Bizi Takip Edin

Diplomasi

Halden hâsıldan düşen Ukrayna’da son düzlük: Trump barışı ve sıhhi bölge planı

Yayınlanma

Ukrayna savaşı, başlangıcından bu yana sadece Doğu Avrupa’yı değil, tüm dünyayı yakından ilgilendiren derin bir kriz olarak gündemdeki yerini koruyor. Bu krizin başlamasıyla birlikte yaşanan diplomatik gerilimler, askeri müdahaleler ve ekonomik yaptırımlar, Avrupa kıtasının savaş ve barış arasındaki kritik sınırda durduğunu bir kez daha tüm açıklığıyla gösterdi.

Eski ABD Başkanı Donald Trump, seçim döneminde Ukrayna’daki savaşı “göreve gelirsem kısa sürede bitireceğim” şeklindeki iddialı laflarla öne çıkmıştı. Bu söylem, ABD’nin bugüne kadar Avrupa’ya yansıyan askeri ve maddi desteğinde önemli dönüşüm sinyalleri verebilir. Trump’ın planının net ayrıntılarını bilmemekle birlikte, kamuoyunda konuşulanlar ve bazı danışmanlarının dile getirdiği veriler, Avrupa ülkelerini çok boyutlu bir tartışmaya sürüklüyor.

Trump’ın hedefi kendi ifadesiyle “barışı tesis etmek” olsa da Amerika’nın geleneksel askeri sorumluluklarını daha fazla yüklenmek istemediği ortada. Öyle ki, Avrupa’nın önüne “ya bu denkleme daha fazla dahil olursunuz ya da sonuçlarına katlanırsınız” şeklinde bir tablo konabilir. Bu, zaten Ukrayna özelinde yoğun baskı altındaki Avrupa’nın güvenlik mimarisini yeniden gözden geçirmesine neden olacaktır.

Eş zamanlı olarak, Ukrayna’ya verilen mali ve askeri desteğin sürdürülmesi meselesi, Avrupa’nın siyasi iradesini ve ekonomik imkanlarını sınıyor. Zira Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy, “Maddi destek olmadan kaybederiz,” diyerek çok açık bir yardım çağrısında bulunuyor ve savaşın yükünü Batılı müttefikleriyle paylaşmak istiyor. ABD’nin sağladığı ileri teknoloji silah sistemleri, istihbarat bilgileri ve operasyonel planlama desteği olmadan Ukrayna ordusunun Rusya karşısındaki zorlukları çok daha büyük hale gelecek. Diğer taraftan AB’nin lokomotifi Almanya, ABD’nin bu desteği çekmesi halinde kendi paylarına düşecek muhtemel sorumlulukları üstlenmeye ne kadar istekli olduklarını tartışıyor. Avrupa Birliği içinde “her koyun kendi bacağından asılır” misali, her ülkenin başka ajandaları var.

‘Trump barışı’ neleri öneriyor?

Donald Trump, başkan seçilmesi halinde Ukrayna’daki savaşı kısa sürede bitireceğini öne sürmüştü. Trump döneminde ABD’nin NATO’ya yaklaşımı da oldukça gelgitliydi. Özellikle Avrupa ülkelerine, savunma harcamalarını artırmaları ve Amerikan güvenlik şemsiyesine daha fazla katkı sağlamaları yönünde baskı yapmıştı. Şimdi, yeniden seçilirse Trump’ın Ukrayna savaşına dair atacağı adımlar, Avrupa’yı doğrudan ilgilendiriyor. Zira Avrupa, coğrafi yakınlık nedeniyle çatışmanın sonuçlarıyla yüzleşmek zorunda kalan birincil taraf konumunda.

Trump’ın barış planının ayrıntıları kamuoyu tarafından çok bilinmese de, danışmanlarına yakın bazı siyasetçilerin, Ukrayna ve Rusya arasında askerden arındırılmış bölgelerin oluşturulmasından söz ettikleri sızdı. Bu bölgelerde Amerikan askerlerinin görev almayacağı, bunun yerine Avrupa ülkelerinden oluşan bir güç tarafından denetleneceği iddia ediliyor. Fakat bu Brüksel’in aleyhine bir senaryo. Çünkü böylesi bir tampon bölge veya “buffer zone” oluşturulduğunda, en ufak bir hata, Rusya ile Avrupa devletlerini doğrudan karşı karşıya getirme riski taşıyabilir.

