Avrupa
Almanya ve göç politikası: Komşuların tepkisi büyüyor

Almanya ve yeni federal hükümetin sığınmacıların ülkeye girişini engellemek için aldığı yeni önlemlerin komşu ülkelerle çatışmalara yol açabileceği endişesi hakim.
Berlin’in sığınmacıların ülkeye girişini tamamen engelleme kararının yasallığı AB düzeyinde sorgulanırken, Almanya’nın bu önlemlerine karşı yasal işlem başlatılması bekleniyor ve Avrupa Adalet Divanı’nın (AAD) Berlin aleyhine karar vermesinin muhtemel olduğu ileri sürülüyor.
Geçen hafta potansiyel sığınmacıları tespit etmek için getirilen daha sıkı sınır kontrolleri, hem yurt içinde hem de yurt dışında protestolara neden oldu. Örneğin Kehl belediye başkanı, kontrollerin Fransa’nın Strasbourg kentiyle özenle kurulan işbirliğini sabote ettiğini savunuyor.
Komşu ülkelerin hükümetleri de öfkeli. Örneğin Polonya Başbakanı Donald Tusk, “Polonya’ya göçmen grupları gönderenleri kabul etmeyeceklerini” söyledi. Şansölye Friedrich Merz ise taviz vermeyeceklerini belirtti.
Federal hükümetin hukuki dayanağı
Schengen bölgesinde kalıcı sınır kontrolleri AB hukuku ile uyumlu olmadığından, federal hükümet, eylemlerini Avrupa Birliği’nin İşleyişi Hakkında Antlaşma’nın (TFEU) 72. maddesine dayandırıyor.
Bu madde, AB üye devletlerine, “kamu düzenini korumak” veya “iç güvenliği korumak” için gerekli olması halinde, AB yasaları yerine ulusal yasalara başvurma hakkı tanıyor.
Federal hükümetin şu anda dayandığı ulusal yasa, Alman İltica Kanunu’nun 18(2) maddesi. Bu madde, “yabancıların güvenli bir üçüncü ülkeden giriş yapmaları halinde girişlerinin reddedileceğini” açıkça belirtiyor. Almanya’nın tüm komşu ülkeleri resmi olarak “güvenli üçüncü ülkeler” olarak sınıflandırılmış durumda.
Berlin şimdi iltica başvuru sahiplerini prensip olarak reddetme yoluna gidiyor. Sadece çocuklar ve hamile kadınlar için istisna yapılacak. Dahası, prosedürün “orantılı” olması gerektiği belirtiliyor.
Bu, sığınmacıların AB’ye girdikleri üye ülkeye geri gönderilmesine izin veren, ama aynı zamanda menşe ülkenin tespit edilmesini de gerektiren Dublin Antlaşması’nı açıkça ihlal ediyor. Berlin ise Dublin’in “pratikte işlevsel olmadığı” için göz ardı edilebileceği yanıtını veriyor.
Berlin zaman kazanmaya çalışıyor
Federal hükümetin eylemlerini meşrulaştırmak için kullandığı hukuki yapının hukuken savunulabilir olup olmadığı konusunda pek çok kişi şüphe duyuyor.
Ayrıca Avrupa Komisyonu’nun tüm bu sürece “eleştirel” yaklaştığı söyleniyor. Komisyon Başkanı Ursula von der Leyen’in, cuma günü Brüksel’i ziyaret eden Şansölye Friedrich Merz’e, Komisyon’da hakim olan “hukuki şüpheciliği” kamuoyuna açıklamayarak “iyilik” yaptığı söyleniyor.
Ne var ki bu, şüpheciliğin ortadan kalktığı anlamına gelmiyor. Bu hamleye karşı yasal işlem başlatılacağı kesin olarak görülüyor. Gözlemciler, Berlin’in bu durumda sığınmacıların kabulünü “iç güvenlik” için ciddi bir tehdit olarak neden gördüğünü açıklamak zorunda kalacağını söylüyor.
Merz şimdiye kadar “aşırı kalabalık sığınmacı barınakları, aşırı yüklenmiş okullar ve şiddet” nedeniyle bu kararı aldıklarını söyledi. Avrupa Adalet Divanı’nın (AAD) bunu, özellikle mevcut “azalan sığınma başvuruları sayıları” göz önüne alındığında, yeterli gerekçe olarak kabul edip etmeyeceği henüz belli değil fakat kararların verilmesinin yıllar alabileceği de söyleniyor.
