Bizi Takip Edin

Diplomasi

Suriye’de rejim değişikliği ve büyük güçlerin sorumluluğu

Yayınlanma

Moskova’nın Suriye’de yaşananlara dönük resmi görüşüne dair elde detaylı pek veri olmasa da Rusya Uluslararası İlişkiler Konseyi Araştırma Direktörü Andrey Kortunov’un, ilk olarak Çin’in Guancha portalında yayımlanan ve kuruluşun internet sitesinde İngilizce tercümesine yer verilen, uzun ama vakit ayırmaya değer makalesi faydalı olabilir. Rusya, Tartus ve Hmeymim üsleri gibi kritik askeri varlıklarına ve 20 milyar doları aşan yatırımlarına rağmen, Suriye’deki gelişmeler karşısında stratejik zorluklarla karşı karşıya. İran, İsrail, Türkiye ve diğer bölgesel aktörler de Suriye’nin geleceğini şekillendirmek için yoğun çaba sarf ediyor. Kortunov’a göre büyük güçler, “Suriye’nin toprak bütünlüğünün korunması, insani yardımın sağlanması ve terörün önlenmesi” gibi ortak çıkarlar doğrultusunda hareket etme gerekliliğiyle karşı karşıya.


Suriye’de Beşar Esad yönetiminin aniden çökmesi, görünen o ki Moskova da dahil olmak üzere tüm dış aktörler için tam bir sürpriz oldu. Elbette, uzun bir süre boyunca pek çok Rus bölge uzmanı, Suriye’deki artan iktisadi ve sosyal sorunlara, inanılmaz boyutlara ulaşmış yolsuzluklara ve devlet yönetimindeki etkisizliğe dikkat çekmişti. Ayrıca, hükümetin silahlı kuvvetlerinin savaş kabiliyeti ve motivasyonu sorgulanmış, özellikle İdlib gibi kopmuş bir vilayetteki radikal İslamcı grupların büyüyen askeri potansiyeline vurgu yapılmıştı. Rus uzman topluluğu, aynı zamanda Şam’ın muhalif güçlerin en azından bir kısmını anlamlı bir ulusal uzlaşı sürecine dahil etmedeki belirgin yetersizliği konusundaki hayal kırıklığını da dile getiriyordu. Anayasal reformlara düzenli bir şekilde geçişi hedefleyen sözde Cenevre süreci, büyük ölçüde Şam’ın aldığı katı tutumlar nedeniyle tıkanmıştı.

Ancak, özellikle Suriye ordusunun neredeyse çeyrek yüzyıldır iktidarda olan ulusal liderini savunmayı tamamen reddettiği kasım sonu ve aralık başındaki dramatik olayları kimse öngörememişti. Esad ailesinin 1970’ten beri ülkeyi yönettiği düşünüldüğünde, bu tür kişisel rejimlerin bir özelliği göze çarpıyor: Bu rejimler, hızlı ve kontrolsüz bir şekilde dağılmaya başlamadan hemen önce çok güçlü ve neredeyse dokunulmaz görünür.

Suriye’de yaşananların yarattığı şok, eğer daha büyük değilse, geçen yıl 7 Ekim’de Hamas’ın güney İsrail’e düzenlediği saldırının duygusal etkisiyle karşılaştırılabilir. Bölgesel krizin iki aşaması yakından bağlantılı; hatta 2024 aralık ayının, 2023 ekim ayının doğrudan bir devamı olduğu bile söylenebilir. İsrail’in, Lübnan Hizbullah’ını ve İran İslam Cumhuriyeti’ni zayıflatmaya yönelik başarılı çabaları olmasaydı, Suriye rejiminin bu denli hızlı çöküşü mümkün olamazdı. Ancak, Şam’daki rejim değişikliğinin olası etkilerinin, yalnızca İsrail ile İran arasındaki güç dengesi değişiminin ötesine geçerek çok daha geniş kapsamlı sonuçlar doğuracağı kesin.

Moskova’da bugünlerde, Suriye’ye yapılan geniş çaplı siyasi, mali ve askeri yatırımlar hakkında büyük bir hayal kırıklığı yaşanıyor. Bu yatırımlar arasında Suriye’deki iki askeri üs de yer alıyor. Tartus Deniz Üssü, Rusya’nın Akdeniz’deki tek tam teşekküllü deniz tesisi olup, deniz operasyonları ve lojistik açısından kritik bir erişim noktası sunuyor. Bu üs, Rus gemilerinin Karadeniz limanlarına dönmek zorunda kalmadan yakıt ikmali ve bakım yapmasını sağlar ki bu durum, özellikle Ukrayna ile süregelen çatışma nedeniyle Karadeniz’in bazı bölgelerine erişimin sınırlı olduğu bugünlerde daha da önem kazandı. Tesis, nükleer denizaltıları barındırabilmekte ve 2011’de Suriye savaşının başlangıcından bu yana kapsamlı bir şekilde modernize edildi. 2017 yılında imzalanan bir anlaşma ile Rusya, bu üssü 49 yıl boyunca süresiz kullanma hakkı kazandı.

2015 yılında kurulan Hmeymim Hava Üssü ise, Rusya’nın Suriye’deki operasyonları açısından önemli bir hava üssü olarak hizmet veriyor. Bu üs, savaş uçakları ve helikopterler dahil olmak üzere çeşitli hava araçlarına ev sahipliği yapıyor. Ayrıca, altyapısı oldukça güçlü olan bu üs, iç savaş boyunca radikal muhalif güçlere karşı düzenlenen hava operasyonlarında hayati bir rol oynadı. Dahası, bu hava üssü, Rusya’nın Afrika’daki çeşitli ülkelerdeki operasyonlarını destekleyen personel ve kargo transit merkezi olarak da hizmet verdi. Her iki üs şu an için güvenli ve Rusya’nın tam kontrolü altında kalmaya devam etse de bu tesislerin akıbeti belirsiz ve Moskova’nın bu tesisleri uzun vadede, en azından mevcut şartlarda elinde tutabileceğine dair makul şüpheler bulunuyor.

Rusya’nın Suriye’deki diğer değerli varlıkları arasında bu ülkenin başlıca ticaret ortaklarından biri olması yer alıyor. Enerji, ulaşım ve lojistik alanlarındaki projeleri de içeren toplam birikimli yatırımları 20 milyar doları aşıyor. Ayrıca, eski Sovyetler Birliği’nde veya Rusya’da eğitim almış ve Moskova’ya siyasi ve kültürel olarak bağlı kalan pek çok Suriyeli var. Rusya, küçük fakat iktisadi açıdan başarılı ve toplumsal olarak aktif bir Suriye diasporasına da sahip. Rus ve Suriyeli üniformalı personel arasında yıllar süren askeri kardeşlik bağlarının yarattığı derin bağlantılar göz ardı edilemez. Kısacası, Kremlin’in Suriye’de pek çok somut çıkarı söz konusu ve bunların yanı sıra, Rusya’nın güvenilir bir güvenlik sağlayıcı olarak uluslararası imajı üzerindeki potansiyel etkileri de göz önünde bulundurulmalı.