Diğer taraftan, Birleşmiş Milletler çatısı altında oluşturulacak bir barış gücünün (mavi bereli askerlerin) devreye sokulması da gündeme geliyor. BM’nin Balkan Savaşları’ndaki tecrübeleri göz önüne alındığında, bu tür misyonların dezavantajları da fazla. Komuta zincirinin dağınık olması gibi durumlar, sahadaki askerlerin etkisini zayıflatabilir. Ayrıca BM bünyesinde böyle bir gücün oluşturulabilmesi için Çin, Rusya ve ABD gibi daimi üyelerin onayı gerekiyor ki, bu da diplomatik açmazları beraberinde getirir. Özellikle de Rusya’yı kınayan kararlarda veto hakkına sahip olduğu bilinen bir BM Güvenlik Konseyi gerçeği ortada dururken, “BM Güvenlik Konseyi’nde Rusya vetosu” meselesi çözülmesi en zor konulardan biri.

Avrupa’nın kendi içinde de büyük çelişkiler var. Almanya, Ukrayna’ya mali ve askeri destek vermeye devam edeceğini açıklıyor, ancak aynı zamanda ABD’nin çekileceği bir tabloda Avrupa’nın yükü ne kadar taşıyabileceği tartışılıyor. Üstelik Ukrayna, savaşın devamı için para, silah ve asker ihtiyacı içinde çırpınıyor. Rusya’nın karşısında konvansiyonel güç ve lojistik olarak zayıflayan Ukrayna ordusu, Avrupa’nın çok daha fazla desteğine muhtaç. Bu desteğin sadece nakit veya silah olarak değil, aynı zamanda asker eğitimi, operasyon planlaması, istihbarat paylaşımı ve kritik lojistik hatların sürdürülmesi gibi konuları da kapsadığından söz etmeye de gerek yok. ABD’nin bu alanlardaki rolünü Avrupa’nın tek başına üstlenmesi çok zor. İspanya’dan tutun da Fransa’ya, Polonya’dan Yunanistan’a kadar birçok ülke, ortak bir askeri koordinasyonun gerekliliğini dile getirse de, pratikte herkesin kendine has çekinceleri var.

Kısacası Trump’ın barış çabalarının nasıl somutlanacağı belirsiz, fakat bu çabaların başarısız olma ihtimali Avrupa’yı daha büyük bir sorumlulukla yüz yüze bırakıyor. Zira ABD’nin desteği kesildiğinde, Avrupa ülkeleri hem iktisadi hem de askeri anlamda Ukrayna için daha büyük riskler almak durumunda kalacak. Ayrıca barış görüşmelerinin tıkanması halinde, çatışmanın daha büyük ölçekli bir savaşa dönüşme ihtimali de masada duracak.

Biden yönetiminin ATACMS kararı

Mevcut ABD Başkanı Joe Biden, savaşın başından bu yana Ukrayna’ya silah yardımı konusunda temkinli adımlar attı. Uzun menzilli silah sistemleri olan ATACMS füzeleri Ukrayna’ya vermekten, başta “Üçüncü Dünya Savaşı riskini” ileri sürerek kaçındı. Ne var ki, Biden, geldiğimiz noktada bu silahların Ukrayna topraklarından Rusya’nın derinliklerine dönük operasyonlarda kullanılmasına yeşil ışık yakmaya başladı. Bu karar değişikliği, kamuoyunda Biden’ın Trump’ın barış teşebbüsünü boşa çıkarmaya çalışması olarak okundu. Çünkü her ne kadar Ukrayna, saldırıların meşru müdafaa olduğunu savunsa da, Rusya topraklarına yönelik uzun menzilli füze kullanımı, nükleer kapasitesi bulunan bir devletle savaşı daha da tehlikeli bir boyuta sürükleyebilir.