Federal hükümet, o zamana kadar Almanya’ya gelen göçmen akınının önemli ölçüde azalacağını umuyor. Berlin, muhtemelen kendi yaklaşımının tartışmalı niteliğinin farkında olarak zaman kazanmaya çalışıyor.
İçeride tartışma büyüyor
Tedbirlerin hukuki geçerliliğine yönelik şüphelerin yanı sıra, federal hükümetin eylemlerine yönelik büyük bir siyasi eleştiri de var.
Bu eleştiriler, Fransa’nın Strasbourg kentiyle çok yakın işbirliği içinde olan Baden-Württemberg eyaletindeki Kehl gibi, doğrudan etkilenen belediyelerden geliyor.
Kehl’in bağımsız belediye başkanı Wolfram Britz, Avrupa adına “her zaman ortak projeler” gerçekleştirmeleri için çağrıldıklarını, şimdi ise “ortak bir tramvay, ortak köprüler, ortak bir anaokulu” olduğunu açıklıyor.
Britz’in “Strasbourg’dan insanlar Kehl’de çalışıyor, Kehl’den insanlar Strasbourg’da çalışıyor” dediği aktarılıyor. Sınır kontrollerinin büyük ölçüde artırılması, iki şehir arasında uzun trafik sıkışıklıklarına neden oldu. Kontrollerin, Strasbourg’daki tramvay trafiğini de aksattığı vurgulanıyor.
Britz, devamla, “Bu eylemi şiddetle kınayabiliriz. Uzun zamandır aştığımızı sandığımız zamanlara geri döndüğümüzü hissediyoruz,” dedi.
Komşu ülkelerin Berlin’e yönelik öfkesi artıyor
Komşu ülkelerde de artan hoşnutsuzluk dile getiriliyor. Lüksemburg İçişleri Bakanı Léon Gloden, her gün Almanya’dan Lüksemburg’a iş için gidip gelen yaklaşık 52.000 kişi göz önüne alındığında, Almanya’nın sınır kontrollerini reddettiğini geçen hafta dile getirmişti.
Gloden, “sınır ötesi trafiğin gereksiz şekilde aksatılmasının önlenmesini” istemişti.
İsviçre’den de protestolar geliyor. Geçen hafta sonu yapılan açıklamalara göre, yeni kontroller henüz büyük trafik sıkışıklığına yol açmamış olsa da, temel itirazlar var.
Adalet Bakanı Beat Jans, “Almanya’nın planladığı gibi sınırda sistematik olarak geri çevirmeler yapılması, İsviçre’nin bakış açısından yürürlükteki yasaları ihlal ediyor,” dedi ve Berlin’in uygulamalarına karşı olası “önlemler”den söz etti.
Avusturya da eleştirilerini dile getirdi. Avusturya İçişleri Bakanlığı geçen çarşamba günü yaptığı açıklamada, “Almanya’nın alacağı tüm önlemlerde Avrupa hukukuna uyacağını varsayıyoruz. Alman makamlarının bundan sapacak herhangi bir önlem alması kabul edilmeyecektir,” denildi.
Fakat Viyana, AB çapında ortak bir çabayla sınır kontrollerinin daha da sıkılaştırılması konusunda istekli olduğunu da dile getirdi.
Polonya’dan sert açıklama
Polonya Başbakanı Donald Tusk, çarşamba akşamı Varşova’ya ilk ziyaretini gerçekleştiren Şansölye Merz’i kabul ettiğinde özellikle sert eleştirilerde bulundu.
Tusk, diğer hususların yanı sıra, Polonya’da şu anda her gün Almanya’ya iş için gidip gelen yaklaşık 95.000 kişinin ikamet ettiğini belirtti.
Sınırda uzun bekleme sürelerinin günlük yaşamda zaten çok can sıkıcı olduğunu ve azaltılması gerektiğini kaydeden Tusk, “Bu konuda çok ısrarcı olacağım,” dedi.
Varşova, Alman sınır yetkililerinin sığınmacıları tek taraflı olarak reddetmesine de itiraz ediyor. Tusk, Almanya da dahil olmak üzere hiç kimsenin artık Polonya’ya göçmen gruplarını göndermek istediği gibi bir durumun ya da izleniminin olmamasına “büyük önem verdiğini söyledi ve Polonya’nın bunu kabul etmeyeceğini vurguladı.
