki somut örnek gösteren Mearsheimer, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Batı’da insanların nükleer silahların varlığı nedeniyle son derece tehlikeli bir dünyada yaşadığımızı unutmuş görünmelerine hayret ediyorum. Soğuk Savaş’ta belirlenen kırmızı çizgiler büyük ölçüde ortadan kalktı. Buna işaret eden ilk örnek, Ukrayna’nın Ağustos 2024’te Rusya’nın Kursk bölgesini işgal etmesidir. ABD destekli bir müttefikin Rusya toprağına girmesi ve ABD’nin bu operasyona yardım etmesi Soğuk Savaş döneminde akla bile gelemezdi. Sovyetler Birliği gibi devasa nükleer cephaneliğe sahip bir ülkenin varlığını tehdit etmek imkansız bir hamleydi. İkinci örnek ise 2025 yılında Ukraynalıların Rusya’nın stratejik nükleer üçlüsünün bir ayağına saldırmasıdır. Soğuk Savaş’ta Sovyetler Birliği’nin stratejik nükleer savunma sistemlerine saldırmak kesinlikle düşünülemezdi. Ancak bu gerçekleşti ve ABD bunu en ufak bir şekilde eleştirmedi. Bu durum, Batı’nın Rusya’yı kolayca hırpalayabileceğini ve hiçbir ciddi kırmızı çizginin kalmadığını düşündüğünü gösteriyor.”
Batı’nın savaştan hemen önce ve savaşın başında Rusya’yı büyük güçler liginden tamamen çıkarmayı hedeflediğini belirten Mearsheimer, ekonomik yaptırımlar ve askeri yardımlarla Rusya’yı dize getirme planının çok riskli bir yaklaşım olduğunu vurguladı. Mearsheimer, “Büyük güçler çaresiz kaldıklarında son derece riskli stratejilere başvururlar. Rusya örneğinde bu, nükleer silah kullanmak anlamına gelirdi. Ancak biz bunu umursamadık. Rusya’yı büyük güçler arasından çıkarıp bu işten sıyrılabileceğimizi düşündük” eleştirisinde bulundu.
“Nükleer silah kullanımıyla zafer kazanmak ahlaki bir felakettir”
Karaganov, Rus devletinin nükleer caydırıcılığı yeniden canlandırmasının hayati bir zorunluluk olduğunu, ancak kendisinin de Rus hükümetini ve seçkinlerini bu konuda yeterince hızlı hareket etmedikleri için eleştirdiğini söyledi. Nükleer silahların fiilen kullanılmasının yaratacağı ahlaki yıkıma değinen Karaganov, şu ifadeleri kullandı:
“Nükleer silah kullanımıyla zafer kazanmak ahlaki bir felakettir. Devlet Başkanı Putin’in nükleer silah kullanma konusunda tereddüt etmesinin tek nedeni budur. Avrupa’da nükleer silahlarla bir savaşı kazanmak askeri açıdan kolaydır, ancak bu korkunç bir ahlaki günahtır ve Pandora’nın kutusunu açar. Çünkü o andan itibaren dünyadaki herkes kitle imha silahlarını kullanmaya başlar. Biz nükleer caydırıcılığın geçerliliğini yeniden tesis etmek zorundayız. Bu sadece Rusya’nın güvenliği için değil, dünyayı ve insanlığı intihara meyilli Batı’nın sürüklediği felaketten kurtarmak için gereklidir. Bizler insanlık tarihi boyunca birbirimizle savaşmamızı engelleyen o cehennem korkusunu, yani Tanrı korkusunu yeniden inşa etmeliyiz.”
Karaganov, nükleer savaşın kazanılamayacağına dair Batı’da üretilen teorilerin Soğuk Savaş döneminde bir dünya savaşını engellemek için kasıtlı olarak yayıldığını iddia etti. Sınırlı bir nükleer savaşın askeri olarak kazanılabileceğini kaydeden Karaganov, ancak bu ahlaki eşik bir kez geçilirse dünyanın tamamen farklı ve kuralsız bir kaosa sürükleneceğini kabul etti.