Ukrayna ordusunun Rusya’nın stratejik üslerine veya hava savunma sistemlerine saldırmak için Batı menşeili silahlara ve istihbarata ihtiyacı olduğu biliniyor. Her ne kadar uluslararası hukuk açısından, işgal altındaki bir ülkenin kendini savunmak adına karşı tarafın lojistik merkezlerini veya askeri noktalarını vurması normal görülse de burada hassas bir durum söz konusu. Özellikle ABD’nin, “Biz yalnızca Ukrayna’nın meşru savunma hakkını tanıyoruz,” şeklindeki argümanı, “pratikte Ukrayna ordusunun hedef seçimine yardım ediyor, istihbarat sağlıyor ve silah veriyor,” gerçeğini gölgelemez. Tam da bu sebeple Almanya Başbakanı Olaf Scholz, ATACMS benzeri uzun menzilli Taurus füzelerini Ukrayna’ya vermeye direnmişti. Scholz, NATO’nun doğrudan taraf olmamasını ve Rusya ile cephede karşı karşıya gelmemesini stratejik bir zorunluluk olarak görüyor.

Bu nokta, aynı zamanda ABD’nin de kendi çıkarlarıyla çelişebileceği bir alan. Rusya ile gerilimin boyutu yükseldikçe, Biden yönetimi savaşın büyümesi riskini artırabilir. ABD’nin çıkarları, Rusya’yı yıpratmak üzerine kurulu olabilir, ancak bunun ne kadar ileriye gidebileceği meçhul. Bu yüzden kimi yorumcular, Biden yönetiminin bu konuda çelişkiler yaşadığını, diğer yandan da “Trump barış getirecek” söylemini önemsizleştirmek için Ukrayna cephesinde bazı “son hamleler” yapmak istediğini dile getiriyor. Neticede, ABD’nin Afganistan’dan çekilmesi ve beraberinde yaşananlar, Biden’ı “yeniden büyük bir geri adım atmaktan” alıkoyuyor olabilir. Dolayısıyla Washington, Rusya’yı köşeye sıkıştırırken, Avrupa’yı da bu krizin içine daha fazla çekiyor.

Öte yandan Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in bu gelişmelere vereceği tepki önem taşıyor. Rusya’nın stratejik üslerinin veya uçak pistlerinin doğrudan Batı menşeli uzun menzilli füzelerle vurulması, Moskova’yı daha sert bir karşılık vermeye itebilir. Nükleer silah kullanımına dair tehditlerin çeşitli defalar dile getirildiği bir ortamda, en ufak bir yanlış anlaşılma dahi büyük bir felakete yol açabilir. Hatta bazı uzmanlar, Trump’ın iktidara gelmesiyle Biden’ın izlediği politikanın keskin bir şekilde tersine döneceğine ve müzakere masasına dönüleceğine inanıyor. Savaşın gidişatı açısından bakıldığında, Biden’ın elinde Ukrayna’ya ne kadar silah verirse versin, dengeleri kendi lehine tam anlamıyla değiştirecek bir kozu olmadığı da sıkça dile getiriliyor.

Avrupa’nın askeri kapasitesinin kısıtları

Ukrayna krizi boyunca en büyük tartışmalardan biri, Avrupa Birliği’nin ve NATO üyesi Avrupa devletlerinin kendi askeri kapasiteleri hakkında ne kadar kararlı olduklarıydı. Trump, “Avrupalılar kendi güvenliklerinin bedelini yeterince ödemiyor,” fikrini uzun süredir dile getiriyor. Nitekim NATO üyelerinin silah harcamalarının GSYİH’nin yüzde 2’sine çıkarılması yönündeki hedef, pek çok ülkede ciddi dirençle karşılandı. Şimdi ise yüzde 3 gibi daha yüksek oranlar bile tartışılıyor. Bunun pratikte ne anlama geleceği belirsiz. Avrupa’nın Rusya karşısında caydırıcı bir konvansiyonel güce sahip olması gerektiğini düşünenler, savunmaya yapılan harcamaları bir tür zorunlu sigorta olarak görüyor. Öte yandan, silah sanayisine ayrılan bu büyük bütçelerin sosyal harcamalarını kısacağı ve kamuoyunun tepkisini çekeceği de bir hakikat.