Merz eleştirilere kulak asmıyor
Merz’in yanıtı, Almanya’nın yeni sınır politikası konusundaki anlaşmazlığın sertleşeceğini gösteriyor.
Haberlere göre, şansölye tüm AB üye devletlerinin “kendi topraklarına girişi düzenleme” hakkını savundu ve bu nedenle, komşu ülkelerle uzlaşmanın gereksiz olduğunu ileri sürdü.
Cuma günü Brüksel’de Merz,sığınmaıcları geri çevirmeye devam edeceklerini fakat bunun “Avrupa hukukuna uygun olarak” yapılacağını da belirtti.
Şansölye, “Almanya bu konuda tek başına hareket etmiyor” diyerek, Avrupalı komşularının Berlin’in adımları hakkında “tamamen bilgilendirildiğini” savundu.
Avrupa
AB, “Made in Europe” konseptini yeniden düzenleyecek

AB hükümetleri, Sanayi Hızlandırıcı Yasası’nın (IAA) siyasi açıdan en tartışmalı fikirlerinden biri olan “Made in Europe” konseptini yeniden düzenlemeye çalışıyor.
Bu kapsamda, Avrupa Komisyonu tarafından önerilen geniş kapsamlı “Made in Europe” konseptini, ticaret anlaşmalarına ve ürüne özgü pazar erişimine dayanan, hukuki açıdan daha kesin bir sistemle değiştirmeyi hedefliyorlar.
Geçen hafta İrlanda başkanlığı tarafından dağıtılan ve POLITICO tarafından elde edilen en son AB Konseyi uzlaşısı, kamu alımları ve destek programlarında üçüncü ülkelerden gelen ürünlerin ne zaman AB ürünleriyle eşdeğer olarak değerlendirileceğini belirleyecek yeni bir “ortak menşe” kategorisi getiriyor.
Teklif, tüm serbest ticaret ortaklarının aynı statüye sahip olduğunu varsaymak yerine, Dünya Ticaret Örgütü Kamu İhale Anlaşması kapsamındaki ürünlerle, AB’nin müstakil serbest ticaret veya gümrük birliği anlaşmaları kapsamındaki ürünler arasında ayrım yapıyor.
Bir ürünün bu kategoriye girip girmeyeceği, sadece bir ticaret anlaşmasının varlığına değil, bloğun o ürünle ilgili fiili ihale taahhütlerine bağlı olacak.
Konsey uzlaşması, AB ile kamu alımları ve serbest ticaret anlaşmaları olan ülkelerin uygun olup olmayacağına karar verme konusunda Komisyon’a geniş bir takdir yetkisi veren Komisyon’un ikili yaklaşımını yeniden şekillendirmeyi amaçlıyor.
Bu geniş yorum, 80’e yakın ülkenin uygun hale gelebileceği anlamına gelecek ve Fransa gibi AB üye ülkelerinde bu kapsamın genişliği konusunda endişelere yol açacaktı.
Fakat Sanayi Komiseri Stéphane Séjourné, “Made in Europe” kulübünün sadece 20 ülkeyle sınırlı olabileceğini belirtmişti.
Konsey uzlaşısı, delege yasalar yerine uygulama yasalarının kullanılmasını öngörüyor. Bu sayede AB üyeleri, üçüncü ülkelerin AB ürünlerine karşılıklı muamele uygulayıp uygulamadıklarına veya bağımlılık ve tedarik güvenliği konusundaki endişelere dayanarak, bu ülkelerin programa dahil edilmesi veya çıkarılması konusunda resmi söz hakkına sahip olacak.
IAA’nın genel amacı, kamu kaynaklarından yararlanarak ve tek pazara erişim imkânını kullanarak enerji yoğun sanayileri, net sıfır teknolojilerini ve otomotiv endüstrisini “haksız dış rekabet”ten korumak.
Buna, yerel içerik gerekliliklerini karşılayan veya “Made in Europe” tercihinden yararlanmaya hak kazanan ürünleri desteklemek amacıyla kamu alımlarının kullanılması da dahil.
Sistemin pratikte işler hale gelmesi için, Komisyon’un Access2Markets portalı aracılığıyla “ortak menşe muamelesi”ne hak kazanan ülkeler için ürüne özgü listeler tutması gerekecek.
Konsey, kapsamı belirlemek için bu araca güvenen ihale makamlarının, kamuya açık veritabanında yanlış bilgiler bulunması nedeniyle tek başına AB hukukunu ihlal etmiş sayılmayacağını öneriyor.