Elbette, Rusya’nın Suriye’deki müdahalesinin her zaman oldukça sınırlı olduğu ve esasen Şam’a hava desteği sağlamaya odaklandığı söylenebilir. İran ve Tahran destekli yerel Şii milisler ise kara desteği açısından daha kritik bir rol oynadı. Bazıları, siyasi esnekliği olmayan ve reformlara karşı direnişiyle bilinen Beşar Esad’ın Kremlin için bir varlıktan çok bir yük olduğunu, bu nedenle Esad’ın Suriye siyaset sahnesinden çekilmesinin tarihi bir trajedi olarak değerlendirilmemesi gerektiğini savunabilir. Esasen, eski Suriye lideri ile Vladimir Putin arasında hiçbir kişisel uyum olmadığı da bir gerçek. Ancak, Suriye’deki rejim değişikliği Kremlin için yeni bir stratejik meydan okuma anlamına geliyor ve Moskova’nın şu an Suriye ve genel olarak Orta Doğu’da oynaması gereken oyun, hasar kontrolü üzerine odaklanmaktan başka bir şey değil.

Suriye’ye dönük yeni bir yaklaşımı tanımlamak, büyük ölçüde şu anda tamamen iktidarda olan eski siyasi muhalefetin olası evrimine bağlı. Bu son derece amorf koalisyon, İslamcı köktencilerden ve şeriat hukukunun tavizsiz savunucularından, Batılı neoliberal siyasi modellerin şampiyonlarına kadar pek çok farklı grubu içeriyor. Gruplar arasındaki kırılgan denge, tahmin edilmesi zor bir yönde kelimenin tam anlamıyla bir gecede değişebilir. Bugün Suriye’de zafer kazanan grupların hiçbiri Rusya’nın stratejik ortakları veya destekçileri olarak değerlendirilemez, ancak hepsi de Rusya’nın sürekli düşmanları değil. Bu grupların çoğu, İran’a karşı Rusya’ya olduğundan çok daha fazla düşman; bunun temel sebebi, sahada Ruslardan çok İranlıların daha görünür olması.

Bu durum, Rusya için bazı fırsat pencereleri sunuyor. Örneğin, Moskova, el-Kaide’ye dayanan kökleriyle, Beşar Esad sonrası en radikal siyasi gündeme sahip olan Heyet Tahrir eş-Şam’a (HTŞ) karşı mücadelesinde Beşar Esad’ı desteklemişti. Fakat şimdi, Rusya HTŞ ile Suriye’deki gelecekteki varlığı hakkında müzakereler yürütüyor. Rusya’nın, Türkiye destekli Suriye Milli Ordusu ve Kürt temelli Suriye Demokratik Güçleri dahil olmak üzere Suriye’deki diğer etkili gruplarla da temasları bulunuyor. Ayrıca, Rusya’nın ülkenin batısındaki Alevi topluluğu ile olan derin bağları küçümsenmemeli.

Elbette, Suriye’nin kaderi nihayetinde Suriyelilerin kendilerine bağlı ve ne Türkiye ne İran ne Rusya ne de Amerika Birleşik Devletleri bu geleceği belirleme konusunda mutlak bir söz sahibi olabilir. Ancak gerçek şu ki, ülke uzun yıllardır güçlü yabancı ortakların ve sponsorların her bir siyasi ve askeri grup arkasında yer aldığı uluslararası bir çatışma odağı oldu. Bu nedenle, Esad sonrası siyasi geçiş sürecindeki dış aktörlerin rolü göz ardı edilemez ve Kremlin’deki karar mercileri, diğer bölgesel ve bölge dışı etkili aktörleri yakından izleyerek belirsiz siyasi sularda yol almak zorunda.

Komşu ülkeler söz konusu olduğunda, durum daha net görünüyor. Hiçbirinin, Suriye devletinin geleceği için gerekli olan askeri ve iktisadi kaynaklara veya siyasi taahhüde sahip olmadığı açık. Bu nedenle, komşu ülkelerin eylemleri büyük ölçüde mevcut fırsatçı çıkarlarına bağlı olarak belirlenecek ve Suriye’deki olayların dinamiklerine bağlı olarak değişime açık olacak. Bu ülkeler, Suriye krizinin belirli boyutlarına çözüm getirmek için birbirleriyle çeşitli ittifaklar ve koalisyonlar oluşturacaklar; ancak çıkarları uzun vadeli stratejik ortaklıklar kurmak için fazla farklı.

Türkiye için, Şam’daki yeni liderlik üzerinde maksimum etkiyi sürdürmek ve şu anda Türkiye’de bulunan milyonlarca Suriyeli mülteciden en azından bir kısmını memleketlerine geri göndermek önemli. Aynı zamanda Ankara, mümkün olduğu ölçüde, Türk sınırlarında radikal İslamcı bir devletin ortaya çıkmasını önlemeye çalışacak. Muhtemelen Recep Tayyip Erdoğan, Şam’ın kontrolünün Hayet Tahrir eş-Şam militanlarından ziyade Suriye Milli Ordusu birimlerinin elinde olmasını tercih ederdi ama Şam’da şu an için üstünlük radikal unsurlarda.

İsrail’in önceliği, Suriye’nin kalan askeri potansiyeline onarılamaz zarar veriyor ve İsrail hava kuvvetleri şu anda ülke genelindeki Suriye askeri teçhizatını hedef alarak aktif bir şekilde bunu yapıyor. Ayrıca, Binyamin Netanyahu’nun hedefleri arasında İran’ın tamamen Suriye’den çıkarılması (eğer bu mümkünse) ve daha önce işgal edilen Suriye Golan Tepelerinin Yahudi devletinin organik bir parçası olarak tam anlamıyla pekiştirilmesi yer alıyor.

Öte yandan İran, Şii azınlığın zafer kazanan Sünni gruplar tarafından daha da tehdit edileceği bir ortamda hem kendi çıkarlarına hem de Suriye’deki Şii toplumunun çıkarlarına verilen zararı en aza indirme görevini üstlenmek zorunda. İranlıların Suriye’de geniş bir mülk portföyü bulunuyor ve bu mülklerin geleceği şimdilik belirsiz. İran liderleri (özellikle İran Devrim Muhafızları Komutanları), bir yandan İsrail’in sürekli olarak yok ettiği Lübnan’a giden kara köprüsü gibi stratejik unsurları korumaya çalışırken, diğer yandan Tahran’ın müttefiki Hizbullah’a desteği sürdürmenin yollarını bulmak zorunda.

Irak ise Suriye’deki olayların doğudaki bölgeleri üzerindeki potansiyel istikrarsızlaştırıcı etkisinden endişe duymalı. İki ülke arasındaki yaklaşık 600 kilometrelik ortak sınırdan, eski Suriye ordusuna mensup çok sayıda üniformalı kişi de dahil olmak üzere mülteci akışı gerçekleşiyor.