Mearsheimer ise nükleer bir savaşta gerçek anlamda bir galibin olamayacağını belirterek Karaganov’un tezini şu sözlerle analiz etti:
“Eğer her iki taraf da nükleer envanterlerini tam ölçekli olarak kullanırsa kimsenin kazanması mümkün değildir, hepimiz buharlaşırız. Ancak Sergey’in yazılarında sunduğu mantık farklı. Rusya’nın nükleer silahları askeri bir zafer kazanmak için değil, Batı’ya ne kadar ciddi olduğunu göstermek amacıyla sınırlı hedeflere karşı sembolik olarak kullanacağını öngörüyor. Rusya, nükleer tırmanma tehdidini kullanarak karşı tarafı kendi kırmızı çizgilerine saygı duymaya zorlamayı hedefliyor. Yani burada asıl mesele tırmanmanın kendisi değil, tırmanma tehdididir. Çünkü tırmanma genel bir termonükleer savaşa dönüşürse kimse bundan sağ çıkamaz.”
“Almanya nükleer silahlara yaklaşırsa haritadan silinmeli”
John Mearsheimer, Rusya’nın Avrupa’daki hedeflere yönelik sınırlı bir nükleer adım atması durumunda ABD ve diğer Avrupalı güçlerin nükleer bir yanıt vermekten çekinebileceğini, ancak bu senaryonun Almanya üzerinde çok tehlikeli bir etki yaratacağını belirtti.
Almanya’nın nükleer silahı olmadığını ve coğrafi olarak Rusya’ya çok daha yakın olduğunu hatırlatan Mearsheimer, “Eğer Rusya Doğu Avrupa’da nükleer silah kullanırsa, bu durum Almanya’yı kendi nükleer cephaneliğini edinmeye teşvik etmeyecek mi? Almanya artık ABD’ye güvenemeyeceğini anlayıp kendi nükleer silahını üretmeye karar verirse Rusya ne yapacak?” sorusunu yöneltti.
Karaganov, Almanya ve Japonya’nın insanlık tarihindeki en büyük tehditler olduğunu öne sürerek bu soruya çok sert bir yanıt verdi:
“Almanya, Japonya ile birlikte insanlık tarihindeki en kötü tehdittir ve nükleer silah kullanmalarına asla izin verilmemelidir. Eğer böyle bir şeye yeltenirlerse, yeryüzünden tamamen silinmelidirler. Alman ortaklarımıza bu sinyalleri gönderiyoruz. Umarım akıllarını başlarına toplarlar çünkü seçkinleri son derece cahil ve sorumsuz hale geldi. Almanya nükleer silahlara yaklaşırsa haritadan silinmeli. Aynı şey Japonya için de geçerlidir. Eğer Rusya gelecekte nükleer füze kullanmak zorunda kalırsa, birincil hedef Romanya ya da Polonya değil, Almanya olacaktır ve en büyük zararı Almanya görecektir. Bir nesilde iki dünya savaşı başlattılar ve bu yüzden asla affedilmemelidirler. Biz Ruslar cömert olduğumuz için onları neredeyse affetmiştik ama revizyonist hale geldiler. Bu yüzden nükleer silaha yaklaşırlarsa yok edilmelidirler.”
Mearsheimer, Karaganov’un bu yaklaşımının Almanya’daki Rusya korkusunu besleyeceğini ve durumu daha da kötüleştireceğini belirterek, “Almanların doğuştan saldırgan olduğunu savunmak, Batı’daki bazı çevrelerin Rusların genetik olarak saldırgan olduğunu iddia etmesi kadar temelsizdir. Almanya 1933-1945 arasındaki Almanya değil. Bu tür radikal söylemler gelecekte iki ülke arasında çok daha büyük çatışmalara zemin hazırlayabilir” uyarısında bulundu.