AB menşeini tanımlayan IAA’nın son derece önemli III. Bölümü’ne yapılan bir başka değişiklikle, Konsey ayrıca çelik ürünlerinin menşeini belirlemede “eritme ve dökme” kavramını getiriyor.
Bu da önlemi, geçen ay yürürlüğe giren daha sıkı AB çelik ithalat kotaları da dahil olmak üzere mevcut kurallarla uyumlu hale getiriyor.
Tasarıya ekli II. Ek’te Konsey, çelik, çimento ve alüminyum için zorunlu Avrupa menşeli içerik eşiklerini korurken, ilgili yetki devri kararları ve teknik şartnamelerin altı ay öncesinden yürürlükte olmaması durumunda bu eşiklerin 2029’da yürürlüğe girmesinin ertelenmesine izin veriyor.
Bu, IAA’nın uygulanmasına ilişkin zaman çizelgelerinin kayabileceği anlamına gelirken, taslak yönetmeliğin diğer unsurları zorunlu olmaktan çıkıp isteğe bağlı hale geldi.
Bu durum, Avrupa Parlamentosu ile müzakereler öncesinde Konsey’in Komisyon’un orijinal teklifinden ne kadar uzaklaştığını gösteriyor.
Komisyon Başkanı Ursula von der Leyen, yönetmeliğin yıl sonuna kadar kabul edilmesini istiyor.
Fakat Komisyon’un önerisi, yeniden yazımlar ve gecikmelerin ardından ancak mart ayında ortaya çıkmışken, Konsey hâlâ önemli değişiklikler yapıyor ve Parlamento’nun da eylül ayına kadar tutumunu kesinleştirmesi beklenmediğinden, zaman çizelgesi oldukça sıkışık görünüyor.
Avrupa
The Economist: AB Ukrayna’ya kapalı kapılar ardında baskı uyguluyor

Avrupa Birliği’ne katılmak isteyen Ukrayna, üyelik için gerekli olan reformların uygulanmasını geciktiriyor. The Economist dergisinin haberine göre Avrupa Birliği yönetimi kamusal alanda bu duruma göz yumarken Kiev yönetimine yönelik baskısını kapalı kapılar ardında sürdürüyor. Haberde, AB’nin gösterdiği diplomatik nezaketin reform sürecinde gerçek bir ilerleme sağlanmasını engelleyebileceği vurgulanıyor.
Avrupa Birliği’ne (AB) katılmayı hedefleyen Ukrayna, üyelik süreci kapsamında hayata geçirmesi gereken reformları geciktiriyor.
The Economist dergisinin aktardığına göre, AB yönetimi kamusal alanda bu duruma göz yumarken diplomatik baskıyı kapalı kapılar ardında yürütüyor.
Ukrayna’nın AB’ye katılım yolculuğunda altı müzakere başlığından (klasöründen) ilki haziran ayında açılmıştı. Bu başlık özellikle hukukun üstünlüğü, yargı reformu, yolsuzlukla mücadele ve kamu yönetimi reformunu kapsıyor. Kiev yönetiminin ilgili kanun tasarılarını altı ay önce kabul etmiş olması gerekiyordu.
Ancak Ukrayna hükümeti parlamentoya sadece dört tasarı sundu ve Ukrayna Parlamentosu (Verhovna Rada) bunlardan yalnızca ikisini kabul etti.
Ukrayna merkezli Yevropeyska Pravda gazetesinin haberine göre, Ukrayna Devlet Başkanı Vladimir Zelenskiy, haziran ayında parlamentodan geçen ve yargıçların dürüstlük denetimi prosedürlerinde değişiklik öngören tartışmalı yasayı imzalayarak yürürlüğe soktu.
The Economist, yaz aylarında eski başkan Vsevolod Knyazev’in rüşvet davasında beş yıl hapis cezasına çarptırıldığı Yargıtay reformu ile Ulusal Yolsuzlukla Mücadele Bürosu (NABU) ve Özel Yolsuzlukla Mücadele Savcılığı gibi kurumların yetkilerini kısıtlamaya çalışan Başsavcılık reformuna ilişkin tasarılar üzerinde neredeyse hiçbir ilerleme sağlanamadığını kaydetti.
Haberde, AB’nin bu sorunlara göz yumduğu ifade edildi.