Benzer bir şekilde, Suriye’deki istikrarsızlığın sınır ötesine taşma ihtimali hem Lübnan Başbakanı’nın hem de Ürdün Kralı’nın geceleri rahat uyumasını engellemeli. Mısır’da ise rejim değişikliğinin, özellikle 2013’te ordu tarafından iktidardan uzaklaştırılan Müslüman Kardeşler gibi yeraltı radikal grupları üzerindeki muhtemel etkisi konusunda endişeler olmalı.

Bir kez daha vurgulamak gerekir ki, bölgesel aktörlerin Suriye’deki siyasi geçiş sürecindeki rolü son derece önemli olacaktır ve bu aktörlerin birbirleriyle aktif bir şekilde iletişim kuracakları, güvenlik ve kalkınma gibi belirli meseleler etrafında geçici ittifaklar ve koalisyonlar oluşturacakları açık. Fakat kaynak kısıtları, çelişen çıkarlar ve karşılıklı güven eksikliği nedeniyle savaşın yıktığı bu ülkenin temel sorunlarına kalıcı çözümler bulma konusunda pek yeterli olmayacaklar. Bu noktada, denizaşırı büyük güçlerin müdahil olması neredeyse kaçınılmaz.

Sonuçta, büyük güçler “büyük” olarak adlandırılmalarının sebebi, birçok başka uluslararası aktör için tipik olan saf fırsatçılığı göze alamamaları. Tanımları gereği, yalnızca kısa vadeli sonuçları değil, aynı zamanda eylemlerinin uzun vadeli yankılarını da göz önünde bulundurarak stratejik düşünmek ve hareket etmek zorundadırlar. Ayrıca, büyük güçlerin sadece kendi çıkar ve tercihlerine değil, aynı zamanda küresel ve bölgesel kamu yararına da odaklanması gerekiyor. Bu durum, Suriye’deki mevcut kriz için de tamamen geçerli.

Tabi ki şu anda büyük güçler arasında bir uzlaşma arayışı için en uygun zaman değil; dünya şiddetli bir jeopolitik çatışma içinde. Durumu daha da karmaşıklaştıran bir diğer etken ise, Washington’da bir ay içinde gerçekleşecek olan siyasi değişim; bu durumun ardından, ABD’nin Orta Doğu politikasında bazı kaymaların yaşanması muhtemel. Ancak, siyasi retoriği bir kenara bırakırsak, büyük güçlerin Esad sonrası Suriye konusundaki çıkarları büyük ölçüde örtüşüyor.

Birincisi, hiç kimse Suriye’nin birden fazla mini devlete bölünmesinden yana değil. Bu durum sadece bu mini devletlerin sürdürülebilir olmama ihtimali nedeniyle değil, aynı zamanda Orta Doğu’daki sınırların yeniden çizilmesi zincirleme bir reaksiyon başlatabileceği ve öngörülemez ancak son derece tehlikeli sonuçlar doğurabileceği için de istenmiyor.

İkincisi, hiç kimse Suriye’nin, Arap dünyasının kalbinde yeni bir siyasi aşırılık ve uluslararası terör yuvasına dönüşmesinden fayda sağlayamaz. 2003 baharında Washington ve müttefikleri tarafından Saddam Hüseyin rejiminin devrilmesinden sonra Irak’ın yaşadığı trajik akıbet, herkes için bir uyarı işareti olmalı. Irak’ta yaşananların Suriye’de tekrarlanması, sadece Şam’ın en yakın komşularını değil, aynı zamanda denizaşırı büyük güçleri de etkiler.

Üçüncüsü, Suriye’nin bir zamanlar sahip olduğu kimyasal silah potansiyelinin yeniden inşası büyük oranda önemli. Bu potansiyele yeniden ulaşma ihtimali belirsiz olsa da bu seçeneğin tamamen dışlanması gerekiyor.

Dördüncüsü, Suriye’deki uzun süredir devam eden savaşta birikmiş olan geniş ve çeşitli konvansiyonel silah cephaneliklerinin, ülke içinde veya dışında sorumsuz aşırılıkçı grupların eline geçmemesi ortak bir çıkar doğrultusunda. İsrail şu anda bu sorunun bir kısmını güç kullanarak çözüyor, ancak İsrail hava saldırıları, ülkenin dört bir yanındaki küçük ve taşınabilir silahların bolluğundan kaynaklanan sorunu çözmek için yeterli değil.

Beşincisi, Suriye’de, yiyecek, yakıt ve temel ilaçların yetersizliği; devlet ve belediye sistemlerinin çöküşü, silahlı şiddet odaklarının varlığını sürdürmesi, suç örgütlerinin artan faaliyetleri gibi faktörlerin neden olduğu büyük çaplı bir insani felaketin önlenmesi herkesin yararına. Batı tarafından Suriye’ye uygulanan tek taraflı yaptırımların bir an önce kaldırılması ve uluslararası insani yardımların önündeki mevcut tüm kısıtlamaların ortadan kaldırılması gerekiyor.

Altıncısı, herkes yeni siyasi rejimin kapsayıcı olmasını, Suriye’nin modern bir anayasa kazanmasını ve yeni siyasi sistemde ülkenin karmaşık toplumsal yapısını oluşturan tüm çeşitli etnik ve dini gruplara yer verilmesini arzu ediyor. Kimse, Suriye’nin Orta Çağ’daki gibi cinsiyet ayrımcılığı ve toplumsal eşitsizlik dönemine dönmesini istemiyor. Suriye, Taliban’ın Ağustos 2021’de Kabil’de iktidara gelmesinden sonra Afganistan’ın düştüğü duruma kıyasla çok daha iyi bir tablo çizebilir ve çizmeli ama bu yönde ilerlemeleri teşvik etmek için büyük güçlerin ortak bir duruş sergilemesi gerekiyor.

Yedincisi, Suriye’den yeni bir göç dalgasının başlaması kimsenin yararına değil. Bu durum, komşu ülkeleri alt üst edebilir ve diğer bölgelere de ulaşabilir. Dahası, şu anda Orta Doğu’da, Avrupa’da ve başka yerlerde yaşayan sekiz milyon Suriyeli mültecinin en azından bir kısmının evlerine dönmesi ve iç savaşın harap ettiği ülkenin yeniden inşasına katılması arzu ediliyor. Dünyanın dört bir yanına dağılmış geniş Suriye diasporası, ülkenin yeniden inşasında kritik bir rol oynayabilir ve oynamalı.

Sekizincisi, Esad sonrası Suriye’nin birkaç yıl önce başladığı Arap ailesine geri dönüş sürecini sürdürmesi, Arap dünyasının pek çok sorunundan biri olmaktan çıkıp bölgesel güvenlik ve kalkınma için yeni bir sistem oluşturmaya katkıda bulunan yapıcı bir katılımcı haline gelmesi ortak bir çıkar doğrultusunda.