Burada Helmut Schmidt’i hatırlamak belki faydalı olabilir. Almanya’nın eski şansölyelerinden Schmidt, Soğuk Savaş döneminde “askeri denge” olgusunun önemini vurgulamış, ancak bunun tek başına barışı sağlamaya yetmeyeceğini de belirtmişti. Schmidt’e göre, askerî dengeyi siyasi uzlaşılar, silah kontrol anlaşmaları ve güven artırıcı tedbirlerle tamamlamak gerekir. Yani sadece silahlara yatırım yapmak yetmez, aynı zamanda diplomasiye de ağırlık vermek gerekir. Schmidt’in mirası, günümüz Avrupalı liderlere bir uyarı niteliği taşıyor: “Güçlü olmak önemlidir ama esnek diplomasi, diyaloğa açık olmak ve çatışmaların büyümemesi için aktif çaba göstermek de bir o kadar elzemdir.” Bunun somut yansıması, Rusya ile NATO arasında gerilimi düşürecek mekanizmaların yeniden inşa edilmesiyle mümkün olabilir. Ancak şu anki ortamda, özellikle Ukrayna sahasındaki fiili çatışmalar devam ederken, böyle bir diyalog zemini oldukça uzak görünüyor.

Diğer taraftan Avrupa’nın güvenlik mimarisinde “bütün Avrupa ülkelerinin yer alması gerektiği” fikri, sözde herkesin dile getirdiği ancak pratikte bir türlü somutlaştırılamayan bir ideal. Rusya’nın Kırım’ı ilhak etmesi, Donbass bölgesindeki çatışmalar ve son olarak Ukrayna’ya yönelik geniş çaplı saldırısı, “Rusya’yı Avrupa güvenlik sisteminin parçası olarak kabul etme” iddiasını temelden sarstı. Dolayısıyla bu yeni dönemde, barış girişimleri kapsamında Rusya’yla bir tür “anlaşma” aranacaksa bile, Avrupa’nın nereye kadar esneyebileceği şüpheli.

Zelenskiy’in ölü doğan ‘zafer planı’

Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy, savaşın başında “Zafer Planı” diyerek tam bir askeri başarıyı hedeflediğini dile getiriyordu. Hatta “Rusya’yı kendi sınırlarına kadar püskürteceğiz, topraklarımızdan tek bir karış bile vermeyeceğiz,” söylemi, Batı’da büyük bir coşkuyla karşılanmıştı. Fakat zaman geçtikçe Ukrayna ordusunun kayıpları arttı, Rusya’nın uzun vadeli stratejisi devreye girdi ve Batı’nın sınırsız desteğinin olmadığı anlaşıldı. Özellikle ABD ve Almanya, Ukrayna’nın Rus topraklarına yönelik kapsamlı saldırılar gerçekleştirmesi halinde doğabilecek büyük çatışma riskini göze alamayacağını defalarca vurguladı.

Zelenskiy’nin barış planı olarak sunduğu 10 maddelik bir yol haritasında, Rusya’nın ilhak ettiği bölgeler dahil olmak üzere Ukrayna topraklarının tamamının iadesi ilk şart olarak öne çıkıyor. Rusya ise Kırım ve Donbass’ta referandumlar yoluyla kendi lehine meşruiyet iddiasında bulunuyor. Bu koşullar altında “Ortak bir uzlaşı zemini var mı?” sorusu yanıtsız kalıyor. Dahası Zelenskiy, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’le doğrudan görüşmeyeceğini deklare etmiş ve hatta bununla ilgili bir kararname çıkararak, Putin yönetimini gayri meşru ilan etmişti. Bu tutum, diplomatik bir çözüm yolunu baştan tıkıyor. Buna rağmen bazı Avrupa liderleri, Zelenskiy’in barış konferansı düzenleme önerisini destekliyor ve Rusya’nın da bu konferansa katılmasının faydalı olacağını söylüyor.

Bu açmaz, Trump’ın “Ben seçilirsem oturur konuşurum,” söylemine alan açtı. Zira Avrupa’da ve ABD’de, “Savaşı durdurmak için masaya oturmaktan başka çare yok,” diyenlerin sayısı her geçen gün artıyor. Fakat masaya oturmak için öncelikle savaşı donduracak bir ateşkes gerekiyor. Ateşkes sonrası müzakerelerin ne yönde ilerleyeceği, Ukrayna ve Rusya’nın hangi koşullarda uzlaşacağı, Avrupa’nın hangi garantileri vereceği gibi konular derin bir muamma. BM çatısı altında bir barış gücünün sahaya inmesi de, ancak Rusya’nın veto hakkını kullanmaması halinde mümkün olabilir.