Yargı reformunun mali yardımın devamı için temel şartlardan biri olması gerekmesine rağmen, hiçbir ilerleme kaydedilmemesine bakılmaksızın 8 Haziran’da 2,8 milyar euro tutarındaki yedinci kredi diliminin serbest bırakıldığı aktarıldı.
AB baskısını kamuoyuna yansıtmıyor
Dergi, Avrupa Birliği için Ukrayna’yı açıkça eleştirmenin kolay bir görev olmadığını vurguladı. Avrupa Komisyonu temsilcisinin aktardığına göre, Kiev yönetimine yönelik baskı kapalı kapılar ardında yürütülüyor.
Ancak The Economist, bu tür bir diplomatik çekingenliğin gerçek bir ilerlemenin sağlanamaması anlamına gelebileceğini yazdı.
Ukraynalı bir milletvekilinin değerlendirmesine göre, hükümet kanadında “kriterlerin yeniden gözden geçirilebileceği veya gündemden tamamen kaldırılabileceği izlenimi oluşuyor.”
Yargıçların dürüstlük ve akrabalık bağları beyanlarına ilişkin yasa tasarısının ardından AB’nin “Pandora’nın kutusunu açtığını” belirten milletvekili, hassas konuları ilgilendiren her yasa tasarısında artık bu durumun yaşanacağını ifade etti.
The Economist, parlamentodaki milletvekillerinin, siyasileşmekle eleştirilen Devlet Soruşturma Bürosu’nun reformuna ilişkin “içi boşaltılmış” bir yasayı da aynı kolaylıkla geçirebileceklerine karar verebileceklerini kaydetti.
Öte yandan Polonya makamları, Ukraynalı oligarkların AB’ye katılmak istemediğini öne sürdü.
AB, Ukrayna ile üyelik müzakerelerini 2024 yazında başlattı. Avrupa Birliği, ülkeye adaylık statüsünü ise 2022 yazında vermişti.
Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, katılım sürecinin ülkelerin kendi liyakatine dayalı olacağını ve bu süreçte hiçbir “kestirme yol” bulunmadığını vurgulamıştı.
AB’nin genişlemeden sorumlu komiseri Marta Kos, haziran ayında yaptığı açıklamada, birliğin aday ülkelerle etkileşimine ilişkin teorik olarak üç senaryo bulunduğunu açıkladı:
- Ülkelerin tam üyelik sağlandıktan sonra AB entegrasyonuna dahil olduğu mevcut kurallar çerçevesindeki senaryo,
- Ülkenin gerekli şartları yerine getirmesinin ardından belirli bir alandaki AB politikalarına katıldığı, halen Norveç ve İsviçre için geçerli olan kısmi sektörel entegrasyon senaryosu,
- Ülkenin “avans olarak” AB’ye alındığı tersine üyelik senaryosu.
Kos, tersine üyelik fikrinin reddedildiğini ve AB ile Ukrayna’nın ikinci senaryo üzerinde çalıştığını belirtti.
Avrupa
Danimarka, Grönland’a ilk kez zorunlu asker konuşlandırıyor

Danimarka, Kuzey Kutbu’nda olası güvenlik tehditleri ve Ukrayna’daki savaş gerekçesiyle uyguladığı yeni zorunlu askerlik sistemi kapsamında yaklaşık 1,600 yeni erin 11 aylık hizmet süresini başlattı. Yeni askerlik döneminde erlerin ilk kez Grönland’a sevk edilerek profesyonel ordudan operasyonel görevleri devralması planlanıyor.
Danimarka, Kuzey Kutbu bölgesinde ABD ve Rusya kaynaklı güvenlik riskleri ile Ukrayna’daki savaşın yarattığı ortam gerekçesiyle askeri kapasitesini artırma adımlarını hızlandırdı.
Reuters’ın aktardığına göre ülke, yeni zorunlu askerlik düzenlemesi kapsamında yaklaşık 1,600 yeni eri 11 aylık hizmet süresi için silah altına aldı.
Yeni hizmet dönemi, Danimarka tarihinde ilk kez zorunlu askerlik kapsamındaki erlerin Grönland’a gönderilmesi hazırlıklarıyla eş zamanlı yürütülüyor.
Planlama çerçevesinde 100’den fazla erin Grönland’daki profesyonel askerlerden operasyonel görevleri devralacağı belirtildi.
Yeni silah altına alınan askerler, beş aylık temel eğitimin ardından altı ay boyunca operasyonel hizmet verecek.