Bu ortak çıkarlar, Suriye meselesini olumsuz küresel jeopolitik bağlamdan yalıtmak için yeterli mi? Şüpheciler, elbette, bunun yeterli olmadığını ve Suriye’deki gelişmelerin Brüksel’de, Moskova’da, Washington’da ve Pekin’de kaçınılmaz olarak bir “sıfır toplamlı oyun” olarak algılanacağını söyleyeceklerdir. Sahiden de mevcut koşullarda, savaş sonrası yeniden yapılanma için uzun vadeli çok taraflı programların benimsenmesi veya en azından Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi tarafından devlet inşasını teşvik etmek için bir yol haritasının onaylanması pek muhtemel değil. Yaklaşık yirmi yıl önce, büyük güçler İsrail-Filistin çatışmasının zorluklarını ortaklaşa ele almak için sözde Orta Doğu Dörtlüsü’nü (Rusya, Amerika Birleşik Devletleri, Avrupa Birliği ve Birleşmiş Milletler) oluşturmayı başarmışlardı. Sonunda bu dörtlü, sorunu kalıcı bir çözüme ulaştırmada başarısız oldu. Bugün, Suriye için bir dörtlü, beşli veya benzer bir grup oluşturmak, jeopolitik gerçeklerle tamamen uyuşmaz görünüyor.

Fakat aceleci sonuçlara varmamalıyız; 9 Aralık’ta kapalı kapılar ardında gerçekleştirilen Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi toplantısı, Suriye’deki olaylarla ilgili olarak büyük güçlerin nadiren görülen ortak bir yaklaşım sergilediğini göstermişti! Rusya’nın Daimî Temsilcisi Vasiliy Nebenzya, bu ortak duruşun “Suriye’nin toprak bütünlüğünün ve birliğinin korunması, sivillerin korunmasının sağlanması ve ihtiyaç sahibi nüfusa insani yardım ulaştırılması” konularını içerdiğini vurgulamıştı.

Elbette, bu büyük güçlerin birliği kırılgan ve kısa ömürlü olabilir. Suriye ihtilafındaki başlıca dış aktörlerin, ulusal uzlaşı çabalarında doğal bir lider olarak hareket etmelerini engelleyen uzun bir karşılıklı şikayetler, kuşkular ve anlaşmazlıklar geçmişi bulunuyor. Öte yandan, büyük güçlerin Suriye sorunundan tamamen “geri çekilmesi” ve Donald Trump’ın formülüne uygun olarak (“Bu bizim savaşımız değil, bu durumun kendi kendine çözülmesine izin vermeliyiz”) hareket etmesi, büyük güçlerin dünya politikasında önde gelen ve sorumlu oyuncular olarak meşruiyetini kaybetmesi anlamına gelecektir. Eğer büyük güçler, temel çıkarları paylaştıkları ve benzer endişelere sahip oldukları bir durumda sırtlarını dönerse, nasıl büyük güç olduklarını iddia edebilirler?

Bu koşullar altında, Suriye’deki olayların olumsuz bir gelişme senaryosunu önlemeye dönük ortak çaba girişimi, doğrudan askeri çatışmaya dahil olmayan ve dürüst arabulucular olarak hareket edebilecek ülkelerden gelebilir. Örneğin, Çin veya Hindistan, Suriye’de savaş sonrası yeniden yapılanma projeleri için çok taraflı bir platform oluşturma önerisi sunabilir. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi tarafından böyle bir formatın onaylanması, sadece ulusal iktisadi yardım programlarını değil, aynı zamanda Avrupa Birliği, Doğu Asya ve Körfez ülkelerinden özel yatırımcıları da teşvik etmek için önemli bir adım olacaktır. İdeal olarak, 2025’in başlarında Suriye gündemiyle ilgili bir P5 (Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi daimî üyeleri) zirvesi yapılmalı; ancak daha düşük düzeyde bir toplantı bile mevcut koşullarda büyük bir ilerleme anlamına gelebilir.

Suriye’deki mevcut durum son derece değişken ve akışkan. Ilımlılar ve radikaller, pragmatistler ve ideologlar, hoşgörü ve hoşgörüsüzlük, düzen ve kaos, sivil barış ve iç savaş arasındaki denge her an değişebilir. Önümüzdeki aylar, haftalar, hatta günler, ülkenin gelecekteki yıllar boyunca izleyeceği rotayı belirlemede kritik bir rol oynayabilir. Tarihin dönüm noktalarında, büyük güçlerin dünya siyasetindeki özel statüsü sınanır. Tarih, pek çok büyük gücün bu testi birden fazla kez başarısızlıkla sonuçlandırdığını gösterir. Umarız bu kez, karşılaştıkları zorlukların üstesinden gelirler.

Diplomasi

Avrupa ülkeleri, ABD’ye “kararlı” petrol yanıtı verecek

Yayınlanma

Beş Avrupa ülkesi, ABD hükümetinin petrol stoklarını serbest bırakma yönündeki artan baskısına “tek ses” olarak yanıt verme konusunda anlaşmaya vardı.

Üç Avrupalı yetkili POLITICO’ya verdikleri bilgide, Fransa, Almanya, İngiltere, İtalya, İrlanda ve Avrupa Komisyonu’nun, petrol stoklarını azaltmaları ya da ABD’den dizel ihracatının yasaklanmasıyla karşı karşıya kalmaları yönündeki Washington’dan gelen baskıya nasıl yanıt verileceğine karar vermek üzere görüşmelere katıldığını söyledi.

Bu kaynaklardan ikisi, tüm bu ülkelerin ABD tarafından petrol stoklarını azaltmaları ya da ABD’den dizel ihracatının yasaklanmasıyla karşı karşıya kalmaları yönünde gizli bir baskı altında tutulduğunu belirtti.

Kaynaklara göre, bu ülkeler AB’nin yürütme organıyla birlikte üç konuda mutabık kaldı: Baskıya “koordineli bir sesle” yanıt vermek, “stokların serbest bırakılmasına ilişkin her kararın IEA [Uluslararası Enerji Ajansı] düzeyine taşınmasını” sağlamak ve “ABD ile görüşmelerde gerginliği azaltmaya” çalışmak.

Paris merkezli IEA, zengin ülkeler arasında enerji politikasını koordine ediyor ve bu yılın başlarında Hürmüz Boğazı’nın kapatılmasının ardından petrol stoklarının serbest bırakılmasını denetlemişti.

Kaynaklardan biri, buradaki amacın “gerginliği azaltmak” olduğunu söyledi:

“İletişimde bir nevi kararlı ama olumlu olmak… Aç bir aslanla karşı karşıya olduğunuzda, onunla mutlaka kirli oyunlar oynamak zorunda değilsiniz.”

Bu kaynak, bazıları Trump yönetiminin baskısıyla karşı karşıya kalan daha geniş bir ülke grubunun cuma günü yapılacak toplantıda nasıl tepki verileceğini tartışacağını da ekledi.

POLITICO daha önce, ABD Enerji Bakanı Chris Wright’ın, AB’nin büyük ölçüde bağımlı olduğu ihracata yasak uygulamasına alternatif olarak petrol stoklarının piyasaya sürülmesini talep ettiğini bildirmişti.

Ukrayna ve İran’daki savaşların bir sonucu olarak ABD’de dizel fiyatları hızla yükseliyor ve bu durum, kritik ara seçimler öncesinde fiyatları düşürmesi için ABD Başkanı Donald Trump üzerinde büyük bir baskı yaratıyor.

Başkan, ABD petrol sektörünün şiddetli muhalefetine rağmen ihracat yasağını göz ardı etmiyor.