Burada, Avrupalı liderlerin Trump’ın barış girişimlerini desteklemek veya Biden’ın “Rusya’yı geri püskürtme” stratejisine katılmak arasında bir tercihle karşı karşıya kalacağı söylenebilir. Avrupa, her iki senaryoda da büyük bir risk üstlenmek zorunda kalacak. Eğer Trump başarırsa, Ukrayna ve Rusya arasında bir askerden arındırılmış bölge kurulabilir, ancak bu bölgenin güvenliği için AB ülkelerinin askerleri sahada olacak. Eğer Biden’ın politikası sürdürülecek olursa, uzun menzilli silahların kullanımıyla tırmanan gerilimde Avrupa, Rusya’nın hedefi haline gelebilir.

Bunun yanı sıra Avrupa Birliği, NATO, Birleşmiş Milletler gibi kurumlar da bu yeni güvenlik mimarisinde kendi varlık nedenlerini sorguluyorlar. Avrupa, ABD’den kopuk bir askeri yapılanma mı geliştirir, yoksa yine ABD şemsiyesi altında bir savunma iş birliğini mi derinleştirir, bütün bu soruların yanıtı hala belirsiz.

Bu noktada, en büyük ironi, “Barış umudu bir yandan Putin’in soğukkanlı davranmasına, diğer yandan Trump’ın başkan seçilip Biden’ın aldığı kararları geri çevirmesine bağlı,” gibi bir tablo çizilmesi. Bunun Avrupa açısından ne kadar sağlıklı bir beklenti olduğu tartışma konusu.

Diplomasi

OECD raporu: Uzun süreli enerji kesintisi küresel ekonomiyi resesyona sürükleyebilir

Yayınlanma

Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü (OECD) tarafından yayımlanan küresel ekonomik görünüm raporu, İran’daki savaşa bağlı olarak enerji arzında yaşanacak uzun süreli kesintilerin dünya ekonomisine ağır bir darbe vurabileceğini ortaya koydu. Raporda, böylesi bir krizin ülkeleri resesyona sürükleme ve işsizliği artırma riski taşıdığı belirtilirken, çatışmanın küresel ekonomik görünümü şekillendiren temel unsur haline geldiği vurgulandı.

Çarşamba günü yayımlanan yeni bir ekonomik görünüm raporu, İran’daki savaştan kaynaklanacak uzun süreli bir enerji arzı kesintisinin küresel ekonomiye ağır bir darbe indireceğine işaret etti.

Araştırma verileri, bu tür kesintilerin ülkeleri resesyona sürükleme olasılığının yüksek olduğunu ve işsizlikte artışa yol açabileceğini gösterdi.

Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü (OECD), söz konusu savaşın etkilerini “küresel ekonomik görünümü şekillendiren baskın güç” olarak tanımladı.

Aksaklıkların kalıcı olması halinde, küresel büyümenin 2026 yılındaki yüzde 2,1 seviyesinden 2027 yılında yüzde 1,8’e gerileyerek önemli ölçüde yavaşlayabileceği kaydedildi. Bu yavaşlama, dünya ekonomisini Kovid-19 pandemisi ve Büyük Resesyon döneminden bu yana görülmemiş seviyelere düşürebilir.

OECD Başekonomisti Stefano Scarpetta raporda, “Yüksek emtia fiyatlarından kaynaklanan yukarı yönlü baskıların, zayıflayan nihai talep tarafından kısmen dengelenmesiyle birlikte, küresel enflasyon 2026’da 0,4 yüzde puan, 2027’de ise 1,3 yüzde puan yükselecektir” ifadesine yer verdi.

Gelişmekte olan ve enerji rezervleri sınırlı olan ekonomilerin, ham petrol, akaryakıt ve doğal gaza bağımlı Asya ekonomileriyle birlikte bu durumdan en ağır darbeyi alacak kesimler arasında yer alacağı aktarıldı.