Danimarka’da zorunlu askerlik prosedürü, 18 yaşına gelmiş ve sağlık şartlarını taşıyan tüm genç erkekler arasında çekilen kura yöntemiyle yürütülüyor.
Ancak Danimarka ordusunun insan kaynağı büyük oranda gönüllülerden oluşuyor.
Danimarka yönetimi 2024 yılında aldığı kararla dört ay olan askerlik süresini 11 aya çıkardı ve zorunlu askerlik uygulamasını ilk kez kadınları da kapsayacak şekilde genişletti.
Reuters’ın aktardığına göre Kopenhag, 2033 yılına kadar yıllık asker sayısını 5 bin seviyesinden 7 bin 500’e yükseltmeyi hedefliyor.
Zorunlu askerlik uygulaması Danimarka’nın yanı sıra bölge ülkeleri İsveç, Finlandiya ve Norveç ile Baltık ülkeleri Estonya, Letonya ve Litvanya’da da yürürlükte bulunuyor.
Grönland’a yönelik askeri planlama, ABD Başkanı Donald Trump’ın adaya ilişkin açıklamalarının ardından şekillendi. Trump’ın adayı ilhak etme yönündeki ifadeleri Kopenhag ve Nuuk yönetimleri tarafından reddedilmişti.
Danimarka Başbakanı Mette Frederiksen, Ankara’da düzenlenen NATO zirvesinde ülkesinin “kendi toprakları dahil” ittifakın her karışını savunmaya hazır olduğunu bildirdi.
Trump’ın Grönland’a yönelik söylemleri bu yılın kış aylarında yeniden yoğunlaştı.
Danimarka’nın Danimarka Krallığı bünyesinde özerk bir bölge olan Grönland’ın güvenliğini sağlayamadığını savunan Trump, adanın ABD’nin ulusal savunması için gerekli olduğunu ileri sürdü.
Trump ayrıca adanın Rus ve Çin gemileriyle çevrili olduğunu iddia etti.
ABD’nin Kopenhag Büyükelçisi Kenneth Howery Mayıs ayında yaptığı açıklamada ABD Başkanı’nın adayı askeri güç kullanarak ele geçirme fikrinden vazgeçtiğini bildirdi.
Fakat Trump Temmuz ayında adaya yönelik talebini yineleyerek Washington’ın Grönland’a ihtiyacı olduğunu ifade etti.
Trump daha sonra Grönland’ın ikinci başkanlık döneminin sonu olan Ocak 2029’a kadar ABD kontrolüne geçebileceğini iddia etti.
Öte yandan Danimarka’nın Grönland’daki Birleşik Arktik Kuvvetleri Komutanı Søren Andersen Ocak ayında yaptığı açıklamada, adadaki Danimarka askeri varlığının ABD’den gelebilecek bir askeri tehdide karşı değil, Rusya’nın olası faaliyetlerine karşı odaklandığını belirtti.
Andersen, Avrupalı NATO müttefiklerinin Grönland’daki misyonunun uzun vadeli amacının “Rusya’yı uzak tutmak” olduğunu ekledi.
Andersen’in işaret ettiği “Arctic Sentinel” (Arktik Muhafızı) adlı NATO misyonu, ittifakın Kuzey Kutup bölgesindeki askeri varlığını güçlendirmeyi, deniz devriyelerini genişletmeyi ve Rusya ile Çin’in bölgedeki faaliyetlerine karşı koymayı amaçlıyor. Daimi nitelikteki operasyonun başlatıldığı 11 Şubat 2026 tarihinde resmen duyurulmuştu.
Dünya Basını1 hafta önceGlazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 1
Diplomasi5 gün öncePaşinyan’dan Moskova’ya demiryolu resti
Dünya Basını1 hafta önceGlazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 2
Dünya Basını1 hafta önceEski NATO yetkilisi Kujat’tan nükleer kış uyarısı
Avrupa1 hafta önce‘Yeraltı ülkesi’ geri geliyor: İsviçre sığınaklarında yeni ‘savaş düzenlemesi’
Asya2 hafta önceDeepSeek kullanıcılarının özel sohbetleri Google’a sızdı
Dünya Basını2 hafta önceProf. Pape: İran savaş öncesinden daha güçlü
Asya1 hafta önceÇin, ileri düzey çip üretimi açısından kritik önemedeki yerli litografi makinelerinin seri üretimine başladı