Trump, Oval Ofis’te düzenlenen bir etkinlikte ihracat yasağıyla ilgili olarak “Bunu düşünüyorum. Bu konuyu [Enerji Bakanı] Chris [Wright] ve [İçişleri Bakanı] Doug [Burgum] ile sık sık konuşuyorum. Onlar bunun dizel fiyatlarına yardımcı olacağını düşünüyorlar ama diğer ürünlerin fiyatlarını da yükseltebilir,” dedi.

Okumaya Devam Et

Diplomasi

İranlı diplomat Soltanieh: Ortadoğu güvensizlik, katliam ve soykırımla yüz yüze

Yayınlanma

Editörün notu: İran’ın eski UAEA Temsilcisi, nükleer bilimci ve diplomat Büyükelçi Ali Asghar Soltanieh, 26 Eylül’de İstanbul’da tertiplenen East-West Forum bünyesinde yaptığı konuşmada Batı hegemonyasının çözülüşünü ve çok kutuplu yeni dünya düzenine geçiş dinamiklerini ele aldı. Kırk yılı aşan uluslararası diplomasi tecrübesine dayanarak BM, UAEA, CWC ve BWC gibi küresel kurumların bilhassa ABD ve Batılı müttefikleri tarafından nasıl araçsallaştırıldığını şahsi tanıklıklarıyla ortaya koydu. Ortadoğu’nun, Avrupa’da işlenen tarihsel suçların ve antisemitizmin bedelini Filistin’deki sürgün ve süregelen soykırımla ödemeye mahkûm edildiğini vurguladı. NPT rejiminin ve uluslararası nükleer teftiş mekanizmalarının Batı ve İsrail lehine çifte standartlarla işletildiğini, İsrail’in saldırganlıklarının bizzat bu kurumlarca örtbas edildiğini somut örneklerle açıkladı.


Bismillahirrahmanirrahim,

Sözlerimin başında, parçalanmış bir dünyanın içinden geçtiği bu can alıcı tarihsel dönemeçte beni bu mühim konferansa davet eden Harici’ye ve Avrupa Kıtalararası İnisiyatifi’ne en içten şükranlarımı sunuyor; toplantının verimli geçmesini temenni ediyorum.

Kimi akademisyenler, Batı Yüzyılı’nın sonunun eşiğinde durduğumuz ve Hegemonya Sonrası Dünya Düzeni’nin şafağında bulunduğumuz görüşünü paylaşıyor.

Karşımızdaki yalın soru şudur: Doğu ile Batı arasındaki tarihsel münasebet, Batı’nın emperyal ve liberal tahakkümünden tartışmalı çok kutuplu bir düzene doğru nasıl evrildi ve bu geçiş süreci; hegemonyayla özdeşleşen kültürel tektipleşmeyi, jeopolitik çatışmayı ve teknolojik tahakkümü yeniden üretmeden nasıl yönetilebilir?

“Batı Hegemonyasından Çok Kutuplu Dünya Düzenine Doğu-Batı İlişkilerinin Dönüşümü” başlıklı meseleyi etraflıca tahlil edebilmek için, Batı tahakküm yapısının kendi kendini baltalamasına yol açan temel dinamikleri teşhis etmek gerekir; bu dinamikler, Doğu eksenli yeni ve çok kutuplu bir sistemin kurucu unsurlarındaki belirleyici nitelikleri de gözler önüne serecektir.

Filizlenen çok kutuplu düzen, yalnızca Batı (özellikle Amerikan) hegemonyasının yerini Çin, Rusya ya da bir başka ulusal hegemonyanın alması şeklinde okunmamalıdır. Bu durum bilakis, bizzat modernliğin siyasi manasına dair çok daha derin bir hesaplaşmayı temsil ediyor: Geleceğin uluslararası sistemi, tarihsel olarak Batı’yla anılan evrenselleştirici liberal model etrafında örgütlenmeye devam mı edecek; yoksa farklı medeniyetler ve siyasi gelenekler çoğulcu bir devletler düzeni içinde bir arada mı yaşayacak? Barışçıl bir geçiş; tek kutupluluğun ihyasına yahut yeni bir “medeniyetler çatışması” fikrine değil; uluslararası kurumların siyasi eşitlik, kültürel çoğulculuk, stratejik itidal, teknolojik yönetişim ve toplumsal dayanışma ilkeleri doğrultusunda yeniden inşasına bağlı kalacaktır.

Bu tebliğde yeni dünya düzeni, günümüzde Ortadoğu olarak adlandırılan Batı Asya prizmasından ele alınmaktadır.

Avrupa’daki Musevi cemaatlerinin asırlar boyunca ayrımcılığa, zulme ve antisemit şiddete maruz kaldığı acı gerçeğini hatırda tutmak gerekir.

Avrupa’daki antisemitizm, güvenli bir Yahudi vatanı arayışının giderek aciliyet kazanmasına zemin hazırladı. Nitekim Batılı güçler, neredeyse bütün Yahudileri Avrupa’dan Ortadoğu’ya sürmeye ve milyonlarca Filistinliyi vatanından kopararak Doğu’nun kalbinde, Batı Asya’da, yani Ortadoğu’da Batılı bir teşekkül kurmaya karar verdi. Ortadoğu o günden bu yana kesintisiz bir güvensizlik, katliam ve nihayetinde bir soykırımla yüz yüze; hülasa Ortadoğu, Avrupa’da işlenen suçların bedelini ödüyor.

Birleşmiş Milletler ve diğer uluslararası kuruluşlarla yakın dirsek temasında geçen kırk yılı aşkın çok taraflı diplomasi tecrübeme binaen, sunumumda sözde “Dünya Düzeni yahut İkinci Dünya Savaşı Sonrası Dönem” boyunca bu uluslararası kurumların sergilediği performansa odaklanmam talep edildi. Aşağıda aktaracaklarım, Batılı ülkelerin, bilhassa da Amerika Birleşik Devletleri’nin uluslararası örgütleri araçsallaştırmasına dair somut delillere dayanan şahsi hatıratımdan kesitlerdir; bunlar ne İran’ın ne de VIIMES’ın resmi tutumunu yansıtır:

BM Şartı’nın yapısal eksiklikleri, bahse konu teşkilatların tüzükleri ve ilgili antlaşma ile sözleşmelerin hükümleri dikkate alındığında; Batılı ülkelerin yönlendirmeleri ve koyduğu engeller yüzünden BM ile diğer uluslararası kurumların son derece hayal kırıklığı yaratan, menfi bir sicile sahip olduğu rahatlıkla görülür.

Şahsen dahil olduğum ve bizzat tanıklık ettiğim birtakım somut hadiseleri değerli katılımcıların dikkatine sunmak isterim:

NPT metni incelendiğinde, taraflarını “Nükleer Silaha Sahip Olanlar” (P5) ve “Olmayanlar” biçiminde ikiye ayıran, güvenlik alanındaki en ayrımcı antlaşma karşımıza çıkar. Nükleer silaha sahip devletler, UAEA denetimlerinin tamamından muaftır. Antlaşmanın nükleer silahsızlanmayı öngören altıncı maddesinde ise ne bir takvim ne de bir hesap verebilirlik mekanizması bulunur.