Alternatif bir kısa vadeli senaryo üzerinde duran araştırmacılar, enerji üretiminin ve Hürmüz Boğazı üzerinden yapılan sevkiyatların çatışma öncesindeki seviyelere yeniden ulaşması durumunda, büyümenin 2027 yılında yüzde 3,1’e geri dönebileceğini bildirdi.

Küresel ekonominin “tek bir tıkanma noktasına” karşı olan hassasiyetinin arz zincirlerini güçlendirme ve daha çeşitli bir enerji arzı yaratma ihtiyacını ortaya koyduğunu belirten araştırmacılar, fosil yakıt ithalatına olan bağımlılıktan kurtulmak amacıyla daha fazla yatırım yapılması gerektiğinin her zamankinden daha acil olduğunu vurguladı.

Raporda ayrıca, bu yıl artan savunma harcamalarının, inovasyon yoluyla savunma dışı sektörlerde yayılma etkileri yaratmadığı sürece üretim kapasitesini muhtemelen genişletmeyeceğine dikkat çekildi.

Scarpetta, politika yapıcıların zor kararlarla karşı karşıya olduğunu belirterek, “Merkez bankaları, enflasyon beklentileri iyi çıpalanmış kaldığı ve ikinci tur etkiler kontrol altında tutulduğu sürece, arz kaynaklı fiyat artışlarını görmezden gelebilir. Ancak fiyat baskılarının genişlemesi veya büyümenin önemli ölçüde zayıflaması halinde bir politika hamlesi gerekli hale gelebilir” değerlendirmesinde bulundu.

İran’ın Hürmüz Boğazı’nı kapatması, ABD ve İsrail’in şubat ayı sonunda İran’a yönelik ilk saldırıları düzenlemesinden bu yana petrol fiyatlarının yüksek kalmasına neden oldu.

ABD’deki ortalama akaryakıt fiyatları, çatışmayı sona erdirecek bir anlaşmaya yönelik son görüşmelerin etkisiyle düşüş gösterse de AAA’in çarşamba günü açıkladığı verilere göre 4,26 dolar ile yüksek seyrini korudu.

Geçen yıl 3,14 dolar olan ortalamanın ardından, geçen haftaki ortalamanın da 4,50 dolar seviyesinde gerçekleşerek yüksek kalmaya devam ettiği bildirildi.

Çatışmanın başlangıcından bu yana yapılan kamuoyu yoklamaları, yaşam maliyeti üzerindeki etkilerin uzaması nedeniyle Amerikalıların çoğunun savaşı desteklemediğini ortaya koydu.

Politico tarafından cuma günü yayımlanan son anket, katılımcıların yüzde 60’ından fazlasının Başkan Trump’ın Amerikalıları savaşın ekonomik etkilerinden korumak için yeterli çabayı göstermediğine inandığını gösterdi.

Ankete katılanların yüzde 53’ü yaşam maliyetinin hatırlayabildikleri en kötü seviyede olduğunu ifade ederken, çoğunluk Trump’ın göreve dönmesinden bu yana mali durumlarının kötüleştiğini dile getirdi.

Okumaya Devam Et

Diplomasi

İran, ABD’ye dört aşamalı barış anlaşması planı sundu

Yayınlanma

İran, ABD ile olası bir barış anlaşması için dört aşamalı bir çerçeve plan sundu. ABD Başkanı Donald Trump Tahran ile bir hafta içinde ateşkes sağlanabileceğini belirtirken, ABD Temsilciler Meclisi İran’a yönelik askeri operasyonlar için kongre onayı şartı getiren bir kararı kabul etti.

İran, ABD’ye olası bir barış anlaşmasına zemin oluşturabilecek dört aşamalı bir çerçeve yapı önerdi.

Fars haber ajansının İran müzakere heyeti üyesi Said Acarlu’ya dayandırdığı habere göre öneri, çatışmaların sonlandırılması ve yaptırımların kaldırılmasına yönelik kademeli bir takvimi içeriyor.

Planın ilk aşaması, İran, ABD ve “direniş cephesi” dahil olmak üzere tüm tarafların katılımıyla savaşın durdurulmasını ve bütün askeri operasyonların tamamen tam zamanlı olarak askıya alınmasını öngörüyor.