“Geleceğin dünyasında Avrupa tamamen devre dışı bırakılmalıdır”
Karaganov, Rusya’nın yönünü tamamen Doğu’ya ve Güney’e çevirmesi gerektiğini belirterek Sibirya’nın kalkındırılmasının önemine değindi.
Rusya’nın jeostratejik ve kültürel olarak Avrasyalı bir devlet olduğunu söyleyen Karaganov, “Geleceğin dünyasında Avrupa tamamen devre dışı bırakılmalıdır. Rusya, Çin, Hindistan, İran, Türkiye ve ABD’nin yer aldığı, ancak Avrupa’nın, özellikle de kuzeybatı Avrupa’nın dışlandığı yeni bir dünya yapısı kurulmalıdır. Biz yüzyıllar boyunca Avrupalılaşmaya çok fazla odaklanarak hata yaptık. Bizim geleceğimiz Asya’dadır” dedi.
Mearsheimer ise coğrafyanın kalıcı olduğunu ve Rusya’nın hemen yanı başındaki Avrupa’yı tamamen göz ardı edemeyeceğini belirtti.
Ukrayna’daki savaşın dondurulmuş bir çatışmaya dönüşse bile Doğu Avrupa’nın uzun süre istikrarsız kalacağını vurgulayan Mearsheimer, “Doğu Avrupa istikrarsız bir yer olarak kalırsa Ruslar burayı görmezden gelemez. Yeni bir savaşın patlak vermemesi için dikkatlerini buraya odaklamak zorunda kalacaklar” şeklinde konuştu.
Programın sonunda her iki uzman da küresel bir nükleer felaketten kaçınılması gerektiği konusunda uzlaşırken, Mearsheimer Batılı liderlerin Rusya’yı kışkırtmanın ne kadar tehlikeli olduğunu bir an önce anlamalarını umduğunu ifade etti.
Karaganov ise kötümser tabloya rağmen küresel bir nükleer savaşı önlemek için nükleer caydırıcılık tartışmalarını sürdüreceğini ve geleceğe iyimser baktığını dile getirdi.
Dünya Basını
Ya ABD-İran anlaşması gerçek olamayacak kadar iyiyse?

ABD-İran anlaşması ve Orta Doğu’nun geleceğine dair muhtemel seçenekler
The Jerusalem Post, Seth J. Frantzman
15 Haziran 2026
ABD ve İran, bir tür anlaşmaya doğru ilerleyecek bir yol üzerinde uzlaşmaya hazır görünüyor. Neyin üzerinde mutabakata varıldığı ya da önümüzdeki günlerde neyin ortaya çıkabileceği tam olarak net değil.
Son birkaç ayda, bir anlaşmanın imzalanmak üzere olduğuna dair buna benzer birçok iddia ortaya atıldı. Pek çok durumda, üzerinde anlaşılan somut maddeler gerçek bir anlaşma değil, daha çok gelecekte bir anlaşmaya varmak için hazırlanmış bir mutabakat metni niteliğindeydi.
Ortaya çıkmakta olan anlaşmadan çıkarılabilecek birçok sonuç var.
ABD’nin eski İsrail Büyükelçisi Dan Shapiro, X/Twitter’da şunları yazdı: “ABD-İran anlaşmasının metni imzalanıp yayımlanana kadar iki taraftan da çok fazla algı yönetimi gelecek. Ama işte benim ilk değerlendirmem.”
Shapiro şöyle devam etti: “Bu savaş bir hataydı ve sona ermesi gerekiyor. Başkan, İran rejiminin hızla çökeceğini düşündü ama bu gerçekleşmedi.”