Bağlantısızlar Hareketi (NAM) ülkeleri, nihai belgeye nükleer denemelerin yasaklanmasını içeren bir paragrafın eklenmesini teklif etti. Nükleer silah sahibi ve NPT tarafı olan üç devlet; ABD, İngiltere ve SSCB bu teklife karşı çıktı.

Not: O dönemde Fransa ve Çin henüz NPT’ye katılmamıştı.

Genel Kurul kulisinde, İsveç Daimi Temsilciliği’nde şahsımın da aralarında bulunduğu üç NAM temsilcisi ile üç nükleer silah sahibi devletin heyetleri arasında sabah saat 04.00’e kadar süren sekiz saatlik müzakerenin ardından, ABD heyetinin herkesin üzerinde mutabık kaldığı oturum başkanının önerisine dahi itiraz etmesi sebebiyle hiçbir uzlaşmaya varılamadı. Neticede Konferans nihai bir belge ortaya koyamadı ve fiyaskoyla sonuçlandı.

NAM, özellikle de Ortadoğu ülkeleri, Ortadoğu’da Nükleer Silahlardan Arındırılmış Bölge kurulması gerekliliğini kuvvetle savundu. Hatırlatmak isterim ki bu öneriyi ilk olarak 1974’te İran, ardından Mısır gündeme getirmişti. Başta ABD olmak üzere Batılı ülkeler, normal şartlarda 25 yıl sonra geçerliliği sona erecek NPT’nin süresiz uzatılması şartıyla bu tasarıya onay verdi. Geldiğimiz noktada ABD, 1995’teki taahhüdüne uymamakla kalmadı; İsrail’in nükleer silahlardan vazgeçmeme ve NPT’ye katılmama yönündeki taleplerini karşılayabilmek adına bu minvaldeki bütün girişimleri de köstekledi.

ABD, 2000 yılındaki bir önceki Gözden Geçirme Konferansı’nda alınan ve nükleer silahsızlanma yolunda 13 bağlayıcı taahhüdü içeren kararların uygulanışını gözden geçirme yönündeki geleneksel gündem maddesine itiraz etti. Konferans çöktü.

Yoğun müzakerelerin ardından konferans, 2012 yılında “Ortadoğu’da Nükleer Silahlardan Arındırılmış Bölge” konulu bir toplantı düzenlenmesini ilk defa oydaşmayla kabul etti. İki yıllık hazırlık sürecinden sonra, tam da toplantının Helsinki’de icra edilmesinin planlandığı günlerin arifesinde ABD (yani kararın alındığı 2010 yılında görevde bulunan Obama yönetimi), taraf tüm devletleri hiçe sayarak ve sırf İsrail’i memnun etmek uğruna konferansı tek taraflı biçimde süresiz erteledi.

Konferans; ABD, İngiltere ve Kanada’nın Ortadoğu’da Nükleer Silahlardan Arındırılmış Bölge metnine getirdiği itirazlar neticesinde dağıldı.

UAEA, insanlık tarihinde nükleer silah kullanmış yegâne ülkenin başkanı tarafından dillendirilen “Barış İçin Atom” şiarının akabinde kuruldu. O günden bu yana ABD’nin nükleer cephaneliği hem nicelik hem nitelik bakımından muazzam büyüme kaydetti; nükleer kulübe yeni ülkeler katıldı.

UAEA üyesi devletler üç öbeğe ayrılır: UAEA Güvence Denetimlerine tabi olan ve nükleer silaha sahip bulunmayan NPT tarafları; nükleer silaha sahip NPT tarafları (P5) ve her türlü denetimden muaf tutulan NPT dışı ülkeler (Hindistan, Pakistan, İsrail, Kuzey Kore). Mutlak bir çifte standart.

UAEA’nın “Nükleer malzeme odaklı güvence denetimi” şeklinde yürütülmesi gereken denetim mimarisi, UAEA Tüzüğü’nün lafzına ve ruhuna tümüyle aykırı biçimde “İstihbarat odaklı güvence denetimi”ne dönüştürüldü.

Yönetim Kurulu’ndaki koltuk sayısı, kırk yılı aşkın süre önce olduğu gibi yine 35 düzeyindedir; “tahsisli koltuk” denilen 10 daimi sandalyenin dağılımı Batı’nın lehinedir. Tarafsız bir inceleme, sözde teknik nitelikteki bu uluslararası örgütü siyasallaştıran ve kutuplaştıran kararların ardındaki karanlık sicili açıkça gösterir. Nükleer enerjinin barışçıl amaçlarla kullanımını teşvik etmesi beklenen örgüt; P5 ve diğer dört ülkenin her türlü denetimden bağışık tutulduğu, diğerlerinin kapsamlı güvence denetimlerine tabi kılındığı, hatta İran gibi kimi ülkelerin rutin denetimlerin fersah fersah ötesinde en müdahaleci teftişlere maruz bırakıldığı, üye devletler arasında ayrımcılık güden nevzuhur bir BM gözetleme aygıtına dönüştü. UAEA, kapsamlı güvence denetimleri altındaki barışçıl nükleer tesislere dönük askeri saldırılar karşısında önleyici veya telafi edici adımlar atmaktan utanç verici bir biçimde alıkondu. UAEA Tüzüğü’nün Yönetim Kurulu’nun yapısı, yetki alanı ve salahiyetine ilişkin hükümleri, düzenlenecek bir Tadil Konferansı ile ivedilikle ıslah edilmelidir.

UAEA güvence denetimleri altındaki nükleer tesislere yönelik saldırılar:

Bu tabu, tarihte ilk kez 1981 yılında İsrail’in, Fransa tarafından Irak’ta inşa edilmekte olan araştırma reaktörünü vurmasıyla yıkıldı.

UAEA’nın 1982 yılındaki Genel Konferansı sırasında ABD, İsrail’in ihlalini kınayan bir karar tasarısının kabul edilmesi durumunda Ajans üyeliğinden çekileceğini, böylece bütçenin yaklaşık yüzde 25’inin bir anda buharlaşacağını ilan ederek tehdit savurdu. O dönem İran temsilcisi olarak şahsım, ABD’nin Ajansı gelişmekte olan ülkelere baskı kurmak maksadıyla kullandığını ve bu yüzden UAEA’yı asla terk edemeyeceğini bildiğimden, bunun kuru bir blöf olduğundan emindim. ABD’nin ayrılması durumunda oluşacak mali açığı kapatmayı teklif ettik; böylelikle İran’a savaş dayatan Saddam rejiminin tasarısı olmasına aldırmadan, başta Ortadoğu ve NAM olmak üzere benzer yaklaşıma sahip ülkeleri karar metnini desteklemeye teşvik ettik. Tasarı kabul edildi; Amerikan ve Fransız heyetleri Genel Konferans’ın kararını protesto amacıyla salonu terk etti ancak üyeliklerini sürdürdü.