Olası anlaşmanın ikinci aşaması ise başta boğazla ilgili meseleler olmak üzere pratik adımlara, ablukaların kaldırılmasına, petrol yaptırımlarının iptal edilmesine ve İran’ın dondurulmuş varlıklarının bir kısmının serbest bırakılmasına odaklanıyor.

Üçüncü aşamada daha geniş kapsamlı yaptırımlar ve nükleer meseleler ele alınırken, son aşama ise anlaşmanın uygulanmasını denetlemek ve tarafların yükümlülüklerine bağlılığını güvence altına almak için bir izleme komitesi kurulmasını içeriyor.

İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, konuya ilişkin değerlendirmesinde, ABD ile İran arasındaki savaşın ancak “Lübnan’da da sona erdiğinde” biteceğini ifade etti.

ABD Başkanı Donald Trump, 3 Haziran tarihinde New York Post gazetesinin podcast yayınında Ortadoğu’daki savaş ortamını değerlendirdi. Trump, İran’ın nükleer silahtan vazgeçmeyi kabul ettiğini belirtti ancak “fikirlerini değiştirebilecekleri” yönünde bir ihtiyat payı bıraktı.

Bu açıklamadan bir gün önce ABC News televizyonuna konuşan Trump, İran ile bir ateşkes anlaşmasına “önümüzdeki hafta içinde” ulaşılabileceğini kaydetmişti.

Ancak aynı gün Tesnim haber ajansı, İran’ın, İsrail’in Lübnan’daki askeri faaliyetlerini protesto etmek amacıyla aracılar vasıtasıyla yürütülen müzakereleri askıya aldığını bildirdi.

Tüm bu diplomatik hareketlilik sürerken, ABD Temsilciler Meclisi askeri operasyonlara yönelik kısıtlayıcı bir adım attı. Temsilciler Meclisinde yapılan oylamada, Kongre’nin onayı alınmadığı takdirde Trump’ın İran ile savaşı sonlandırmasını zorunlu kılan karar tasarısı kabul edildi.

Söz konusu tasarı, aralarında 4 Cumhuriyetçi temsilcinin de bulunduğu 215 kongre üyesinin kabul oyuna karşılık 208 ret oyuyla yasalaştı.

Okumaya Devam Et

Diplomasi

Tayvan muhalefet lideri ABD gezisinde boğazlar arası barış çağrısı yaptı

Yayınlanma

Tayvan muhalefet lideri Cheng Li-wun, Pekin, Taipei ve Washington’da yakından izlenen iki haftalık ABD ziyaretinin başlangıcında San Francisco’da bulunuyor.

Tayvan muhalefet lideri Cheng Li-wun, San Francisco’da, Pekin ve Washington’ın “uzlaşma ve işbirliği” peşinde koşması ve savaştan kaçınması gerektiğini söyledi. Bu sözlerinin ABD ziyaretinin ana temasını oluşturduğunu vurguladı.

Tayvan’ın ana muhalefet partisi Kuomintang’dan (KMT) bir heyete liderlik eden Cheng, pazartesi akşamı San Francisco’ya vararak Pekin, Taipei ve Washington’da yakından izlenen iki haftalık ABD ziyaretine başladı.

Salı günü San Francisco’nun Chinatown bölgesinde Cheng, Çin ve ABD’nin “dostluk ve işbirliği ilişkisi” kurması gerektiğini ve Washington, Pekin ve Taipei birlikte çalışırsa “dünyanın barış ve refahı için yeni başarılar” yaratacaklarını söyledi.

KMT’ye göre Cheng, salı öğleden sonra Stanford Üniversitesi’nin Hoover Institution kurumundan akademisyenlerle kapalı kapılar ardında bir toplantı da yaptı.

KMT açıklamasına göre Cheng, Çin ana karasının daha geniş Pasifik’e en yakın denizlerini işaretleyen birinci ada zincirinin “jeopolitik rekabetin ön hattından kademeli olarak bir barış ve refah zincirine dönüşmesini” umduğunu söyledi.

Açıklamaya göre Cheng ayrıca Taipei ve Washington’ın savunma ve güvenlik, tedarik zinciri dayanıklılığı ve uluslararası katılım gibi alanlarda ortaklıklarını derinleştirmeyi sürdürmesini sabırsızlıkla beklediğini ekledi.