“Tam tersine, rejim ağır bir ABD-İsrail saldırısından sağ çıkması ve bazı etkili karşı saldırılar düzenlemesi sayesinde stratejik olarak güçlendi” diye ekledi. “Bölgedeki birçok ülke şimdi İran’a yanaşıyor, gerilimi azaltmaya ve ilişkileri yeniden kurmaya çalışıyor. Bu da rüzgârın hangi yönden estiğinin bir işareti.”
Önümüzdeki birkaç gün ve ay içinde ne olabilir? Bildiklerimiz ve bilmediklerimiz üzerinden birçok ihtimal söz konusu. Bu noktada, eski ABD Savunma Bakanı Don Rumsfeld’in meşhur “bilinen bilinmeyenler” ve “bilinmeyen bilinenler” sözünü hatırlamak için uygun bir zaman.
Ya bir anlaşma olur ve iki taraf açısından da iyi giderse?
Bir senaryo, İsviçre’de bir Mutabakat Zaptı’nın kabul edilip imzalanmasıdır. İyimser bir senaryoda hem İran hem de ABD bir şey kazandıklarına inanır; hatta İsrail bile bekleyip görmeye razı olur.
İsviçre’deki imzanın ardından İslamabad, Doha ve diğer yerlerdeki arabulucular bir anlaşma üzerinde çalışmaya başlar. İran, Hürmüz Boğazı’ndaki ablukayı sona erdirir; ABD de İran’a yönelik ablukayı kaldırır. İran’daki zenginleştirilmiş uranyumun ülkeden çıkarılması konusunda bir anlaşmaya varılır. İran yaptırım muafiyeti elde eder.
Orta Doğu’da her şey normale döner ve istikrar sağlanır. Savaşın geride kalmasıyla ABD bölgede yeni bir dönem için çalışabilir ve Avrupa ile Asya’daki diğer meselelere odaklanmak üzere yönünü çevirebilir. Boğaz’ın açılmasıyla bölge ekonomileri iyileşir; İsrail ve Körfez ülkeleri daha yakın entegrasyon için çalışabilir.
Ya İsviçre’de bir anlaşma imzalanmazsa?
Bununla birlikte, Pakistan, Katar ve diğer aktörlerin iki ülke arasında bir Mutabakat Zaptı’na varılması yönündeki çabalarına rağmen, İran ve ABD’nin bu hafta anlaşamaması ve anlaşmayı bir kez daha ertelemesi ihtimali hâlâ var.
Bu senaryoda bölge, nisan ayından bu yana gördüğü düşük yoğunluklu çatışma ortamına geri döner. İsrail Lübnan’da Hizbullah’a karşı operasyonlarını sürdürür. İran, Beyrut’a yönelik herhangi bir İsrail saldırısına karşı misilleme tehdidinde bulunmaya devam eder.
Bölge düşük yoğunluklu bir kargaşa içinde kalır. Hürmüz Boğazı’nın kapalı olması, ülkelerin alternatif ticaret yollarına ihtiyaç duyması anlamına gelir; bu da Suriye üzerinden daha fazla kara ticaretinin geliştirilmesi sonucunu doğurur.
Beyaz Saray, savaşın sona ermeyeceğini ama aynı zamanda daha geniş bir alana da yayılmayacağını kabullenir. Yeni statüko, düşük yoğunluklu bir çatışma halidir.
Ya bu hafta bir anlaşmaya varılır ama nihai anlaşma sağlanamazsa?
Üçüncü senaryo, bu hafta bir Mutabakat Zaptı’nın imzalanmasını, ancak İran ile ABD arasındaki müzakerelerin yaz boyunca uzamasını öngörüyor. İran ve ABD nihai bir anlaşmaya varamaz. İran muhtemelen bunu tercih eder. Tahran, geçici bir anlaşmaya varıldığında Beyaz Saray’ın daha fazla çatışmadan kaçınmanın faydalarını göreceğini; Katar, Suudi Arabistan ve Pakistan gibi ABD’nin bölgedeki ortaklarının da savaşı yeniden başlatmaması için Washington’a baskı yapacağını varsayar.