Saddam rejimi 1984 ile 1988 yılları arasında İran’daki Buşehr Nükleer Güç Santrali’ne defalarca saldırdı; gelgelelim ne UAEA Yönetim Kurulu ne de Genel Konferans bu saldırıları kınadı, zira Batı dünyası bütünüyle Saddam rejiminin arkasında saf tutmuştu.

1990 yılındaki Genel Konferans esnasında sunduğum karar tasarısı kabul edildi. 533 sayılı bu karara göre; UAEA güvence denetimi altındaki nükleer tesislere yönelik her türlü fiili saldırı ve saldırı tehdidi, BM Şartı’nın, UAEA Tüzüğü’nün ve uluslararası hukukun çiğnenmesi anlamına gelir; BM Güvenlik Konseyi’nin derhal harekete geçmesini gerektirir. Tüm üye devletler, saldırıya uğrayan ülkeye yardım elini uzatmaya çağrılır.

İsrail, nükleer silah değil de bir araştırma reaktörü inşa edildiği bahanesiyle Suriye’deki bir tesisi vurdu. Gerçekleştirilen tüm denetimlere ve UAEA’nın iddiayı kesin biçimde kanıtlayamamasına rağmen Batılı ülkeler, ABD ve AB, Yönetim Kurulu’na bir karar tasarısı sundu; tasarı yalnızca 17 oyla, kıl payı onaylandı. Saldırgan İsrail yerine, saldırıya uğrayan ülke BM Güvenlik Konseyi’ne sevk edildi.

İsrail ve ABD, kapsamlı güvence denetimleri altındaki tüm nükleer tesislere Haziran 2025’te ve ardından Şubat 2026’dan sonra saldırdı. UAEA Yönetim Kurulu ve Genel Direktörü, UAEA’nın 533 sayılı kararına tamamen aykırı düşen bu saldırganlıkları kınayan hiçbir karar almadı.

Not: Bariz bir çifte standart ve ikiyüzlülük örneği olarak ABD ve AB; Ukrayna Nükleer Güç Santrali konusunda Rusya aleyhine, vaktiyle bizzat önerdiğim ve o dönem ABD ile bazı AB üyelerinin ret oyu verdiği 1990 tarihli 533 sayılı karara dayanarak bir tasarı sundu.

Çelişkiye bakın ki, Yönetim Kurulu son oturumunda, asılsız teknik iddialarla gündemde tuttuğu Suriye dosyasını Batılı ülkelerin Şam’daki yeni hükümetle iyi ilişkiler kurması üzerine yaklaşık yirmi yıl sonra gündemden düşürme kararı aldı. Çifte standardın ve UAEA’nın siyasallaştığının açık bir kanıtı daha.

1986 yılındaki Çernobil Nükleer Kazası’nın akabinde; “Nükleer Kazaların Erken Bildirimi” ve “Nükleer Kaza Halinde Acil Yardım” başlıklı iki sözleşmenin taslak müzakereleri Viyana’da yoğun bir tempoyla yürütüldü; ben de bu süreçte İran İslam Cumhuriyeti adına masadaydım.

Müzakerelerin ilk haftasında ABD ve Rusya, kendi nükleer tesislerinde vuku bulacak kazaları bildirmekten muaf tutulmaları gerektiğini savundu. Ayrımcılığın her türlüsünü, bilhassa da nükleer faaliyetleri son derece yoğun olan, kaza ihtimali yüksek bulunan ve sınır ötesine radyoaktif sızıntı yayma riski taşıyan tesislerin bu denetimden muaf tutulmasını kesin bir dille reddettim.

Üç hafta süren çetin siyasi mücadelelerin ardından tarafları uzlaşmaya mecbur bıraktığımızı; masaya oturup sözleşmenin kapsamını belirleyen ve tüm üye devletlerce kabul gören 1. madde metnini birlikte kaleme aldığımızı gururla ifade etmek isterim.

Saddam kimyasal silah kullandı. Yaklaşık 100 bin İranlı hayatını kaybetti yahut yaralandı. Batılı ülkelerin Irak’a kimyasal silah temin ettiğini ortaya koyan su götürmez belgeler bugün alenen ortadadır.

İran İslam Cumhuriyeti, Cenevre’de Kimyasal Silahlar Sözleşmesi (CWC) müzakerelerine aktif biçimde katıldı, metni imzaladı ve onayladı. ABD ve Rusya, sözleşmede öngörülen 10 yıllık süre zarfında devasa kimyasal silah stoklarını imha etmedi; Genel Konferans’tan istisnai bir süre uzatımı talep ederek kötü bir emsal teşkil etti. Rusya nihayetinde taahhüdünü yerine getirdi ancak ABD tanınan sürenin de ötesine geçti.

Suriye, Rusya ve İran’ın teşvikiyle CWC’ye taraf oldu. İsrail sözleşmeye katılmamışken, uluslararası güvenlik uğruna kendi milli güvenliğinden feragat etti. Suriye topraklarının bir kısmı yabancı güçlerin ve teröristlerin işgali altındayken Şam’ın eksiksiz bir beyanda bulunması fiilen imkânsızdı. Batılı ülkeler, Esad yönetimine siyasi baskı uygulamak amacıyla Kimyasal Silahların Yasaklanması Örgütü (OPCW) nezdinde siyasi gerilim üretti ve yapay gündemler dayattı. Teknik bahaneler ardına gizlenen, siyasi saiklerle on yılı aşkın süredir OPCW gündeminde tutulan Suriye dosyası, Batılı ülkelerin yeni hükümetle kurduğu sıcak ilişkiler sebebiyle şimdi gündemden kaldırılıyor.

Cenevre’de Biyolojik Silahlar Sözleşmesi (BWC) Protokolü üzerine yürütülen, UAEA ve OPCW benzeri uluslararası bir denetim mekanizması kurmayı hedefleyen yaklaşık 10 yıllık müzakere süreci, 2002 yılında ABD’nin resmi itirazıyla akamete uğradı. Taslak metin bugün tozlu arşiv raflarında bekliyor. Kitle imha silahlarının tasfiyesini samimiyetle arzulayan tüm dünya devletleri böylece hiçe sayıldı. Şayet böyle bir teşkilat hayata geçirilmiş olsaydı, Kovid salgını sırasında binlerce insanın ölümüyle sarsılan ve paniğe kapılan dünya kamuoyuna rehberlik edebilirdi. Müzakerelere bizzat katılan biri olarak Avrupalı muhataplarımıza, ABD yer almasa dahi bu yapıyı mevcut metin üzerinden kurmayı teklif ettim; ancak kapalı kapılar ardında bana, ABD’deki rakipleri BWC Protokolü kapsamına alınmadığı müddetçe Avrupa’daki biyoteknoloji endüstrisinin hükümetlere bu izni vermeyeceğini itiraf ettiler. Bu durum, Batı siyasetinde insani güvenlik ve sağlığa dair endişelerin hiçbir kıymetiharbiyesi olmadığını bir kez daha ispatlıyor.