Açıklamada Cheng’in şu sözlerine yer verildi: “Tayvan’ın boğazlar arası durumla yüzleşmedeki güveni, büyük ölçüde ABD’nin Tayvan’a uzun süredir devam eden ve sağlam desteğinden geliyor.”

KMT açıklamasında Cheng’in ABD’nin Tayvan’a silah satışları ve adanın savunma bütçesi gibi hassas konuları gündeme getirip getirmediğinden bahsedilmedi.

ABD de dahil olmak üzere çoğu ülke Tayvan’ı bağımsız bir devlet olarak tanımıyor, ancak Washington adayı Çin’e karşı bir koz olarak kullanarak silahlandırıyor.

ABD Başkanı Donald Trump, Pekin’i kızdırma riski taşıyan bir adım olan adaya yönelik 14 milyar ABD dolarlık silah paketini henüz onaylamadı. Taipei ise anlaşmanın sonunda onaylanacağından emin olduğunu ısrarla belirtti.

Washington ayrıca Taipei’ye özel bir savunma bütçesini kabul etmesi için defalarca baskı yaptı, ancak KMT ve daha küçük bir başka muhalefet partisi olan Tayvan Halk Partisi daha küçük bir versiyonu destekledi.

Cheng salı akşamı Tayvanlı Amerikalıların katıldığı bir ziyafette de boğazlar arası barışın ancak KMT’nin 2028 liderlik seçimlerinde yeniden iktidarı kazanması halinde gerçekleşebileceğini söyledi. Tayvan’ın bağımsızlık yanlısı Demokratik İlerleme Partisi’nin 2016’da iktidara gelmesinden bu yana boğazlar arası ilişkiler kötüleşti.

Yemekte Cheng ayrıca nisan ayında Pekin’de Çin Devlet Başkanı Xi Jinping ile yaptığı görüşmenin ABD gezisine ağırlık kazandırdığını söyledi. Cheng, Xi’nin “tam bir samimiyet ve iyi niyetine, boğazlar arası barış ve istikrar için en büyük çabayı gösterme isteğinin bir ifadesine” ihtiyaç duyduğunu söyledi.

“Ancak o zaman ABD’ye gelişim farklı bir anlam taşıyacaktı,” dedi.

Cheng, Xi ile görüşmemiş olsaydı yalnızca “Tayvan’dan, hiçbir katma değeri olmayan bir muhalefet lideri” olacağını söyledi. Cheng ile nisan ayındaki görüşmesinde Xi, yeniden birleşme konusunda sabır çağrısında bulundu ve daha fazla boğazlar arası değişim çağrısı yaptı.

Bu, Komünist Parti ve KMT başkanları arasındaki on yıl içindeki ilk görüşmeydi. Günler sonra Pekin, Tayvan ile değişimleri teşvik etmeyi amaçlayan ve Cheng’i siyasi olarak güçlendirmek için tasarlanmış gibi görünen 10 maddelik bir tedbir paketi açıkladı.

Cheng’in ABD gezisi ayrıca Xi’nin Pekin’de Trump ile görüşmesinden ve ABD başkanını Tayvan meselesinin yanlış ele alınmasının “son derece tehlikeli bir duruma” yol açabileceği konusunda uyarmasından iki haftadan biraz fazla bir süre sonra gerçekleşiyor.

Cheng çarşamba günü Boston’a varacak; burada Harvard Üniversitesi ve Massachusetts Institute of Technology’de uluslararası ilişkiler akademisyenleriyle kapalı kapılar ardında toplantılar yapması bekleniyor.

Katılımcılar arasında, Harvard Üniversitesi John F. Kennedy School of Government’ın kurucu dekanı ve “Thucydides Tuzağı” teorisini popülerleştiren Graham Allison’ın da yer alması bekleniyor.

Yükselen bir güç ile yerleşik bir hegemonun savaşa mahkûm olduğu teorisi, Xi tarafından Trump ile görüşmesi sırasında alıntılanmıştı.

Cheng ayrıca New York, Washington ve Los Angeles’ı da ziyaret edecek.

Büyük Güç Rekabetinden Stratejik İstikrara: Çin-ABD İlişkilerinde Yeni Yönelim

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English