Böyle bir senaryo, müzakerelerin uzaması ve çatışmanın gerçekten sona erip ermediğine dair ucu açık bir soru bırakması anlamına gelir. İsrail, Lübnan’da hareket serbestisini korur ve Kudüs gelecekte İran’a yönelik daha fazla saldırı için baskı yapar.
Bunlar yeni çatışma “turlarına”, yani İsrail ile İran’ın birkaç ayda bir kısa süreli çatışmalara girdiği yeni bir normale dönüşür.
ABD’nin İsrail’de askeri tanker uçakları bulundurmaya devam etmesi gerekir ve Ben Gurion Havalimanı bu nedenle seyahat kaosu yaşamayı sürdürür. Ardından ABD’nin üslenmesini Körfez yerine İsrail’e kaydırması yönünde bir baskı oluşur. İsrail’de sonbaharda seçimler yaklaşırken İran, Hizbullah ve Hamas’la daha fazla çatışma turu yaşanır.
Ya İran’da bir iç darbe olursa?
İran hükümeti bir Mutabakat Zaptı’nı kabul edip ABD ile görüşmelerde ilerlese bile, savaş nedeniyle zayıflayan ve askeri komutanları birbirinden kopuk hale gelen bölünmüş İran sistemi, Tahran’da bir darbeye açık durumdadır.
Bu darbe, bir anlaşmaya karşı çıkan Devrim Muhafızları ve sözde “sertlik yanlılarından” gelebilir. Aynı zamanda, sertlik yanlısı bir darbeyi önlemek isteyen ordudan da gelebilir. İran’daki mevcut düşük yoğunluklu kaos, belirsizlik yaratıyor. ABD artık İran’ın nihai bir anlaşma imzalayacağına güvenemeyeceğini biliyor; çünkü kimin kontrolü elinde tuttuğu net değil.
Ya ABD İran’la çatışmaya geri dönerse?
İran bu hafta bir anlaşma imzalayabilecek olsa da nihai statü anlaşmasına ulaşmak zor olacaktır.
Nihai statü anlaşmasına varılamaması halinde Trump yönetimi, yaz ya da sonbahar aylarında İran’ı yeniden barış masasına zorlamak için güç kullanmaya karar verebilir. Bu da ABD’nin yaşadığı sıkıntıların karşılığında bir bedel talep etmesiyle sonuçlanır.
ABD bölgede daha büyük bir rol üstlenir ve Körfez ülkelerinin kendilerini savunmasına yardımcı olması yönünde baskı görür. İsrail Hizbullah’a yönelik saldırılarını sürdürür; bu da İran’ın İsrail’e yönelik saldırılarına devam etmesine yol açar.
Nihai bir anlaşma olmadan mutabakat metni çok fazla değer taşımaz ve gerçek bir anlaşmayla sonuçlanmaz. Bununla birlikte, boğazların açılması herkesin çıkarınadır; bu nedenle boğazlar açık kalır.
Görüş2 hafta önceXi liderliğinde yükselen Çin diplomasisi: Bütün yollar Pekin’e çıkıyor
Görüş2 hafta önceSavaşın kısa tarihi ve senaryolar – 1
Görüş1 hafta önceSavaşın kısa tarihi ve senaryolar – 3
Dünya Basını2 hafta önceABD’li iktisatçı Wolff: Küresel güney artık yeni bir dünya düzeni kuruyor
Diplomasi2 hafta önceErmenistan ve ABD, Trump koridoru projesi için anlaşma imzaladı
Dünya Basını1 hafta önceİktisatçı Michael Hudson: Mevcut savaşın tüm detayları elli yıl önce planlandı
Görüş1 hafta önceSavaşın kısa tarihi ve senaryolar – 2
Asya2 hafta önceÇin, Japonya ve Filipinler’in sınır görüşmelerine genişletilmiş deniz devriyeleriyle karşılık verdi