Zaman kısıtı sebebiyle sadece birkaç somut vakayı hatırlatmakla yetineceğim:

BM, 1948’den bu yana Filistin Devleti’ne ilişkin kararlarını hayata geçiremedi. BM Güvenlik Konseyi ABD vetolarıyla kilitlendi; Genel Kurul kararları ise hukuki bağlayıcılıktan mahrum kaldı. Ortadoğu’da güvensizlik ve kan gölü sürüyor.

BM Güvenlik Konseyi, İsrail’in Gazze’de yürüttüğü iki yıllık soykırım boyunca felç edildi; ABD’nin vetoları sebebiyle ateşkes dahi ilan ettiremedi.

Genel Kurul kürsüsünde Birleşmiş Milletler Şartı’nı evrak imha makinesine atan İsrail Büyükelçisi, ABD’yi herkesin gözü önünde küçük düşürdü.

Uluslararası Adalet Divanı ve Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin Gazze’deki soykırıma dair verdiği hükümler, Batılı ülkelerin çoğunun takındığı pervasız tutum yüzünden uygulanamadı.

Bu hafta Genel Kurul kürsüsüne çıkan ABD Başkanı, BM Şartı’nı, bilhassa da 2. maddesini alenen ayaklar altına alarak bir BM üyesi devleti, İran’ı haritadan bütünüyle silme niyetinde olduklarını resmen duyurdu. AB ve diğer Batılı ülkeler ise bu cüreti derin bir sessizlikle geçiştirdi.

Şanghay İşbirliği Örgütü ve BRICS gibi yeni çok taraflı mekanizmaların ortaya çıkışı, Doğu’nun yükselen yeni güçlerinin zengin katkılarıyla bu dönüşüm sürecini derinden etkileyecektir.

Batı hegemonyasından çok kutupluluğa geçiş, yalnızca bir dış tahakküm biçiminin yerini diğerine bırakmasıyla sınırlı kalırsa tarihsel hiçbir mana taşımaz. Bu sürecin asıl kıymeti; Doğu ile Batı’nın tarihsel özgünlüklerini koruduğu, eşit koşullarda ve karşılıklı saygı temelinde bir arada yaşayabildiği bir uluslararası sistem vücuda getirme vaadinde saklıdır.

İkinci Dünya Savaşı sonrasının sözde “Dünya Düzeni”ne ait BM ve diğer uluslararası yapılar, ağırlıklı olarak Batılı devletlerce araçsallaştırıldıkları için işlevlerini yitirmiş ve tıkanmıştır. Esaslı bir reform kaçınılmazdır; yeni ve çok kutuplu bir nizamın tesisi ertelenemez bir zarurettir.

Üç ilahi dinin; Museviliğin, Hristiyanlığın ve İslamiyet’in mensupları arasında Ortadoğu’da asırlar boyu hüküm süren barış içinde bir arada yaşama hafızası yeniden canlandırılmalıdır.

Aydınlar ve akademisyenler; mevcut statükoya karşı dik durması, Ortadoğu’da ve tüm dünyada kalıcı barış ile refahı sağlamak adına adalet ve eşitliğe dayalı yeni bir dünya düzeni inşa etmesi için kamuoyuna ışık tutmalıdır.

Gösterdiğiniz nazik ilgi için teşekkür ederim.

Okumaya Devam Et

Diplomasi

Türkiye ve BM Karadeniz’de ateşkes için masaya dönüyor

Yayınlanma

Bloomberg’ün haberine göre Türkiye ve Birleşmiş Milletler, Karadeniz’de seyrüsefer ve liman güvenliğini sağlamak amacıyla Rusya ve Ukrayna ile ekim ayı başında yeni görüşmeler yapmayı planlıyor. Hazırlıkları New York’taki kapalı toplantıda ele alınan sürecin, 2022’deki tahıl koridoru modeline dayanması öngörülüyor.

Türkiye ve Birleşmiş Milletler (BM), Karadeniz’de ateşkes sağlanması ve ticari seyrüsefer güvenliğinin tesis edilmesi amacıyla Rusya ve Ukrayna ile yeni müzakereler yürütmeye hazırlanıyor.

Bloomberg’in diplomatik kaynaklara dayandırdığı habere göre tarafların katılımıyla planlanan temaslar ekim ayı başında gerçekleşecek. Girişimin temel hedefini ise limanların, sivil gemilerin ve enerji altyapısının korunması oluşturuyor.

Diplomatik sürecin zeminini oluşturmak üzere eylül ayı sonunda BM Genel Kurulu kapsamında basına kapalı bir toplantı yapıldı. Söz konusu görüşmede Türkiye, ABD, Avrupa ülkeleri, Mısır ve Hindistan’dan yetkililer yer aldı.

Toplantıya ait belgelerde, tarafların ticari seyrüsefer özgürlüğünü, limanların ve enerji altyapısının güvenliğini kapsayan, “dar çerçeveli ve karşılıklı fayda sağlayan bir anlaşmayı” ele aldıkları kaydedildi.

Planlanan sürecin, 2022 yılında varılan Karadeniz Tahıl Koridoru Anlaşması modelini izlemesi öngörülüyor.

Söz konusu dönemde, Ukrayna limanlarından tahıl ve gıda ürünlerinin güvenli sevkiyatını sağlayan sözleşmenin yanı sıra Rusya ile BM Sekretaryası arasında Rus gıda ve gübre ihracatının kolaylaştırılmasına yönelik bir mutabakat zaptı imzalanmıştı.

Kremlin, kendi ürün ve gübre ihracatının önündeki engellerin kaldırılmasına dair maddelerin yerine getirilmediğini savunarak 2023 yılında anlaşmayı askıya almıştı.

Moskova yönetimi, kendi şartları karşılanana kadar tahıl koridoruna dönmeyeceğini belirtiyor.

Ekonomim gazetesi de ağustos ayı sonunda Ankara’nın Karadeniz’deki tahıl girişimini yeniden canlandırmak adına temaslarını yoğunlaştırdığını yazmıştı.

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ise 1 Ekim’de düzenlenen Valday Forumu’ndaki konuşmasında, Rus rafinerilerine yönelik saldırıların durdurulması karşılığında Ukrayna gemilerini vurmama yönündeki teklifleri kabul etmeyeceğini dile getirdi.

Putin: Savaşı biz başlatmadık, bizimle savaşmaya başladılar

Karadeniz’deki askeri çatışmalara değinen Putin, yalnızca askeri gemileri veya askeri kargo taşıyan tekneleri hedef aldıklarını savundu. İsabet alan gemilerde ikincil patlamalar yaşandığını ve bunun askeri yüke işaret ettiğini öne süren Rus lider, Ukrayna ordusunun sivil yük taşıyan Rus tanker ve gemilerine saldırmaya başladığını iddia etti.

Putin, Ukrayna’nın ilk 10 günde 40 Rus gemisini devre dışı bıraktığını, süreç boyunca hasar gören toplam gemi sayısının ise 100’ü aştığını belirtti.

Rus lider, Moskova’nın bu eylemlere karşılık verdiğini ifade ederek her taraftan gelen saldırıları durdurma çağrılarına tepki gösterdi.

Öte yandan Estonya, Rusya ve Belarus menşeli tahıl ürünlerinin kendi toprakları üzerinden transit geçişini yasakladı.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English